Faziletli Ameller ve Sünnetler

DİLİN BÜYÜK TEHLİKESİ

 

Dilin  tehlikesi  büyüktür.  Onun  tehlikesinden  kurtuluş  ancak

 

susmakla   mümkündür.   Bunun   için   islâm   susmayı   övmüş   ve

 

Müslümanları susmaya teşvîk etmiştir.

 

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuşlardır:  “Susan  kur-

 

tulmuştur!”  Susmak,  hikmettir.  Susan  ise  pek  az!..  Abdullah  b.

 

SUfyan (r.a.), babasından şöyle rivayet eder: “Ben Hz. Peygamber

 

(s.a.v.)’e;  Ey   Allah’ın   Resulü   (s.a.v.)!   Bana   İslâm’dan  öyle

 

bir-şey   öğret   ki   bundan   sonra   artık   hiç   kimseden   İslâm

 

hakkında       birşey     sormaya        muhtaç       olmayayım!”        diye

 

sorduğumda, Hz. Peygamber (s.a.v.) cevâb olarak buyurdular ki:

 

“Allah’a fmân ettim de, sonra dosdoğru ol!” Hz. Peygamber

 

(s.a.v.)’e sormaya devam ettim:

 

“Hangi şeyden sakınayım yâ Resûlallâh (s.a.v.)?” O da eliyle

 

mübarek dillerini işaret etti.

 

Sehl b. Sa’d es-Sa’df, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in  şöyle  buyur-

 

duklarını  rivayet eder: “Kim diline ve tenasül organına kefil olur,

 

haramda  kullanmayacağına  dâir  Allah’a  söz  verirse,  ben  de

 

onun için cennete kefil olurum.”

 

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’e  insanı  cennete  götüren  şeyin  en

 

büyüğü  sorulduğunda  şu  cevâbı  verdi:  “Allâh’dan  sakınmak  ve

 

güzel ahlâk.” Ateşe sokanın en büyüğünden sorulduklarında da şu

 

cevâbı verdiler: “İki içi boş olan nesne: Ağız ile tenasül organı!”

 

ihtimal  ki  Hadfs’te  bahsi  geçen  ‘ağız’dan  murâd,  dilin  âfetleridir.

 

Çünkü  ağız  dilin  mahallidir  ve  yine  ihtimâldir  ki  mideden  murâd

 

onun menfezidir. Yani tenasül uzvudur. Çünkü Mu’az b. Cebel (r.a.),

 

Hz.     Peygamber        (s.a.v.)’e    “Ey     Allah’ın      Resulü!      Biz

 

söylediklerimizden  sorumlu  muyuz?”  diye  sorduklarında  Hz.

 

Peygamber (s.a.v.) şöyle cevâb verdi:

 

“Ey  Cebel’in  oğlu!  Annen  matemini  tutsun!  İnsanları  bu-

 

runları  üzerine ateşe sürükleyen  dillerin mahsulünden başka

 

ne olabilir?”

 

“Kim selâmette kalmayı seviyorsa, sükûttan ayrılmasın.”

 

“Her kim, Allah’a ve son güne (âhiret gününe) inanıyorsa,

 

ya hayır söylesin yâhud sükût etsin.”

 

Hz.  Süleyman  (a.s.)  şöyle  demiştir:  “Eğer  söz  gümüş  ise

 

sükût altındır.”

 

Not: Muameleler serîsinin bir sonraki yazısı  27 Kasım’dadır.

 

(HUccetU’l-İslâm İmam-ı GazâlT (k.s.), Ihyâ-u Ulûmiddîn, 3.c. 247.sj)

 

TEŞBİH NAMAZI

 

ikrime  (r.a.)  vasıtasıyla  Abdullah  b.  Abbâs  (r.a.)’den

 

rivayet    edildiğine    göre    Resûlullâh     (s.a.v),   Abbâs      b.

 

Abdul-muttalib (r.a.)’e şöyle buyurmuşlardır: “Ey Abbâs, ey

 

amcam!  Sana  bir  iyilikte  bulunup  sana  faydalı  şeyler

 

söyleyeyim   mi?   Sana   iyilikte   bulunup   da   işlediğin

 

günâhının ilkini desonuncusunu da, eskisini de yenisini

 

de, bilerek yapılanı da yanılarak yapılanı da, küçüğünü de

 

büyüğünü de, gizlisini de açığını da içine alacak şekilde,

 

onunun  da  bağışlanmasına  vesile  olacak  bir  fiili  haber

 

vereyim  mi?  Bunların  bağışlanmasına  vesile  olan  fiil

 

teşbih  namazıdır.  Onu  dört  rek’at  olarak  kılarsın.  Her

 

rek’atında  Fâtihâ  ile  birsûre  okursun.  Ancak  kıraatten

 

önce  on  beş  kere  “Sübhânallâhi  ve’l-hamdü  lillâhi  ve/â

 

ilahe illallâhü  vallâhü  ekber”  dersin,  kıraatten  sonra  da,

 

on  kere  aynı  teşbihi  okuyup,  rükûya  varırsın.  Bunu  on

 

kere de rükûda söylersin. Sonra rükûdan başını  kaldırıp

 

bunları  on kere daha söylersin. Sonra secdeye gidersin

 

on kere de secdede söylersin. Secdeden başını  kaldırıp

 

on kere, ikinci secdeye varıp on kere daha bunları tekrar

 

edersin. Bunların bir rek’attaki toplamı yetmiş beştir. Dört

 

rek’atta ise üçyüz teşbih etmiş olursun.

 

Bu namazı günde bir kere kılabilirsen kıl. Bu mümkün

 

olmaz ise her Cuma günü bir kere kıl. Bu mümkün olmaz

 

ise ayda bir kere kıl. Bunu yapamazsan senede bir defa

 

kıl. Bu da mümkün olmazsa hiç değilse ömründe bir kere

 

kıl.”

 

(Rükû   ve   secde   tesbîhleri   namazın   asıl   tesbîhleri

 

oldu-ğu için bundan ayrıdır ve önce onlar okunur, sonra diğer

 

tesbîhler okunur.)

 

(Eşref Alîet-Tehânevî(r.h.), Hadîslerle Hanefî Fıkhı, 5.O., 55.s.)

 

Teşbih  namazı  kerahet  vakitlerinin  dışında  her  zaman

 

kı-hnabilir.  Teşbih  namazında  sonsuz  sevâb  vardır.  Onun

 

için gerçekleri araştıran bazı âlimler: «Onun büyük faziletine

 

ku-lak   vermeyen   ve   onu   terk   eden   ancak   Dîni   tahkîr

 

edendir.» demişlerdir.

 

(ibn-i Âbidin (r.h.), Reddü’l Muhtar Ale’d-dürri’l Muhtar, 3.0. 55. s.)

 

 

 

 

GİYİMDE SÜNNETİN ÖLÇÜSÜ

 

Bedenle arasında başka giyecek olsa dahî ipekli giymek

 

erkeklere  haramdır.  Kadınlara  değildir.  Giyeceklerin  bir

 

kısmı farzdır. Bu, avret yerlerin örtmeyi sağlayan, sıcak ve

 

soğuktan   koruyan   elbisedir.   En   uygunu   bu   elbisenin

 

pamuk,  keten  veya  yünden  yapılmış  olmasıdır.  Nitekim

 

Sünnet-i  Seniyye  böyledir.  Ayrıca  elbisenin  eteği,  yerde

 

sürünecek kadar uzun olmamalıdır.

 

Nefis (çok kaliteli) veya hasîs (kalitesiz) değil orta ka-

 

liteli kumaştan  olacaktır.  Çünkü  işlerin  en  hayırlısı  ortan-

 

calarıdır. Bir de iki şöhretten yani son derece süslü ve son

 

derece çirkin giyinmekten kaçınılmalıdır. Elbisenin bir kıs-

 

mı  da müstehabtır. O da süs için, Allah (c.c.)’nun nimetini

 

göstermek, açıklamak için edinilen elbisedir.

 

Allah Resulü  (sav)  «Gerçekten Allah nimetini kulu-

 

nun üzerinde görmek istiyor» buyurmuşlardır.

 

Elbisenin  bir  kısmı  da  mubahtır.  Bunlar,  bayramlarda,

 

Cuma  günlerinde,  toplantılarda  süs  için  giyilen  güzel  el-

 

biselerdir.  Her  vakit  giyilmemelidir.  Çünkü  bunların  daimî

 

şekilde  giyilmeleri  gurur  ve  kibre  yol  açar.  Çoğu  zaman

 

fakîrleri kızdırır. Bundan sakınmak daha iyidir.

 

Elbisenin bir kısmı  da vardır ki mekruhtur: Kibir için gi-

 

yilen elbise gibi. Beyaz elbise giymek müstahâbtır. Siyah

 

elbise  de  böyledir.  Çünkü  siyah  elbise  Abbâsoğullarının

 

alâmetidir.  Cenâb-ı  Peygamber  (s.a.v),  Mekke’ye  girdiği

 

zaman başında siyah bir sarık vardı. Yeşil elbise giymek de

 

Sünnettir.

 

Çocuğa altın ve ipekli giydirmek mekruhtur, zîrâ  Kur’ân,

 

Sünnet ve icmâ’dan çıkan hüküm altın ve ipekliyi Ümmet-i

 

Muhammed’in erkeklerine haram kılmıştır. Akıl baliğ  olma

 

ve hürriyet kaydı  yoktur.  Çocuğa yani erkeğe ipekli elbise

 

giydiren, altın takı takan bir kimse günahkâr olur. Çünkü biz

 

çocukları haramlardan korumakla emredildik.

 

Not: Muameleler serisinin bir sonraki yazısı  9 Kasım’dadır.

 

(İbn-i Âbidin (r.h.), Reddü’l Muhtar, 15.c, 349-378.s)

 

 

TOPLU YEMENİN BEREKETİ

 

Vahşî  ibn-i  Harb (r.a.)  anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.)’in

 

Ashâb  (r.a.e.)  dediler  ki:  Ey  Allah’ın  Resulü! Biz  yiyoruz,

 

ancak bir türlü  doymuyoruz, ne yapalım?” Bunun  üzerine

 

Resûlullâh (s.a.v.):

 

“Ayrı  ayrı yiyor olmayasınız?” diye sordu. “Evet” de-

 

diler.    Resûlullâh (s.a.v.) de:

 

“Öyleyse yemeğinizi toplanarak hep beraber ye-yin.

 

Yemeğe  Allah’ın  ismini  zikrederek  başlayın.  Böy-le

 

yaparsanız   yemeğiniz   hakkınızda   bereketli   kılınır.”

 

buyurdular, (EM Dâvûd)

 

Hz.  Peygamber (s.a.v.) bir diğer Hadîs-i  Şerîfte  şöyle

 

buyurmuşlardır:

 

“Yemeklerin, Allah (c.c.)’ye en sevimli olanı, başına

 

çok insan toplanandır.” (Ebû Yala)

 

“Size şerlilerinizi haber vereyim mi? Onlar tek baş-

 

larına     yiyenler,     hizmetçilerini       dövenler,      yardımı

 

esir-geyenlerdir.” (Rezin)

 

YEMEK DUASI

 

El-hamdü  li’llâh,  el-hamdü  li’llâh  ellezî   et’amenâ   ve

 

segânâ      ve    ce’alenâ     mine’l-Müslimîn.      Allâhümma’ğfir

 

ve’rham va’hfez sâhibe’t-ta’âmi ve’l-âkilîn ve li-men sa’â fîhi

 

ve     li-cemî’i’l-Mü’minîne      ve’l-Mü’minât,      ve’l-Müslimîne

 

ve’l-Müslimât el-ahyâi minhüm ve’l-emvât bi-rahmetike yâ

 

erhame’r-râhimîn.  Allâhümme  nevvîr  gulûbenâ  bi-envâri

 

muhabbetike ve zikrike yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm. Allâhümme

 

ahyinâ     hayâten      tayyibeten     bi’s-sıhhâti    ve’s-selâmeti

 

ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyeti fi’d-dfni ve’d-dünyâ ve’l-âhirah. inneke

 

‘alâ  külli şey’in gadir. Allâhümme Innâ  nes’elüke tamamen

 

ni’meh  ve  devâme’l-   ‘âfiyeh  ve’rzugnâ  hüsne’l-hâtimeh.

 

Allâhümme zld ve lâ-tengus bl- hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu

 

‘aleyhi ve sellem ve bihur-meti sirri süreti’l-fâtiha.

 

Not: Dualar serisinin bir sonraki yazısı  1 Aralık’tadır.

 

(ibâdet Takvimi ve Dualar, 119.S.)

 

YEMEK, SÜNNET-İ SENİYYE’YE UYARAK NASIL YENİLİR?

 

Yemeğin  öncesinde  Besmele  çekmek,  sonunda  hamdet-mek

 

Sünnettir.  Eğer  Besmeleyi  yemeğe  başlarken  unutursa,  aklına

 

geldiğinde; “Bismillâhi evveluhû ve âhiruhû” denir.

 

Bismillah denildiği zaman ses yükseltilir ki beraber bulu-nanlara

 

da hatırlatılmış olunsun. Ama sonunda hamd ederken yüksek sesle

 

söylenmez. Ancak, arkadaşları yemeklerini bi-tirmişlerse, o zaman

 

yüksek sesle ‘elhamdülillah’ denilebilir.

 

Yemeğe  tuzla  başlamak  ve  tuzla  bitirmek  de  Sünnettendir.

 

Hattâ bunda yetmiş derde şifâ vard ır.

 

Yemekten   önce  ve  sonra  elleri   yıkamak  Sünnettir,  ayrıca

 

fakirliği de yok eder. Yemekten sonra yıkamak da kınanmayı yok

 

eder.  Ama  yemekten  sonraki  yıkamada  yemeğin  eserinin  elden

 

gitmesi için eller kurulanır. El yıkamanın, yemeğin be-reketi olduğu

 

söylenmiştir.  Bir  yere  yaslanarak  veya  baş  açık  olarak  yemek

 

yemek  tenzîhen  mekruhtur.  Ekmeğin  ortasını  yemek  ve  kenar ını

 

bırakmak  veya  kabaran  yerlerini  yemek  diğer  yerlerini  bırakmak

 

israftır.  Ancak  geri  kalanını  yiyen  olur-sa  o  zaman  beis  yoktur.

 

Elinden yere düşen lokmayı yerde b ırakmak da israftır.

 

Yemeğin  ortasından  yememek,  kenarından  yemek  Sün-nettir.

 

Önünden  yemek  de  Sünnettir.  Çünkü  hepsi  bir  yemek-tir.  Ama

 

bunun  aksine  bir  tabakta  birkaç  çeşit  meyve  olsa,  o  zaman  o

 

meyvelerden dilediğini, dilediği yerden yer. Çünkü o birkaç türlüdür.

 

Sofraya otururken, sol bacağı  yat ırmak, sağı dikmek de Sünnettir.

 

Yemeği sıcak yememek, yemeği kokla-mamak da Sünnettendir.

 

Peygamber (sav), «Kim bir çanaktan yemek yer ve

 

sonra o çanağı iyice temizlerse, çanak ona, «Allah seni

 

ateşten âzâd etsin, çünkü sen beni şeytândan âzâd et

 

tin» der.» diye buyurmuşlardır, imâm-ı Ahmed’in rivayetinde

 

«çanak ona istiğfar eder» denilmiştir. Diğer bir Hadîs-i

 

Şerîf’te “Kırıntıları toplayana fakr u zaruret isabet etmez”

 

buyurulmuştur. Not: Muameleler serisinin bir sonraki yazısı  16

 

Ekim’dedir.

(İbn-İÂbidin (r.h.), ReddülMuhtar. 15.c, 321-322.*;j)

 

TÖVBE

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki:  “Her insan hata işle-

 

yebilir. Fakat (hata işleyenlerin) en iyileri, işlediği hata-

 

larından dolayı (Allah (c.c.)’ya) tövbe edenlerdir.”

 

Yüce  Mevlâmız  Allah  (c.c),  îmân  şerefine  nail  olmuş

 

Mü’minlere  karşı  rahmeti,  denizlerden  daha  boldur,  fakat

 

buna  karşın  Mü’minin  işlediği  günâhlar  O’nun  nazarında

 

denizde bir damla bile değildir. Yine Allah (c.c.)’nun tövbe

 

kapısı  her Mü’min için ardına kadar açıktır. Yeter ki Mü’min

 

Allah (c.c.)’nun rahmetinden faydalanmas ını  bilsin ve yal-

 

varıp günâhı  için Allah (c.c.)’dan af dilesin. Böylesine bol

 

olan rahmet denizinden her yaratılmış (insan) faydalanabilir.

 

Yaln ız Allah (c.c.)’nun var olduğunu hâl diliyle haykıran yer

 

ve    gökdeki     milyonlarca     canlı   ve    cansız    yaratıklarını

 

gör-meyen   kâfir   ve   münafıklarfaydalanamâz,   o   rahmet

 

denizinden bir damla su dahi içemezler.

 

Resûlullâh (s.a.v.) bir başka Hadîs-i  Şeriflerinde  buyu-

 

ruyor  ki:  “Her  günâhın  Allâh’dan  afvedilmesi  umulur.

 

Yalnız kâfir olarak  ölen ve kasden Mü’min bir kimseyi

 

öldürenin günâhları bu afvın dışındadır.”

 

Yine bir Hadîs-i Şerîfte; “Âdemoğlunun (işlediği veya)

 

konuştuğu tüm kötü  sözler (melekler tarafından) onun

 

aleyhine  yazılır.  O  hâlde  âdemoğlu  günâh  işledikten

 

sonra  tövbe  etmeyi  seviyorsa  (istiyorsa),  yüksek  bir

 

yere  çıkıp  ellerini  ileriye  doğru  uzatarak  şöyle  duâ

 

etsin:”Allâh’ım!       İşlediğim     günâhlardan        tövbe     eder,

 

tekrar emirlerine döner ve bir daha da günâh işlemeye-

 

ceğime söz veririm.”  buyuruluyor. Yüce Mevlâmız böyle

 

tevbe eden bir kimseyi, işlediği günâha dönmedikçe affe-

 

der.

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim güneş  batıdan

 

doğmazdan evvel tövbe ederse  Allah tövbesini kabul

 

eder.” (Tirmîzî)

 

Not:Salih  ameller serisinin bir sonraki  yazısı  29  Ekim’dedir.

 

(İmâm-, Suyuti, Câmiu’s-Sağîrve Tercemesi, 2.c, 201 .s.)

 

 

 

 

AKRABA ZİYARETİNİN ÖNEMİ

 

Bir  selâm  vermek,  hediye  vermek,  yardımda bulunmak,

 

beraberce  oturmak,  beraberce  konuşmak,  latîfe  yapmak,

 

ihsanda bulunmak suretiyle dahi olsa sıla-i rahîm (akrabaları

 

ziyaret/hatırlamak)  vâcibtir.  Hattâ  akrabalarını,  her  Cuma,

 

haftada bir defa veya ayda bir defa ziyaret etmelidir. Onların

 

ihtiyaçları varsa geri  çevirmemelidir. Çünkü  ihtiyaçları geri

 

çevirmek,   Sıla-i   Rahm’i   kesmekten   sayılmıştır:   Hadîs-i

 

Şeriflerde: «Cenâb-ı  Hakk, sıla-i Rahîm yapana yakın olur;

 

kesenden  daha  uzak  olur.»  «Sıla-i  rahim  ömrü  arttırır»

 

buyurulmaktadır.

 

Eğer  akrabaları  başka  yerde  iseler,  mektub  göndermek

 

(telefon açmak) suretiyle onlara sıla-i rahim yapmalıdır. Eğer

 

onlara gitmeye gücü yetiyorsa gitmesi daha iyidir. Eğer anne

 

ile  babası  varsa ve  onlar  gelmesini  istiyorlarsa mektub kâfi

 

değildir. Onun hizmetine muhtaç olurlarsa da durum böyledir.

 

Babadan sonra büyük kardeş  baba yerindedir. Dede de baba

 

yerindedir. Büyük kız kardeş  de teyze de sıla-i rahîm konu-

 

sunda anne yerinde sayılırlar. Bazı görüşlere göre amca baba

 

gibidir. Bunlardan başka diğer akrabalar ise, onlara mektub

 

veya hediye göndermek kâfi gelir.

 

Sonra, bilmiş  ol ki sıla-i rahimden maksad, onlar sana

 

sıla-ı rahîm yaptıkları zaman sen de onlara karşılık yapacak-

 

sın demek değildir. Çünkü  buna karşılıklı  iyilik denilmekte-

 

dir. Asıl onlar sana sıla-ı  rahîm yapmasalar dahi onlara sıla-ı

 

rahîm yapacaksın. «Karşılık veren kişi, sıla-i rahîm yapan

 

değildir. Sıla-i rahîm, sen onun rahmini (yakınlık bağlarını)

 

kestiğin hâlde yine de onu bitiştirmeye çalışan kimsenin

 

yaptığıdır.» (Buharî)

 

Hadis-i Şerîf:  “Kim rızkının genişlemesini  ve  ecelinin

 

tehir  edilmesini  istiyorsa  sıla-i  rahîm  yapsın”  Maksat,

 

onun ömrüne ve rızkına bereket verilir demektir. Bayramlarda

 

en yakın akrabalardan başlayarakziyâretleryapmalı, bu gün-

 

leri Allah (c.c.)’ye yaklaşma vesilesi edinmeliyiz.

 

Not: Muameleler serisinin birsonraki yazısı  13 Eylül’dedir.

 

(İbn-İÂbidin (r.h.), Reddü’l Muhtar, 15.c, 506-510*.)

 

HAYIRDA YARIŞINIZ

 

Ebû  Hüreyre (r.a.)’in rivayetine göre: “Resûlullâh (s.a.v.)

 

buyurdular ki: “Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.”

 

“Bu nasıl olur, ey Allah’ın Resulü?” diye sordular. Şu cevâbı

 

verdiler.

 

“Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan daha iyisini

 

tasadduk etti. Diğeri ise, malının yanına varıp, malından

 

yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.”

 

Ebû  Hüreyre  (r.a.)  anlatıyor: “Resûlullâh  (s.a.v.)  buyur-

 

dular ki: “Sadaka Rabbin gazabını söndürür ve kötü ölü-

 

mü bertaraf eder.”

 

Hz. Ömer (r.a.) buyuruyor ki: “Birgün Resûlullâh (s.a.v.)

 

bizlere  sadaka  vermeyi  emretti.  Allah’tan  o  günlerde  ya-

 

nımda  biraz  mal  vardı.  Kendi  kendime  “Bugün  nedense

 

yanımda mal var. Eğer Ebû  Bekr’i geçersem bugün geçe-

 

rim” dedim. Bu düşünceyle sevinerek eve gittim, evde ne

 

varsa onun yarısını getirdim. Resûlullâh (s.a.v.) “Ev halkına

 

ne bıraktın?” buyurdular Ben “Bir  şeyler bıraktım” dedim.

 

“Peki ne bıraktın?” diye sordu. Ben “Yarısını  bıraktım” de-

 

dim. Hz. Ebû Bekr (r.a.) evinde ne varsa hepsini getirmişti.

 

Resûlullâh (s.a.v.) “Ey Ebû Bekr, ev halkına ne bıraktın diye

 

sorunca  “Onlara  Allah  ve  Resulünü  bıraktım”  dedi.  Yani

 

Allah  ve  Resulünün   yüce  isimlerinin  bereketini,  onların

 

rızâsını  ve  hoşnutluğunu  bırakıp  geldim  demek  istemişti.

 

Ben  (bunu  görünce)  “Ebû  Bekr’i asla  geçemem”  dedim.”

 

Güzel sıfatlarda ve iyi işlerde başkasını  ileri geçmeye çalış-

 

mak güzel ve hoş  görülen bir şeydir. Kur’ân-ı  Kerîm’de de

 

buna teşvîk vardır.

 

Ebû  Hüreyre (r.a.)’den rivayetle, Resûlullâh (s.a.v.) bu-

 

yurdular ki:

 

“Mal sadaka ile eksilmez.”

 

“Sadakanın en      faziletlisi, malı az fakat gönlü

zengin   olanın sadakasıdır. Sadaka

 

vermeye, geçiminden so

 

rumlu olduklarından başla.” (Ebû Dâvûd)

 

Not:Salih Ameller serisinin bir sonraki yazısı 31 Ağustos’tadır.

 

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, 65.sj)

 

SALİH VE SÂDIKLARLA BERABER OLMAK

 

Nefislerini arındıran Allah’ın sâlih kullarının ve ilimleriyle

 

amel eden  âlimlerin sohbetinde ve ziyaretinde bulunmak,

 

hasta kalbler için ilaç ve şifâdır.

 

ilim  öğrenmek,  salâh  ve  takvasından  feyiz  almak  için

 

ilim  adamlarını  ziyaret  etmek  için  seyahat  etmek,  hem

 

faydalı, hem de sevâb bakımından büyük bir harekettir.

 

Nasıl ki hasta olan bir insan, hastalığının tedâvîsi için,

 

meşhur ve yetkili birini arama ihtiyacını  hissediyorsa, kalbi

 

ve ruhu hasta olanların da Allah (c.c.)’dan korkan, âlim ve

 

arif bir zâtı  arayıp bulması, onun irşâd ve ma’nevî  çekim

 

gücüne teslîm olması ile günahların kirlettiği ve hasta ettiği

 

kalbini  temizlemesi  ve  tedâvî  ettirmesi  gayet  normal  ve

 

lüzumludur.

 

insan ruhuna hayât veren ve bu hayâta anlam kazan-

 

dıran  dîndir.  Dînsiz  bir  kimse  ma’nen  ölüdür.  Bu  manevî

 

hayâtın  tedavisi  ve  temizlenmesi,  dînî  terbiye  ve  ahlâkla

 

mümkün olur.

 

Kimileri önemli olan yalnız Şerî’ata uymaktır bu da yeterlidir,

 

ölü  olsun veya diri, başka birisini ziyaret etmeye ve ondan

 

istifâde  etmeye  ne  gerek  vardır?  derken  bu  gibilerine

 

hatırlatmak gerekir ki her şeyin başı zâten Şerî’attır. Ancak

 

Şerî’at, itikâd, ibâdet ve ihlâsı emreder; itikadın, ibâdetin de

 

Şerî’ate  uygun  bir  şekilde yerine getirilmesi  gerekir.  Dînin

 

temeli olan ihlâs ise, ancak Muhammedî  (s.a.v) bir ahlâkla

 

ahlâklandıktan  sonra  mümkün  olur.  itikad,  amel  ve  ahlâk

 

gibi yüce sıfatlara sâhib olabilmek için, ilimleriyle amel eden

 

ve  manevî  çekim gücüne sâhib, sâlih kişilerin sohbetinde

 

bulunmak  ve  onları  sevmekle  elde  edilebilir.  Bunun  için

 

Cenâb-ı  Hakk Kur’ân-ı  Kerîm’de şöyle buyurmuşlardır: “Ey

 

îmân  edenler,  Allah’tan  korkun  ve  sadıklarla  beraber

 

olun.”  (Tevbes.ns) Not:Nefis Terbiyesi serisinin birsonraki yazısı  12

 

Eylül’dedir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 194)

 

 

 

 

 

 

MÜ’MİN GÖZÜNDE GÜNÂHIN, ALLAH (C.C.) İNDİNDE TÖVBENİN YERİ

 

Haris ibn-i Süveyd (r.a.) anlatıyor: Abdullah ibn-i Mes’ûd

 

(r.a.) bize iki söz rivayet etti. Bunlardan biri Hz. Peygamber

 

(s.a.v.)’dendi,  diğeri  de  kendisinden.  Dedi  ki:  “Mü’min

 

günâhını  şöyle  görür:  O,  sanki  üzerine  her  an  düşme

 

tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. Dağ düşer mi

 

diye korkar  durur. Suçlu ise, günahı  burnunun  üzerinden

 

geçen   bir   sinek   gibi   görür.”   ibn-i   Mes’ûd   (r.a.)   bunu

 

söyledikten sonra eliyle, “Şöyle!” diyerek, burnundan sinek

 

kovalar gibi yapmıştır.

 

Sonra  dedi  ki:  Ben  Resûlulah  (s.a.v.)’in  şöyle  buyur-

 

duklarını duydum: “Allah, Mü’min kulunun tövbesinden,

 

tıpkı   şu  kimse  gibi  sevinir:  Bir  adam  ki  hiç   bitki

 

bulunmayan,  ıssız,  tehlikeli bir  çölde, beraberinde  yi-

 

yeceğini ve içeceğini  üzerine yüklemiş  olduğu bineği

 

ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluk-tan)

 

başını  yere  koyup  uyur.  Uyandığı  zaman  görür  ki,

 

hayvanı  başını  alıp  gitmiştir.  Her  tarafta  arar  fakat

 

bulamaz.

 

Sonunda       aç,   susuz,     yorgun      ve   bîtâb    düşüp

 

‘Hay-vanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye

 

kadar  uyuyayım’  der.  Gelip  ölüm  uykusuna  yatmak

 

üzere kolunun üzerine başını  koyup uzanır. Derken bir

 

ara  uyanır.  Bir  de  ne  görsün!  Başı  ucunda  hayvanı

 

durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri.

 

İşte  Allah  (cc)’nun,  Mü’min  kulunun  tövbesinden

 

duyduğu  sevinç,  kaybolan  bineğine  azığıyla  birlikte

 

kavuşan bu adamın sevincinden fazladır.” (Buhâri, Deâ-

 

vât, 4)

 

ibn-i  Ömer  (r.a.)’den  rivayetle  ResÛlullâh  (s.a.v.)  bu-

 

yurdular   ki:   “Son    nefsini    vermedikçe       Allah    kulun

tev-besini kabul eder.” (Tirmizt, Deavât,  103)

SABREDENLERİN VE ALLAH (C.C.) İÇİN BİRBİRLERİNİ SEVENLERİN MÜKÂFAATI

 

Allâhü Te’âlâ Hazretleri, âhirette mahlûkâtı toplad ığı zaman, bir

 

münâdî şöyle nldâ eder:

 

“-Fazilet ehil nerededirler?”

 

Bir  bölük  İnsan  cevâb  verip  ayağa  kalkarlar  ve  onlar  süratle

 

cennete   doğru   koşarlar.   Yolda   melekler   onlarla   karşılaşırlar.

 

Melekler sorarlar: “Sizi süratle cennete koşarken görüyoruz! Sizler

 

kimlersiniz?”  Onlar:  “Biz  fazilet  ehliyiz!”  derler.  Melekler:  “Sizin

 

faziletiniz neydi?” diye sorar. Onlar: “Bize zul üm edildiği zaman biz

 

sabrederdlk ve bize kötülük edildiğinde afvederdlk” derler. Melekler

 

onlara:  “Girin  cennete!  Cennet,  çalışanların  ne  güzel  ecir  ve

 

karşılığıdır!” derler.

 

Sonra bir münâdi şöyle nida eder: “Sab ır ehil nerededir?” Bunun

 

üzerine  bâzı  İnsanlar  ayağa  kalkarlar  ve  onlar  süratle  Cennete

 

doğru   koşarlar.   Yolda   melekler   onlarla   karşılaşırlar.   Melekler

 

sorarlar:   “Sizi   süratle    Cennete     koşarken      görüyoruz!     Sizler

 

kimlersiniz?”  Onlar:  “Biz  sabır  ehliyiz!”  derler.  Melekler  sorarlar:

 

“Sizin  sabrınız  neydi?”  Onlar:  “Biz  Allah  (c.c.)’nun  yasakladığı

 

günâhları   İşlememek  İçin  sabrederdlk”  derler.  Melekler  onlara:

 

“Girin cennete! Cennet,  çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!”

 

derler.

 

Sonra   bir   münâdi   şöyle   nldâ   eder:   “Birbirlerini   Allah   İçin

 

sevenler  nerededirler?”  Bunun  üzerine  bâzı  İnsanlar  ayağa  kal-

 

karlar  ve  onlar  süratle  cennete  doğru  koşarlar.  Yolda  melekler

 

onlarla   karşılaşırlar.   Melekler    sorarlar:   “Sizi   süratle   cennete

 

koşarken  görüyoruz!  Sizler  kimlersiniz?”  Onlar:  “Biz  muhabbet

 

ehliyiz!  Birbirimizi  Allah  İçin  sevenleriz!”  derler.  Melekler  sorarlar:

 

“Sizin Allah İçin olan muhabbetiniz neydi?” Onlar: “Biz birbirimizi sırf

 

Allah  İçin severdik” derler. Melekler onlara: “Girin cennete! Cennet,

 

çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!” derler.

 

Bu hususta Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Siz imân

 

etmedikçe  cennete  giremezsiniz!  Birbirinizi  sevmedikçe  de  (tam)

 

imân     etmiş    olmazsınız!     Ben    sizi   yapt ığınız   takdirde     se-

 

vişebileceğiniz (birbirinizi seveceğiniz) bir şeye kılavuzlayayım mı?

 

Selâmı aranızda yayınız.” (Buhar ı, Müslim)

 

Not:  islam  ahlâkı  serisinin  bir  sonraki  yazısı  22  Eylül’dedir.

 

(İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, 2.c, 175-176.s)

 

HACET (İHTİYAÇ) NAMAZI

 

Şöyle ki: Uhrevîveyâ  dünyevî  bir ihtiyâcı  olan kimse gü-zelce

 

abdest alır, yatsı  namazından sonra iki veya dört, bir rivayete göre

 

on iki rek’at namaz k ılar, sonra Hakk Te’âlâ  Hazretleri’ne senada,

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e salât  ü  selâmda bulunur. Sonra

 

hacet      duasını      okuyup       hacetinin     husulünü       (ihtiyâcının

 

karşılanmasını) AllâhüTe’âlâ’dan niyaz eder.

 

Hacet      namazının birinci rek’atında Fâtiha-yı Şerîfeden sonra üç

 

kerre Âyetü’l-kürsî, diğer üç rek’atında da bi-rer Fatiha ile, birer ihlâs

 

ve Mu’avvizeteyn (Felâk ve Nâs) Sûreleri okunması hakkında bir

 

Hadîs-i Şerîf vard ır.

HACET (İHTİYAÇ) DUASI

 

“Allâhümme      innî   es’elüke    tevfîga    ehli ’l-hüdâ   ve   a‘mâle

 

ehli ’l-yagîn  ve  münâsahate  ehli ’t-tevbeh  ve  ‘azme  ehli’s-sabr  ve

 

cidde ehli’l-haşyeh ve talebe ehli’r-rağbeh ve te’abbüde ehli ’l-verâ’

 

ve ‘irfâne ehli ’l- ‘ilmi hattâ ehâfek.

 

 

 

Allâhümme innî es’elüke mehâfeten tahcüzünî  ‘an ma‘siyetike hattâ

 

a‘mele bi-tâ‘atike  ‘amelen estehiggu bihî rızâke ve hattâ ünâsihake

 

bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke nasîhaten hubben leke

 

ve hattâ etevekkele  ‘aley-ke, fî’l-umûri husne zannin bike sübhâne

hâligin nûr.”

 

YOLCULUK DUASI

 

«Bi’smillâh,  Allâhümme  ente ’s-sâhibu  fî’s  seferi  ve’l-halîfetü

 

fi’l-ehl.  Allâhümme ’zvi       lene ’l-arda    vehevvin      aleynâ’s-sefer.

 

Allâhümme innî e‘ûzübike min va ‘sâi ’s-seferi vekâbbeti ’l müngalebi

 

ve min sûi ’l-manzari fi ’l-mâli ve ’l-ehl.»

 

Türkçe    Anlamı:     Allah’ın   adıyla.    Allah’ ım!   Sen    seferde

 

arkadaşım,  ailemde  vekîlimsin.  Allah’ım!  Bize  arzı   dür,  seferi

 

kolaylaşt ır.Allâh’ım!    Yolun     meşakkatlerinden        (zorluklarından),

 

üzüntülü     dönüşten,      mal    ve    ailede    vukua      gelecek     kötü

 

manzaralardan Sana sığınıyorum. (Muvattâ, istizan)

 

Not:Dualar serisinin bir sonraki yazısı 23 Ekım’dedır.

 

(İbadet Takvimi ve Dualar, Misvak Neşriyat, 175- 186.S)

 

İSTİĞFAR

 

Allâhü      Te’âlâ’dan      kusurlarının      ve     günâhlarının

 

affedilmesi-ni  bağışlanmasını  dilemektir.  Kur’ân-ı   Kerîm’de

 

meâlen buyu-ruluyor ki: Biri günah işler veya kendine zulm

 

eder,    sonra    pişman      olup   Allâhü    Te’âlâ’ya     istiğfarda

 

bulunursa, Allâhü Te’âlâ’yı çok merhametli, afv ve mağfiret

 

edici bulur. (Nisa

 

  1. 109)

 

Günâh işlemiş  kimse, abdest alır, iki rek’at namaz kılar,

 

sonra istiğfar ederse günâhı afvolunur. (Hadîs-i şerîf Kurretü’i-

 

Ayneyn)

 

Sıkıntısı olan kimse çok istiğfar okusun. Hz. ömer(r.a)

 

İstiğfar, belâ ve sıkıntıların giderilmesi için faydalıdır

 

ve denenmiştir. (Muhammed Masum (k.s.)

 

İstiğfar, insanı her murada (arzuya), afiyete kavuşturur.

 

Hâdimî(k.s.)

 

SEYYİDÜ’L-İSTİĞFAR DUASI

 

“Allâhümme ente Rabbî  lâ  ilahe illâ  ente halagtenî  ve

 

ene abdüke ve ene ala ahdike ve vâ’dike mesteda’tü  eû’zü

 

bike min şerri mâ sana’tü ebû’ü leke bi-ni’metike aleyye ve

 

ebû’ü      bi     zenbî       fağfirlî    zünûbî       feinnehû       lâ

 

yağfiruz-zünûbeillâ ente.”

 

Ma’nâsı: “Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka

 

(ibâdete lâyık) hiçbir ilâh yoktur. Ancak sen varsın. Beni sen

 

yarattın. Şübhesiz ben senin kulunum. Gücüm yettiği kadar,

 

Yüce   Zâtına  verdiğim   sözde   durmağa   çalışıyorum.   Ya

 

Rab-bi! işlediğim günahların şerrinden sana sığınıyorum.Bana

 

lü-tuf ve ihsan buyurdukların nimetleri ikrar ve itiraf ediyorum,

 

günâhlarımı da itiraf ediyorum. Yâ  Rabbi! Beni mağfiret buyur

 

(günâhlarımı      bağışla),    zîrâ    senden      başka     günâhları

 

bağışlaya-cak (mağfiret edecek, affedecek) yoktur.”

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; “Her kim, bu duayı  inana-

 

rak sabahleyin okur da o gün akşama çıkmadan ölürse o

 

kimse cennetliktir. Her kim de akşamleyin okur da, sabah

 

olmadan  ölürse  o kimse cennet  ehlindendir  (Cennete  gi-

 

recektir).” buyurdular.

 

Not: Salih ameller serisinin bir sonraki yazısı 27

 

Haziran’dadir.

(İmâm-ı Buhâri (r.h.), Tecrid-i Sarih, 12.c. 333,s.)

 

TEHECCÜD NAMAZI

 

Gece namazları  çok makbul bir ibâdettir. Büyükler, gecelerde

 

büyümüşlerdir.   Mi’râcın   gece   oluşundaki   hikmet   gibi,   kulların

 

yücelişleri ve yükselişleri de hep gecelerde olmuştur.

 

Peygamberimiz  (s.a.v.),  Abdullah  bin  Ömer  (r.a.)  hakkında

 

şöyle buyurmuşlardır:

 

“Abdullah ne iyi kimsedir. Gece kalkıp namaz kılsa daha iyi

 

olurdu.”

 

Bir  Hadîs-  Şerîî’te  şöyle  buyuruldu:  “Ramazân  orucundan

 

sonra  tutulan  oruçların  en  faziletlisi  Allah’a  izafe  ile  şeref-

 

lendirilen  Muharrem   ayındaki   oruçtur.   Farz  namazlarından

 

sonra kılınan en faziletli namaz da gece namazıdır.”

 

Peygamberimiz  (s.a.v.),  uykudaki  insanın  manevî  durumunu

 

şöyle  beyân  buyurdular:  “Sizden  biriniz  uyursa  şeytân  onun

 

kafasına üç düğüm düğümler. Her düğümde de:

 

–  Senin  için  geceler  uzundur.  Aldırma,  uyu,  diyerek  ef-

 

sunlar.  O  kimse  uyanıp  da  Allah’ı  zikrettiğinde  düğümlerden

 

biri,  abdest  aldığında  biri  daha,  namaz  kıldığında  ise  hepsi

 

çözülür. Ve artık neş’eli ve kalbi hoş olarak sabaha çıkar. Aksi

 

takdirde   şeytânın   yaptığı   düğümlerin  tesiri  ile   uyuşuk   ve

 

tembel olarak sabahlar.”

 

Gece  namazında,  teheccüd  ehli  secdelerde  akıtt ıkları  göz-

 

yaşları ile merhamet deryasına kavuşmuşlardır.

 

Abdullah  Tüsteri  (k.s.)  anlatıyor:  “-Üç  yaşımda  idim.  Geceleri

 

uyumazdım.  Dayımın  namaz  kıldığını  gözlerdim.  Bir  gün  bana

 

şöyle dedi:

 

Sen hiç seni yaratanı zikrediyor musun?

 

Onu  nasıl  zikredeyim?  dedim.  Şöyle  anlatt ı:  –  Her  yatmaya

 

gittiğin gece uyumadan evvel dilini oynatmadan, kalbinden üç kere

 

şöyle  demelisin:  Allah  benim  Rabbim!  Allah  beni  görüyor!  Allah

 

bana kâfi!

 

Allah  Resulü  (s.a.v.)  haber  verdiler:”Gecede  duanın  kabul

 

olacağı  birsaat vardır ki herhangi bir Müslüman ona rastlar da

 

dünya  ve  âhirete  âîd  Allâh’dan  hayır dilerse muhakkak  Allah

 

dilediğini yerine getirir. Bu hâl her gecede vardır.”

 

Not:Nefis terbiyesi serisinin bir sonraki yazısı 17Temmuz’dadır.

(Râgıb Güzel, OçAy/ar, 227-230.s.)

 

İHTİYÂCIMIZI ÖNCE ALLAH (C.C.)’DAN İSTEMELİYİZ

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden

 

birisi de dünya ve âhiret ile ilgili olan fakîrlik ve yoksulluk gibi

 

gizli tuttuğumuz dert ve acılarımızı  halka ve çevremize du-

 

yurmadan  önce Hakk Te’âlâ’ya bildirmemiz ve ihtiyâcımızı

 

ilk önce ondan istememiz hakkındadır. “Göklerde ve yerde

 

bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her an yeni bir

 

İlâhi  tasarruftadır.”  (Rahman  s.  29)  buyruluyor.  Allah

 

(c.c.)  bizim  duâ  ve  isteklerimize  icabet  etmiyorsa  bunun

 

sebebini kendimizde aramalıyız. Tövbe ve istiğfarımızı  ar-

 

tırarak,  yalvararak ikinci  kez  kendisinden istekte  bulunur,

 

icabetini bekleriz.  Şâyed  yine bize icabet etmezse insan-

 

lara başvurmak mecburiyetinde kal ırız ki o zaman, bu in-

 

sanların herbirini Hakk Te’âlâ’ya sunulan sadakaların çıkış

 

kapısı  olarak görmüş  oluruz, ihtiyaç  sâhiblerinin hacetlerini

 

gidermek için çaresiz kaldıkları  vakit Allah (c.c.)’den önce

 

insanlara başvurmaları  onları  büsbütün dara sokmaktadır.

 

Böylelerinin  düştükleri  durum  Allah  (c.c.)’nun  bir  ihtar  ve

 

cezasından başka bir şey değildir.

 

HakkTe’âlâ birisine verilmek üzere gönderdiği rızkı cimri

 

kişiye de vermiş ve göndermiş olsa, bu rızık; ister zorla ister

 

kolaylıkla    mutlaka      yerine    ve   sahibine     ulaşır.    Hakk

 

Te’âlâ’nın cömert kişiyi övmesi Allah (c.c.)’nün bir lütfü  ve

 

keremidir. Hakk Te’âlâ’nın cimriyi kötülemesi de adaletinin

 

gereğidir. Hadîs-i Şerîf’de:  “Kişi yoksulluk ve  fakî rliğinin

 

üzerinden  kaldırılmasını  insanlardan  isterse  o  kişinin

 

fakî rliği  sona  ermez  ve  isteği  karşılanmaz.  Bir  fakî r

 

vardır ki yoksulluğunun giderilmesini Allah’tan isterse

 

Hakk Te’âlâ onun rızkını er geç gönderir.”

 

Taberânî’nin  rivayet  ettiği  bir  Hadîs’te:  “Kişi  aç  veya

 

muhtaç  kalır,  bu  sıkıntısını  insanlardan  gizler,  Hakk

 

Te’âlâ’ya açıklarsa, o fakî re bir senelik helâl rızık kapı-

 

sını açmak Allah üzerine bir hak olur.” buyrulmuştur.

 

Not:İslam Ahlâkı serisinin birsonraki yazısı  10Haziran’dadır.

 

(imâm Şa’rânî, Büyük Ahidler, 17S- 177.S.)

 

KOMŞULUK HAKKI

 

Ahmed  b.  Hanbel,  Buhâri  ve  Müslim’in  rivayetlerinde  Resûl-i

 

Ekrem (s.a.v.):

 

“Vallahi   Mü’min   olmaz,   vallahi   Mü’min   olmaz,   vallahi

 

Mü’min olmaz” buyurdular. Kendilerine:

 

“Ya  Resûlallâh  (s.a.v),  kim  Mü’min  olmaz?”  diye  sordular.

 

Resûl-i   Ekrem:”Komşusu   şerrinden            emî n   olmayan      kimse

 

(Mü’min olmaz).” (Sahîh-i Buhari 3/352) buyurdular.

 

Komşuya      eziyet   etmenin     büyük    günahlardan     olduğu    bu

 

Hadîsden  anlaşılmaktadır.  Şâyed,  “Bunu  niye  komşuya  tahsis

 

edelim,  kim  olursa  olsun,  Müslümâna  eziyet  haramdır?”  dersen,

 

Derim  ki;  komşusu  olmayan  uzaktaki  bir  adama  durup  dururken

 

insan  kötülük  edemez.  Mutlaka  bunun  bir  hazırlayıcı  sebebi  ol-

 

malıdır.  Yoksa  âdet  olarak bu mümkün değil gibidir. Ama komşu

 

böyle  değildir.  Komşu  hakkı  ile  ilgili  Hadîsler  de  bunu  teyid  et-

 

mektedir.

 

Şurasını da bilmiş ol ki komşu üç kısımdır:

 

Birincisi, akraba olan Müslüman bir komşudur. Bunun, komşu,

 

akrabalık ve Müslümanlık olmak üzere üç hakkı vard ır.

 

ikincisi,  akraba  olmayan  Müslüman  bir  komşudur.  Bunun  da

 

Müslümanlık ve komşuluk olmak üzere iki hakk ı vard ır.

 

Üçüncüsü, Müslüman olmayan bir komşudur. Bunun da yalnız

 

komşuluk hakkı vard ır. Müslüman da olmasa komşu olduğuna göre

 

ona eziyet edemeyeceğin gibi aksine ona ihsan ve iyilikte bulunmak

 

da görevindir. Çünkü bunun pek çok faydaları vard ır. Nitekim Sehl-i

 

Tüsterî’nin Mecûsî ile ilgili bir olayı bunun en güzel örneğidir. Sehl-i

 

Tüsterî  hastalanmış, ölüm döşeğinde yatıyordu. Komşusu Mecûsî

 

ziyaretine gelmişti. Mecûsî orada dehşetli rahatsız edici bir koku ile

 

karşılaşır ve ısrarla kokunun nereden geldiğini sorar. Sehl-i Tüsterî:

 

“Bu  koku,  sizin  lağımın  kokusudur,  der.  Tam  iki  yıldır  bunu

 

çekiyoruz, der. Mecûsî :

 

“Niçin haber vermediniz?” diye sorar. Sehl-i Tüsterî:

 

“imkânsızl ık karşısında  rahatsız olursunuz diye  haber verme-

 

dik” demesi üzerine, Mecûsî :

 

“Elini ver, Müslüman olacağım,” der ve Müslüman olur. Sehl-i

 

Tüsterî  de  bu  hastalığından  kalkamayarak  ölür.  işte  komşuya  iyi

 

davranmanın yararları…

 

(ibnHâcer-elHeytemi(r.h.),te/âm’daHe/â//erreHarâm/ar,1.c.,749.759.s)

 

AÇLIĞIN ON FAYDASI 2

 

6-  Uykunun defedilip uykusuzluğa alışılmasıdır; zîrâ tok

 

olan kimse  çok su içer.  Çok  su içen kimse  ise  çok  uyur.

 

Fazla uyku ömrün zayi olmasına, teheccüd namazının kaç-

 

masına, mîzâcın ahmaklaşmasına ve kalbin katılaşmasına

 

sebeb olur.

 

7-  ibâdetlere devam  etmenin kolaylaştırılması  ve sağ-

 

lanmasıdır; zîrâ çok yemek, insanı çok ibâdet etmekten ah

 

koyar;  çünkü  yemeği  satın  almak,  pişirmek,  yemek,  son-

 

rasındaki temizlikler ve fazla helaya gitmek bunların hepsi

 

için zamana ihtiyaç vardır. Eğer bütün bu yerlere sarfedilen

 

vakitler zikre, münâcaata ve diğer ibâdetlere sarfedilmiş ol-

 

saydı, kişinin kârı çoğaldıkça çoğalırdı.

 

8-  Vücudun sıhhatli olması ve hastalıkların ortadan

 

kalkmasıdır; çünkü hastalıkların sebebi, çok yemekten do

 

layı mîde ve damarlarda meydana gelen karışıklıktır. Has

 

talıklar, insanı ibâdetlerden, zikir ve fikirden alıkoyar, kalbi

 

bozar ve hayâtı zehir eder. insanı ilâç kullanmak ve doktora

 

gitmek mecburiyetinde bırakır. Hadîs-i Şerîfte; ‘Devaların

 

başı az yemektir.’ buyuruluyor.

 

9-  Geçimin kolaylaşmasıdır; zîrâ az yemeyi âdet edinen

 

kimse için biraz mal yeter. Tıkabasa ve doyasıya yemeyi

 

âdet edinen kimsenin midesi ona ‘Bugün ne yiyeceksin?’

 

der. Bu bakımdan ya her yere sokularak haramdan kazanır

 

ve dolayısıyla günahkâr olur ya da helâlinden kazanmak

 

için nefsini zelîl etmek mecburiyetinde kalır. Mü’min geçimi

 

kolay ve harcaması hafif olan kimsedir.

 

10-Açlık sadakayı ve cömertliği artırır. Müslüman, diğer

 

Müslümânlar’ı  kendi nefsine tercîh etme ve zarurî  nafaka-

 

sından artan yiyecekleri ve servetini yetimlere ve fakîrlere

 

tasadduk etme imkânı  bulur. Böylece Müslüman, kıyamet

 

gününde sadakasının gölgesinde haşrolur.

 

Not:Nefis Terbiyesi serisinin bir sonraki yazısı 17 Mayıs’tadır.

 

(Hüccetü’l-İslâm imâm-, GazâlT, ihyâ-y, Ulûmiddîn, 2.c. 198-203.s)

 

İYİLİĞİ EMRETMEK VE BUNU DA EHİL KİMSELERİN YAPMASI

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  bizlere  vasiyetlerinden  birinde  gerek  nef-

 

simize  gerekse  başkalarına  iyiliği  emretmemiz,  kötülüğü  yasak-

 

lamamız hakk ındadır. Her iki amelin gereğini yapmak vâcibdir.

 

Hakk Te’âlâ  bu konuda kitabında, “Eğer Allah insanların bir

 

kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü fitne ve

 

fesada uğrardı.” buyurmaktadır.

 

Resûlullâh (sav.) “İçinizden biri, kötü  iş yapan bir kim-seyi

 

gördüğünde,  o  kötülüğü  eliyle  önlemeli,  yapamazsa  dili  ile

 

önlemek ve buna da muvaffak olamazsa kalbiyle bu kötülüğe

 

buğzetmelidir ki bu, îmânın en zayıf hâlidir” buyurdular.

 

Ebû  Hüreyre (r.a.) der ki: “Ey Allah’ın Resulü! En hayırlı  kimse

 

kimdir?”  diye  sordum.  Efendimiz  (s.a.v.)  bana,  “Allah  Azze  ve

 

Celle’den en çok korkan, kan yakınlarını en fazla ziyaret eden,

 

emr-i   ma’rûf   ve   nehy-i   münker   vazifesini   en   çok   ya-pan

 

kimsedir” buyurdular.»

 

Ehil  olmayan  bazı  insanlar  kendilerince  bu  görevi  yapmaya

 

çalışt ıklarını,  insanları  iyiliğe  yanaşt ırdığını  ve  kötülükten  uzak-

 

laşt ırdığını sanıyor; emir ve fetvalar vererek, iyi insanlar ı kötü, kötü

 

insanları   daha   kötü   bir   duruma   sokmakta   ve   günâh   işlerinin

 

çoğalmasına,  dolayısıyla  zulüm  ve  eziyetin  artmasına  sebebiyet

 

veriyorlar.

 

Efendimiz (s.a.v.) bir hitabelerinde şöyle buyurmuşlardır: “Ey

 

insanlar! İyiliği emretmeden, günâh ve kötü işleri yasakla-

 

madan, Allah’tan bir istekte bulunmak için ona duâ eder-

 

seniz, Hakk Te’âlâ sizlere icabet etmez. Tevbe ve istiğfarda

 

bulunduğunuzda da Allah’ın afv ve mağfiretine kavuşamaz-

 

sınız. İyiliği buyurmak, kötülüğü yasaklamak rızkınızı uzak-

 

laştırmaz, ecelinizi de yaklaştırmaz. Yahudilerin bilginleri,

 

Nasarâ’nın da papazları iyiliği emretmeyip kötülüğü de men

 

etmediklerinden, Hakk Te’âlâ bu kavimlere gönderdiği ken

 

di peygamberlerinin dili ile onlara la’netini sunmuş, sonra

 

hepsi belâya uğramışlardır.” Not: Muameleler serisinin bir

 

sonraki yazısı 25 Mart tarihindedir.

 

(İmâm-, Şa’rânî (k.s.), Büyük Ahidler, 479-486.s)

16

 

AÇLIĞIN ON FAYDASI-1

 

Mükerrem  sıfatla  yarat ılan  insanın  kalbine,  Cenâb-ı   Hakk

 

nazar  eder.  Onun  için  kalbin  nûrlanmasına  çalışmamız  lâzımdır.

 

Hastalık  nerede  ise  tedâvîoradadır.  Kalbin  nûrlanması  ise  kalb

 

aynasının tozlarının silinmesi ile mümkün olur. Bu aynanın tozları

 

ancak açlıkla silinebilir. Çok yemek ömrü  uzatmaz, az yemek eceli

 

yaklaşt ırmaz.   Az   yiyip,   oruç   tutarak   açlıktan   istifâde   etmeye

 

çalışılmalıdır.   Tefsirde   beyan   edildiğine   göre   açlığın   on   tane

 

hassası (faydası) vardır.

 

1-  Kalbin  saflık  kazanması,  tabiatın  nûrlanması  ve  basiretin

 

açılmasıdır.  Çünkü  tokluk,  hamakata  (ahmakl ığa)  yol  açar,  kalbi

 

köreltir.  Nitekim  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuşlardır:

 

“Kalblerinizi  az  gülmek  ve  az  yemekle  diriltiniz;  açlıkla  te-

 

mizleyiniz. Bu sayede kalbleriniz saflaşır ve incelir.” Başka bir

 

rivayette, “Kim tok olarak yatarsa, onun kalbi katılaşır. Herşeyin

 

zekâtı vardır; bedenin zekâtı da açlıktır.”

 

2-  Kalbin incelip yumuşaması ve saflaşmasıdır ki insanoğlu bu

 

sayede   ibâdet,      duâ    ve   münâcaattan       zevk   almaya,      zikirden

 

etkilenmeye hazırlanır.

 

3-  Şehvetin    ve    serkeşliğin    (dikbaşlılığın)    kırılması,    nefsin

 

uysallaşt ırılması, fazla sevinç ve neşe hâlinin bertaraf edilmesi ve

 

oburluğun   sökülüp   atılmasıdır.   Oburluk,   Allah   (c.c.)’den   gafil

 

olmanın ve haddi aşmanın kaynağı ve başlangıcıdır. Bu bakımdan

 

nefis, açlıkla uysallaşıp kırıldığı gibi hiçbir şeyle uysallaşıp kırılmaz.

 

Aç kalan nefis, sahibine karşı sakinleşir ve ondan korkar. Acizliğini

 

ve ze  ğini anlar.

 

4-Allah  (c.c.)’un  belâ  ve  azab ını  ve  bunlara  düçâr  olanları

 

unutmamaktır; çünkü tok olan kimse açları ve açlığı unutur. Zekî bir

 

kul, insanların başına gelen belâlardan âhiret azabını, bu dünyadaki

 

susuzluğundan  halkın  mahşer  yerindeki  susuzluğunu,  açlığından

 

da  cehennemliklerin  açlığını  hatırlar.  Zillet,  illet  ve  kıllet  (açlık  ve

 

fakirlik) çekmeyen ve belâlara duçar olmayan kimse, âhiret azabını

 

unutur.

 

5-  Faydaların  en  büyüklerinden  olan  bu  beşinci  fayda,  bütün

 

günâhların şehvetini kırmak, kötülüğü emreden nefse hâkim olmaktır;

 

çünkü bütün günâhların kaynağı şehvet ve kuvvettir. Açlıkta şehvetler

 

kırılır.  Not:  Nefis  Terbiyesi  serisinin  bir  sonraki  yazısı  9  Nisan

 

tarihindedir.

(Hüccet’UI-islâm imâm-, GazâlT (k.s.), ihyâ-i Ulûmiddîn, 2.c. 198-203.3)

 

CUMA GÜNÜ İYİ İŞLERLE MEŞGUL OLMALIYIZ

 

Cuma  günü,  bir  hafta  boyunca  işlediğimiz  günâhlara

 

tövbe etmeli, Resûlullâh (s.a.v.)’e çok salevât getirmeliyiz.

 

Zühretü’r-riyâdda  Enes  (r.a.)’in  bildirdiği  Hadîs-i  Şerîfde:

 

“Cuma  günü  bana  yüz  kere  Salevât-ı  Şerîfe  getiren

 

kimsenin   yüz   hâcetini   Allâhü   Te’âlâ   yerine   getirir.

 

Okunan salevâtı kabrime getirmesi için bir melek tayî n

 

eder.    Hediyelerinizin       bana     gelmesi     gibi,   okunan

 

salevâtı  ve  okuyanın ismini  bana bildirir.  Ben  de onu

 

beyaz bir sahîfe’de saklar,  Kıyamet günü  mükâfaatını

 

veririm.” buyurmuşlardır.

 

“Yâ  Resûlallâh (s.a.v.)! Sana nasıl Salevât-ı  Şerîfe ge-

 

tirelim” denildiğinde aşağıdaki salevâtı ta’lîm buyurdular:

 

“Allâhümme         salli  âlâ   Muhammedin          abdike     ve

 

ne-biyyike ve resûlike ve  ‘alâ  âli Muhammedin salâten

 

tekûnü leke rıdâen ve lihakkıhî edâen ve âtihil vesîlete

 

vel makâmel mahmûdellezîve’adtehû ve eczihîannâ mâ

 

hüve      ehlühû     efdâle     mâ     câzeyte      nebiyyen       an

 

ümmetihîve  sallı   ‘alâ  cemil  ihvânihî  minennebiyyîne

 

vessâlihîn yâ erhamerrâhimîn”.

 

Cuma  günü  bütün  günâhlardan  kaçınmalıdır.  Çünkü

 

iyilikler  gibi  o  gün  günâhlar  da  kat  kat  olmaktadır.  Cuma

 

günü  küçük  büyük  bütün  günâhlardan  kaçınmalı,  sâlih

 

amelleri  arttırmalıdır.  Çünkü  Allâhü  Te’âlâ  bir  kulunu  se-

 

verse ona mübarek vakitlerde bol amel işletir. Bir kuluna da

 

gadâb  ederse  ona  fazîletli  zamanlarda  kötü   iş   işletir.

 

Böylece gadabı, cezası  artar, o vaktin bereketinden mah-

 

rum kılar, hürmetini kaybettirir.

 

Cuma günü sabahtan önce uykudan kalkıp yıkanma

 

lıdır. Yani erken kalkmışsa fecrin doğmasından sonra

 

gusül etmeli, geç kalınca Cumaya yakın yıkanmalıdır.

 

Cuma günü gusül etmek kuvvetli sünnettir. Bâzı âlimler

 

buna vâcib dediler. Not: Salih Ameller serisinin bir sonraki

 

yazısı 9Mart tarihindedir.

 

ZİKR-İ DAİMÎYİ KORUMAK

 

Nefsi tezkiye (kötülüklerden arınma), kalbi tasfiye (kalbi te-

 

mizlemek) yolunda en önemli düsturlardan biri Cenâb-ı  Hakk’ı

 

daimî  olarak  zikretmektir.  Bu  hususta  Cenâb-ı  Hakk  birçok

 

Âyet-i Kerîme’de zikri kesiri (çokça zikretmeyi) emrediyor. “Ey

 

îmân edenler! Allah’ı çokça zikir ediniz.” (Ahzab s. 41)

 

Allah  (c.c.)’yu  zikir,  ibâdetlerin  en  faziletlisidir.  Çünkü

 

Allâhü Te’âlâ, bütün ibâdetlere bir vakit tayin etti ve bir mikdar

 

bildirdi. Ama Allah zikri için vakit ve mikdar tayin etmedi. Sa-

 

dece Allah’ı çokça zikretme emrini verdi. Ebû  Derdâ (r.a.)’den

 

rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:  “Amellerinizin

 

hayırlısını, sultanınızın katında en pâkini, derecelerinizi

 

en çok yükselten şeyi, sizin için altın ve gümüş  sadaka-

 

sından daha hayırlı, sizin için düşmanla karşılaşıp vuruş-

 

maktan daha hayırlı  bir şeyi size haber vereyim:  Allah’ı

 

anmaktır.”

 

Mu’az  b.  Cebel  (r.a.)  şöyle  buyurdular:  Âdemoğlu  Allah

 

(c.c.)’nun zikri kadar, Allah (c.c.)’nun azabından kurtarıcı hiçbir

 

amel  işlememiştir.  Sordular:  Cihâd  da  mı  o  kadar  olamaz?

 

Cevaben buyurdular ki: “Evet cihâd da o kadar değildir. Çün-

 

kü, Allâhü Te’âlâ şöyle buyuruyor: ‘..Allah’ın zikri, en büyük

 

İbâdettir…'(Ankebut s. 5)”

 

Mûsâ  (a.s.), Allâhü Te’âlâ’ya sordu: “Yâ  Rabbi! Sevdiğini,

 

gazâb ettiğin kimseden nasıl ayırt edeyim? Allâhü  Te’âlâ

 

şöyle buyurdular: Yâ  Mûsâ, bir kulu sevdim mi, ona iki

 

nişan  vururum.  Sordu:  Yâ  Rabbi,  onlar  nedir?  Allâhü

 

Te’âlâ şöyle buyurdular: Benim zikrimdir. Beni anar. Ben

 

de onu semânın ve yerin melekleri arasında anarım. Sonra

 

onu  yasaklarımdan korurum.  Dargın olacağım  şeylerden

 

korurum. Tâ  ki, o, cezama çarpılıp azaba uğramasın. Yâ

 

Mûsâ, gazâb ettiğim kimseye de iki nişan vururum. Mûsâ

 

(a.s.) sordu: Yâ  Rabbi! Onlar nedir? Allâhü Te’âlâ anlattı:

 

Ona zikrimi unuttururum. Onu nefsi ile başbaşa bırakırım.

 

Böylece o, haramı işler, dargınlığımı kazanır. Azabım ona

 

gelir.”

 

(Ebû Leys Semerkandîfr.h.,  Tenbîhu’l Ğâfilfn-Bostânu’l Ârifin, 45 M55.s)

 

ANA BABA HAKLARI

 

Fakîh  Ebu’l-Leys  (r.h.)  şöyle  anlatt ı:  Yüce  Allah,  Tevrat’ta,

 

Zebur’da,   incil’de,   Kur’ân’da,   gönderdiği   kitâbların   tamâmında,

 

verdiği  emirlerin  hepsinde,  elçilerine  olan  bütün  vahiy-lerinde  şu

 

manayı  açıkladı:  Rızâsı,  ana  babanın  rızâsında;  dargınlığı,  ana

 

babanın          dargınlığındadır.             Bir     keresinde,          Resûlullâh          (s.a.v.)

 

Efendimiz’e şöyle soruldu, Amellerin han-gisi daha faziletlidir. Şöyle

 

buyurdular;  “Sırası  ile  şunlardır:  Vaktinde  kılınan  beş  vakit

 

namaz. Ana babaya iyilik. Allah yolunda cihâd.”

 

Lokman Sûresinin 14. Âyet’inde Allâhü Te’âlâ, şöyle bu-yurdular:

 

“Banaşükret;  ana  babana  teşekkür  et.”  Bu  Âyet-i  Kerîme’deki

 

emre  göre  bir  kimse,  Allah  (c.c.)’ya  şükreder  de,  ana  babasına

 

teşekkür etmez ise; onun, Allah (c.c.)’ya  şükrü de makbul olmaz.

 

Allah  (c.c),  kendisine  salât  ve  selâm  ey-lesin;  Resûlullâh  (s.a.v.)

 

Efendimiz’in  şu   Hadîs-i   Şerîf’i,   üst-teki   manaya   delildir:   “Ana

 

babasını   razı   eden,  Yaratan’ın  rızâsını   da  almış   olur;  ana

 

babasını darıltan, Yaratan’ı  da darıltmış olur.” Babanın, çocuğu

 

üzerindeki hakları on tanedir;

 

  1. Yemek yemeye ihtiyâcı olduğu zaman, yedirmek.

 

  1. Herhangi bir hizmete ihtiyâcı varsa, onun hizmetini gör-mek.

 

  1. Çağırdığı zaman, çağrısına koşarak gitmek.

 

  1. Bir emir verdiği zaman, Allah (c.c.)’nun emrine karşı ol-mamak

 

şartı ile onun emrine itaat etmek.

 

  1. Baba ve ana ile konuşurken, yumuşak, tatlı konuşmak.

 

  1. Giyim ihtiyâcı varsa, giydirmek (giydirmeye gücü varsa).

 

  1. Yürürken,   arkasından   yürümek.   Ancak,   zarurî   bir   durum,

 

babanın veya ananın da rızâsı varsa, önden yürünebilir.

 

  1. Kendisi için razı olduğu bir şeyde, babası için de razı olmak.

 

  1. Kendisi için istemediği bir şeyi onun için de istememek.

 

  1. Her ne zaman kendisi için duâ ederse, ana babası için

 

de duâ etmek. Not: Haklar ve Vazifeler serisinin bir sonraki

 

yazısı  17 Nisan tarihindedir.

 

(Osman Hubevi, Dürretü’l Vâizîn, 1.c, 232.8)

 

SALEVÂT-IŞERÎFE

 

Hadfs-i Şerîf’te: “KİM, BU SALEVÂT-I ŞERÎFEYİ  BİR DEF’A

 

OKURSA, BANA ON İKİ BİN SALEVÂTGETİRMİŞ OLUR.” bu-

 

yurulmuştur.

 

 

 

“Allâhümme  salli  ‘alâ  Muhammedi’n-nebiyyi  ‘adede  men

 

sallâ  ‘aleyhi  mine’l-ahyâri  ve  ‘adede  men  lem  yusal-li  ‘aleyhi

 

mine’l-esrâri ve ‘adede gatarâti’l-emtâri ve ‘adede evrâgi’l-escâri ve

 

‘adede   enfâsi’l-müstağfirine   bi’l-eshâri   ve   ‘adede   mâ-kâne   ve

 

mâ-yekûnu        ilâ   yevmi’l-hasri     ve’l-garâri    ve     salli   ‘aleyhi

 

mâ-te’âgabe’l-leylü          ve’n-nehâr.         Ve        salli      ‘aley-hi

 

ma’htelefe’l-melevâni   ve   te’âgabe’l-‘asrâni   ve   kerrera’l-cedidâni

 

ve’stagbele’l-fergadâni ve ‘adede emvâci’l-bihâri ve ‘adede’r-rimâli

 

ve’l-ğifâr.   Ve     belliğ    rûhahû      ve     ervaha      ehli    beytihi

 

minne’t-tehiyyete         ve’t-teslîme      ve     ‘alâ    cemî‘i’l-enbiyâi

 

ve’l-mürselîne  ve’l-hamdü  li’llâhi  rabbi ’l-‘âlemîn.  Allâhümme

 

salli  ‘alâ  Muhammedin ve  ‘alâ  âli Muhammedin bi  ‘adedi külli

 

zerratin     elfe    el     fi   merratin.      Allâhümme        salli    ‘ala

 

Muhammedi’n-nebiyyi ve ‘ala  âlihi ve sahbihi ve sellim. Sübbûhun

 

guddûsun rabbunâ  ve rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh. Rabbi’ğfir ve’rham

 

va‘fu  ve  tekerram  ve  tecâvez  ‘ammâ  ta‘lemu  inneke  ta’lemu

 

mâ-lâ na’lemu inneke ente’llâhu’l- e‘azzu’l-ekram.”

 

Türkçe  Anlamı: “Allâhım! Nebi olan Hz. Muhammed  üze-

 

rine  seçkin  kulların  salât  ettiği  kadar  salât  olsun.  Şerlilerin

 

salât  etmediği  kadar  salât  olsun.  Seherlerde  İstiğfar  getiren-

 

lerin   nefesleri   sayısınca,  ağaçların   yaprakları,   yağmurların

 

damlaları  sayısınca, haşr ve karar gününe kadar olanların ve

 

olacakların     sayısınca      Efendlmlz’e      salât   olsun.    Gece     ve

 

gündüzün  ardı  ardına  gittiği  sürece,  zaman  devam  ettiği  sü-

rece, O’na salât ve selâm olsun. Denizdeki dalgalar sayısınca,

 

kumlar  sayısınca  Efendlmlz’e  salât  olsun.  O’nun  ruhuna  ve

 

ehl-l beytinin ruhlarına ve tüm Peygamberlere bizden selâmlar

 

ulaştır.    Bütün      hamdler      âlemlerin      Rabbl     olan     Allah’a

 

mahsûstur.  Allâhım!  Zerreler  adedlnce  ve  milyonlarca  kez

 

Efendimiz  Hz.  Muhammed’e  ve  âline  salât  ve  selâm  olsun.

 

O’na, âline ve ashabına salât ve selâm eyle. Bizim ve tüm me-

 

leklerin Rabbl olan Allâhım! Seni tüm noksanlıklardan tenzih

 

ederim. Rabblm beni afvet, bana merhamet et ve bildiğin tüm

 

hatâlarımı  bağışla.”  Not:  Dualar  serisinin  bir  sonraki  yazısı  8Şubat tarihindedir.

 

(ibâdet Takvimi ve Dualar, 129-130.s)

 

MİSVAK HAKKINDA BÜYÜKLERİN SÖZLERİ

 

imâm-ı  Şa’râni  (k.s.) eserinde  şöyle diyor: “Resûlullâh

 

(s.a.v.) bizden (bu ümmetten) şöyle bir söz alm ıştır: Biz her

 

abdest      vakti    devamlı       misvak      kullanacağız.       Eğer

 

misvakımızın düşüp kaybolma tehlikesi olursa onu bir iple

 

boynumuza  asacağız.  Bu  öyle  bir  sözdür  ki  bu  konuda

 

tüccarlar,    âmirler    ve   memurlardan        oluşan     büyük     bir

 

toplu-luk  gevşeklik  göstermektedirler.  Nitekim  bu  yüzden

 

onların  ağız  kokuları  pis  ve tiksindirici  bir  hâl  almaktadır.

 

Bundan       dolayı    Allah    (c.c.)’ya,    meleklere      ve    sâlih

 

Mü’mînlere say-gı  ve edebde kusur edilmektedir. Misvaka

 

düşkün olmak îmân kuvvetinden, Allah ve Resulü (s.a.v)’in

 

emirlerine tazimden dolayıdır.

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  misvak  kullanmanın  üzerinde  çok

 

durmuşlardır.          Sâdece         bir      defa        söylemekle

 

yetinmemişler-dir.

 

O  hâlde  ey  kardeşim!  Misvaka  yapış.  Ona  devam  et.

 

Resûlullâh  (s.a.v)’in  Sünnetinde  sabit  ol.  Tâ  ki  âhirette  o

 

Sünnetin  sevabının  meyvelerini  toplayasın.  Çünkü  Nebî

 

(s.a.v)’in her Sünneti için cennette özel bir derece vardır. O

 

Sünneti işlemedikçe, dereceye ulaşamazsın.

 

ihmalcilerden   bazıları:   “Efendim   bu   Sünnettir   terki

 

caizdir” diyorlar. Ona kıyamette şöyle denecektir: “Bak bu,

 

cennette  bir  derecedir.  Seni  oradan  mahrum  etmek  de

 

caizdir.”

 

ibrâhîm      Nehâi     (r.a.)   Hazretleri,    okuduklarını      ve

 

ezber-lediklerini   unuturdu   Bir   gece   Resûlullâh   (s.a.v.)’i

 

rüyasında  gördü.  Hâlini  ona  arz  ederek,  “Yâ  Resûlallâh

 

(s.a.v)! Oku-duklarım hatırımda kalmıyor” dedi. Resûlullâh

 

(s.a.v)  bu-yurdularlar  ki:  “Ey  İbrâhîm!  Şu  birkaç  şeyle

 

amel et: Az ye, az uyu, çok Kur’ân oku, çok namaz kıl,

 

her namaz için abdest al, her abdestte misvak kullan!”

 

ibrâhîm     Nehâî     (r.a.)   diyor   ki:  “Uyandıktan       sonra

 

Resûlullâh   (s.a.v)’in   bu   tavsiyelerini   yerine   getirmeye

 

baş-ladım.      Kısa    bir  zaman      sonra     insanlar    arasında

 

kendisine uyulan bir kişi oldum.” Not: Salih Ameller serisinin

 

bir sonraki yazısı 2Şubat tarihindedir.

 

(İmâm-, Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 68.S.)

 

NEBİ SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM’E SALEVÂT GETİRİLECEK YERLER

 

Allâhü Te’âlâ buyuruyor ki:

 

“Gerçekten Allah ve melekleri, Peygamberesalât eder-

 

ler (O’nun şeref ve sânını yüceltirler). Ey îmân edenler! Siz

 

de O’na salât edin. (Allâhümme salli âlâ  Muhammedin ve

 

‘alâ  âli Muhammed, deyin) ve tam bir teslimiyetle selâm

 

verin.” (Ahzâbs.56)

 

Bir Hadîs-i Şerîf’te ise şöyle buyurulmuştur: “Her duâ gök-

 

te takılıp kalmıştır. Bana salât-ü selâm getirildiği zaman

 

o duâ  (Allah (c.c)’ya) yükselir.”  Resûlullâh (s.a.v.)’e salât-ü

 

selâm  getirilmesi  gereken  yerlerden  bazıları  da  şunlardır:

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  zikredildiğinde,  şerefli  isimleri  işitildiğinde,

 

veyâhûd ismi yazıldığında veyâhûd ezan (ve kamet) anında.”

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  buyuruyorlar:  “Siz   müezzini   (ezan

 

okurken)  işittiğiniz  zaman,  onun  dediği  gibi  söyleyiniz.

 

(Sonra) bana salât-ü  selâm getirin. Çünkü  kim bana bir

 

kez salât ederse,  Allah ona on kere salât (rahmet) eder.

 

Sonra da benden kurtuluş  yolu dileyiniz.  Çünkü  o cen-

 

nette öyle bir derecedir ki ona ancak Allah’ın kullarından

 

sâlih ve derecesi büyük olan lâyık olur. Kim benden kurtu-

 

luş yolu taleb ederse ona şefaatim verilir (Şefaat ederim).”

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle  buyurdular:  “Cuma  gecesi  ve

 

Cuma günü bana çoksalâtü selâm getiriniz. Çünkü gecesi

 

ile  gündüzü  sizin  salât-ü  selâmınızı  bana  ulaştırırlar.  Yer

 

peygamberlerin  cesedlerini  çürütmez.  Hiçbir  Müslüman

 

yoktur ki,  bana  salât-ü  selâm  getirsin  de  onu  bir  melek

 

yüklenip  bana  ulaştırmasın  ve  o  kimsenin  ismini  bana

 

söylemesin. Hattâ melek, “Falan şöyle şöyle diyor” der.”

 

(Kadı lyâz, Şifâ-i Şerif, 445-461 .s.)

 

Hz.  Fâtıma  (r.anhâ)  Validemiz  anlatıyor:  “Resûlullâh

 

(s.a.v.) mescide girdiklerinde Muhammed (s.a.v.)’e salât (duâ)

 

okur, sonra da: “Rabbim! Günahımı  afvet, rahmet kapılarını

 

bana aç” derdi. Çıkarken de yine Muhammed (s.a.v.)’e salât

 

okur, sonra da:  “Rabbim!  Günahımı  afvet, lütuf  kapılarını

 

lenim için aç” derdi. (Tirmizî, Salât, 234)

 

 

 

İLİM MECLİSLERİNDE BULUNMANIN

FAZÎLETLERİ

 

“Allâh-ü Teâlâ Hazretleri rızası için ilim taleb edip öğrenmeğe çalışanların rızıklarını Allahü Azze ve Celle me’mûl olunmadık mahallerden tekeffül etmiştir.”

(Câmiu’s – Sagîr)

“Allahü Teâlâ ve Tekaddes, Hazretleri Süleyman aleyhisselâmı, mal, mülk ve ilim beynimde muhayyer buyurdu. Süleyman (A.S.) tercihân ilmi ihtiyar ettiği için Mâlike’l mülk olan Hakk Celle ve Alâ Hazretleri hem ilim verdi ve hem de mülk ve mal dahi ihsan buyurdu.”

(Câmiu’s – Sagîr)

Ebû’l-Leys Semerkandî Rahimehullâh der ki:

Bir kimse âlim yanında oturup da ilimden bir şey hıfzedememiş olsa da, o kimseye yedi kerâmet vardır. Eğer ilim öğrenirse onun fazîleti de daha başkadır:

  1. İlim öğrenmeğe tâlib olan kimse mütealliminîn (talebelerin) nâil olacağı fazîlete nâil olur.
  2. Âlim indinde (yanında) oturduğu müddetçe nefsini, ma’siyyetten (İsyân ve günahtan) habsetmiş olur.
  3. İlim meclisinde oturunca Rahmet-i İlâhiyye, o meclise nâzil olmakla ondan hissemend (hisse alıcı) olur.
  4. İlim öğrenmek üzere menzilinden çıktığı vakitte üzerine Rahmet-i İlâhiyye nâzil olur.
  5. İlim meclisinde dinlemesine de ibâdet, tâat yazılır.
  6. Eğer dinler de iyice fehmedip anlayamadığından dolayı kalbi mahzûn olan kimsenin hüznü, Allâh Azze ve Celle Hazretleri indinde vesîle-i mağfiret olur.

Nitekim Hadîs-i Kudsî’de buyurulmuştur:

“Benim rızâm için münkesir, mahzûn olanların, ben yanındayım.” Yani mekândan münezzeh olduğu hâlde, ben yanındayım, buyumuştur.

  1. Nâsın i’zâz ve ikrâmına nâil olur (insanlar tarafından saygı görür ve ağırlanır.) ve kalbi, ilme meyil ve muhabbet eder. Ve bu hikmet üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, “Sulehâ (sâlihler) meclisine devamı” emir buyurmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe /1 S. 110 112)

 

MÜSLÜMÂN’IN HER AMELİ, ALLÂH’IN RIZÂSINA, YA’Nİ SÜNNET’E UYGUN OLUNCA ALLÂH’IN VA’Dİ TAHAKKUK EDER

 

Abdullah bin Ebû Evfâ El-Huzâî (R.A.) şöyle rivâyet ediyor:

“Hz. Ebû Bekir (R.A.) Rumlar’la savaşmak istediğinde Hz. Ömer, Hz. Osmân, Hz. Alî, Hz. Abdurrahmân İbn-i Avf, Hz. Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs, Saîd İbn-i Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrâh (R.A.) ve Bedir Gazvesi’ne iştirâk eden ve etmeyen Muhâcirîn ve Ensâr (R.A)’ün ileri gelenlerini da’vet etti ve hepsi de da’vete icâbet ettiler. Bende onların arasında bulunuyordum. Hz. Ebû Bekir (R.A.), şöyle konuştu:

“-Azîz ve Celîl olan Allâh’ın ni’metleri sayılmakla bitirilemez. Ameller, O’nun va’d ettiği mükâfatların yanında bir hiçtir. O’na hamdolsun! Bizleri bir araya getirmiş, aramızı bulmuş, İslâm yoluna iletmiş ve şeytanı da yanımızdan kovmuştur. Allâh’a kat’iyyetle şirk koşulamaz ve Ondan başkası ilâh edilemez. Arablar, bugün aynı anne ve babanın çocukları gibidirler. Ben, Rumlar’la savaşmak üzere, Müslümanlar’ı Şâm’a göndermeği düşünüyorum. Gâyem, Allâh’ın Müslümanlar’ı daha da güçlendirmesi ve İslâm’ı her tarafa hâkim kılmasıdır. Bu seferde, Müslümânlar’ın kısmetleri bereketli ve parlak olacaktır. Zîrâ ölenler şehîd, kalanlar gâzî olacaktır. İyiler için, Allâh katındaki mükâfatlar çok daha hayırlıdır. Gâzîler ise İslâm’ın müdâfisi olarak yaşayacak ve Allâh’ın mücâhidlere va’d ettiği sevâba hakk kazanacaktır. Benim görüşüm bu merkezdedir; herkes görüşünü açıkça dile getirsin.”

Hz. Ebû Bekir (R.A.)’ın teklîfini ve konuşmasını dinleyenlerden önce Hz. Ömer (R.A.) kalkıp şöyle konuştu:

“Kullarından dilediğine pek bol hayırlar ihsân eden Allah’a hamdolsun! Yâ Ebâ Bekir, Allâh’a yemîn ederim ki hayırda yaptığımız bütün yarışları sen kazandın. İşte bu, büyük lütûf sâhibi Allâh’ın dilediği kimseye verdiği bir fazîlettir. And olsun ki benim söyleyeceklerimi, sen söyledin ve görüşlerinde çok isâbet ettin. Allâh, seni hakk yola iletsin. Orduyu, düşman üzerine kıt’a kıt’a, süvârîleri de peş peşe bölükler hâlinde sevk et! Allâh, mutlakâ Dîni’ne yardım edecek ve İslâm’ı gâlib, Müslümânları da muzaffer kılacaktır.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), c. 2, S.443-4)

 

İLME RAĞBET EDENİN
Denilmiştir ki ilme rağbet edenin kalbinde altı mühim haslet husûle gelir.

 

  1. Ferâiz-i İlâhiyyeyi (Allâh’ın farz kıldıklarını) edâya müsâraat eder (acele eder.) ve der ki: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, bana bu farîzayı emir buyurmuştur.
  2. Maâsiden (isyân ve günahlardan) nehy-i ilâhî muktezâsı ictinâb eder. (İlâhî yasaklardan olmasının gereği olarak sakınır.)
  3. İhsân-ı ilâhî’ye (İlâhî ihsâna) şükre devâmın vücûbunu idrâk ile (vâcib olduğunu idrâkiyle) şükrü tezâyüd eder (ziyâdeleşir.)
  4. Halka karşı insâf ve merhametle hareket etmek husûsunda idrâki artar.
  5. Belâya mesâibe (musîbetlere) sabretmeği Cenâb-ı Hakk’ın emir buyurduğunu fehm ü idrâk ile (kavramak ve anlamakla) sabrı artar.
  6. Düşmanı olan şeytanı üzerine muhâlefeti artar.

Hz. Alî (K.V.) buyurmuştur: “İlim, mâldan yedi vecihle efdâldir.

  1. İlim, Enbiyâ mîrâsıdır. Mâl ise Fir’avn’lar mîrâsıdır. Nitekim Hadîs-i Şerîf’te: “Ulemâ, Peygamberlerin vârisidirler.” buyurulmuştur.
  2. İlim, bezletmekle yani neşretmekle artar; mâl ise tükenir.
  3. Mâl, bekçiye muhtacdır; çalınır, zâyi olur; ilim ise sâhibini biiznillâhi Teâlâ hıfzeder.
  4. Bir kişi ölünce mâlları ellere kalır; ilim ise sâhibi ile berâber kabre… tâ Huzûr-ı Hakk’a varır.
  5. Mü’minin de kâfirin de mâlı olur; fakat yalnız mü’mine şeref-i mahsûs olur.
  6. Dîn husûsunda âlime başkaları muhtâcdır; fakat başkaları, mâl sâhibine muhtâc değildir.
  7. İlim, âhirette Sırât’ı geçmeğe, sâhibine kuvvet verir; mâl ise Sırât’ı geçmekte mâni’ olur.

Hz. Alî (R.A.) buyurmuştur ki: “Dünyanın kıvamı dört şey iledir:

  1. Âlim, ilmiyle âmil olmaktır.
  2. Câhil, ilim öğrenmekten (teallümden) istınkâf etmemektir. (vazgeçmemelidir.)
  3. Ganî (zengin) mâlında buhul etmemektir. (cimrilik yapmamalıdır.)
  4. Fakîr, dünyâsı için âhiretini satmamaktır.

Eğer ki âlim, ilmiyle âmil olmazsa; câhil, ilim öğrenmekten vazgeçerse; zengin, mâlında buhlederse; fakîr de, dünyâsı için âhiretini satarsa: Helâk, onlar için yetmiş kerre…

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1, S:112-115)

 

NAFİLE İBÂDET’İN EFDALİ, FIKIH İLMİ TAHSİL ETMEKTİR

 

Ebû Zerr (R.A.) rivâyet eder: Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, buyurmuşlardır:

“Yâ Ebâ Zerr! Sabahladıkta Kitâbullâh’tan bir Âyet öğrenmek sana yüz rek’at nâfile namaz kılmaktan hayırlıdır. Ve sabaha girip ilimden bir bâb öğrensen sana bin rek’at namaz kılmaktan hayırlıdır.” Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’den rivâyetle buyurmuştur ki:

“İbâdetin efdâli, fıkıh ilmini öğenmek ve diyânetin efdâli perhîzliktir, yani harâm şeylerden sakınmaktır.”

Nitekim Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur:

“Harâm olan şeylerden hazer et, (sakın) nâsın (insanların) en âbidi olursun.” İbn-i Ömer Radıyallâhü Anhümâ, buyurmuştur ki:

“Bir kimse ilim tâlibi olduğu hâlde eceli gelip irtihâl ederse, o kimse Allâh-ü Teâlâ Hazretleri’nin huzûruna Nübüvvet derecesinden bir derece aşağı derecede varır.”

“Cenâb-ı Hakk’ın Nebîsi’ne hitâbı, şübhesiz kullarına da hitâbı demektir. Her ne kadar Hz. Mûsâ (A.S.)’a hitâb buyuruluyorsa da hakîkatte kullarına hitâbdır.”

Zebûr’da Dâvûd (A.S.)’a buyurdu ki:

“Yâ Dâvûd! Benî İsrâil ulemâsına ve ruhbânlarına de ki: Ehl-i takvâ ile söyleşsinler, konuşsunlar. Eğer ehl-i takvâ bulunmazsa; ulemâ ile musâhabe (sohbet) etsinler. Onlar da bulunmazsa; ukalâ (akıllı kimseler) ile musâhabet (sohbet) eylesinler”

Allâh-ü Teâlâ, Hazretleri, takvâyı ilim üzerine; ulemâyı da ukalâ üzerine takdîm buyurdu.

Kıyâmet gününde Allahü Teâlâ Hazretleri buyura ki

Ey Ulema Zümresi! Rabbinize zannınız ne idi?

Diyeler ki:

Zannımız bu idi ki, bize mağfiret edesin ve rahmet kılasın…

Allahü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri buyura ki:

Tahkika ben sizi yarlığadım. Ve benim size ilim ve hikmeti emanet koyduğum, size şerr-i murâd ettiğimden değil, belki size hayr murâd ettiğimdendir. Varın salih kullarım ile rahmetle Cennet’e girin!

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1 S: 105-107)

 

İLİM, CÜMLE FAZÎLETLERDEN EFDALDİR

 

“Allâh-ü Teâlâ, Âdem (A.S.)’a esmâ’nın küllîsini ta’lîm etti. (İsimlerin hepsini öğretti.)”(Bakara: 31)

“Meleklerin, (Allâh’ın)” Hazret-i Âdem’i ve zürriyyetini halk etmekteki hikmeti nedir?” diye suâl etmeleri üzerine Vâcib Teâlâ Hazretleri, “Sizin bilmediğinizi ben bilirim.” buyurmuştur.” (Bakara: 30)

Ve hilkat-ı Âdem’deki hikmet (Adem (A.S.)’ın yaratılışındaki hikmet), ilimde mümtâz (üstün, seçkin) olmasıyla meleklerden efdâl olduğunu beyân buyurdu. Hazret-i Âdem (A.S.)’ın kalbine ilhâm sûretiyle esmâyı (ilimleri) ta’lim buyurdu. (öğretti.)

Bu Âyet-i Celîle, “ilmin cümle fazîletlerden efdâl olduğuna” delâlet eder. Çünkü ilimden ziyâde (yüksek) bir şeref olmuş olsaydı; Vâcib Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Âdem (A.S.)’ın fazîletini onunla isbât ederdi. Hâlbuki Hakk Teâlâ, Âdem (A.S.)’ın fazîletini ilim ile isbât etmiştir.

Şu hâlde ilimden ziyâde bir fazîlet ve meziyyet olmadığını bu Âyetle beyân buyurmuştur.

İlmin fazîletine dâir müteaddid (birçok) Âyet-i Celîleler ve Hadîs-i Şerîfler vardır.

Tefsîr Şerhi’nde Âmir-i Cühenî (R.A.)’ın rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Kıyâmet Gününde tâlib-i ilmin (ilim taleb edenin) mürekkebiyle şehîdin kanı Huzûr- İlâhî’ye gelir, tâlib-i ilmin mürekkebi şehîd olan kimsenin kanı üzerine tafdîl olunur.” buyurulmuştur.

Bakara: 269’da: “Allâh-ü Teâlâ, dilediği kimseye hikmet verir. Ve bir kimseye ki hikmet vermiştir, muhakkaktır ki o kimseye çok hayır verilmiştir. Ve bunları düşünmez ve hissemend olmaz, ancak ehl-i lübb (akıl ve irfân sâhibleri) tezekkür eder, mütenassıh (hatırlar, öğüt dinleyici) olurlar.”

Bu Âyet-i Celîle, mü’minler için ilim tahsîline sa’y ü gayret etmeğe ve insan için ilimden ziyâde hiçbir fazîlet olmadığına delâlet eder.

“Biz O’nu kendi indimizden bir ilimle ta’lîm ettik ki o ilim kitâb veyâ bir üstâzdan teallüm vasıtasiyle değil, belki Bizim O’na bildirdiğimiz bazı esrârdan bazısının ledünniyyâtını (bazı sırrların gizli yönlerini) bildirmekten ibârettir.” (Kehf: 65)

“Habibim! Sen yâ Rab ilmimi ziyâde et ve Kur’ân’ın nefis ma’lûmâtını ihsân et.” ziyade ilim talebinden geri durma demektir.” (Tahâ: 1/4)

Bu Âyet-i Celilede insan için ilim öğrenmeğe sa’y eylemesi ve Cenâb-ı Hakk’tan dâimâ ilminin ziyâde olmasını taleb etmesi bir vazife-i vecibe olduğuna vâzıhan delâlet eder.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe /1, S: 97-99)

 

SALÂT Ü SELÂM’IN MİKDÂRI

 

Übeyy bin Kâ’b (R.A.)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“- Ey Allâh’ın Resûlü! Gerçekten ben sana çok salât ediyorum. Bu salâtımı sana ne kadar yapayım?” dedim. Buyurdular ki:

“- Dilediğin kadar.”

“- Zikrimin dörtte biri kadar olsun mu?” dedim. Şöyle buyurdular:

“Dilediğin kadar yap, fakat arttırırsan bu senin için daha hayırlıdır.” dedim ki:

“- Yarısı olursa nasıl?” Buyurdular ki:

“- Dilediğin kadar, arttırırsan senin için daha hayırlıdır.” Yine söyledim:

“- O hâlde üçte ikisi kadar mı?”

Buyurdular ki:

“- Dilediğin kadar, fakat arttırırsan senin için daha hayırlıdır”. Tekrar dedim:

“-  Bütün zikrimi sana salât olarak yapayım mı?”

Buyurdular ki:

“- Bu takdîrde o, senin maksatına yeter tutulur, günâhın da mağfiret olunur.” (Tirmizî)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe/5, S: 36-37)

SALÂVÂT-I ŞERÎFE

Îkâz: Hadîs-i Şerîf’te: “Kim, bu Salâvât-ı Şerîfe’yi bir def’a okursa; bana 12.000 (on iki bin) Salâvât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi a’dede men sallâ a’leyhi mine’l-ehyâri ve a’dede men lem yusalli a’leyhi mine’l-eşrârî ve a’dede katarâti’l-emtâri ve a’dede evrâkı’l-eşcâri ve a’dede enfâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve a’dede mâ-kâne ve mâ-yekûnü ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karârı ve salli a’leyhi mâ-teâ’kabe’l-leylü ve’nnehâr. Ve salli a’leyhi ma’htelefe’l-melevâni ve teâ’kabe’l-a’srâni ve kerrara’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve a’dede emvâci’l-bihâri ve a’dede’r-rimâli ve’l-ğıfâr. Ve bellîğ Rûhahü ve ervâha Ehl-i Beytihi minne’t-tehıyyete ve’t-teslîme ve a’lâ cemîi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l Â’lemîn. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedin ve A’lâ Âl-i Muhammedin bi a’dedi külli zerratin elfe elfi merratin. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebîyyi ve A’lâ Âlihi ve Sahbihi ve Sellim. Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-Rûh. Rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez a’mmâ ta’lemü inneke ente’l- Ea’zzü’l-Ekrem.

 

SÂLİH ÂLİMLERLE SOHBET

Hadis-i şerifte:

– Âlim-i âmil’in yüzüne bakmak ibadet makamına kaim olur. Haram olan şeylerden sakın ki, halkın en abidi olasın, buyurulmuştur.

Binaenaleyh, bir âlim-i âmil ve mürşid huzûrunda üç cihetten ibâdet vardır:

1-Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir.

2-Orada ikâmetle, ma’siyet etmemeğe sebât ve keff-i mahârim yani haramdan el çekmek vardır. Bu da bir ibâdettir.

3-Rızâullah maksadiyle gelip zikir ve fikir hizmetinde bulunmak da bir nevi ibadettir.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri:

“Bizim tarîkimiz sohbetledir”, buyurmuştur ki, Ebû Bekr Sıddık (R.A.), târîkıdır.

Gerek Hazret-i Sıddîk ve gerekse bil’cümle Ashâb-ı Kirâm (R.A.) sohbet ile istifâza eylemişlerdir. Sohbetin terakkî ve tasfiye husûsunda pek çok faydaları vardır. Sahâbe-i Kirâm’ın cümlesi âlimdi, fakat hepsi sülük ve teslîk bilmezlerdi. Kendileri muhabbeti Nebeviyye ve teveccühü Hazreti Peygamberî ile Cenâb-ı Hakka vasıl olurlardı. Bu kâfi gelirdi.

Feyz göze görünmez. Meselâ, incir ve üzüm gibi meyve büyür ve güneşten istifade ederse de kemâle gelinceye kadar güneşten gıda aldığını bilmez. Bir sâlik feyz alır, terakkî eder. Fakat aldığı feyz ve terakkisini bilemez.

Hadîs-i Şerif’te:

– Hayra delalet eden o hayrı işleyen gibidir, buyurulmuştur. Bir kimse bu Hadîs-i Şerif’in sırrına mâ-sadak olarak yüz kişiyi hayra delalet etse, onların her birine bir sevap verilmiş ise, delil olana yüz sevap verilmiş olur. İşte irşâd’a memur olanlar da bu noktada terakki ediyorlar. Feyyaz-ı Mutlak Hazretleri bilcümle ihvân-ı dinimizin medine-i vücutlarını mâ-i hayât-ı şerîatla iska ve kalblerini de zülâl-i feyz-i tarikatla ihyâ buyursun, âmin. Nitekim bir kimse hamamda sıcağı hisseder. Fakat sıcaklık göze görünmez, lâkin eseri zahirdir. Meselâ bir sâlik eğer, namaza ve diğer ibadetlere başladığında kendisinde muhabbetullah; takva ve hafiflik hissederse bu onun feyz aldığına işarettir.

İşte bu yüzden, sohbette pek büyük istifâde ler vardır.

(Hz. Mahmûd  Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musahabe 6, S.123-124)

 

 

 

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.)’E TÂBİ’ OLUP O’NUNLA HİCRET VE CİHÂD EDENLERİN BÜYÜK ECİRLERİ

 

Şeddad bin Hâd (R.A.) rivâyet ederler ki: “Bir adam Resûlallâh (S.A.V.)’e gelip îmân etti ve tâbi’ oldu. Sonra da :

“-Yâ Resûlullâh (S.A.V.) seninle birlikte hicret etmek istiyorum.” dedi. Nebî (S.A.V.) Efendimiz de O’nu Ashâbı (R.A.)’den birine gönderdi. Hayber’in Fethi’nde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, ganîmet’i Ashâbı (R.A.) arasında taksim buyurdular ve O zâta da hisse ayırdılar. O zât o anda koyunlarını otlatmakla meşguldü. Hissesini de, O’na verilmek üzere, Resûl-i Ekrem (S.A.V.), arkadaşlarına verdiler. Arkadaşları, kendine ayrılan o hisseyi, kırdan dönünce ona verdiler. O da:

“-Bu nedir?” diye sordu. Onlar da:

“-Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Hayber ganîmetlerinden sana ayırdıkları hissen.” dediler. O zât Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e gelip:

“-Yâ Resûlallâh, ben bunu almak için, size tâbi’ olmadım, boynunu göstererek, işte şuramdan okla vurularak şehid olmak ve Cennet’e girmek için, size tâbi’ oldum.” dedi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz:

“-Eğer sözünde sâdık isen, Allâh arzuna kavuşturur.” buyurdular.

Daha sonra O zât düşmanla harbe başladılar. Boynunda işâret ettiği yere ok saplanmış olduğu hâlde O’nu Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e getirdiler. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz:

“-Bu, o adam mı?” buyurdular. Kendilerine: “-Evet.” denilince Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Allâh’a verdiği sözü tuttu. Allâh da onu emeline kavuşturdu.” buyurdular. Sonra O’nu mübârek cübbeleriyle kefenleyip cenâze namazını kıldılar ve şöyle duâ buyurdular:

“-Allâh’ım! Bu senin kulun, senin yolunda hicret etti, sonra şehîd oldu. Ben şâhidim.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 2, S. 507-508)

 

AMELLERİN MAKBÛLİYYETİ, ANCAK (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SÜNNETLERİ’NE UYGUN OLMASIYLA MÜMKÜNDÜR (2)

 

Seriyye, Mekke’ye yakın Nahle’ye kadar sokulup haber toplayacağı için Ükkâşe bin Mıhsân ve Amr bin Rabia (R.A.), başlarını kazıttılar ki görenler, bu kafilenin umre yapmağa gittiğini zannedip durumdan şübhelenmesinler. Bu arada Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs ile Utbe bin Gazvân (R.A.)’ın develeri mola anında kaybolduğundan develerini aramağa çıktılar, develerini buldular; fakat yolu kaybettikleri için seriyyeye ulaşamadılar.

Seriyye, Nahle’ye varınca bir umre kafilesiymiş gibi konakladı. Yiyip içiyor, sohbet ediyor ve çevreyi gözetliyorlardı. Yakınlarındaki Taif istikâmetinden gelen bir Kureyş kervânı konakladı. Develeri hayli yüklü kervâncılar, Amr bin Hadrâmî, Abdullâh ile âzâdlı köle Hakem bin Keysân’ın, Abdullâh bin Cahş (R.A.) ve seriyyeyi fark edene kadar neş’eleri devâm etti.

Kureyş müşrikleri, mü’minler’den önce tedirgin olmuşlarsa da, başları kazınmış kendi hâllerinde umre ziyâretçileri olduklarına kâni’ olup neş’eli hâllerine devâm ettiler. Mü’minler ise, Kureyşliler’in her hareketini ta’kîb ediyorlardı. Kervân, kuru üzüm ve deri yüklü zengin bir kervândı.

Mü’minler, Receb ayının bitip bitmediğini kendi aralarında konuştular. “-Yâ Abdullâh, bunlar Mekke’ye girerse, tamâmen elden kaçırırız. Hâlbuki yükleri çok kıymetli. Böyle bir kervânın vurulması, düşmana iyi bir cezâ olur. Ama ilişilmezse, bu fırsat bir daha ele geçmez.” dediler ve hayli müzâkereden sonra kervânı basmağa karar verdiler. Bunun üzerine mü’minler, Kureyşliler’in etrafını sarıp onları: “-Sizi İslâm’a da’vet ediyoruz; aksi takdirde canınızdan ve malınızdan olursunuz.” diyerek İslâm’a davet ettiler. Amr bin Hadrâmî kılıcına davranacak olduğu ân Vâkıd bin Abdullâh (R.A.)’in okuyla kalbinden vurularak yere yuvarlandı. Mü’minler, arbedeyi kazandılar. Osmân bin Abdullâh ile Hakem bin Keysân’ı esir aldılar. Nevfel kaçtı, ta’kîb edildi ise de atlı olduğu için yakalanamazdı. Böylece kervân ve sâhibleri mü’minlerin eline geçti ki ilk def’a kılıçla ganîmet kazanılmıştı.

(Rahîm Er, Sevgili Peygamberim (S.A.V.), C. 7, S. 80-98)

 

AMELLERİN MAKBÛLİYYETİ, ANCAK (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SÜNNETLERİ’NE UYGUN OLMASIYLA MÜMKÜNDÜR (1)

 

Hicret’in on yedinci ayında, Nebî (S.A.V.) Efendimiz, halazâdeleri Abdullâh bin Cahş (R.A.)’ı çağırıp “maiyyetlerine Muhâcirîn (R.A.)’den: Ebû Huzeyfe, Vâkıd bin Abdullâh, Ükkâşe bin Mıhsân, Hâlid bin Bükeyr, Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs, Utbe bin Gazvân, Süheyl bin Beyzâ, Âmir bin Rebia, Âmir bin Füheyre, Ammâr bin Yâsir, Sa’d bin Leys (R.A.) Hazerâtı’nı vererek ve Übeyy bin Ka’b (R.A.)’e önceden bir mektûb yazdırtıp ve mektûbun ağzını da kapatarak bir sabah namazından sonra Hâne-i Saâdet (S.A.V.)’in önünden: “-Seni, bu arkadaşlarına Emîrü’l-Mü’minîn ta’yîn ettim. Önce Necdiye yolunu tutacaksınız, sonra Rekiyye, kuyuya yöneleceksiniz. İki gün yol aldıktan sonra mektûbu açacaksınız ve mektûbda yazılanlara uyacaksınız. İki kişiye bir deve verildiğinden, develere nöbetleşe bineceksiniz.” buyurarak bir seriyye teşkîliyle gönderdiler.

Melel Vâdisi’ne geldiklerinde süre doldu.    Emîrü’l-Mü’minîn Abdullâh bin Cahş (R.A.), Mektûb-u Sa’âdeti (S.A.V.), hörmetle koynundan çıkarıp öptü ve hörmetle okudu. Mektûbda: “Bismillâhirrahmânirrahîm, Mektûbu okuduktan sonra Allâh’ın ismi ve berekâtıyla yürüyüşe devâm et. Hiçbir arkadaşını, Nahle’ye gitmek için zorlama. Nahle vâdisi’ne vardığında Kureyşliler ile kervanlarını gözetleyerek bilgi ve haber topla” yazılıydı. Abdullâh bin Cahş (R.A.), mektûbu okuduktan sonra: “Biz, Allâh’ın kullarıyız. Yine O’na döneceğiz. Şâhid olunuz ki Nebî (S.A.V.)’in emirlerini işittim ve O’na tâbi’ oldum.” dedi. Bütün seriyye ayaktaydı.

Abdullân bin Cahş (R.A.): “-Evet, mektûbda yazılı emirleri işittiniz. Vazîfem belli: Haber toplamak. Siz de geleceksiniz, demeğe salâhiyetli değilim. İsterseniz gelirsiniz, isterseniz geri dönersiniz, serbestsiniz; tercîh sizin.” dedi. Muhâcirîn (R.A.)’den teşkîl olunmuş seriyyedeki Ashâb (R.A.)’ün her birisi de, reîsleri Abdullâh (R.A.) gibi, bir imtihânda olduklarına vâkıftılar: “Mektûbda emir buyurulanları dinledik. Biz, Allâh’a ve Resûlü (S.A.V.)’e ve başımıza emir ta’yîn edilen zât olarak sana itâat ediciyiz. Her nereye istersen Allâh’ın berekâtıyla yürü! Ölmek var, dönmek yok!” diye cevâb verdiler.

(Rahîm Er, Sevgili Peygamberim (S.A.V.), C. 7, S. 80-86)

 

 

 

KSALÂT-U SELÂM’IN MİKTÂRI

 

“Übeyy bin Kâ’b -radıyallahu anh-’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gecenin üçte ikisi geçtikten sonra kalkmış da şöyle demişti:

“Ey insanlar! Allah’ı zikredin. “Racife” geldi, “radife” onun ensesine binecek olanda gelecek, ölüm kendisinde olan bütün şiddetiyle geldi, ölüm kendisinde olan bütün şiddetiyle geldi.”

Ben de kendisine:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Gerçekten ben sana çok salat ediyorum. Bu salatımı sana ne kadar yapayım?” dedim. Buyurdu ki:

“Dilediğin kadar.”

“Zikrimin dörtte biri kadar olsun mu?” dedim. Şöyle buyurdu:

“Dilediğin kadar yap, fakat arttırırsan bu senin için daha hayırlıdır.” dedim:

– Yarısı olursa nasıl? Buyurdu ki:

“Dilediğin kadar, arttırırsan senin için daha hayırlıdır.” Yine söyledim:

O halde üçte iki kadar mı?

Buyurdu ki:

Dilediğin kadar, fakat arttırırsan senin için daha hayırlıdır. Tekrar dedim:

– Bütün zikrimi sana salât olarak yapayım mı?

Buyurdu:

Bu takdirde o, senin maksatına yeter tutulur, günahın da mağfiret olunur.

 

En-Nâziât sûresindeki :

“racife” o gün sarsan sarsacak;

“radife” onun ensesine binecek olan da ardından gelecek.

 

Rasûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem-in maksadı o dehşetli günleri hatırlatmak ve ahirete hazırlanmayı teşvik etmektir.

(Tirmîzi)

37) (Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),  Musahabe-5, S: 36-

 

 

 

SADAKA

 

İhtiyaçlarımızdan fazla olan giyecek, yiyecek, içecek gibi şeyleri Rasûlullah Efendimiz’in ahlâkına uyarak- tasadduk etmemiz ve toplayıp saklamamız hakkındadır.

Sadakasız bir gün geçirmemeye dikkat etmeliyiz. Mal cinsinden sadaka verecek bir şey bulamadığımız takdirde, Kur’an okumak, Allah’ı tesbih etmek, Resullah Efendimiz’e salat ve selam getirmek suretiyle sadakada bulunmalıyız.

Çünkü, bir hadiste, “İyilik yapmak kötülük kapılarından korur.” buyurulmuştur. Tesbih ve buna benzer şeylerle sadakada bulunmanın anlamı, bunun ecir ve sevabının Müslümanların sahifelerine yazılmalarını istemektir. Hak Teâlâ’nın dininde önder olanlar, yani alim ve salih kişilerin bu ahidle amel etmeleri gerekir.

Faydalardan biri; Allah’ın emirlerine imtisal etmek, talebelerin sevgisin kazanmaktır. Çünkü, talebe ve müridler, hocanın kendilerine yardım ettiğini görünce ona daha fazla bağlanırlar. Onun ilminden mümkün mertebe fazla öğrenmeye ve faydalanmaya koyulurlar, ilim sahibi olmaya çalışırlar. Verilen bir sadaka ile o günün getireceği şer ve bela sadakayı veren kişinin üzerinden uzaklaşmış olur.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Aliyyü’l- Havvas, bir fakir kendinsinden birşey istemiş olsa yanında bulunan para veya yiyecek gibi ne varsa ikiye böler, bunun yarısını fakire verir ve,

“Hak Teala, kendisine fakir kardeşinden üstün tutamadan nefret eder.” derdi.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun, İmam Şafii Hz.,

“Biri seninle kardeşlik yapmak isterse, ondan malının yarısını iste, malının yarısın sana verirse, o kişi gerçekten senin kardeşindir demektir. Malının yırısın vermekten kaçınırsa artık onunla dostluk kurma.” buyurmuşlardır.

(El-Uhud’ül Kübra, İ.Şa’rani, S. 180)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ADET

VE MEŞGALELERİ

 

İmam-ı Tirmizi: “Şemail”inde Hz. Ali (r.a.)’den naklen Peygamberimiz (s.a.v.)’in vaktini üç işe tahsis ettiklerini kaydeder. Bu vakitlerin bir kısmı ibadetlere, bir kısmı amme (halkın) işlerine, bir kısmı da şahsi meşgalelere tahsis edilmişti.

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) gecenin yarısı, yahut üçte ikis geçtikten sonra kalkarlar, yastıklarına yakın bulundurdukları misvakla dişlerini ovarlar, sonra abdest alıp teheccüd namazı kılar ve bir müddet böyle ibadetle meşgul olurlardı. Daha sonra da sabah namazı için mescide çıkarlardı.

Peygamberimiz (s.a.v.) sabah namazından sonra seccadelerinin üzerine uzanarak güneş doğuncaya kadar istirahat ederlerdi. (Müslim) Sonra gelenleri kabûle başlarlardı. Her taraftan gelenler mescitte O (s.a.v.)’nun etrafında toplanır, O (s.a.v.) da onlara vaaz ve nasihatte bulunurlardı. (Tirmizi) Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) ziyaretçilerini, anlattıkları rü’yalarına kadar dinlerler, böylece onların her türlü din ve dünya işleriyle meşgul olurlardı.

Bazı rivayetlere göre Rasûlullah (s.a.v.), kuşluk vaktinde dört veya sekiz rekat namaz kılarlar, bunu müteakip evlerine giderler, evlerinin işiyle meşgul olurlardı. Elbiselerini yamarlar, ayakkabılarını tamir ederler,hayvanları sağarlardı.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) her namaz için abdest tazelemeğe gayret ederlerdi. Ancak bazen bir abdestle birkaç namaz kıldıkları da olurdu. Mesela Mekke’nin fethi esnasında bir abdestle bir kaç namaza iştirak etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) sünnet ve nafile namazlarını umumiyetle evlerinde kılarlar, farz namazlarını da mescidde ve Kur’an’ın uzunca surelerini okuyarak kılarlardı.

İstirahate yattıklarında daima sağ yanları üzerinde yatarlar, sağ ellerini sağ yanaklarının altına koyarlardı. Yolculuk esnasında da sağ kolları üzerinde yatarlardı.

Allah’ın Rasûlü (s.a.v.)’nün yatağı bazen bir deri parçası, bazen bir hasır, bazen alelâde yataktı. Kupkuru toprağa yattıkları olurdu.(Peygamberimiz (s.a.v.)’in Yüce Ahlk, S: 19)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN

MÜLÂKAT VE ZİYÂRETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), kendileriyle görüşmeğe gelen ziyaretçileri kabûl ederler, onlarla musafaha etmek için önce davranırlar, musafaha esnasında ellerini daha önce çekmek itiyatında değillerdi.

Biri kulaklarına bir şey söylemek istese söz bitmeden yüzünü çevirmezlerdi.

Kendilerini ziyârete gelen misâfirleri, önce selâm verir, müsaade ister, ancak ondan sonra huzura girerlerdi.

Kendileri de birini ziyârete gittikleri zaman kapının sağ veya sol kanadı önünde dururlar “Esselâmü aleyküm” derler içeri girmek için izin isterler, müsaade edilirse girerler, edilmezse geri dönerlerdi.

Ashab-ı Kirâm (r.a.)’dan biriyle karşılaştıkları zaman onunla musahafa ederler, iyice ellerini birbirine geçirerek sıkıştırırlardı.

Yolda rastladığı erkek, kadın, çocuk, köle, herkese selâm verirlerdi. Bir defa yolda münâfıklarla müslümanların bir arada oturduklarını görmüşler, hepsini selâmlamışlardı.

  • ••

 

SALÂVÂT-I ŞERÎFE

 

Îkâz: Hadîs-i Şerîf’te: “Kim, bu Salâvât-ı Şerîfe’yi bir def’a okursa; bana 12.000 (on iki bin) Salâvât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi a’dede men sallâ a’leyhi mine’l-ehyâri ve a’dede men lem yusalli a’leyhi mine’l-esrârî ve a’dede katarâti’l-emtâri ve a’dede evrâkı’l-eşcâri ve a’dede enfâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve a’dede mâ-kâne ve mâ-yekûnü ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karârı ve salli a’leyhi mâ-teâ’kabe’l-leylü ve’nnehâr. Ve salli a’leyhi ma’htelefe’l-melevâni ve teâ’kabe’l-a’srâni ve  kerrare’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve a’dede emvâci’l-bihâri ve a’dede’r-rimâli ve’l-ğıfâr. Ve bellîğ Rûhahü ve ervâha Ehl-i Beytihi minne’t-tehıyyete ve’t-teslîme ve a’lâ cemîi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l Â’lemîn. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedin ve A’lâ Âl-i Muhammedin bi a’dedi külli zerretin elfe elfi merretin. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebîyyi ve A’lâ Âlihi ve Sahbihi ve Sellim. Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-Rûh. Rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez a’mmâ ta’lemü inneke ente’l- Ea’zzü’l-Ekrem.

 

NAZAR DUÂSI

 

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Allâhümma’hrusnâ bia’ynikelletî lâ tenâmü, ve’hfaznâ bira’fetike elletî lâ teramü, ve’rhamnâ bi kudretike  a’leynâ felâtühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r Râhimîn ve yâ Ekreme’l-Ekremîn.”

“Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ a’lâ dînike ve tâatike.”

“Allâhümmec’al fî kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem’î nûran ve a’n yemînî nûran ve a’n yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran vec’al lî nûran.” (Buhârî’den)

“Elhamdülillâhillezî tevâdaa’ küllü şey’in li azametihî ve’l-hamdülillâhillezî zelle küllü şey’in li i’zzetihî, ve’l-hamdülillâhillezî hadaa’ küllü şey’in li mülkihî, ve’l-hamdüllilâhillezî istesleme küllü şey’in li kudretihî.”

 

GANÎMETİ BİL!

 

Resûlullâh (S.A.V.) birine öğüt veriyordu: Şöyle buyurdular;

“Beş şeyden önce, beş şeyi ganimet bil:

  1. a) İhtiyarlığından önce gençliğini,
  2. b) Hastalığından önce sağlığını,
  3. c) Meşguliyetten önce boş zamanını,
  4. d) Fakirliğinden önce zenginliğini,
  5. e) Ölümünden önce hayatını…”

İnsan gençliğinde nice amelleri işlemeğe güçlüdür; ihtiyarlığında onlardan hiçbirini yapamaz.

Hastalıktan önce sağlık da aynı, çünkü sağlam kimse malına ve nefsine söz geçirir. Sağlıklı insanın nefsiyle ve malıyla sâlih amellerde bulunması gereklidir. Zîrâ hastalandığı zaman bedeni zayıflar, ibâdetini hakkıyla yapamaz.

Dolu olmadan önce boş zamanın durumu da aynı. Ancak, buna bir başka ma’na verme de mümkün: Geceler boş zamandır. Gündüzlerde doludur. Bu boş zamanında namaz kılmalı; dolu sayılan gündüzleri de oruçlu geçirmeli.

Fakirlikten önce zenginlik ise, şöyle açıklanabilir:

– Allâh’ın verdiği dünyalığa razı isen, bunu bir ganîmet bil. Halkın elindekine göz dikme.

Ölümden önce hayat ise, şöyle açıklanabilir:

– İnsan, hayatta bulunduğu sürece iyi amel işlemeye gücü yeter. Öldüğünde amel kesilir.

Mü’min kula yakışan odur ki bu fâni günlerini boşa harcamamak, ebedî hayatına böylece bir ganîmet hazırlamaktır.

(Tenbîhü’l Gâfilîn)

 

AKÎKA KURBÂNI

 

« Biz Azîmü’ş-şân nidâ etdik ki: Yâ İbrâhîm! Muhakkak sen rü’yâyı tasdîk ve rü’yânın mukaddemâtına başlamadan emrimize imtisâl ettin ve bizim rızâmızı tahsîl için gözünün nûru oğlunu kurbân etmeğe râzı oldun. Biz seni dostluk mertebesinde sâbit-kadem bulduk. Bizim emrimizi yerine getirmeğe ihlâs üzere çalışınca sana ihsân ettik. Biz, sana ihsân ettiğimiz gibi cümle ihsân ehlini böylece mükâfatlandırırız. Şu emrolunan kurbân, meydanda bir ibtilâdır ve biz Azîmü’ş-şân, İsmâîl (A.S.)’ın bedelinde büyük bir kurbânı fedâ ettik»                                      (Sâffât Sûresi Âyet: 104-105)

İşte Akîka Kurbânının sünnet olması bu hikmet üzerinedir. İsmâîl (A.S.)’ın neslinden Hatemü’l Enbiyâ (S.A.V.) geleceğinden dolayı koçun şânını ta’zîm için  «bizibhi azîm» buyurulmuştur.

Buhârî’nin Kitabü’l-Akîka nâmıyla açtığı bir bâbında beyân olunduğu üzere, yeni doğan çocuğun başındaki saç kesildiği sırada kesilen koyuna AKÎKA KURBÂNI denir. Yeni doğan çocuğun başındaki saça da akîka denir.

İmâm-ı Mâlik, Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel’e göre Akîka Kurbânı kesmek sünnettir. İmâm-ı Ebû Hanîfe’ye göre ise müekked sünnet değildir. Hâli vakti yerinde olanlara Akîka Kurbânı kesmek lâzımdır. Eğer Akîka Kurbânı kesilecek ise, çocuğun doğumunun yedinci günü kesilir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.), S: 117-118)

 

  • ••

HADÎS-i ŞERÎF

 

“İsteyip talep edip de hâsıl olmasından güçlük, sıkıntı, zahmet çeken kimse, bana çokça selat ü selâm göndersin.”

(Nevâdir’ül-usûl)

 

 

 

DÜNYADA SEVDİRİLEN ÜÇ ŞEY

 

Hz. Peygamber (S.A.V.) buyurdular ki:

Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi:

Güzel koku,

Helâl nisâ,

Gözümüz nûru namaz.

Hazret-i Ebû Bekir (R.A.):

Yâ Resûlullâh!… Senin yüzüne bakmak,

Kızımın Resûlullâh’ın zevcesi olması,

 

Senin yolunda mal haccetmek.

Hazret-i Ömer (R.A.):

İyilik emretmek,

Kötülükten nehyetmek,

Eski kaftan giymek.

Hazret-i Osmân (R.A.):

Aç doyurmak,

Kur’ân okumak,

Çıplak giydirmek.

Hazret-i Alî (R.A.):

Misâfire hizmet etmek,

Yaz gününde oruç tutmak,

Düşmana kılınç vurmak,

İbn-i Abbâs (R.A.):

Mahlûkattan uzlet,

Allâh ile ünsiyet,

Allâh’a tevbekâr olmak.

Hazret-i Hamza (R.A.):

Ahd’e vefâ,

Emâneti edâ,

Cemâate devâm.

 

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S: 85)

 

MEVLÎD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)

 

Hz. Muhammed (S.A.V.) doğduğu gece Irak ilinde Medâyin şehrinde Acem hükümdarı Nuşirevan’ın takı çatlamıştı. Tak çatlamadan önce Medâyin şehri zelzeleden sarsılmış, sarayda bulunanların aklı uçmuştu. Serseme dönmüşlerdi. Kisra tahtından yere atlamıştı. Saray burcunun on dört bedeni dökülmüştü. Taht devrilmiş, bir yanı havaya kalkmıştı. Ateşe tapan mecûsilerin ateşi birden bire sönmüştü. O gece Yemen’de de başka hâdiseler yaşanıyordu. Meşhûr bir yerde bir derbend bulunuyordu ki içinden yollar geçiyordu. Bu derbendin bir yanında büyük bir kaya bulunuyordu. Bu kaya parçalandı. Dar boğazın içini doldurdu. Boğaz bağlandı. Yol tutuldu. Yine Acemistân’daki Save şehrinde küçük bir denizin suları çekildi, kurudu. Kâbe’de ve başka yerlerdeki putlar yeryüzüne kapanarak secde kıldılar.                                 (Mustafa Darir, Siyer-i Nebi I)

“Doğdu ol saatte ol Sultân-ı Dîn

Nûra gark oldu semâvât-ı zemîn.”

Peygamberimiz (S.A.V.) Milâdî 571 senesinde Rebîülevvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan Pazartesi gecesi sabaha karşı insanlara mürebbî ve bütün kâinata yegâne önder olarak, dünyayı teşrîf etmişlerdi. Bu mübârek güne MEVLÎD denir. Bu olay, dünyanın en büyük olaylarından birisi ve birincisidir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Son Peygamberdir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allâh (C.C.) O (S.A.V.)’den daha şerefli ve değerli bir varlık yaratmamıştır. Zîrâ bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyuruyor: “Habîbim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”

Ümmeti olmak şeref ve saâdetine nâil olduğumuz Peygamberimiz (S.A.V.)’in, doğdukları bu geceyi Allâh (C.C.)’a hamd edip ibâdette bulunarak, istiğfâr ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, Efendimiz (S.A.V.)’e salât ve selâm getirmek suretiyle ihyâ etmeliyiz. Kısa ömrümüzde sayılı olarak geçirdiğimiz bu gecede gaflet üzere olmamalıyız. Bolca tazarru ve niyâzda bulunmalıyız. Bu günün gündüzünde de oruçlu olmayı da ihmâl etmemeliyiz.

 

  1. ÂDEM (A.S.)’IN YARATILIŞI

 

Cenâb-ı Hakk, Cebrâil (A.S.)’ı arz’ın siyahından, beyazından, kırmızısından, iyisinden ve kötüsünden birer avuç toprak alıp getirmek üzere gönderdi. Cebrâil (A.S.) bunları almak için arz’a gelince arz dedi ki:

“– Seni gönderene and olsun ki, benden hiçbirşey alamazsın.” Cebrâil arzdan toprak alamadan geri yerine döndü ve Cenâb-ı Hakk’a:

“– Ya Rabbi, arz senin yüce ismine yeminle bana toprak vermek istemeyince ben de ona yönelemedim.” dedi.

Cenâb-ı Hakk, bu sefer Mikâil (A.S.)’ı gönderdi. Arz Cebrâil (A.S.)’e söylediğini ona söyleyince o da döndü geldi. Sonra İsrâfil (A.S.)’ı gönderdi. Arz ona da Cebrâil (A.S.) ve Mikâil (A.S.)’e söylediklerini tekrarladı. Cenâb-ı Hakk, bunun üzerine ölüm meleği olarak bilinen Azrâil (A.S.)’ı gönderdi. Arz ona:

“– Bugün benden alacağın ve yarın Cehenneme nasîb olacak bir avuç topraktan seni bana gönderen Allâh’ın izzetine sığınırım.” dedi.

Azrâil (A.S.) buna cevâben dedi ki:

“– Ben de Rabbım’ın emrine karşı gelmekten yine onun izzetine sığınırım.” dedi ve yeryüzünün bir bölümünden kırk zirâ miktârı toprak aldı. Sonra da semâya yükseldi. Allâh-ü Teâlâ:

“– Arz, sana yalvarıp yakardığı zaman neden ona merhamet göstermedin?” dedi. Azrâil (A.S.) da:

“– Senin emrine uymayı ona uymaktan daha lâyık gördüm.” dedi. Bunun üzerine Allâh-ü Teâlâ:

“– Âdemoğullarının ruhlarını kabzetmeye de sen daha lâyıksın.” buyurdu.

Âdem (A.S.) arzdan yaratıldığında âdem diye isimlendirilmiştir. Âdem (A.S.)’ın ömrü 997 senedir.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (K.S.), Musâhabe-6, S: 10-11)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İSEVMENİN ALÂMETLERİ (2)

 

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i çok sevmek, O’na çok ta’zîm etmek ve O’nu çok okumak O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.)’in yüce ahlâkları, Kur’ân-ı Kerîm idi.
  2. Resûlullâh (S.A.V.)’in ümmetine hoşgörülü davranmak, kâfir, münâfık ve fâsıklara değil, ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’e şefkât ve merhamet etmek; onlara nasîhat etmek, onlara faydalı olmak, onların müşkilâtlarını gidermek ve ihtiyâclarını karşılamaktır.
  3. Resûlullâh (S.A.V.)’i sevmenin kâmil alâmetlerinden birisi de O’nun gibi, O’nun Ashâb’ı gibi fakîrliği tercîh edip zühd ü takvâ içinde yaşamaktır.

(Kâdı İyâz, Şifâ-yı Şerîf, İst. 1993, S: 405-412)

 

KIYÂMET GÜNÜ

 

. Onun muhtelif mevkıfları, zamanları, halleri vardır. Bazı yerlerinde kimileri konuşur, kimileri birbirlerine suâl sorarlar, kimileri şiddetli korkudan ve üzüntüden ve kahr-ı İlâhî âsârının satvetinin zuhûrundan ve konuşmağa izni olmadığından dolayı konuşamaz, nicelerinin de ağızlarına mühür vurulur da elleri ve ayakları konuşur. Bunların cümlesi Âyet-i Kerîmeler’le beyân olunmuştur.

“O gün herbir kimse kendi kendisiyle mücâdele ederek gelir.” (Nahl Sûresi: 11)

“Bu artık onların konuşmayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmez ki mazeret beyânında bulunsunlar!” (Mürselât Sûresi: 36)

“O gün onların ağızlarına mühür vururuz. Bize elleri konuşur. Ne kazanmakta olduklarına şehâdet e-der.” (Yâsîn Sûresi: 65)

İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyetle Nebî (S.A.V.):

“Karanlıkta konuşmadan bin sene beklersiniz.” buyurmuşlardır. (Rûhü’l-Beyân: 2/122)

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, S: 139)

 

RESÛLULLÁH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İ

SEVMENİN ALÂMETLERİ (1)

 

  1. Bir kimse, şâyed birini, hakîkaten, seviyorsa; kayıdsız şartsız ona uyar ve ona, aslâ muhâlefet etmez ve onun emirlerini hoşgörür ve onun teklîflerinede râzı olur. Ona uymak, Allâh-ü Teâlâ’nın açık emridir. Bu açık emirlerin sayısı Kur’ân-ı Kerîm’de pek çoktur. Bu emirlerden birisi, Âl-i İmrân: 31’de: “Habîbim de ki: Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Zîrâ Allâh, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” diye beyân olunmuştur.
  2. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in emri ve tavsiyelerini, kendi arzularına tercîh etmektir; ya’ni, kendi arzularını O’nun emir ve tavsiyelerine göre ayarlamaktır.
  3. Allâh’ın rızâsını kazanmanın da ancak, her husûsta Resûlullâh (S.A.V.)’e ittiba’ etmek olduğunu bilerek, Allâh’ın rızâsını kulların rızâsına tercîh etmek, ya’ni rızâ-yı İlâhî uğruna, kulların rızâsını iptâl etmektir.
  4. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i çok zikretmek ve her nefesini O’nun “Sünnet-i Seniyyeleri” ne uydurmanın gayreti içinde bulunmaktır.
  5. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e ulaşmayı ve kavuşmayı çok arzu etmek ve bu iştiyâkı kalbinde taşımaktır.
  6. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e çok ta’zîm etmek; O’nun sevdiklerine, O’nun dokunduğu yerlere, eşyâlara ve O’ndan olan O’nu hatırlatan, O’na götüren her şeye ta’zîm etmek; O’nu zikrederken huşû’ ve hudû’ içinde bulunmak ve kalbin O’na ta’zîmle ürpermesidir.
  7. Resûlullâh (S.A.V.)’in sevdiklerini, Ehl-i Beyt’i, Muhâcirîn’i, Ensâr-ı Kirâm’ı bütün Ashâb-ı Kirâm’ı kendi nefsinden ve yakınlarından çok sevmek; Onlar’a buğzedenlere, düşmanlık edenlere, buğzetmek; düşmanlık etmek; hatta kavm-i Arabı ve Resûlullâh (S.A.V.)’in sevdiği yemekleri, meyvaları, kokuları, renkleri sevmektir.
  8. Resûlullâh (S.A.V.)’e buğzedenlere ve düşman olanlara, düşman olmak ve buğzetmek; O’nun Sünneti’ne muhâlefet eden, kim olursa olsun, onu asla sevmemek ve onunla bir arada bulunmamaktır.

 

 

 

 

 

SELÂM

 

Es-Selâm ism-i şerîfi; her belâ ve âfetten ve her türlü eksiklikten fenâ ve zevâlden sâlim ve münezzeh olan Allâh-ü Zü’l-Celâl’in Esmâ-ü Hüsnâ’sındandır. Âfetlerden, ayıblardan sâlim ve berî olmak manâsınadır.

(Es-Selâmü Aleyküm) demek müslümanlar üzerine: Her kazâ ve belâdan selâmet üzerinize olsun diye selâ-metle duâ ve temennîdir. Bu ise bir mü’min kardeşi için ne güzel bir duâdır. Âdâb-ı İslâmiyyedendir.

Resûlullâh (S.A.V.):

“Selâm Allâh (C.C.)’nün isimlerinden bir isimdir; aranızda yayınız.” buyurmuşlardır.

“Üç hasleti nefsinde cem eden îmânını da toplamış olur.

1- Nefsine karşı bir menfaat hakkında da olsa insâf ve adâleti bırakmamak,

2- Selâmı yaymak,

3- Kendi muhtâc olduğu hâlde infâk.”

Bir başka yerde de şöyle demektedir: “Tanıdığın ve tanımadığına selâm vermekliğin ahlâk-ı İslâmiyyedendir.”

“Mü’minlere selâm vermek ve umûr-u hayriyyede dâim güzel söz söylemek Cenâb-ı Hakk’ın afv ü mağfiretini mûcib olur.”

Bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Mü’min mü’mine mülâkî olup da selâm vererek elini sıktığı zaman her ikisin günâhları ağaç döküldüğü gibi dökülür.” buyurulmuştur.

Hadîs-i Şerîfler’den de anlaşılacağı üzere “Bir mü’minin diğer bir mü’mine selâm vermesi boynunun borcudur. Ayrıca selâmı vermek ya’ni “ve aleykümüs-selâm” demek vâcibdir.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe, C.4, S: 68)

 

ÖMRÜ UZATAN ŞEYLER

 

Ebû Hüreyre (R.A.) demiştir ki: “Bir def’asında Peygamber (S.A.V.), Ashâbı’na hitâben:

“Size en hayırlınızı haber vereyim mi?” diye sormuşlar, onlar da: “Evet haber ver, yâ Resûlallâh!” demişler. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.):

“Sizin hayırlınız: Ömrü uzun, amel (ve ahlâkı) güzel olanınızdır.” buyurmuşlardır. Konu ile ilgili Peygamber (S.A.V.):

“Güzel ahlâk sâhibini yüceltir, kötü ahlâk ise uğursuzluktur. İyilik yapmak ömrü uzatır, sadaka vermek ise kötü şekilde ölmeyi önler.”

“Gerçekten kişinin günahları sebebiyle rızkı eksilir. Kaderi de ancak duâ geri çevirir. Ömrü ise ancak iyilikler uzatır.”

“Yakınlarınızı ziyâret edebilmek için âile nesebiniz (soykütüğünüz) hakkında bilgi edininiz, zîrâ yakınları ziyâret etmek akrabâlar arasında sevgiye vesîle olur, malı çoğaltır, ömrü de uzatır.”

“Yakınları ziyâret etmek, komşularla iyi geçinme ve güzel ahlâklı olmak, yurtları imâr eder ve ömrü de uzatır.”

“Her kim rızkının bol ve ömrünün uzun olmasını isterse (anne, babasını ve) yakınlarını ziyâret etsin.”

“Anne ve babaya iyilik etmek ömrü uzatır. Yalan söylemek rızkı eksiltir. Anne ve babayı ziyâret, ziyâretlerin en büyüğüdür.”

“Anne ve babasına iyilik edene müjdeler olsun. Azîz ve Celîl olan Allâh onun ömrünü uzatsın.” buyurmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “…O’nun izni olmaksızın hiçbir dişi deve gebe kalamaz ve doğuramaz. Kendisine ömür verilen kimsenin  ömrünün uzatılması, ömründen eksiltilmesi muhakkak ki bir kitâbta (Levh-i mahfûz’da) yazılıdır. Şüphesiz ki bunlar Allâh’a göre pek kolaydır.” (Fâtır:11) buyrulmaktadır.

(Tıbb-ı Nebevî, S: 530)

 

(SALÂVÂT-I ŞERÎFE’NİN FEZÂİLİ VE ŞEREFİ)

 

Kim Resûlullâh (S.A.V.)’i hâtırına getirir O’nu edeble medh ü senâ ederse, onun gönlünden gamlar gider ve o şâdân ü handân olur.

Resûlullah (S.A.V.) Peygamberlik âleminin güneşi… Velilik mertebesinin dolunayıdır.

O (S.A.V.), Peygamberlerin (A.S.) sonu ve âhir zaman Peygamberidir. O (S.A.V.), kendinden önce gelen bütün Peygamberlerin getirdiklerini iptâl etmiş ve onların Şerîatlerini geçersiz kılmıştır. Ve Allâh (C.C.)’den getirdiği Şerîatı dünyaya tebliğ ve infâz etmiştir.

Şerîat denizinin gerçek dalgıcı ve incisi O (S.A.V.)’dir.

Lütuf ve sa’âdet içinde ebedîsin  Yâ Resûlallâh (S.A.V.) Senin yoluna cânlar fedâ olsun.

(S.A.V.) Enbiyâlar’ın seçkinidir ve bütün Enbiyâ (A.S.) O’na (S.A.V.)’e tâbidirler.

Resûlullâh (S.A.V.) hem müjdeleyicidir; hem de cehennem azâbıyla korkutucudur. O (S.A.V.), günahkâr ümmetinin elinden tutucudur.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) ilim de, irfân da hep Senindir. Kâinâtın, idâresini de Allâh (C.C.) Sana vermiştir; onun için cirit oyununun hem topu, hem çevgânı senindir.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) ilim Sen’dedir; en güzel isimler Sen’indir; en güzel nefes ve en güzel zaman Sen’indir.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) yücelik, yükseklik, ihsân senindir.

Kur’ân-ı Kerîm, Seninle Allâh (C.C.) konuştuğu en yüce kitâbdır.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.), Sen şefâatçi ve vesîle oldukça ümmetinin âsîleri reddolunmaz.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) ancak Senin kaptanı olduğun gemiye binen kimse kurtulmuştur; çünkü o gemiye hiçbir dalga zarar veremez. Nitekim, Nûh (A.S.)’ın gemisine dalgalar zarar vermemişti.

Sen (S.A.V.), Peygamberler (A.S.) topluluğunun kâfile başkanısın; Yâsîn-i Şerîf Sen’in şânını beyân için inzâl olundu.

Bütün rûhlar teşrif-i Sa’âdetinle şeref buldular ve her şey Seninle sâfâya erdiler.

Cemâlinle melekler şereflendi. Allâh-ü Teâlâ, İlm-i ledünnî Sana ihsân etti.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) Sen’in mu’cizelerinin nihâyeti olmadığı gibi, kerâmetlerine de sınır yoktur.

 

(Eyyûbî, Menâkıb-ı Sultân Süleymân Haz. Dr. Mehmed Akkuş, Ank. 1991, S. 39-41)

 

ŞERÎAT-I MUHAMMEDİYYE’NİN MÜKEMEL ELİYESİ

 

İslâm İ’tikâdı’na göre, beşeriyyetin ilk dîni, Tevhîd Dîni ya’ni Hakk Dîni’dir. İlk Peygamber olan Âdem (A.S.), Allâh-ü Teâlâ’nın Vahy-i İlâhiyye’sine mazhar olduktan i’tibâren, insanlar, Allâh-ü Teâlâ’ya ibâdet etmişlerdir. Sonradan insanlar bu sâf i’tikâd ve îmânlarını muhâfaza edemeyerek, dalâlet çukurlarına düşmüşler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, çeşitli kavimlere, zaman zaman Peygamberler göndererek, Dîn-i Tevhîd üzere olanları, mükâfatlarla  müjdelemiş; dalâlette bulunanları da, azâb ile korkutmuştur. Peygamber (A.S.), hangi kavme gönderilmiş ise, o kavmi, Dîn-i Tevhîd’e davet etmiş ve Allâh’ın emri ve yasaklarını, onlara tebliğ etmiştir. Bu Hakk ve Hakîkat Güneşleri olan Peygamberler’e (A.S.) kayıtsız şartsız tâbi olanlar hidâyet üzere olmuşlar; tâbi olmayanlar da dalâlet, bâtıl i’tikâd ve hurafeler üzere bulunmuşlar ve bu sapıklıklar da beşerriyyet arasında yayılmıştır. Hakk ve Bâtıl mücâdelesi, Âdem (A.S.) ile başlamış ve Nebî (S.A.V.) ile kemâle ulaşmıştır.

Ehl-i Sünnet i’tikâdı’na göre Âdem (A.S.) ile Nûh (A.S.)’ın ve Nebî (S.A.V.)’in getirdiği Tevhîd Dîni arasında “Usûl-i Dîn” ve “İ’tikâd” yönünden fark yoktur. Hepsinde de Tevhîd-i İlâhî ve Ehad olan Allâh-ü Teâlâ’ya îmân ve ibâdet esâstır.

Fakat Peygamberler’in ümmetlerine teblîğ buyurdukları, Şer’î hükümler’de değişiklik ve tekâmül vardır. Tevhîd Akîdesi ve Îmân’ın Şartları değişmemiş, sâdece isti’dâdların, zamanın ve mekânın ve içtimaî şartların değişmesiyle Şer’î hükümler’in bazılaında, ibâdetlerin hâricî şekillerinde değişiklik ve tekâmül husûle gelmiştir. Bir Peygamber’in Şerîati’nde olmayan bazı hükümler; diğer bir Peygamber’in Şerîati’nde gösterilmiş veyâ bir Peygamber’in Şerîatti’nde olan bir hüküm kaldırılmış, yerine başka bir hüküm konulmuştur.

Şeriatler’in hükümleri’ndeki bu tekâmül de Cenâb-ı Hakk’ın emriyle, vahy-i İlhahî ile Peygamberleri vasıtasiyle olmuştur. Bu tedrîci inkişâf, terakkî ve tekâmül, Dîn-i İslâm’da kemâl metebesini bulmuştur. Peygamberler’in sonuncusu Ekmeli ve Efdâli, Hâtem’ün-Nebîyyîn olan Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in olması gibi Kur’ân-ı Kerîm de, İlâhî Kitablar’ın ve Suhûflar’ın Ekmeli, Efdâli ve Hâtemi ve Şâhı’dır.

 

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm, Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 14-21)

 

SELEF (R.A.)’ÜN İBÂDETLERDE CEHD

GÖS-TERMELERİ (2)

 

Mis’ar (R.A.) dedi ki: “Ebû Hanîfe (R.A.) Sabah, namazını yatsı abdestiyle kılınca virdini edâ etti. Sonra ilim müzâkeresine başladı. Öğle namazını kılınca, ikindiye kadar ilim müzâkeresinde oturdu. Akşam namazını kılınca evine döndü. İftâr etti ve abdestini tazeledi. Sonra yatsı namazına çıktı. Sonra evine girdi. Sonra herkes yataklarına girince evinden çıkıp mescide girdi. Tâ fecre kadar mescidde kaldı. Bu gününü de aynen bir önceki gün gibi ihyâ etti. Buna hep böyle devam etti.

Mis’âr (R.A.) dedi ki: “Ben de Ebû Hanîfe (R.A.) âdetini öğrendikten sonra ölünceye kadar Ona devam ettim. Onun gündüzün bir şey yediğini ve gece de uyuduğunu görmedim. Fakat ta’tîl günlerinde kuşlukta hafif bir uyku uyurdu.”

Ebû Muâz (R.A.) rivâyet etti ki: “Mis’ar (R.A.), Ebû Hanîfe (R.A.)’in mescidinde secde ederken irtihâl etti.

Ebû’l-Cemâlî’den naklolundu ki: “Ebû Hanîfe (R.A.)’in hiçbir gece uyuduğunu görmedim. Bazen kaylûle yapardı. Oruç tutmağın harâm olduğu günlerin dışında (Siyâm-ı dehr’in) ömrünü oruçlu geçirdi. “Visâl orucu”na devam ederdi.

Hz. Ebû Bekir (R.A.)’in visâl orucu altı günde bir iftâr etmekti. Hz. Abdullâh bin Zübeyr (R.A.)’in visâl orucu yedi günde bir iftâr etmekti.

Yine Abdullâh El-Tusterî (R.A.) derdi ki: “Ben altı veyâ yedi yaşında iken Kur’ân’ı ezberledim. Ben visâl orucu tutardım. Azığım ise on iki sene arpa ekmeği oldu. Sonra azmettim ki üç gece aç durayım, sonra iftâr edeyim. Sonra beş gece, sonra yedi gece, sonra yirmi beş gece aç durayım; yirmi sene buna devam ettim. Sonra arza, senelerce, seyâhate çıktım ve sonra Tuster’e döndüm. Ben gecenin hepsini namazla geçiriyordum.” Risâle’i Kuşeyrî’de böyle geçer.

 

(Muhammed Mevlâna Ebû Saîd Hâdimî (K.S.), Berîka Tercemesi 1. Cild)

 

İLİM TALEBİNİN FAZİLETİ

 

İncil’de On Yedinci Sûresi’nde Cenab-ı Hakk, buyurur ki: “Vay o kimseye ki ilmi işite ve taleb etmeyip câhiller ve Cehennem’e gide. ilmi taleb edip öğrenin. Zîrâ ilim sizi saîd etmezse; şakî de etmez. Ve ilim, sizin rütbenizi yüceltmezse; sizi alçak da etmez. Eğer ilim, size fâide vermezse; zarar dahî vermez.

Demeyin ki: “Korkarız ki bilip de amel edemeyiz. Lâkin deyin ki: Ümiddir ki biliriz ve amel eyleriz.”

El-Câmî’üs-Sagîr’de Nebî (S.A.V.)’den: “Dîn-i Mübîn’e hizmet maksadiyle ilmi taleb edip öğrenenler, indellâh, fîsebîlillâh mücâhidînden efdâldir.” diye buyurulmuştur.

Çünkü muhârebedeki mücâhidler, bir cemâat-i mahsûs (belli bir topluluk) ile mücâhede (cihâd) ve mukabele ederler. Fakat ilim tahsîl eden âlim-i âmiller (ilimleriyle amel eden âlimler) nefis ile mücâhede edip şeytanın şerr ve tuzağından biiznillâhi Teâlâ ilim ile halâs oldukları (kurtuldukları) gibi, dâimî sûrette cihânın her tarafından gelen tâlib-i ilme (ilmi taleb edenlere) daha şümûllü ve devâmlı olarak neşr-i ilim ettikleri cihetle fîsebîlillâh cihâd eden mücâhidlerden efdâldir.

Nitekim İbn-i Ömer (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Ulemânın mürekkebi ile şühedânın kanı mîzânda tartıldığında ulemânın müekkebinin sevâbı, şühedânın kanının sevâbından daha ziyâde geleceği…” beyân buyurulmuştur.

Câmi’üs-Sagîr’de “Tahkîkan her şeyin bir esâsı vardır. Bu Dîn-i Mübîn’in esâsı ise, ilm-i Şerîat’tir. Binâenaleyh, müteşerri’ (Şerîat ve fıkıh işleriyle uğaşan) bir âlimin vücûdu (valığı) şeytan için bin âbidin vucûdundan daha ağırdır.” “Şeytan, ulûm-ı Şer’iye’yi âlim olan bir zâttan korktuğu kadar, bin âbidden korkmaz.”

Münâvî’de ise: “Cenâb-ı Hakk’ın evâmir ve nehâvisini (emirlerini ve yasaklarını) fukahâ ve ulemâdan öğrenmek her bir müslime farzdır.”

“Mesâil-i Şer’iye’nin (Şerîat’e dâir mes’elelerin) müzâkeresi için teşekkül eden toplanan bir mecliste hazır bulunmak bir sene nâfile ibâdet etmekten efdâldir.” diye buyurulmuştur.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

SALEVÂT-I ŞERÎFE

 

Îkaz: “Hadîs-i Şerîf’te: Kim, bu Salevât-ı Şerîfe’yi bir def’a okursa; bana 12.000 (on iki bin) Salevât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi a’dede men sallâ a’leyhi mine’l-ahyâri ve a’dede men lem yusalli a’leyhi min’l-eşrâri ve a’dede katarâti’l-emtâri ve a’dede evrâkı’l-eşcâri ve a’dede en fâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve a’dede mâ-kâne ve mâ-yekûnü ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karâri ve salli a’leyhi mâ-teâ’kabe’l-leylü ve’n-nehâr. Ve salli a’leyhi ma’htelefe’l-melevâni ve teâ’kabe’l-asrâni ve kerrara’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve a’dede emvâci’l-bihâri ve a’-dede’r-rimâli ve’l-kıfâr. Ve belliğ Rûhahû ve ervâha Ehl-i Beytihî minne’t-tehıyyete ve’t-teslîme ve a’lâ cemîi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîn ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l Â’lemîn. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedin ve A’lâ Âl-i Muhammedin bia’dedi külli zerratin ele-elfi merratin. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi ve A’lâ Âlihî ve Sahibihî ve Sellim. Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-Rûh. Rabbi”ğfir ve’rham ve tecâvez a’mmâ ta’lemü inneke ente’l-Ea’zzü’l-Ekrem.

 

NAZAR DUÂsı

 

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Allâhümme’hrusnâ bia’ynikelletî lâ tenâmü, ve’hfeznâ bi ra’fetike elletî lâ terâmü, ve’rhamnâ bi kudretike a’leynâ felâtühlik ve ente sikatünâ ve recâünâ, yâ erhame’r Râhimîn ve yâ ekreme’l-Ekremîn.”

***

“Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ a’lâ dînike ve tâatike.”

“Allâhümmec’al fî kalbi nûran ve fî basarî nûran ve fî sem’î nûran ve a’n yemînî nûran ve a’n yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran vec’allî nûran.” (Buhârî’den)

***

“Elhamdülillâhillezî tevâdaa’ küllü şey’in li a’zametihî ve’l-hamdülillâhillezî zelle küllü şey’in li ı’zzetihî, ve’l-hamdülillâhillezî hadaa’ küllü şey’in li mülkihî, ve’l-hamdülillâhillezî istesleme küllü şey’in li kudretihî.”

 

TAVSİYYE BUYURMAN İLİM

 

Hadîs-i Şerîfler’de: “Erkek ve kadın her müslim için ulûm-ı dîniyyesini taleb edip öğrenmek fazdır.”, “Velev ki Çin’de dahî ola; ilmi taleb ediniz.” buyurulmuştur.

Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in bu Hadîs-i Şerîf(lerde) tahsîlini emir buyurmuş olduğu ilmi, yalnız zâhiri ilme tahsîs etmek de doğru değildir. Çünkü ma’rifetullâh’a ve havf-ı İlâhî’ye (Allâh’ı bilmeğe ve Allâh’tan korkmağa) mukârin olmayan (yaklaştırmayan) ve dünyâdan zühdünü artırmayan ilim, ind-i ilâhî’de (Allâh katında) şâyân-ı kabûl bir ilim sayılmaz.

Nitekim Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur: “Bir kimse ilmini tezyîd eder (ziyâdeleştirir) de o kimsenin iktisâb eylediği (kazandığı) ilim, o kimseyi dünyâ muhabbetinden, zühdünü tezyîd etmezse; Cenâb-ı Hakk’tan uzak kalmaktan başka bir şey kazanmaz”. demektir.

Hakk Teâlâ Hazretleri: “Halbuki size ilim verilmedi, ancak az bir şey verildi.” (İsrâ: 85) buyurmuşlardır.

Sahâbe’den birisi:

“-Yâ Resûlallâh! Bu Âyet-i Celîle’de siz de muhâtab mısınız?” diye suâl edince Nebî (S.A.V.): “-Evet!” diye buyurulmuştur.

Cem’i Enbiyâ ve Evliyâ’nın ilmi, Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri’nin ilmîne nisbetle bir nokta kadar bile değildir.

Buhârî’de tafsîl olunduğu vecihle: “Mûsâ ve Hızır (A.S.), yürüyerek sâhil-i bahre (deniz sâhiline) geldiler. Gemici Hızır (A.S.)’ı tanıdı. Mûsâ ve Hızır (A.S.)’ı, gemiciler navlunsuz gemiye aldılar. O sırada bir serçe geminin kenarına konup denizden bir veya iki yudum su aldı. Hızır (A.S.) dedi ki:

“-Yâ Mûsâ! Benim ilmim ile senin ilmin Cenâb-ı Allâh’ın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum su kadar bile eksiltmez.”

İsrâ: 85, “Hâlbuki size ilim verilmedi; ancak az bir şey verildi.” nâzil olunca yahûdîler: “Sen Enbiyâ’ya verilen ilmin az olduğunu söylüyorsun. Hâlbuki Tevrât’ta her şeyin ilmi mevcûddur, yani Sen’in sözün Tevrât Âyeti’ne münâfidir. (zıddır.)” deyince Resûlullâh (S.A.V.): “Tevrât’ta zikrolunan ilim, Cenâb-ı Allâh’ın ilmidir. Çünkü Cenâb-ı Allâh’ın ilmi tükenmez. Amma Kur’ân’da nâzil olan bu Âyet, kulların ilmine mütealliktir. Zîrâ Cenâb-ı Allâh’ın ilmine nisbetle kulların ilmi elbette azdır.” buyurdular.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

İLME RAĞBET EDENİN EFDÂLİYYETİ

 

Denilmiştir ki ilme rağbet edenin kalbinde altı mühim haslet husûle gelir.

  1. Ferâiz-i İlâhiyyeyi (Allâh’ın farz kıldıklarını) edâya müsâraat eder (acele eder.) ve der ki: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, bana bu farîzayı emir buyurmuştur.
  2. Maâsiden (isyân ve günahlardan) nehy-i ilâhî muktezâsı ictinâb eder. (İlâhî yasaklardan olmasının gereği olarak sakınır.)
  3. İhsân-ı ilâhî’ye (İlâhî ihsâna) şükre devâmın vücûbunu idrâk ile (vâcib olduğunu idrâkiyle) şükrü tezâyüd eder (ziyâdeleşir.)
  4. Halka karşı insâf ve merhametle hareket etmek husûsunda idrâki artar.
  5. Belâya mesâibe (musîbetlere) sabretmeği Cenâb-ı Hakk’ın emir buyurduğunu fehm ü idrâk ile (kavramak ve anlamakla) sabrı artar.
  6. Düşmanı olan şeytanı üzerine muhâlefeti artar.

Hz. Alî (K.A.V.) buyurmuştur: “İlim, mâldan yedi vecihle efdâldir.

  1. İlim, Enbiyâ mîrâsıdır. Mâl ise Fir’avn’lar mîrâsıdır. Nitekim Hadîs-i Şerîf’te: “Ulemâ, Peygamberlerin vârisidirler.” buyurulmuştur.
  2. ilim, bezletmekle yani neşretmekle artar; mâl ise tükenir.
  3. Mâl, bekçiye muhtacdır; çalınır, zâyi olur; ilim ise sâhibini biiznillâhi Teâlâ hıfzeder.
  4. Bir kişi ölünce mâlları ellere kalır; ilim ise sâhibi ile berâber kabre… tâ Huzûr-ı Hakk’a varır.
  5. Mü’minin de kâfirin de mâlı olur; fakat yalnız mü’mine şeref-i mahsûs olur.
  6. Dîn husûsunda âlime başkaları muhtâcdır; fakat başkaları, mâl sâhibine muhtâc değildir.
  7. ilim, âhirette Sırât’ı geçmeğe, sâhibine kuvvet verir; mâl ise Sırât’ı geçmekte mâni’ olur.

Hz. Alî (R.A.) buyurmuştur ki: “Dünyanın kıvamı dört şey iledir:

  1. Âlim, ilmiyle âmil olmaktır.
  2. Câhil, ilim öğrenmekten (teallümden) istınkâf memektir. (vazgeçmemelidir.)
  3. Ganî (zengin) mâlında buhul etmemektir. (cimrilik yapmamalıdır.)
  4. Fakîr, dünyâsı için âhiretini satmamaktır.

Eğer ki âlim, ilmiyle âmil olmazsa; câhil, ilim öğrenmekten vazgeçerse; zengin, mâlında buhlederse; fakîr de, dünyâsı için âhiretini satarsa: Helâk, onlar için yetmiş kerre…

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

 

 

 

İLİMLERDEN MAKSAD NEDİR?

İSTİÂZE (Billâhi mineşşeytânirracîm)

 

Büyükler derler ki: “Bütün ilimler Dört Kitâb’da cem’ olmuştur. Bunların da hepsi, Ku’ân’da; Kur’ân, Fâtiha’da; Fâtiha da, Besmele’de; Besmele de, Ba’da derc olunmuştur. Tefsîr-i Kebîr’de der ki: “Bütün ilimlerden maksâd, kulun Allâh’a vâsıl olmasıdır.” Billâhi’deki bâ-i ilsâk da, kulu Allâh’a vâsıl eder.”

Eşşeytânirracîm, Allâh’ın rahmetinden uzak ve uzaklaştırılmış şeytânın şerrinden Allâh’a sığınırım.

İbn-i Abbâs (R.A.)’den: İblis, Allâh’ın emrine isyân edince la’netlendi ve şeytân oldu. Bu, onun la’netlendikten sonraki ismidir. Evvelki ismi, “Azâzil” veya “Nâil” idi.

Şeytânın, hemz, lemz, vesvese, arabozuculuk gibi türlü türlü desîseleri olmasına rağmen, ondan sâdece bunların birinden veyâ birkaçından değil, umûmî olarak şeytândan Allâh’a sığınmak gerekir.

Ravzât’ül-Ahyâr’da der ki: Şeytânların erkekleri ve dişileri olup çoğalırlar. Cinnlerin de erkekleri ve dişileri vardır, onlar da çoğalır ve bir müddet sonra ölüler. Bunların varlığını ancak, câhil filozoflar ve bazı tabîbler inkâr ederler.

Hikâye olunur ki: Zamanında Sünet-i Senniyye’yi ihyâ edenlerden ve ins ü cinnin müftisi bulunan İmâm-ı Gazâlî Rahîmehullâh bir gün musâhblerinden olan cinnlere dışardaki havâdisten suâl etti. Onla da: Zemahşerî’nin tefsîr yazdığını ve yarısına geldiğini haber verdiler. imâm-ı Gazâlî (K.S.), Zemahşerî’nin yazdıklarının tamamını istinsâh edip asıl nüshayı tekrar yerine gönderdi. Bir zaman sonra Zemahşerî, Gazalî (K.S.)’yi görmeğe geldi. Gazâlî (K.S.) da, yanındaki nüshayı, Zemahşerî’ye gösterince; hayret etti: “Çünkü lâfız, manâ, vaz’ ve tertîbdeki bu derece ayniyet nereden geldi, akıl bunu kabul etmez.” diye konuştu.  İmâm-ı Gazâlî (K.S.): “-Bu, senindir. Cinnler eliyle bize ulaşmıştır.” diye ifâde buyurdu. Zemahşerî’nin o güne kadar cinnler hakkında bazı tereddütleri vardı. O mecliste bunu i’tirâf ederek terreddütleri zâil oldu.

“Şeytân” ile murâd, iblis ve avânesidir.  Denilmiştir  ki:  İster insten, ister cinnden olsun; istikamet yolundan saptıran her saptırıcıya da şeytân denir. En’âm Sûresi, Âyet: 112’de: “İnsanların ve cinnlerin şeytânları.” diye buyurulmuştur.

Erracîm, la’netlendikten sonra emr-i İlâhî ile melâike tarafından semâlardan atılan demektir ki şeytânın mezmûn bir sıfatıdır.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri)

 

MEVLÎD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)

“Doğdu ol saatte ol Sultân-ı Dîn

Nûra gark oldu semâvât-ı zemîn.”

Peygamberimiz (s.a.v.) Milâdî 571 senesinde Rebîülevvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan Pazartesi gecesi sabaha karşı insanlara mürebbî ve bütün kâinata yegâne önder olarak, dünyayı teşrîf etmişlerdi. Bu mübârek güne MEVLÎD denir. Bu olay, dünyanın en büyük olaylarından birisi ve birincisidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Son Peygamberdir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allâh (c.c.) O (s.a.v.)’den daha şerefli ve değerli bir varlık yaratmamıştır. Zîrâ bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyuruyor: “Habîbim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”

Ümmeti olmak şeref ve saâdetine nâil olduğumuz Peygamberimiz (s.a.v.)’in, doğdukları bu geceyi Allâh (c.c.)’a hamd edip ibâdette bulunarak, istiğfâr ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selâm getirmek suretiyle ihyâ etmeliyiz. Kısa ömrümüzde sayılı olarak geçirdiğimiz bu gecede gaflet üzere olmamalıyız. Bolca tazarru ve niyâzda bulunmalıyız. Bu günün gündüzünde de oruçlu olmayı da ihmâl etmemeliyiz.

 

 

ÂYET-İ KERÎME

 

“Şüphesiz Allâh (c.c.) ve melekleri o Peygamber (s.a.v.)’e salat ederler. O halde ey îmân edenler: Siz de ona salat ve selâm getirip gönülden tam bir teslîmiyet içinde ona selâm verin.”

 

(Ahzâb Sûresi: 56)

EĞİTİM VE ÖĞRETİM

 

1— İlim tahsil etmek, her müslüman erkek ve kadın için vazifedir. Öyle ki her müslüman için mükellef olduğu dinî vecibeleri ifa, hak ile batıl, helâl ile haramı ayırabilecek miktar bilgi sahibi olmak bir farîzedir. Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim tahsil etmek de bir sünnettir, bir ibadettir. Bundan ziyadesini bir kemal, bir zinet olmak üzere tahsil etmek de mübahtır. Başkalarına karşı mubahatta bulunmak, başkalarıyle mücadele, mükâberede bulunmak için ilim tahsil etmek ise mekruhtur.

2— İlim tahsil etmek, gerek fertler için ve gerek cemiyet için lâzımdır. Bu bir zaruretdir. Şu kadar var ki ilimlerin bir kısmı, her fert için luzumlu olduğundan bu kısmının tahsili bir farzı ayndır, bununla her fert mükelleftir.  Bir kısmı ise her fert için değil, cemiyet hayatı için elzem olduğundan tahsili de farz-ı kifayedir.

3— Dinî İslâmda ilim, cemiyetin yükselmesine sebeptir. Cehalet ise bir zülmettir.

4— Müslümanlıkta her meslek erbabı için o mesleğe müteallik dinî meseleleri bilmek bir vecibedir, mühim bir vazifedir.

5— İlim sahasında hakka yardım, hakkın açıklanmasına yardım ilmî bilgilerin artmasını temin için yapılan çalışmalar ibadetten sayılır. Bir müslümanı kahretmek, mahcup bırakmak için, fazi furuşluk için veya bir male, bir teveccübe nailiyet için yapılacak mübahaseler, tenkitler haramdır, ahlâka muhaliftir.

 

(M.A. Köksal İslâm Tarihi Sh. 427)

 

İLİM MECLİSLERİNDE BULUNMANIN

FAZÎLETLERİ

 

Ebû’l-Leys Semerkandî Rahîmehullâh der ki:

Bir kimse âlim yanında oturup da ilimden bir şey hıfzedememiş olsa da, o kimseye yedi kerâmet vardır. Eğer ilim öğrenirse onun fazîleti de daha başkadır:

  1. İlim öğrenmeğe tâlib olan kimse mütealliminîn (talebelerin) nâil olacağı fazîlete nâil olur.
  2. Âlim indinde (yanında) oturduğu müddetçe nefsini, ma’siyyetten (İsyân ve günahtan) habsetmiş olur.
  3. İlim meclisinde oturunca Rahmet-i İlâhiyye, o meclise nâzil olmakla ondan hissemend (hisse alıcı) olur.
  4. İlim öğrenmek üzere menzilinden çıktığı vakitte üzerine Rahmet-i İlâhiyye nâzil olur.
  5. İlim meclisinde dinlemesine de ibâdet, tâat yazılır.
  6. Eğer dinler de iyice fehmedip anlayamadığından dolayı kalbi mahzûn olan kimsenin hüznü, Allâh Azze ve Celle Hazretleri indinde vesîle-i mağfiret olur.

Nitekim Hadîs-i Kudsî’de buyurulmuştur:

“Benim rızâm için münkesir, mahzûn olanların, ben yanındayım.” Yani mekândan münezzeh olduğu hâlde, ben yanındayım, buyumuştur.

  1. Nâsın i’zâz ve ikrâmına nâil olur (insanlar tarafından saygı görür ve ağırlanır.) ve kalbi, ilme meyil ve muhabbet eder. Ve bu hikmet üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, “Sulehâ (sâlihler) meclisine devamı” emir buyurmuşlardır.

Bu hikmete binâen ulema-yı kirâm demişlerdir ki:

“Bi kimse, ulemâ ile birlikte oturursa, ilmi artar; sulehâ ile bilikte oturursa, ibâdet ve tâata rağbeti artar. Bir kimse, ağniyâ (zenginler) ile oturursa, o kimsenin kalbinde dünyâya muhabbet ve rağbet artar; ehl-i tekebbür ile oturursa, kibri artar. Bir kimse çocuklarla oturursa, lehv ü mîzâhı (faydasız işlerle ve) eğlenceli şeylerle meşguliyyeti artar; kadınlarla oturursa cehl ü şehveti artar. Bir kimse eğer fâsıklarla oturursa, tevbeyi ihmâl ile masiyyete cür’eti artar.”

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

 

 

 

KABİR HALİ

 

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bir defa namaz kılmak için mescide gelince katıla katıla gülen ve bu yüzden dişleri görünen bir topluluk gördü. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Eğer ölümü çok hatırlasaydınız bu gördüğüm hal meydene gelmezdi. O halde ölümü çok hatırlayınız. Kabir, üzerinde bir gün gelmez ki şöyle seslenmesin <Ben kimsesizlik eviyim, yalnızlık eviyim, toprakta bir evim, haşaratların yuvasıyım.> Bir mü’min kabre konunca ona <Senin gelişin mübarek olsun, ne iyi ettin de geldin. Yeryüzünde dolaşanlar arasında en çok seni severdim. Bugün sen bana geldin, benim sana güzel davranışımı göreceksin.> Ondan sonra kabir, ölünün göreceği yere kadar genişler ve kendisine devamlı Cennet’in havası ve kokularının geleceği bir kapı açılır. Günahkar biri kabre konulunca kabir ona <Gelirsin hayırsızdır, gelmekle kendine yazık ettin. Yeryüzünde gezenler arasında en çok senden nefret ederdim. Bugün sen bana teslim edildiğine göre sana karşı davranışını göreceksin> diyecektir. Sonra onu öyle sıkacak ki kaburgaları birbirine geçecektir. Ona yetmiş tane öyle ejderha musallat olacaktır ki onlardan biri yeryüzüne üflese onun tesirinden yüryüzünde bir yeşil ot dahil kalmaz. Onlar kıyâmete kadar o ölüyü sokacaklardır.” Bundan sonra Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kabir ya bir Cennet bahçesidir ya da bir Cehennem çukurudur.”

 

(Fezâl-i A’mâl)

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİ

SEVMENİN ALAMETLERİ

 

  1. Bir kimse, şâyed birini, hakîkaten, seviyorsa; kayıtsız şartsız ona uyar ve ona, aslâ muhâlefet etmez ve onun emilerini hoşgörür ve onun tekliflerinden râzı olur. Ona her halükârda ittibâ eder. Resûlullah (S.A.V.)’e ittibâ etmek ve O’na uymak, Allâh-ü Teâlâ’nın  açık emridir. Bu açık emirlerin sayısı Kur’ân-ı         Kerîm’de pekçoktur. Bu emilerden birisi, Âl-i imrân: 31’de: “Habîbim de ki: “Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zîrâ Allâh, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” diye beyân olunmuştur.
  2. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in emri ve tavsiyelerini, kendi arzularına tercih etmektir; yani, kendi arzularını O’nun emir ve tavsiyererine göre ayalamaktır.
  3. Allâh’ın rızâsını kazanmağın da ancak, her husûsta Resûlullâh (S.A.V.)’e ittibâ etmek olduğunu bilerek, Allâh’ın rızâsını kulların rızâsına tercîh etmek, yani rızâ-yı ilâhî uğruna, kulların rızâsını iptâl etmektir.
  4. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’i çok zikretmek ve her nefesini O’nun “Sünnet-i Seniyyeleri”ne uydurmağın gayreti içinde bulunmaktır.
  5. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e ulaşmağı ve kavuşmağı çok arzu etmek ve bu iştiyâkı kalbinde taşımaktır.
  6. Resûl-i Ekrem, (S.A.V.)’e çok ta’zim etmek; O’nun sevdiklerine, O’nun dokunduğu yerlere, eşyâlara ve O’ndan olan O’nu hatırlatan, O’na götüren her şeye ta’zim etmek; O’nu zikrederken huşû ve hudû içinde bulunmak ve kalbin O’na ta’zimle ürpermesidir.

 

  1. Resûlullah (S.A.V.)’in sevdiklerini, Ehl-i Beyt’i, Muhâcirîn’i, Ensâr-ı Kirâm’ı bütün Ashâb-ı Kirâm’ı kendi nefsinden ve yakınlarından çok sevmek; Onlar’a buğzedenlere, düşmanlık edenlere, buğzetmek; düşmanlık etmek; hatta kavm-i Arâbı ve Resûlullah (S.A.V.)’in sevdiği yemekleri, meyvaları, kokuları, renkleri sevmektir.
  2. Resûlullah (S.A.V.)’e buğzedenlere ve düşman olanlara, düşman olmak ve buğzetmek; O’nun Sünneti’ne muhâlefet eden, kim olursa olsun, onu asla sevmemek ve onunla bir arada bulunmamaktır.
  3. Kur’ân-ı Kerîm’i çok sevmek, O’na çok ta’zim etmek ve O’nu çok okumak O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.)’in yüce Ahlâkları Kur’ân-ı Kerîm idi.
  4. Resûlullâh (S.A.V.)’in ümmetine hoşgörülü davranmak; kâfir ve münâfıklara ve fâsıklara değil, ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’e şefkât ve merhâmet etmek; onlara nasîhat etmek, onlara fâideli olmak, onların müşkilâtlarını gidermek ve ihtiyâçlarını karşılamaktır.
  5. Resûlullâh (S.A.V.)’i sevmeğin kâmil alâmetlerinden birisi de O’nun gibi, O’nun Ashâb’ı gbi fakirliği tercih edip zuhd ü takvâ içinde yaşamaktır.

 

(Kâdı Iyâz, Şifâ-yı Şerîf, İst. 1993, s. 405-412)

 

ÂDİL PÂDİŞÂHIN FAZÎLETİ

 

Hikâye: Ömer İbn-i Abdülazîz (R.A.) Devri’nde büyük bir kıtlığın olduğunu okudum. Çok sıkıntı çeken insanlar arasından bir Arap kavmi, O’nun huzûruna çıkarak ağlayıp: “Ey Mü’minlerin Emîri! kendi etlerimizi yiyip kanlarımızı içtik, yani zayıflıktan iğne ipliğe döndük, açlıktan yüzlerimiz sapsarı oldu. Dermânımız ise Beytulmâlı’ndadır. Hazinene toplayıp biriktirdiğin bu mâl, ya senin; ya da Allâh’ındır veyâ Allâh’ın kullarınındır. Allâh’ın ise, bu mâllara ihtiyâcı yoktur. Eğer bu mâllar, Allâh’ın kularının ise, işte biz de Allâh’ın kullarıyız. Yok eğer o mâllar, senin ise, onlar, Allâh’ın kulları  olan bizlere, Allâh rızâsı için, sadaka ver. Nitekim, Allâh-ü Teâlâ (Yûsuf Sûresi, Ayet: 88’de): “Çünkü Allâh, sadaka verenleri mükâfatlandırır.” Neticede, Allâh’ın kullarına sadaka verirsen, mükâfatı; vermezsen de cezâsı, sana ulaşır. Eğer o mâllar bizim ise, bizim mâllarımızı bize iâde et ki şu sıkıntıdan kurtulabilelim; neredeyse vücûdumuzun derisi bile kurumak üzeredir.” dediler.

Ömer ibn-i Abdulazîz (R.A.)’ın kalbi, onlara ve onların durumuna yandı ve gözlerinden yaşlar boşandı. Ve dedi ki: “Söylediğiniz gibi yapacağım.” Hemen gerekeni yaptı. Onlara istediklerini verdi. Mâlları alıp gitmek istediklerinde, Ömer İbn-i Abdülazîz (R.A.), Onlara: “-Nereye gidiyorsunuz? Allâh’ın kullarının sözlerini, bana söylediğiniz gibi, benim size söylediklerimi de siz, Allâh’a söyleyiniz ve beni hayır duâ ile Allâh’a karşı anınız.” dedi. Bunun üzerine o Arap kavmi, ellerini semâya açıp: “Ey yüce Rabbimiz! Ömer İbn-i Abdulazîz’in, biz senin kullarına yaptığını, izzetinle Sen de Ömer İbn-i Abdulazîz’e yap!” diye duâ ettiler ki duâ tamamlanır tamamlanmaz gökte bir bulut belirdi. Şiddetli bir yağmur ve dolu başladı. Bir dolu tanesi, Halîfe Ömer İbn-i Abdülazîz (R.A.)’in sarayının tuğlalarından birine isâbet etti ve o tuğlayı kırdı. Kırılan tuğlanın içinden bir kağıt çıktı ve yere düştü. Alıp baktılar ki şöyle bir yazı vardı:

“Bu, İzzet ve Celâl Sâhibi olan Allâh’tan, Ömer İbn-i Abdülazîz’e Cehennem ateşinden kurtulma berâtıdır.”

Daha bu ma’nâ pekçok hikâyeler vardır.

 

(Bâtınîlerce şehîd edilen Büyük Selçuklu Vezîri Nizâmülmülk,

Siyâsetnâme, Sekizinci Fasıl)

 

İLMİN EFDÂLİYYETİ

 

“Allâh-ü Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’a esmâ’nın küllîsini ta’lîm etti. (isimlerin hepsini öğretti.)” (Bakara: 31)

“Meleklerin, (Allâh’ın)” Hazret-i Âdem’i ve zürriyyetini halk etmekteki hikmeti nedir?” diye suâl etmeleri üzerine Vâcib Teâlâ Hazretleri, “Sizin bilmediğinizi ben bilirim.” buyurmuştur” (Bakara: 30’da)

Ve hilkat-ı Âdem’deki hikmet (Adem (A.S.)’ın yaratılışındaki hikmet), ilimde mümtâz (üstün, seçkin) olmasıyla meleklerden efdâl olduğunu beyân buyurdu. Hazret-i Âdem (A.S.)’ın kalbine ilhâm sûretiyle esmâyı (iimleri) ta’lim buyudu. (öğretti.)

Bu Âyet-i Celîle, “ilmin cümle fazîletlerden efdâl olduğuna” delâlet eder. Çünkü ilimden ziyâde (yüksek) bir şeref olmuş olsaydı. Vâcib Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Âdem (A.S.)’ın fazîletini onunla isbât ederdi. Hâlbuki Hakk Teâlâ, Âdem (A.S.)’ın fazîletini ilim ile isbât etmiştir.

Şu hâlde ilimden ziyâde bir fazîlet ve meziyyet olmadığını bu Âyetle beyân buyurmuştur.

İlmin fazîletine dâir müteaddid (birçok) Âyet-i Celîleler ve Hadîs-i Şerîfler vardır.

Tefsîr Şerhi’nde Âmir-i Cühenî (R.A.)’ın rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Kıyâmet Gününde tâlib-i ilmin (ilim taleb edenin) mürekkebiyle şehîdin kanı Huzûr- İlâhî’ye gelir, tâlib-i ilmin mürekkebi şehîd olan kimsenin kanı üzerine tafdîl olunur.” buyurulmuştur.

Bakara: 269’da: “Allâh-ü Teâlâ, dilediği kimseye hikmet verir. Ve bir kimseye ki hikmet vermiştir, muhakkaktır ki o kimseye çok hayır verilmiştir. Ve bunları düşünmez ve hissemend olmaz, ancak ehl-i lübb (akıl ve irfân sâhibleri) tezekkür eder, mütenassıh (hatırlar, öğüt dinleyici) olurlar.”

Bu Âyet-i Celîle, mü’minler için ilim tahsîline sa’y ü gayret etmeğe ve insan için ilimden ziyâde hiçbir fazîlet olmadığına delâlet eder.

“Biz O’nu kendi indimizden bir ilimle ta’lîm ettik ki o ilim kitâb veyâ bir üstâzdan teallüm vasıtasiyle değil, belki Bizim O’na bildirdiğimiz bazı esrârdan bazısının ledünniyyâtını (bazı sırrların gizli yönlerini) bildirmekten ibârettir.” (Kehf: 65)

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

 

 

SELÂM VERMENİN FAZİLETİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), otururken bir zak galip (Esselâmü aleyküm) diyerek selam verdi.

Peygamberimiz (s.a.v.) selâmını alınca, oturdu.

Peygamberimiz (s.a.v.) onun hakkında “On hasene ve sevap kazandı!” dedi.

Başka bir zât geldi. (Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh) diyerek selâm verdi.

Peygamberimiz (s.a.v.), selâmını alınca o da oturdu.

Peygamberimiz onun hakkında “Yirmi hasene ve sevap kazandı” dedi.

Daha sonra başka bir zât geldi. (Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh)  diyerek selâm verdi.

Peygamberimiz, onun da  selâmını aldı.

Adam oturunca Peygamberimiz (s.a.v.) onun hakkında “Otuz hasene ve sevap kazandı” dedi.

Adamcağız, selâm vermeden kalkıp gidince, Peygamberimiz (s.a.v.) “Arkadaşınız ne çabuk unuttu?

Herhangi biriniz bir meclise girince selâm versin.

Eğer oturmak gerekirse otursun.

Kalkıp gideceği zaman da yine selâm versin.

Çünkü, önceki selâm, verilmeye, sonrakiden daha lâyık değildir” dedi.

 

ULEMÂYI SEVMEK VE SAYMAK

 

İmâm Ahmed, Taberânî, Hâkim’in rivâyet ettikleri bir Hadîs-i Şerîf’te: « Büyüklerimizi saymayanlar, küçükle-rimize merhamet etmeyenler, âlimlerimizin haklarını bilmeyenler, benim ümmetimden değildir» diye buyurulur.

Bir rivâyete göre de bu Hadîs-i Şerîf’in sonu şöyledir. “Büyüklerimizin şeref ve haysiyetini bilmeyen ve korumayan benim ümmetimden değildir.»

Yine Taberânî’nin rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Sizleri yetiştirip öğretenlere karşı alçak gönüllü olunuz.” buyurmuşlardır.

Ve yine Taberânî şu Hadîs-i Şerîf’i rivâyet eder: «Üç kimse vardır ki onları münâfıktan başkası hafife almaz:

1- Müslüman ihtiyâr.

2- İlim sâhibi

3- Âdil imâm (idareci)»

İmâm Ahmed, Taberâni hasen senedlerle Abdullah  ibn-i Bişr (r.a)’den şu Hadîs-i Şerîf’i rivâyet ederler: Bu zat der ki, bir süre önce şöyle bir hadis duymuştum: «Yirmi veyâ daha az veyâ daha çok kişiden oluşan bir topluluk içinde bulunduğunda bunların yüzüne dikkatle bak. Eğer içlerinde Allâh için kendisinden çekinilen bir kişi göremezsen, bil ki artık durum nazik bir hal almıştır.»

Taberânî ise şöyle bir Hadîs-i Şerîf rivâyet eder: “Ümmetim için üç şeyden korkarım (Táberânî) bu üç sakıncalı şeyden yalnız “ İlim sahibini gördüklerinde kendisini önemsemeyip ona soru sormamalarıdır.» maddesini zikretmiştir.

(İmâm Şa’ranî-,El’Uhûdü’l – Kübrâ-s.60)

 

 

ÂDET  VE DİYÂNETİN EFDÂLİ

 

Ebû Zerr (R.A.) rivâyet eder: Resûl-i Ekem (S.A.V.) Efendimiz, buyurmuşlardır:

“Yâ Ebâ Zerr! Sabahladıkta Kitâbullâh’tan bir Âyet öğrenmek sana yüz rek’at nâfile namaz kılmaktan hayırlıdır. Ve sabaha girip ilimden bir bâb öğrensen sana bin rek’at namaz kılmaktan hayırlıdır.” Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’den rivâyetle buyurmuştur ki:

“İbâtetin efdâli, fıkıh ilmini öğenmek ve diyânetin efdâli perhîzliktir, yani harâm şeylerden sakınmaktır.”

Nitekim Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur:

“Harâm olan şeylerden hazer et, (sakın) nâsın (insanların) en âbidi olursun.” İbn-i Ömer Radıyallâhü Anhümâ, buyurmuştur ki:

“Bir kimse ilim tâlibi olduğu hâlde eceli gelip irtihâl ederse, o kimse Allâh-ü Teâlâ Hazretleri’nin huzûruna Nübüvvet derecesinden bir derece aşağı derecede varır.”

Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Tevrât’ta Mûsâ (A.S.)’a buyurdu ki:

“-Yâ Mûsâ! İlim ve hikmeti ta’zîm eyle. Zîrâ herhangi bir kulumun kalbine ilim ve hikmet koyarsam, onu yarlığamak murâd etmişimdir. imdi yâ Mûsâ! Sen ilmi öğren ve onunla amel eyle. Ondan sonra bezleyle. (bol bol ver, dağıt) Tâ ki bununla dünyada ve âhirette benim kerâmetime ve iyiliğime nâil olursun.”

“Cenâb-ı Hakk’ın Nebîsi’ne hitâbı, şübhesiz kullarına da hitâbı demektir. Her ne kadar Hz. Mûsâ (A.S.)’a hitâb buyuruluyorsa da hakîkatte kullarına hitâbdır.”

Zebûr’da Dâvûd (A.S.)’a buyurdu ki:

“Yâ Dâvûd! Benî İsrâil ulemâsına ve ruhbânlarına de ki: Ehl-i takvâ ile söyleşsinler, konuşsunlar. Eğer ehl-i takvâ bulunmazsa; ulemâ ile musâhabe (sohbet) etsinler. Onlar da bulunmazsa; ukalâ (akıllı kimseler) ile musâhabet (sohbet) eylesinler”

Allâh-ü Teâlâ,Hazretleri, takvâyı ilim üzerine; ulemâyı da ukalâ üzerine takdîm buyurdu. Ve ilim, sâhibine şefâat eyler. Ve Rabbınıza lâyık olan budur ki ilim sâhibini rüsvây etmeye…

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

BEŞ ŞEY HAFIZAYI KUVVETLENDİRİR

 

1- Tatlı yemek,

2- Et yemek,

3- Mercimek yemek,

4- Soğuk ekmek yemek,

5- Âyetü’l-Kürsî’yi çok okumak.

“İman edip, salih amel işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenler için Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olamazlar”                        (Bakara Suresi: 277)                               Mahmud Sâmî (k.s.), Musâhabe, C.4,

 

MÜSLÜMANLIKTA VAAZ VE NASİHATIN ÖNEMİ

 

İslâm dininde vaaz ve nasihat pek mühim bir vazifedir. Bir farz-ı kifâyedir. Kürsü ve minberlerde halka karşı öğüt maksadiyle irad edilen hitabeler birer sünnettir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in yoludur. Şer’i şerife uygun, ihtiyaca mutabık olarak hakîmane bir tarzda irad edilen hutbelerden ve vaazlardan herkes istifade eder. Vazifelerini hatırlatmak mü’minler için pek faidelidir.

Nasihat; esasen hayırhahlık demektir. Bir hadis-i şerifte: “Şüphe yok ki din, Allah için, Allah’ın kitabı için, Peygamberi için, müslümanların imamları için ve cümlesi için hayırhahlıktan ibarettir.” diye buyurulmuştur.

Dine hizmet için çalışmak, başkalarının hidâyetine, diyânetine, selâmet ve saâdetine hizmet için çalışmak ne büyük bir hayırhahlıktır, ne ulvî bir harekettir. Bunun içindir ki bir hadis-i şerifte: “Allah teâlâ’nın bir kimseyi senin ellerinle vasıtanla-hidâyete erdirmesi, senin için güneşin üzerine doğduğu ve battığı şeylerin cümlesinden daha hayırlıdır.” buyurmuştur. Nasihat etmek, sohbet yapmak güzel bir hizmettir. Fakat riyaset sevdasıyle, gösteriş için, bir mala veya insanların teveccühüne nail olmak için yapılan öğütler, irad edilen hutbeler sahipleri için birer vebaldir. Güzel niyetle yapılmadığı için, Allah (c.c.) katında zayi’dir. Bunların tesiri de olmaz. Nasihatlar ve vaazlar Allah (c.c.) rızası için olursa tesirli olur.

(Ö.N. Bilmen, B.İ.İlmihali, Sh: 428)

 

GECE İBÂDETİNE KALKMAYI            KOLAYLAŞTIRAN SEBEPLER

 

Zahiri Sebepler:

  1. Fazla yemek yememek
  2. Gündüzleri vücûdu haddinden fazla yormamak
  3. Öğleden önce biraz uyumak: Buna kaylule denir. Peygamberimiz (S.A.V.)’in sünnetidir.
  4. Gündüzleri isyana dalmamak: Çünkü bu kalbi karartır ve rahmeti celbedecek sebeplere engel olur.

Bâtıni Sebepler:

  1. Müslümanlara kin beslemekten, bid’atlardan ve fuzûli dünya meşgalelerinden kalbin sâlim olması
  2. Düşünce azlığı ile korkunun gâlib olması. İnsânoğlu âhiretin güçlüklerini ve cehennemin derekelerini düşündüğü zaman, uykusu kaçar ve korkusu çoğalır, bu sâyede de gece ibâdetine devâm eder.
  3. Gece fazîletini, bu husûstaki Âyet, Hadis ve diğer sözlerden öğrenmektir.
  4. Allah (C.C.)’nün sevgisi ve îmân kuvveti.

Evet, gece ibadetini kolaylaştıracak âmillerin en kuvvetlisi, Allah (C.C.)’nün sevgisi ve imân kuvvetidir. Çünkü gece namaz kılan insan, okuduğu her kelime ile Allah (C.C.)’ne münacatta bulunduğunu hattâ kalbinden geçenlere de Allah-ü Teâlâ (C.C.)’nün âgâh olduğunu, kalbinden geçen hâtıraların ilhâm-ı İlâhi olduğunu bilir.

(İ.Gazalî,İhyâ Ulûm’id Din, Cilt.1)

 

Halktan sekiz sınıfla oturanın, Allah (c.c.) tarafından sekiz şeyi artırılır, şöyle ki:

1 — Zenginlerle oturanın dünya sevgisi ve dünyaya rağbeti, Allah(c.c.) tarafından artırılır.

2 — Fakirlerle oturanın, Allah (c.c.)’ın taksimine rızası ve şükrü Allah (c.c.) tarafından artırılır.

3 — Yöneticilerle oturanın, Allah (c.c.) kibrini ve kalp katılığını artırır.

4 — Kadınlarla oturanın cehaleti, şehveti, onların aklına meyli, Allah (c.c.) tarafından artırılır.

5 — Çocuklarla oturanın oyuncak olması, alaya alınması, Allah(c.c.) tarafından artırılır.

6 — Bir kimse günahkârlarla oturursa, Allah(c.c.) onun günah işleme ve isyan cür’etini, günaha koşmasını, tevbeyi erteleme huyunu artırır.

7 — Bir kimse, sâlih kimselerle oturursa, Allah (c.c.) Onun ibadete rağbetini, haram işlerden kaçınmasını artırır.

8 — Bir kimse, âlimler ile oturursa, Allah(c.c.) onun ilmini ve şüpheli şeylere karşı sakınma duygusunu artırır.

Derdi ki:

— Üç çeşit uyku, Allah (c.c.)’ın buğzuna uğramıştır.

Üç çeşit uyku şunlardır: Zikir meclisinde uyku, sabah namazından sonra ve yatsıdan evvel uyku, farz namazlarda uyku,

Üç çeşit gülüş, Allah(c.c.)’ın buğzuna uğramıştır.

Üç çeşit gülme şunlardır: Cenazede gülmek, zikir meclisinde gülmek, mezarlıkta gülmek.  (Ebû-l Leys Semer Kândi Tenbihü’l Gâfilîn)

 

MÛCÂHİDİN DEĞERİNİ BİLMELİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyor: « Altun, gümüş ve libasın kulu olan kişiler sürünsün, kahrolsun. Böyle menfaat düşkünü kişiye işlediği hayrın bedeli Allah (c.c) tarafından verilirse memnûn olur, verilmezse Allah (c.c.)’ın takdirine de kızar. Böyle menfaat düşkünü sürünsün. Hüsrana yuvarlansın! Vücûduna diken batsın da cınbız ile çıkaran bulunmasın!»

Bunun için Cennet, her hayır ve saâdet o kula lâyıkdır ki o, Allah (c.c.) yolunda cihâd için atının dizginine sarılmıştır, o mücahidin başının saçı perişandır, iki ayağı toz içindedir. Eğer o gâzî olarak ileri karakolda düşman beklemekte ise o daima orada düşmanı bekler, askerin gerisinde sağ olarak vazifede ise orada en metin nöbetçilik eder. Onun her dilediğini Allah (c.c.) kabul eder.

(Hz. M. Sami (k.s) Musahabe, , 3/171)

 

GAZAB

 

Gazabda dört büyük âfet vardır: 1 – Küfrünü mûcib olup imânsız gitmesine sebep olmaktır. Bütün ameli mahvolur. 2 – Allah Teâlâ (c.c.)’nın gazabına, helâkine maruz kalmak tehlikesidir. 3 – Gazabla adâvet husule gelir ki düşman kazanır serbest yaşayamaz, huzur ve rahatı münselib olur.

4 – Gazab ânında şahsının çirkinliğinin kötü hayvânâta masâbehetidir. (benzemesi)

Gazabı yutmanın fâidelerine gelince:

1 – Cennet’in kendisine müheyyâ olmasıdır. 2 – Gazabı bırakan kimseye hûr-i iyn de muhayyer kılınmıştır. Cennet’de gözlerinin beyazı gayet beyaz ve siyahı gayet siyah hûrîlerden hangisini almak isterse onu almasında muhayyer bırakılır. 3 – Cenâb -ı Allah (c.c.)’ın gazabı üzerinden ref’olunur. 4 – Ecr-i azîme nâil olur. 5 – Allah Teâlâ (c.c.)’nın hıfz ve emanında olmasıdır. 6 – Allah Teâlâ (c.c.) Hazretleri’nin rahmetine nâil olmaktır. 7 – Allah Teâlâ (c.c.) Hazretleri’nin, gazabını yutan kimseye muhabbet etmesidir.

(Hz. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe C:2)

 

HADİS-İ ŞERİF

 

« Peygamber Efentimiz Ashabdan bazıları ile otururken sahabe, bir adamı andı ve çok övdüler. Tam bu sırada, yüzünden abdest suyu damlarken elinde nalınları olduğu ve alnında secde izi bulunduğu halde adam gözüktü Ashab! “Ya Resulallah, işte anlattığımız adam dediler. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi vesallam “Bunun yüzünde şeytani bir karaltı-leke-görüyorum.“ buyurdu. Adamcağız geldi, selam verdi ve mecliste oturdu. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi vesellem: “Sana Allah’a yemin verdiriyorum, doğru söyle, buraya gelirken bunların arasında benden iyisi yoktur.” diye hatırına geldimi?  “Adam: “Evet. Vallahi hatırımdan öyle geçti.”dedi. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi vesellem de duasında : Allahım, bildiğim ve bilmediğim hatalarımdan sana istiğfar ederim” buyurmuştur. Bunun üzerine Peygamber Efendimize: “Siz de korkuyor musunuz? Ya Resulallah “ diye soruldu. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi vesellem: “Beni hangi kuvvet emin edebilir? Halbuki insanların kalpleri Allahü Teala’nın kabz-i kudretindedir, onları dilediği tarafa çevirir.” buyurmuştur.    (Ahmed, Bezzar ve Darekutni, Enesten Rivayetle) (İ.Gazali, İhya-ı ulumiddin,C:1 )

 

ULEMÂYI SEVMEK VE SAYMAK:

 

İmam Ahmed, Taberanî, Hakim’in rivayet ettikleri bir hadiste « Büyüklerimizi saymayanlar, küçüklerimize merhamet etmeyenler, âlimlerimizin haklarını bilmeyenler benim ümmetimden değildir. » buyurulur.

Bir rivayete göre de bu hadisin sonu şöyledir. “Büyüklerimizin şeref ve haysiyetini bilmeyen ve korumayan benim ümmetimden değildir.»

Yine Taberâni’nin rivayet ettiği bir hadisde Resulullah Efendimiz (s.a.v.): “Sizleri yetiştirip öğretenlere karşı alçak gönüllü olunuz” buyurmuşlardır.

Ve yine Taberâni şu hadisi rivayet eder: «Üç kimse vardır ki onları münafıktan başkası hafife almaz:

1- Müslüman ihtiyar.

2- İlim sahibi

3- Âdil imam (idareci)»

İmam Ahmed, Taberânî hasen senedlerle Abdullah ibn Bişr’den şu hadisi rivayet ederler: Bu zat der ki, bir süre önce şöyle bir hadis duymuştum: «Yirmi veya daha az veya daha çok kişiden oluşan bir topluluk içinde bulunduğunda bunların yüzüne dikkatle bak. Eğer içlerinde Allah için kendisinden çekinilen bir kişi göremezsen, bil ki artık durum nazik bir hal almıştır.»

Taberanî ise şöyle bir hadis rivayet eder: “Ümmetim için üç şeyden korkarım (Taberani) bu üç sakıncalı şeyden yalnız “ İlim sahibini gördüklerinde kendisini önemsemeyip soru sormamalarıdır.» maddesini zikretmiştir.

Hak teâlâ daha iyisini bilir.

 

(İmam Şârânî-,El’Uhudül Kübra-s.60)

 

GAZAB

 

Medine yahudilerinin reisi Malik bin Dayf yahudilerle beraber huzur-ı Rasulullah’a -sallalahu aleyhi vesellem- geldiler. Bazı meseleler sorup Resulullah- Sallallahu aleyhi ve sellem-i ilzam etmek istediler.

Bilmukabele Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de yahudilerin reisi olan Malik’e sordu:

—“Doğru söyle! Allah Teâlâ Tevratta tahkîkan semin olan-yani semiz- alimi sevmez buyurmamışmıdır.? “ buyurdu.

Yahudi alimi de pek semin imiş. Malik inkar etmeyip. — Bela Allah Teala Hazretleri öyle buyurmuştur. dedi. Bunun üzerine yahudiler Malik’e bakıştılar. Malik de gazaba gelip “Allah Teâlâ beşere kitap kısmından bir şey göndermemiştir” diye Tevrat’ inkar etti: Sonra yahudiler dağıldıktan sonra reisleri olan malik’i muaheze ettiler. Malik gazabım sebebiyle söyledim, dedi: Yahudiler de reislerine sen gazaba geldiğinde dininden çıkarsın bize reis olamazsın dediler. Onu azlettiler.

Hz. M. Sami (k.s) Musahabe C:2. S:122 (k.s)

 

 

münazara niçin yapılmalıdır?

Münâzara sâdece hakkı bulmak için yapılmalıdır.

Aynen kaybolan malını arayan bir insanın durumuna benzer bir durum. O kaybolan mal bulunsun da ne olursa olsun. Bunu kendisinin veya arkadaşının bulması önemli değil, önemli olan malın bulunmasıdır. Demek ki bir tartışmacı kendisiyle münâzara eden arkadaşını hasım değil, bir yardımcı olarak görmelidir. Kendisine hakkı bildirdiği için arkadaşına teşekkür etmeyi borç bilmelidir. Nasıl ki malını kaybetmiş bir insan, kaybolan malını arayıp bulamadığı ve geri dönmeye karar verdiği bir anda; bir arkadaşı kendisine gelip kaybetmiş olduğu malını bu yolda değil, şu yolda araması gerektiğini söylediği zaman kendisine teşekkür etmesi lâzım geliyorsa, böyle bir adamı azarlamayı düşünmüyorsa, kendisine malını bulmak için yol gösterene ikrâmda bulunuyorsa… Birbirini hakk nâmına ikâz eden sahâbe-i kirâmın meşvereti de zâten böyle idi.

Bir kadın, Hz. Ömer (R.A.)’e itirâzda bulunmuş ve ona hakk yolu göstermiştir. Cemâât huzurunda hutbe îrâd eden Hz. Ömer (R.A.), kadının yaptığı bu îkâzdan sonra cemââta şöyle der: “Bu kadın doğru söyledi, Ömer (R.A.) ise yanıldı.” Bir kişi Hz. Alî (R.A.)’e  bir suâl sorar: Hz. Alî (R.A.), sorulan suâle cevâp verdiğinde, suâli soran kişi şöyle der:Ey emîr ul-mü’minîn! verdiğin cevap yanlış! Bence bu suâle şöyle cevap verilebilir… Bunun ü- zerine Hz. Alî (R.A.): Sen haklısın ben ise ya-nıldım diyerek adamın hakkını itirâf eder ve kendisini îkâz etti-ği için ona teşekkür ederek sözlerini şöyle sürdürür. Her ilim sâhibinden daha büyük bir ilim sâhibi çıkabilir!

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-yı Ulhumi’d-Dîn Cilt:1 ,S:164)

 

MEVLÎD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)

 

“Doğdu ol saatte ol Sultân-ı Dîn

Nûra gark oldu Semâvât-ı zemîn.”

Peygamberimiz (s.a.v.) Milâdi 571 senesinde Rebîülevvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan Pazartesi gecesi sabaha karşı insanlara mürebbî ve bütün kâinata yegâne önder olarak, dünyayı teşrîf etmişlerdi. Bu mübârek güne MEVLÎD denir. Bu olay dünyanın en büyük olaylarından birisi ve birincisidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz son peygamberdir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allah (c.c.) O (s.a.v.)’ndan daha şerefli ve değerli bir varlık yaratmamıştır. Zira bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyuruyor: “Habîbim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”

Ümmeti olmak şeref ve saâdetine nâil olduğumuz Peygamberimiz (s.a.v.)’in, doğdukları bu geceyi Allah (c.c.)’a hamd edip ibâdette bulunarak, istiğfâr ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, Efendimiz (s.a.v.)’e selât ve selâm getirmek suretiyle ihyâ etmeliyiz. Kısa ömrümüzde sayılı olarak geçirdiğimiz bu gecede gaflet üzere olmamalıyız. Bolca tazarru ve niyâzda bulunmalıyız. Bugün oruçlu olmayı da ihmâl etmemeliyiz.

ÂYET-İ KERÎME

 

“Şüphesiz Allah (c.c.) ve melekleri o peygamber (s.a.v.)’e selat ederler. O halde ey îmân edenler: Siz de ona selat ve selâm getirip gönülden tam bir teslimiyet içinde ona selâm verin.”

(Ahzâb Sûresi: 56)

 

26 Haziran

 

BİR GECE

On dört asır evvel, yine bir  böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, hâlbuki; bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî;

Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhrânlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin,

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrîka derdi.

 

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Ma’sûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere, rahmetti, evet, şer-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sâhibse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cemiyyeti, medyûn ona ferdi.

Medyûndur o Ma’sûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Mehmed Âkif Ersoy

“İsteyip talep edip de hâsıl olmasından güçlük, sı  kıntı, zahmet çeken kimse, bana çokça selat-ü selâm göndersin.” (Nevâdir’ül-usûl)

 

HADİS ÖĞRENMEK VE YAŞAMAK

 

Süfyân-ı Sevri (k.s.), Süfyân ibn Uyeyne (k.s.) ve Abdullah ibn Sinan (k.s) şöyle derlerdi: “ Şâyet, bizler bir memleketin kadısı olmuş olsaydık, hadisleri öğrenmek istemeyen fakihlerle, hadisleri bilip de fıkhı öğrenmek istemeyen muhaddisleri budaksız ve soyulmuş hurma ağacı dalı ile döverdik.

“ Hadisleri yazmanın ve bunları topluluklara duyurmanın çok büyük faydaları vardır. Şayet bir yerde şer’i delâil (deliller) okutulmuyorsa, insanlar bu şer’î delillerin tümünü bilememelerinden dolayı-Allah (c.c.) korusun-şeriatlarını din düşmanlarına karşı koruyamaz hale gelmiş olurlar. Bizler bunları babalarımızdan böyle gördük böyle yaptık demek kâfi değildir.

Bir kere düşünün! Bir insan şek ve şüphe içinde ölüp de Münker ve Nekir (Melekleri) gelerek o kişiye dinin hangi din olduğunu ve peygamberinin kim olduğunu sorunca, o kişi: “Bunlardan haberim yoktur. İnsanların birşey söylediğini duydum. Ben de onu söyledim” diye cevap vermek zorunda kalırsa, bu hesap melekleri öyle ağır demir tokmaklarla o kişiyi döveceklerdi ki bu tokmakların biri bir dağa vurulmuş olsa o dağ göçüp gider. Bütün bunları bizlere, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz haber vermişlerdir.

İlim her insana kısmet olmamış, Allah (c.c.) bu ilmi insanların bazılarına ihsan etmiş olmakla beraber, ilimle amel etme kısmetini de her âlime vermemiştir. Bununla yani ilimle âmel etmeyi ancak bazı kullarına vermiştir

(İmam-ı Şa’rânî- El-Uhûdül Kübra)

 

MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DE ÖLMEK

 

İmam Tirmizî ile ondan başka hadisçilerin merfu olarak sahih senetle rivayet ettikleri hadîste Resûlullah (S.A.V.) : «Her kim Medîne-i Münevvere’de ölmeye muktedir olursa o, orada ölsün, Çünkü ben Medine’de ölenlere şefaat edeceğim.» buyurmuştur. İmam Malik’in Muvatta’ (adındaki kitab)’ın da Ömer bin Hattabın (r.a) duasında :

«- Allah’ım, bana senin yolunda şehit olmayı ve Peygamberinin yurdunda ölmeyi nasip eyle.« derdi. Sa’d bin Ebi Vakkas ile Said Bin Zeyd (r.a.) arkadaşlarına, kendileri ölünce Akik mevkiinden Medine mezarlığı olan Cenetü’l Bakî’ye taşınmalarını ve oraya defnedilmelerini vasiyet ettiler. İmam Kurtubî der ki: « Onların Medine’de bildikleri bir fazilet var ki, Allah onu daha iyi bilir. Orada hiçbir fazilet olmasa bile muhakkak Resûlullah (S.A.V.)’a sâlih kişilere, şehitlere ve başka yüce kişilere komşu olunması fazilet ve meziyet bakımından muhakkak kâfi gelir». (İ.Şarani Ölüm – Kıyamet – Ahiret, Sh. : 95)

HESAP GÜNÜ DÖRT SUAL

 

İmam Müslim’in merfu olarak rivayet ettiği hadiste resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: «- Kıyamet gününde herhangi bir kul dört şeyden sorulmadıkça ayağı (Rab (c.c.)’inin huzurundan) ayrılamaz: 1 – Ömrünü nereye harcadığından, 2 – Vücudunu nerede yıprattığından, 3 – İlmi ile hangi ameli işlediğinden, 4 – Malını nereden kazandığından,» buyurmuşlardır. Başka bir rivayetteki hadiste şunu ziyade etmiştir : – «Ve malını nereye harcadığından, (sorulmadıkça) ayrılama.» (İmam Şarani, Ölüm – Kıyamet – Ahiret, Sh. : 75)

 

 

SADAKA-Î FITIR

 

Fıtır sadakası Ramazan-ı Şerifin sonuna yetişen ve zaruri ihtiyacından başka en az nisap miktarı bir mala mâlik bulunan her hür müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Sevap için verilen, yaratılış atıyyesi demektir.

Bu sadaka, bir muavenet (yardımlaşma) dir. Orucun kabulüne, ölünün sekaratından ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir.

Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram gününün neşvesinden onların da istifade etmelerine bir yardımdır.

Fıtır sadakası Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğmasından itibaren vacib olursa da bundan önce de sonra da verilebilir.

Fıtır sadakası nisap miktarı mala mâlik olan her hür müslüman için vaciptir, velev ki çocuk veya mecnun bulunsun. Bunların velileri bunların mallarından bu sadakayı vermezlerse bunu kendileri baliğ olduktan veya sıhhat bulduktan sonra ödemekle mükellef bulunurlar.

Ramazan ayında bir özürden dolayı oruç tutmakla mükellef olmayan kimseye de fıtır sadakası vaciptir.

Bir kimse kendi malından zevcesinin veya büyük evladının  fitrelerini izinleriyle verecek olsa kifayet eder.

Bir kimse fıtrasını bir fakire, verebileceği gibi bir kaç fakire de verebilir.

Fıtır sadakası mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere gönderilmesi mekruhtur.

(İslâm İlmihali, Sh: 363)

 

CİHAD’DA ALLAH (C.C.)’U ZİKRETMEK

 

Vacib Teâlâ (ve tekaddes Hazretleri), Bedir vak’asında Ehl-i îmân’a vaki’ olan ba’zı in’âmını beyândan sonra nusrete sebep ve Ehl-i Îmân’a lâyık olan ba’zı ahvâli tavsîye etmek üzere:

“Ey mü’minler! Siz kâfirlerden bir cemâat ile muhârebe etmek üzere mülâkî olup karşılaştığınızda düşmânların karşısında sebât edin ve muztarib olarak düşmânınıza arkanızı dönmeyin. Ve sebâtınızla berâber esnâ-yı harbde Allah’ı çok zikredin ki Allah’ın inâyetiyle nusret bula ve felâh-yâb olasınız.” (Enfâl, 45)

Harb mevkîlerinde mü’minler için esbâb-ı maddiyeden ziyâde Cenâb-ı Hakk (celle ve âlâ)’a ilticâ etmek lâzım olduğuna ve Dergâh-ı Ulûhiyyet’e duâ etmekle, Allah (celle celalühü)’ın nusretini intizâr ederek, esbâb-ı maddiyeye tevessül etmek emr-i ehemm bulunduğuna ve mü’min için Allah (celle celalühü)’ı zikre devâm vâcib olduğuna işâret için; Vacib Teâlâ (ve ketaddes Hazretleri), esnâ-yı harbde zikretmek ile emir buyurmuş. Ve “zikrullah”ın: Felâhın sebeb-i müstakilli olduğuna işâret için felâhyâb olmayı “zikrullah”a ta’lîk etmiştir.

Binâenaleyh, harbe hâzır olan bir mü’min kalbini Allah (celle ve âlâ)’a rabt ederek nusretin ancak Cenâb-ı Hakk (celle celalühü)’dan olduğunu i’tikâd ederek, kalben zikirde bulunmak ve lisâniyle “Allah Allah” lâfz-ı Şerîfini tekrârla, zikr-i lisânîde bulunmak ve nusrete duâ etmek sûretiyle de, kalbî ve lisânî zikir ve nusretle duâ ile her üçüncü de cem’etmek vâcib olduğuna, bu âyet delâlet eder. İ’tikâd-ı sahîh ile ve “zikrullah” ile meşgûl olan ve duâ eden ordu mağlûb olmaz.

(Bedir Gaz. ve Sûre-i Enfal Tefsiri, Hz. Mahmud Samî (k.s.), Sh: 142)

 

MÜSLÜMANLARIN CENAZESİNDE

BULUNMAK

 

Ölen bir müslümanın cenazesinde bulunmamız, defin merasimi yapılmadan oradan ayrılmamız hususlarındadır. Ölen kardeşimiz hakkında üzerimize vacib olan cenâze namazı ve defin merasiminde bulunmak, ölen kimsenin ev halkına vacib olan hakkı ödemek dinimizin bize emrettiği bir vazifedir.

Müslim, Tirmizî, Nesâî ve diğerleri merfûan şu hadîsi rivayet ederler: “Bir müslümanın diğer bir müslüman üzerinde altı hakkı vardır: Bunlardan biri de, ölen bir kimsenin cenazesinin takip edilmesidir.”

İmam Ahmed, Bezzar ve İbn Hibban bir hadisi şöyle rivayet ederler: “Hastaları ziyaret ediniz, cenazeleri takip ediniz, bunlar size ahireti hatırlatır.”

Buhârî’nin anlattığı bir hadîsde; “Müslüman bir kimsenin  cenazesini inançla ve ecrini Allah’tan bekleyerek takip edip namazını cemaatle kılan, gömülünceye kadar onunla birlikte bulunan bir kimse, cenaze dönüşünde iki kıratla döner, beher kırat Uhud Dağı büyüklüğündedir. Cenazenin namazını kılıp gömülmeden yanından ayrılırsa bir kırat ecir ve sevapla dönmüş olur” buyurulmuştur.

(El Uhûdül Kübra, İ. Şar’rânî, Sh: 694)

 

 

ALLAH VE RESÛLÜ (S.A.V.)’NÜ ANMADAN KALKMAMAK

 

Sallâllahü aleyhi ve sellem Efendimizin bizlere vasiyetlerinden biri de, bir mecliste iken, Allah’ı anmadan, Resûlü’ne salat ve selâm getirmeden, yerimizden kalkmamamız ve uyumamamız hakkındadır. Böyle bir mecliste aksi bir davranışta bulunursak, yetmiş kez, Allah’a tevbe ve istiğfârda bulunmalıyız.

Ebû Dâvud ve Tirmizî  merfûan şu Hadîs-i Şerîf’i anlatırlar: “Allah’ı anmayan, Peygamberine salât ve selâm getirmeyen bir toplumun oturacağı meclis, bâtıl söz meclisi olacağından, Hakk Teâlâ bu mecliste bulunanları ister azâba atar, isterse affeder.”

İmam Ahmed, İbn Hibbân ve diğerleri rivâyet ederler: “Bir kimse, bir yerde oturur, Allah’ı anmazsa, Hakk Teâlâ bu kimseyi başarısız kılar.”

Ebû Dâvûd, Hakîm ve diğerleri merfûan şu Hadîs-i Şerîf’i rivâyet ederler “Toplanan bir mecliste Allah’ı anmadan kalkanlar, eşek leşi başından kalkmış gibi olurlar. Kıyâmet günü üzüntü ve pişmanlığı duymuş olacaklardır.”        (El Uhûd’ül Kübrâ, İ.Şa’rânî, Sh: 841)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’IN YASAKLADI⁄I ŞEYLERİ

YAPMAKTAN KAÇINMAK

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yasakladığı şeyleri yapmaktan çekinmemiz, bu yasaklara uymakta gevşek davranmamamız husûslarındadır.

Bilginlerin bile gıybet, koğuculuk, hased, yalan, kin, müslümanlara sü-i zann gibi insanlığa yakışmayan ve yasaklanan şeyleri yaptıklarını gözlerimizle görmüş olsak dahî, bizler Allah ve Resûlü tarafından yasaklanan bu gibi fiilerden temiz ve uzak kalmalıyız.

Buhârî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî merfûan şu Hadîs-i Şerîf’i anlatırlar: “Yalan şehadet ve sözle ameli bırakmayanların orucu kabul olunmaz.”

Taberânî merfuan şu Hadîs-i Şerîf’i anlatır: “Kötü söz ve yalan söyleyenlerin yeme ve içmelerini bırakmalarına lüzûm yoktur. Bu tür insanların oruç tutmalarına Allah’ın ihtiyacı yoktur.”

(El-Uhûd’ül Kübrâ, İ.Şa’rânî, Sh: 831)

 

  1. MUHAMMED (S.A.V.) ÜMMETİ

 

Anlatılır ki:

– Allahû Teâlâ bu ümmete beş özellik verdi:

Şunlardır: 1. Bu ümmeti zaif olarak yarattı, tâ ki, kibre kapılmasınlar.

  1. Onları küçük yarattı, tâ ki yemek, içmek ve giymek dertleri az olsun.
  2. Ömürlerini kısa kıldı, tâ ki günâhları da az olsun.
  3. Onları fakir eyledi, tâ ki, ahirette hesapları az olsun.
  4. Onları son ümmet eyledi, tâ ki, kabirde az kalsınlar.

Âdem (a.s.) şöyle demiştir:

– Allahû Teâlâ, Muhammed ümmetine dört keramet ihsan eyledi. Onları bana bile yapmadı:

  1. Benim tevbemi, ancak Mekke’de kabul eyledi; ama Ümmeti Muhammed (s.a.v.)’in tevbesini her yerde, Allahû Teâlâ kabul buyurur.
  2. Ben giyiniktim; günâh işleyince uryan oldum. Ümmet-i Muhammed (s.a.v.), çıplak halde isyan ederler. Allah onları giydirir.
  3. Ben, hata edince, kadınımla aramı açtı, ama Allahû Teâlâ Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e öyle yapmıyor. İsyan ederler kadınları ile araları açılmaz.
  4. Ben cennette hatâ ettim, oradan beni çıkardı. Ama, Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) cennetin dışında hatâ işlerler, cennete girerler. (Tenbihül Gâfilîn, Sh: 595-596)

 

ŞEFAAT HAKTIR

 

Bil ki Peygamberimiz (s.a.v.)’in şefaatı ümmetinden büyük günah sahiplerine hastır. Çünkü kendisi:

“Kıyamet günü şefaatım ümmetimden büyük günah sahiplerinedir” buyurmuştur.

Âişe (r.anha) rivâyet ediyor:

Nöbet sırası bende olduğu bir gece Nebi (s.a.v.)’in yanına (odasına) girdim. Yatağına geldiğimde kendisini bulamadım, aramaya başladım. Bulduğumda ayakta namaz kılıyordu. Rüku’a varınca: “Ey Rabbim! Ümmetim, ümmetim” dediğini duydum. Secdeye gidince orada da: “Rabbim, ümmetim, ümmetim” diye yalvardığını işittim. Namazını bitirdiği zaman yine: “Rabbim, ümmetim ümmetim” dedi ve şöyle buyurdu:

“Âişe, bu davranışıma hayret mi ediyorsun? Yaşadığım sürece, dünyâda ey Rabbim, ümmetim ümmetim diyeceğim. Sûr’a üfürülünceye değin kabirde: Ümmetim ümmetim diye iltica edeceğim. Sûr’a üfürüldüğü vakit yine ben: Ümmetim ümmetim diyeceğim. Bütün peygamberlerin “Nefsi-kendimi kurtarmaya bakıyorum” dedikleri bir anda ben: Ümmetim ümmetim! derim.” Bunun üzerine Allah (c.c.):

“Yâ Muhammed! Ümmetime git, benim birliğime şehadet getirip senin risâletini tasdîk edenlere şefaatte bulunma salâhiyetini verdim.” buyurur.

(Sevâdü’l A’zam, Sh: 27)

SALÂT-U SELÂM’IN MİKDÂRI

 

“Übeyy bin Kâ’b -radıyallahu anh-’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gecenin üçte ikisi geçtikten sonra kalkmış da şöyle demişti:

“Ey insanlar! Allah’ı zikredin. “Racife” geldi, “radife” onun ensesine binecek olanda gelecek, ölüm kendisinde olan bütün şiddetiyle geldi, ölüm kendisinde olan bütün şiddetiyle geldi.”

Ben de kendisine:

“Ey Allah’ın Resûlü! Gerçekten ben sana çok salat ediyorum. Bu salatımı sana ne kadar yapayım?” dedim. Buyurdu ki:

“Dilediğin kadar.”

“Zikrimin dörtte biri kadar olsun mu?” dedim. Şöyle buyurdu:

“Dilediğin kadar yap, fakat arttırırsan bu senin için daha hayırlıdır.” Dedim:

– Yarısı olursa nasıl? Buyurdu ki:

Dilediğin kadar arttırırsan senin için daha hayırlıdır. Yine söyledim:

O halde üçte iki kadar mı?

Buyurdu ki:

Dilediğin kadar, fakat arttırırsan senin için daha hayırlıdır. Tekrar dedim:

– Bütün zikrimi sanat salât olarak yapayım mı?

Buyurdu:

Bu takdirde o, senin maksatına yeter tutulur, günahın da mağfiret olunur.

en-Nâziât sûresindeki “racife” o gün sarsan sarsacak; “radife” onun ensesine binecek olan da ardından gelecek.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in maksadı o dehşetli günleri hatırlatmak ve ahirette hazırlanmayı teşvik etmektir. (Tirmîzi)

(M.Sâmî (k.s.), Musahabe-5, Sh: 36-37)

 

ALÎM VE HAYIRLI İLÎM

 

İmam Şafiî (r.a.) diyor ki: “Alime yakışan odur ki; kendisiyle rabbi arasında kalan amellerden çokça yapsın. Çünkü insanlar için aşikar olan ilim ve amellerin uhrevî faydaları azdır.” İyilerden birinin rü’yada görülüp de “Rabbim beni ilmim sayesinde bağışladı.” dediği azdır.

İmam A’zam Ebû Hanife (r.a.) Hazretlerini, vefatından sonra birisi rüyada görmüş ve “Ne haldesin,  yâ imam?” diye sormuş. İmam, “Allah’ın mağfiretine mazhar oldum” buyurmuş. “İlmin sebebiyle mi, yâ imam?” demesine de şu karşılığı vermiştir: “Heyhât! İlmin birtakım şartları, âfetleri ve mes’uliyetleri vardır. Onun âfetlerinden kurtulmuş olanların sayısı azdır.”

Cüneyd Bağdadî (r.a.) vefat ettikten sonra bazıları O’nu rüyada görmüşler ve “Ne haldesiniz yâ üstad?” diye sormuşlar. O şu karşılığı vermiş: “Bütün işâretler helâk oldu. Bunca ifâde ve ibarelerimiz tükendi. Bize ancak vakti seherlerde edâ ettiğimiz rek’atçikler fayda verdi.”

Ebu Sehl Sa’lûki (r.a.) de vefatından sonra bazı kimseler tarafından rüyada görülmüş ve kendisine, “İlminden ne gibi faydalar gördün?” diye sorulmuş. O, şu cevabı vermiş: “İlmin bütün incelikleri burada hep boşa gitti. Bazı kimselerin bize sorup öğrendikleri var ya, işte ancak onların faydasını gördüm.”

İmam Şafiî (r.a.) Hazretleri anlatıyor: “İmam Mâlik bana dedi ki:

– Ey Muhammed, amelini un yap, ilmin de ona katılacak tuz olsun.”

Abdullah bin Mübarek (r.a.) de derdi ki: Kur’ân-ın hâmili olan kimse, sonra kalbiyle dünyaya meylederse, Allah’ın âyetlerini alaya almış olur. Kur’an hamili Allah’a âsî olduğu zaman, Kur’an ona der ki:

“Vallahi sen beni bunun için yüklenmedin. Benim tenbihlerim ve öğütlerim nerede kaldı? Benim her harfim sana, “Sakın Rabbine isyan etme” diye nidâ etmektedir.                                     (İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlâkı, İ.Şa’rânî, Sh: 43-44)

 

GECE OKUNMASI UNUTULAN VİRDLERİ

GÜNDÜZLERİ OKUMAK

 

Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de; sabah namazı ile öğle vakti arasında gece okumadığımız veya unuttuğumuz evrad-ı şerife ve hizibleri okumamız, bunları hiçbir surette ihmal edip bırakmamız hakkındadır.

Zamanımızdaki insanlar, âhiret gününden ve Hak Teâlâ’nın mevcudiyetinden pek habersiz ve gaflet içinde bulunduklarından bu ahdî yerine getirenler pek azdır. Bu insanlardan herhangi biri bunun gibi büyük manevî hayır ve nimetleri kayıp ettiğinden  zerre kadar üzülüp sıkılmadığı halde, cebinden yarım kuruş gümüş paranın kaybından dehşet ve üzüntü duyar. Zira dünya bu kişi için en büyük bir problemdir.

Zira gündüzler, (gece ibadetlerimizde) Hak Teâlâ ile aramıza bir hicab olarak girmektedir. İşte bu hicabtır ki, veya bu kaza namazıdır ki, geceleri Hak Teâlâ’nın huzurunda, ibadet ve münacâttan neler kaybettiğimizi bize öğretmekte ve arzusunu bizlerde kuvvetlendirmektedir.

Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve “Sahih” inde Hüzeyme Merfûan şu hadisi rivayet ederler: “Kişi okuyacağı dua ve hizbi ihmal edip öyle yatarsa, sonradan bunu sabah namazı ile öğle arası okursa, kişiye bunu gece okumuş gibi ecir ve sevâb yazılır.”             (İmam Şa’rânî, El-Uhûdül Kübra, Sh: 139-140)

 

RESULULLAH (S.A.V.)’IN ŞEFAATİ

 

Ebu Hureyre ve Huzeyfe (r.anhüm)’ün rivayet ettikleri hadis-i şerifte Resulullah (s.a.v.):

“Allah tebareke ve Teâlâ (kıyamet gününde) insanları bir yere toplayacak, mü’minler kendilerine cennet yakınlaştırılıncaya kadar ayakta duracaklar.”

O zaman, insanlar şefaat için, Adem, İbrahim, Musa ve İsa (Aleyhi’s-Selam) hazretlerine müracaat edecekler. Bunların her biri: “Ben bu işin ehli değilim” diye bir sonrakine, havale edecekler.

“Nihayet Muhammed (s.a.v.)’e gelecekler. O hemen ayağa kalkacak, kendisine şefaat için izin verilecek. EMANET ile (SILA-I RAHİM) gönderilerek sıratın sağ ve sol taraflarına duracaklar. Sonra sizin ilk kafileniz şimşek gibi, sırattan geçecek. Şimşeği hiç görmediniz mi? Göz kırpacak bir zamanda nasıl geçip dönüyor. Sonrakiler kuşların geçişi gibi ve insanların koşması gibi geçecekler. Onları böyle koşturan amelleri olacaktır.

Peygamberiniz de sırat üzerinde durmuş:

Yarabbi! Selamet ver, selamet! diyecek. Nihayet kulların amelleri aciz kalacak. Hatta öyle kimse gelecek ki, ancak sürünerek yürüyebilecek. Sıratın iki tarafında asılı çengeller olacak. Bunlar emr olunduklarını yakalamakla memurdurlar. Bakarsın bazı insanlar, tırmalanmış, kurtulmuş, bazıları da cehenneme atılmış olacak” buyurdular. Ebu Hüreyre’nin nefsi yed’i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki cehennemin dibi yetmiş yıllık yol kadar derindir.                                         (A.Davudoğlu, S.Müslim, T. ve Şehri, C: 2, Sh: 220)

 

 

MEVLÎD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)

 

“Doğdu ol saatte ol Sultân-ı Dîn

Nûra gark oldu Semâvât-ı zemîn.”

Peygamberimiz (s.a.v.) Milâdi 571 senesinde Rebîülevvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan Pazartesi gecesi sabaha karşı insanlara mürebbî ve bütün kâinata yegâne önder olarak, dünyayı teşrîf etmişlerdi. Bu mübârek güne MEVLÎD denir. Bu olay dünyanın en büyük olaylarından birisi ve birincisidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz son peygamberdir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allah (c.c.) O (s.a.v.)’ndan daha şerefli ve değerli bir varlık yaratmamıştır. Zira bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyuruyor: “Habîbim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”

Ümmeti olmak şeref ve saâdetine nâil olduğumuz Peygamberimiz (s.a.v.)’in, doğdukları bu geceyi Allah (c.c.)’a hamd edip ibâdette bulunarak, istiğfâr ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, Efendimiz (s.a.v.)’e selât ve selâm getirmek suretiyle ihyâ etmeliyiz. Kısa ömrümüzde sayılı olarak geçirdiğimiz bu gecede gaflet üzere olmamalıyız. Bolca tazarru ve niyâzda bulunmalıyız. Bugün oruçlu olmayı da ihmâl etmemeliyiz.

ÂYET-İ KERÎME

“Şüphesiz Allah (c.c.) ve melekleri o peygamber (s.a.v.)’e selat ederler. O halde ey îmân edenler: Siz de ona selat ve selâm getirip gönülden tam bir teslimiyet içinde ona selâm verin.”

(Ahzâb Sûresi: 56)

 

5 Temmuz

BİR GECE

On dört asır evvel, yine bir  böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, hâlbuki; bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî;

Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhrânlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin,

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrîka derdi.

 

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Ma’sûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere, rahmetti, evet, şer-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sâhibse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cemiyyeti, medyûn ona ferdi.

Medyûndur o Ma’sûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Mehmed Âkif Ersoy

 

HADÎS-i ŞERÎF

“İsteyip talep edip de hâsıl olmasından güçlük, sıkıntı, zahmet çeken kimse, bana çokça selat-ü selâm göndersin.”

(Nevâdir’ül-usûl)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’E SALÂVAT

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

– “Vefatımdan sonra sizden kim bana selâm gönderirse Cebrâil (a.s.) bana gelir ve şöyle der:

– Yâ Muhammed! Ümmetimden falan kimsenin sana selâmı var. Buna karşılık ben şöyle selâm alırım:

– Benden de ona selâm olsun, ayrıca onun için Allah (c.c.)’tan rahmet ve bereket dilerim.”

Yine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

– “Ümmetimden bir kimse bana salavat getirirse Allah-u Teâlâ ona on salavat eyler.

Ayrıca, on derecesini yükseltir, on hatâsını da bağışlar.”

Diğer ibadetlere nazaran Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e salavat okumak daha faziletlidir. Bu Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyetten belirgin bir şekilde anlaşılmaktadır.

– “Allah (c.c.) ve melekleri peygambere salâvat okurlar. Ey iman edenler! Siz de, ona salâvat getiriniz ve tam bir teslimiyetle selâm veriniz.”                                     (Ahzab Sûresi, âyet: 56)

Diğer ibâdetler için Allah-û Teâlâ (c.c.) sadece kullarına emir verdi. Ama Resûlullah (s.a.v.)’a salâvat böyle olmadı. Önce bizâtihi kendisi ona salâvat okudu. Ve ona salâvat okumak için meleklere emir verdi. Bundan sonra da mü’minlere salâvat okumaları emrini  verdi. İşte, bundan da anlaşılıyor ki, Resûlullah (s.a.v.)’a salâvat, ibadetlerin en faziletlisidir.                 (Tenbihü’l Gâfilîn)

 

ESEYAHAT EDİLECEK YERLER

 

Bu yolculuklara Ashab, Tabiin, alimler ve velilerin kabirlerini ziyaret de girer. Sağlığında ziyaretinde bereket umulan herkes, öldükten sonra da ziyaret edilir. Bunun için yolculuk yapmak da caizdir. Resul-i Ekrem’in:

“Seyahat ancak üç mescid için yapılır: Benim şu mescidim, (Yani Medine-i Münevvere’deki Harem-i Resûl), Mescid-i Harâm (yani Kâbe) ve bir de Mescid-i Aksâ’dır.”,  hadis-i şerifi bu ziyaretlere mani değildir. Zira hadis-i şerif, mescidler hakkındadır. Şu üç mescidden sonra, diğer mescidler birbirinin aynıdır. Yoksa her ne kadar Allah katındaki derecelerinin ihtilafı ile aralarında büyük farklar varsa da, faziletin aslında ulema, evliya ve peygamberlerin kabirlerini ziyaret arasında bir fark yoktur.

Dirileri ziyaret, ölüleri ziyaretten daha makbuldur. Dirileri ziyaretten gaye; dualarını almak, onlara bakmaktan yümn u bereket ummaktır. Çünkü salih alimlerin yüzüne bakmak ibadettir. Ayrıca onlardan istifade, bunun haricindedir.

Beyt-i Makdis’in de büyük fazileti vardır. Abdullah İbn Ömer (r.a.), Medine-i Münevvere’den Mescid-i Aksa’ya namaz kılmak için gittive orada beş vakit namaz kıldıktan sonra ertesi gün hemen geri dönmüştür. Süleyman (a.s.) Allah-u Teâlâ’ya şöyle dua etti;

“Allah’ım, yalnız namaz kılmak maksadı ile, şu Mescid-i Aksa’ya gelen kimseye -mescidden çıkıncaya kadar- rahmetinle nazar et ve mescidden çıkınca da, yeni doğmuş gibi, onu günahlarından çıkar.” Allahu Teâlâ’da, bu dileğini kabul etmiştir.                                               (İhya, C: 2, Sh: 629-630)

 

CİHADLA İLGİLİ BİR ÂYET

 

“Nice peygamberler (gelip geçti ki) maiyyetinde bir çok alimler muharebe etti de Allah yolunda kendilerine gelen (belâlar)dan  dolayı ne gevşeklik ne zaaf göstermediler. (Düşmana) boyun da eğmediler. Allah sabır (ve sebat) edenleri sever.”

Yani geçen enbiya ümmetler düşmanlarla mukâteleden çekinmedikleri gibi sizde çekinmeyin. Zira çok nebilerle beraber ümmetlerinden bir çok cemaat, ulema ve fukara düşmanlarıyla mukatele ettiler ve tarik-i hakkı ilâda kendilerine isabet eden belâdan ve bir çoklarının katl olmasından korkmadılar. Ve tesadüf ettikleri müşkilattan yorulmadılar ve muharebeden zaafiyet göstermediler ve düşmanlarına boyun eğip yalvarmadılar. Belki cesaretle düşmanlarına hücum ile sabr-ü sebât ettiler. Zira Allah Teâlâ sabredenleri sever.

Fahr-i Râzi’nin beyanı, vechile bu ayeti celîleden maksad enbiya-ı sairenin ve ümmetlerinin fisebillah harbden usanmayıp harbe devam ettiklerini beyan ile ümmet-i Muhammediyyeyi Resûlullah ile beraber mücahedeye teşvik etmektir.

Bu âyet-i celîlede beş sıfat zikredilmiştir.

1- Düşmanla muharebeden çekinmemek.

2- Düşmandan korkup asla futur getirmemek.

3- Düşmana karşı asla zayıf görünmemek.

4- Düşmandan korkup boyun eğmemek.

5- Düşmana karşı sabır ve sebât edip metanetini kaybetmemek.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Uhud Gazvesi, Sh: 82)

 

İSTEYENDEN İLMİ ESİRGEMEMEK

 

İlmimizi mücadele aracı yapmamamız, nankörlük yapsalar da ihlâsla isteyenlerden  ilmimizi esirgemememiz gerekir.

Öğretmenliğin şartlarından biri de, ihlâslı olmaktır. Aliyyü’l-Havvâs bu konu üzerinde şöyle buyurmuş: “Öğretmenin ihlâsının bir alameti, öğretmiş olduğu ilim hakkında insanların ileri geri konuşmalarına önem vermemesidir. Talebesinden birinin dersini bırakarak kendisinden ayrılıp, başka bir âlimin yanında okumasından üzülen bir alimin ilim yönünden hiç bir zaman ihlas kokusunu koklamadığı anlaşılır. Bu sıfattaki bir öğretmen o ilmi hiçbir zaman hazmetmiş sayılmaz. İlmi, gösteriş ve bir kazanç yolu olarak kullanıldığı anlaşılır.”

Şeyh Efdalüddin de şöyle demiştir: “Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sözlerinden çekinen eski salih kişiler, tam bir şöhret sahibi olurum korkusuyla, şahsi kazanç ve kötü niyetten uzak olarak, sırf talebelerinin, ilmini öğrenmesi yönünden arzu ve cesaretleri artsın diye ilim yönündeki bilgilerini gizlerlerdi. Halbuki bugünkü insanlar, susmaları için uyarılmış olsalar, bu uyarıya kulak asmayıp durmadan konuşurlar. eski salih bilginler; din kardeşlerine öğrettikleri ilimlerde şöhrete kavuşacaklarını anlayınca, onları, daha çok öyle aydınlatmaya çalışırlardı ki, kendi nurlarını insanların gözünde zayıflatmış olurlardı.”

Tirmizî ve diğerleri merfüan şu hadîsi naklederler: “İlmi, âlimlerle mücadele etmek, aklı kıt kimselerde şüphe ve tereddüt yaratmak için öğrenenler, kendilerine ateşte şimdiden bir yer hazırlasınlar.”

(El-Uhûdül Kübrâ, İ.Şa’rânî, Sh: 755)

 

TEŞRİK TEKBİRİ

 

Kurban Bayramının birinci gününe “yevm-i nehr”, diğer üç gününe de “eyyamı teşrik” denir. Bu bayramdan evvelki gün ise “yevm-i arefe”dir ki, Zilhiccenin dokuzuncu günüdür. Ramazan’ı Şerif Bayramı’nda arefe yoktur. Arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç farz vakit namazını müteakip bir defa; (Allahüekber, Allahüekber, Lâilâhe illâllahü vellâhü ekber, Allahüekber ve Lillâhilhamd) diye tekbir alınır ki, buna da (tekbir-i teşrik) denir. Bunun manası “En büyük Allah(c.c.), en büyük Allah (c.c.), Allah (c.c.)’dan başka ilah yoktur. En büyük Allah (c.c.), Hamd’de Allah (c.c.)’a mahsustur.”

Tekbirlerin bu miktar okunması: İmameynin kavlidir, amel de bu vechiledir. İmamı A’zama göre bu tekbirler, arefe gününün sabahından ertesi günün ikindisine kadar olan sekiz vakit farz namazını müteakip alınır.

Teşrik tekbirleri, fukahanın bir çoğuna göre vaciptir. Sünnet diyenler de vardır. İmameyne göre farz namazlarını kılmakla mükellef olan kimse için bu tekbirler vâciptir. Bu hususda münferit ile muktedi (imama uyan), müsafir ile mukim, köylü ile şehirli, erkek ile kadın müsavidir.

Bir senenin teşrik günlerinden birinde terk edilen bir namaz, yine o senenin teşrik günlerinden birinde kaza edilse sonunda teşrik tekbiri alınır, fakat başka günlerde veya başka senenin teşrik günlerinden birinde kaza edilecek olsa teşrik tekbiri alınmaz.

(Büyük İslâm İlmihali, Ö.N.Bilmen, S. 169)

 

HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK

 

Resulûllah (s.a.v.) ile aramızda olan genel ahidlerden biri de şudur: Hayırlı işlerde ve hayır işlemede ön sıralarda bulunacağız. Hayıra hızla varabilmek için, herkesten önce hayır işlemeye başlayacağız ve insanlara örnek olacağız. Mesela bir kulun halka avuç açtığını, fakat ona hiçbir kimsenin birşey vermediğini gördüğümüzde, böyle bir durumda o fakire vereceğimiz sadakayı gizli vermeyip, halkın gözü önünde vermeliyiz ki, diğerleri bu teşebbüsümüzü görerek o fakire  yardım elini uzatsınlar.

Ve yine kendimizi gün doğmadan, geceden kalkmaya alıştırmalıyız. Çünkü her gece gün doğmadan Hakk Teâlâ kullarına şöyle seslenir: “Kullarımdan birşey isteyen var mı? İstediğini vereyim! Kullarımdan suç işleyip tövbe ve istiğfarda bulunmak isteyen varmı… Ben onu mağfirete kavuşturayım! hasta olan var mı? Afiyet vereyim!”

Bu ilahi tecellinin gerçekten böyle olduğuna ve (s.a.v.) Efendimiz’in gecenin son üçte birinde kalkarak teheccüdde (gece vakti uyanık bulunmak ve ibadet etmek) bulunduğuna dair hadis-i şerifler vardır. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır. (Meâlen): “(Ey Muhammed!) Şüphe yok ki, Rabbin senin ve seninle birlikte olanların gecenin üçte ikisinden biraz eksik yarısı ve (bazanda) üçte biri kadar ayakta durup (vaktinizi ibadetle) geçirdiğinizi biliyor.” (Müzzemil 20)                                         (İmam Şa’rânî-El’Uhûdül Kübra, 46-47)

 

İLİMLE AMEL

 

Ebû  Hafs der ki:

– On sınıf halkta, on şey kötüdür.

1) Yöneticilerde, hiddet.

2) Zenginlerde, cimrilik.

3) Âlimlerde, tamah.

4) Fakirlerde, hırs.

5) Soylu soplu kimselerde, hayâsızlık.

6) İhtiyarların, gençlere özenmesi.

7) Erkeklerin, kadınlara benzemesi.

8) Kadınların, erkeklere benzemesi.

9) Dervişlerin dünya ehli kimselerin kapısına koşması.

10) İbadet ehli kimselerin cehaleti.

Fudayl bin İyaz şöyle anlatır:

– Bir âlim dünyaya rağbetli, ona karşı hırslı olursa, onunla oturmak cahilin bilgisizliğini, facirin günahını artırır. Mü’minin de kalbini katılaştırır.

Bazı büyük zâtlar şöyle der:

– Hakimlerin kelâmı sefihlerin oyuncağıdır. Sefihlerin kelâmı hakimlere ibrettir.

Fakih anlatıyor:

– Yukarıdaki cümlenin mânâsı şudur: Sefih kimseler, âlimlerin kelamını  duyunca, o sözlerle zarafet taslamaya kalkarlar. Dolayısıyla kendileri için oyuncak olur.

Ama hâkim zâtlar, sefih kimselerin sözünü işitince, onun kötülüğünü görür, ibret alırlar. O gibi sözlerden sakınırlar.                (Tenbihü’l Gâfilîn, Sh: 504-505)

 

FITIR SADAKASININ FAZÎLETİ

 

Resûlullah (s.a.v.) fıtır sadakasını, oruçlunun işlediği kötü şeylerden temizlenmesi için bir vasıta kıldı. Buna göre sadaka-i fıtır: Oruçlunun yalan, dedikodu, lâf getirip götürmek ve şüpheli şeyleri yemek ve harama bakmak gibi fena işlerinden meydana gelen eksilmelerini karşılayan kuvvetli bir eleman oldu. Nasıl ki tevbe ve istiğfâr günahları affettirici ve sehiv secdesi de namazda yanılmayı örtücü ve tamamlayıcı ise, Fıtır sadakası da orucun yüksek sevaplarını azaltan fena ve çirkin fiilleri işlemek sebebiyle yıpranmış ve zedelenmiş orucu tamir etmeye yarar.

Namazın noksanlığına sebep şeytandır. Şeytanın bu hîlesini etkisiz bırakan şeyde yanılma secdesidir. Kezâlik itaatsızlığın cezası ancak şiddetli pişmanlık ile kalkabilir. Oruçta olan noksanlık da şeytanın oruçluyu kendi yoluna yöneltmesinden ileri gelir ki işte sadaka-ı Fıtır oruçlunun şeytana uymak suretiyle yukarıda açıklanan şeyleri yapmasından dolayı meydana gelen noksanlıkları tamamlar. Bu suretle o, şeytana karşı kullanılan müessir yardımcı bir unsur olmuş olur.

Allahım, bizi ve bütün mü’minleri şeytanın hîlesinden ve tuzağına düşürüp bizlere galebe çalmasından muhâfaza et. Ve bizleri dünyanın belâ ve âfetlerinden selamette tut. Ve rahmetinle dünyadan bizleri göç ettir. Âmin. Ey ikrâm edenlerin en cömerdi, en kerîmi olan Rabbımız!..

(Mübârek Gün ve Gecelerin Fazîleti)

 

SELÂM VERMEK

 

Bir topluluk diğer bir topluluk üzerine gider, selâm vermezlerse, hepsi günahkâr olur. İçlerinden biri selâm verirse, hepsine yeter. Hep birden selâm verirlerse, daha faziletli olur.

Karşı taraf selâma karşılık vermezlerse, hepsi günahkâr olurlar. Ama içlerinden biri verirse, hepsine yeter. Hep birden selâma karşılık verirlerse daha faziletli olur.

Bazıları selâma karşılık vermek, oradakilerin hepsine vâcib (farz) olur dediler.

Sahih olan da budur.

Ebû Yusuf şöyle dedi:

– Selâmı almak farzdır. Bu sebeple onların selâmı almaları kendilerine gereklidir.

Bâzıları da şöyle dedi:

– İçlerinden biri selâmı alırsa, hepsi sorumluluktan kurtulur. Bizim tutacağımız yol da budur. Çünkü bu konuda, A’meş, Zeyd b. Vehb’den naklen, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatır:

– “Bir cemaat, diğer bir cemaate gittiğinde, içlerinden biri selâm verirse, diğerlerine de yeter.”

(Tenbihû’l Gâfilîn, Sh: 816)

 

 

FİTNE DÖNEMİNDE İYİLİĞİ EMRETMENİN FAZÎLETİ

 

Ebû Muâviye Fezârî, Resulullâh (s.a.v.)’in şöyle buyur-

duğunu anlatıyor:

– “Bugün siz Rabbinizden gelen açık bir söz üzeresi-

niz. Allâhü Te‘âlâ size yolunuzu açıkladı. Sizde geçim ve

cehâlet sarhoşluğu yoktur. Bugün iyiliği emrediyor, kö-

tülüğü  yaptırmıyorsunuz.  Allâh  yolunda  cihâdınızı  da

yapıyorsunuz.  Yakında  bu  hâlden  döneceksiniz.  Sizde

dünyâ sevgisi baş gösterecek.

O  zaman  iyiliği  emretmeyecek;  kötülükten  de  hiç

kimseyi almayacaksınız. Cihâdınızı da Allâh’ın yolundan

başka bir yolda yapacaksınız.

İşte o zaman, açıktan veya gizli, Kur’ân’la amel eden

bir  kimse,  Muhacir  ve  Ensârdan  ilk  Müslümanların

sevâbını alır.”

Ömer b. Câbir Lahamî, Ebû Ümeyye’nin şöyle dediğini

anlatıyor:  Ebû  Salebe  Husenî’ye,  şu  âyetin  anlamını  sor-

dum:   “Ey  îmân  edenler,  siz  kendinizi  düzeltmeye  ba-

kın…” (Mâide s. 105)  Şöyle dedi:

– Sen bu âyet hakkında bir haber istiyorsun; ben, Resû-

lullâh (s.a.v.)’e aynı âyetin ma‘nâsını sordum, şöyle buyur-

du:

– “Yâ Ebâ Salebe, iyiliği emrediniz. Kötülüğü yaptır-

mayınız. Görürsen ki, dünyâ tercîh edilir, hırs bir tapı-

nak  olmuş,  herkes  görüşüne  hayrandır,  işte  o  zaman

kendini  kurtarmaya  bak.  Sizden  sonra  gelecek  günler,

sabır ve tahammül günleridir. O gün, sizin yaptığınız bir

iyiliği yapana elli kişi mükâfaatı verilir.” Aradan sordular:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), onlar gibi iyilik yapan elli kişi mi,

yoksa bizim gibi amel eden elli kişi mi?

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Hayır, onlar gibi iyilik yapan elli kişi değil; sizin gi-

bi iyilik yapan elli kişinin mükâfaatı verilir.”

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.), Tenbîhü’l Ğâfilin Bustânü’l Ârifin, 100-101.s.)

 

 

 

 

ARKADAŞLIK EDİLECEK KİMSEDE ARANAN VASIFLAR

 

Her insanla sohbet edilmez. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Kişi, dostunun dîni ve ahlâkı üzerinedir. Öyle ise

herhangi  biriniz  dostluk  edeceği  kimseye  baksın”

buyurmuştur. İnsan sohbet edeceği kimsede bir takım

vasıflar aramalıdır. Bu vasıflar, sohbetten beklenen fay-

daları  sağlayıcı  olmalıdır.  Sohbetten  dînî  ve  dünyevî

faydalar beklenir. Sohbetin dünyevî faydaları, sohbet et-

tiği kimsenin mal ve mevkiinden faydalanmak veya yal-

nız onunla bir arada bulunup eğlenmektir ki, bizim ga-

yemiz bu değildir. Sohbetin dînî faydalarına gelince; bu

bakımdan da muhtelif gâyeler aranır: İlim ve amel bakı-

mından istifâde etmek, kalbini teşviş edip ibâdetine mâ-

ni olmak isteyenlerden korunmak için, mevkiinden fay-

dalanarak, rahatça kulluk edebilmek için, malından fay-

dalanmak, mühim işlerinde ve felâket ânlarında kendi-

sinden yardım istemek, duâsından yümn ü bereket um-

mak, âhirette şefaatini ümîd etmek gibi faydalardır. Bu-

nun için eski zâtlardan birisi: “Kardeşliklerinizi çoğal-

tın;  zîrâ  her  Mü’minin  bir  şefaati  vardır.  Belki  kar-

deşliğinin şefaatine nail olursun” demiştir.

Garîbü’t-Tefsîr’de:

“(Allâhü Te‘âlâ) îmân edip sâlih amel işleyenlerin

duâlarına  îcâbet  eder  ve  fazlından  onlara  arttırır.”

(Şûra s. 26) âyet-i celîledeki “Fazlından onlara ziyâde eder”

kısmının tefsîrinde, onları kardeşliklerine şefaatçi kılar

ve  beraber  Cennet’e  girerler,  denmiştir.  Denildi  ki, Al-

lâhü Teâlâ bir kulu mağfiret ettiği zaman, onu kardeşlik-

lerine de şefaatçi kılar. Bunun için geçmişlerin pek ço-

ğu, sohbet, ülfet ve buluşup anlaşmayı teşvîk etti ve ay-

rı yaşamağı hoş karşılamadı.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmiddîn, 2.c., 423.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.)’İN GİYİNİŞLERİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri, giyinişlerinde muayyen bir

tarz ta‘kip etmez; izâr, ridâ, gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa

onu giyerlerdi. Sâde giyinmeyi severler, yeşil elbiseden hoşlanır

ve ekseriya beyaz giyerlerdi. Habeş Kralı Necâşi’nin gönderdi-

ği çoraplar, Resûlullâh (s.a.v.) tarafından kullanılmıştır.

Ba‘zen  işleme  kaftan  giydikleri  de  olurdu.  Beyaz  tenlerine

çok güzel yakışan atlastan bir kaftanları vardı. Elbiselerini to-

puklarından aşağı uzatmazlardı. İzârı ise daha yukarıda olurdu.

Sarığının taylasanını omuzları arasına sarkıtırlardı. Zaferan ile

boyanmış bir de çarşafı vardı ki yalnız bunun içinde namaz kıl-

dığı da olurdu. Bazı rivâyetlere göre Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) Hul-

le-i Hamrâ denilen, üzerinde kırmızı çizgiler bulunan Yemen ku-

maşı kullanırlardı. Umûmiyyetle keçi kılından örme elbiseler gi-

yerlerdi. Resûlullâh (s.a.v.)’in irtihâlini müteâkip Hz. Âişe (r.an-

hâ), O (s.a.v.)’in son dakîkaları esnâsında giydikleri elbiseyi hal-

ka göstermişti. Bunlar yamalı bir örtü, el dokuması sert bir en-

târiden  ibâretti.  Peygamberimiz  (s.a.v.)’in  ayakkabıları  sandal

şeklinde olup, bağları bağlanıp bu sûretle ayaklarını tutarlardı.

 

 

SEVDİKLERİ RENK VE KOKULAR

 

Resûlullâh (s.a.v.) beyaz, yeşil ve sarı renkten hoşlanırlar ve

beyazın  en  güzel  renk  olduğunu  söylerlerdi.  Kendileri  ba‘zen

baştanbaşa  sarı  renkli  elbiseler  de  giyerlerdi.  Kırmızı  renkten

hoşlanmazlardı. Bir gün Abdullâh bin Ömer (r.a.) kırmızı elbise

giyerek  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  yanına  gitmişti.  Peygamberimiz

(s.a.v.) de bu elbiseden hoşlanmadığını îma edince, Abdullâh

(r.a.) evine giderek bu elbiseyi yakmıştı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

bundan haberdar olunca Abdullâh bin Ömer (r.a.)’ya:

– “O elbiseyi ziyân etmek doğru değildi. Onu bir kadına ve-

rebilirdin.” buyurmuşlardı.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), güzel kokulardan hoşlanırlardı. Çün-

kü  güzel  koku,  Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  sevdirilen  üç  şeyden

biri idi. Araplar arasında “Sükk” adı ile anılan bir koku kullanır-

lardı. Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in geçtiği yer-

de güzel bir koku bıraktığını beyân etmişlerdir. Peygamberimiz

(s.a.v.)’in güzel kokuları misk ve amberden ibâretti.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, 22-24.s.)

 

KOMŞU HAKKI

 

Allâh’a  ve  Kıyâmet  gününe  inanan,  komşusuna

iyilik etsin. (Buhârî)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde

de şöyle buyuruyorlar:

Komşunun hakkı, nedir, bilir misiniz?

Eğer komşun senden yardım isterse, yardım et-

meli,  senden  ödünç  isterse  vermeli,  sana  muhtaç

olursa ihtiyacını karşılamalı, hastalanırsa ziyâret et-

meli,  ölürse  cenâzesinde  bulunmalı,  hayır  ânında

onu tebrîk etmeli, başına bir musîbet gelirse ta‘ziye-

sinde bulunmalı, izni olmadan onun evinden rüzgâ-

rı (havayı)  kapatacak  şekilde  evini  uzatmalı,  bir

meyve aldığın zaman ona hediye etmeli, hediye et-

meyeceksen eve gizli olarak götürmelisin. Çocuğu-

nu,  onun  çocuğunu  kızdırmak  için  dışarı  çıkarma-

malı,  ona  bir  miktar  yedirmeyeceksen,  tencerenin

yemek kokusundan onu rahatsız etmemelisin.

Komşumun hakkı nedir, bilir misiniz?

Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemîn ede-

rim  ki, Allah’ın  rahmet  ettiğinden  başkası,  komşu-

nun hakkını tamâmıyla edâ edemez.

Komşuya selâm vermek, onunla sözü fazla uzat-

mamak,  durumunu  fazla  soruşturmamak  hastalık

hâlinde onu ziyâret etmek, başına bir musîbet geldi-

ğinde  ta‘ziyesinde  bulunmak,  darlığını  paylaşmak,

sevincine iştirâk etmek ve sevinçli anlarına katıldı-

ğını göstermek, düşkünlük hâlinde elinden tutmak,

evden onun gizliliklerine bakmamak… komşu hakla-

rı cümlesindendir.

İşte bu, umûmî olarak Müslümanlar için zikretti-

ğimiz haklardır.

(İmâm-ı Şa‘rânî, İslâm’da Kardeşlik Hukûku)

 

 

 

 

GİYİLMESİ CÂİZ OLMAYAN ELBİSELER

İnsan, akranına uygun elbise giyinmeli. Ne onlardan üstün,

ne de onlardan düşük bir giyim tarzı seçmeli. Onlardan üstün

bir giyim tarzı tutarsa veya onlardan pek aşağı bir elbise giyer-

se, yasak olanı işlemiş olur. Ayrıca onları, gıybet etmeye sev-

ketmiş olur.

Resûlullah (s.a.v.)’den rivâyet edildiğine göre; o, iki şöhre-

ti yasak etmiştir. Bunlar, çok eski elbise ile çok kıymetli elbise

giymektir.

Şa‘bî şöyle der:

– Öyle bir elbise giy ki; sefihler seni gözlerinde küçültme-

sinler; fakihler de seni ayıplamasınlar.

  • ••••••

Haz’dan yapılan elbisenin, erkek ve kadın tarafından giyil-

mesi câizdir. Çünkü, sahâbe ondan giymiştir.

Âlimlerden  bâzıları,  onu  giymeyi  iyi  görmediler.  Hasan-ı

Basrî (r.a.) şöyle der:

–  Kamçının  boynuma  dolanıp  koparması,  benim  için  haz

elbise giymekten daha sevimlidir.

Ancak, bunun kerâhetini söylemesi, tevâzû îcâbı ve kendi-

sine göredir. Başkaları için yasak değildir.

Hayseme, şöyle anlatır:

–  Resûlullah    (s.a.v.)’in  Ashâbından  on  kişiye  rastladım.

Hepsi de haz giymişlerdi.

Erkekler için, ipek, atlas, ibrişim elbise giymek câiz değil-

dir; kadınlara câizdir.

  • ••••••

Enes b. Mâlik (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu-

nu anlattı:

– “Bir kimse, dünyâda ipekli giyerse, âhirette giyemez.”

Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle anlatır:

– Resûlullah (s.a.v.), bir elinde altın, bir elinde ipek ile gel-

  1. Şöyle buyurdu:

–  “Bunlar,  ümmetimin  erkeklerine  haram,  kadınlarına

helâldir.”

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.), Tenbîhü’l Ğâfilin Bustânü’l Ârifin, 820-824.s.)

 

 

 

 

 

 

EVLİLİĞİN ÖNEMİ VE GEREKLİLİĞİ

 

Şer‘an ve âdeten bunda söz ve fikir birliği hâsıl ol-

muştur.  Çünkü  bu,  erkeklik  ve  olgunluğun  bir  delîlidir.

Bilinen bir şeydir ki, örf ve âdet bakımından da evlen-

mek övülünecek bir husûstur. Bununla övünülmesi eski

bir  gelenektir.  Öteden  beri  insanlar  evlenmekle  iftihâr

ederler. (Ve bunun için düğün ve merâsim tertîblerler).

Bunun şerî‘atteki yeri: Me’sur olan bir sünnettir.

İbn  Abbas  (r.a.),  Peygamber  (s.a.v.)’i  göstererek:

“Bu ümmetin en üstün olanı, en çok kadın alandır.”

(Buhârî) demiştir.

Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuşlardır: “Evle-

nin,  çoğalın!  Çünkü  ben  (diğer)  milletlere  karşı  si-

zinle (çokluğunuzla) övüneceğim!” (İbn-i Mâce)

Dünyâdan alâkayı kesmekten de nehy etmiştir. Kal-

dı ki, evlilik hayatı, insanlara düzen ve nizam sağlar, ki-

şiyi harama bakmaktan meneder, şehvetini meşrû yolda

tüketmekle, kendisine âid olmayan kadınlara karşı kem

gözle bakmamayı sağlar. Nitekim Peygamber (s.a.v.) bu

gerçeğe şu mübârek sözü ile işâret buyurmuşlardır:

“Hâli  vakti  yerinde  olanlar  evlensin!  Çünkü  bu,

gözü harama bakmaktan, (harama düşmekten) daha

iyi sakındırır.” (Buhârî)

Velîlerden hiçbiri bunda bir sakınca görmemişlerdir.

Yani bunun zühd-ü takvâyı engelleyeceğine kâil olma-

mışlardır. Sehl b. Abdullah der ki: “Kadınlar, Peygamber

(s.a.v.)’e güzel gösterilip sevdirilmişlerdir, nasıl olur da

onlar  hakkında  (evliliği  terk  etmek  sûretiyle)  çekingen

davranılır.”                          (Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 88-89.s.)

  • ••••••

 

 

“Evlenin,  boşanmayın;  çünkü Allâh,  ne  zevkine

(ve keyfine) düşkün erkekleri, ne de zevkine (ve key-

fine) düşkün kadınları sever.” (H. Şerîf, İbn Adiy)

 

 

 

 

ANNE VE BABAYA ÖF BİLE DEMEYİN

 

Hanefî kitâblarında ifâde edilen, nâfile kılan bir kim-

senin namazda olduğunu bilmeyen ebeveyninin çağrı-

sına karşılık vermesi gerektiği, namazda olduğunu bile

bile çağırdıklarında karşılık vermesinin de tercîhe şayan

olduğu görüşü daha isâbetlidir. Çünkü nâfile namaz nâ-

file oruç gibidir ve nâfile oruç tutan kişinin bir özür sebe-

biyle orucunu bozabileceği konusunda görüş birliği var-

dır. Şürunbülâlî’nin ifâde ettiği gibi, tercîh edilen görüşe

göre ziyâfet hem ziyâfet veren için hem de konuklar için

bir özür sayılmaktadır. Aynı şekilde, anne babaya iyilik-

te bulunmak ve çağırdıklarında onlara karşılık vermek

de nâfilenin bozulabilmesi için uygun bir özür olmalıdır.

Hadîsler bunun câiz, hattâ vâcib olduğunu ifâde eder-

ken aksini düşünmek nasıl mümkün olabilir? Söz konu-

su  hadîsler  tek  tek  ele  alındıklarında  zayıf  olsalar  da,

pek çok kanaldan rivâyet edilmiş olmaları nedeniyle hü-

küm kaynağı olabilecek dereceye ulaşmaktadırlar. Ayrı-

ca  çağıran  bir  kişiye  karşılık  vermemenin  ona  eziyet

vermek olduğu da âşikârdır. Hâlbuki din anne babaya

verilecek  en  küçük  eziyeti  bile  yasaklamıştır.  Nitekim

Cenâb-ı Hakk  “Anne babaya öf bile demeyin”  (İsrâ s.

23)  buyurmaktadır.

“Lâ tâate fî ma‘siyetillâh, Yaratıcıya isyan sayılacak

bir konuda yaratılmışa itaat edilmez” hadîsinin konu-

muzla ilgisi yoktur. Bu hadîs, isyâna ve günâha yol aç-

tığı takdirde yaratılmışlara itaat edilmesini ve onların is-

teklerine  karşılık  verilmesini  yasaklamaktadır.  Metinde

geçen hadîslerden de anlaşılacağı gibi, annenin çağrı-

sına cevâb vermek için nâfile namazı bozmak bir isyan

ve günâh değildir. Bu konuda baba da aynı hükümdedir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefî Fıkhı, 4.c. 139-140. s.)

 

 

 

 

 

 

 

ANNE VE BABAYA VERİLECEK EN KÜÇÜK BİR EZİYET BİLE YASAKLANMIŞTIR

Başına gelen ciddi bir sıkıntı sebebiyle imdat çağrısın-

da bulunan kişinin çağrısına kulak vermek ve farz bile ol-

sa namazı bozmak vâcibdir. Örneğin bir kimse bir zâlim

tarafından sıkıştırılsa, suya düşse veya kendisine bir hay-

van saldırsa ve namaz kılan birinden imdat istese, o da

bu sıkıntıyı giderme imkânına sâhibse namazını bozması

gerekir. Ama anne babasından birisinin imdat niteliği taşı-

mayan çağrısına kulak verip namazı bozmak gerekmez;

çünkü  namazı  bozmak  ancak  zarûret  hâlinde  câiz  olur.

Tahâvî şöyle demiştir: “Bu hüküm farz namaz ile ilgilidir.

Şâyet nâfile kılıyor ve anne babası da namaz kıldığını bil-

dikleri halde ona sesleniyorsa, cevâb vermemesinde bir

sakınca yoktur. Namaz kıldığını bilmeden seslendiklerin-

de ise cevâb verir.” Tahtavî’ye göre, Tahâvî’nin kullandığı

“bir sakınca yoktur” ifâdesi, namaz kıldığını bilmeleri hâ-

linde de cevâb vermesinin evlâ olduğu anlamına gelmek-

tedir. Bilmemeleri hâlinde cevâb vermek ise vâcibdir.

Namaz kılmakta olan bir kimseyi annesi çağırdığında

ona  cevâb  vermesinin  gerekliliği  inkâr  edilemez.  Çünkü

namazı bırakıp annesine cevâb vermesi mümkündür. An-

nesine cevâb vermesi bir sorumluluktur ve namaza tekrar

geri dönülebilir. Namazın kazâsı mümkündür, ama anne-

ye yapılacak iyilik kaçırıldığı zaman kazâsı yoktur. Kendi-

sini  ibâdet  hayatına  vermiş  olan  Cüreyc  hakkında  Hz.

Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilen hadîs de bu hükme

delâlet etmektedir. Nitekim Cüreyc namazda iken annesi

çağırmış, o da “Allâhım! Annem mi namazım mı?” diye te-

reddüd etmiş ve kendisini çağırdığı zaman annesine ku-

lak vermeyip namaza devam ettiği için cezâlandırılmıştı.

Kişi ancak bir vâcibi terk ettiği için cezâlandırılabilir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefî Fıkhı, 4.c. 137-138. s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

CÂMİ YAPTIRMANIN FAZÎLETİ

Câmi  (Mescid),  Müslümanları  belli  bir  ideal  etrafında

toplayan kutsal yer, Allâh’a kulluğun, tevhîd fikrinin şuurlaş-

tığı  mahal,  demektir. Asr-ı  Saâdet’te,  İslâmiyet’in  yayılma

plânları mescidde hazırlanır, Müslümanların din ve dünyâ

mes’eleleri orada çözümlenirdi. Demek ki, Câmi, mü’minle-

rin kuvvet, birlik ve dirlik kaynağı, gönülleri temizleme men-

ba‘ıdır. Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Kim,  Allâh’ın  rızâsını  isteyerek  bir  câmi  yaparsa,

Allâhü Te‘âlâ cennette onun mislini ona hazırlar.” (Buhâ-

rî)

“Kim, içinde Allâh’ın ismi anılan, namaz kılınan bir

câmi yaparsa, Allâh onun için cennette bir ev hazırlar.”

(İbn Mâce)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de buyuruluyor ki:

“Kim bir bağırtlak (göçebe ördek) yuvası kadar ve-

yâhud  daha  küçük  bile  olsa,  bir  câmi  yaparsa,  Allâh

ona cennette bir konak tahsîs eder.” (İbn Mâce)

Mescidlerin   inşâ   ve   îmârı   bizzat   Kur’ân-ı   Kerîm

tarafından ele alınan, teşvîk edilen bir mes’eledir.

Kur’ân-ı Kerîm de: “Allâh’a ortak koşanlar, kendileri-

nin  kâfirliğine  bizzat  kendileri  şâhidlik  ederlerken, Al-

lâh’ın mescidlerini îmâr etme selâhiyetleri yoktur. Çün-

kü  onların  bütün  işleri  boşa  gitmiştir.  Ve  onlar  ateşte

ebedî kalacaklardır.” (Tevbe s. 17)

Allâhü  Te‘âlâ  hazretleri  bu  âyetin  devâmında  gerek

maddî  yardımıyla  mescidin  fizikî  îmârına  ve  gerekse

cemaate  katılarak  ma‘nevî  îmâr  ve  hayatiyetine  katkıda

bulunmayı, îmânda kemâl ifâde eden bir alâmet olarak zikir

buyurmaktadır.

“Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret günü-

ne îmân eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve

Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler îmâr eder.

İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlar-

dır.” (Tevbe s. 18)

 

 

 

 

 

TEVBE’NİN HAKÎKATİ VE TANIMI

 

Tevbe üç şeyden, gelişen ve birleşen bir ma‘nâdan ibârettir.

  1. İlim, 2. Hâl, 3. Fiildir. Birincisi ikincisini, ikincisi de üçüncüsünü

gerektirir. Bu, Allâh (c.c.)’nun mülk ve melekûttaki değişmez kâ-

nunudur.

İlim,  günâhların,  büyük  zarar  ve  kul  ile  sevdiğinin  arasında

perde olduğunun bilinmesidir. İnsan, kesin bir şekilde bunu bildi-

ği ve kalbine gelen bir yakîn ile buna vâkıf olduğu zaman bu bil-

giden sevdiği elinden çıkacağı için kalbinde bir elem meydana

gelir; Eğer sevdiği şeyin elden gitmesi fiil ile olursa, o fiilden do-

layı  esef  ve  üzüntü  duyar!  Sevdiğini  elinden  çıkartan  işlerden

duyduğu acıya pişmanlık adı verilir.

Bu durumun hâli hazırla olan alâkası, yapmış olduğu günâhı

terk etmekten ileri gelir… İstikbâlle olan ilgisine gelince, o da sev-

diği şeyi elden kaçırtan günâhı terk etmeye hayatının sonuna ka-

dar azimli olmasından meydana gelir. Geçmiş ile ilgili bulunma-

sına gelince, o da eğer cebretmeye gücü varsa elden kaçan fır-

satları telâfî edip kazâ etmek sûretiyle telâfi etmeye çalışmakla

meydana gelir.

İlim, pişmanlık, hâl ile istikbâlin terki ve mâzînin telâfisiyle il-

gili bulunan niyetin oluşmasıyle beraber üç şeyden oluşur. Tevbe

ismi bunların tümüne birden verilir. Çok zaman da tevbe ismi, sa-

dece pişmanlık ma‘nâsına ıtlak olunur. İlim onun mukaddimesi,

pişmanlığın gereği olan terk ise, onun semeresi ve onun arkasın-

dan gelen tabiî birşey gibidir. Bu itibârla Hz. Peygamber (s.a.v.)

şöyle  buyurmuştur:  “Pişmanlık  tevbedir.”  Zîrâ  pişmanlık,  hiçbir

zaman,  pişmanlığı  gerektiren  ilimden  ve  ondan  sonra  gelen

azimden hâli değildir. Bu bakımdan pişmanlık, bu iki şeyle sarıl-

mış vaziyettedir. Bu iki şeyden kasdım, pişmanlığın meyvesi olan

azim ve azmi gerektiren ilimdir. Bu itibârla tevbenin ta‘rifinde şöy-

le denilmiştir: “Tevbe, geçmiş hatâdan dolayı yüreğin elem duy-

masıdır.” Çünkü bu, mücerred elemden bahsetmektedir.

Tevbe’nin meyvesi olan günâhın terk edilmesi itibâriyle tev-

be’nin  ta‘rifinde  şöyle  denilmiştir:  “Tevbe,  cefâ  elbisesini  çıkar-

mak, vefâ sergisini yaymaktır.” “Tevbe kötü olan hareketleri, gü-

zel olan hareketlerle değiştirmektir. Bu da ancak halvete çekil-

mek, susmak ve helâl yemekle tamâm olur.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmiddin, 4.c., 9.s.)

 

TERÂVÎH NAMAZININ ÖNEMİ

Ramazan  boyunca  terâvîhi  bir  hatimle  kılmak  sünnettir.

Hâniye  ve  diğer  kitâblarda  bu  sahihlenmiştir.  Hidâye  sâhibi

bu kavli ekser ulemâya. Kâfî sâhibi ise cumhûra nisbet etmiş-

tir  Burhan’da, “Ebû Hânife (r.a.)’den nakledilen bu; eserlerde

rivâyet olunan da budur” denilmiştir.

Zeylaî diyor ki: “Ulemâdan bazıları Kadir gecesine rastlar-

lar ümîdiyle Ramazan’ın yirmiyedinci gecesi terâvîhi hatimle

kılmanın  müstehâb  olduğunu  söylemişlerdir.  Çünkü  bu  hu-

sûstaki  haberler  birbirini  takviye  etmiştir.  İmâm  Hasan  Ebû

Hanîfe (r.a.)’den naklen terâvihin her rekatında on âyet mik-

tarı  okunacağını  söylemiştir.  Sahîh  olan  da  budur.  Çünkü

sünnet  bir  def‘a  hatim  etmektir.  O  da  bu  miktarla  rahatlıkla

hâsıl olur. Zîrâ bir ayda terâvîh rek‘atlarının miktarı altıyüzdür.

Kur’ân  âyetlerinin  sayısı  da  altı  bin  küsurdur.”  Gerçi  Hülâ-

sa’da, “Her rek‘atta on âyet okunur, tâ ki yirmiyedinci gece bir

hatim olsun” denilmiş; Feyz’de de buna benzer sözler söylen-

miş ise de bu söz götürür. Çünkü onar onar tevzi hatmin otuz

günde olmasını gerektirir. Meğer ki vitir namazı katılarak he-

saplana!  Fakat  Hâniye  ve  diğer  kitâblarda  bunun  terâvihe

mahsus olduğu kayıt edilmektedir. Mes’elenin tamâmı Şeyh

İsmail’in şerhindedir.

Münye şerhinde de şöyle denilmiştir: “Sonra Kur’ân-ı Ke-

rîm  ay  sonundan  önce  hatim  edilirse  bazılarına  göre  kalan

gecelerde terâvîhi terk etmek mekruh değildir. Çünkü terâvîh

bir def‘a Kur’ân-ı hatim için meşrû kılınmıştır. Bunu Ebû Alî

Nesefî  söylemiştir.  Bir  takımları,  “Terâvîhi  kılar  ve  dilediğini

okur” demişlerdir. Bu Zahîre’de beyân edilmiştir.”

Cemaatın tenbelliğinden dolayı hatim terk edilmez. Lâkin

ihtiyar nâm eserde, “Bizim zamanımızda efdal olan cemâate

ağır  gelmeyecek  kadar  okumaktır”  denilmiş;  Musannif  ve

başkaları da onu tasdîk etmişlerdir.

Müctebâ’da, “İmâm-ı A‘zam (r.a.)’dan nakledildiğine göre

farzda üç kısa veya bir uzun âyet okursa iyi yapmış olur, fe-

na etmiş olmaz. Sen terâvîhi ne zannediyorsun!” denilmekte-

dir.                                         (İbn-i Âbidîn, 3.c., 96.s.)

 

DOYASIYA YEMEK ŞEYTÂNDANDIR

Şeytânın kalbe gireceği büyük kapılardan biri -sırf he-

lâl olsa bile- doyasıya yemektir. Zîrâ insan doyuncaya ka-

dar yeyince şehveti takviye eder. Şehvet ise şeytânın si-

lâhıdır. Rivâyete göre; İblîs, Zekeriyya aleyhisselâm’a gö-

züktü. Zekeriyya aleyhisselâm, İblis’in elinde çeşitli çen-

geller gördü ve:

– Bu çengeller nedir? diye sordu. İblîs:

–  Bunlar  şehvetlerdir,  Âdem  oğlunu  bunlara  asar  ve

bunlarla aldatırım, dedi. Yahyâ aleyhisselâm:

– Beni de hiç aldattın mı? Bana da hiç çengel vurabilir

misin? diye sordu. Şeytân:

– Evet, karnını iyice doyurduğun zaman, namaz ve zi-

kirden sana da ağırlık verdiririz, dedi. Bunun üzerine Yah-

yâ aleyhisselâm:

– O hâlde ben de aslâ karnımı doldurmayacağım, de-

yince İblîs:

– Ben de daha kimseye öğüt vermeyeceğim, dedi.

 

FAZLA YEMENİN ZARARLARI

Denildi ki, fazla yemekte altı kötülük vardır:

1- Allâh korkusu kalbinden gider.

2- Yaratıklara  karşı  merhamet  duygusu  kalbinden  çı-

kar.

3- Ağırlık verir, tâat ve ibâdetine mâni olur.

4- Hikmetli sözleri duysa da kalbi yumuşamaz.

5-  Kendisi  hikmetli  sözleri  konuşsa  da  başkalarına

te’sîr etmez.

6- Mühim bâzı hastalıklara sebebiyet verir.

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u ‘Ulûmiddîn, 3.c., 73.s.)

“İnsan karnından daha kötü bir kabı doldurmamış-

tır.  Belini doğrultacak bir kaç lokma yeterlidir, mutla-

kâ bundan fazla yemesi gerekirse, midesini üçe böl-

sün; üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de ra-

hatça nefes almak için (ayırsın).” (Tirmizî)

 

KUL HAKLARINDAN NASIL KURTULUNUR?

(Ey  Resûlüm  tarafımdan  kavmine)  de  ki:  “Ey  (günâh

işlemekle)  (nefislerine  karşı  haddi  aşmış  kullarım!  Al-

lâh’ın rahmetinden (sizi bağışlamasından) ümîd kesmeyi-

niz. Çünkü Allâh (şirk ve küfürden başka, dilediği kimse-

lerden) bütün günâhları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki O,

çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

Bu, tevbe eden kimseye mahsustur. Çünkü Allâhü Te‘âlâ

kendisine şirk koşan kimsenin günâhını bağışlamaz. Bunun

içindir ki: “Allâh’ın rahmetinden ümîd kesmeyiniz.”  buyur-

muştur. Bundan sonra da şöyle buyurmuştur:

Eğer  tevbesi  kul  hakkına  tealluk  eden  husûsta  olursa,

eğer tevbesi insanların mallarını gasbetmek, haksız yere al-

mak  sûretiyle  zulmettiğinden   dolayı  ise,   evvela  Allâhü

Te‘âlâ’nın hakkına tecâvüz ettiği için pişman olup tevbe eder,

sonra hasmının rızâsını hemen tahsil etmeye çalışır. Yahud

istikbâlde ona hakkını helâl ettirmek, yahud hakkını vermek,

kendisi  bulunmazsa  vekîline  veya  vârisine  vermek  hakkını

ödemek sûretiyle tevbe eder.

el-Kınye  adlı kitâbda şöyle zikredilmektedir: Adamın biri-

nin üzerinde, gasbdan, cinâyetten ve zulümden olmak üzere

bilmediği kimselere borcu vardır. İnsanlara olan borcu kadar

fakirlere sadaka verir. Fakat bu sadakayı verirken onları bul-

duğu zaman haklarını ödemeye azmeder ve Allâh’a da tövbe

ederse o kimse mazur sayılır. Eğer aynı malı fakir olan ana –

babaya ve yahud çocuklara sarfederse yine ma‘zur sayılır.

Fetâvâ-yi  Kadıhân ’da  ise  şöyle  zikredilmektedir: Adamın

birinin düşmanı vardır. Hasmı ölür, fakat vârisi yoktur. Böyle

halde hak sâhibinin nâmına üzerinde bulunan borcu kadar ta-

sadduk eder. Bu husûs Allâh katında bir emânet olup, sâhibi-

ne  Allâh  kıyâmet  günü  ulaştırır.  Bir  müslüman,  zimmînin

(Müslüman devletinin kânûnlarına riâyet edeceğine söz vere-

rek İslâm ülkesinde yaşayan gayri müslim) malını gasb etse,

yahud çalsa Kıyâmet günü bunun için azâb görür. Çünkü zim-

mînin bağışlaması umulmaz. Zimmînin husûmeti daha şiddet-

li olur.                 (Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 419-422.s.)

 

 

 

 

ALLÂH (C.C.)’YU ZİKRETMEK

Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurmuştur: “Allâh’ın bir sınıf me-

lekleri  vardır  ki,  bunlar  yolları,  sokakları  dolaşırlar,  ehl-i  zikri

ararlar, onlar Azîz ve Celîl olan Allâh’ı zikreden bir cemâat bu-

lunca biribirlerine: Aradığınıza geliniz, diye seslenirler. Bunun

üzerine melekler ehl-i zikri dünyâ semâsına kadar kanatlarıyla

tavâf ederler. Cenâb-ı Hakk onları pek iyi bildiği halde melekle-

re:

– Kullarım ne söylüyorlar? diye sorar. Onlar da:

– (Sübhânallâh diyerek) Seni tesbîh ediyorlar, (Allâhü Ekber

diye) Seni tekbîr ediyorlar, (Elhamdülillâh diyerek) Sana hamd

ü senâ ediyorlar, sûretinde cevâb verirler. Sonra Cenâb-ı Hakk:

– Bu kullarım Beni görürler mi ki? diye sorar.

– Hayır, Vallâhi Seni görmezler, derler.

– O kullarım ya beni görseler nasıl olurlar? buyurur.

– Onlar Seni görseler Sana ibâdet ve ubûdiyetleri daha şid-

detli, temcîd ve tahmîdleri daha çetin, tesbîhleri daha çok olur,

derler. Cenâb-ı Hakk:

– Benden ne diliyorlar? diye sorar.

– Cennet istiyorlar, diye cevâb verirler. Cenâb-ı Hakk:

– Onlar Cennet’i görmüşler mi?

– Hayır, Vallâhi onlar Cenneti görmemişlerdir.

– Ya onlar Cenneti görselerdi?

– Eğer görselerdi, Cennete karşı hevesleri daha çok, talep-

leri daha şiddetli, rağbetleri daha büyük olurdu. Cenâb-ı Hakk:

– O kullarım neden istiâze ederler? Melekler:

– Cehennemden!

– Cehennemi gördüler mi?

– Hayır Ya Rabbî! Vallâhi görmediler.

– Ya görselerdi nasıl olurlardı?

–  Ondan daha çok kaçınırlardı, korkuları daha çok olurdu.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk meleklere:

– Ey melekler! Sizi şâhid kılarım ki, ben bu zikreden kulları-

mı mağfiret ettim, buyurur. Meleklerden birisi:

– O zikredenlerin arasında filân kişi vardı ki, o zikredenler-

den  değildir;  bir  hâcet  için  oraya  gelmiş  oturmuştu  der.  Ce-

nâb-ı Hakk:

– O mecliste oturanlar öyle sâhib-i kemâl kimselerdir ki, on-

larla birlikte oturanlar şakî olamaz, cevâbını verir.

(Sahîh-i Buhârî Tercümesi,  12.c., 353-354.s.)

SÂLİHLERDEN DUÂ İSTEMENİN FAZÎLETİ

Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “Umre yapmak için Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimizden izin istedim. Bana izin verdi ve:

“Kardeşim, bizi duândan unutma!” buyurdu.

Bütün dünyâ benim olsaydı, Resûlullâh (s.a.v.)’in bu sö-

zü kadar beni sevindirmezdi.” (Ebû Dâvud)

Talha b. Ubeydullâh (r.a.) anlatıyor: “Bir yolculukta ada-

mın biri gitti, elbisesini çıkardı, kızgın kumlar üstünde debe-

lenip  nefsine:  “Cehennemin  ateşini  tat!  Geceleri  leş,

gündüzleri tembelsin!” diye söylenmeye başladı. O sıra-

da  Peygamberimiz  (s.a.v.)  bir  ağacın  gölgesinde  istirahat

buyuruyordu. Doğruca Resûlullâh (s.a.v.)’in huzûruna vardı

ve:

– Nefsim beni yendi! dedi. Resûlullâh (s.a.v.):

– İyi dinle, gök kapıları senin için açıldı, melekler se-

ninle övündüler, buyurduktan sonra Sahâbelerine:  “Kar-

deşinizden  faydalanın.”  diye  öğüt  verdi.  Bunun  üzerine

herkes:

– Ey falanca, benim için duâ eyle, demeye başladı. Re-

sûlullâh (s.a.v.):

– Hepsi için birden duâ eyle, dedi. O da:

– Allâhım, takvayı onlara azık eyle. İşlerini doğru yol-

da bir araya getir, dedi.

O duâ ederken Resûlullâh (s.a.v.) de:  “Allâhım, onun

duâsını  gerçekleştir”  diyordu.  Adam  duâsına  devâmla:

“Allâhım, cenneti onların meskenleri yap!” dedi.”

Esir b. Câbir anlatıyor; “Hz. Ömer (r.a.), Üveys’e:

– Benim için istiğfar eyle, dedi.

– Sen Resûlullâh (s.a.v.)’in sahâbesi iken ben senin için

nasıl istiğfar edebilirim? Hz. Ömer (r.a.):

– Ben, Resûlullâh (s.a.v.)’den dinlemiştim: “Tabiîn’in en

hayırlısı  Üveys  denilen  adamdır.  Sizden  her  kim  ona

rastlarsa sizin için mağfiret dilemesini istesin.” buyur-

muştu, dedi.

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 3.c., 60-62.s.)

TESBÎH NAMÂZI

İkrime vâsıtasıyla Abdullâh b. Abbâs (r.a.)’dan rivâyet edil-

diğine göre Resûlullâh (s.a.v.), Abbâs b. Abdulmuttalib (r.a.)’e

şöyle demiştir: “Ey Abbâs, ey amcam! Sana bir iyilikte bu-

lunup  sana  faydalı  şeyler  söyleyeyim  mi?  Sana  iyilikte

bulunup da işlediğin günâhının ilkini de sonuncusunu da,

eskisini de yenisini de, bilerek yapılanı da yanılarak yapı-

lanı da, küçüğünü de büyüğünü de, gizlisini de açığını da

içine  alacak  şekilde,  onunun  da  bağışlanmasına  vesîle

olacak bir fiili haber vereyim mi? Bunların bağışlanması-

na vesîle olan fiil tesbîh namâzıdır. Onu dört rek‘at olarak

kılarsın. Her rek‘atında Fâtihâ ile bir sûre okursun. Ancak

kıraatten önce onbeş kere “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâ-

hi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber” dersin, kıraatten son-

ra da, on kere aynı tesbîhi edip, rükûa varırsın. Bunu on

kere de rükûda söylersin. Sonra rükûdan başını kaldırıp

bunları on kere daha söylersin. Sonra secdeye gidersin

on kere de secdede söylersin. Secdeden başını kaldırıp

on kere, ikinci secdeye varıp on kere daha bunları tekrâr

edersin. Bunların bir rek‘attaki toplamı yetmişbeştir. Dört

rek‘atta ise üçyüz tesbîh etmiş olursun. Bu namâzı günde

bir kere kılabilirsen kıl. Bu mümkün olmaz ise her Cuma

günü bir kere kıl. Bu mümkün olmaz ise ayda bir kere kıl.

Bunu yapamazsan senede bir def‘a kıl. Bu da mümkün ol-

mazsa hiç değilse ömründe bir kere kıl.”

(Rükû ve secde tesbîhleri namâzın asıl tesbîhleri olduğu

için bundan ayrıdır ve önce onlar okunur, sonra diğer tesbîh-

ler okunur.)

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefî Fıkhı, 5.c., 55.s.)

Tesbîh namâzı, kendisine rağbet olunan bir namâzdır ki,

onu her zaman itiyat etmek ve ondan gaflet ve tembellik etme-

mek müstehâbdır.

Onu kılan, rükûda üç kere (Sübhâne Rabbiye’l-‘Azîm) ve

sücûdda üç kere  (Sübhâne Rabbiye’l-A‘lâ) demekten başlar

ve sonra adı geçen tesbîhleri okur.

(Mehmet Zihni Efendi, Ni‘meti İslâm, 352-353.s.)

 

TEVBENİN HAKÎKATİ

İsyankârın biri, tevbe eder. Uzun seneler ibâdete daldıktan

sonra tevbesinin kabûl olunmasına dâir bir işâret göremez. Bu

kulun tevbesini kabûl etmesi husûsunda zamanın peygambe-

ri,  Allâh  (c.c.)’ne  duâda  bulunduğu  zaman,  Allâhü  Te‘âlâ  o

peygambere  şöyle  buyurmuştur:  “İzzet  ve  Celâlim  hakkı

için, eğer göklerin ve yerin ehli, bu kişi hakkında şefâatte

bulunsalar bile, kendisinden tevbe ettiği günâhın tadı kal-

binde oldukça onun tevbesini kabûl etmeyeceğim.”

Günâhlar  tabîaten  sevilen  amellerdir.  Bu  bakımdan  kişi

bunların acısını nasıl hissedecektir? İçinde zehir olan bir balı

yiyen, lezzeti sebebiyle onu idrâk etmezse ve lezzetli sayarsa

hastalanır. Hastalık ve elemi uzar, kılları dökülür, a‘zâları felç

olur. Bu durumda ona o zehir gibi, içinde zehir bulunan bir bal

ikrâm edilir. O da aç ve tatlıya iştiyâklı ise, böyle bir kimse o

baldan nefret eder mi, etmez mi? Eğer ‘Hayır etmez!’ dersen,

senin bu sözün, görüneni ve zarûrî olanı inkâr etmektir. Aksi-

ne o kişi, içinde zehir olmayan baldan da zehirli bala benzedi-

ği için çoğu zaman nefret eder.

İşte  tevbe  edenin  günâhın  acılığını  hissetmesi  de  böyle

olur. Çünkü bilir ki her günâhın zevki, balın zevki gibidir. Ya-

pacağı  da  zehirin  yapacağı  şeydir.  Tevbe  ancak  böyle  bir

îmân ile olduğu zaman sahîh olur. Böyle îmân pek nâdir oldu-

ğundan dolayı tevbe de pek nâdir olur. Tevbe edenleri Allâhü

Te‘âlâ’dan yüz çevirmiş, günâhları hafîfe almış ve üzerinde ıs-

râr eder görürsün!

Tevbe edenin zararı da yaptığı hırsızlık ve zinâ cihetinden

gelmez. Aksine bu hareketin Allâh (c.c.)’nun emrine muhâle-

fet olması cihetinden gelir. Bu her günâh için geçerlidir. Bun-

dan doğan niyete gelince, o niyet geçmişi telâfi etmenin irâde-

sidir. Onun hâl-i hazırla ilgisi vardır. O hâl-i hazırda yapmış ve

hâli hazırda yapmakta olduğu her mahzurlu şeyin terkini ge-

rektirir. Hâl-i hazırda kendisine teveccüh eden her farzın edâ-

sını vâcib kılar. Onun mâzi ile de ilgisi vardır, o da ölüme ka-

dar ibâdetlerin ve günâhı terk etmenin devamlı olmasıdır.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c., 63.s.)

 

 

 

SALÂT-Ü SELÂMLARIN RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E ULAŞMASI

“Hiçbir kimse yoktur ki, bana selâmet diler de, Al-

lâh benim ruhûmu bana iâde edip onun selâmını ken-

disine iâde etmeyeyim.” (Ebû Dâvud)

Ebû Bekir b. Ebû Şeybe, Ebû Hüreyre (r.a.)’den nak-

leder. Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor:

“Benim kabrimin yanında kim bana salât-ü selâm

getirirse,  ben  O’nu  işitirim.  Kim  ki,  uzak  bir  yerden

bana salât-ü selâm getirirse, o bana ulaştırılır.” (Beyha-

kî)

İbn Mes‘ûd (r.a.)’den rivâyet edilmiştir:

“Allâh  (c.c.)’nun  yeryüzünde  seyahat  eden  öyle

melekleri vardır ki, onlar, bana ümmetimin selâmları-

nı teblîğ ederler. (Ben de onların selâmlarını kendile-

rine iâde ederim.)” (Nesaî)

Benzeri hadîs Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiş-

tir. İbn Ömer (r.a.)’dan rivâyet edilir:

“Siz peygamberinize, her Cuma günü çok salât-ü

selâm getiriniz. Zîrâ her Cuma günü sizin salât-ü se-

lâmınız O’na teblîğ edilir.

Bir rivâyette Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“… Sizden biriniz bana salât-ü selâm getirmez ki,

bitirdiği zaman hemen onun salât-ü selâmı bana ar-

zolunmasın.”

Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den rivâyet ediyor:

“Nerede bulunursanız bulunun bana salât-ü selâm

getiriniz. Zîrâ sizin salât-ü selâmınız bana ulaşır.” (Ta-

berânî)

İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir:

“Ümmet-i Muhammed’den hiçbir kimse yoktur ki,

Resûlullâh  (s.a.v.)’e  salât-ü  selâm  getirsin  de  O’na

ulaşmasın.” (Beyhakî)

(Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 467-468.s.)

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E SALÂT-Ü SELÂM GETİRMEMENİN GÜNÂHI

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte:

“Resûl-i Ekrem (s.a.v.) minbere çıktı, âmin dedi. Sonra

bir basamak daha çıktı âmin dedi. Sonra bir basamak da-

ha çıktı, âmin dedi.” Bunun üzerine Mu‘âz (r.a.) tekrar tek-

rar âmin demesinin sebebini Resûlullâh (s.a.v.)’e sordu.

“Cebrâîl bana gelerek dedi ki: Yanında ismin zikredi-

lip de sana salât-ü selâm getirmeyen kimse bu halde

iken  ölürse,  cehenneme  girsin,  Allâh  onu  rahmet  ve

mağfiretinden uzaklaştırsın. Âmin de. Ben de âmin de-

dim. Kim Ramazan ayına ulaşır da, onun orucu ve ibâ-

detleri kabûl olmaz. Ve o kimse böyle iken ölürse, ce-

henneme  girsin,  Allâh  onu  rahmet  ve  mağfiretinden

uzaklaştırsın  dedi  ve  bana  da  âmin  de,  dedi.  Ben  de

âmin dedim. Kim annesine, babasına veyâhud bunlar-

dan  birine  ulaşır  da  onlara  bakmaz,  böylece  ölürse  o

kimse cehenneme girsin, Allâh onu rahmet ve mağfire-

tinden uzaklaştırsın, dedi. Bana da âmin de, dedi. Ben

de âmin dedim.” (Taberânî)

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Yanında ismim zikre-

dilip,  bana  salât-ü  selâm  getirmeyen  kimse  cimrilerin

en cimrisidir.” (Tirmizî)

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kim ki, yanında anıl-

dığımda bana salât-ü selâm getirmezse o kimse cenne-

tin yolunu bulamaz.” (Beyhakî)

Başka  bir  hadîste  Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle  buyuruyor:

“Herhangi bir kavim, bir yerde toplanarak oturup, son-

ra bana salât-ü selâm getirmeden, Allâh’ı zikretmeden

dağılırsa, Allâh onlara noksanlık verir, Allâh dilerse on-

lara azâb eder, dilerse onları bağışlar.” (Tirmizî)

Ebû Katâde (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Bir kişinin ya-

nında  anıldığımda,  bana  salât-ü  selâm  getirmezse,  o

adam bana ezâ etmiş olur.” (Suyûtî)

(Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 465-466.s.)

 

EVLENMEK RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN EMRİDİR

“Benim  getirdiğim  sistemi  seven,  sünnetimle  amel

etsin. Ve şübhesiz ki, nikâh da benim sünnetimdendir.”

buyurulmuştur.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“Evleniniz, çoğalınız. Çünkü ben Kıyâmet günü sizin-

le diğer ümmetlere karşı iftihâr ederim”  meâlindeki ha-

dîs-i şerîfle de teşvîk edilmiştir.

İbn-i Mâce’nin Sünen’inde: “Nikâh benim sünnetimdir.

Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir”

diye rivâyet edilmiştir.

Keşfü’l-Ğumme’de belirtilen hadîs-i şerîflerin birinde ise:

“Kötüleriniz bekârlarınızdır” buyurulmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz çoğu kere: “Evli olan kim-

senin iki rek‘at namazı, bekârın seksen iki rek‘atinden

hayırlıdır!” buyurdukları rivâyet edilmiştir.

Evlenmekten maksâd sadece cinsî arzûyu yerine getir-

mekten ibâret değildir. Belki insan kendisine bir hayat arka-

daşı seçmek sûretiyle bir âile yuvası kurmak ve böylece di-

nini ve namusunu korumaya, şerefli bir hayat sürmeye ça-

lışmaktır.

Hadîs-i şerîfte: “Dünyânın hepsi yararlanılacak bir ta-

kım şeylerdir. Ama bu şeylerin en hayırlısı sâliha bir ka-

dındır.  Kocası  ona  bakınca  kadın  sevinç  kaynağı  olur,

ona bir emir verince yerine getirir. Kocası bulunmayın-

ca da kendini ve kocasının malını yeterince korur” buyu-

rulmuştur.

Diğer bir hadîste: “Kişi evlendiği vakit dîninin yarısı ta-

mamlanmış olur. Geri kalan yarısı için de Allâh’tan kork-

sun!” buyurulmuştur.

Kadından maksâd daha çok, nesli devam ettirmektir. Ha-

dîs-i şerîfte: “Sevimli iç açıcı ve bir de çok çocuk doğu-

rucu olan kadınla evlenin. Tâ ki, Kıyâmet günü ben di-

ğer peygamberlere karşı sizin çokluğunuzla iftihâr ede-

yim” buyurulması buna işârettir.       (Ni‘met-i İslâm, 702-703.s.)

 

İSTİHÂRE NAMÂZI

 

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir

ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman

iki rek‘at namâz kılar, ilk rek‘atinde  Kâfirûn sûresini, ikinci

rek‘atında da İhlâs sûresini okur, nihâyetinde de istihâre du-

âsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar,

rü’yâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmı-

zı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namâ-

zının yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana bakılması

da bir Hadîs-i şerîf ile beyân buyrulmuştur.

İSTİHÂRE DUÂSI

Allâhümme  innî  estehîruke  bi-’ilmike  ve  estakdîruke  bi-

kudretike ve es’elüke min fazlikel’azîm, fe inneke takdiru ve

lâ-akdirü ve ta’lemü ve lâ-a’lemü ve ente ‘allâmül-guyûb, al-

lâhümme, in künte ta’lemü enne hâze’l-emre hayrun lî fî-dînî,

me’âşî ve ‘âkibeti emrî ve ‘âcili emrî ve âcilihi fa’kdürhü lî ve

yessirhu lî sümme bârik fîhi lî. Ve in-künte ta’lemü enne hâ-

ze’l-emre şerrun  lî fî dînî ve me’âşî ve ‘âkıbeti emrî ve ‘âcili

emrî ve’acilhi fa’srüfhü ‘annî va’srifnî ‘anhü fa’kdir liye’l-hay-

ra haysü kâne sümme ardinî bihî veyüsemmâ hâcetehu.

NAZAR DUÂSI

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümma’hrusnâ  bi-’aynike’lletî  lâ-tenâmu,  ve’hfaznâ

bi-ra’fetike’lletî lâ-terâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ fe-

lâ-tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r-râhimîne

ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb,

sebbit  kulûbenâ  ‘alâ  dînike  ve  tâ’atike.”  “Allâhümme’c’al  fî

kalbî nûran  ve fî basarî nûran  ve fî sem’î nûran ve ‘an yemînî

nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâ-

mî nûran ve halfî nûran ve’c’al lî nûran.” (Buhârî)

El-hamdü  li’llâhi’llezî  tevâda’a  küllü  şey’in     li  ‘azametihi

ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’ in li ‘izzetihi, ve’l-hamdü

li’llâhi’llezî hada’a küllü şey’in li mülkihî, ve’l-hamdü li’llâhi’lle-

zî istesleme küllü şey’in  li kudretihî.

TEHECCÜD NAMAZI (GECE NAMAZI)

Resûlullah  sallallâhu  aleyhi  ve  selem:  “Müslüman

bir kimse, farzların dışında nâfile olarak her gün Al-

lâh  rızası  için  on  iki  rek`at  namaz  kılarsa,  Allâhü

Te‘âlâ  ona  cennette  bir  köşk  yapar”  (Müslim)        buyur-

muştur.

Allâh’a yaklaştıran en mühim ibâdet olması hasebiy-

le  ümmetinin  de  bu  nimetten  nasiblenmelerini  arzû

ederlerdi. Öncelikle yakın akrabasından tebliğe başla-

yan Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, bir

gece Ali ile Fâtımâ radıyallâhu anhümâ’nın kapısını çal-

mış ve onlara:

–  “Namaz  kılmayacak  mısınız?” (Buhârî)         buyurarak

geceyi  boş  geçirmemelerini  istemişti.  Diğer  ashâbına

da:

“Aman gece kalkmaya gayret edin! Çünkü o siz-

den önceki sâlih kimselerin âdeti ve Allâh’a yakın-

lıktır. (Bu ibâdet) günâhlardan alı kor, hatalara kefâ-

ret olur ve bedenden dertleri giderir.” (Tirmizî)  buyura-

rak onları huzûrun kaynağına yöneltmek istemişti.

Âile içinde kadın ve erkeğin Allâh’a ibâdet ve sâlih

ameller işleme husûsunda birbirlerine destek olmaları-

nın önemine dikkat çeken Efendimiz sallallâhu aleyhi ve

sellem  bilhassa  gece  namazına  kalkmada  bu  yardım-

laşmanın daha da önemli neticeler hâsıl edeceğini şöy-

le ifâde etmiştir:

“Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldı-

ran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kim-

seye Allâh rahmet etsin. Aynı şekilde geceleyin kal-

kıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa

yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Al-

lâh rahmet etsin.”

 

 

(Ebû Dâvud, Tatavvu’, 18; Tirmizî, Vitr, 13)

 

CİHÂDDAN MÜNÂFIKLAR KAÇINIRLAR

Kur’ân-ı Kerîm’de:  “Ey îmân edenler Siz hafif silahlı-bi-

nekli, ağır silahlı-binekli olarak genç, ihtiyar, evli, bekâr, fa-

kir, zengin, piyâde, süvârî hepiniz evlerinizden fırlayıp ci-

hâda gidiniz ve mallarınızla, canlarınızla Allâh yolunda ci-

hâd ediniz. Eğer siz Hayır nerededir bilenlerdenseniz, ci-

hâd sizin için çok hayırlıdır. Habîbim! Eğer Tebük seferi ya-

kîn  bir  ganîmet,  kolay  bir  sefer  olsaydı  (münâfıklar  da)

mutlaka arkana düşerlerdi. Lâkin bu çok meşakkatli sefer

kendilerine uzak geldi. Bununla beraber münâfıklar gücü-

müz yetseydi muhakkak sizinle yola çıkardık! Diye yalan

yere yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini yalancılıkla ölü-

me sürüklüyorlar. Allâh bilir ki onlar muhakkak yalancıdırlar.” (Tevbe s. 41-42)

Âyet-i celîlede:  “Ey îmân edenler! Size ne oldu ki: Allâh

yolunda cihâda gidiniz! denilince, yerinize yurdunuza bağ-

lanıp ağırlaştınız! Yoksa âhiretten (geçerek) dünyâ hayatı-

na râzî mı oldunuz? Fakat o değersiz hayatın kıymeti, âhi-

retin yanında pek az hayırlı olduğu, muhakkaktır. Eğer siz

(peygamberle)  topluca  cihâda  gitmezseniz Allâh  sizi  çok

acıtıcı bir azâb ile cezâlandırır. Ve (O bağlandığınız yerini-

  1. ze) sizden başka bir kavim getirir de Allâh’a hiçbir zarar

veremezsiniz! Çünkü Allâh’ın her şeye tamâmıyla kudreti

yeter.” (Tevbe s. 38-39)

Umûmî seferberlik emri verilince: Genç, ihtiyar, evli, bekâr,

hasta, sağlam her müslümanın, bu emri işitir işitmez îcâbet et-

mesi, Ebû Talha, İbn-i Abbas, Mücâhid, Katâde (r.a.e.)’e göre

farzdır. Husûsî seferberlik emrine de aynı sûretle icâbet edil-

mesi vâcib olur.

Bu âyet-i celîle, şarkî Roma İmparatorluğuna karşı müdâ-

faa amacı ile açılan Tebük seferi hakkında nâzil olmuştur.

Bu gazâ, o devirde dünyânın en kuvvetli, şevketli impara-

torluğuna karşı ihtiyar edilmiş bulunduğundan bir istisnâya tâ-

bi olmadan umûmî bir seferberlik emredilmiştir.

Tevbe sûresinin âyetleri bütün bu seferin hareket tarzını bil-

dirir. Seferden kaçanların kınanmasını ihtivâ eder.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), Musâhabe, 3.c., 151.s.)

HASTA ZİYÂRETİNİN ÖNEMİ

 

Abdullâh  b.  Nâfi‘  anlatıyor:  “Ebû  Mûsâ  el-Eş‘arî

(r.a.),  Hz.  Alî  (r.a.)’in  bir  ara  hastalanan  oğlu  Hasan

(r.a.)’i ziyârete gitti. Hz. Alî (r.a.) sordu:

–  Yâ  Ebâ  Mûsâ,  hastayı  ziyârete  mi  geldin  yoksa

normal ziyârete mi?

– Hastayı ziyârete geldim. Hz. Alî (r.a.):

–  Öyleyse şunu bil ki bir müslüman bir hastayı

ziyâret  ettikten  sonra  hastanın  yanından  çıkarken

yetmiş  bin  melekle  geri  döner.  Eğer  ziyâretini  sa-

bahleyin yapmışsa o melekler akşama kadar kendi-

sine istiğfar ederler, akşam yapmışsa sabaha dek

ona mağfiret dilerler. Ayrıca o ziyâretçiye cennette

bir harîf (su arkı) verilir, dedi.”

Ebû  Hüreyre  (r.a.)  anlatıyor:  “Bir  def‘asında  Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz:

– Bugün içinizden kim oruç tuttu? diye sordu. Hz.

Ebû Bekir Sıddîk (r.a.):

– Ben, dedi. Resûlullâh (s.a.v.):

– Hasta ziyâretine gideniniz var mı? Yine Ebû Be-

kir Sıddîk (r.a.):

– Ben, dedi.

–  Hanginiz bir cenâzenin teşyîinde bulundu? Yi-

ne Ebû Bekir Sıddîk (r.a.):

– Ben, dedi.

– Bugün kim bir yoksulun karnını doyurdu? Ebû

Bekir Sıddîk (r.a.):

– Ben, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

– Bu  hasletleri  bir  günde  kendisinde  toplayan

kimse muhakkak cennete girer, buyurdular.”

 

 

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 62-63.s.)

KUŞLUK NAMAZININ FAZÎLETİ

Yarı ölüm sayılan uykudan kalkıldığında yepyeni bir ha-

yat, bir canlılık başlar. Hayvanlar bile yeni günün neşesi için-

de inlerinden dışarı çıkarlar. Bütün varlık, kimi lisân-i hâl ile

kimi lisân-i kal ile Allâh’a şükreder, yeni hayatın şerden uzak

kalmasını dilerler. Biz de, bizi tekrar hayata kavuşturan Rab-

bimize şükretmek üzere iki rek‘at namaz kılarız. Bu namaz

(sabah namazı) ruha gıda, bedene zindelik, şuura tazelik ve

kuvvet verir. Güneş doğup bir metre kadar yükselince orta-

lıkta bir hareket başlar, herkes rızkını te’min etmek için işinin

başına koşar. İşte bu birkaç dakika içinde vakit müsaitse, iki

rek‘at kuşluk namazı kılıp öylece hayat mücâdelesine başla-

mak, ayrı bir kuvvet, ayrı bir bereket verir. O gün için şeyta-

nın vesvese ve desisesine bir sed çekilmiş olur. Buna işâret-

le Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Sabahleyin  her  kemiğinize  karşılık  bir  sadaka  var-

dır; her tesbih bir sadakadır, her hamd bir sadakadır, her

tehlîl bir sadakadır, her tekbir bir sadakadır. İyilikle em-

retmek bir sadakadır, fenalıktan men’etmek bir sadaka-

dır. Kuşluk vakti iki rek‘at namaz kılmak ise, bütün bun-

lara bedel kâfi gelir.” (Müslim)  Diğer bir hadîste de buyuru-

luyor ki:

“Kim kuşluk vaktinde iki rek‘at namaza devam eder-

se,  günâhları  denizköpüğü  kadar  dahi  olsa  (kul  hakkı

hâriç) mağfiret olunur.” (İbn-i Mâce)

Kuşluk namazının sünnet olduğu malûmdur. Devam edil-

diği takdirde günâhların yarlıganmasına vesile olur; şu şart-

la ki, o günkü hayat seyri, bu namazdan alınan feyiz ve ilha-

mın ışığı altında meşru bir istikamet üzerinde yürütülmelidir.

Hazret-i Ebû Derdâ (r.a.) diyor ki:

“Canımdan daha fazla sevdiğim Peygamber (s.a.v.), ba-

na, yaşadığım müddetçe terk etmemem üzere her ay üç gün

oruç tutmamı, kuşluk namazı kılmamı, vitir namazını kılma-

dan uyumamamı tavsiye buyurdular.” (Müslim)

 

 

(Celâl Yıldırım, Hadîs-i Şerîflere Göre Amellerin Fazîletleri, 24-25.s.)

ÇOCUKLARA ŞEFKAT GÖSTERMEK VE ARALARINDA EŞİT MUÂMELE YAPMAK

Enes (r.a.) anlatıyor: Kadının birisi iki kızıyla birlikte

Hz. Âişe (r.anhâ)’nın yanına gelmişti. Hz. Âişe (r.anhâ)

kadına üç tane hurma ikrâm etti. Kadın da çocuklara bi-

rer tane verdi. Birini de kendi ağzına atmaya hazırlanır-

ken çocukların kendisine baktığını görünce, hurmayı iki

parçaya ayırıp ikisi arasında taksim ederek, gitti. Daha

sonra Resûlullâh (s.a.v.) gelince, Hz. Âişe (r.anhâ), ka-

dının yaptıklarını anlattı.

Peygamber (s.a.v.): “Yaptığı bu işle bu kadın, cen-

nete girecektir.” buyurdu.

Abdullah  b.  Amr  (r.a.)  anlatıyor:  Resûlullâh  (s.a.v.)

minber üzerinde halka hitap etmekte iken, Hz. Hüseyin

dışarı çıktı. Boynunda sürüklemekte olduğu bir atkı var-

dı. Yürürken atkının üzerine basınca, yüzüstü yere yu-

varlandı. Peygamber (s.a.v.)’in onu kaldırmak için min-

berden indiğini gören cemaat, onu kaldırarak, kendisine

getirdiler. Peygamber (s.a.v.), Hz. Hüseyin (r.a.)’i sırtına

alarak:

“Kahrolasıca şeytan!.. Doğrusu çocuk da ne ka-

dar tatlı. Vallahi o yanıma getirilince, minberden in-

diğimin farkına vardım.” buyurdu.

Enes  (r.a.)  anlatıyor:  Adamın  birisi  Peygamber

(s.a.v.)’in yanında otururken, çocuklarından birisi çıka-

geldi. Adam çocuğu öpüp dizine oturttu. Derken bir de

kızı geldi. Onu da önüne oturtunca, Resûlullâh (s.a.v.):

“Aralarında eşit muâmele yapmayacak mısın?!”

diye îkâzda bulundu.

Resûlullâh  (s.a.v.):  “Çocuklarınıza  hoş  muâmele-

de bulunun ve onları güzel terbiye edin.” buyurmuş-

tur.

(Yûsuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 3.c., 1082-1083.s.)

 

ANA BABAYA SAYGI

Büreyde anlatıyor: Adamın biri Resûlullâh (s.a.v.)’e ge-

lerek:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), annemi çok sıcak bir günde iki

fersah (yaklaşık 11 km.) sırtımda taşıdım. Hava o kadar sı-

caktı ki yere bir parça et bırakılsaydı pişerdi. Bu hizmetim-

le anamın hakkını ödemiş olabilir miyim? diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v.):

–  Senin o hizmetin ananın bir tek doğum sancısını

belki karşılar. buyurdu.

Ebû  Gassân  ed-Dabbî  anlatıyor:  “Sıcağın  alabildiğine

yüksek olduğu bir gün babamla birlikte yürürken Ebû Hü-

reyre (r.a.)’e rastladık. Bana:

– Yanındaki kim? diye sordu.

– Babam.

– Babanın önünde yürüme, ya arkasında ya da yanında

yürü. Babanla kendi arana kimseyi sokma, babanı uçuru-

mun kenarında yürütüp de korkutma. Babanın gözlerini dik-

tiği etsiz kemiği bile yalama, belki canı çekmiş olabilir, dedi.”

  • ••••

ÜSÂME (R.A.)’İN HURMA AĞACINI YARIP

ÖZÜNÜ ANNESİNE YEDİRMESİ

 

Muhammed b. Sîrîn anlatıyor: “Osman b. Affân (r.a.)’in

hilâfeti döneminde bir tek hurma ağacının fiyatı bin dirheme

yükselmişti. Bir def‘asında Üsâme (r.a.) bir hurma ağacına

yanaşarak  ağacı  yardı,  özünü  çıkarıp  annesine  yedirdi.

Çevresindekiler:

– Böyle yapmanın sebebi ne? Biliyorsun ki bir tek hurma

ağacının fiyatı bin dirhem, dediler.

Üsâme (r.a.):

– Annem hurma ağacının özünü istemişti. Annem ben-

den elimden gelen bir şeyi istediğinde behemehal arzûsu-

nu yerine getiririm, dedi.”

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 28-32.s.)

 

 

ALLÂH RESÛLÜ (S.A.V.)’E SALEVÂTGETİRMENİN MİKDÂRINA DÂİR HADÎS-İ ŞERÎF

 

Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.) dedi ki: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), ben Se-

nin üzerine çok salevât getiriyorum. Buna vaktimin ne kadarını tah-

sîs edeyim?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:  “Dilediğin kadarını.”

buyurdular. Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.): “Dörtte biri nasıl?” diye sorunca

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Dilediğin kadar yap, artırırsan se-

nin için daha hayırlıdır.” diye buyurdular. Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.)

tekrâr sordu: “Üçte biri olsa?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:  “Dile-

diğin kadar yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.” diye bu-

yurdular. Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.) tekrâr sordu: “Yarı olsa?” Resûlul-

lâh (s.a.v.) Efendimiz: “Dilediğin kadar yap, artırırsan senin için

daha hayırlıdır.” diye buyurdular. Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.) tekrâr sor-

du: “Üçte iki nasıl?” deyince Resûlullâh (s.a.v.): “Dilediğin kadar

yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.” Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.)

bunun  üzerine  tekrâr  sordu:  “Bütün  vakitlerimde  Yâ  Resûlallâh

(s.a.v.), Sana salevât getirsem?” Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu-

yurdular ki: “Bu sana yeter, gam ve kederine de mâni olur.”

 

SALEVÂT-I ŞERÎFE

Hadîs-i  şerîfte: “Kim,  bu  salevât-ı  şerîfeyi  bir  def‘a  okursa

bana oniki bin salevât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme  salli  ‘alâ  muhammedi’n-nebiyyi  ‘adede  men  sallâ

‘aleyhi mine’l-ahyâri ve ‘adede men lem yusalli ‘aleyhi mine’l-eşrâ-

ri ve ‘adede katarâti’l-emtâri ve ‘adede evrâkı’l-eşcâri ve ‘adede en-

fâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve ‘adede mâ-kâne ve mâ-yekûnu ilâ

yevmi’l-haşri ve’l-karâri ve salli ‘aleyhi mâ-te‘âkabe’l-leyli ve’n-ne-

hâri. Ve salli ‘aleyhi ma’htelefe’l-melevâni ve te‘âkabe’l-‘asrâni ve

kerrara’l-cedîdâni ve’stakbele’l-furkadâni ve ‘adede emvâci’l-bihâri

ve ‘adede’r-rimâli ve’l-ğifâri. Ve belliğ rûhahû ve ervâha ehli beytihi

minne’t-tahiyyete ve’t-teslîme ve ‘alâ cemî‘i’l-enbiyâ-i ve’l-mürselî-

ne ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîne. Allâhümme salli ‘alâ Muham-

medin ve ‘alâ âli Muhammedin bi ‘adedi külli zerratin elfe elfi merra-

tin. Allâhümme salli ‘alâ Muhammedi’n-nebiyyi ve ‘alâ âlihi ve sah-

bihî  ve  sellim.  Sübbûhun   kuddûsun    rabbünâ  ve  rabbü’l-melâiketi

 

 

ve’r-rûh. Rabbi’ğfir ve’rham vağfu ve tekerram ve tecâvez ‘ammâ

ta‘lemu inneke tağlemu mâ-lâ nağlemu inneke ente’llâhu’l- e‘azzü’l  ekremü.

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN YEMEK ÂDÂBI

Ömer b. Ebû Seleme (r.a.) anlatıyor: “Bir gün (babalı-

ğım) Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte yemek yerken sahanın

öbür  kenarındaki  eti  almaya  yeltendim.  Allâh  Resûlü

(s.a.v.): “Önünden ye” buyurdu.”

Ümeyye b. Mahşi (r.a.) anlatıyor: “Bir def‘asında ada-

mın biri Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında yemek yemeye

başladı ve besmele çekmedi. Yemekten tek bir lokmalık

bir şey kalmıştı, bu son lokmayı ağzına götürürken: “Ev-

velinde ve sonunda bismillâh” dedi. Adam böyle deyince

Nebî (s.a.v.) güldü ve:

– Vallâhi baştan beri şeytan da seninle birlikte yi-

yordu.  Sen  besmele  çekince  şeytanın  karnında  bir

şey kalmadı, hepsini kustu, buyurdu.

Huzeyfe  (r.a.)  anlatıyor:  “Bir  gün  Peygamberimiz

(s.a.v.)’in yanında otururken bir çanak yemek getirilip Re-

sûlullâh (s.a.v.)’in önüne konuldu. Allâh Resûlü (s.a.v.) eli-

ni yemeğe uzatmayınca biz de uzatmadık ki, Resûl-i Ek-

rem  (s.a.v.)  yemeğe  başlamadıkça  biz  de  başlamazdık.

Derken bir bedevî kovalanıyormuşcasına geldi, yemekten

almak için elini çanağa uzattı. Resûlullâh (s.a.v.) adamın

elini  tuttu.  Tam  o  sırada  yine  kovalanıyormuşcasına  bir

câriye geldi, o da elini yemeğe götürürken Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) onun da elini tuttu ve: “Hiç şübhesiz şeytan, ye-

mek üzerine Allâh’ın adının anılmaması sebebiyle ye-

mek yemek üzere olanların yemeklerine ortak olmak

ister. Şeytan bizim yemeğe dokunmadığımızı görünce

bu yemekten yiyebilmek için şu bedevîyi getirdi. (Fa-

kat) ben onun elini tuttum. Derken aynı maksatla şu

câriyeyide getirdi. Ama ben onun da elini yakaladım.

Kendisinden  başka  ilâh  olmayan Allâh’a  yemîn  ede-

rim  ki  onun  eli  de  bunların  elleriyle  birlikte  elimde.”

Sonra besmele çekerek yemeğe başladı.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 261-262.s.)

 

 

DÜNYA LEZZET VE ŞEHVETİNDEN UZAK KALARAK GECE İBÂDETİNE KALKMAK

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimizin  bizlere  emir  ve  vasiyet-

lerinden biri de, dünyadan yüz çevirerek gece ibâdetine kalk-

maya  hazırlanmamız,  dünya  lezzet  ve  şehvetinden  uzak

kalmamız, helâl lokma ile de olsa karnımızı tıka-basa doyur-

mamamız hakkındadır.

Şunu  iyi  bil  ki,  zühde  yapışmaksızın  geceleyin  kolaylıkla

kalkacağını  sanan  kişi,  çöplükte  altın  arayan  kimse  gibi,

olmayacak  bir  şeyi  istemiş  olur.  Buna  kendisini  zorlasa  bile

devamlı  olmaz,  devamlı  olsa  bile  o  kişi  hicâbdadır.  Hakk’a

münâcaattan lezzet alamaz.

Şeyhayn, Ebû Dâvûd, Nesaî, İbn-i Mâce merfûan şu hadîsi

rivâyet ederler:

“Şeytan uyuyan kişinin uyanmaması için başının arka

son  kısmına  düğüm  atar  ve  “Senin  için  uzun  bir  gece

vardır, rahat uyu” diyerek eliyle vurur. Kişi uyanıp Allâh’ı

anar  anmaz  o  düğümlerden  ilki  gevşeyip  çözülür.  Kişi

abdest  alınca  ikinci  düğüm  gevşeyip  çözülür.  Namazı

kılınca  da  son  düğüm  gevşeyip  çözülür.  Böylece  vücû-

dunda  hafîflik  olur  ve  kendisi  de  neşeli  olarak  sabahlar

şâyet o kişi uykusundan uyandığında bu şekilde davran-

mazsa tembel ve uyuşuk bir halde sabaha girer.”

İbn-i Mâce’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır:

“…Bu şekilde davranmayan kişi (o gecenin sabahında)

hiçbir    hayırla     karşılaşmaz.       Binâenaleyh       şeytanın

düğümlerini iki rek‘at namazla olsun çözsün.”

Taberânî’de:  “Hakk  Te‘âlâ  iki  kişiye  güler:  Bunlardan

biri soğuk bir gecede yatağını, yorganını bırakıp, abdest

alıp namaza kalkan kişidir. Hakk Te‘âlâ bu kişi için melek-

lerine şöyle seslenir: “Kulumun bu davranışı ne içindir?”

Cevâb: “Senin katında bulunanları umduğu ve yine Senin

nezdindekilerden korktuğu için.” buyurulur.

Hakk    Te‘âlâ,   “İsteklerini,  ricâlarını   kabûl   ettim  ve

verdim, korktuğu şeyden de kendisini emîn kıldım” buyu-

rur.                    (İmâm-ı Şa‘rânî, el-Uhudü’l Kübrâ,  135-139.s.)

 

 

EYYÂM-I BIYZ VE FAZÎLETLERİ

Hazret-i  Alî  (k.v.)’den:   “Bir   öğle  vakti  Resûlullâh

(s.a.v.)’i evinde ziyâret ettim ve kendilerine selâm verdim.

Selâmıma mukâbele ettikten sonra buyurdular ki: “Yâ Alî!

Cibrîl’in sana selâmı var.” Ben de: “Aleyke ve aleyhis-

selâm, Yâ Resûlallâh (s.a.v.)!” dedim. Bunun üzerine Re-

sûlullâh (s.a.v.) “Bana yaklaş” dedi. Ben de yaklaştım.

Buyurdular ki: “İşte Cibrîl, senin için diyor ki her aydan

üç gün oruç tutsun. Birinci gün için on bin sene, ikin-

ci gün için otuz bin sene, üçüncü gün için de yüz bin

sene oruç tutmuşcasına sevâb yazılacaktır.” Ben: “Yâ

Resûlallâh  (s.a.v.),  bu  üç  gün  orucu  tutarsam  bunun

sevâbı yalnız bana mı mahsûs? Bütün insanlar bu oru-

cu tutarlarsa onlara bu sevâblar verilmeyecek mi?” de-

dim. Resûlullâh (s.a.v.): “Yâ Alî! Allâhü Te‘âlâ bu sevâb-

ları sana ve senin gibi bu oruçları tutanlara verecektir.”

buyurdular.  Ben  “Yâ  Resûlallâh  (s.a.v.)!  Bu  oruçlar  ne

zaman, hangi günlerde tutulacaktır?” dedim. Buyurdular

ki: “Bu günler arabî ayların onüç, ondört ve onbeşinci

günleridir. Bu üç güne “eyyâm-ı bıyz” derler.”

Eyyâm-ı bıyz denmesinin sebebi: Hadîs-i şerîfi Hz. Alî

(k.v.)’den rivâyet eden Anter (r.a.): “Alî (k.v.)’den sordum:

“Eyyâm-ı bıyz” ne demektir? Alî (k.v.) şöyle cevâb verdi-

ler:  “Hazret-i Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde

güneşin  harâretinden  teni  siyahlanmıştı.  Cibrîl  (a.s.):

“Ey  Âdem,  teninin  beyaz  olmasını  arzû  eder  misin?”

dedi.  Âdem  (a.s.)  “Evet!”  dedi.  Cibrîl  (a.s.):  “Öyle  ise

ayın onüç, ondört ve onbeşinci günleri oruç tut” dedi.

Âdem (a.s.) onüçüncü günü oruç tuttu; teninin üçte biri be-

yazlandı. Ondördüncü günü oruç tuttu; teninin üçte biri da-

ha beyazlandı. Onbeşinci günü de oruç tutunca bütün vü-

cûdu bembeyaz oldu. İşte “eyyâm-ı bıyz” denmesinin se-

bebi budur.”

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Üç Aylar ve Fazîletleri, 82.s.)

 

 

CİHÂDA HAZIR OLMAK

Mücâhid diyor ki: “Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretle-

ri  Kur’ân-ı  Kerîm’inde  Mü’minlere  hitâben:  “Ey  mü’minler,

ister  neş’eli  veya  neş’esiz  olunuz,  malınızla  ve  canları-

nızla fîsebîlillâh gazâ ediniz. Düşmanlarınızla çarpışınız.

Bilseniz, mücâhede sizin için çok hayırlıdır.” Zîrâ mücâ-

hedenin sevâbı size âiddir. Mal ile iyâl ile, huzûr ve refâh

içinde  oturmak  bu  hayat-ı  fânî  de  geçici  bir  keyfiyettir.

Mücâhedenin sevâbı ve onun âhirinde bundan ötürü ha-

zırlanan   rahat   ve   saâdet   ve  diğerleri  ise  dâimî  ve

kalıcıdır. O halde ey mü’minler silahlarınız çok olsun az

olsun, evlâd ve iyâliniz olsun-olmasın, yaya veya süvârî

olunuz,  genciniz-ihtiyarınız,  zengininiz-fakiriniz,  hiç  te-

reddüt  etmeden  fîsebîlillâh  mücâhede  ediniz.  Bu  sizin

hakkınızda çok hayırlıdır.”

Diğer bir Âyet-i Celîle’de: “Ey mü’minler! Allâh’a ve âhi-

rete îmân etmeyen küffâr ile durmayıp mukâtele ediniz!”

buyurmuşdur. (Tevbe s. 29)  Bu Âyet-i Celîlere tevessül ve te-

messük eden Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) ile aynı da‘vâda bu-

lunan mefkûre arkadaşı eşrâf-ı ashâbdan Mikdâd bin Esved

(r.anhümâ) ilân ve beyân eylemişlerdir ki: “Biz ehl-i îmân her

halde mücâhede -gazâ- ile mükellef olduğumuzdan fânî olan

bu  dünyâdaki  muvakkat  hayatımızı  Sâhib-i  Hakîkîsine  ve

onun uğrunda vermeğe azm etmişizdir!” demişlerdir.

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te

buyurulmuştur ki:

“Bir kimse gazâ ve cihâdın fazîletini ve fayda ve se-

vâblarını bilip de gazâya özenmeden ölüp giderse, şüb-

hesiz o kimse münâfıklıktan bir pay alarak ölür!” Yani ga-

zâ ve cihâdın fazîleti hakkında ihtilâf eden münâfıklara ben-

zemiş olur!

“Kim gazâ ve cihâd etmeksizin, (cihâdı arzû edip de)

kendi kendine: Keşke ben de mücâhidlerden olsaydım!

demeksizin vefât ederse münâfıklık huyundan bir şu‘be

üzerine ölmüş olur. (Müslim)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kîram, 58.s.)

 

 

 

AÇLIKTAKİ HİKMETLER

1- Toklukta belâdeti humuk (ahmaklık ve akılsızlık) vardır.

Açlıkta safa-i kalb hâsıl olur. Hâafıza kuvvetlenir.

2- Toklukta kalb katı olur, ibâdetlerden bir lezzet alınamaz.

Açlıkta  rikkat-i  kalb  hâsıl  olur.  İbâdet,  duâ  ve  münâcaattan

lezzet alınır.

3- Toklukta ferah, iftihâr ve tuğyân vardır. Açlıkta kalbde

zül ve inkisar hâli meydana gelir.

4- Toklukta unutkanlık vardır. Açlıkta fakir ve açların hâli

hatırdadır.

5- Toklukta nefs-i emmâre kuvvet bulur, günâh işlemeye

meyli artar. Açlıkta sehevât kırılır.

6- Toklukta uyku ve gaflet vardır. Açlıkta uyanık ve seherî

olunur.

7- Toklukta tembellik ve gevşeklik vardır. Açlıkta devamlı

ibâdet ve tâat müyesser olur.

8-  Tokluk  ekserî  hastalıkların  başlangıç  sebebidir.  Açlık

bedene sıhhat verir,

9- Toklukta  sıkıntı  ve  ağırlık  vardır. Açlıkta  hiffet-i  beden

yani ferahlık ve hafîflik vardır.

10- Tokluk tasadduk ve îsârı men eder, açlık ise arttırır. Ki-

şi  Kıyâmet  gününde  sadakasının  gölgesinden  istifâde  eder.

Bi-iznillâhi Te‘âlâ, açlığın daha birçok fazîleti vardır.

Hadîs-i şerîfte:  “Devâların başı az yemektir” buyurulu-

yor. Beş tâifeye beş suâl sordular, beşi de aynı cevâbı verdi-

ler:

Doktorlar:  “Devâların  en  şifâlısı  az yemek  ve  açlıktır”

dediler.

Hikmet ehli: “İbâdete en çok yardımı olan şey az yemek

ve açlıktır” dediler.

Zâhidler:  “Zühdü en ziyâde takviye eden az yemek ve

açlıktır” dediler.

Âlimler: “Hıfz-ı ilimde en fazîletli şey az yemek ve açlık-

tır” dediler.

Âmirler: “Taamların en lezzetlisi ve bunu idâme ettiren

az yemek ve açlıktır” dediler. (Tasfiye-i Kalb ve Tezkiye-i Nefs)

 

 

 

MİSVAK TAŞIMAK SÜNNETTİR

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Misvak

kullanmanız gerekir. Zira misvakta on güzel şey

vardır. Bunlar: Ağzı temizler. Rabbi râzı eder. Me-

lekleri sevindirir. Gözü parlatır. Dişleri beyazlatır. Diş

etlerini pekleştirir. Diş kirini giderir. Yemeği hazmettir.

Balgamı keser. Namaza kat kat sevap getirir. Ayrıca

ağız kokusunu güzelleştirir. Ağzın çirkin kokularını

önler. O ağız ki, Kur’ân yoludur.” (Tenbîhü’l Gâfilîn)

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Misvak kullandıktan

sonra kılınan iki rek’at namaz, misvak kullanmadan

kılınan 70 rek’at namazdan daha üstündür.” (Ebû Nuaym)

Resûlullâh (s.a.v.) ihtiyaç anında hemen kullanabilmek

için misvakını devamlı olarak yanlarında bulundururlardı.

Sahâbîler de genellikle misvaklarını kulaklarının üzer-

lerine koyarlar ve her zaman için misvak kullanırlardı.

İmâm-ı Şa’râni (k.s.) eserinde şöyle diyor: “Resûlullâh

(s.a.v.) bizden (bu ümmetten) şöyle bir söz almıştır: Biz

her abdest vakti devamlı misvak kullanacağız.” Eğer

misvakımızın düşüp kaybolma tehlikesi olursa onu bir iple

boynumuza asacağız. Bu öyle bir sözdür ki bu konuda tüc-

carlar, âmirler ve memurlardan oluşan büyük bir topluluk

gevşeklik göstermektedirler. Nitekim bu yüzden onların

ağız kokuları pis ve tiksindirici bir hâl almaktadır. Bun-

dan dolayı Allâh (c.c.)’ya, meleklere ve sâlih Mü’mînlere

saygı ve edebde kusur edilmektedir. İbni Abbâs (r.a.)

Hazretlerinden rivâyet olundu. Peygamber (s.a.v.) Efen-

dimiz buyurdu: “And olsun ki misvak kullanmakla emir

olundum. Hatta misvak hakkında Kur’ân-ı kerimden

üzerime bir âyet ineceğini veya vahiy geleceğini zan-

nettim.” (İmâm Şârânî)

Şafiî mezhebine göre misvak namazın sünnetlerin –

dendir. Malikî mezhebinde her namaz için müstehabdır.

Hanbeli’de ise abdestin sünnetlerindendir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat)

 

NE ZAMAN VE NASIL UYUMALIYIZ ?

 

Gündüzün ilk vakitlerinde (kuşluk vaktinde) uyunmaz.

Çünkü bu saatte uyumak ahmaklığa, anlayış geriliğine,

zeka geriliğine sebep olur.

Akşamla yatsı arasında da uyunmaz. Çünkü Peygam-

berimiz (s.a.v) yatsıdan önce uyumayı, yatsıdan sonra da

dünyevî meseleleri konuşmayı yasaklamıştır.

İkindiden sonra da uyunmaz. Bu vakit de gündüzün

sonu olup bu vakitte uyumak da akıl eksikliğine sebep olur.

Müstehab olan, gündüzün ortasında (kaylûle vaktinde)

uyumaktır. Çünkü bu vakitte uyumak peygamberlerin ve

velilerin ahlâkıdır.

Evde tek başına uyumak yasaklanmıştır.

Uygun olan; abdestli olarak, kıbleye dönerek ve sağ ta-

rafına veya sırt üstü yatarak uyumaktır. Bir kul abdestli ola-

rak uyuduğu zaman ruhu arşa yükselir, gördüğü rüya sadık

bir rüya olur ve abdestli yatmanın tesiriyle gece namazına

kalkmak kolay olur.

Yüz üstü yatmak doğru değildir. Fakat başka türlü yattı-

ğında rahatsız olan, meselâ karnının ağrıyacağından kor-

kan kimse yüz üstü yatabilir.

Yatağın fazla yumuşak olması da uygun değildir.

Sağ yanı üzere ve kıbleye dönerek yatmak müstehabtır.

Sağ yanağını sağ elinin içine almalıdır.

Yatarken,”Bismillâhillezî lâ yedurru measmihî şey ün fil

ardı velâ fis simâi ve hüves semî’ul alîm” dedikten sonra

uyku bastırana kadar tesbih, hamd ve kelime-i tevhid oku-

malıdır.

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdular ki:

“Yatağına yattığında (yatmak için yatağına geldi-

ğinde) Âyet-el kürsîyi sonuna kadar okuyana Allah ta-

rafından bir koruyucu gönderilir ve şeytân o kimseye

sabaha kadar yaklaşamaz.”

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm, s. 778)

 

İSTİHÂRE NAMAZI

 

İstihâre Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir sünnetidir. Ümmetine

tavsiye ettiği bir duâ ve ibâdet şeklidir. “İstihare eden kimse

zarar görmez, istişare eden pişmanlık duymaz, iktisada

riâyet eden maişetçe aile(sinin geçimi) belâsını çok çek-

mez.” (Buhâri)

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir

ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman

iki rek’at namaz kılar, ilk rek’atinde Kâfirûn Sûresi’ni, ikin-

ci rek’atında da İhlâs Sûresi’ni okur, nihâyetinde de istihâre

duâsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar,

rüyâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmızı

görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namazının

yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana (ulaşana) bakılma-

sı da bir Hadîs-i Şerîf ile beyân buyurulmuştur.

 

 

 

İSTİHÂRE DUASI

 

“Allâhümme! innî estehîruke bi ilmike ve es’takdirüke bikud-

retike ve es’elüke min fazlıkel’azîm, fe inneke takdirü ve lâ ak-

dirü ve ta’lemü ve lâ a’lem ve ente allâmül’güyûb. Allâhümme,

in künte ta’lemü enne hâzel emre hayrün lî fî dînî, meâşî ve

âkibeti emrî ve â’cili emrî ve âcilihi fakdürhü lî ve yessir,hulî

sümme bârik fihi lî. Veinkünte ta’lemü enne hâzel’emre şerrün

lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî ve a’cili emrî ve âcilhi fâsrüfhü

annî vasrifni anhü fakdür liyelhayre haysü kâne sümme ardinî

bihi.

Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Senden, ilminle hakkımda hayırlı

olanı bana bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni istiyorum.

Senin büyük fazlı kereminden ihsân etmeni istiyorum. Senin

her şeye gücün yeter, ben ise acizim; Sen her şeyi bilensin,

ben ise bilmem; çünkü Sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin.

Allah’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, yaşayışım,

dünyam ve âhiretim bakımından hakkımda hayırlı olacaksa,

bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli

eyle! Eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, dünyam ve âhiretim

bakımından kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Hayır,

nerede ise, onu bana takdir et ve onunla beni hoşnut eyle!”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsîri, s. 235)

 

 

ALLAH KATINDA EN SEVİMLİ AMEL:

ZİKRULLAH

 

Abdullah bin Büsr’dan (r.a.) rivâyetle; Bir sahâbi “Ya

Resûlullah, İslâm’ın emirleri çoktur. Bana bir yol edinip ken-

disiyle devamlı meşgul olacağım bir şey söyleyin” deyince,

O (s.a.v) “Dilin her zaman Allah’ın zikriyle taze ve ıslak

bulunsun” buyurdu. (İbn-i Ebi Şeybe, Ahmed, Timizi)

Bir başka hadiste Hz. Muaz (r.a.) şöyle buyuruyor: Ayrılık

zamanı benim Peygamber (s.a.v.) ile en son konuşmam şöy-

le olmuştu. Ben, “Allah katında amellerden hangisi sevimlidir”

diye sordum. Rasûlullah (s.a.v.), “Dilin Allah’ı çok zikret-

mekte iken sana ölümün gelmesidir.” buyurmuşlardır. Ay-

rılık zamanından maksat, Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Muaz (r.a.)’ı

Yemen halkına İslâm’ı tebliğ etmek ve öğretmek için Yemen

emiri tayin ederek göndermişti. O vakit Rasûlullah (s.a.v.)

bazı tavsiyelerde bulunmuş, o da bazı sorular sormuştu.

İslâm’ın emirlerinin çok olmasından maksat, her hükmü

yerine getirmek mutlaka gereklidir. Ama bir ibâdetle kema-

le ermek ve onu devamlı âdet edinmek zordur. İşte bundan

dolayı o sahâbi “Bana en önemli olan ve sağlam bir şekilde

yapabileceğim, her zaman, her yerde gezerken, dolaşırken,

otururken, kalkarken yapabileceğim bir şeyi söyleyiniz” de-

miştir. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Dört şey vardır

ki, kim bunları elde ederse dünya ve âhiretin hayırları-

nı elde etmiş olur. 1- Zikirle meşgul olan dil, 2- Devamlı

şükreden kalp, 3- Meşakkatlere katlanan beden, 4- Kendi

nefsine ve kocasının malına ihânet etmeyen kadın.

Çoğu alimler hadiste geçen “Dilin taze ve ıslak kalmasın-

dan maksat zikrin çokluğunun kasdedildiğini yazmışlardır.

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Allah’ı sevmenin alame-

ti, O’nun zikrini sevmektir. Allah’a buğzetmenin alameti

de O’nun zikrine buğzetmektir.”

Hz. Ebû Derdâ (r.a.) diyor ki: “Allah’ı zikretmekten dolayı

dilleri daima taze ve ıslak olanlar Cennet’e gülerek girecek-

lerdir.” buyurdu.

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Zikir, s. 361-362)

 

 

 

 

 

 

İYİLİĞİ EMRETMEDEKİ ERİŞİLMEZ FAZÎLET

 

Allah Teâlâ buyurdu: “Sizden öyle bir cemaat bu-

lunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyili-

ği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar.

İşte onlar muradına erenlerin ta kendileridir.” (Ali îmrân:

104)

Bazı âlimlere göre emri bi’l-ma’rûf (iyiliği emretme)

farz-ı kifâyedendir. Çünkü, emr-i bi’l-ma’rûf etmek ilimle

olur. Câhil kendini bilmez. Halka nasıl doğru yolu göste-

rebilir?”.

Bazıları da şunları söylemişlerdir: “Emr-i bi’l-ma’rûf ve

nehy ani’l-münker etmek bütün ümmet içindir”.

Resûl (s.a.v.) Hazretleri buyurdu: “Kim iyiliği tavsiye

ve kötülükten men ederse, o kişi yeryüzünde Allah’ın,

Allah’ın Resûlü’nün, Allah’ın kitabının halîfesidir.”

Bir cemaat iyiliği tavsiye ve kötülükten men etmeyi

terketseler Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ı anlamak, onlara ha-

ram olur.

Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) Hazretleri: “Ey Allah’ın Resûlü!

Kâfirlerle gazâ (savaş) etmekten daha üstün gaza var

mıdır?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri buyur-

du: “Evet, Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretlerinin yer-

yüzünde gazileri vardır. Onlar şehitlerden üstündür”.

Ben: “Ey Allah’ın Resûlü! Onlar kimlerdir?” diye sordum.

Resûl (s.a.v.) Hazretleri: “İyiliği tavsiye ve kötülü-

ğü men edenlerdir. Nefsim kudret elinde olan Allah

Teâlâ hakkı için, cennette kızıl yakuttan, yeşil zeber-

cedden şehitlerin odalarından daha büyük odalar

vardır. Her odanın üçyüz kapısı vardır. Her bir kişiye

üçyüz hûrî verirler. O huriler:

«Dünyada iyiliği tavsiye edip, kötülüğü menetti-

ğiniz için bu armağanların verildiğini bilir misiniz?»

derler. Geri kalan amellerden söz etmezler.”

(Ahmed Bican Yazıcıoğlu, Envar’ül Aşıkin, s.408)

 

EVLİLİK HAYATI

 

Evlilik, hakları yerine getirilmesi zor bir sünnettir. Bu zor-

luğun başında helâl kazanç gelir. Geçimin zorlaştığı bu za-

manda helâl kazanç zor olup bu konuda çok dikkat etmek

icap eder. Evli kimse, çoluk çocuğunun çobanı olduğundan,

onları haramdan koruyup helâlinden yedirip içirmekle gö-

revlidir.

Tahrim sûresi 6. âyette, “Ey îman edenler! Kendinizi ve

çoluk çocuğunuzu ateşten koruyunuz” buyuruluyor. Zorluk-

larına rağmen, evliliğin birçok faydaları vardır. Bunlardan

birisi berekettir.Kur’ân-ı Kerim’de evlenecekler hakkında

şöyle buyuruluyor: “Eğer fakir iseler Allah lütuf ve keremiyle

onları zengin eder.” (Nur s. 32)

Evlenmenin sevabı çok olup evlenmekle insanın dini

korunur ve ahlâkı güzelleşir. Şehveti haramla gidermek

nasıl kalbi karartıyorsa, evlenerek helâl yolla gidermek de

kalbi parlatır. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:

“Mü’min bir kadının kocasına itaati, yetmiş sıddıkın

ameli gibidir. Fâcire (kötü, huysuz) isyânkâr bir kadının

isyânı ise yetmiş fâcirin (günahkârın) günahı gibidir.”

“Kadının cihadı kocasıyla iyi geçinmektir.”

Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında, bir kadın kocası eve

gelince “Hoş geldin evimin efendisi” diye karşılar, sırtından

elbisesini çıkarır, ayakkabılarını çözerdi. Kocasını üzüntülü

görse, “Neye üzülüyorsun? Ahiretin için üzülüyorsan Allah

üzüntünü artırsın, dünyan için üzülüyorsan Allah üzüntünü

alsın” derdi. Peygamberimiz (s.a.v.) o kadının kocasına,

“Hanımına benden selam söyle ve kendisinin yarı şehit

sevabına kavuştuğunu haber ver” buyurdu.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v), Hz. Ali (r.a) ile Hz.Fâtıma

(r.a)’ı evlendirirken “Kızım Fâtıma sen Ali’ye cariye gibi

  1. Ya Ali sen de Fâtıma’ya köle gibi ol” buyurmuşlardır.

Karı koca ilişkilerinde bunun şiar edinilmesi gerekir. Bütün

bunların hepsi Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v)’in çizdikleri hu-

dutlar dâhilinde anlaşılmalıdır.

(Allâme Es-seyh Alâüddin Abidîn, Üç Boyutuyla İslâm, s.789)

 

İSTİŞARE EDEN ZARAR ETMEZ

Akıllı, tecrübeli kimselerle istişare etmeden, onlara danış-

madan mühim bir işe girişmek doğru değildir. Zîra danışarak

iş yapan zarar etmez, helak olmaz ve doğru yoldan ayrılmaz.

Allâhu Teâlâ, Resûlü’nün (s.a.v.) her zaman doğru yapa-

cağına kefil olduğu ve her zaman yardım edeceğini vaadettiği

halde Al-i İmran Sûresinin 159. âyetinde, (Umuma ait iş hak-

kında) “Onlarla istişare yap” buyurmuştur. Yani vahiy gel-

meyen, harp gibi ictihad edilecek umuma ait işlerde ashab-ı

kiram ile istişarede bulunması emredilmiştir.Efendimiz (s.a.v.)

Bir iş için akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye da-

nışırdı. Yâhud bu sıfatta olanlardan biriyle, on defa meşveret

(istişare) ederdi.

Hasan-ı Basrî ve Süfyan-ı Sevrî Hazretleri (r.a.), bu âyetin

tefsirinde şöyle buyuruyorlar: “Resûlullah Efendimizin asha-

bıyla istişareye muhtaç olmadığı halde, onlarla istişare et-

mekle emrolunması, istişarenin sünnet olması ve mü’minlerin

bu sünnete uymaları içindir.”

Halife Ömer ibni Abdilaziz (r.a.), “Müşâvere/istişâre/da-

nışma, rahmet ve bereketin anahtarıdır. Müşavere edilince,

görüş doğru hedeften sapmaz ve tedbirde kusur edilmemiş

olur” buyurdu.

Ancak her önüne gelenle istişare edilmemelidir. İstişare

edilecek kimsede şu 5 vasıf bulunmalıdır:

1- İstişare edilecek kimse olgun ve akıl sahibi olmalıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.), “Akıllı kimseden tavsiye/görüş

isteyiniz ki doğru hareket edebilesiniz. Onun tavsiyesine

uymamazlık yapmayınız. Sonra pişman olursunuz” buyu-

ruyor.

2- İstişare edilecek kimse dindar ve takva sahibi olmalıdır.

3- Samimi, basiret ve şefkat sahibi olmalıdır.

4- Kendisine danışıldığı zamanda hüzün ve kederli olma-

malıdır.

5- İstişare edilecek danışılacak mesele, kendisine danışı-

lacak kimsenin menfaatiyle ilgili bir mesele olmamalıdır.

(Muhammed b. Ebûbekir, Şir’at-ül İslâm, s.411, 412

Allame Es-Seyh Alaüddin, Üç Boyutuyla İslâm, s.670)

 

BORÇ VERMENİN ÖNEMİ VE ÂDÂBI

Müslüman, din kardeşlerinin dertleriyle dertlenen ve

onlara elinden gelen yardımı esirgemeyen örnek insandır.

Bunun bir gereği de zorda kalan Müslüman kardeşine borç

vermek suretiyle el uzâtmasıdır. Borç vermenin ne kadar

fazîletli bir davranış olduğunu  Allah (c.c) bir âyet-i kerime-

de şöyle buyurarak ifade etmiştir. “Kim Allah (namına) gü-

zel bir borç verirse, Allah da kendisine bunun karşılığı-

nı kat kat öder, ayrıca o kişi için çok değerli bir mükâfat

da vardır.” (Hadid s. 11)

Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyur-

muştur: “Sattığı zaman kolaylık gösteren, satın aldığı

zaman kolaylık gösteren, borcunu verdiği zaman ve

alacağını istediği zaman kolaylık gösteren bir kimseye

Allah rahmet etsin!”

Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in duasını kazan-

maya çalışılmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), başka

hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Müsamaha göster ki, sana da müsamaha gösteril-

sin.” (Taberânî, İbn Abbâs’tan) “Eli darda olan bir borçluya

mühlet veren veya alacağını onun için terkeden bir kim-

se ile Allah Teâlâ çok kolay bir şekilde hesap görür.”

(Müslim, İmâm Ahmed, İbn Mâce ve İbn Hibban) “Allah’ın (veya

arşının) gölgesinden başka gölge olmayan bir günde

Allah o kimseyi arşının gölgesinde gölgelendirir.”

Vereceğin bir kısmından vazgeçilmesini isteyen bir

kimseyi affetmek gerekebilir. Zira ancak alışverişten zarar

görmüş ve pişman olmuş bir kimse affedilmesini ister. Bu

bakımdan bir müslüman diğer müslüman kardeşinin onun

yüzünden zarara uğramasını istemez. Nitekim Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘‘Kim alışverişinden

pişman olan bir kimseyi affederse, yani pişmanlığında

ona yardımcı olup istediği şekilde muamele ederse, Al-

lah Teâlâ da kıyamet gününde onun sürçmelerini affe-

dip kaldırır’’. (Ebû Dâvud ve Hâkim, Ebû Hüreyre’den)

(İmâm Gazâli, İhyâ-i Ulumi’d-din, c.2, s.212-217)

 

 

CİHÂD VAZÎFEMİZ VE CİHÂDI TERK ETMEKTEKİ

ÎMÂNÎ TEHLİKE

Cihâdın dîni terminolojideki anlamı, kâfirlerle savasta

elden gelen çabayı sarfetmektir. Aynı zamanda cihâd ke-

limesinden türeyen mücâhede, nefis, şeytan ve fâsıklarla

mücâdele anlamında kullanılır. Nefisle mücâhede etmek

İslâm’ı öğrenmek, yaşamak ve öğretmekle olur. Şeytan ile

mücâhede ise akla sokmaya çalıştığı şüpheleri ve süsleyip

sunduğu şehevî şeyleri reddetmekle mümkündür. Kâfirlerle

mücâhede el, mal, dil ve kalbin işidir. Fâsıklarla mücâhede

ise önce el, sonra dil daha sonra ise kalble olur.”

Ebû Hüreyre (r.a.)’den nakledildigine göre Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Lâ ilâhe illallâh deyip

benim de Allâh’ın elçisi oldugumu kabûl edinceye ka-

dar insanlarla savaşmam emredildi. Bunu kabûl edenler

canlarını ve mallarını kurtarmış olurlar. Ancak İslâm’ın

bunlar üzerindeki hakkını ödemek durumundadırlar.

Hesaplarını görecek olan ise Allâhü Te‘âlâ’dır.” (Buhârî,

“I‘tisâm”, 28; Müslim, “Îmân”, 34 …)  Bu hadîs Kütüb-i Sitte müel-

liflerinin tamâmı tarafından rivâyet edilmiştir ve mütevâtirdir.

Kanaatimizce hadîsin anlamı şudur: “Yeryüzünde Allâh’ı

inkâr olgusu (küfr) var oldugu müddetçe Hz. Peygamber

(s.a.v.)’e cihâd etmesi emredilmiştir. Cihâd ancak bütün

insanlığın İslâmiyeti kabûl etmesiyle sona erecektir.” Elbet-

te en doğrusunu yalnızca Allâhü Te‘âlâ bilir. Ebû Hüreyre

(r.a.)’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) söyle

buyurmuşlardır: “Hiç savaşmadan ve kendi içinde sava-

şa gitmeyi arzulamadan ölen kimse bir nevi münâfıktır.”

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 374; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 17)

Yine Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen rivâyet şöyledir: “Allâhü

Te‘âlâ ile üzerinde hiç cihâd izi olmadan karsılaşan

kisi, Allâh’ın huzûruna kapatılması mümkün olmayan

bir ayıpla girmiş olur.” ( Tirmizî, “Fedâilu’l-Cihâd”, 26)

(Eşref Ali et- Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.11, s.5,10,11)

 

 

 

 

TEHECCÜD VAKTİ İBÂDETİN FAZÎLETİ

Kur’ân-ı Kerîm’de beyan edildiği üzere nefis altı kısım –

dır:1.Nefsi Emmare (Sûre-i Yusuf), 2.Nefsi Levvame (Sûre-i

Kıyâme), 3.Nefsi Mülhime (Vâv-ı kasemlerle Sûre-i Şems),

4.Nefsi Mutmainne (Sûre-i El Fecr), 5. Nefsi radiye (Sûre-i El

Fecr) 6.Nefsi Mardiye (Sûre-i El Fecr)

Nefsin ilk üç sınıfı hitab-ı İlâhi’ye lâyık görülmemiştir. Ancak

nefsi mutmainne, radiye ve mardiye makamları hitab-ı İlâhî’ye

lâyık görülerek methedilmişlerdir. O halde nefsimiz terbiye edil-

meli ve derecesini artırmalı ve hitab-ı ilahi’yeye layık olanlardan

olmaya çalışmalıyız nitekim nefsin derecesini artırmada bize

yardımcı olacak amellerden biri teheccüd namazıdır.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Ümmetimin en şereflisi

Kur’ân’nın ahkâmı celilesiyle âmil ve okumaya durmadan

çalışan hafızlar ile (teheccüd namazı ve zikir için)  gecele-

rini ihyâ edenlerdir.” (câmiüs sağır) “Farz olan namazlardan

sonra; namazların en fazîletlisi, geceleri kılınan teheccüd

namazıdır.” (câmiüs sağır) buyurmuşlardır.

Geceleri teheccüde kalkmak müekked sünnettir. Nasıl ki

öğle namazının ilk sünneti için cemaate geç gelen kişi eğer ce-

maat farza durmuş ise cemaate uyup farzı kılacak ve sonradan

ilk sünneti terketmeyip, hemen farzdan sonra kılacaksa, gece-

leri teheccüde kalkmak da bu şekilde terki mümkün olmayan

müekked sünnettir. Her Mümin devamla mükelleftir. Hz. Aişe

(r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Gece namazını terketme.

Çünkü Resûlullah (s.a.v) onu terketmezdi. Hasta ve yorgun

olduğu zaman oturarak kılardı” (Ebû Davûd, Salatu`t-Tatavvu`, 18)

Yine başka bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz

“Kim geceleyin uyanır ve karısını da uyandırarak beraber-

ce iki rekat namaz kılarlarsa, Allah`ı çok zikreden erkek ve

kadınlardan yazılırlar.” (Ebû Davûd, Vitr, 13). Allah`ı çok zikreden

erkek ve kadınlar ise Allah`ın mağfiret ve mükâfatına nail ola –

caklardır.Kur’ân-ı Kerimde onlar hakkında “Allah`ı çok zik-

reden erkekler ve zikreden kadınlar, işte Allah bunlar için

bağış ve büyük mükâfat hazırlamıştır” (Ahzâb s. 33/35) buyu-

rulmuştur.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, s.217-220)

 

SILA-I  RAHİM VÂCİPTİR

Akrabaya sıla etmek vâcibdir. Ömrün bereketli olmasına

sebeptir. Çok büyük sevabdır. Sıla demek, unutmayıp yakın-

lık göstermektir. Ziyaret ile hediye göndermekle, eliyle veya

diliyle yardım etmekle olur. En aşağı derecesi selâm vermek

veya selâm göndermek ile olur. Sıla için muayyen bir zaman

yoktur. Müslümanlar ne kadar zamanda sıla etmeyi âdet et-

mişlerse öyle yapılır.

Yakın sıla etmek, her halde vâcibdir. Fakat uzak akrabayı

gün aşırı ziyaret etmeli yahut haftada bir yahut ayda bir kere

ziyaret etmelidir.

Dostluğu, ziyaret ve yardımı kesmemelidir. Çünkü haram-

dır. Büyük günahdır. Allâhu Teâlâ sıla-ı rahmi kesen kimse-

den, rahmetini keser ve onu helak eder. Hadîs-i şeriflerde

geldi ki, bir kavmin içinde sıla-i rahmi terkeden bulunsa, üzer-

lerine rahmet inmez, duaları kabul olmaz.

Anne ve babaya riâyet etmeli, yüksek sesle konuşmama-

lıdır. Bazı işlerine incinip öf! dememelidir. Âyet-i kerîmede,

«Anne ve babaya öf! deme» buyuruldu. Bir başka âyet-i ke-

rimede, «Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere kadar)

indir ve: Yarab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettiler-

se sen de kendilerini (öylece) esirge, de.» buyuruldu.

Kızgın bakmamalıdır. Bir kimse anasına ve babasına al-

çak gönüllü olarak ve şefkat ve merhametle baksa, Allâhu

Teâlâ ona çok sevablar ihsân eder ve ona rahmet nazarı ile

bakar.

Günah olmayan emirlerini yapmalıdır. Zira, «Allâhu

Teâlâ’nın indinde günah olan şeylerde, insanlara itaat olun-

maz.» kâidesine göre günah olan şeyde kimseye itaat caiz

değildir. Bir kimsenin anası ve babası kâfir bile olsa, nafaka –

larını vermek ve hizmetlerini yapmak evlâdına vâcibdir. Küfür

tarafına çekmezlerse, arada bir evlerine gitmek caizdir. Eğer

küfür olan şeylerden birine davet etmesinden ve tedricen küf-

re çekmesinden korkulursa, evlerine ve yanlarına gitmesi caiz

değildir. Bu vaziyet karşısında dostluğu kesmek vâcibdir.

(Kazdızâde Ahmet, Bîrgîvî Vasiyetnamesi Kadızâde Şerhi, s. 227-228)

 

                HAPSEDİLMEYE EN LAYIK OLAN UZUV: DİL

Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) ““Dilden çok, hapsedilmeye

lâyık bir şey yoktur” buyurur. (Taberani)

Sükût dilin iffetidir. Dil yırtıcı vahşi hayvan gibidir. Onu

sıkıca bağlamazsan sana saldırır. Konuşmayı öğrendiğin

gibi, susmayı da öğren. Zira söz seni hayra iletir, sükût ise

şerden korur. Söz rehber, sükût ise muhafızdır demişlerdir.

Mücâhede sahiplerinin, sükûtu tercih edişlerinin sebebi

şudur; Söz felâkettir, ayrıca nefsani hazlar, övünme vesilesi

olan sıfatları açıklama, güzel konuşma ile emsal ve akran

arasında temayüz etme (ortaya çıkma), vs. gibi huylarla il-

gili âfetler de konuşmada bulunur. Onun için sükût riyazet

sahiplerinin (nefsinin arzularını kıranların)  vasfı olmuştur.

Huyları düzeltirken ve makamlarla ilgili riyazetin hükmünü

yerine getirirken nefsiyle mücadele edenlerin riâyet ettikleri

esaslardan biri sükûttur.

Ali b. Bekkâr (r.a.), «Allah Teâlâ her şey için iki kapı yap-

mıştır. Dil için ise dört kapı yapmıştır. Dudaklar kapının iki

kanadıdır. Dişler kapının iki kanadıdır.» demiştir.

Muaz b. Cebel’in (r.a.), «Halkla az, Rabbınla çok konuş,

mümkündür ki kalbin Allah Teâlâ´yı görür hâle gelir»  dediği

rivâyet edilir.

Derler ki, Davud Tâi (r.a.) evinde inzivaya çekilmeye ka-

rar verince, talebesi bulunduğu Ebû Hanife´nin (r.a.) mec-

lislerine gitmeye, emsali âlimler arasında oturmaya, fakat

hiç bir meselede konuşmamaya azmetmişti. Tam bir sene

sükût temrinleri yaptı. Bu konuda nefsine karşı kendini güç-

lü hissedince evinin bir köşesine çekildi ve uzleti (inzivayı)

tercih etti.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:  «Allah´a ve

âhiret gününe îman eden, komşusuna eziyet etmesin,

Allah´a ve âhiret gününe inanan, misafirine ikramda

bulunsun, Allah´a ve âhiret gününe itikad eden hayır

söylesin veya sussun» (Buhâri)

(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s.282-285)

 

CEMAATİ TERK ETMEK MAHRUMİYYETTİR

Nebî-yi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmak-

tadır: “Allah (c.c.)’nun eli cemaatle birliktedir”. Yani

Allah (c.c.)’nun rahmeti, şefkati ve lütufları, cemâate

yönelmiştir. Cemaatle namaz bırakılırsa, kul için bunun

zıddı düşünülebilir (bu lütuflardan mahrum kalır) (İ. Şa’rani)

Bu konuda diğer hadis-i şeriflerde de şöyle buyrul –

muştur: “Cemâatle namaz, sünnet-i hüdâlardandır

(Merğinâni). Cemâatle namazı terk eden, ancak müna-

fıklardır. « (Nasbü’r-râye c. 2, s. 21)  «Sıhhati yerinde olduğu

halde, ezanı duyup da ona icâbet etmeyenin nama-

zı geçerli değildir». (İbn-i Mâce, Beyhâkî) «Namaz ezanını

duyup da mâni bir özrü olmadan onu izlemeyenlerin

kılacakları namazı Hakk Teâlâ kabul etmez». Mâni öz-

rün ne olduğu Efendimiz (s.a.v.)’e sorulmuş, Efendimiz

(s.a.v.), «Korku veya hastalıktır», buyurmuşlardır».

(Ebû Dâvud ve İbn Hibban) Namazın kabul olunmamasının

manası, bu namazdan dolayı Allâhu Teâlâ tarafından

kişiye verilmesi beklenen sevabın verilmeyip sadece na-

maz borcunun üzerinden düşmesi demektir. Hadislerde

geçen  “Onun namazı olmaz” sözünden de bu kas-

tedilmiştir. Çünkü mükâfatı ve ikramı olmayan namaz,

namaz olur mu? Bu, İmâm Ebû Hanife (r.a.)’e göredir.

Sahâbe ve Tabiinden (r.a.e.)’dan bazılarına göre ise,

bir mazeret olmadan namazı cemaatle kılmamak ha-

ram, cemaatle kılmak ise farzdır. Hatta birçok alimlere

göre (cemaatsiz kılınan) namaz, namaz değildir. Gerçi

Hanefi Mezhebi’ne göre namaz olur ama kişi cemaati

terkettiği için mutlaka suçlu durumuna düşer. Hz. İbn-i

Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilen hadis-i şerif’te (cemaati

terk eden kişi hakkında): “O kişi Allah’a ve Resûlü’ne

âsi olmuştur” buyrulmaktadır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemâatle Kılınan Namazın Fazileti, s.58)

 

YEMEK YERKEN UYULACAK SÜNNETLER

Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak. Sadece yemek-

ten önce yıkamak kâfi değildir, yemekten sonra da yıkama-

lı, en azından eli silmelidir.Elin sadece birini veya ellerin

parmaklarını yıkamak olmaz. Ellerin tamamını yıkamalıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) “Yemeğin bereketi, yemekten

önce ve sonra elleri yıkamaktır” buyurmuşlardır. Eller

yemekten sonra yıkandığında havlu veya mendille silinirse

de yemekten önce yıkandığında silinmemelidir. Sünnette

böyle sabit olmuştur.

Başlarken Besmele çekmek, sonunda da Elhamdülillah

demek sünnettir.

Yemek tabağını hiçbir şey kalmayacak şekilde sıyırıp

temizlemelidir. Tabağın içini -ekmek ile- sıyırmalıdır. Pey-

gamberimiz (s.a.v.) “Yemek yiyen kişi, tabağını tama-

men silsin. Öyle yaparsa, o tabak kendisi için istiğfar

eder” buyurmuştur.

Mecûsîlere benzemek olacağından, yemekte susup hiç

konuşmamak mekruhtur. Onun için yemekte -az da olsa-

uygun şekilde konuşmalıdır. Fakat insana hoş gelmeyen

ölüm, azap ve hastalık gibi konulara girilmemelidir.

Bir özür olmadığı müddetçe yemek sağ el ile yenilir. Sağ

el ile beraber sol eli kullanmakta da bir beis yoktur.  (Aişe

Validemiz (r.a.) buyuruyorlar ki, “Resûlullah (s.a.v.) sağ

elin kullanılması hususuna çok dikkat ederdi. Temizlikte,

terliklerini, ayakkabılarını giyerken ve her işinde sağ elini

kullanırdı.”

Hz. Peygamber (s.a.v.), günde iki kere yemek yerdi.

Az yemeyi tavsiye ederdi. Haram olan yiyecek ve içecek-

ler hâriç, diğer yiyecekleri yerdi. Sadece et veya sadece

sebze yemek gibi tek yönlü beslenmezdi. Bazı yemekleri

daha çok sevse de, hiçbir yemek için “sevmiyorum” ifade-

sini kullanmazdı.

Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.) yemek ve su kaplarının

ağzını kapatmayı tavsiye ederdi.

(Muhammed Alaaddin, Hediyyetü’l Alâiyye, s.581)

 

ANNE RIZASI SON NEFESTE DE LAZIM

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Alkâme (r.a.)’ın son nefesini

veremediği haberi gelince Resûlullah (s.a.v.) Bilâl (r.a.)’a, Hz.

Ali (r.a.)’a, Selman (r.a.)’a ve Ammar (r.a.)’a Alkame (r.a.)’ya

gidilmesini emretti. Sahabiler gidince; “LÂ İLÂHE İLLALLAH

söyle” dediler, dili açılmadı. Diyemedi. Resûlullah (s.a.v.) du-

rumdan haberdar olunca ana babasını sordu. Annesinin hayat-

ta olduğunu öğrenince Bilal (r.a.)’a “Alkâme (r.a.)’ın anasına

git.  Benden selâm et; şöyle de: Gelebilirse bana gelsin.

Gelemezse beklesin; ben onun yanına geleceğim.” dedi.

Bilâl (r.a.) gidip haber verince kadın “Canım onun canına feda

olsun. Ona gitmek bana düşer.” dedi ve geldi. (Tirmizi)

Resûlullah (s.a.v.) ona: “Alkâme’nin hâli nedir?” diye

sorunca kadın “Yâ Resûlallah (s.a.v.), şöyle namaz kılar. Şu

kadar da çok yüklü sadaka dağıtır. Verdiği sadakanın had-

di hesabı yoktur.” dediğinde Resûlullah (s.a.v.) “Seninle

helâlleşmesi nasıl?” diye sordu.

Kadın: ”Yâ Resûlallah (s.a.v.) ben ona dargınım. Hanımını

bana tercih eder. İşlerde onun sözünü dinler”. Bunun üzerine

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Anası ona darılmış. Bu-

nun için LÂ İLAHE İLLALLAH şehadetine dili tutulmuştur.”

Bilâl (r.a.)’a şu emri verdi: “Git, çok odun hazırla. Gelip

onu yakacağım.” Bunu duyan kadın: “Oğlumu, gönül meyve-

mi yakacaksın ha! Hem de gözümün önünde. Kalbim buna na-

sıl dayanır?” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah (c.c.)’nun azabı daha zor ve daha devamlıdır. Eğer

Allah (c.c.)’nun onu bağışlaması seni sevindirirse ondan

razı ol. Nefsimi kudreti ile elinde tutana yemin olsun; ona

dargın durduğun sürece namazı da sadakası da ona fay-

dalı olmaz.”

Kadın: “Yâ Resûlallah (s.a.v.), Yüce Allah’ı, seni ve beni

buraya getireni şahit tutuyorum: Alkâme’den razı oldum.”

Resûlullah (s.a.v.), Bilâl (r.a.)’a emretti:

“Yâ Bilâl git bak: Alkâme LÂ İLÂHE İLLALLAH diyebili-

yor mu?” Bilâl (r.a.) kapıya varınca Alkâme (r.a.)’ın: LÂ İLÂHE

İLLALLAH dediğini duydu. Resûlullah (s.a.v.) onun yıkanıp

kefenlenmesini emretti ve namazını kıldı. (Tirmizi)

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin s. 128)

 

MELEKLERLE BERÂBER ÂMİN DEMEK

Muhammed b. Semâhe (r.h.) şöyle anlatır: “Bir keresin-

de cemaate namaza yetişemedim. Cemaatle kılınan nama-

zın sevabı yirmi beş derecedir diye sayıyı tamamlamak için

o namazı yirmi beş defa kıldım. Rüyamda gördüm ki, biri

bana “Ey Muhammed, yirmi beş kere kıldın ama melek-

lerin amin demesi ne olacak?” diyordu”. Meleklerin amin

demesinden maksat pek çok Hadîs-i Şerif’te bildirildiğine

göre, “İmam Fatiha Sûresi’ni okuduktan sonra Âmin

deyince, melekler de Âmin derler. Kimin Âmin’i melek-

lerin Âmin’i ile birlikte olursa, onun geçmiş günahları

affolunur.” Mevlâna Abdul Hayy (r.h.) diyor ki: “Bu olay,

cemaatle kılınan namazın toplam sevabının, yalnız ba-

şına kılmakla elde edilemeyeceğine bir hatırlatmadır.

İnsan isterse o namazı bin kere kılsın!..” (Tirmizi)

Cemaatın birçok kişiden ibaret olması şart değildir. Bir

kişi ile de cemaatin fazileti elde edilir. İmâma uyan kişinin

bir kadın veya mümeyyiz (iyiyi kötüden ayırabilen, buluğa

ermemiş bile olsa)  bir çocuk olması yeterlidir.

İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’a göre, bir meşguliyet

ile, unutma, yanılma, uyku gibi bir sebeb ile cemâati kaçı-

ran, evinde ailesi ile cemâat yapmalıdır. Bunun için evde

ailece cemaatla kılınan namaz da, yalnız başına kılınan

namazdan kat kat faziletlidir. Fakat bir özre dayanmaksı-

zın evde cemaatla namaz kılıp camiye gitmemek bid’at ve

mekruh sayılmaktadır. Mescidlerde ve camilerde cemaat-

le kılınan namazların fazileti daha çoktur. Nitekim  Abdul-

lah bin Mes’ûd (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurdu-

ğunu bildirir: ‘‘İyi bir abdest alıp, mescidlerden birine

cemâatle namaz kılmak için gidenin, Allahu Teâlâ, her

adımına bir sevab yazar ve her adımında amel defterin-

den bir günâh siler ve, Cennette onu bir derece yüksel-

tir. O halde ayaklarımızı mescid yollarında bulundura-

lım.’’ (Buhari)

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemaatle Kılınan Namazın Fazileti, s. 5)

 

MEDÎNE’DE YAŞAMAK NE ZAMAN FAYDA GETİRİR?

 

 

Ebu’d-Derdâ (r.a.) Şam’da ve Selmân-ı Fârisî (r.a.)

Irak’ta sâkin olmalarıyla, Ebu’d-Derdâ (r.a.) Selmân (r.a.)’a

şu mektubu göndermişti: “Emmâ ba’d; ez hamd-i Hudâ arz

olunur ki Hak Celle ve Alâ sizden sonra beni mal ve evlâd

ile merzûk kıldı. Ve ben Arz-ı Mukades’te (Şam’da) bulu-

nuyorum!”

Selmân-ı Fârisî (r.a.) ona cevap yazdılar:

“Ba’de’s-selâm şu vecihle arz-ı merâm olunur ki:

Mal ve evlatça merzûk olduğunuzu yazmışsınız.

Ma’lumunuz olsun ki, hayr u fazîlet kesret-i mâl ve veled

ile değildir. Asıl fazîlet senin hilmin kesîr olub, ilmin dahî

sana nâfî olmaktır. Arz-ı Mukaddes’te bulunduğunuzu

yazmışsınız. Muhakkaktır ki, arzın hiçbir kimseye bir hüküm

ve te’siri olamaz. Sen hemen Cenâb-ı Hakk’ı görür gibi âmil

olarak nefsini mevtâdan addeyle, kendine vücûd verme!”

(Efendimiz (s.a.v.)’in Yemen ve Şam’a duâ etmesinden

ötürü Ebu’d-Derdâ (r.a.) Şam için arz-ı mukaddes demiştir.)

Hz. Selmân (r.a.) ne diyor?

“Kardeşim şunu kat’î olarak bilmelisin ki yerin insan

üzerinde te’sir icrâ kudreti yoktur” diyor.

Yâni Hz. Selmân (r.a.); “Eğer sen o yaşadığın yeri

Resûlullah (s.a.v.) medhetti diyerek üstün tutar, bunun bil-

inciyle orada yaşarsan mesele yok. Yoksa durup dururken

Şam’ın sana bir te’siri olmaz.” demek istemiş…

Medîne’de oturan da öyledir. Eğer; “Burası

Resûlullah’ın (s.a.v.) hicret ettiği beldedir, kendilerinin

mübârek vücutlarının bulunduğu yerdir ve burada sa-

habîler yaşamıştır, şu bastığım yerlere Efendimiz (s.a.v.)’in

mübârek ayağı veya bir sahabînin ayağı basmış olabilir.”

diyerek, o mânâda yaşarsan o zaman Medîne’den istifâde

edersin.Yok eğer, kendi memleketinde yaşadığın gibi

Medîne’de yaşarsan Medîne’nin sana bir te’siri olmaz.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.24)

 

MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİ ÜZERİNDE 6 HAKKI

 

Ebû Hüreyre’nin (r.a.) bildirdiği Hadîs-i Şerîf’te: “Müslüma-

nın müslüman üzerindeki hakkı altıdır. Görünce selâm ver-

mek, davet edince gitmek, nasihat isterse nasihat etmek,

aksırıp elhamdülillah derse yerhamükellah demek, hasta

olunca, hatırını sormak, ölünce cenazesinde bulunmak” bu-

yuruldu. (Buhari)

Selam vermek sünnet, almak farzdır. Selam veren, hayra

önce hareket ettiğinden üstün olur. Nitekim bir Hadis-i Şerif’te

Resûlullah (s.a.v): “Evinden sabahleyin çıkıp, müslüman kar-

deşine selâm verene, Allahü Teâlâ, bir köle âzâd etmek seva-

bı verir.” buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim)

3 defaya kadar aksırıp elhamdülillah diyen Müslümana, duya-

nın yerhamükellah demesi farzdır. Ebû Hüreyre (r.a.)’dan naklen

Nebi (s.a.v) “Sizden biriniz aksırınca Elhamdülillâh desin.

Yanındaki din kardeşi veya arkadaşı da ona yerhamükellah

desin. Aksıran tekrar yehdîna ve yehdîkümullah ve yuslıhu

bâleküm desin” buyurmuşlardır. (Buhari)

Bir diğer hak olan davete icabet hakkında İbni Ömer (r.a.)’dan

rivayetle Nebi (s.a.v): “Bir koyun paçası için davet edilseniz

de gidiniz” buyurmuşlardır. (Buhari) Fakat sofrada bid’at veya

münker varsa davete icabet gerekmez.

Müslümanların birbirine olan haklarından biride nasihat iste-

yene nasihat etmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir Hadîs-i

Şerîf’te: “Yanında olan ilmi gizleyenin başına, yarın kıyamet-

te Cehennem ateşinden kamçı ile vurulur” buyurmuşlardır.

(Buhari) Nasihatta dikkat edilmesi gereken kısım kendisinin yap-

madığını başkasına nasihat etmemektir. Allah Saf Suresi ikinci

ve üçüncü ayetlerde ”Ey îmân edenler! Niçin yapmayacağınız

şeyi söylersiniz. Kendiniz yapmadığınız şeyi söylemeyiniz;

Allah katında buğz bakımından çok büyüktür” buyuruyor. (Bu-

hari)

Hasta ziyaretiyle ölünün teçhiz ve teşyii işlemleri farz-ı kifaye-

dir. Nebi (s.a.v) “Hastayı yoklayan şehid sevabına kavuşur.”

buyurmuşlardır. (Buhari) Cenaze için ise Ebu Hureyre (r.a.)’dan

naklen : “Bir ölünün cenaze namazını kılana bir kırat sevâb

verilir. Ölünün gömülmesine kadar durursa, iki kırat sevâb

verilir.” buyurmuşlardır. (Buhari)

(Muhammed Rebhami, Riyad’ün-Nasihin s. 232-245)

 

ALLAHÜ TEÂLÂ’YI  ÇOKÇA ZİKRETMEK

 

Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “Ey iman edenler, Allah’ı

çokça zikredin.” (Bakara) Ebü’d-Derdâ (r.a.) şöyle naklet-

miştir: Hz. Peygamber (s.a.v) ashaba, ”Size amellerinizin

en hayırlısını, rabbiniz katında en temiz olanını, derece-

nizi en çok yükseltenini, altın ve gümüş infak etmekten,

düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya onlar-

la savaşırken şehid düşmenizden daha hayırlı olanını

haber vereyim mi?” diye sordu. Ashap (r.a.e.), “Ey Al-

lah (c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.), o nedir?” diye sordular.

Resûlullah (s.a.v), “Allah Teâlâ’yı zikretmektir” buyurdu.

(Buhari)

Enes b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle bu-

yurduğunu rivayet etmiştir: “Yeryüzünde Allah Allah diye

zikreden kimseler bulunduğu sürece kıyamet kopmaz.”

(Müslim) Zikir, Allah Teâlâ’ya giden yolda kuvvetli bir rükün-

dür; hatta bu yolda temel vazifedir. Kul diliyle zikre devam

ederek sürekli kalp zikrine ulaşır. Tesir, kalp zikrine aittir.

Kul kalbi ve diliyle zikretmeye başlayınca, onun manevî ter-

biyesinde en kâmil hâli budur.

Câbir b. Abdullah (r.a.) şöyle anlatır: Bir gün Resûlullah

(s.a.v) yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar!

Cennet bahçelerinden bolca istifade edin.” (Buhari) As-

hap (r.a.e.), “Cennet bahçeleri nerelerdir?” diye sorunca

Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Zikir halkalarıdır. Sabah

akşam gidin ve Allah (c.c.)’yu zikredin. Kim kendisinin

Allah (c.c.) katındaki derecesini bilmek istiyorsa, ken-

disinin ne derece Allah (c.c.)’yu tanıdığına ve sevdi-

ğine baksın. Şüphesiz yüce Allah (c.c.) kulunu, onun

kendisine gösterdiği değer ve derecede tutar” buyurdu.

(Müslim)

Zikrin belirlenmiş bir vakti yoktur. Zikir her vakitte ya-

pılabilir. Kul, her vakit zikirle görevlidir. “Onlar ayakta,

oturdukları halde ve yanları üzerinde yatarken sürekli

Allah’ı zikrederler.” (Alî İmrân 191)

Hasan-ı Basrî (k.s.) demiştir ki: “Mânevî tadı şu üç

şeyde arayın: Namazda, zikirde ve Kur’an okumada.

Eğer bunlarda bulursanız çok güzel, yoksa bilin ki (kal-

binizin katılığı yüzünden, size şevk ile amel etme) kapı-

sı kapanmıştır.”

(İmam-ı Kuşeyri, Kuşeyrî Risalesi s. 440)

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) VE CEMAATLE NAMAZ

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den bize ulaşan haber-

lerin hepsinde, bir tek namaz dahî olsa, Peygamberimiz

(s.a.v.)’in tek başına farz namaz kıldığı görülmemiştir.

Sahâbe-i Kiram (r.a.e.) cemaatle namaz kılmaya o

kadar önem verirlerdi ki, hasta olan kişi herhangi bir şe-

kilde cemaate gidebilecekse, isterse iki kişinin yardımıyla

götürülecek durumda olsun, cemaate katılırdı. Bu gayret

neden olmasın ki? Zira Resûlullah (s.a.v.) de aynı gayreti

gösteriyordu. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.)’in irtihâline

sebep olan hastalığı sırasında bu durum meydana gelmiş-

  1. Hastalığın şiddetinden dolayı sık sık bayılıyor, defalarca

abdest suyu talep ediyordu. Nihayet bir keresinde abdest

almış ve Hz. Abbas (r.a.) ve diğer bir sahabenin yardımıyla

mübarek ayakları yere tam basmadığı halde camiye git-

mişti.  Hz. Ebû Bekr (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’in emrine

uyarak namazı kıldırmaya başlamış, Peygamber (s.a.v.)

de gidip cemaate katılmıştı. Hz. Ebû Derdâ (r.a.) diyor ki:

Ben Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Al-

lah (c.c.)’ya sanki O (c.c.) senin karşında ve sen de O

(c.c.)’yu görüyormuşsun gibi ibadet et. Kendini ölüler

listesinde say (kendini canlılar arasında hiç sayma, o

zaman ne bir şeye üzülür ne de bir şeye sevinirsin).

Mazlumun bedduâsından kendini koru. Sürünerek git-

mekten başka gücün olmasa da yatsı ve sabah namaz-

larında cemaate katılmaktan geri kalma.” (Buhari, Müslim)

Başka bir Hadîs-i Şerifler’inde Sallâllahu aleyhi ve sel-

lem Efendimiz, “Hakk Teâlâ cemaatle kılınan namazdan

çok hoşlanır.” buyurmuşlardır. (Müslim, İmam Ahmed, Taberanî)

Başka bir rivayette: Resûlullah (s.a.v.), « Cemâatle na-

maz, yalnız kılınan namazdan yirmiyedi kat fazla sevab-

dır» buyurmuşlardır. (Buhâri ve Müslim)

(Ahmed b. Zeyni Dahlan, Namaz Dinin Direğidir, s.46; Muhammed

Zekeriyya Kandehlevî, Amellerin Fazileti, s.303)

 

ÇOCUKLARIMIZA İSLAMI ÖĞRETİYOR MUYUZ?

 

Hz. Enes (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu-

nu söylemiştir: “Kim çocuğuna, yüzünden Kur’an oku-

mayı öğretirse gelmiş geçmiş bütün günahları bağış-

lanır. Kim de çocuğuna Kur’an’ı ezberletirse kıyamet

günü yüzü ayın on dördü gibi parlak olarak diriltilecek-

tir. Çocuğa “okumaya başla” denilecek, çocuk bir ayet

okuyunca babasının bir derecesi yükselecektir. Bu

durum Kur’an-ı Kerim’in hepsi tamamlanıncaya kadar

devam edecektir.” (Buhari, Müslim, Taberani)

Çocuğun Kur’an-ı Kerim okumasından dolayı baba-

ya verilen üstünlükler işte bunlardır. Bu konunun diğer bir

yönü de Eğer -Allah (c.c.) göstermesin- çocuğunuza dinini

gereği gibi öğretmezseniz sadece bu ebedi mükafatlardan

mahrum olmakla kalmayıp, üstelik Allah (c.c.)’nun huzurun-

da hesap vermeniz gerekecektir. Siz “hoca ve hafız  olduk-

tan sonra yalnız bir cami imamı olup kırık dökük şeylere

muhtaç olur” diye sevgili yavrunuzu (islami bilgileri öğren-

mekten) alıkoyarsanız  unutmayınız ki böyle yapmakla onu

ebedi bir felakete mahkum ediyor, kendinize de çok ağır bir

vebal yüklenmiş oluyorsunuz.

Bir hadiste buyuruluyor ki; “Hepiniz çobansınız ve

hepiniz güttüklerinizden mes’ulsünüz.” (Tirmizi) Herke-

se, emri altındaki kimselere ve aile efradına ne kadar din

öğrettiği sorulacaktır. Elbette o eksikliklerden (insanlara el

açıp muhtaç olmaktan) kendinizi ve çocuğunuzu mutlaka

korumaya çalışınız. Kısaca, siz çocuğunuza dindarlık ka-

biliyetini öğretirseniz kendi sorumluluğunuzdan kurtulmuş

olursunuz. Yaşadığı müddetçe de çocuğunuzun işlediği iyi

ameller, dua ve istiğfarlar derecelerinizin yükselmesine se-

bep olur. Fakat dünyevi menfaat hırsına kapılıp onu dinden

mahrum bırakırsanız, sadece kendi hareketinizin vebâlini

yüklenmekle kalmayıp, çocuğunuzdan meydana gelecek

olan kötü davranış, günah ve isyan yığınlarından sizin def-

teriniz de boş kalmayacaktır. Allah (c.c.) aşkına kendi hali-

nize acıyın. Dünya nasıl olsa gelip geçicidir. Ölüm (dünya-

daki) en büyük sıkıntılara son vericidir. Fakat kendisinden

sonra ölüm gelmeyen sıkıntının ise hiç sonu yoktur.

(Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti, s. 205-206)

 

 

ÜMMETİMİN EN ÜSTÜN İBADETİ,

KÛR’ÂN OKUMAKTIR

 

“Kıyamet gününde Kur’an-ı Kerîm gelecek ve Al-

lah Teâlâ’ya: ‘Yâ Rabbî! Kur’an okuyan kimseyi şeref

süsüyle süsle!’ diyecek; bunun üzerine Kur’an oku-

yan kimse şerefle süslenecek.Yine Kur’an-ı Kerîm:

‘Allah’ım! Ona şeref elbisesi giydir!’ diyecek; hemen o

zâta elbiselerin en değerlisi giydirilecek. Sonra Kur’an:

‘Rabb’im! Ona şeref tâcı giydir!’ diye niyâz edecek;

o kimseye şeref tâcı giydirilecek. Sonunda Kur’an-ı

Kerîm: ‘Yâ Rabbî! O kulundan razı ve hoşnut ol! Senin

hoşnutluğundan üstün bir şey yoktur.’ diyerek Kur’an

okuyan kimseyi mânevî mertebelerin en yükseğine

ulaştıracak.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 18; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’an 1).

“Kıyamet gününde, Kur’an-ı Kerîm ile Onun buy-

ruklarını tutup yasaklarından kaçan mü’minler ortaya

getirilecekler. Kur’an’ın önünde en uzun iki sûresi, Ba-

kara ile  Ali İmrân bulunacak. O sırada bu iki sûre, iki

bulut gibi görünecek veya aralarında bir nur bulunan

iki siyah gölgeliği andıracaklar, yahut bu iki sûre, kıya-

met gününde sahiplerini savunmak üzere saf bağlayıp

kanat germiş iki kuş sürüsü gibi gelecekler.” (Müslim,

Müsâfirîn 253; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 5).

“Kur’ân’ı mâhir olarak (mahrecini, tecvidini, sesini,

kıraatini bilerek) okuyan, şerefli, itaatkâr elçiler olan

meleklerle berâberdir. Kur’ân’ı kendisine zor geldiği

halde kekeleyerek okuyan kimseye ise iki kat sevap

vardır.”(Riyâzü’s-Sâlihîn, 991.)

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kim

Kur’an’ı okuduktan sonra herhangi bir kimsenin ken-

disine verilen nimetten daha üstün bir nimete sahip

olduğunu düşünürse, muhakkak o, Allah Teâlâ’nın bü-

yüttüğü nimeti küçümsemiş olur.” (Buhari)

“Hiçbir şefaatçı yoktur ki, Allah (c.c.) nezdinde mer-

tebesi Kur’an’ın mertebesinden daha efdal ve üstün ol-

sun. Ne peygamberlerin, ne melek ve ne de başkasının,

(yani en büyük şefaatçı Kur’an’dır).” (Müslim)

“Eğer Kur’ân bir deride bulunursa, ateş o deriyi yak-

maz.” (Müslim)

(İmam-ı Gazali, İhya-u Ulumuddin, c. 1 s. 773)

 

SELAMLAŞMAK NASIL OLMALI

 

Câhiliyet döneminde yaşayan kimseler birbirine rast

geldikleri zaman çeşitli sözlerle birbirine iltifat ederek

sevgi ve saygılarını gösterirlerdi. Câhiliyetin inanç, ibâdet

ve hukuk sahasina değişiklik getiren İslâm dini, sosyal

alanda da değişiklikler getirdi ve birbirine rast gelenlere,

iltifat etmek için kullandiklari kelime ve cümleleri yasakla-

yarak “es-selâmü ‘aleyküm” demeyi emretti.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “İmân etmedik-

çe Cennet’e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de

imân etmiş olamazsiniz. Size bir şey delâlet edeyim

mi ki, onu yaptığınız takdirde birbirinizi sevmiş ola-

caksiniz. Selâmı aranizda yaygınlaştırınız”. (Müslim)

İmrân bin Hüseyin (r.a.) diyor ki: “Biz câhiliyette

“Allâh senin gözünü sevindirsin” veya “Sabahleyin

senin yaşaman iyi olsun” derdik. İslâm dini gelince

bundan nehy edildik.” (Buhari)

Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyor: “Bizden baş-

kasina kendini benzeten kimse bizden değildir. Yahu-

di ve hristiyanlara kendinizi benzetmeyiniz. Yahudi-

lerin selâmı parmaklarla işaret etmek, hristiyanların

selâmı da el ile işaret etmektir”. (Müslim, Tirmizi)

Yukarıda zikredilen hadislerden anlaşıldığı gibi müslü-

manlar birbirine rast geldiklerinde (es-Selâmü ‘aleyküm)

sözünü söylemekle söze başlayacaklar. Başparmak ve

el işaretiyle selâm vermeleri caiz olmadığı gibi “günay-

din” gibi sözlerle de caiz değildir. Ancak “Esselâmü

aleyküm” demekle beraber el ile de işaret edilse veya

selâmdan sonra, günaydın veya merhaba dense beis

yoktur.

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.1, s.285)

 

ZİKİR VE İBADETLERİMİZİ YAPIYOR MUYUZ?

 

Ebû Musa (r.a.)’dan, Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Bir adamda kucak dolusu dirhem (para) olsa da onları

dağıtsa, başka biri de Allah (c.c.)’yu zikretmekle meş-

gul olsa, Allah (c.c.)’yu zikretmekle meşgul olan daha

üstündür.”(Taberarıi, Dürrü Mensur)

Allah (c.c.) yolunda mal harcamak çok büyük bir şey

olmasına rağmen, Allah (c.c.)’yu zikretmek daha üstündür.

O halde Allah (c.c.) yolunda malını harcamanın yanı sıra

kendisine bir de Allah (c.c.)’yu zikretmek nasip olan bir

zengine ne mutlu!

Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Her gün Allah

(c.c.) tarafından kullara İhsan ve ikramda bulunulur.

Herkese kendi haysiyetine göre az veya çok bir şey-

ler nasip olur. Ancak hiçbir ihsan, Allah (c.c.)’yu zik-

retmek için insana tevfik verilmesinden daha üstün

değildir.”

İşi ve gücüyle meşgul olan,daima ticaret, ziraat ve me-

murlukla uğraşanlar, vakitlerinden birazını Allah (c.c.)’yu

zikretmek için ayırmış olsalar, bedavadan bir kazanç elde

ederler. Gece ve gündüzün yirmi dört saatinden birkaç sa-

atini bu iş için ayırmak zor bir şey midir? Zaten vaktimizin

çoğu lüzumsuz ve boş işlerde geçmektedir. Böyle kazançlı

bir iş için zaman ayırmak neden zor olsun ki?

Bir hadiste Resûlullah (s.a.v.)buyuruyor ki: “Allah

(c.c.)’nun en iyi kulu, Allah (c.c.)’yu zikretmek için ayı,

güneşi, yıldızları ve gölgeyi araştıran kimsedir” (Müslim)

Yani zikir ve ibadet vakitlerine dikkat eden kişi demektir.

Gerçi zamanımızda saatler ve zamanı gösteren aletler

buna ihtiyaç bırakmamıştır. Ama yine de onları kısaca ta-

nımak güzel bir şeydir. Çünkü saat bozulduğu veya yanlış

gösterdiği zaman ibadet vakitleri kaçırılmamış olur.

Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyuruluyor: ‘‘Yeryüzünde Al-

lah (c.c.)’nun zikredildiği toprak parçası, yedi kat altı-

na kadar diğer toprak parçalarına karşı övünür” (Buhari,

Müslim)

(Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti s. 366)

 

KOMŞULUK HAKKININ ÖNEMİ

 

Abdullah b. Mes’ud (ra)’dan naklen Nebi (s.a.v): “Nefsi-

mi elinde tutan Allah (c.c.)’ya yemin ederim ki; diğer müs-

lümanlar onun  kalbinden, elinden  ve dilinden  emniyette

olmadıkça bir kimse gerçek müslûman olamaz. Komşusu

onun hilesinden ve zulmünden emin olmayan bir kimse de

olgun mü’min sayılmaz.” (Buhari)

Saîd b. Müseyyeb (r.a.)’dan naklen Resûlullah (s.a,v.)’ın şöy-

le buyurduğunu anlatıyor: “Bir komşunun diğer komşuya say-

gısı, anasına olan saygısı kadar olmalıdır.” (Buhari)

Hasan Basrî (r.a.)’ın rivayetine göre komşuluk hakkı şöyle-

dir: “Borç istediği zaman borç vermek, davet ederse icabet

etmek, hasta olursa ziyaret etmek, yardım talep ederse yar-

dım etmek, başına bir felaket gelirse taziyesine gitmek, bir

hayır İşi olursa tebrik etmek, ölürse cenazesinde bulunmak,

kendisi olmayınca ehlini ve malını korumak, ona bir toz bile

taşıtmamak, meğer ki ona hediye etmiş olasın da alıp götü-

receği bir şey olsun.” (Buhari)

Ebu Hureyre (r.a.)’dan naklen Resûlullah (s.a.v.) “Cebrail

(a.s.), komşuyu bana o kadar anlatırdı ki, komşu komşuya

mirasçı olacak sanırdım.” buyurmuşlardır.

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah’a ibadet edin. O’na hiç-

bir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimle-

re, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki ar-

kadaşa, yolda kalmışa, idareniz altındakilere – kölelere – iyilik

edin…” (Nisa 36) Burada yakın komşu, akraba olan komşudur.

Uzak olan komşu ise akraba olmayan komşudur.

Enes b. Mâlik (r.a.)’dan naklen Resûlullah (s.a.v): “Kıyamet

günü, bir komşu diğer komşuya yapışır ve Yâ Rabbi! Sen

bu kardeşime bol nimet verdin, bana da az verdin. Ben, aç

kaldım; o tok uyudu. Hele ona bir sor: Niçin bana kapısını ka-

padı? Ona verdiğin bol ihsandan niçin beni mahrum bıraktı

der?” buyurmuşlardır. (Buhari)

Kendisinde bir şeyler varsa ondan komşusuna da vermesi,

komşusunda olana gözünü dikmemesi, komşusuna eziyet etme-

mesi, komşudan gelen eziyete sabretmesi komşuluğun güzelli-

ğini tamamlar.

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gâfilîn s.150)

 

 

ALLAH (C.C.) İÇİN HARCAMANIN FAZİLETİ

 

Hureym b. Fâtık (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim, Allah (c.c.) yolunda bir şey

înfak ederse, ona infak ettiğinin yedi yüz katı ecir yazılır.”

(Buhari, Hâkim)

“Sadakanın efdali, zenginlik döneminde verilendir. Ve-

ren el alan elden üstündür. Sadaka vermeye, bakmakla

yükümlü olduklarından başla.” (Müslim)

“Bir hurmanın yarısıyla bile olsa, cehennem ateşinden

kendinizi koruyunuz. Eğer onu da bulamazsanız, tatlı/gü

zel bir söz söyleyiniz (kendinizi bu şekilde cehennemden

koruyunuz).” (Buhârî)

Yani, sizinle cehennem ateşi arasında bir perde olması

için, çok az miktarda olsa bile sadaka veriniz. Eğer bunu da

bulamazsanız, hiç olmazsa güzel söz, yani tatlı bir sözle o per-

deyi oluşturunuz.

“Cömert ve iyilik sahibi kişilerin hatalarını ve zellelerini

(küçük günah) görmemezlikten geliniz. Zira cömertin aya-

ğı sürçtükçe Cenâb-ı Hak onu yerde koymaz. Daima onun

yardımcısı ve destekçisi olur.”

(Buhari, Edebü’l Müfred)

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri anlatır: “Gazaya çıktım.

Fakir askerlere harçlık dağıtıyorlardı. Komutan bir miktar harç-

lık da bana verdi. Aldım, hepsini dağıttım. Bir gün öğle nama-

zını kıldıktan sonra oturdum. ‘O komutanın verdiğini niçin alıp

dağıttım?’ diye kendi kendime hayıflanmaya başladım. ‘Keşke

almasaydım’ diye pişman oldum. Uykum geldi. Rüyamda bü-

yük büyük köşkler gördüm. Bu köşklerin kime ait olduğunu sor-

dum. ‘Malları sana ulaşıp da senin paylaştırdığın kimselerindir’

dediler. Bu köşklerde benim de nasibim olup olmadığını sor-

dum. ‘Şu yüce köşk senindir’ dediler. ‘Benim köşküm bunların-

kinden niçin daha yücedir?’ dîye sordum. ‘Mal sahipleri sevap

umdukları için mallarını verdiler. Allah Teâlâ da karşılığında bu

köşkleri verdi. Ama sen eline gelen malı Allah için paylaştırdın.

Sonra da aldığına pişman oldun. Onun için Allah Tebâreke ve

Teâlâ sana daha iyisini verdi’ dediler.”

(Mustafa Darir Efendi, 100 Hadis 100 Hikaye, s. 166)

 

GÜNAHTA ISRAR, GÜNAHI BÜYÜTÜR;

İSTİĞFAR İSE ERİTİR

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (k.s.) der ki:

“Günahın, günahkâr yanında büyük oluşu,

günahkârın, onu büyük görüp ondan korkmasıdır. Böyle

olunca da o günah, Allâh (c.c.) katında en küçük günâh

olur. Ama günahkârın gözünde küçük duran bir günah,

Allâh (c.c.) katında günahların en büyüğüdür. Hâsılı, o

günahkâr kimse, bu günâhı küçük saydığı için, işleme-

ğe devâm eder. Bu mevzûuda Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’den

bazıları şöyle der:

“Isrârla yapılan günah, küçük kalmaz; istiğfârla da bü-

yük günâh kalmaz.”

Bu mevzûuda Avâm bin Haşveb (k.s.) şöyle demiştir:

“Günâhtan sonra yapılan dört şey vardır ki kötülük ba-

kımından günahdan daha çirkindir.

Bunlar da şunlardır: 1) Günâhı küçümsemek, 2) Yap-

tığı günâhla övünmek, 3) Yaptığı günaha sevinip bunu

herkese anlatmak, 4) Günâhta ısrar etmek.”

Bazı büyük zâtlar şöyle demişlerdir:

“Günahlardan sakın; günahlardan herbiri, bir kötülük-

tür. Onun kötülüğü, bir mancınığa konulup itâat duvarı-

na atılır ve o da duvarı yıkar. Yıkılan duvardan nefsânî

rüzgâr girer ki buda, maarifet kandilini söndürür.”

Bazı hakîm zâtlara şöyle soruldu ki:

“-Nedir bu hâlimiz? İlmi dinliyoruz da ondan niçin

fâidelenemiyoruz?” cevâben denildi ki:

“-Şu beş kötü hâlden dolayı böyle oluyorsunuz:

1) Allâh (c.c.)’nun, size ihsân eylediği ni’metlere şük-

retmiyorsunuz, 2) Günâh işlediğinizde istiğfâr etmiyorsu-

nuz, 3) Bildiğiniz ilminizle amel etmiyorsunuz, 4) İyilerle

arkadaşlık ediyorsunuz; ama onlara tâbi olmuyorsunuz,

5) Ölülerinizi gömüyorsunuz da onlardan ibret almıyor-

sunuz.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s. 421-423 )

 

ŞÜKÜR NASIL OLUR?

 

Şükür; Allah (c.c.)’nun verdiği nimetleri günahta kullan-

mayarak, iman, ilim, sâlih amel, güzel ahlâk gibi şeylerde

kullanmak ve söz ile, mal ile ve beden ile ibâdet etmektir.

Verilen nimet, şükrettikçe artarak devam eder. Kur’an-ı

Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Şükrederseniz size artırı-

rım. Eğer nankörlük ederseniz haberiniz olsun azabım

şiddetlidir.” (İbrahim 7)

Hadis-i Şerif’te, “İnsanlara şükretmeyen (onların iyi-

liklerini takdir etmeyen) Allah (c.c.)’ya da şükretmemiş

olur” buyuruluyor.

(Tirmizi)

Sana iyilik yapanlara gereken şekilde teşekkür etmen

icap ettiği gibi, sana âhiret hayatını kazanmaya sebep ola-

cak ilimleri öğreten hocalarının haklarını da gözetmelisin.

Şükür, sabırdan ve zühdden üstündür. Çünkü şükür bü-

tün güzel huyları içine alır.

Hamd, tesbih, zikir, tevhid, Kur’an okumak gibi ibâdetler

dil ile yapılan şükürdür.

Düzgün itikad, marifet, ilim, düzgün niyet, yaratılanlar-

daki hikmetleri düşünmek, kalbin şükrüdür.

Diğer organlarla yapılan ibâdetler de o organların şük-

rüdür.

İnsan kendi halini düşünse, içinin, dışının ve bütün ha-

yatının nimetlerle kaplandığını görür. Bunu görünce de bu

kadar nimetin şükrünü yapmaktan âciz olduğunu görüp

acizliğini anlar.

Şükür edebilmek de bir şükürdür. Hem şükredebildiği-

mize hem de Allah (c.c.)’nun sonsuz nimetlerine karşı çok

çok şükretmemiz lâzımdır.

Fakat şükredebilenler çok azdır. Nitekim Kur’an-ı

Kerim’de, “Kullarımdan çok şükredenler azdır” buyuru-

luyor. (Sebe’  13)

Şükrün en üstünü ise hakkını vererek namaz kılmaktır.

Nitekim bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor: “Namaz şük-

rün bütün kısımlarım içinde toplamıştır.” (Buhari)

Nitekim duhâ/kuşluk namazını kılan kimse, o günün

şükrünü edâ etmiş, yerine getirmiş olmaktadır.

(Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam s. 593)

 

KENDİMİZİ HESÂBA ÇEKMELİYİZ

 

İnsanların bayrâm namâzı kılınan yere toplanmaların-

dan ibret almalı, kabirlerinden kalkıp her biri bir hâlde  akın

akın mahşer yerine gidip toplanmayı göz önüne getirme-

lidir. Mu’az bin Cebel (r.a.) diyor ki: Resûlullâh (s.a.v.)’den

Nebe’ Sûresi, on sekizinci Âyet-i Kerîme’sini: “Sûrun üfü-

rüldüğü gün akın akın gelirsiniz” suâl ettim: “Yâ Mu’az!

Büyük bir işten sordun” buyurdular. Gözleri yaşardı.

Sonra buyurdular ki: “Kıyâmet günü ümmetimden on

sınıf, diğer Mü’mînlerden ayrı olarak haşr edilecek-

lerdir. Birincisi, domuz şeklinde haşr edileceklerdir,

Bunlar harâm yiyenlerdir. İkincisi, maymun şeklinde

haşr olunacaklardır. Bunlar nemmamlardır. Bir kısmı

yüzüstü neşredileceklerdir. Bunlar fâiz ehlidir. Bir kıs-

mı kör olarak dolaşırlar. Bunlar hükme aldırmayan-

lardır. Bâzıları delîler gibi sağır ve dilsiz haşr oluna-

caklardır. Bunlar amellerini beğenenlerdir. Bir bölüğü

dillerini sakız gibi çiğneyeceklerdir, ağızlarından irin

akacaktır. Bunlar sözleri işlerini tutmayan âlimler ve

hikâyecilerdir. Bâzılarının elleri ve ayakları bağlı ola-

caktır. Bunlar komşularına eziyet verenlerdir. Bâzıları

ateşten dallara asılı olurlar. Bunlar şehvetlerine uyup

mallarından Allâhü Te’âlâ’nın hakkı olan zekâtı verme-

yenlerdir. Dokuzuncu sınıf katrandan elbiseler içinde

yüzeceklerdir. Bunlar kibir ve ucub edenler, böbürle-

nenlerdir. Onuncu sınıf leşten daha fena kokanlardır.

Bunlar da zinâ yapanlardır.” (Hülâsâtü’l-hakâyık)

Saf saf olup bayrâm namâzı kılarken, Allâhü Te’âlâ’nın

huzûrunda, mahşer yerinde saf bağlamayı düşünüp ib-

ret almalıdır. Bunun gibi eve dönünceye kadar, amelinin

Allâhu Te’âlâ katında, kabûl edilip edilmediğini düşünme-lidir.  (Seyyîd Alîzâde, Şir’atü’l İslâm, s.150)

 

 

 

 

EHL-İ BEYT (R.A.E.)’E SALAVAT GETİRİLMESİ EMRİ

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in bütün Ehli Beyt’ini, As-

hab’ını (r.a.e.) ve merhum ümmetini sevmek lüzumludur.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in Ehli Beyt’ine olan sevgileri,

onun yüce cenâbına yakışır bir şekilde büyüktür. Ehli Beyt’in

sevgisi hakkında birçok Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler var –

dır. Bunlardan bazılarını zikredelim:

“..Ey ehli beyt, Allah sizden sırf günahı gidermek ve

sizi temiz yapmak istiyor.” (Ahzab 33)

“… “Ey Resûlüm” De ki: Ben size yaptığım bu tebliğ-

den sizden Allah’a ibadet ve yakınlıkta, sevgiden başka

bir mükafat istemiyorum.” (Şuara 23)

Bu Âyet-i Kerime’de zikrolunan “el kurba-yakınlık”tan

murat, bazılarına göre: Resûlullah (s.a.v.)’e olan akrabalık-

tır. Onun yakın akrabası: Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin (r.a.e.)

Efendilerimiz’dir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifler’inde bu –

yururlar ki: “Şüphesiz ki, ben yakında davet olunup buna

icabet edeceğim, (yani irtihal edeceğim) Size iki ağır

emaneti bırakıyorum: Allah (c.c.)’nun kitabı ile akrabam.

Allah (c.c.)’nun kitabı gökten yere uzanan bir ilahi iptir.

Akrabam ise Ehli Beytimdir. Lütufkar ve her şeyden ha-

berdar olan Allah (c.c.) bana haber verdi ki; bu iki emanet

benim havzıma gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmaya-

caklardır. Artık bunlar hakkında ırzımda (bıraktığım ema-

nette) bana nasıl halife olacağınızı siz düşünün.” (Müslim)

“Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salat eder-

ler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve gönülden

teslim olun.” (Ahzab s. 56)

Bu ayetin nüzulünden sonra, nasıl salavat getirecekleri

hakkında Ashab-ı Kiram’ın sorusu ve “Allahümme salli ala

Muhammedin ve ala ali Muhammed…” diyen Resûlullah

(s.a.v.)’in cevabı, açık olarak gösteriyor ki, bu Âyet-i Kerime

de, ehli beyte de salavatın getirilmesinin murad olduğuna

açık delildir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve  Akâidi, s. 154)

 

KIYAMET VAKTİ

 

Allah (c.c.), başlangıcı olan şu kâinatı belli bir vakitte son-

landıracak ve gökler kitap dürülür gibi dürülecektir. Kıyamet

günü ölülerin cesetlerine tekrar can verilir ve kabirlerde olanlar

kabirlerinden kaldırılır. Yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmış

olanlar bu hayvanların karınlarından, yırtıcı kuşların parçalamış

olduğu küçük çocuklar kuşların kursaklarından, sanki ölmemiş

gibi dünyadaki şekilleriyle çıkarılır. Sonra bütün mahlûkât dün-

ya senesiyle 50 bin sene olan uzun bir günde haşir meydanına

sevkedilir.

Kıyametten önce ise İsrafil Aleyhisselam’ın Sûr’a birinci üfü-

rüşüyle yerde ve göklerde kim ve ne varsa hepsi ölür, yok olur.

Sadece şu 7 şey yok olmaz:

1- Arş, 2- Kürsî, 3- Levh-i Mahfuz, 4- Kalem, 5- Cennet, 6-

Cehennem, 7- Ruhlar.

Allahu Teâlâ (c.c.) buyuruyor ki:

“Sûr’a üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri hâriç gökler-

de olanlar ve yerde bulunanların hepsi dehşete kapılırlar.”

(Neml 87)

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

“O gün zâlimlere özür dilemeleri fayda vermeyecektir.

Onlar için sadece lanet vardır. Ve en kötü yurt (cehennem)

vardır.” (Mü’min 52)

“..Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra da sizi

kıyamet günü için toplar. Onda bir şüphe yoktur. Velâkin

insanların çoğu bilmezler.” (Câsiye 26)

“Bütün insanlar (kabirlerinden uyanıp) Allahu Teâlâ’nın

huzurunda kıyam edecektir.” (Mutaffifîn 6)

“O gün hak ile bâtılın ayrılacağı gündür.” (Mürselât 38)

“O gün, insanın kardeşinden, anasından, babasından,

eşinden ve oğullarından kaçacağı gündür.” (Abese 34-36)

“O gün mal ve evlatlar fayda vermeyecektir.”(Şuârâ 88)

“O gün, alım-satımın olmayacağı bir gündür.” (Bakara

254)

İmam Kurtubi (r.a.) der ki:

İnsanlar için lâzım olan; kıyamet alâmetleri ortaya çıkma-

dan önce hazırlık yaparak tedbir almış olmalarıdır. Çünkü yüce

Allah (c.c.) o alâmetleri dünya yaşamının müddetinin sonunun

geldiğine dair nişanlar olarak yaratmıştır.

(Muhammed Alaadin, Hediyyetü’l Alaiyye, s.896-897)

 

 

SADAKA BELAYI DEFEDER

 

Selef-i Sâlihîn, kendilerine dilenci veya misafir gelme –

yince: ‘‘Acaba benim ne günahım var ki, kimse gelmi-

yor’’ derlerdi. Alî (k.v.) ağladı. Sebebini sorduklarında:

‘‘Yedi gündür hiç bir misafir gelmedi. Allahu Teâlâ’nın

beni kötü, aşağı kılmasından korkuyorum’’ buyurdu.

Az da olsa verdiği şeyi hakîr görmemeli, gücü yettiği ka-

dar vermelidir. Resûlullah (s.a.v.) ‘‘Yanık bir koyun tırnağı

da olsa verip fakiri reddetmeyiniz’’ buyurmuştur. (Buhari,

Ebu Davud)

Hasen bin Salih’in (rahimehullah) kapısına yatsı vakti

bir dilenci geldi. Elinde yanan bir çıra ile çıktı. ‘‘Sana vere-

cek bir şeyimiz yok. Bu çırayı al da sana bir şeyler vere-

bilecek kimsenin evine, bunun ışığında gidersin’’ dedi.

Yine bir Hadîs-i Şerif’te: ‘‘Yaptığınız mâruf şeyleri kü-

çük görmeyiniz. Bir kardeşinizi güler yüz ile karşılama-

nız bile yeter’’ buyurmuştur. (Müslim) Mâruf şeyler, Allahu

Teâlâ’nın rızâsına uygun söz ve fiillerdir. Müslümanlarla

karşılaştığında yüzünü asmayıp güler yüzlü olmak, lütufkâr

davranmak, kalplerine sürur vermek lâzımdır. Müslümanla-

rın kalplerine sürur ulaştırmak sadakadır (Şerhi Mesâbîh).

Sadakanın çeşitleri vardır. Hepsini ganimet bilmelidir.

Yolunu sapıtmış kimselere yol göstermek sadakadır. Yol-

dan, eziyet veren şeyi kaldırmak sadakadır. Dilinde rekâket

olan kimseye, başkasına bir şey anlatırken anlaşılmasında

yardımcı olmak da sadakadır. Sadaka diye niyyet edilen

her iş sadaka sayılır. Tesbîh, tehlîl ve tekbîrler, haramlar-

dan korunmak için zevcesine yaklaşmak, iki kişinin arasını

adaletle bulmak, hayvana yük kaldıran veya indiren kimse-

ye yardım etmek, tatlı söz söylemek hep sadakadır. Adiyy

bin Hâtem (r.a.) bildiriyor: Resûlullah (s.a.v.) Cehennem-

den bahsetti. Sonra yüzünü çevirip ondan üç kere Allahu

Teâlâ’ya sığındı. ‘‘Yarım hurma ile de olsa Cehennem-

den sakının. Eğer bulamazsanız tatlı söz ile ondan ko-

runun’’ buyurdu. (Hâlisa)

(Muhammed Bin Ebubekr , Şir’atül İslam, s.177)

 

İBADETİN İLİĞİ “DUA”

 

Fıkıh âlimlerinin, hadis âlimlerinin, önceki âlimlerle

sonraki âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre duâ et-

mek müstâhabdır. Allah (c.c) öyle buyurmuştur: “Rab-

biniz buyurdu ki, bana duâ edip isteyin, kabul edip

size vereyim.” (Mü’min 60) Yine Allah (c.c): “Yalvararak

ve gizlice Rabbinize duâ edin” (Araf 55) buyurmuştur. Bu

konuda ayetler çoktur ve meşhurdur.

Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde ise şöyle buyur-

muşlardır: “Kul, dua ile şu üç şeyden muhakkak bi-

risini elde eder: a) Ya kendisi için affedilen günâh, b)

Kendisine dünyada iken verilen bir hayır, c) Kendisi

için azık olarak ayrılmış ve âhirette alacağı bir hayır.”

Allahu Teâlâ’nın kazâ ve kader-i ilâhîsinin mecrasın-

dan zerre kadar sapmadığı ve dönmediği bilinmektedir.

O halde duanın faydası nedir?’ diye sorulacak olursa

şunu bilmek gerekir: dua ile belânın kalkması da kader-i

ilâhîdendir. Bu bakımdan dua, belânın kalkmasının sebe-

bidir. Rahmetin de celbedicisidir. Nitekim kalkanın, gelen

okların geri çevrilmesinin sebebi; suyun ise, yerden biten

otların bitmesinin sebebi olduğu gibi…

Sebeplerin varlığını tedricen (azar azar) takip eden

müsebbiblerin (sebep olanların) tafsili (açıklaması) ise,

kaderdir. Madem ki, hayrı takdir eden Allah (c.c), onu bir

sebeple takdir etmiştir. Elbette takdir ettiği şerrin defi için

de bir sebep takdir etmiştir. Bu bakımdan basiret gözü

açık bir kimsenin nezdinde bu emirler arasında herhangi

bir tenâkuz (çelişki) yoktur. Bütün bu hakikatlerden sonra

bilinmeli ki, zikirde olduğu gibi dua da kalbin Allah (c.c) ile

hazır bulunmasını ister. Kalbin bu şekilde huzura kavuş-

ması ise ibadetlerin en yüce kısmıdır. İşte bunun için Hz.

Peygamber (s.a.v) ‘Dua ibâdetin iliğidir’ buyurmuştur.

(İbni Mace, Tirmizi, Ahmet Bin Hanbel)

(İmam Gazali: İhya-u Ulumud-Din C.1 Zikir ve Dualar Bölümü

İmam Nevevi: Dualar ve Zikirler Dua Bölümü

 

NAMAZLARIMIZI HUŞU İLE KILABİLİYOR MUYUZ?

 

Namazda kalbin huzuru, namazın caiz oluşunun şartı

değil, kabulünün şartıdır. “Caiz” olmakdan kastımız, o na-

mazın kazasının gerekmemesidir. “Kabul”den kastımız

ise, namaz için mükafaatın tahakkuk etmesidir.

Bunun dünyadan bir örneği şudur: Birisi senden bir

elbise ödünç alsa, sonra onu güzel bir şekilde geri verse,

bu kimse sorumluluktan çıkmış ve övgüyü haketmiş olur.

Fakat aynı adam o elbiseyi seni hafife alarak sana fırlatıp

atsa, bu da sorumluluktan çıkmış olur.  Ama övgüyü değil

zemmi haketmiş olur. Tıpkı bunun gibi, bir kimse ibade-

tini, ta’zim ile yerine getirse, hem farzı yerine getirmiş,

hem mükâfaata müstehak olmuş olur. Fakat ibadetlerini

hafife alan kimse de, zahiren farzı yerine getirmiş olur,

ama zemmi hakeder.

Fakihler’den Ebu’l-Leys (rh.a.) ise “Tenbîhu’l-Gâfilin”

adlı eserinde şunu belirtir; “Namazdaki kıraatin tam olu-

şu, hatasız ve tefekkürle (manası düşünülerek) okunu-

şudur.” Gazali (rh.a.) da, Ebu Talib el-Mekkî’nin, Bişrü’l-

Hafi’den, “Kim namazda huşu İçinde olmazsa, namazı

fâsid olur” dediğini rivayet ettiğini yazmıştır. Hasan el-

Basrî (r.a.)’ın de: “Kalbinin huzurlu ve hazır olmadığı

her namaz, (mükafaata değil) cezaya doğru hızla gider”

dediği rivayet edilmiştir. Mu’az b. Cebel (r.a.)’ın: “Kim na-

mazda iken, şuurlu olarak etrafındakiler tanımaya çalışır-

sa, o namaz kılmıyor demektir” dediği rivayet edilmiştir.

Yine Müsned bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söyle

dediği rivayet edilmiştir: “Kul hazan namaz kılar. Ama

o namazının altıda biri, hatta onda birinin mükafatı

kendisi için yazılmaz. O kul için namazından, sadece

(namazda oluşunun) şuurunda olduğu anların sevabı

yazılır.” Abdulvâhid b. Zeyd de şöyle der: “Alimler, kulun

kıldığı namaz’dan, onun için sadece şuurlu olarak (gafil

olmaksızın) kıldığı kısımların sevab temin ettiği hususun-

da ittifak etmişlerdir” demiş ve bu hususta bir icmâ bulun-

duğunu iddia etmiştir.

(Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu l-Gayb, 16/386-389)

 

SÂLİH KİŞİLERLE OTURUP KALKMAK

 

Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in vasiyetlerinden

birinde de, sâlih ve güzel ahlâklı kişilerle oturup kalk-

mamız buyurulmaktadır.

Bu gibilerle bulunmak ve onların meclislerine devam

etmekle günahlardan korunmuş oluruz. Şöyle ki: Bu gibi-

lerle oturmaktayken bir kimse bir suç veya bir günah iş-

lerse akabinde hemen tevbe etmiş olur veya böyleleriyle

otururken herhangi bir günaha düşmek imkânsızdır. Bu

ahidle amel etmek isteyenler dikkatli bir siyasete ve anlayı-

şa ihtiyaç duyarlar. Bu siyaset ve anlayışla oturacağı veya

oturmayacağı kişiyi seçip öğrenir. Böyle bir siyaseti takip

etmeyen bir kişi, her gördüğü kimseyle oturmaya yeltenir.

Ondan sonra o kimseyle oturmayı keser, böylece düşman

kazanmış olur.

Bu böyle olunca yalnız kalmak, bugün için insanlarla

oturmaktan daha hayırlıdır. Meğer ki, halk arasında bulun-

mayı gerektiren şer’î bir durum ola.

Ey kardeşim! İyi ve sâlih kişileri ara ve bul. Onlarla otur-

maya bak. Bunları bulamazsan yalnız başına otur. Örnek

olarak şu söz söylenir: «Kötü ile oturacağına yalnız başına

otur». Yine şu söz söylenir: «Köpekle oturmak, günaha sü-

rükleyen bir kimse ile oturmaktan daha evladır».

Şeyhayn ve diğerleri merfûan şu hadîsi anlatırlar: «İyi

ve salih bir kimse ile kötü bir kimsenin meseli (örneği)

misk kokusunu taşıyan bir kimse, ya bir miktar miski

sana verir ya da sen ondan biraz satın alır veya onun

sana kadar gelen güzel kokusunu koklamış olursun.

Demirci körüğünü körükleyen bir kimsenin yanma

yaklaşırsan ya elbiselerini bir kıvılcımla yakmış olur-

sun veya onun kötü kokusunu almış ve koklamış olur-

sun».

(İmam-ı Şarani, Büyük Ahidler, s. 602)

 

GÜNAHLARDAN TAMAMEN ARINDIRAN AMEL

 

İbn-i Abbas (r.anhuma)’dan rivayet edildiğine göre

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim Kâbe’yi elli kere

tavaf ederse anasından doğduğu gün gibi günahların-

dan arınır.” (Tirmizî)

Hz. Ali’nin (r.a.) oğlu Hz. Hüseyin (r.a.) bir gün Kâ’be’yi

tavaf ediyordu. Bir kişi: “Ey Ali’nin oğlu! Uzun zamandan

beri tavaf ediyorsun. Bunun sebebi nedir?” diye sordu. Hz.

Hüseyin (r.a.) şunları anlattı:

“Allahu Teâlâ Hazretleri, Hz. Âdem (a.s)’ı yaratmayı

diledi. Melekler: ‘İlâhî! Bizden başka halife yaratırsan hü-

kümlerini yerine getirmezler. Kan dökerler. Fesat ederler.

Biz devamlı tesbih ediyoruz. Bizi halife eyle.’ dediler. Allahu

Teâlâ da:

‘Benim bildiğimi siz bilmezsiniz.’ dedi. Melekler bunu işi-

tince: ‘Allah (c.c.)’nun işine karıştık. Hata ettik. Allah (c.c.)

bize nasıl ceza verecek? Arşa sığınalım.’ dediler. Ellerini ve

başlarını arşa doğru kaldırdılar, ağladılar, yalvardılar. Arşı

tavaf etmeye başladılar. Allahu Teâlâ bunlara rahmet naza-

rıyla baktı. ‘Arşı tavaf etmek elinizden gelmez.’ dedi.

Arş altında, dört direk üstüne zebercetten bir ev yarattı.

Örtü ve duvarlarını yakuttan yaptı. Burası Allahu Teâlâ’nın

Kur’an’da “Beytü’l-Ma’mûr” dediği evdir. Meleklerine bu

evi tavaf etmelerini emretti. Her gün yetmiş defa gelir gider

tavaf ederler. Bir defa gelen meleğe ikinci defa tekrar nöbet

gelmez. Sonra meleklere: ‘Yeryüzüne inin. Bir ev yapın. Öl-

çüsü bu ev kadar olsun.’ dedi.

İndiler, evi yaptılar. Allahu Teâlâ Hazretleri şöyle buyur-

du: ‘Günah işleyen kullar gelsinler. Bu evi tavaf etsin-

ler. Tevbe edip, aflarını dilesinler affedeyim. Nitekim siz

hata ettiniz. Sonra bu evi tavaf ettiniz. Ben de o hatanızı

bağışladım. Onları da bağışlayayım.’ dedi.”

O kişi bu sözü duyunca şöyle dedi:

“Doğru söyledin. Ey Allah (c.c.) Resûlü (s.a.v.)’in kızının

oğlu. Âmenna ve saddeknâ.”

(Mustafa Darir Efendi, 100 Hadis 100 Hikaye, s.123)

 

ANA BABA HAKKININ ÖNEMİ

 

Resûlullah (s.a.v) amellerin en üstününü “Vaktinde kılınan

namaz, sonra ana babaya iyilik, sonra Allah (c.c.) yolunda

cihattır.” şeklinde beyân etmiştir. (Müslim) Bir başka hadiste Ab-

dullah b. Ömer’den (r.a.) naklen Resûlullah’a (s.a.v) cihada çıkma

arzusuyla gelen kişiye anne babası hayatta olduğunu öğrendiğin-

de “Onlara git. İyilik yap; böylece cihat sevâbı alırsın.” buyur-

muşlardır. (Müslim) Bu habere dayanarak “Bir kimseye ana babası

izin vermedikçe cihada çıkması doğru olmaz. Ancak, seferberlik

gibi durumlar hariç. Bunun dışında ananın babanın ihtiyacı varsa

onların hizmetinde kalmak gazaya çıkmaktan daha üstündür. Ana

babanın on hakkı vardır:

  1. Yemeğe ihtiyaç duydukları zaman onları yedirip doyurma-

lıdır.

  1. Giyime ihtiyaç duydukları zaman onları giydirmeli. (Haliyle

gücü yettiği kadar.)

Nitekim Resûlullah (s.a.v.) “Onlarla dünyada iyi geçin.” (Lok-

man 15) Ayetini şöyle tefsir buyurdu: Acıktıkları zaman onlara ye-

dirmek, çıplak kaldıkları zaman da giydirmek demektir.

  1. Onlardan biri veya ikisi bir hizmet istedikleri zaman hizmet

etmesidir.

  1. Çağırdıkları zaman çağrılarına koşmak sûretiyle hazır ol-

maktır.

  1. Bir emir verdikleri zaman o emre itâat etmesidir. (Fakat gıy-

bet ve mâsiyet emri müstesna.)

  1. Onlara yumuşak konuşarak kaba söz söylememelidir.
  2. Onları isimleri ile çağırmamalıdır.
  3. Yolda onların arkasından gitmelidir.
  4. Kendisi için sevmediğini onlar için de sevmemeli, kendisi için

sevdiğini onlar için de sevmeli ve istemelidir.

  1. Kendisi için bağış talebinde bulunduğu gibi, onlar için de

Allah’tan bağışlanmak talebinde bulunmalıdır. Nitekim bu mânâda

Nuh Peygamber’in dilinden Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Ya Rab-

bi, beni, anamı ve babamı bağışla…” (Nuh 28)

İbrahim Peygamber’in ise şöyle dediğini anlatmıştır: “… Yâ

Rabbi duâmı kabul buyur. Rabbimiz! Kıyâmette beni, anamı,

babamı ve bütün mü’minleri de hesaba kalkıldığı gün bağış-

la!” (İbrahim 40-41)

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin, s. 128)

 

YATSI NAMAZI VE GECE ÂDÂBI

 

Yatsı vakti girip ezan okunduktan sonra kamet yapılma-

dan ve farzdan önce “Yatsı Namazı’nın sünneti” niyetiyle

dört rekât namaz kıl.

Bu namazın fazilet ve sevabı pek çoktur. Hadis-i Şerif’te

bildirildiğine göre “Ezânla kâmet arası yapılan duâ reddo-

lunmaz.” (Kenzu’l-Ummal, II, s. 108)

Sonra cemaatle yatsının farzını, arkasından da yat-

sının müekked sünnet olan iki rekât son sünnetini kıl. Bu

namazda ya Secde ve Mülk Sureleri’ni veya Yasin ve Du-

han Sureleri’ni oku. Bu surelerin okunması Peygamberimiz

(s.a.v.) tarafından tavsiye edilmiştir. Eğer bu surelerden bi-

rini okumamışsan, namaz dışında okumayı terk etme. Bir

kısmını ya da tamamını uyumadan önce de okuyabilirsin.

Hazreti Cabir (r.a.) buyuruyorlar ki: “Resûlullah (s.a.v.)

Tebareke (Mülk) ve Secde Sureleri’ni okumadan uyu-

mazdı ve şöyle buyururdu: Bu iki surenin sevabı,

Kur’an’daki diğer surelere göre 70 kat fazladır. Kim bu

sureleri okursa onun için 70 sevap yazılır, derecesi 70

kat artırılır.” (Tirmizi, Sevabul Kur’an 9)

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdu

ki: “Kim gece Yasin Suresi’ni okursa, affolunmuş olarak

sabahlar.” (Beyhaki, Sünenü’l-Kübra)

Yatsı Namazı’nın son sünnetinden sonra dört rekât na-

maz daha kıl. Zira bu dört rekât namazın fazilet ve bereketi-

ne delalet eden birçok Hadis-i Şerifler vardır.

Bundan sonra üç rekât vitir namazını kıl.

Peygamberimiz (s.a.v.) vitir namazının birinci rekâtinde

Â’lâ Suresi, ikinci rekâtta Kâfirun Suresi, üçüncü rekâtta da

Felak ve Nâs Sureleri’ni okurdu.

Teheccüde kalkma alışkanlığın varsa, vitir namazını o

zamana bırakman daha uygundur.

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.191 )

 

 

SILA-İ RAHİM (AKRABA ZİYARETİ) ÖMRÜ UZATIR

 

Sahîh-i Buhârî’de Ebû Hüreyre’nin (r.a.) Resûlullah

Efendimiz (s.a.v.)’den bildirdiği Hadîs-i Şerîf’de: ‘‘Allahu

Teâlâ’ya ve kıyamet gününe inanan sıla-i rahim et-

sin, akrabasını ziyaret etsin, yoklasın’’ buyuruldu. Bir

Hadîs-i Şerif’te de: ‘‘Ömrünün uzun olmasını ve rahat

yaşamayı seven, sıla-i rahim yapsın’’ buyuruldu. (Buhari)

Anayı, babayı ve zî-rahm-i mahremleri ziyaret etmek

vâcibdir. Terk etmek büyük günahdır. Hiç olmazsa, selâm

göndererek, mektub yazarak bu günahlardan kurtulmalı-

dır. Selâmın, mektubun ve sözle, para ile yardımın mik-

darı ve zamanı yoktur. Lüzum ve imkânı kadar yapılır.

Mahrem olmayanlara bunlar vâcib değildir. Bunlar önce

anaya, sonra babaya, sonra evlâda, sonra ecdada, sonra

erkek ve kız kardeşlere, amcalara, halâlara, dayılara ve

teyzelere yapılır. Allahu Teâlâ’nın: “Allahu Teâlâ diledi-

ğini siler, dilediğini yazar’’ Âyet-i Kerîmesi’nin tefsîrinde

deniyor ki: Tefsîr Âlimi Dahhâk der ki, kişi sıla-i rahim

edince, ömründen az bir zaman kalmış olsa da, Allahu

Teâlâ, ömrünü uzatır. Sıla-i rahİm yapmayanın daha ömrü

varsa onu da indirir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): ‘’Allahu Teâlâ’dan

korkun ve akrabanızı ziyaret edin, onlara yardım edin.

Çünkü Sıla-ı Rahİm (Akrabayı ziyaret ve onlara yar-

dım), sizin için dünyâda bereket, âhİrette günahlara

mağfirettir’’ buyurdu. (Buhari, Müslim) Enes bin Mâlik (r.a.)

buyurdu kî, üç sınıf kimseye, yârın kıyamet gününde Ar-

şın altında yer verilir: Birincisi, Sıla-i rahim yapan; ikincisi

kocası ölmüş ve mal bırakmamış, küçük çocukları kalmış

ve bunları kimseye muhtâç etmemek için koruyan, büyü-

ten kadın; üçüncüsü yetimleri yedirmek, doyurmak için

yemek veren kimsedir.

(Muhammed Rebhâmi, Riyadün Nasıhin S. 407)

 

YENİDEN DOĞUŞUN ANAHTARI TEVBE VE İSTİĞFÂR

 

Abdullah İbn Mes’ûd (r.a.) dedi ki: Allah Resûlü (s.a.v.)’in şöy-

le buyurduğunu duydum: “Bir adam üzerinde yiyeceği ve suyu

bulunan bir hayvanı İle ıssız bir yerde konaklar. Orada istira-

hat etmek için hafif bir uyku uyumak ister ve uyur. Uyanınca

hayvanını orada göremez. Her tarafta aramağa başlar, ancak

bulamaz, ümit keserek kendi kendine: ‘Haydi geldiğim yere

döneyim ve orada ölünceye kadar uyuyayım,’ der. Döner,

ölmek için başını kolunun üzerine koyar, biraz kestirdikten

sonra uyanır. Birde ne görsün, üstünde azığı ve suyuyla hay-

vanı başı ucunda duruyor. İşte Allah (c.c), kulunun tevbesi-

ne, bu adamın hayvanını bulduğu zamanki sevincinden daha

çok sevinir.” (Buhari)

Şeddad İbni Evs’den (r.a.) yapılan rivayete göre Peygamber

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İstiğfarın başı, kulun şöyle de-

mesidir: “Allâhümme ente rabbî Iâ ilahe illâ ente. Halaktenî

ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike ve mestetâtü

e’ûzü bike min şerri mâ sana’tü ebûu leke bini’metike aley-

ye ve ebû’u bizenbî. Feğfir lî. feinnehû lâ yeğfiru’z-zünûbe

illâ ente.” (Tirmizi) “Allah’ım! Sen Rabbimsin. Senden başka İlâh

yoktur. Sen beni yarattın, ben Senin kulunum. Sana verdiğim

(tevhidden ibaret) söz ve va’d üzereyim, gücüm yetesiye. Yap-

tığım şeylerin kötülüğünden Sana sığınırım. Bana olan nimetini

itiraf ediyorum. Günahımı da itiraf ediyorum. Beni bağışla; çünkü

Senden başkası günahları bağışlayamaz; ancak Sen bağışlar-

sın. Kim bu sözlere kesinlikle inanarak gündüz bunları söyler de

o gün akşamlamadan önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir.

Kim de bu sözlere kesinlikle inanarak bunları geceleyin söylerde,

sabahlamadan önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir.”

İbni Mes’ud’dan (r.a.) yapılan rivayette demiştir ki, Resûlüllah

(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim: “Esteğfirullahelİezî lâ ilahe illâ

huve’î-hayyu ‘l-kayyûmu ve etûbü ileyhi.” (Hayat sahibi olup

her şeyi idare edip ayakta tutan, kendisinden başka hiç bir ilâh

bulunmayan Allah (c.c.)’dan mağfiret dilerim.) derse savaştan

kaçmış olsa bile, günahları bağışlanır.” (Tirmizi)

(İmam-ı Nevevi: Dualar ve Zikirler Tevbe Bölümü

Rudani, Cem’ul-Fevaid C.5 )

 

KOMŞULUK HAKKININ ÖNEMİ

 

Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan naklen Nebi (s.a.v): “Nefsimi

elinde tutan Allah (c.c.)’ya yemin ederim ki; diğer müslü-

manlar onun  kalbinden, elinden  ve dilinden  emniyette

olmadıkça bir kimse gerçek müslûman olamaz. Komşusu

onun hilesinden ve zulmünden emin olmayan bir kimse de

olgun mü’min sayılmaz.”

Saîd b. Müseyyeb (r.a.)’den naklen Resûlullah (s.a,v.)’ın

şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Bir komşunun diğer komşu-

ya saygısı, evladın anasına olan saygısı kadar olmalıdır.”

(Buhari)

Hasan Basrî (r.a.)’ın rivâyetine göre komşuluk hakkı şöy-

ledir: “Borç istediği zaman borç vermek, davet ederse ica-

bet etmek, hasta olursa ziyaret etmek, yardım talep ederse

yardım etmek, başına bir felaket gelirse taziyesine gitmek,

bir hayır İşi olursa tebrik etmek, ölürse cenazesinde bulun-

mak, kendisi olmayınca ehlini ve malını korumak, ona bir

toz bile taşıtmamak, meğer ki ona hediye etmiş olasın da

alıp götüreceği bir şey olsun.”

Ebu Hureyre (r.a.)’den naklen Resûlullah (s.a.v.) “Cebrail

(a.s.), komşuyu bana o kadar anlatırdı ki, komşu komşuya

mirasçı olacak sanırdım.” buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim)

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah (c.c.)’ya ibadet edin.

O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akraba-

ya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya,

yanındaki arkadaşa, yolda kalmışa, idareniz altındakilere

– kölelere – iyilik edin…” (Nisa 36) Burada yakın komşu, akraba

olan komşudur. Uzak olan komşu ise akraba olmayan komşu-

dur.

Enes b. Mâlik (r.a.)’dan naklen Resûlullah (s.a.v): “Kıyamet

günü, bir komşu diğer komşuya yapışır ve Yâ Rabbi! Sen

bu kardeşime bol nimet verdin, bana da az verdin. Ben, aç

kaldım; o tok uyudu. Hele ona bir sor: Niçin bana kapısını

kapadı? Ona verdiğin bol ihsandan niçin beni mahrum bı-

raktı der?” buyurmuşlardır. (Buhari) Kendisinde bir şeyler varsa

ondan komşusuna da vermesi, komşusunda olana gözünü dik-

memesi, komşusuna eziyet etmemesi, komşudan gelen eziye-

te sabretmesi komşuluğun güzelliğini tamamlar.

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gâfilîn s. 150)

 

AKŞAM NAMAZI VE SONRASI YAPILACAKLAR

 

Akşam ezanını işitince müezzinin okuduğunu sen de

tekrarla. Ezandan sonra şu duayı oku: “Allâhümme innî

es elüke inde ikbâli leylike ve idbâri nehârike ve hudûri

salâtike ve asvâti düâike en tü’tiye Muhammeden elvesı-

  1. Vel fadıylete veddereceter refîate veb ashül makâmel

mahmûdellezî veadtehû inneke lâ tuhlifül mîâd. Yâ Erha-

mer râhimın.” Mânâsı:

Allahım! Senin için kılınacak olan şu Namazın vaktinin

ve sana çağıran sesin geldiği şu anda, gecenin başında

ve gündüzün sonunda, Muhammed Aleyhisselam (s.a.v.)’e

vesile ve fazilet makamını ve yüksek dereceyi vermeni isti-

yorum. Onu Makâm-ı Mahmud’a ulaştır. Sen va’dinden dön-

mezsin ey Erhamer râhımîn.

Müezzin ezan okurken onunla beraber sen de okuduğun

gibi, müezzin kamet getirirken de yine onunla beraber sen

de kendin duyacağın kadar kısık bir sesle kameti de tekrarla.

Akşam Namazı’nın farzını cemaatle kıldıktan sonra dünya

işleriyle ilgili bir şey konuşmadan, Akşam Namazı’nın müek-

ked olan iki rek’at sünnetini kıl.

Arkasından, kılabilirsen gayr-i müekked sünnet olarak

Evvâbin Namazı niyetiyle dört rek’at daha kıl.

Zamanın varsa, îtikafa niyet edip yatsı vaktine kadar

mescidde kalıp namaz kıl. Böylece iki vaktin arasını namaz-

la geçirmiş olursun. Mescid eğer evine yakınsa, niyetin o va-

kitte mescidde kalmak olduktan sonra, bu ibâdetleri evinde

de yapabilirsin.

Bu iki vaktin arasını ibâdetle geçirmenin sevabını anlatan

hadisler sayılamayacak kadar çoktur.

Evvabin Namazı için Ebu Hureyre (r.a.)’den nakledilen

bir hadiste, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kim Akşam Namazından sonra aralarında kötü bir

şey konuşmaksızın altı rekât Namaz kılarsa, (kıldığı bu

altı rekatlık namaz) onun için on iki senelik ibadete denk

kılınır.” (Tirmizi-Salat)

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.181)

 

DUHA (KUŞLUK) NAMAZININ FAZİLETİ

 

Ebu Zer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Adem oğlunun her doğan gün, vücudundaki

her mafsal için bir sadaka vermesi lazımdır. Rast geldiğine

selâm vermesi sadakadır, iyilikle emretmesi sadakadır. Kö-

tülükten menetmesi sadakadır.. (Başkasına) zarar verecek

şeyleri yollardan temizlemesi sadakadır. Ailesiyle cima etmesi

sadakadır.  Kuşluk vakti kılınan iki rekât, bunun hepsine be-

deldir.”

Bunun üzerine Ashab; “Ey Allah (c.c.)’nunn Resûlü (s.a.v.)!:

Bizden birimiz ailesiyle şehvetini teskin ediyor (dindiriyor) o da mı

sadaka?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Helâlinden başkasıy-

la beraber olsa bu günah değil mi?” cevabını verdi. Yani başka-

sıyla olan, günah olduğu gibi, helâliyle olan da sadakadır, demektir.

(Buhari, Ebu Davud.No: 1285; 2/26-27)

Şöyle ki, güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra istiva

(kaba kuşluk) vaktine kadar iki veya dört veya sekiz veya oniki

rekat namaz kılınır ki, menduptur. Bu, Resûlü Ekrem (s.a.v.)

Efendimiz’in mübarek fiiliyle sabittir. Bunun sekiz rekat kılınma-

sı daha faziletlidir. Bunun tercih edilen vakti, gündüzün dörtte

biri geçtikten sonradır.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuştur:

Duha Namazı, Şems, Duha Sureleri ile kılınmalıdır.

Amr b. Şuayb (r.a.) Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle

buyurduğunu anlatmıştır: “Bir kimse, on iki rekât duha na-

mazını kılar da, onların her rekâtında: Bir kere Fatiha Sure-

  1. Bir kere Ayet-’el-Kürsî (Bakara Suresi’nin 255. âyetidir.)

Üç kere İhlâs Suresi (112. suredir.) okursa Allahu Teâlâ o

kul için, her semadan yetmiş bin melek indirir. Bunların ya-

nında beyaz kâğıtlar ve nurdan kalemler vardır. Taa, sura üf-

leninceye kadar onun için iyilikler yazarlar. Kıyamet günü

oldukta, o melekler, hülleler ve hediyelerle ona gelirler.

Onun kabrinin başında durur şöyle derler: Ey bu kabirde

yatan, Allah’ın izni ile kalk. Sen güven içinde olan kimse-

lerdensiniz.” (Müslim)

(İsmail Hünerlice, Nafile Namazlar Rehberi, s. 21-146)

 

KİŞİNİN HANIMINA MUAMELESİ NASIL OLMALI?

 

Resûl-u Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki: ‘‘(Ka-

dınları) Fazla doğrultmaya kalkışmayın, kırarsınız. Ha-

nımlar eğe kemiğinden halkolunmuştur, tabiatları eğri

olmaktır’’.  (Tirmizi)

1 Hoş muamele etmek,

2 İyi geçinmek, geçimsizliğin sebebi olmamak,

3 Yumuşak sözle hitap etmek,

Onlara yumuşak sözle hitap etmek mutlaka şarttır, yok-

sa yalana sapabilirler.

4 Bozgunluktan sakınmak,

5 Sevgisini izhar etmek, zaman zaman ona sevdiğini

söyleyebilmek ve çeşitli hallerde onu gösterebilmek.

6 Kusur görmemek,  hatasını bağışlamak,

7 Yanlışlarını   düzeltmek,  bilmediklerini öğretmek,

8 Onu analık makamında muhafaza etmek, bu çok

mühimdir. Birincisi, evlatlarına karşı ana haline getirmek,

evlatlarının yanında sanki evlatlarını koruma babında onu

azarlayarak düşürmemek ve vakarını koruyabilmek. İkin-

cisi, onu iş, güç gibi dışarıda ve evinden başka yerlerde

kullanarak iş metaı haline getirmemek.

9 Helalden kazanıp bir başkasına muhtaç etmemek,

10 İffet ve namusa leke getirecek şeylerden son derece

sür’atle kaçmak,

11 Ehemmiyetsiz şeyler için azarlamamak,

12 Kapı dışarı kovmamak,

13 Evinin ihtiyacını şahsi ve bilhassa fuzuli masraflarına

tercih etmek icabeder.

Resûlullah (s.a.v.) hiçbir hanımına açıktan adıyla  Âişe

(r.anha), Hatice (r.anha) veya Safiyye (r.anha) diye hitap

etmedi. Taltif ifadesi olan künye ile “Ya Hümeyra, Ya Kutr”

veya “Hanım” derdi.

Edebin muhafaza esaslarını biz nefsin tatmini ve onun

şehveti olmaktan çıkartıp Resûl-u Ekrem’in (s.a.v.) sünneti,

Allah’ın (c.c.) emri, kulluğun gereği olarak kabullenebilmek

alışkanlığına ulaşmamız lazımdır.

(İbrahim Eken, Kulluk s. 29)

 

 

İKİNDİ NAMAZININ ÖNCE

VE SONRASINI NASIL GEÇİRMELİYİZ

 

Öğleden sonra ikindiye kadar ya ilimle meşgul ol, ya Müslü-

manlara yardım et, ya Kur’an oku veya ibâdetini rahatça yapa-

bilmene yardımcı olması için maişetini temin etmek için çalış.

İkindi Namazı’nın farzından önce dört rek’at namaz kıl. Bu

namaz, gayr-i müekked sünnet bir namazdır. Peygamberimiz

(s.a.v.), “Allah (c.c.) ikindi namazından önce 4 rek’at namaz

kılan kimseye rahmetiyle muamele buyursun” diye duâ et-

miştir. (Tirmizî)

Resûlüllah (s.a.v.)’in bu duasına lâyık olmaya çalış.

İkindi Namazı’ndan sonra da, Öğle Namazı’ndan sonra

yaptığın işleri yap. Fakat vaktini faydalı hiçbir şey yapmaksızın

boşu boşuna geçirme. Devamlı olarak, ne kadar yapabilirsen,

doğru dürüst ve faydalı işler yapmaya çalış. Hata ve günahları-

nı düşünerek, kendini devamlı olarak kontrol altında tut.

İkindi Namazı’ndan sonra uyumak mekruhtur.

En az öğle veya ikindi namazından sonra başlayıp gece

oluncaya kadar neler yaptığını düşünerek kendi kendini hesa-

ba çekmen lâzım.

Bazı kimseler, gün boyu ne yaptıklarını bir deftere yazar,

akşam olunca, gün boyunca yaptıklarını gözlerinin önüne ge-

tirirler, günah veya sevap olarak ne amel yaptıklarını düşünüp

kendi kendilerinin manevî muhasebesini yaparlar.

Bazı kimseler de, gece ve gündüz kalbinden geçirdiklerin-

den dolayı bile kendilerini hesaba çekerlerdi. Böyle, kendini

devamlı kontrol altında tutup günah-sevap hesabı yapmanın,

kendi kendini hesaba çekmenin çok büyük faydası vardır.

Gece ve gündüz yapacağın vazifeleri bil. Ne zaman hangi

duaları okuyacağını, hangi zikirleri yapacağını sıraya koy ki o

vakitte ne yapacağını bilip başka şeylerle meşgul olmayasın.

Böyle yaparsan, zamanın bereketlenir ve vaktinin bereketini

görürsün. Aksi takdirde vaktinin çoğunu boşu boşuna harcamış

olursun.

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.181)

 

İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN NEHYETMEK

 

Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker farz-ı kifâyedir. Buhârî

ve Müslim’deki Hadîs-i Şerîf’te, Resûlullah (s.a.v.); “Kı-

yamet günü birini getirirler. Onu Cehenneme atın emri

gelir. Bağırsakları dışarı çıkar. Merkebin dolap etrafında,

dönmesi gibi, bunun etrafında döner durur. Cehennem-

de olanlar, kendisine, sen emr-i ma’rûf ve nehy-i münker

yapmadın mı, şimdi bu hâl nedir? Seni bu hâle düşüren

nedir? derler. Evet, başkalarına iyiliği emrederdim, fakat

kendim yapmazdım. Kötülüklerden men’ ederdim, ken-

dim ise yapardım cevâbını verir.” (Müslim)

O halde ihtiyat etmeli, doğruyu söylemek ve ulaştırmak-

tan susmamalıdır. Ancak şer’î bir özrü varsa, sözünü dinle-

meyeceklerse, hakkı aşağılayacaklarsa yapmaz.Çünkü bun-

dan bir fayda hâsıl olmaz. Aksine fesâd, zarar doğar. Münker

işleyen kimse, kafa tutar, kabul etmezse yani Şeriatın emrini

beğenmezse, kâfir olur. İş böyle olunca, bu tip kimselere

doğruyu ulaştırmamak lâzım olur. Bu sebeptendir ki, âlimler:

Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapacak olan, doğruyu söy-

lemekle bir fayda hâsıl olacağını, kabul edileceğini yâhud

münkerin kaldırılacağını bilirse, o zaman söylemesi vâcib

olur. Kabul edilmeyeceği bilinirse, söylememek vâcib olur.

Hadîs-i Şerif’te Resûlullah (s.a.v.); “Sizden biriniz bir mün-

ker, [ya’nî kötü, günâh bir iş] görürse, ona eli ile mâni’

olsun, yapamazsa, dili ile engel olsun, bunu da yapamaz-

sa, kalbi ile o işi beğenmesin; bu ise îmânın eh zaîfidir.”

buyurmuşlardır. (Müslim)

Allahü Teâlâ: “(Ey Muhammed aleyhisselâmın ümme-

ti!), Siz beşeriyyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir

ümmetsiniz. İyiliği emr eder, fenalıktan men’edersiniz ve

Allah’a îmanınızda devam edersiniz” (Âl-i İmrân 110) buyuru-

yor. Allahü Teâlâ bu ümmeti, emr-i’ ma’rûf ve nehy-i münker

yapmaları sebebi ile, ümmetlerin en hayırlısı eylemiştir. Kişi

Allahü teâlâ’nın kullarının kurtulmasına ve kurtarılmasına ça-

lışmalıdır. Bilhassa kendinin kurtulmasına ve iyilik yapması-

na özür aramamalıdır.

(Muhammed Rebhami, Riyad’ün Nasıhin s. 254)

 

HER SÖZDEN HESABA ÇEKİLECEĞİZ!

 

Nice kelime vardır ki ondan dolayı cennette insanoğluna

köşkler bina edilir. Oysa hazinelerden birini almaya muktedir ol-

duğu halde, onun yerine fayda vermeyen bir ateş alan, apaçık

zarar eden bir kimsedir. İşte bu, Allah (c.c.)’nun zikrini terkedip

kendisini ilgilendirmeyen mâlâyanî (fuzulî) şeylerle meşgul olan

bir kimsenin misâlidir; zira bu kimse, her ne kadar günahkâr

olmasa da muhakkak zarar eder. Çünkü Allah (c.c.)’nun zikriyle

elde edilecek büyük kârı elden kaçırmış olur;  zira müslüman

bir kimsenin susması düşünce, bakışı ibret, konuşması da zikir-

dir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle buyurmuştur:

“Kulun sermayesi vakitleridir. Vaktini fuzûlî şeylere sar-

fettiği zaman, o vakitlerde âhirette azık olacak bir sevabı

edinmediği takdirde sermayesini zayi etmiş olur.” Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Boş konuşmalar yapmayı terketmek, kişinin müslü-

manlığının güzelliğindendir.”

Enes (r.a.) der ki: Bizden bir genç Uhud gününde şehid

oldu. Baktık ki onun karnının üzerine, açlıktan dolayı bir taş

bağlıdır. Annesi, yüzünden toprağı silerek şöyle dedi: ‘Cennet

sana âfiyet olsun, ey oğlum!’ Bu sözü dinleyen Hz. Peygamber

şu karşılığı verdi:

“Sen cennetin ona âfiyet olacağını nereden biliyorsun?

Oysa o mâlâyanî konuşmalar yapardı. Kendisine zarar ver-

meyeni menederdi!”

Hadîsten çıkan mânâ şudur: Cennet ancak hesaba çekil-

meyen bir kimse için hazırlanmış olur. Fuzulî konuşan bir kimse

ise, her ne kadar konuşması mubah bir konu hakkında ise de

bu konuşmasından dolayı hesaba çekilir. Bu bakımdan hesap-

ları tartışmalı geçeceğinden ve tartışmalı hesaplarında bir tür

azap olması nedeniyle bu gibilere cennet hazırlanmaz.

Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Peygamber

(s.a.v.) bana şöyle dedi:

-Sana, bedenine hafif, mizanda ağır bir ameli öğreteyim

mi?

-Evet, ya Resûlullah (s.a.v.)! Öğret!

-O amel susmak, güzel ahlâk ve seni ilgilendirmeyeni

terketmektir.

(İmam Gazali, İhya-i Ulumuddin, s.255)

 

 

 

KABİR EHLİNİN MAKAMLARI

 

İmam-ı Yâfiî (rh.a.), bir eserinde bir evliyanın şöyle söy-

lediğini anlatıyor: Allah (c.c.)’den kabirde olanların makam-

larını bana göstermesini istedim. Allah (c.c.) bir gece bana

şöyle bir şey gösterdi:

Kabirler yarıldı. Bir de baktım ki kabirdekilerden bir kıs-

mı sündüs (ipekten yapılmış, ince dokunmuş şeffaf kıymetli

kumaş) üzerinde uyuyor. Bir kısmı ipek dîbâce (kabartma

ipek kumaş) üzerinde uyuyor. Bir kısmı reyhan (kokulu bit-

  1. ki) üzerinde uyuyor. Bir kısmı yaş toprak üzerinde uyuyor.

Bir kısmı ağlıyor. Bir kısmı gülüyor.

Dedim ki, Yâ Rabbi! Bunların hepsi niçin aynı durumda

değil? Kabirlerdekilerden birisi şöyle cevap verdi.

Ey fülan! Onların her birinin hali amellerine göredir. Sün-

düs üzerinde uyuyanlar güzel ahlâk sahipleridir.İpek dîbâce

üzerinde uyuyanlar şehitlerdir. Reyhan üzerinde uyuyanlar

oruç tutanlardır. Sevinenler Allah (c.c.) için birbirlerini se-

venlerdir. Ağlayanlar günahkârlardır. Gülenler tevbe eden-

lerdir.

Yâfiî (rh.a.) diyor ki: Bazı kimselerin ölülerin iyi ve kötü

hallerini görmeleri, Allah (c.c.)’nun evliyaya lütfettiği hal

olup kalp gözünün açılması ile olur. Çok kere rüyada bazan

da uyanıkken olan böyle haller, manevî hal sahibi olan evli-

ya kullarına verilen kerametlerdendir.

İmam Süyûtî (rh.a.), anlatıyor: İbn Münebbih; Nîsaburlu

sâlih ve vera’ sahibi bir zat olan ve mezar kazıcılığı yapan

Ebû Nadr (r.a.)’dan şunları naklediyor:

“Bir kabir kazmıştım. Kazdığım kabirden başka bir kabir

açıldı. Bir de baktım ki açılan kabirde güzel yüzlü, güzel

elbiseli, etrafına güzel kokular saçan bir genç var. Bağdaş

kurmuş oturuyor. Kucağında bir kitap var. Kitapta da çok

güzel yeşil yazılar var. Ben o zamana kadar öyle güzel yazı

görmedim. Baktım ki o kitap Kur’an’mış. O genç de Kur’an

okuyordu. Beni görünce “Kıyamet koptu mu?” diye sordu.

Ben de “Hayır” dedim. “Öyleyse orayı kerpiçle kapat” dedi.

Ben de kapatılacak yeri kerpiçle kapattım.”

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur s. 480-481-482)

 

CUMA GÜNÜNÜN ÂDÂBI

 

Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin bizlere olan emir ve

vasiyetlerinden biri de, imâm minbere çıkmadan sünneti kıla-

bilmemiz için, cuma namâzına erken gitmeye devâm etmemiz

ve   kış ve yaz günleri önemli ma‘zeretlerimiz olmadan cuma

guslünü terk etmememiz hakkındadır.

Hakk Te‘âlâ buyurur: “Ey îmân edenler! Cuma günü ezân

okunup namâz için çağırıldığı vakit, Allâh’ı anmaya koşu-

nuz, alışverişi bırakınız; bu, bilirseniz sizler için daha ha-

yırlıdır.”

İmâm Ahmed’in rivâyet ettiği bir hadîste de, “Melekler

mescidlerin kapıları önlerinde oturur, mescide ilk gelenle-

ri, ikincileri, üçüncüleri yazmaya başlarlar, imâm minbere

çıkınca bu (yazıların yazıldığı) sayfalar (dürülüp) kaldırılır.”

buyurulmuştur.

Taberânî ile İsfahânî ve diğerleri şu hadîsi rivâyet ederler:

“Kişi, cennet ehlinden olsa da, cuma namâzına geç git-

mekle cennete de geç sokulur.”

İmâm Ahmed, Taberânî ve “Sahih”inde İbn Hüzeyme şu

hadîsi rivâyet ederler: “Cuma günü guslünü yapan, güzel

bir koku sürünen, en temiz elbiselerini giyip cumayı kılmak

üzere mescide giden orada iki rekât namâz kılar, kimseye

elle ve sözle sataşmaz, namâz vakti gelinceye kadar otu-

rup okunanları dinlerse, onun bu hareketi cuma ile öteki

cuma arasındaki günâhlarına keffâret olur.”

Taberânî’nin ve diğerlerinin rivâyet ettikleri bir hadîste,

“Cuma günü yıkanan kişinin hata ve suçları affedilmiş ve

silinmiş olur.” buyurulmuştur.

Taberânî’nin güvenilir kişilerden naklen ve merfûan rivâyet

ettiği bir hadîste, “Cuma günü yapılan gusül, kınından çık-

mış keskin bir kılıç gibi hata ve suçları tüy diplerinden bi-

çip temizler.” buyurulmuştur.

İbn-i Mâce hasen isnadla şu hadîsi rivâyet etmiştir: “Hakk

ta‘âlâ cuma gününü müslümânlara bayram yapmıştır.

Cuma namâzına gelen yıkansın, güzel kokusu varsa sürün-

sün. Dişlerinizi de misvaklamayı ihmal etmeyiniz”.

(İmâm-ı Şa‘râni, El-Uhudü’l Kübra s. 155-16

 

 

ÖĞLEYE KADAR NE YAPMALI

 

Güneş doğup kerahet vaktinin çıkması ile zeval (Öğle

Namazı’ndan önceki kerahet) vakti girene kadar, Duhâ /

kuşluk Namazı’ndan başka bir namaz yoktur. Eğer vaktin

müsaitse, efdal olan, bu saatlerini dört şeyden biriyle geçir-

mendir. O dört şey şunlardır:

1- Kendine faydalı olan dinî ilimlere çalışmandır.

Faydalı ilim, insanların ilim diye andıkları faydasız bilgi-

ler değildir. Faydalı ilim şöyle olur:

a- Sendeki Allah (c.c.) korkusunu artırır.

b- Allah (c.c.)’yu daha iyi bilmene yardımcı olur.

c- Sana nefsinin eksiklerini bildirir.

d- Allah (c.c.)’ya ibâdet etme hevesini çoğaltır.

e- Dünyaya ilgini azaltıp âhirete ilgini artırır.

f- Basiretini yani manevî gözünü açıp ibâdetlere ait

âfetleri anlamana ve bu âfetlerden kaçınmana yardımcı

olur.

g- Şeytanın hilelerini ve kötü âlimlere vesvese vererek

onları nasıl aldattığını bildirir.

2- Faydalı dini ilim tahsil etmeye imkânın olmadığında,

Allah (c.c.)’yu zikretmek, tesbih etmek, Kur’an okumak ve

namaz kılmak gibi ibadetlerle meşgul ol.

Bu hal sâlih kulların hali olup, bu şekilde hareket eder-

sen âbidler derecesine yükselirsin. O dereceye yükselince

de âhirette kurtulacak olanlardan olursun.

3- Müslümanlara hayır ve iyilik yaparak onların kalple-

rini sevindir, iyi kimselerin salih ameller yapmalarına yar-

dımcı ol.

Meselâ fakihlere / fıkıh âlimlerine, sofilere, dinî faaliyet-

lerde bulunanlara hizmet et. Onların ihtiyaçlarını gidermek

için çalış.Fakir ve yoksulları doyurmak için koşuştur. Has-

talan ziyaret et. Defnedilene kadar müslümanların cenaze

merasimlerinde bulun.Bunların hepsi de Müslümanların

faydasına olan işler olup nafile ibâdetten efdaldir.

4- Dinini koruyup dini vazifelerden taviz vermeksizin,

kendin ve çoluk çocuğunun ihtiyacını kazanmak için çalış.

Bu dört çeşit işin dışında kalıp, dinini yıkacak işlerle

meşgul olmaktan ve Allah (c.c.)’nun kullarına eziyet etmek-

ten Allah (c.c.)’ya sığınırız.

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.168)

 

ALLAH (C.C.) İÇİN SADAKA VERMENİN BÖYLESİ

 

Bir gün Hâricîlerin ileri gelenlerinden Necdet el-

Harûrî’nin adamları İbn Ömer (r.a.)’ın develerini önlerine

katarak götürdüler. Develeri gütmekte olan köle gelip “Ey

Ebâ Abdurrahman! Develerini Allah (c.c.) için sadaka

say!” dedi. İbn-i Ömer (r.a.) “Niçin böyle söylüyorsun?

Onlara ne oldu?” deyince köle “Necdet el-Harûrî’nin

adamları onları önlerine katarak götürdüler” diye

cevap verdi. İbn-i Ömer (r.a.) ona “Peki, develeri gö-

türdüler de seni nasıl bıraktılar?” diye sordu. Köle de

“Hayır, beni bırakmadılar. Beni de develerle birlikte

götürdüler. Fakat ben ellerinden kurtulmayı başar-

dım” dedi. İbn-i Ömer (r.a.) bu kez “Onlardan kaçıp

bana gelmenin sebebi nedir? İstesen onlara da ço-

banlık yapabilirdin!” dedi. Kölenin “Sen benim yanım-

da onlardan daha sevimli olduğun için sana geldim”

demesi üzerine de “Sana kendisinden başka ilâh ol-

mayan Allah (c.c.) ile yemin verdiriyorum, gerçekten

ben senin yanında onlardan daha mı sevimliyim?”

dedi. Bunun üzerine köle yemin ederek “Sen benim ya-

nımda onlardan daha sevimlisin!” dedi. O zaman İbn

Ömer (r.a.) “Seni de develerle birlikte Allah için sada-

ka ediyorum” diyerek onu azat etti.

Aradan bir zaman geçtikten sonra birisi gelerek

Hâriciler tarafından götürülen develerden birinin adını

söyleyip “Falan deven pazarda satılıyor!” dedi. İbn-i

Ömer (r.a.) ilk anda “Öyleyse devemi satan adamı

bana göster” diyerek kalkıp abasını giydiyse de daha

sonra bundan vazgeçti. Giymiş olduğu abayı çıkarıp tek-

rar yerine oturdu ve “Ben Allah (c.c.) yolunda sadaka

olarak verdiğim deveyi geri alamam” buyurdu.

(Ebu Nuaym, Hilye I/300 (Meymun b. Mihran’dan); İsabe II/348)

(es-Serrar, Tarih’inde ve Ebu Nuaym).

 

MÜ’MİN, SUSMASINI BİLENDİR

 

Mira’nın tarifi şudur: Mira, başkasının konuşmasındaki bir ek –

sikliği belirtmek suretiyle o konuşmaya yapılan herhangi bir itiraz

demektir. Bu belirtilen eksiklik ya lâfızda, ya mânâda veya konu-

şanın maksadında olur. Mirayı terketmek, muhatabın konuşma-

sını münker görmeyi ve konuşmasına yapılan itirazı terk etmekle

olur. Bu bakımdan dinlediğin konuşma hak ise tasdik et! Eğer

bâtıl ve yalansa ve aynı zamanda dinî emirlerle ilgili değilse sus!

Ebû Hanife (r.a) Dâvûd et-Tâî (rh.a.)’e şöyle sordu:

– Sen neden inzivaya çekilmeyi seçtin?

– Cidali terk etmek suretiyle nefsimle mücadele etmek için

inzivayı seçtim.

– Meclise gel! Söylenilen sözü dinle! Konuşma!

– Ben bunu yaptım! Bana bundan daha güç gelen bir

mücâhede görmedim.

Hakîkat de Davud (rh.a.)’in dediği gibidir. Çünkü başkasının

yanlışını gören bir kimse, o yanlışı düzeltmeye veya belirtmeye

gücü olduğu halde, orada sabretmesi cidden zordur ve bunun

için de Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kim haklı olduğu halde tartışmayı terk ederse, Allah

Teâlâ ona cennetin en yücesinde bir ev bina eder.” (Buhari,

Müslim)

Yine başka bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v): “(Aranızdaki)

tartışmayı terk ediniz; zira tartışmanın hikmeti anlaşılmaz,

fitnesinden de emin olunmaz!” buyurmuştur. (Taberani)

Ümmü Seleme (r.a.) rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v)

şöyle buyurmuştur: “Putperestlik ve içkiden sonra rabbimin

beni nehyettiği ilk şey münakaşa etmekten sakındırmak ol-

muştur.” (Buhari, Müslim)

Diğer bir hadiste ise şöyle buyurulmuştur: “Altı haslet vardır

ki kimde bulunursa o, imanın hakikatine varmıştır:

  1. Yaz mevsiminde oruç tutmak
  2. Allah (c.c.)’nun düşmanları ile savaşmak
  3. Yağmurlu ve bulutlu günlerde namazı ilk vaktinde kıl-

mak

  1. Musibetlere sabretmek
  2. Zorluklara rağmen abdesti yerli yerinde (tam

manâsıyla) almak

  1. Haklı olduğu halde münakaşayı bırakmak.” (Deylemi)

(İmam-ı Gazali, İhya-ı Ulumuddin c. 3 Dilin Afetleri Bölümü)

 

İSLAM’DA KARI – KOCA İLİŞKİSİ NASIL OLMALIDIR?

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fatıma

(r.anha)’yı evlendirirken: “Kızım Fatıma sen Ali’ye cariye

gibi ol. Ya Ali,sen de Fatıma’ya köle gibi ol” buyurmuş-

lardır. (Buhari)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “köle gibi ol” buyurur-

larken bize: “Teslim almanın en iyi yolunun teslim olmak

olduğunu” öğretmiş oluyor. Cariyeye ait bir örnek vermek

gerekirse; bir hükümdarın birçok cariyeleri varmış. Onların

içerisinde siyahi bir cariyeye çok ehemmiyet verir, onu çok

takdir eder ve diğerlerine göre daha fazla hoş muamele

edermiş. Bunu cariyeyi diğer cariyeler kıskanırlarmış. Hü-

kümdar birgün diğer cariyelere bu farkın nedenini öğretmek

istemiş. Tüm cariyelerin eline çok kıymetli taşlarla işlenmiş

mücevher bir vazo vermiş ve: “Emrimdir, hepiniz bunları

yere vurun ve kırın” demiş. Hiçbir cariye kıymetli taşlarla

işlenmiş o vazolarını kırıp parçalayamamış ve hepsi alıp

göğüslerine basmışlar. Yalnızca o siyahi cariye vazoyu

yere atıp paramparça etmiş.

Hükümdar siyahi cariyeye: Diğer cariyeler  ‘hükümda-

rımızın bize verdiği kıymetli hediyedir. Biz bunu yere çar-

pamayız’ düşüncesiyle diğer tüm cariyelerim bağırlarına

bastılar. Sen ise yere çarptın paramparça ettin vazoyu. Ne-

den böyle yaptın?” diye sorunca siyahi cariye: “Önemli olan

hükümdarımın emrinin yerine getirilip onun kalbinin kırılma-

masıdır. Bu mücevherlerin ne önemi var. Ben sizin emrinizi

yerine getirip kalbinizi kırmamak için bu vazoyu kırdım” ce-

vabını vermiş ve herkes aradaki muhabbet farkını anlamış.

Allâh Resûlü (s.a.v.)’in bize öğrettiği köle ve cariye kıstası

budur. Yani eğer güzel ahlâklı, İslâm fıtratı üzere yetişmiş

kadın ve erkekler evlendikleri zaman birbirlerine bu misal-

lerdeki köle ve cariye gibi muamele ederlerse birbirlerine

teslim olmuş ve dolayısıyla birbirlerini teslim almış olurlar.

Böylece  en güzel İslâmî yuvayı kurmuş olurlar.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 2, s.141 )

 

FİTNE ZAMANINDA İBADET ETMENİN ÖNEMİ

 

Ma’kıl ibn-i Yesar (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kargaşalı ve fitneli za –

manlarda Allah’ın istediği gibi davranışlarda bulunmak

bana hicret etmek gibidir.” (Müslim, Fiten, 130)

Fitne ve kargaşalıkların çoğaldığı dönemlerde müslüma-

nın yine Allah (c.c.)’ya kulluk ve ibadetini aynı tempoda de-

vam ettirmesi çok zordur, böyle dönemlerde insanlar, ibadet

ve kulluk görevlerini yerine getirmekten gafil olurlar, bundan

dolayı Peygamberimiz (s.a.v.) böyle zamanlarda ibadet ve

taate aynı şekilde devamı becerebilen kimseler adeta bana

hicret etmiş gibi sevap kazanırlar buyurmaktadır.

Fitne zamanında din lafta kalır. Fitne zamanında eve

çekilmek gerekir. Fitne zamanında herkes kendi görüşünü

beğenir, cehalet artar ve şaşkınlık meydana gelir. Fitne za-

manında irtidat (dinden dönmeler) çoğalır. Fitne zamanında

öldürme hadiseleri artar. Fitne zamanında kişi kendisiyle il-

gilenmeli, başkasının sapıklığının ona zarar vermemesi ger-

çeğini bilmelidir. Fitne zamanı öldürmektense ölmeyi tercih

etmenin gerektiği de bilinmelidir. Fitne zamanı yalan ve zen-

ginlik artar, Ümmeti helak edecek belânın fitne olduğu hadis

kitaplarımızda yazılıdır. (Kütüb-ü Sitte Terc. 18/71)

Ebu Hureyre (r.a.)’dan bildirildiğine göre Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurdu:‘‘Allahumme inni euzu bike min aza-

bi cehennem ve min azabi’l-kabr ve min fitneti’l-mahya

velmemat ve min şerri fitneti’l-mesihi’d-deccal: Allahım

cehennem azabından, kabir azabından, hayat ve ölümün

fitnelerinden ve mesih deccalin fitnesine uğramaktan

sana sığınırım.” (Müslim, Mesacid, 128)

Not: Bir Hadis-i Şerif’te Peygamberimiz (s.a.v.) hergün 27

kez “Allahümme inni eûzu bike minfitneti mesihiddec –

cal” dediği rivayet edilmiştir.

(İmam-ı Nevevi, Riyaz’üs Sâlihîn s. 393, 409)

 

GÜNEŞ DOĞANA KADAR YAPILACAKLAR

 

Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğana kadar

geçen vaktini dörde böl. Birinci kısımda dûâ et. Duaya

Allah (c.c.)’nun ismini anarak, Allah (c.c.)’yu zikirle baş-

  1. Ondan önce Allah’tan bir şey isteme. Peygamberimiz

(s.a.v.), Sübhâne rabbiyel aliyyil a’lel Vehhâb diye Allah

(c.c.)’yu zikretmeden duaya başlamazdı. (Tirmizi)

Ondan sonra Peygamberimiz (s.a.v.)’e salât ü selam

oku. İsteğini Allah (c.c.)’den ondan sonra iste. Duayı yine

Peygamberimiz (s.a.v.)’e salavât okuyarak bitir. Allah

(c.c.), iki salavât arasında yapılan duaları kabul eder. İkinci

kısımda eline tesbihi alıp Allah (c.c.)’yu zikir ve tesbih et.

Üçünü kısımda Kur’an oku. Kur’an okununca hem zikir

hem tefekkür hem de duâ yapılmış olur. Bu vakitte şunların

okunması müstehab olup, sevabının çok olduğu ve fazileti

haber verilmiştir:

Fatiha Sûresi.  Âyetül Kürsî.

Âmener Resûlü… (Bakara Sûresi’nin son iki âyeti)

Şehidellâhü… (Âli İmran Sûresi’nin 18. âyeti)

Kul Allahümme mâlikel mülk… (Âli İmran Sûresi’nin

  1. ve 27. âyetleri) Lekad câeküm… (Tevbe Sûresi’nin

son iki âyeti)

Lekad sadekallahü Resûlehür rü’yâ bilhakkı… (Fe-

tih Sûresi’nin 27. âyeti)

Ve kulil hamdü lillâhillezî lem yettehız veleden…

(İsrâ Sûresi’nin son âyeti)  Hadid Sûresi’nin ilk beş

âyeti…

Hüvallâhüllezî… (Haşir Sûresi’nin son üç âyeti)

Dördüncü kısımda Allah (c.c.)’nun nimetlerini tefekkür

et, düşün. İbâdetlerin en şereflisi tefekkürdür. Tefekkür

aynı zamanda zikir demektir. Tefekkürde fazlasıyla marifet

(Allah (c.c.)’nun büyüklüğünü anlamak) ve muhabbet (Al

lah (c.c.) sevgisi) vardır.

Allah (c.c.)’nun azametini anlamayan kimsenin kalbin-

de muhabbet meydana gelmez.

Allah (c.c.)’nun azametim anlamak ise onun sıfatlarını,

kudretini ve fiillerini marifetle / anlamakla mümkün olur.

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.158)

 

NAMAZI YAYMAK

 

Cenâb-ı Hakk’ın “Ehline namazı emret..,” ifadesine gelince, ba-

zıları bunu, onu akrabalarına hamlederken, bazıları da bunu, “dinine

mensup oian herkese” manasına almışlardır.

Cenâb-ı Hakk’ın “ona sebat ederek devam eyle” buyru-

ğuna gelince, bununla, “Sen onlara emrettiğin gibi, bu işe bilfiil

kendin de devam et… Çünkü, yapmak suretiyle va’zu nasihatta

bulunmak,söylemek suretiyle nasihatta bulunmaktan daha mükem-

mel ve daha etkilidir. Hz. Peygamber (s.a.v.), bu ayet nazil olduktan

sonra her sabah Hz. Ali (r.a) ve Fatma (r.anhâ)’ya giderek, “Namaza!”

derdi. O bunu aylarca sürdürdü.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunu onlara kişinin kendi menfaatla-

rından dolayı emrettiğini ve kendisinin, menfaatlardan uzak ve beri

olduğunu, “Biz, senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz, rızıklandırırız”

beyan etmiştir.

Bil ki ayette, çalışıp-çabalamayı bırakmaya bir ruhsat ve izin

manası yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak, müttakileri anlatırken, “(Onlar),

ticaret ve alış-verişin, kendilerini Allah’ı zikirden, namazlarını

dosdoğru kılmaktan ve zekâtlarını (bi-hakkın) vermekten alıkoya-

madığı yiğitlerdir.” (Nur 37) buyurmuştur.

Hak Teâlâ’nın “Akıbet takva erbabınındır.” ifadesi, “En güzel so-

nuç, takva erbabının, yani Allah (c.c.)’dan ittikâ eden, korkup çekinen

kimselerindir” Semektir. Cenâb-ı Allah bu tavsiyenin peşisıra kâfirlerin

şüphelerine yer vererek. Sanki daha önce geçen, “Sen, onların de-

diklerine sabret.” (Tâhâ 130)

“Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır.

Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün

değilse, hiçbir ameli kabul edilmez.” (Taberani)

“Bizimle kâfir arasındaki fark namazdır. Namazı terk eden

kâfir olur.” (Nesai)

Yukarıdaki Hadis-i Şerifleri, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklamış –

lardır:

Dinimizde en büyük günahı işleyen kâfir olmaz. Bunun için namaz

kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli bir ibadet olduğu

için, namaz kılmayanın imanla ölmesi çok zayıf bir ihtimaldir.

(Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, 16/82-84)

 

 

YÜRÜMEDEKİ SÜNNET VE EDEBLER

 

Enes bin Mâlik’in (r.a.) Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den

bildirdiği Hadîs-i Şerîf’te: ‘‘Kişi evinden çıkınca, “Bismillâhi

tevekkeltü alellahi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” der-

se, bir Melek, bu sana yeter, hidâyete eriştin ve korundun

der. Kendisinden şeytan da uzaklaşır ve rastladığı şeyta-

na, yetinen, hidâyete erişen ve korunan kimseye senin ne

te’sîrin olabilir der’’ buyuruldu.

Evden çıkarken de, eve girerken de Âyete’l-Kürsî okur. Al-

çak gönüllü, başı önüne eğik bir halde, yukarıdan aşağıya iner

gibi sür’atle yürür. Çünkü bu yürüyüş, kibirden, böbürlenme-

den ve övünmeden uzak bir yürüyüş şeklidir. Fitneye sebep

olması bakımından iki kadın arasında yürümez. Müslümanlara

eziyet veren şeyleri yoldan kaldırır.

Eğer çarşıda, insanlarla olan hukukun edası için oturur

konuşursa, gözünü haram ve mekruh şeylerden korur. Emr-i

Mâ’ruf ve Nehy-i Münker yapar. Daralan kimselere, yardım is-

teyen mazlumlara yardım eder. Ya’nî şaşırana akıl verir, yol

gösterir.

Yerlere tükürmekten sakınmalıdır. Hadîs-i Şerîf’te: ‘’Kabir

azabından korunmak isteyen, mescidin avlusuna tükür-

mesin’’ buyuruldu.

Yolda bir kör görürse, sağ eli ile körün sol elini tutup, dile-

diği yere kadar götürür. Onun bu hareketinde, her adımına, bir

köle âzâd etmiş sevabı verilir.

Tanısın, tanımasın müslümanlara hep selâm vermelidir.

Zîra selâm ülfet ve muhabbeti arttırır. Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) Ebu Hureyre (r.a.)’dan naklen : ‘’İmân etmedikçe Cen-

nete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de, tam îmân

etmiş olamazsınız. Size birşey gösteriyorum, onu yapar-

sanız, sevişirsiniz! Birbirinize çok selâm veriniz’’ buyurdu.

Yorulduğunda sünnet olan, Peygamber Efendimiz

(s.a.v.)’in: “Sizden biriniz yorulursa, hızlansın, ayağı uyu-

şan en çok sevdiği insanı hatırlasın geçer.’’(Ramuz-ul Ehadis)

Hadîs-i Şerifi’ne uymaktır.

(Muhammed Bin Ebûbekir, Şîr’atül-İslâm, s.292)

 

 

YATAKTAN KALKIP GÜNE BAŞLAMA ÂDÂBI

 

Sabah namazının ilk vaktinde ortalık karanlık iken, gece

meleklerinin vazifesi henüz bitmemiştir. Bir mazeretten ötürü

camiye gidememişsen sabah namazını o vakitte kılarsın, se-

nin namazda okuduklarına gece melekleri şahit olurlar. Sen

namazda tertil ile yavaş yavaş Kur’an okurken ortalıkda ya-

vaş yavaş aydınlanır. O zamanda gündüz melekleri vazifeye

başlar ve senin namazına onlar da şahitlik yaparlar.

İnsan Sabah Namazı’na namazın ilk vaktinde başlayıp na-

mazda Kur’an okumayı kısa tutmayıp uzun okursa, o zamana

kadar karanlık azalıp aydınlık artar. Karanlık, ölüm ve yokluk,

aydınlık ise hayat ve dirilik gibidir. İnsan uykudan uyanmakla

ölümden hayata, yokluktan varlığa, hareketsizlikten canlılığa

dönmüş oluyor.

Akıl bütün bunları Allah (c.c.)’dan başka kimsenin anlata-

mayacağı bir rahatlıkla anlar. Anlayınca da o kimse marifet

nuruyla nurlanır. Nurlanmakla da kalbi manevî hastalıkların-

dan kurtulur.

Birçok insanların kalbinde dünya sevgisi, hırs, hased ve

kibir gibi manevî hastalıklar olur. Peygamberler ise işinin ehli

doktorlar gibidirler. Hepsi de ümmetlerine bu hastalıkların

şifalarını öğretmişlerdir. Peygamberlerin, sabah zikri olarak

ümmetlerine öğrettiği zikirler işte o hastalıklara şifadır.

Buharî’de zikredilen bir Hadis-i Şerif’te Peygamberimiz

(s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Sizden herhangi bir kimse uyuduğu zaman, şeytan

onun ensesine oturur. Uyuyunca boynuna üç düğüm atıp

onu gece boyunca uyutur. O kişi uyandığı zaman Allah’ı

diliyle zikreder anarsa düğümlerden biri çözülür. Abdest

alırsa düğümün birisi daha çözülür. Namaz kıldığı zaman

da son düğüm çözülür. Böylece bütün düğümler çözü-

lüp içi rahat ve neşeli bir şekilde sabahlamış olur. Eğer

uyandığında Allah’ı zikretmez, abdest alıp namaz kılmaz-

sa kötü ve tembel bir vaziyette sabahlamış olur.” (Buhari)

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.75 )

 

SALAVÂT GETİRMEK VAZÎFEMİZ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimize salavât getirmek Cenâb-ı

Hakk’ın emridir:

“Muhakkak ki Allah ve Melekleri, o Peygambere salât

ederler. Ey îmân edenler! (Siz de) ona salât edin ve (ona)

teslîmiyetle selâm verin!” (Ahzâp s.56)

Allahu Teala bu Âyet-i Kerime’de, Peygamberi Hz. Mu-

hammed (s.a.v.)’in kendi nezdinde ve yüce varlıklar olan Me-

lekler katında üstün bir makamı olduğunu bildiriyor.  Kendisi-

nin Hz. Muhammed (s.a.v.)’i övdüğünü, Meleklerin de onun

için duada bulunduklarını bildiriyor ve yeryüzünde yaşayan

biz insanlara da onu övmemizi emrediyor.

Âyet-i kerimede “Salât” kelimesi geçmektedir. Bu kelime,

Allah (c.c.)’ya isnad edildiğinde “Rahmet”, Meleklere isnad

edilğinde “Dua ve af dileme” anlamına gelmektedir.

Abdullah b. Abbas (r.a.) ise bu kelimenin burada “Tebrik

etmek ve övmek” mânâsına geldiğini söylemiştir.

Bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmuştur:

“Kim bana bir defa Salavât getirirse Allah ona on defa

salavat getirir ve on hatasını bağışlar.” (Ahmed b. Hambel)

Peygamberimiz (s.a.v.) diğer bir Hadis-i Şerif’inde de şöy-

le buyurmuştur:

“Kim bana Salavât getirirse, bana Salavât getirdiği

müddetçe Melekler de ona Salavât getirirler. Kişi Salavât’ı

isterse çoğaltsın isterse azaltsın. (Timizî)

Başka bir Hadis- Şerif’te de şöyle buyurulmaktadır:

“Cimri o kimsedir ki ben yanında anılırım da bana

Salavât getirmez.” Peygamberimiz (s.a.v.) yine bir Hadis-i

Şerif’inde de şöyle buyuruyor:

“Yanında zikredildiğim halde bana Salavât getirmeye-

nin burnu yere sürülsün, Ramazan gelip çıkıncaya kadar

kendisini affettiremeyen adamın burnu yere sürülsün.

Baba ve annesi yanında yaşlandığı halde onların vası-

tasıyla (onların duasıyla) cenneti kazanamayanın burnu

yere sürülsün.” (Ahmed b. Hanbel)

(İmam-ı Taberî, Taberi Tefsiri, 6/514)

 

ALLÂHÜ TEALA’NIN RAHMETI, SELÂM

 

Müslümanın müslüman üzerindeki altı hakkından birin-

cisi, birbirlerini gördükleri zaman selamlaşmalarıdır. Nite-

kim Allâhü Teâlâ, Mi’râc gecesi,, Habîbine: “Esselâmü aley-

küm, yâ ey-yühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü”

diye selâm vermiştir. Kul da Rabbi gibi selâm vermelidir.

Tarîküddin sultanı Şeyh Ebû İshak İbrahim Şehriyâr Kâzrûnî

(r.h.) buyuruyor ki: “Hakkın dostları Cennete ulaşırlar. Rıd-

van onları karşılamaya çıkarlar. Allahü Teâlâ’nın selâmını

onlara ulaştırırlar. Onları kollarından çekerek Cennete gö-

türürler. Onlar elbiselerinin yenlerini yüzlerine getirip: “Yâ

Rabbi, biz dünyâda, ağlayan gözlerimizle, kebâb olmuş

kuşları aramadık. Cehennem korkusu ve Cennet arzusu

ile ibâdet etmedik; biz seni görmek isteriz” derler. ”Ey be-

nim dostlarım, sevgili kullarım! Görme için söz verilen yer,

Dârül Karâr’dır. Siz, Cennetin ortasına adım atınız. Ben ki

Allâh’ım, ahdime vefâ ederim, rızâmı ve likâmı size ikram

ederim” buyurur. Bu iki sözden birisi ile selâm vermelidir.

İmâm-ı A’zam’a (r.h.) göre fısk ile, günâh ile meşgul olanla-

ra selâm verilir. Çünkü, selâm, Allahü Teâlâ’nın rahmetidir ve

Allâhü Teâlâ’nın rahmeti âsiler, günahkârlar içindir. Aynı za-

manda, onlar selâma cevab verirlerse, günâh içinde iken tâat

yapmış olurlar. Böylece selâm veren, onlara emr-i ma’rûf yap-

mış olur. Bunun için, onlara selâm vermek evlâdır buyurmuş-

tur. Sahihlerinde diyor ki; Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Evinden

sabahleyin çıkıp, müslüman kardeşine selâm verene, Allâhü

Teâlâ, bir köle âzâd etmek sevâbı verir.” Bir hadîs-i şerîfte

de: “İki müslüman karşılaşıp, selâmlaşır ve müsâfaha ederler

ve bir defa bana salâvât-i şerîfe okurlarsa, analarından doğ-

dukları gün gibi günahlardan temizlenirler” buyuruldu. Uyûn-i

Firdevs-i Ahbâr’da Temîm-i Dârî (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i

şerîfte: “Boyna sarılmanın sünnet olması İbrahim (a.s.) ile baş-

lar. Bundan önce, ya’nî Âdem (a.s.)’dan İbrahim (a.s.)’a kadar

selâmlaşmak, birbirlerine secde etmekle olurdu. Sıra Muham-

med (s.a.v.)’e gelince, İslâm dîninde musâfaha sünnet oldu”.

(Muhammed Rebhâmî, Riyad’ün-Nâsıhîn, 232.s.)

 

HER MÜSLÜMANDA OLMASI GEREKEN

ÖZELLİKLER-6

 

Ülfet: Uygun kimselerle güzel bir şekilde görüşüp konuşmak

demektir. İnsanlar devamlı olarak yalnız başlarına yaşayamazlar.

Birbirleri ile görüşmek zorundadırlar. Güzel bir ahlaka sahib olan

kimse, herkesle güzel görüşür, onların sevgisini kazanır. Bunun

karşıtı “Uzlet” kenara çekilmek, yalnız başına kalmak, herkesten

uzaklaşmaktır. Herkesle görüşmek uygun olmadığı gibi, herkes-

ten kaçınmak da uygun değildir. Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuş-

tur:

“Mü’min ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen ve ülfet

olunmayan kimsede ise hayır yoktur. İnsanların hayırlısı, in-

sanlar için hayırlı olanıdır.”

İnsaf: Adalet içinde hareket etmek ve gerçeği kabul etmek-

tir. İnsaf, ciddî ve iyi huylu bir insanın alametidir. Bunun karşılığı

zulümdür, haksızlık etmektir, hak olan şeyi inkardır. Bir hadîs-i

şerîfde buyurulmuştur:

“İnsaf dinin yarısıdır.” Çünkü gerçek din, faydalı olan şey-

lerin kabul edilerek yapılması ve zararlı şeylerden sakınılması

demektir. İnsaf sahibi olan kimse, muhakkak dinin yarısını teşkil

eden o yararlı şeyleri anlar ve kabullenir. Böylece insaf, kendisin-

de dinin yarısı gibi sayılır.

Ta’zîm: Hürmete değer bir kimse hakkında, büyük sayıldığını

gösterecek şekilde güzel bir davranışta bulunmak demektir.

İlim, edeb ve yaş bakımından bizden büyük olanlara saygı

göstermek, bizden küçük olanlara da sevgi göstermek bizim için

bir görevdir. Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:

“Bizim büyüklerimize saygı göstermeyen ve küçüklerimi-

ze merhamet etmeyen bizden değildir.”

Tevazu: Kendini büyük görmemek, bulunduğu dereceden

daha aşağı derecede saymaktır. Kendini büyük görmek, bulun-

duğu derecenin çok üstünde saymak, geçici şeylere güvenerek

ona buna çalım satmak ve gururlanmaktır ki, çok kötü bir huydur.

Bir hadîs-i şerîf şu anlamdadır:

“Yüce Allah ölçülü davrananı zengin eder, israf edeni de

fakir düşürür. Tevazu göstereni yükseltir, büyüklenen kimse-

yi de kırıp geçirir.”

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.488-489-490)

 

 

 

BİR İŞE SAĞDAN BAŞLAMAK SÜNNETTİR

 

Peygamberimiz (s.a.v.); abdest ve gusülde, ayak-

kabısını giymekte ve taranmakta, mümkün olduk-

ça, hep sağdan başlamayı sever, bir şey alacağı za-

man, sağ eli ile alır, bir şey vereceği zaman, sağ eli

ile verir ve başlayacağı her şeye sağdan başlardı.

«Sizden biriniz, ayakkabısını giyeceği zaman, giymeğe

sağdan başlasın! Ayakkabısını çıkaracağı zaman da,

çıkarmağa soldan başlasın! Ayakkabı giyilirken, sağ

ayak, ayakların, evveli, ayakkabı çıkarılırken de, sağ

ayak, ayakların ahiri olsun!» buyururdu.

Abdullah b. Ömer (r.a.)’in bildirdiğine göre: Pey-

gamberimiz (s.a.v.): «Sizden biriniz, yemek yi-

yeceği zaman, sağ eli ile yesin. Bir şey içe-

ceği zaman da, yine sağ eli ile içsin. Çünkü

Şeytan, sol eli ile yer ve sol eli ile içer!» buyurmuştur.

Seleme b. Ekvâ (r.a.)’ın, babasından rivâyetine göre: Pey-

gamberimiz (s.a.v.) Eşça’ kabilesinden Büsr b. Râiyül’ir diye

anılan bir adamın yanında, sol eli ile yemek yediğini görün-

ce ona: «Sağ elinle ye!» buyurdu. Adam: «Buna gücüm

yetmiyor, sağ elimle yiyemiyorum!» dedi. Peygamberimiz

(s.a.v.): «Gücün yetemesin! Bunu, sağ eli ile yemekten,

ancak, kibr ve gururu men etmektedir!» buyurdu. Bun-

dan sonra, adam bir daha elini, ağzına kaldıramaz oldu!

Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan

başlamak müstehaptır. Bunlara Sünen-i zevaid denir.

Tekili Sünnet-i zaidedir. Ayakkabı, gömlek giyerken, saç

tararken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak

yıkarken, mescide girerken, heladan çıkarken, sada-

ka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır.

Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı çıka-

rırken, taharetlenirken, sümkürürken soldan başlamak

müstehaptır. Bunların tersini yapmak tenzihi mekruhtur.)

(Hadika)

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c. 11, s. 402)

 

HELÂL YEMEK ELİMİZDE

 

Helal gıda konusundaki kaostan kurtuluncaya kadar bu gün

için ne yapabiliriz?

Hazır meyva suları, gazozlar, esanslı maden suları ve so-

daları ve kolalar, üretim teknolojileri itibari ile etil alkolde eritil-

miş aroma maddeleri, koyulaştırıcı olarak jelatin (jöle, yumuşak

şekerleme gibi ürünlerde bulunur, hayvan kemiğinden üretilir,

dünya genelinde ucuz olduğu için genelde domuz kemiği kulla-

nılmaktadır), konserve katkı maddeleri ve beyin, cinsel organlar

gibi birçok organlarımıza zarar verebilecek suni tatlandırıcılar

içerebilmekte, bu tehlikelere karşılık hemen hemen hiçbir gıda

değeri de bulunmamaktadır. Mevsiminde, ama sadece mev-

siminde meyvaları alıp taze meyve suları yapabiliriz, kaynatıp

buzdolaplarımızda saklayabilir, istediğimiz zaman sulandırarak

sağlıklı ve güvenli meşrubatlar hazırlayabiliriz.

Hazır reçel, pasta, börek, çörek, bisküvili ürünler, puding

vs.gibi ürünler yerine, meyvalar, çeşitli unlar, şeker, kakao, süt

  1. gibi güvenli temel maddeleri kullanarak evimizin, çocukları-

mızın isteklerini sağlayabiliriz.

Evet, her şeyin kolayca hazır satıldığı bir düzende annelere,

hanımlara ek yük getirecek bir teklif yaptığımızı biliyoruz. Ancak

sonuçta, çoluk çocuğuna helal lokma yedirme sorumluluğunda

babalar kadar annelerin de sorumlu olduğunu düşünüyorum.

Müslümanca yaşamaya sahip çıkmayan, bir devirde helal

mi, haram mı olduğunu bilmeden hazır gıdaları yemeye, çoluk

çocuğumuza yedirmeye devam mı edelim, yoksa bir yandan

alış-veriş yaptığımız Satıcılardan başlayarak üreticileri, ithalat-

çıları, resmi denetim kuruluşlarını uyarmaya, bir yandan da ev-

lerimizde üretimler yaparak adeta bu esaret zincirlerini kırmaya

mı çalışalım.

Resûl-İ Ekrem (s.a.v) bununla ilgili olarak:  “

Allah yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir

adam, ellerini göklere uzatarak:”Ya Rab, ya Rab!” diye yal-

varıyor. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği ha-

ram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl makbul olur?”

buyurmuştur. (Muslim)

(Dr. Shahid Athar, İndiana Üniversitesi, School of Medicine,

www.gidaraporu.com)

 

KUR’AN OKUYOR MUYUZ?

 

Soruya söyle başlamalı: Neden kitap okumuyoruz? Kitap

okumak bir arayışa verilen cevaptır. Eğer bir arayışımız varsa

onu cevaplandıracak kitap, internet vb. kaynakların peşine

düşeriz. Ülkemizde kitap okuyan kişi sayısı 100 kişide sa-

dece 5’tir. Dünya sıralamasında ise 173 ülke arasında 86.

sıradayız.

Tabii bu arada kitap okumak kadar okunacak kitabı seç-

mek de önemlidir. Hatta belki de okunacak kitabı seçmek,

kitap okumaktan daha da önemli olmalıdır.

En çok okunan bir kitabımız var. Hatırladınız mı? Dünyada

şu an dahi en çok ve tekrar tekrar o okunuyor. Adı: Kur’an-ı

Kerim. Bu kitapla bağımızı ve O’nu okumanın gerekliliğini bir

düşünelim. En son ne zaman Kur’an okuduk? Bir düşünelim

Halbuki büyükler bu muazzam kitaba sımsıkı sarılırlarmış.

“Kuran’ı tane tane oku” (73/4) âyetini yaşarlar,geceleri

kalkıp Kur’an okurlarmış. Ama her gece, seve seve…

Size askerdeyken bir mektup gelse bekletir misiniz? Ba-

banızdan? Amirinizden? Tabi ki bekletmeden okursunuz.

Çoğumuz facebook’tan çıkmıyor, vaktimizin birçoğu bun-

larla geçmekte. Halbuki Allah bize facebook’u emretmiyor,

Kur’an’ı emrediyor. Kuran’a sarılalım.

Buna göre herkes kendi durumuna göre bir hizb belirleyip,

bunu hergün mutlaka okumaya gayret etmeli.  Gücü yetene

önü açık ama en az 5 sayfa okumadan bence gün sayfamızı

kapatmamalıyız. Peygamberimiz (s.a.v.)’in âdetiydi Kur’an

okumak. Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’ye gelen bir heyete

her gece yatsıdan sonra sohbet ederdi. Fakat bir gece ge-

cikti. Sebebi sorulunca, “Bu gün Kur’ân’dan okuma itiya-

dında olduğum hizbimi okumamıştım. Onu bitirmeden

gelmek istemedim.” buyurdular (Evs b. Huzeyfe’den). Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’in Allah tarafından her gece uyandırıldı-

ğını ve seher vakti gelmeden mutlaka hizbini bitirdiğini

aktarmaktadır. (Ebû Davud, “Tatavvu,” 22)

Haydi hep birlikte kitabımıza sarılalım.

(https://www.facebook.com/pages/Pusula/360121750757227)

 

TEHECCÜDE DEVAM EDİYOR MUYUZ?

 

Geceleyin, özellikle gecenin sonunda kılınan, Peygam-

ber Efendimiz (s.a.v)’in sürekli devam ettiği ve bizlere tavsi-

ye ettiği bir namazdır. En azı 2, ortası 8, en çoğu 12 rekâttır.

Bu namazın sevabının haddi hududu yoktur. Hz. Allah (c.c.)

teheccüd namazı kılanlar hakkında Secde suresi 17. Âyette,

“Artık yaptıklarına bir karşılık olarak onlar için gözler

aydınlığı nice (nimetlerin) saklandığı hiç kimse bilmez”

buyuruyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’de Sahih-i Müslim’de ge-

çen bir hadîsi şerîfte: “Gece namazına devam ediniz çün-

kü gece namazı sizden önceki salih kulların devam ettiği

bir namazdır, sizi Rabbinize yaklaştırır, günahların affına

sebeptir ve insanın nefsini günahlarından uzaklaştırır”

buyurmuşlardır. Yine başka bir hadîsi şerîfte“Farzlardan

sonra en faziletli namaz, gece kılınan teheccüd namazı-

dır” buyurmuşlardır. (Müslim)

Teheccüd namazına kalkmak Allah (c.c.)’a yakın olanla-

rın amelleridir. Gece kılınan bir namazın teheccüd namazı

olması için uyuyup tekrar kalkmalıdır. Peygamber efendimiz

(s.a.v.) şöyle buyurdular: “Göklere götürüldüğüm gece

Rabbim bana beş şeyi tavsiye etti. Buyurdu ki: kalbini

dünyaya bağlama çünkü seni onun için yaratmadım.

Sevgin benimle olsun çünkü bana geleceksin. Teheccü-

de kalk, çünkü kurtuluş gece kalkmakla elde edilir. Cen-

neti istemekte çok gayretli ol ve insanlara bel bağlama

çünkü onların elinde bir şey yoktur.”

Her gece teheccüd namazı kılmalıdır. Her gece kılına-

mazsa hafta bir kılınmalıdır. Haftada bir kılınmazsa ayda bir

kılınmalıdır. Ayda bir kılınmazsa senede bir kılınmalıdır. Se-

nede bir kılınmazsa ömürde bir defa kılınmalıdır.

Başka bir Hadîs-i Şerîf’de  “Selâmı yayar, açları doyu-

rur, sıla-i rahimde bulunur, geceleri herkes uyurken na-

maz kılarsanız, selametle Cennete girersiniz”  (Tirmizi)

buyurulmuştur.

(Muhammed Aleaddin, El- Hediyyetü’l Alâiyye, s. 263 – 780)

 

 

 

 

YİYİP İÇTİKTEN SONRA ŞÜKRETMELİYİZ

 

Nebi (s.a.v.) yemek yedikten, suyumuzu içtikten sonra

Allah tarafından verilen bu nimetleri anarak, bunların biz-

lere devamlı gelmesi için Allah’a hamd ü sena edip, şükür

dileğinde bulunmamızı emretmiştir. Bir kimse, yiyip içtikten

sonra Allah’a şükür ve hamdde bulunmadan kalkıp giderse,

bu kimse otlak hayvanlarına benzer. Anne ye baba çocuk-

larına Allah’a hamd etmeyi öğretmelidirler. «Elhamdülillah»

demeye çocuklarını alıştırmalıdırlar: Çocuğun, bu sözleri

bir vakit için olsa dahi ihmal etmemesine dikkat etmelidir.

«Bir kimse yemek yedikten sonra, «Bu yemeği bana

yediren, kazanma ve çâre gücüm olmadan bu rızkı bana

gönderen Allah’a hamdler olsun» diye dua ederse, Hak

Taâlâ o kimsenin daha önceden işlemiş olduğu suçları

affeder».(İbn-i Mace)

«Hak Taâlâ yediği bir lokma ve içtiği bir yudum su-

dan sonra kendisine hamd eden kulundan hoşnud ka-

lır».(Müslim)

Resûlullah Efendimiz kendi kendine, ekmek, et, koruk,

hurma, şerbet adlarını söyleyerek her iki gözü yaşarmış

ve, «Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki, Kıyamet

gününde bu yediklerinizden sorguya çekileceksiniz»,

buyurmuşlardır. Efendimiz’in bu sözleri orada bulunan-

ların, gözünde büyümüş olduğundan sallâllahu aleyhi ve

sellem Efendimiz ashabına, «Bu gibi saydığım şeylere

ellerinizle dokundunuz mu, bismillah deyiniz. Karnınız

doyduktan sonra, (Elhamdülilahillezi eşbeanâ ve ena-

me aleynâ) söyleyiniz. Bu, bu nimetleri karşılar», bu-

yurmuşlar». (Taberani)

«Yemeğini yiyip doyan, suyunu içip kanan bir kim-

se, «Bana bu yemeği yedirene, karnımı doyurana, su-

yumu kana kana içirene hamdler olsun», diye Allah’ına

dua ederse, annesinden temiz doğduğu gün gibi bütün

suçlarından temizlenmiş olur» (Ebû Ya’la)

(İmam-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ,c.16, s.449-451)

 

 

İSTİŞARE SÜNNETTİR

 

Allah c.c. şöyle buyurur: “İş hususunda onlarla müşa-

vere et. Bir kerre de azmetdin mi artık Allaha güvenip da-

yan.” (Âl-i İmran s.159)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in ashabı kiramı ile istişa-

rede bulunması birçok hikmetlere, faydalara dayanmaktadır.

Başlıcaları şunlardır:

  1. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in ashabı kiramı ile danışmada bu-

lunması, onlara olan aşırı sevgisini, yönelişini gösterir ve onla-

rın kadir ve kıymetlerini arttırmış olur.

  1. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, şüphe yok ki aklen de

bütün insanların en mükemmelidir. Bununla beraber düşünü-

lecek şeyler sonsuzdur. Çeşitli menfaatlerden bazıları bir zatın

hatırına geldiği halde diğer bir zatın hatırına hemen gelmeyebilir.

  1. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in danışma ile görevlendirilmiş

olması, ümmeti için danışmaya riâyetin lüzumunu bildirir. Ni-

tekim: Bir hadîsi şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Bir kavim istişa-

rede bulundukça işlerinin en doğrusuna yol bulmuş olur.”

  1. Peygamber(s.a.v.) Efendimiz’e istişare emredilmiştir ki,

danışma hususunda da ümmeti ona uysun ve bu sûretle danış-

ma peygamberin sünneti olsun.

  1. Rasûli Ekrem’in ashabı kiramiyle danışmada bulunma-

sı onların reylerinden istifade etmesi için değildir. Belki onların

akıllarının, düşüncelerinin derecesini bilmesi ve Resûl-i Ekrem

(s.a.v.)’e olan sevgi ve bağlılıklarını anlaması içindi.

  1. Rasûli Ekrem Hazretleri, Uhud gazvesi sırasında ashabı

kiramı ile danışmada bulunmuş, Medine’i Münevvere’den çık-

mamak görüşünü kabul eder gibi görünmüştü. Bazı zatlar ise

dışarı çıkılmasını uygun bulmuşlar, o suretle hareket edilmiş,

fakat neticesi istenilene uygun olmamıştı.

Artık Rasûl-i Ekrem Efendimiz onlar ile bir daha danışmada

bulunmayacak olsaydı, onlara karşı mübarek kalbinde bir gü-

cenme kalmış olduğuna delâlet edebilirdi. Binaenaleyh Cenâb’ı

Hak bu vak’adan sonra bu danışma ile emretmiştir ki; bu istişa-

re onlara karşı peygamberin kalbinde bir gücenme eseri kalma-

dığını göstersin. Ne büyük bir ahlâkî fazilet!

(Ö. Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri, c.1 s.484)

 

YEMEKTE  UYMAMIZ GEREKEN KURALLAR

Yemeğe başlayan kimse, Bismillah desin. Bismillah de-

meyi unutursa hatırlayınca,“Bismillahi evvelehü ve ahirehü”

desin. (İbni Mace)

“Ya Ali yemeğe tuz ile başla.”  “Yemeğe tuz ile başlamak

ve bitirmek yetmiş derde devadır.” “Sağ elinizle yiyiniz, sağ

elinizle içiniz, sağ elinizle alınız ve sağ elinizle veriniz. Çünkü

şeytan sol eliyle  yer, sol eliyle içer, sol eliyle verir ve sol eliyle

alır.” (İbn-i Mâce)

“Ekmeğe saygı gösteriniz. Çünkü Allah Teâlâ onu semanın

bereketlerinden indirmiştir” “Sofraya düşeni alıp yiyen ge-

nişlik ve bolluk içinde yaşar. Çoluk çocuğu sıhhatli olur” “Bir

yere dayanarak yemek yemeyiniz.” (Buhari)

“Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hiçbir yemeğe kusur bul-

mazdı, canı çekerse yerdi, çekmezse bırakırdı.” (Buhari)

“Yemeği soğutun! Zira sıcak yemek, bereketsiz olur.” (Ta-

berani)

(Kişi midesinin) “Üçte birini yemek, üçte birini su, üçte bi-

rini de nefesine ayırsın.” (Tirmizi)

“Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, üç parmakları ile yemek yer

ve yemeğin bitiminde, o üç parmağını yalardı.” (Ka’b bin Ma-

lik)

“Biriniz bir şey yerken bir parçası yere düşerse, onu alıp

üzerindeki bulaşanı giderip yesin. Şeytana bırakmasın.” (İbn Mace)

“Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, yiyeceklerin, içeceklerin ve

hurmanın içine üfürülmesini (nefes verilmesini) yasakladı.”

(Taberani)

“Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ayakta su içmekten ve ye-

mek yemekten nehy etmiştir.” (Bezzar, Ebû Ya’la)

“Kim bir tabakta yemek yiyip de sonra o tabağı (ekmekle

veya eliyle iyice sıyırarak) yalarsa, o tabak onun için Allah’tan

mağfiret diler.” (Tirmizi)

“Allah, bir şey yiyip içtikten sonra kendisine hamdeden

kimseden razı olur.” (Müslim, İbn-i Mace)

“Peygamber (s.a.v.) süt içti, su getirtip ağzını çalkaladı ve

şöyle dedi: “Bunda yağ vardır.” (Tirmizi, Buhari, Ebû Davud)

“Azı dişlerin arasında kalan yemek kırıntıları dişleri zayıf-

latır.” (Taberani)

 

ALLAH’I ZİKREDENLERİN MÜKAFATI

Ebû Derdâ (r.a.) ’dan, Rasûlullah (s.a.v.)  şöyle buyurdu:

“Allahu Teâlâ kıyamet günü bazı kavimleri yüzlerinde

parlayan bir nur olduğu halde mahşer meydanına geti-

recektir. Onlar inciden yapılmış yüksek tahtlar üzerinde

olacaklar, insanlar onlara imreneceklerdir. Onlar Pey-

gamberler veya şehidler değillerdir” Bunun üzerine bir

köylü, “Onların halini bize açıkla da onları tanıyalım” dedi.

Rasûlullah (s.a.v.)  şöyle buyurdu: “Onlar Allah için birbiri-

ni seven, çeşitli kabilelerden, değişik beldelerden Allah’ı

zikretmek için bir yere toplanıp ta Allah’ı zikredenlerdir.”

buyurdu. (Taberâni, Terğib)

Başka bir hadîste, “Cennet’te, üzerlerinde zeberced-

den odalar bulunan, yakuttan sütunlar olacaktır. Odala-

rın kapıları (her taraftan) açık olup, son derece parlak bir

yıldız gibi parlayacaklardır. O odalarda Allah için birbirini

sevenler, Allah için bir yere toplananlar, Allah için birbir-

leriyle görüşenler oturacaklardır.” buyurulmuştur. (Mişkat)

Zeberced ve yakut parlak ve şeffaf olan kıymetli taşlar-

dandır. Bu gün Allah (c.c.)’yu zikretmek için bir yere oturan-

lara her türlü suçlama yapılmakta ve her yerde bunlarla alay

edilmektedir. Bugün onları ne kadar kötülerlerse kötülesinler,

yarın gözler açılınca (dünyada) o hasırlar üzerinde oturanlar,

(Cennet’te) tahtlar ve yüksek odalarda oturduklarında neler

kazanıp götürdükleri ve onlara gülüp şövenlerin de neler

kazanıp götürdükleri anlaşılacaktır. Zikir meclislerinin Allah

katında ne kadar değerli olduğu, onların üstünlüklerini açık-

layan hadîslerden anlaşılmaktadır. Bir hadîste şöyle buyurul-

muştur: “İçinde Allah’ın zikredildiği evler gök ehline, yer-

yüzündekilere gökteki yıldızların parladığı gibi parlarlar.”

Başka bir hadîste: “Allah (c.c.) ’ın zikredildiği meclislere

sekine (Allah (c.c.)’nun özel bir nimeti) iner, melekler on-

ları kuşatır, Allah (c.c.) ’ın rahmeti onları kaplar ve Allah

(c.c.) onları arşın üzerinde anar” buyurulmuştur.

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.376-377)

 

TEVBE EDELİM

Tevbe işlerin en mühimmidir. Bütün Sâdât-ı Kiram Dîn-i

islâm’ın koyduğu bu vecîbeye hassasiyetle dikkat etmişler ve

irşâdda bulunmuşlardır.

Şeyhü’l-İslâm Abdullah el- Ensârî (rh.a.) der ki: “Allah ta’âlâ

hazretleri: “Tevbe etmeyenler zâlimlerin tâ kendileridir.” buyurmuş

ve zulmü tevbe etmeyene nisbet etmiştir.”

Tevbe, ancak tevbenin ne demek olduğunu bilip de edilirse

sahîh olur. Bunda üç şey lâzımdır: 1.- Kişi tevbe etmediği takdir-

de ismetten soyunduğunu bilmelidir. 2.- Tevbe etmeye muvaffak

olduğu zaman ferâhlamalıdır. 3.- Allah (c.c.)’un onu her an gördü-

ğünü ve kalbine her an nazar ettiğini bilmelidir.

Tevbenin üç şartı vardır. 1.- Günâhtan nedamet 2.- Allah

(c.c.)’a tazarru’ ile i’tizâr (günâhını söyleyerek tevbe etmek)

3.-Günâhdan kopup ayrılmak. Bir daha o günâhı işlememeye azm

ü cezm etmek.

Tevbenin hakîkati üçtür. 1.- İşlediği günâhı, cinayeti büyük gör-

mek, 2.- Yaptığı tevbeyi kusurlu ve yetersiz görmek, 3.- Yaradılışı

îcâbı özürlerinin Cenâb-ı Hakk tarafından affını dilemek.

Tevbenin hakikâtlerinin sırrı üçtür: 1.- Takvasını kirden temiz-

lemek. 2.- Günâhını unutmamak. 3.- Dâima tevbesinden tevbe

etmek. Çünkü Hakk ta’âlâ: “Ey mü’minler hepiniz birden Allah’a

tevbe edin ki felah bulaşınız.” buyurmuştur.

Tevbenin esrarının letâifi üçtür: 1.- İşlediği günâha, cinayete

bakmak, 2.- Allâh(c.c.)’un o cinayet hakkındaki hükmüne bakmak,

3.- Her ikisini mukayese edip Allah (c.c.)’un o günâha o cezayı

vermekteki murâdını, sebebini anlamaya çalışmak. Burada Allah

(c.c.)’un iki muradı vardır:

Birincisi : Allah (c.c.)’un verdiği hükümde Allah (c.c.)’un mutlak

izzetini, kulunun ayıbını örtmekte ne kadar kerem sahibi olduğu-

nu, Allâh(c.c.)’un kulunu bir cinayetle helak edivermeyip ona tevbe

mühleti vermekteki hilmini, özürünü kabul etmekteki lütufkârlığını,

kulunu mağfiret etmekteki lütf-u ihsanını bildirmek, göstermek.

ikincisi: Kulunun üzerinde adlinin hüccetini gösterip onu

günâhından dolayı hüccetine bağlı olarak cezalandırdığını anlat-

mak içindir.

(Muhammed b. Abdullah Hanî, Âdâb, 126. s.)

 

 

 

 

 

KURTULUŞA EREN TOPLULUK İYİLİĞİ

EMREDİP KÖTÜLÜKTEN MEN EDENLERDİR

Emri bi’l ma’ruf ve nehyi an’il münkerin farz olduğunu ve fa-

ziletini aklı selim sahipleri onaylamış ve ümmet üzerinde icma

etmiş olmakla birlikte, bu esasa âyet ve hadîsler de işaret et-

mektedirler. Allah Teâlâ kitabı keriminde şöyle buyurmaktadır;

“İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek,

kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun. İşte onlar

kurtuluşa erenlerdir.(Âli İmran/104) Bu âyette, Müslümanların

kurtuluşlarının emri bi’l ma’ruf ve nehyi an’il münker yapma-

larına bağlı bulunduğu ve bu görevin farziyeti bildirilmektedir.

Ama bu görevin farzı ayn değil farzı kifâye olduğu beyan edil-

miş ve bir cemaatin bu vazifeyi yapması halinde o cemaatin di-

ğer fertlerinin boynundan mesuliyetin kalktığı da açıklanmıştır.

Çünkü Allah Teâlâ, âyette ‘hepiniz iyiliği emrediciler olunuz’

dememiştir. ‘İçinizden bir topluluk insanları hayra çağırsın’

demiştir. O halde bir fert veya bir cemaat bu vazifeyi yerine

getirirse, cemiyetin diğer fertlerinden sorumluluk düşer. Allah

Teâlâ, ‘kurtuluş’u, bu vazifeyi bilfiil yapanlara tahsis etmiştir.

O halde eğer bütün halk, bu vazifeyi yapmayıp ihmal ederse,

gelen tehlike bütün cemiyeti kasıp kavuracaktır. Eğer bir de

imkânı olup da bu vazifeyi ihmâl edenler, şeksiz ve şüphesiz

gelecek olan felâkete mâruz kalacaklardır.

Bir Hadîs-i Şerîfte Resûllulah (s.a.v.) şöyle buyurmak-

tadırlar: “Ey insanlar! İyiliği emretmeden, günah ve kötü

işleri yasaklamadan, Allah (c.c.)’tan bir istekte bulunmak

için ona dua ederseniz, Hakk Teâlâ sizlere icabet etmez.

Tevbe ve istiğfarda bulunduğunuzda da Allah’ın af ve

mağfiretine kavuşamazsınız. İyiliği buyurmak, kötülüğü

yasaklamak rızkınızı uzaklaştırmaz, ecelinizi de yaklaştır-

maz. Yahudilerin bilginleri, Hıristiyanların da papazları iyi-

liği emretmeyip kötülüğü de men etmediklerinden, Hakk

Teâlâ bu kavimlere gönderdiği kendi peygamberlerinin dili

ile onlara lanetini sunmuş, sonra hepsi belâya uğramış-

lardır”.

(İmam-ı Gazâli, İhyâ-i Ulûmuddin, c.2 s755-859)

 

ESKİ GİYECEKLERİMİZİ SADAKA VERMEK

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden

biri de yeni elbise yaptırıp, alıp giydiğimiz takdirde, eski

elbiselerimizi, eski ayakkabılarımızı yoksul bir kimseye sa-

daka olarak vermeyi adet edinmemiz hakkındadır.

Zira Efendimiz (s.a.v.), yeni yaptırmış olduğumuz giyim

ve kuşamları sadaka olarak vermemizi buyurmamışlardır.

Çünkü, kulun nefsi her vakit için sürekli yeni giyimleri takip

etmeye eğilimli olur. Böylece, nefsin istemediğini sadaka

olarak verdiğimiz takdirde bu amelimizin ecir ve sevabı

azalmış olur. Şâyet kulun nefsinin alınan bir şeyde gözü

olmazsa ve kişiyi içten takip etmezse yeni bir şeyi sadaka

olarak vermek daha iyidir.

Hakk Taâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sevdiğiniz nesne-

leri infâk etmedikçe gerçeğe ve doğruluğa asla erişe-

mezsiniz”.

Tirmizî ve Hakim merfûan şu hadîsi anlatırlar: “Bir

müslümanı giydiren bir müslüman o elbiseden, giydir-

diği müslümanın üzerinde bir parça bulunduğu süre-

ce, Hakk Teâlâ’nın muhafazası altında bulunmuş olur”.

Ebû Dâvud merfûan şu hadîsi rivâyet eder: “Bir müs-

lüman, çıplak diğer bir müslümanı giydirirse, Hak

Taâlâ o kimseye cennetin yeşil elbiselerini giydirir”.

Tirmizî’nin anlattığı bir hadîsde, “Bir müslümanı giy-

diren bir kimse, (o müslümanın) üzerinde bir tel iplik

bulunduğu sürece Allah’ın hıfzı altında bulunur”, buy-

rulmuştur.

İbn Ebi’d-Dünyâ şu hadîsi anlatır: “İnsanlar Kıyamet

gününde çırılçıplak, anadan doğma toplanırlar. Öyle

ki, hayatları boyunca o günden çok açlık, susuzluk,

yorgunluk ve üzüntülü bir durumla da karşılaşmış de-

ğillerdir. İşte her kim Allah için birini giydirmişse, Hak

Taâlâ da o kimseyi Kıyamet gününde giydirir”.

(İmam-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 428-429.s.)

 

RAMAZAN GECELERİNİN NÛRU

Teravih namazı ramazan gecelerinde, yatsı namazından

sonra, vitir namazından önce kılınan bir namazdır. Erkek-ka-

dın bütün inananlar için sünnet-i müekkededir. (Ancak erkek-

lerin camide, kadınların evlerinde kılmaları tavsiye edilmiştir.)

Peygamber (s.a.v.) bu namazı kılmış, kılmaya devam et-

miş ve insanları da bunu kılmaya teşvik etmiştir. Sahabe, tâbiin

ve onlardan sonra gelen bütün müminler de bu namazı kılmayı

günümüze kadar sürdürmüşlerdir. İslâm tarihi boyunca teravih

namazının edası/ kılınması ve varlığı hakkında kayda değer

bir tartışma da olmamıştır.

Burada şu soru da akla gelebilir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

farz olur endişesiyle cemaatle kıldırmadığı ve insanları serbest

bıraktığı bu namazın cemaatle kılınmasını, Hz. Ömer (r.a.) ni-

çin emretmiştir?”

Bunun cevabı şudur: Çünkü Hz. Ömer (r.a.) döneminde

artık böyle bir endişe kalmamıştır. Bu yüzden Hz. Ömer(r.a)

cemaatle kılınmasını emretmiştir. Zîrâ Mecelle kaidesinde de

“Mâni zail olduğunda, memnû‘ avdet eder.” tarzında belirtildi-

ği gibi mâni gitmiş memnu‘ (yasaklanan) geri dönmüstür. Yani

Hz. Peygamber (s.a.v.) irtihal etmiştir, artık bu namazın böyle

cemaatle kılınması durumunda farz olma, veya farz olduğunu

sanma ihtimal ve endişesi de ortadan kalkmıştır.

İmam-ı Azam Ebû Hanife (r.a.)’e Hz. Ömer (r.a.)’in bu yap-

tığı sorulunca şu cevabı vermiştir: “Teravih sünnet-i müekke-

dedir. Hz. Ömer bu işi kendiliğinden ortaya çıkarmış değildir.

Bunu ancak elinde mevcut bir asla, Resûlullah’tan (s.a.v.) bel-

lediği bir malumata dayanarak emretmiştir.” demiştir.

“Benim sünnetime ve Raşit halifelerimin sünnetine sa-

rılın, onlardan ayrılmayın, onlara azı dişlerinizle sımsıkı tu-

tunun, yani çok sıkı tutunup asla bırakmayın.” (İbn Mâce)

Osmanlı âlimlerinden Damad Abdurrahman Efendi,

Mültekâ Şerhi’nde teravih namazının sünnet-i müekkede oldu-

ğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: Teravih namazını inkâr eden

bidatçı, dalalet ehlidir ve  şahitliği kabul edilmez.”

(İbn Abidin, 2.c., 43.s.; Mülteka, 1.c., 427.s.)

 

MESCİD-İ HARÂM VE MESCİD-İ NEBEVÎ

(S.A.V.)’DE KILINAN NAMAZLARIN FAZÎLETLERİ

Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.)ve İbn-i Mâce’nin “Sahîh isnâd”la

rivâyetlerine göre Câbir (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle bu-

yurduklarını rivâyet etmiştir: “Benim mescidim’de kılınan bir

namaz, Mescid-i Harâm hâriç, diğer mescidlerde kılınan bin

namazdan daha fazîletlidir ve Mescid-i Harâm’da kılınan bir

namaz, diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan daha

fazîletlidir.

Buhâri, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbn-i Mâce’nin

rivâyetlerine göre, Ebû Hüreyre (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’in:

“Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Harâm

hâriç, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlı-

dır.” diye buyurduklarını rivâyet etmiştir.

Bezzâr, Âişe Sıddîka (r.a.) Vâlidemiz’den Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Ben, Pey-

gamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum). Benim mescidim

de, Peygamberlerin mescidlerinin mührüdür, ziyâret edilme-

ğe mescidlerin en lâyıkıdır. Sevâb niyetiyle sefere Mescid-i

Harâm ile Benim mescidim’e çıkılabilir. Mescidim’de kılınan

bir namaz, Mescid-i Harâm hâriç, diğer mescidlerde kılınan

bin namazdan daha fazîletlidir.” Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.),

Tirmizî ve Taberânî, Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle buyur-

duklarını rivâyet etmişlerdir: “Benim mescidim’de aralıksız

kırk vakit namaz kılan kimse için cehennemden kurtuluş

berâtı yazılır ve nifâktan kurtulmuş olur.”

Resûlullâh (s.a.v.)’in: “… Cennet bahçelerinden bir bahçe-

dir.” Hadîs’i de iki ma’nâya gelebilir:

1) Orada ibâdet etmek, cennet bahçelerinden bir bahçeye

nâil olmağa vesîle olur. Resûlullâh (s.a.v.)’in evi ile minbe-

ri arasında (Ravza’da) namaz kılmak, duâ etmek cennete

mütehakk olacak şekilde insâna sevâb kazandırır. Nitekim:

“Cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” (Buhârî, Müslim, Ebû

Dâvûd, Abdullâh bin Evfâ (r.a.)’den) denildiği gibi.

(İmâm Hâfız El-Münzirî, Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi c.3, s. 51-55)

 

 

 

  1. FÂTIMA (R.ANHA)’NIN ALLAH’I ZİKRETMESİ

 

Hz. Ali (r.a.) bir defa kendi talebelerinden birine “Ben

sana, kendim ve Peygamberimiz (s.a.v.)’ in en çok sevdi-

ği kızı Fâtıma’nın başından geçenleri anlatayım mı?” dedi.

Talebesi “Tabi anlatın” dedi. Hz. Ali(r.a.)  “O kendi elleri ile

değirmeni çevirirdi. Bu yüzden elleri nasır bağlamıştı. Su

kırbasını kendisi doldurarak getirirdi. Bu yüzden kırbanın

iplerinden göğsünde izler meydana gelmişti. Evin her tara-

fını kendisi temizlerdi. Bundan dolayı elbisesi hep kirlenirdi.

Bir defa Peygamberimiz (s.a.v.)e birkaç köle gelmişti. Ben

Fâtıma (r.anha)’ya “Git, sen de kendine hizmetçi iste, sana

ev işlerinde yardımcı olsun” dedim. O Peygamber(s.a.v.)’in

yanına gitti. Orası kalabalıktı, Fâtıma (r.anha) çok utangaç

olduğundan herkesin önünde babasından istemekten çekindi

ve geri geldi. İkinci gün Peygamberimiz (s.a.v.) bizzat kendi-

si geldi ve “Fâtıma, sen dün ne için gelmiştin?” buyurdu.

Fatıma (r.anha) utandığından dolayı sustu. Ben “Ey Allah’ın

Rasûlu, bunun durumu şudur; Değirmen çevirmekten elleri

nasır bağladı. Su kırbasını taşımaktan göğsünde iplerin izleri

çıktı. Daima ev işlerini yaptığından elbiseleri kir içinde kalıyor.

Ben dün kendisine size hizmetçiler geldiğini, onun da bir tane

hizmetçi istemesini söylemiştim. Onun için yanınıza gelmiş-

ti” dedim.” Bazı rivâyetlere göre Hz. Fatıma (r.anha) şöyle

dedi: “Ey Allah’ın Rasûlu, benim ve Ali’nin bir yatağımız var,

o da bir koyun postudur. Geceleyin onu serip yatıyoruz. Gün-

düz üzerine yem koyarak devemize yediriyoruz.” Peygam-

ber (s.a.v.) “Kızım sabret, Hz. Musa ve onun ailesinin on

seneye kadar bir tek yatakları vardı. O da Hz. Musa’nın

cübbesiydi. Geceleyin onu serer üzerine yatarlardı. Sen

takva sahibi ol, Allah’tan kork ve O’nun emirlerini yerine

getir. Evin işlerini yapmaya devam et. Gece yatarken 33

defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 34 defa Allahu

Ekber de. Bu kelimeler hizmetçiden daha iyi şeylerdir.”

dedi. Hz. Fatma (r.anha) “Ben Allah ve O’nun Rasûlu’nden

razıyım” buyurdu.

(Tezkire, Fazail-i Âmel)

 

VAKİTLERİN KIYMETİNİ BİLMEK

 

Muaz bin Cebel (r.a)’ dan, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu-

yurdu: “Cennet ehli (Cennet’e girdikten sonra) dünyada

Allah’ı zikretmeden geçirdikleri vakitlerden başka hiçbir

şeye üzülmeyeceklerdir.” (Taberani, Beyhaki)

İnsan Cennet’e girdikten sonra bir defa Allah(c.c)’ nun

adını anmaya karşılık dağlar kadar büyük sevab ve müka-

fatlar verildiğini görünce, kendi kazandıklarının azlığına ne

kadar üzüleceği meydandadır. Allah(c.c) ’nun  öyle bahtiyar

kulları vardır ki, Allah (c.c)’ yu zikretmeden dünyanın bile ta-

dını alamazlar.

Amr bin Osman el-Mekkî  tasavvufu şöyle tarif etmiştir

kulun her zaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle

meşgul olmasıdır.

Hafız İbn-i Hacer (r.aleyh)  Münebbihat adlı eserinde yazı-

yor ki:  Yahya bi Muaz Razi (r.aleyh)  Allah (c.c.)’a yalvarırken

şöyle derdi:,

“Allah’ım, gece ancak  Sana yalvarmakla hoştur.

Gündüz ancak Sen’in emrine uymakla hoştur.

Dünya ancak Sen’in zikrinle hoştur.

Ahiret ancak Sen’in affınla hoştur.

Cennet ancak Sen’i görmekle hoştur.”

Mansur bin Mu’temir (r.aleyh)  ’in  kırk sene boyu yatsıdan

sonra kimseyle konuşmadığı yazılmıştır. Rebi bin Heysem

(r.aleyh)  ’in yirmi sene boyunca söylediği her sözü bir kağı-

dın üzerine yazıp, gece olunca onlardan kaçı gerekli ve kaçı

gereksizdi diye kendisini hesaba çektiği yazılmıştır.

Abdullah b. Abbas (r.a.), İki Cihan güneşi Peygamber

Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip

değerlendir: İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin,

hastalıktan evvel sıhhatin, fakir düşmeden evvel varlıklı

olmanın, meşguliyetten evvel boş zamanın ve ölüm gel-

meden evvel hayatın kıymetini bil, bunların hakkını ver!”

(Hâkim, Müstedrek)

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.367)

 

CİHÂD ETMEK DİNİMİZ EMRİDİR

 

“Peygamberim, mü’minleri cihâda teşvik et! Eğer sen-

den  harbin şiddetlerine sabredecek yirmi kişi bulunursa

onlar iki yüz düşmana galebe ederler ve eğer sizden yüz

kişi olursa onlar o kâfirlerden binine galebe ederler.Çün-

kü kâfirler idraksiz bir gürûhtur.”(Enfal suresi /65)  Bu

âyeti kerîme Bedir gazâsında harb başlamazdan evvel önce

Betda mevkiinde nâzil olmuştur.Bu âyet nâzil olduktan sonra

Rasûlullah (s.a.v.) Ashâbını saff-ı harb nizamına koyup düş-

manla karşı karşıya geldiklerinde düşmana saldırmağa teşvik

ederdi. Nitekim Bedir dünüde kemiyet ve keyfiyet cihetinden

dört misli çok bir düşmanla karşılaşan ashâbını, sâhası gök-

lerle yer kadar geniş olan cennet vaadiyle teşvik eylemiş ve

galebe tahakkuk etmiştir

İbn-i Abbas’ın rivâyetine göre,Müslümanlar on misli çoklu-

ğundan düşmanla çarpışmayı ağır bulmuşlardı.Bunun üzerine

bu ağırlık tahfif ve enfal suresi’nin altmış beşinci âyeti neshedi –

lerek şu altmış altıncı âyet nâzil olmuştur.

“Şimdi Allah (c.c.) sizden -yükünüzü- hafifletti ve bildi –

ki sizde muhakkak bir zaaf vardır.İmdi sizden sabır edebi-

lecek yüz kişi olursa onlar iki yüze galebe ederler.Sizden

bin kişi olursa onlarda Allah (c.c) ın izniyle iki bine galebe

ederler. Çünkü Allah (c.c.) sabredenlerle beraberdir.” (En-

fal s. / 66).Bu âyet-i kerîmenin mazmûnuna göre harb saha-

sında Müslüman kuvveti düşmanın yarısı derecesinde az ve

zayıf olursa çarpışmak vâcibdir. Fakat bundan da az bir hadde

indiği sûrette düşmana atılmak vâcib değildir.Belki bir takım

harb vesilesi olabilecek şeylere göz yumurak harb tehlikesini

atlamak caiz olur.Ali Bin Ebi Talib ( r.a.)’ın İbn-i Abbas (r.a.) dan

rivâyetide böyledir.

Burada  istifâde edilen fâideler cümlesinden biriside mem-

leketi düşmana karşı muhafaza için serhadleri tutmak ve ka-

pamak Allah (c.c.) yolunda harb ve kıtal ecri gibi ecri mucib

olduğudur. O cümleden biriside  insana eza ve meşakkat ârız

olduğu zamanlarda o meşakkati kaldırmak ve fıtrî kuvvetleri ye-

rinde tutmak için şiir inşâdının câizi  olmasıdır.

( Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Musahabe cilt 3 s.184-185

 

NASİHAT VE HASTA ZİYARETİ

 

Nasîhat isteyebilmek Müslümânların birbirleri üzerindeki

haklarındandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Yanında olan

ilmi gizleyenin başına, yarın kıyâmette cehennem ateşin

den kamçı ile vurulur.”buyurmuşlardır. Yine buyurmuşlardır:

“Din nasîhattir.”(Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)) Nasîhat edecek kimsenin

önce kendine nasîhat etmesi, nefsine öğüt vermesi lâzımdır.

Ancak nefsi kabul ederse, başkalarına nasîhat etmelidir. Allâh

Teâlâ: “Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylü-

yorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeyiniz, Allâh yanında

şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff s. 2-3) Nasîhat edecek

olan  kişi buna dikkat etmelidir.

Müslümân, hasta olduğunda müslümân kardeşini ziyaret

etmelidir. Hasta olanı bir defa ziyaret etmek farz-ı kifâyedir.

Hadîs-i şerîfte: “Sabahleyin bir Müslümân hastayı ziyaret

eden Müslümâna, yetmiş bin melek, sabahtan akşama ka-

dar mağfiret dilerler. Akşamleyin onu yoklarsa, yetmiş bin

melek, onun için sabaha kadar mağfiret dilerler ve onun

için cennette bir bahçe olur.” (Ebûl-Leys Semerkandi) buyrul-

muştur. Başka bir Hadîs-i Şerîfte: “Hastayı yoklayan şehîd

sevâbına kavuşur.” buyrulmuştur. Hasta ziyaretine giden

kimse hastadan uzak durmamalıdır. Zira uzak durmak bid’attir.

Hastaya dua etmeli ve onun için Allâh’tan şifa dilemelidir. Şöy-

le dua etmelidir: “Es’elullahe’l-azîm Rabbel-Arşi’l azîm en

yeşfîke” Ölünün defin hazırlıkları ve cenazesinin uğurlanması

farz-ı kifâyedir ve Müslümânların birbirleri üzerindeki hakların-

dandır. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir ölünün cenaze nama-

zını kılana bir kırat sevâb verilir”buyurdular. Ya Resûlullah,

bir kıratın ağırlığı ne kadardır dediklerinde: “Onun daha kü-

çüğü Uhud Dağı kadardır.”buyurdular. (Buhari)Müslümânın

Müslümân üzerinde hakları vardır. İnanan kimse bu hakları gö-

zetmelidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:“Mü’min,

kardeşi Müslümânın hukukunu gözetmez.  Halbuki kıya-

mette Allâh Teâlâ’nın huzurunda bu haklar ondan istenir.

Akıllı olanın bu haklara riâyet etmesi, kıyamette istendiğin-

de âciz kalmaması gerekir.”

(Muhammed Rebhâmî (r.h.), Riyâdün Nâsihîn, 232-241.s.)

 

 

MÜSLÜMANLARIN BİRBİRİ ÜZERİNDEKİ HAKLARI

 

Müslümanın, diğer müslümana karşı belli başlı görevleri şunlardır:

  1. Karşılaştığın zaman selâm vermek,
  2. Dâvetine icabet etmek,
  3. Aksırdığı ve “Elhamdülillah” dediği zaman, “Yerhamükellah”

demek,

  1. Hastalığında ziyaretine gitmek,
  2. Öldüğü zaman cenazesine katılmak,
  3. Kendisine verilen sözde durmak,
  4. Akıl danıştığı zaman, doğruyu söylemek,
  5. Gıyabında kendisini korumak,
  6. Kendin için sevdiğini onun için de sevmek,
  7. Kendin için hoşlanmadığını onun için de hoşlanmamak.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Müslümanların sende dört hak-

kı vardır: İyilik yapanlara yardımcı olman, günahkârlar için

mağfiret dilemen, gıyâblarından onlara dua etmen ve tövbe-

kar olanlarını sevmendir.” buyurmuştur.

(İmam-ı Gazali, İhya-u Ulumiddin, 2.c., 477.s.)

 

KARDEŞLİK VE ARKADAŞLIĞIN EDEPLERİ

 

  1. Arkadaşının ihtiyacını imkanı varsa gidermelidir.
  2. Sırlarını saklamalıdır.
  3. Ayıplarını örtmelidir.
  4. Halkın onu kötülemesinden üzüleceği sözü ondan saklamalıdır.
  5. Halkın onu medhinden sevineceği sözü ona söylemektir.
  6. Sözünü can kulağı ile dinlemelidir.
  7. Seveceği lakabıyla, çağırmalıdır.
  8. Nasihat gerekirse lutf ve rıfk ile nasihat eylemelidir.
  9. İyilikleri için onu medh etmeli, gıybeti yapılınca himaye etme-

lidir.

  1. Kusurlarını görmezlikten gelmeli, kızmayıp affetmelidir.
  2. Sağlığında ve ölümünden sonra her namazdan sonra onun

için dua etmelidir.

  1. Üzüntülü ise üzülmeli, sevinçli ise sevinmelidir.
  2. Hal hatırını, çocuklarını, yakınlarını sormalıdır.
  3. Kendisi için yapılmasını istediğini arkadaşına yapmalıdır.
  4. Ölümünden sonra, ehli, çocukları, sevdiği akrabasını aramalı,

hatırlarını sormalıdır.

(Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz., Marifetname, 574.s.)

 

 

ÂYET VE HADİSLERLE SILA-İ RAHİM

 

Halit b. Zeyd (Ebu Eyyüb el-Ensarî) hazretlerinden riva-

yet edildiğine göre bir adâm Hz. Peygamber’e gelerek: “Yâ

Rasûlallah; beni Cennete sokacak bir ibadet söyler misiniz?”

dedi… Rasûlüllah şu cevabı verdi:

“Allah’a ibadet eder ve O’na hiç bir şeyi ortak koş-

mazsın, namaz kılar, zekât verir ve sıla-ı rahim edersin”

(Buharî, Zekât, 1).

Peygamber Efendimizin bu kadar önemle üzerinde durduğu

ve yapıldığı zaman müslümanların Cennete girmelerine sebep

olacağını haber verdiği sıla-i rahim; her türlü hayır işlerinde

akraba ve yakınların görülüp gözetilmesidir. Gerek âyetlerde,

gerek hadislerde, bunun, namaz, zekât gibi farz ibadetlerden

hemen sonra zikredilmesi, İslâmdaki önemini göstermektedir.

Alimler sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğu görüşündedir-

ler. Bunun, terkedilmesi, yani akraba ve yakınlarla olan ilgisinin

kesilmesi, büyük günâh sayılmıştır. Cenab-ı Hakk şöyle buyu-

ruyor:

“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sa-

kının” (en-Nisâ, 4/I);

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“ Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını

görüp gözetsin” (Buharî, İlim, 37; Müslim, İmam, 74-77).

“Akrabalık, Arş’ta asılıdır. Der ki: “Beni gözeteni Allah

gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin” (Müslim, Birr ve

Sıla, 17);

“Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete gire-

mez” (Buhari, Edeb, 11);

“Her kim rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini

istiyorsa akrabasını görüp gözetsin” (Buhari, Edeb, 12);

“Ey insanlar, birbirinize selâm verin, akrabanızı gözetin,

yemeği yedirin! Geceleyin insanlar uyurken namaz kılın ki

selâmetle Cennete giresiniz” (Tirmizî, Et’ime, 45).

“Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka ak-

rabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri

sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır” (Tirmizi, Zekât, 26).

 

KONUŞMA ÂDÂBI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlüllah

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Boş sözde hayır yoktur.” (1350)

Söz, insanın içinde saklı duyguların ve gizli kuruntuların

tercümanıdır. Ağızdan çıkan söz yakalanmaz, geriye çevrilme-

si de mümkün olmaz. Onun İçin akıllı kimseye yaraşan, dilini

tutmakla söz sürçmelerinden sakınmak, zarar doğuracak dü-

şüşlerden korunmaktır. İnsan konuşmadığı zaman durum da-

ima lehinedir. Fakat konuşunca ya lehine olur yahut aleyhine

olur. Peygamber (s.a.v.)’in Hz. Muaz’a şöyle buyurduğu rivâyet

edilir: “Ey Muaz! Sen sustuğun müddet selâmettesin. Ko-

nuştuğun zaman aleyhine olur Veya lehine olur. Bu itibar-

la bir fayda sağlamayan, ilim ve edeble ilgili bulunmayan

boş sözlerde hayır yoktur. Bunlar zarar getirir. Konuşma-

larda noksanlık ve hatalardan kurtulmak için gözetilmesi

gereken bazı  şartlar vardır;

  1. Söz ya bir fayda temin etmek ya da bir zararı kaldır-

mak maksadıyla söylenmelidir.

  1. Söz yerinde söylenmeli ve fırsatı kaçırmaktan  sakın-

malıdır.

  1. Söz ihtiyaç miktarı  olmalı, ziyâde  yapmamalıdır.
  2. Konuşulan açık ve sade bir dille söz söylemelidir.

Bir sebebe ve maksada bağlanmayıp rastgele konuşu-

lan sözler hezeyan kabilinden olacağı için, bunlarda hayır

yoktur. Hayır olmayan şeyden de kaçınmak  gerektir. (1351)

Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber(s.a.v.)

şöyle  buyurmuştur; “Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir,

enine boyuna söz uzatanlardır, sözlerinde büyüklük tas-

layanlardır. Ümmetimin hayırlıları da ahlâk bakımından en

güzel  olanlarıdır.”Saçma sapan, gelişigüzel söz söyleyip ge-

vezelik etmenin, konuşurken böbürlenip büyüklük taslamanın

ve uzun uzadıya konuşup zaman öldürmenin ne kadar zararlı

bulunduğunu bu Hadîs-i Şerîf açık olarak beyan etmektedir,

Bu hallere düşmemek için daha önceki haber dolayısiyle yapı-

lan, açıklama şartlarına uygun söz söylemeyi âdet edinmelidir.

(İmam Buhari, Edeb-ül Müfred c. 2 s.653-654)

 

ALLÂH (C.C.)’Ü ANMANIN ANLAMI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir:

“Allâh ta‘âlâ hazretleri buyurur: Kulum beni nasıl sa-

nıyorsa öyleyim. O kul beni andığı zamân ben onunla be-

raberim. Eğer beni gönülden anarsa, ben de onu zâtımda

anarım. Eğer beni bir toplum içinde anarsa, ben de onu,

o toplumdan daha hayırlı bir toplum içinde (melekler

arasında) anarım. Eğer bana (benim rızâma) bir karış

yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın

yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek

gelirse, ben ona koşarak varırım.”

Bir kul Allâh (c.c.)’e iyi zan besleyerek, Allâh (c.c.) mer-

hametlidir ve bağışlayıcıdır diye güven duyarsa; Allâh (c.c.)

o kulu bağışlar ve ona merhamet eder. Eğer Allâh (c.c.)’e gü-

venmez de onun merhamet ve bağışlamasını inkâr ederse, bu

ni‘metten mahrum kalır. İnsan korku ve ümid içinde yaşamalı

ve mağfiret tarafı üstün olmalıdır. Ölüm haline geldiği zamân

da, Allâh (c.c.)’ün rahmetine tam bir güven beslemelidir.

Bir de Allâh ta‘âlâ hazretleri anıldığı ve zikredildiği zamân

kul ile beraber olur, sözünün ma‘nâsı, Allâh (c.c.) o kula, yar-

dımcı olur, rızâsı onunla olur demektir. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın

kudret ve ilmi her varlık ile beraberdir. Hiç birşey onun, kudret

ve ilmi dışında kalamaz.

Kul, gizli ve aşikâr her nasıl Allâh (c.c.)’ü yad ederse, Allâh

(c.c.) de onu daha hayırlı şekilde rahmetiyle melekler arasın-

da anacaktır.

Bir kul az ibâdet etmekle Allâh (c.c.)’ün rızâsına yaklaşın-

ca, Allâh (c.c.) ona çok sevâb verir. Allâh (c.c.)’e ibâdeti çoğal-

dıkça Allâh (c.c.)’ün ona ikramı çok daha büyük olur.

Hz. İbn-i Abbas(r.a.)’ın rivayetine göre, Rasûlullah (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Sizden kimin gece zahmet çekmeye (ge-

ceyi ibadetle geçirmeye) gücü yetmiyorsa, cimrilikten

dolayı malını (nafile sadaka olarak) harcayamıyorsa,

korkaklıktan dolayı cihada katılamıyorsa, Allah’ı bol bol

zikretsin.” (Taberani)

(Ömer Ziyâuddîn Dağıstânî (rh.a.), Zübdetü’l Buhârî, 700.s.)

 

CUMA  GÜNÜNÜN  FAZİLETİ

 

Ebû Hüreyre(r.a.)’nin Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdiği Hadîs-i

Şerîfde: “Güneş, Cum’a gününden daha iyi bir gün üzerine

doğmaz. Âdem aleyhisselâm Cum’a günü yaratıldı. Cum’a

günü Cennete girdi. Cum’a günü Cennetten çıktı. Kıyamet

Cum’a günü kopar”buyurdular.

Enes bin Mâlik’in (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdiği bir

Hadîs-i Şerîfde ise: “Allahü Teâlâ her Cum’a günü altı yüz bin

kişiyi Cehennemden âzâd eder. Bunların hepsi Cehennem

ateşine lâyık olup, Cum’a gününün bereket ve fazileti ile Ce-

hennemden çıkarılırlar”buyuruldu. Bugünün fazîleti çoktur. Bu

günü, Allahü Teâlâ, Resûlullah (s.a.v.)’in ümmetine mahsus kıldı.

Günlerin en üstünüdür. Nitekim Resûlullah (s.a.v.): “Gün-

lerin ulusu ve efendisi Cum’adır. Fıtr (Ramazan) bayramın-

dan,  Kurbân bayramından ve Aşûra gününden üstündür.

Dünyâda müminlerin bayramıdır. Cennette de Cennet ehlinin

bayramı olacaktır”buyurdular.

Bir Hadîs-i Şerîfde Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadırlar;

“Güneşin doğduğu günlerin en iyisi Cum’a günüdür. Cum’a

gününde bir zaman vardır ki, mü’minin o zamanda ettiği duâ

reddolmaz.” Bâzıları, bu zaman ikindi ile akşam ezanları ara-

sındadır dedi. Bâzısı zeval vaktinden imamın camiye girmesine

kadardır, bâzısı imamın hutbeye sıkmasından namaz kılma vak-

tine kadardır dediler. Demek ki, Cum’a gününü ibâdet ve duâ ile

geçiren, bu zamanı muhakkak bulur.

Resûlullah (s.a.v.) başka bir Hadîs-i Şerîf’inde ise şöyle

buyurdular: “Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletli-

dir. Allahü Teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevir-

mez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana

nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi,

Cuma gecesi ve günleri.” (Deylemi)

İmam-ı Gazâli cuma gününün fazileti ile ilgili Cuma günü gü-

nah işlemeden geçerse, diğer günler de selâmetle geçer buyur-

muşlardır.

Yâ Rabbi, Cum’a gününün, sahibinin ve eşref saatinin hürme-

tine, bizim dünyâ ve din işlerimizi iyiliğe çevir ve hepimizi senin

rızâna ve likana kavuştur!

(Muhammed Rebhâmi, Riyadün Nâsihîn, s.178)

 

ANNE-BABA’YI ÜZMEMEK GEREKİR

 

Hz. Ebû Bekr’e Nüfey İbni Hâris’den (r.a.)’dan rivâyet

edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Size

en büyük günahın ne olduğunu söyleyim mi?” Resûlullah

(s.a.v.), aynı sözü üç kez yeniledi. Biz: “Evet, Ey Allah’ın

Resûlü!” dedik. O (s.a.v.): “Allah’a ortak koşmak ve anne

babaya itaatsizliktir” buyurdular. Sonra, yaslandığı yerden

doğrulup oturdular ve “İyi belleyin, bir de yalan söylemek,

yalancı şâhitlik yapmaktır” buyurdular.

Âyet-i kerimede: “Rabbin, sadece kendisine kulluk et-

menize; ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şe-

kilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında

yaşlanırsa, kendilerine “öf” bile deme; onları azarlama;

ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gö-

nüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ”Rabbim! Küçüklü-

ğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdide sen

onlara (öyle)rahmet et!” diyerek dua et.’’ (İsra s. 23-24) bu-

yurulmaktadır.Allah-u Teâlâ, kâfirlerin dost edinilmemesini

emreder. Anne-babaya, kâfir olsalar dahi, Allah (c.c)’a şirk

koşulmasını emretmeleri dışında dünyada iyi bir şekilde dav-

ranılmasını emreder: Âyet -i kerimede  ”Eğer onlar seni,

hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne)bana ortak

koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünya-

da iyi geçin.” (Lokman s.15).

Bu bakımdan, İslâm’ın esaslarına vakıf olmuş, İslâm’ın

yüksek duygusunu kalbine nakış etmiş olan olgun müminler,

ana ve babalarına hürmet göstermenin en yüksek örneklerini

vermişlerdir. Bunlar İslâm tarihinde sayılamayacak kadar çok-

tur.Ne yazık ki bugün ki ana babaya itaat eden evlâd sayısı

azalmaktadır. Bunun sebebi onların kalplerindeki imanın zayıf

oluşudur. Bunda birazda ana babaların suçları vardır. Çünkü

onlara dinlerini imanlarını yeteri kadar öğretmemişlerdir.

Allah (c.c) cümlemizi ana ve babasına layıkıyla hürmet

eden ve onların duasını alan kullarından eylesin! Âmin!

(Buhârî, Şehâdât 2654,  İsti’zân 6273; Müslim, Îmân 87; Tirmizî,

Şehâdât 2301,Ahmed, 19872)

CUMA  GÜNÜNÜN  FAZİLETİ

 

Ebû Hüreyre(r.a.)’nin Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdiği Hadîs-i

Şerîfde: “Güneş, Cum’a gününden daha iyi bir gün üzerine

doğmaz. Âdem aleyhisselâm Cum’a günü yaratıldı. Cum’a

günü Cennete girdi. Cum’a günü Cennetten çıktı. Kıyamet

Cum’a günü kopar”buyurdular.

Enes bin Mâlik’in (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdiği bir

Hadîs-i Şerîfde ise: “Allahü Teâlâ her Cum’a günü altı yüz bin

kişiyi Cehennemden âzâd eder. Bunların hepsi Cehennem

ateşine lâyık olup, Cum’a gününün bereket ve fazileti ile Ce-

hennemden çıkarılırlar”buyuruldu. Bugünün fazîleti çoktur. Bu

günü, Allahü Teâlâ, Resûlullah (s.a.v.)’in ümmetine mahsus kıldı.

Günlerin en üstünüdür. Nitekim Resûlullah (s.a.v.): “Gün-

lerin ulusu ve efendisi Cum’adır. Fıtr (Ramazan) bayramın-

dan,  Kurbân bayramından ve Aşûra gününden üstündür.

Dünyâda müminlerin bayramıdır. Cennette de Cennet ehlinin

bayramı olacaktır”buyurdular.

Bir Hadîs-i Şerîfde Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadırlar;

“Güneşin doğduğu günlerin en iyisi Cum’a günüdür. Cum’a

gününde bir zaman vardır ki, mü’minin o zamanda ettiği duâ

reddolmaz.” Bâzıları, bu zaman ikindi ile akşam ezanları ara-

sındadır dedi. Bâzısı zeval vaktinden imamın camiye girmesine

kadardır, bâzısı imamın hutbeye sıkmasından namaz kılma vak-

tine kadardır dediler. Demek ki, Cum’a gününü ibâdet ve duâ ile

geçiren, bu zamanı muhakkak bulur.

Resûlullah (s.a.v.) başka bir Hadîs-i Şerîf’inde ise şöyle

buyurdular: “Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletli-

dir. Allahü Teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevir-

mez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana

nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi,

Cuma gecesi ve günleri.” (Deylemi)

İmam-ı Gazâli cuma gününün fazileti ile ilgili Cuma günü gü-

nah işlemeden geçerse, diğer günler de selâmetle geçer buyur-

muşlardır.

Yâ Rabbi, Cum’a gününün, sahibinin ve eşref saatinin hürme-

tine, bizim dünyâ ve din işlerimizi iyiliğe çevir ve hepimizi senin

rızâna ve likana kavuştur!

(Muhammed Rebhâmi, Riyadün Nâsihîn, s.178)

 

ALLÂH (C.C.)’Ü ANMANIN ANLAMI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir:

“Allâh ta‘âlâ hazretleri buyurur: Kulum beni nasıl sa-

nıyorsa öyleyim. O kul beni andığı zamân ben onunla be-

raberim. Eğer beni gönülden anarsa, ben de onu zâtımda

anarım. Eğer beni bir toplum içinde anarsa, ben de onu,

o toplumdan daha hayırlı bir toplum içinde (melekler

arasında) anarım. Eğer bana (benim rızâma) bir karış

yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın

yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek

gelirse, ben ona koşarak varırım.”

Bir kul Allâh (c.c.)’e iyi zan besleyerek, Allâh (c.c.) mer-

hametlidir ve bağışlayıcıdır diye güven duyarsa; Allâh (c.c.)

o kulu bağışlar ve ona merhamet eder. Eğer Allâh (c.c.)’e gü-

venmez de onun merhamet ve bağışlamasını inkâr ederse, bu

ni‘metten mahrum kalır. İnsan korku ve ümid içinde yaşamalı

ve mağfiret tarafı üstün olmalıdır. Ölüm haline geldiği zamân

da, Allâh (c.c.)’ün rahmetine tam bir güven beslemelidir.

Bir de Allâh ta‘âlâ hazretleri anıldığı ve zikredildiği zamân

kul ile beraber olur, sözünün ma‘nâsı, Allâh (c.c.) o kula, yar-

dımcı olur, rızâsı onunla olur demektir. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın

kudret ve ilmi her varlık ile beraberdir. Hiç birşey onun, kudret

ve ilmi dışında kalamaz.

Kul, gizli ve aşikâr her nasıl Allâh (c.c.)’ü yad ederse, Allâh

(c.c.) de onu daha hayırlı şekilde rahmetiyle melekler arasın-

da anacaktır.

Bir kul az ibâdet etmekle Allâh (c.c.)’ün rızâsına yaklaşın-

ca, Allâh (c.c.) ona çok sevâb verir. Allâh (c.c.)’e ibâdeti çoğal-

dıkça Allâh (c.c.)’ün ona ikramı çok daha büyük olur.

Hz. İbn-i Abbas(r.a.)’ın rivayetine göre, Rasûlullah (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Sizden kimin gece zahmet çekmeye (ge-

ceyi ibadetle geçirmeye) gücü yetmiyorsa, cimrilikten

dolayı malını (nafile sadaka olarak) harcayamıyorsa,

korkaklıktan dolayı cihada katılamıyorsa, Allah’ı bol bol

zikretsin.” (Taberani)

(Ömer Ziyâuddîn Dağıstânî (rh.a.), Zübdetü’l Buhârî, 700.s.)

 

KONUŞMA ÂDÂBI

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlüllah

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Boş sözde hayır yoktur.” (1350)

Söz, insanın içinde saklı duyguların ve gizli kuruntuların

tercümanıdır. Ağızdan çıkan söz yakalanmaz, geriye çevrilme-

si de mümkün olmaz. Onun İçin akıllı kimseye yaraşan, dilini

tutmakla söz sürçmelerinden sakınmak, zarar doğuracak dü-

şüşlerden korunmaktır. İnsan konuşmadığı zaman durum da-

ima lehinedir. Fakat konuşunca ya lehine olur yahut aleyhine

olur. Peygamber (s.a.v.)’in Hz. Muaz’a şöyle buyurduğu rivâyet

edilir: “Ey Muaz! Sen sustuğun müddet selâmettesin. Ko-

nuştuğun zaman aleyhine olur Veya lehine olur. Bu itibar-

la bir fayda sağlamayan, ilim ve edeble ilgili bulunmayan

boş sözlerde hayır yoktur. Bunlar zarar getirir. Konuşma-

larda noksanlık ve hatalardan kurtulmak için gözetilmesi

gereken bazı  şartlar vardır;

  1. Söz ya bir fayda temin etmek ya da bir zararı kaldır-

mak maksadıyla söylenmelidir.

  1. Söz yerinde söylenmeli ve fırsatı kaçırmaktan  sakın-

malıdır.

  1. Söz ihtiyaç miktarı  olmalı, ziyâde  yapmamalıdır.
  2. Konuşulan açık ve sade bir dille söz söylemelidir.

Bir sebebe ve maksada bağlanmayıp rastgele konuşu-

lan sözler hezeyan kabilinden olacağı için, bunlarda hayır

yoktur. Hayır olmayan şeyden de kaçınmak  gerektir. (1351)

Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber(s.a.v.)

şöyle  buyurmuştur; “Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir,

enine boyuna söz uzatanlardır, sözlerinde büyüklük tas-

layanlardır. Ümmetimin hayırlıları da ahlâk bakımından en

güzel  olanlarıdır.”Saçma sapan, gelişigüzel söz söyleyip ge-

vezelik etmenin, konuşurken böbürlenip büyüklük taslamanın

ve uzun uzadıya konuşup zaman öldürmenin ne kadar zararlı

bulunduğunu bu Hadîs-i Şerîf açık olarak beyan etmektedir,

Bu hallere düşmemek için daha önceki haber dolayısiyle yapı-

lan, açıklama şartlarına uygun söz söylemeyi âdet edinmelidir.

(İmam Buhari, Edeb-ül Müfred c. 2 s.653-654)

 

ÂYET VE HADİSLERLE SILA-İ RAHİM

 

Halit b. Zeyd (Ebu Eyyüb el-Ensarî) hazretlerinden riva-

yet edildiğine göre bir adâm Hz. Peygamber’e gelerek: “Yâ

Rasûlallah; beni Cennete sokacak bir ibadet söyler misiniz?”

dedi… Rasûlüllah şu cevabı verdi:

“Allah’a ibadet eder ve O’na hiç bir şeyi ortak koş-

mazsın, namaz kılar, zekât verir ve sıla-ı rahim edersin”

(Buharî, Zekât, 1).

Peygamber Efendimizin bu kadar önemle üzerinde durduğu

ve yapıldığı zaman müslümanların Cennete girmelerine sebep

olacağını haber verdiği sıla-i rahim; her türlü hayır işlerinde

akraba ve yakınların görülüp gözetilmesidir. Gerek âyetlerde,

gerek hadislerde, bunun, namaz, zekât gibi farz ibadetlerden

hemen sonra zikredilmesi, İslâmdaki önemini göstermektedir.

Alimler sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğu görüşündedir-

ler. Bunun, terkedilmesi, yani akraba ve yakınlarla olan ilgisinin

kesilmesi, büyük günâh sayılmıştır. Cenab-ı Hakk şöyle buyu-

ruyor:

“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sa-

kının” (en-Nisâ, 4/I);

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“ Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını

görüp gözetsin” (Buharî, İlim, 37; Müslim, İmam, 74-77).

“Akrabalık, Arş’ta asılıdır. Der ki: “Beni gözeteni Allah

gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin” (Müslim, Birr ve

Sıla, 17);

“Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete gire-

mez” (Buhari, Edeb, 11);

“Her kim rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini

istiyorsa akrabasını görüp gözetsin” (Buhari, Edeb, 12);

“Ey insanlar, birbirinize selâm verin, akrabanızı gözetin,

yemeği yedirin! Geceleyin insanlar uyurken namaz kılın ki

selâmetle Cennete giresiniz” (Tirmizî, Et’ime, 45).

“Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka ak-

rabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri

sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır” (Tirmizi, Zekât, 26).

 

 

 

 

 

MÜSLÜMANLARIN BİRBİRİ ÜZERİNDEKİ HAKLARI

 

Müslümanın, diğer müslümana karşı belli başlı görevleri şunlardır:

  1. Karşılaştığın zaman selâm vermek,
  2. Dâvetine icabet etmek,
  3. Aksırdığı ve “Elhamdülillah” dediği zaman, “Yerhamükellah”

demek,

  1. Hastalığında ziyaretine gitmek,
  2. Öldüğü zaman cenazesine katılmak,
  3. Kendisine verilen sözde durmak,
  4. Akıl danıştığı zaman, doğruyu söylemek,
  5. Gıyabında kendisini korumak,
  6. Kendin için sevdiğini onun için de sevmek,
  7. Kendin için hoşlanmadığını onun için de hoşlanmamak.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Müslümanların sende dört hak-

kı vardır: İyilik yapanlara yardımcı olman, günahkârlar için

mağfiret dilemen, gıyâblarından onlara dua etmen ve tövbe-

kar olanlarını sevmendir.” buyurmuştur.

(İmam-ı Gazali, İhya-u Ulumiddin, 2.c., 477.s.)

 

KARDEŞLİK VE ARKADAŞLIĞIN EDEPLERİ

 

  1. Arkadaşının ihtiyacını imkanı varsa gidermelidir.
  2. Sırlarını saklamalıdır.
  3. Ayıplarını örtmelidir.
  4. Halkın onu kötülemesinden üzüleceği sözü ondan saklamalıdır.
  5. Halkın onu medhinden sevineceği sözü ona söylemektir.
  6. Sözünü can kulağı ile dinlemelidir.
  7. Seveceği lakabıyla, çağırmalıdır.
  8. Nasihat gerekirse lutf ve rıfk ile nasihat eylemelidir.
  9. İyilikleri için onu medh etmeli, gıybeti yapılınca himaye etme-

lidir.

  1. Kusurlarını görmezlikten gelmeli, kızmayıp affetmelidir.
  2. Sağlığında ve ölümünden sonra her namazdan sonra onun

için dua etmelidir.

  1. Üzüntülü ise üzülmeli, sevinçli ise sevinmelidir.
  2. Hal hatırını, çocuklarını, yakınlarını sormalıdır.
  3. Kendisi için yapılmasını istediğini arkadaşına yapmalıdır.
  4. Ölümünden sonra, ehli, çocukları, sevdiği akrabasını aramalı,

hatırlarını sormalıdır.

(Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz., Marifetname, 574.s.)

 

NASİHAT VE HASTA ZİYARETİ

 

Nasîhat isteyebilmek Müslümânların birbirleri üzerindeki

haklarındandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Yanında olan

ilmi gizleyenin başına, yarın kıyâmette cehennem ateşin

den kamçı ile vurulur.”buyurmuşlardır. Yine buyurmuşlardır:

“Din nasîhattir.”(Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)) Nasîhat edecek kimsenin

önce kendine nasîhat etmesi, nefsine öğüt vermesi lâzımdır.

Ancak nefsi kabul ederse, başkalarına nasîhat etmelidir. Allâh

Teâlâ: “Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylü-

yorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeyiniz, Allâh yanında

şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff s. 2-3) Nasîhat edecek

olan  kişi buna dikkat etmelidir.

Müslümân, hasta olduğunda müslümân kardeşini ziyaret

etmelidir. Hasta olanı bir defa ziyaret etmek farz-ı kifâyedir.

Hadîs-i şerîfte: “Sabahleyin bir Müslümân hastayı ziyaret

eden Müslümâna, yetmiş bin melek, sabahtan akşama ka-

dar mağfiret dilerler. Akşamleyin onu yoklarsa, yetmiş bin

melek, onun için sabaha kadar mağfiret dilerler ve onun

için cennette bir bahçe olur.” (Ebûl-Leys Semerkandi) buyrul-

muştur. Başka bir Hadîs-i Şerîfte: “Hastayı yoklayan şehîd

sevâbına kavuşur.” buyrulmuştur. Hasta ziyaretine giden

kimse hastadan uzak durmamalıdır. Zira uzak durmak bid’attir.

Hastaya dua etmeli ve onun için Allâh’tan şifa dilemelidir. Şöy-

le dua etmelidir: “Es’elullahe’l-azîm Rabbel-Arşi’l azîm en

yeşfîke” Ölünün defin hazırlıkları ve cenazesinin uğurlanması

farz-ı kifâyedir ve Müslümânların birbirleri üzerindeki hakların-

dandır. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir ölünün cenaze nama-

zını kılana bir kırat sevâb verilir”buyurdular. Ya Resûlullah,

bir kıratın ağırlığı ne kadardır dediklerinde: “Onun daha kü-

çüğü Uhud Dağı kadardır.”buyurdular. (Buhari)Müslümânın

Müslümân üzerinde hakları vardır. İnanan kimse bu hakları gö-

zetmelidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:“Mü’min,

kardeşi Müslümânın hukukunu gözetmez.  Halbuki kıya-

mette Allâh Teâlâ’nın huzurunda bu haklar ondan istenir.

Akıllı olanın bu haklara riâyet etmesi, kıyamette istendiğin-

de âciz kalmaması gerekir.”

(Muhammed Rebhâmî (r.h.), Riyâdün Nâsihîn, 232-241.s.)

 

CİHÂD ETMEK DİNİMİZ EMRİDİR

 

“Peygamberim, mü’minleri cihâda teşvik et! Eğer sen-

den  harbin şiddetlerine sabredecek yirmi kişi bulunursa

onlar iki yüz düşmana galebe ederler ve eğer sizden yüz

kişi olursa onlar o kâfirlerden binine galebe ederler.Çün-

kü kâfirler idraksiz bir gürûhtur.”(Enfal suresi /65)  Bu

âyeti kerîme Bedir gazâsında harb başlamazdan evvel önce

Betda mevkiinde nâzil olmuştur.Bu âyet nâzil olduktan sonra

Rasûlullah (s.a.v.) Ashâbını saff-ı harb nizamına koyup düş-

manla karşı karşıya geldiklerinde düşmana saldırmağa teşvik

ederdi. Nitekim Bedir dünüde kemiyet ve keyfiyet cihetinden

dört misli çok bir düşmanla karşılaşan ashâbını, sâhası gök-

lerle yer kadar geniş olan cennet vaadiyle teşvik eylemiş ve

galebe tahakkuk etmiştir

İbn-i Abbas’ın rivâyetine göre,Müslümanlar on misli çoklu-

ğundan düşmanla çarpışmayı ağır bulmuşlardı.Bunun üzerine

bu ağırlık tahfif ve enfal suresi’nin altmış beşinci âyeti neshedi –

lerek şu altmış altıncı âyet nâzil olmuştur.

“Şimdi Allah (c.c.) sizden -yükünüzü- hafifletti ve bildi –

ki sizde muhakkak bir zaaf vardır.İmdi sizden sabır edebi-

lecek yüz kişi olursa onlar iki yüze galebe ederler.Sizden

bin kişi olursa onlarda Allah (c.c) ın izniyle iki bine galebe

ederler. Çünkü Allah (c.c.) sabredenlerle beraberdir.” (En-

fal s. / 66).Bu âyet-i kerîmenin mazmûnuna göre harb saha-

sında Müslüman kuvveti düşmanın yarısı derecesinde az ve

zayıf olursa çarpışmak vâcibdir. Fakat bundan da az bir hadde

indiği sûrette düşmana atılmak vâcib değildir.Belki bir takım

harb vesilesi olabilecek şeylere göz yumurak harb tehlikesini

atlamak caiz olur.Ali Bin Ebi Talib ( r.a.)’ın İbn-i Abbas (r.a.) dan

rivâyetide böyledir.

Burada  istifâde edilen fâideler cümlesinden biriside mem-

leketi düşmana karşı muhafaza için serhadleri tutmak ve ka-

pamak Allah (c.c.) yolunda harb ve kıtal ecri gibi ecri mucib

olduğudur. O cümleden biriside  insana eza ve meşakkat ârız

olduğu zamanlarda o meşakkati kaldırmak ve fıtrî kuvvetleri ye-

rinde tutmak için şiir inşâdının câizi  olmasıdır.

( Hz.Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Musahabe cilt 3 s.184-185

 

VAKİTLERİN KIYMETİNİ BİLMEK

 

Muaz bin Cebel (r.a)’ dan, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu-

yurdu: “Cennet ehli (Cennet’e girdikten sonra) dünyada

Allah’ı zikretmeden geçirdikleri vakitlerden başka hiçbir

şeye üzülmeyeceklerdir.” (Taberani, Beyhaki)

İnsan Cennet’e girdikten sonra bir defa Allah(c.c)’ nun

adını anmaya karşılık dağlar kadar büyük sevab ve müka-

fatlar verildiğini görünce, kendi kazandıklarının azlığına ne

kadar üzüleceği meydandadır. Allah(c.c) ’nun  öyle bahtiyar

kulları vardır ki, Allah (c.c)’ yu zikretmeden dünyanın bile ta-

dını alamazlar.

Amr bin Osman el-Mekkî  tasavvufu şöyle tarif etmiştir

kulun her zaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle

meşgul olmasıdır.

Hafız İbn-i Hacer (r.aleyh)  Münebbihat adlı eserinde yazı-

yor ki:  Yahya bi Muaz Razi (r.aleyh)  Allah (c.c.)’a yalvarırken

şöyle derdi:,

“Allah’ım, gece ancak  Sana yalvarmakla hoştur.

Gündüz ancak Sen’in emrine uymakla hoştur.

Dünya ancak Sen’in zikrinle hoştur.

Ahiret ancak Sen’in affınla hoştur.

Cennet ancak Sen’i görmekle hoştur.”

Mansur bin Mu’temir (r.aleyh)  ’in  kırk sene boyu yatsıdan

sonra kimseyle konuşmadığı yazılmıştır. Rebi bin Heysem

(r.aleyh)  ’in yirmi sene boyunca söylediği her sözü bir kağı-

dın üzerine yazıp, gece olunca onlardan kaçı gerekli ve kaçı

gereksizdi diye kendisini hesaba çektiği yazılmıştır.

Abdullah b. Abbas (r.a.), İki Cihan güneşi Peygamber

Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip

değerlendir: İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin,

hastalıktan evvel sıhhatin, fakir düşmeden evvel varlıklı

olmanın, meşguliyetten evvel boş zamanın ve ölüm gel-

meden evvel hayatın kıymetini bil, bunların hakkını ver!”

(Hâkim, Müstedrek)

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.367)

 

  1. FÂTIMA (R.ANHA)’NIN ALLAH’I ZİKRETMESİ

 

Hz. Ali (r.a.) bir defa kendi talebelerinden birine “Ben

sana, kendim ve Peygamberimiz (s.a.v.)’ in en çok sevdi-

ği kızı Fâtıma’nın başından geçenleri anlatayım mı?” dedi.

Talebesi “Tabi anlatın” dedi. Hz. Ali(r.a.)  “O kendi elleri ile

değirmeni çevirirdi. Bu yüzden elleri nasır bağlamıştı. Su

kırbasını kendisi doldurarak getirirdi. Bu yüzden kırbanın

iplerinden göğsünde izler meydana gelmişti. Evin her tara-

fını kendisi temizlerdi. Bundan dolayı elbisesi hep kirlenirdi.

Bir defa Peygamberimiz (s.a.v.)e birkaç köle gelmişti. Ben

Fâtıma (r.anha)’ya “Git, sen de kendine hizmetçi iste, sana

ev işlerinde yardımcı olsun” dedim. O Peygamber(s.a.v.)’in

yanına gitti. Orası kalabalıktı, Fâtıma (r.anha) çok utangaç

olduğundan herkesin önünde babasından istemekten çekindi

ve geri geldi. İkinci gün Peygamberimiz (s.a.v.) bizzat kendi-

si geldi ve “Fâtıma, sen dün ne için gelmiştin?” buyurdu.

Fatıma (r.anha) utandığından dolayı sustu. Ben “Ey Allah’ın

Rasûlu, bunun durumu şudur; Değirmen çevirmekten elleri

nasır bağladı. Su kırbasını taşımaktan göğsünde iplerin izleri

çıktı. Daima ev işlerini yaptığından elbiseleri kir içinde kalıyor.

Ben dün kendisine size hizmetçiler geldiğini, onun da bir tane

hizmetçi istemesini söylemiştim. Onun için yanınıza gelmiş-

ti” dedim.” Bazı rivâyetlere göre Hz. Fatıma (r.anha) şöyle

dedi: “Ey Allah’ın Rasûlu, benim ve Ali’nin bir yatağımız var,

o da bir koyun postudur. Geceleyin onu serip yatıyoruz. Gün-

düz üzerine yem koyarak devemize yediriyoruz.” Peygam-

ber (s.a.v.) “Kızım sabret, Hz. Musa ve onun ailesinin on

seneye kadar bir tek yatakları vardı. O da Hz. Musa’nın

cübbesiydi. Geceleyin onu serer üzerine yatarlardı. Sen

takva sahibi ol, Allah’tan kork ve O’nun emirlerini yerine

getir. Evin işlerini yapmaya devam et. Gece yatarken 33

defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 34 defa Allahu

Ekber de. Bu kelimeler hizmetçiden daha iyi şeylerdir.”

dedi. Hz. Fatma (r.anha) “Ben Allah ve O’nun Rasûlu’nden

razıyım” buyurdu.

(Tezkire, Fazail-i Âmel)

 

 

MESCİD-İ HARÂM VE MESCİD-İ NEBEVÎ

(S.A.V.)’DE KILINAN NAMAZLARIN FAZÎLETLERİ

 

Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.)ve İbn-i Mâce’nin “Sahîh isnâd”la

rivâyetlerine göre Câbir (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle bu-

yurduklarını rivâyet etmiştir: “Benim mescidim’de kılınan bir

namaz, Mescid-i Harâm hâriç, diğer mescidlerde kılınan bin

namazdan daha fazîletlidir ve Mescid-i Harâm’da kılınan bir

namaz, diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan daha

fazîletlidir.

Buhâri, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbn-i Mâce’nin

rivâyetlerine göre, Ebû Hüreyre (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’in:

“Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Harâm

hâriç, diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlı-

dır.” diye buyurduklarını rivâyet etmiştir.

Bezzâr, Âişe Sıddîka (r.a.) Vâlidemiz’den Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Ben, Pey-

gamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum). Benim mescidim

de, Peygamberlerin mescidlerinin mührüdür, ziyâret edilme-

ğe mescidlerin en lâyıkıdır. Sevâb niyetiyle sefere Mescid-i

Harâm ile Benim mescidim’e çıkılabilir. Mescidim’de kılınan

bir namaz, Mescid-i Harâm hâriç, diğer mescidlerde kılınan

bin namazdan daha fazîletlidir.” Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.),

Tirmizî ve Taberânî, Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle buyur-

duklarını rivâyet etmişlerdir: “Benim mescidim’de aralıksız

kırk vakit namaz kılan kimse için cehennemden kurtuluş

berâtı yazılır ve nifâktan kurtulmuş olur.”

Resûlullâh (s.a.v.)’in: “… Cennet bahçelerinden bir bahçe-

dir.” Hadîs’i de iki ma’nâya gelebilir:

1) Orada ibâdet etmek, cennet bahçelerinden bir bahçeye

nâil olmağa vesîle olur. Resûlullâh (s.a.v.)’in evi ile minbe-

ri arasında (Ravza’da) namaz kılmak, duâ etmek cennete

mütehakk olacak şekilde insâna sevâb kazandırır. Nitekim:

“Cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” (Buhârî, Müslim, Ebû

Dâvûd, Abdullâh bin Evfâ (r.a.)’den) denildiği gibi.

(İmâm Hâfız El-Münzirî, Et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi c.3, s. 51-55)

 

RAMAZAN GECELERİNİN NÛRU

 

Teravih namazı ramazan gecelerinde, yatsı namazından

sonra, vitir namazından önce kılınan bir namazdır. Erkek-ka-

dın bütün inananlar için sünnet-i müekkededir. (Ancak erkek-

lerin camide, kadınların evlerinde kılmaları tavsiye edilmiştir.)

Peygamber (s.a.v.) bu namazı kılmış, kılmaya devam et-

miş ve insanları da bunu kılmaya teşvik etmiştir. Sahabe, tâbiin

ve onlardan sonra gelen bütün müminler de bu namazı kılmayı

günümüze kadar sürdürmüşlerdir. İslâm tarihi boyunca teravih

namazının edası/ kılınması ve varlığı hakkında kayda değer

bir tartışma da olmamıştır.

Burada şu soru da akla gelebilir: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in

farz olur endişesiyle cemaatle kıldırmadığı ve insanları serbest

bıraktığı bu namazın cemaatle kılınmasını, Hz. Ömer (r.a.) ni-

çin emretmiştir?”

Bunun cevabı şudur: Çünkü Hz. Ömer (r.a.) döneminde

artık böyle bir endişe kalmamıştır. Bu yüzden Hz. Ömer(r.a)

cemaatle kılınmasını emretmiştir. Zîrâ Mecelle kaidesinde de

“Mâni zail olduğunda, memnû‘ avdet eder.” tarzında belirtildi-

ği gibi mâni gitmiş memnu‘ (yasaklanan) geri dönmüstür. Yani

Hz. Peygamber (s.a.v.) irtihal etmiştir, artık bu namazın böyle

cemaatle kılınması durumunda farz olma, veya farz olduğunu

sanma ihtimal ve endişesi de ortadan kalkmıştır.

İmam-ı Azam Ebû Hanife (r.a.)’e Hz. Ömer (r.a.)’in bu yap-

tığı sorulunca şu cevabı vermiştir: “Teravih sünnet-i müekke-

dedir. Hz. Ömer bu işi kendiliğinden ortaya çıkarmış değildir.

Bunu ancak elinde mevcut bir asla, Resûlullah’tan (s.a.v.) bel-

lediği bir malumata dayanarak emretmiştir.” demiştir.

“Benim sünnetime ve Raşit halifelerimin sünnetine sa-

rılın, onlardan ayrılmayın, onlara azı dişlerinizle sımsıkı tu-

tunun, yani çok sıkı tutunup asla bırakmayın.” (İbn Mâce)

Osmanlı âlimlerinden Damad Abdurrahman Efendi,

Mültekâ Şerhi’nde teravih namazının sünnet-i müekkede oldu-

ğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: Teravih namazını inkâr eden

bidatçı, dalalet ehlidir ve  şahitliği kabul edilmez.”

(İbn Abidin, 2.c., 43.s.; Mülteka, 1.c., 427.s.)

 

ESKİ GİYECEKLERİMİZİ SADAKA VERMEK

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden

biri de yeni elbise yaptırıp, alıp giydiğimiz takdirde, eski

elbiselerimizi, eski ayakkabılarımızı yoksul bir kimseye sa-

daka olarak vermeyi adet edinmemiz hakkındadır.

Zira Efendimiz (s.a.v.), yeni yaptırmış olduğumuz giyim

ve kuşamları sadaka olarak vermemizi buyurmamışlardır.

Çünkü, kulun nefsi her vakit için sürekli yeni giyimleri takip

etmeye eğilimli olur. Böylece, nefsin istemediğini sadaka

olarak verdiğimiz takdirde bu amelimizin ecir ve sevabı

azalmış olur. Şâyet kulun nefsinin alınan bir şeyde gözü

olmazsa ve kişiyi içten takip etmezse yeni bir şeyi sadaka

olarak vermek daha iyidir.

Hakk Taâlâ şöyle buyurmaktadır: “Sevdiğiniz nesne-

leri infâk etmedikçe gerçeğe ve doğruluğa asla erişe-

mezsiniz”.

Tirmizî ve Hakim merfûan şu hadîsi anlatırlar: “Bir

müslümanı giydiren bir müslüman o elbiseden, giydir-

diği müslümanın üzerinde bir parça bulunduğu süre-

ce, Hakk Teâlâ’nın muhafazası altında bulunmuş olur”.

Ebû Dâvud merfûan şu hadîsi rivâyet eder: “Bir müs-

lüman, çıplak diğer bir müslümanı giydirirse, Hak

Taâlâ o kimseye cennetin yeşil elbiselerini giydirir”.

Tirmizî’nin anlattığı bir hadîsde, “Bir müslümanı giy-

diren bir kimse, (o müslümanın) üzerinde bir tel iplik

bulunduğu sürece Allah’ın hıfzı altında bulunur”, buy-

rulmuştur.

İbn Ebi’d-Dünyâ şu hadîsi anlatır: “İnsanlar Kıyamet

gününde çırılçıplak, anadan doğma toplanırlar. Öyle

ki, hayatları boyunca o günden çok açlık, susuzluk,

yorgunluk ve üzüntülü bir durumla da karşılaşmış de-

ğillerdir. İşte her kim Allah için birini giydirmişse, Hak

Taâlâ da o kimseyi Kıyamet gününde giydirir”.

(İmam-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 428-429.s.)

 

KURTULUŞA EREN TOPLULUK İYİLİĞİ

EMREDİP KÖTÜLÜKTEN MEN EDENLERDİR

 

Emri bi’l ma’ruf ve nehyi an’il münkerin farz olduğunu ve fa-

ziletini aklı selim sahipleri onaylamış ve ümmet üzerinde icma

etmiş olmakla birlikte, bu esasa âyet ve hadîsler de işaret et-

mektedirler. Allah Teâlâ kitabı keriminde şöyle buyurmaktadır;

“İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek,

kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun. İşte onlar

kurtuluşa erenlerdir.(Âli İmran/104) Bu âyette, Müslümanların

kurtuluşlarının emri bi’l ma’ruf ve nehyi an’il münker yapma-

larına bağlı bulunduğu ve bu görevin farziyeti bildirilmektedir.

Ama bu görevin farzı ayn değil farzı kifâye olduğu beyan edil-

miş ve bir cemaatin bu vazifeyi yapması halinde o cemaatin di-

ğer fertlerinin boynundan mesuliyetin kalktığı da açıklanmıştır.

Çünkü Allah Teâlâ, âyette ‘hepiniz iyiliği emrediciler olunuz’

dememiştir. ‘İçinizden bir topluluk insanları hayra çağırsın’

demiştir. O halde bir fert veya bir cemaat bu vazifeyi yerine

getirirse, cemiyetin diğer fertlerinden sorumluluk düşer. Allah

Teâlâ, ‘kurtuluş’u, bu vazifeyi bilfiil yapanlara tahsis etmiştir.

O halde eğer bütün halk, bu vazifeyi yapmayıp ihmal ederse,

gelen tehlike bütün cemiyeti kasıp kavuracaktır. Eğer bir de

imkânı olup da bu vazifeyi ihmâl edenler, şeksiz ve şüphesiz

gelecek olan felâkete mâruz kalacaklardır.

Bir Hadîs-i Şerîfte Resûllulah (s.a.v.) şöyle buyurmak-

tadırlar: “Ey insanlar! İyiliği emretmeden, günah ve kötü

işleri yasaklamadan, Allah (c.c.)’tan bir istekte bulunmak

için ona dua ederseniz, Hakk Teâlâ sizlere icabet etmez.

Tevbe ve istiğfarda bulunduğunuzda da Allah’ın af ve

mağfiretine kavuşamazsınız. İyiliği buyurmak, kötülüğü

yasaklamak rızkınızı uzaklaştırmaz, ecelinizi de yaklaştır-

maz. Yahudilerin bilginleri, Hıristiyanların da papazları iyi-

liği emretmeyip kötülüğü de men etmediklerinden, Hakk

Teâlâ bu kavimlere gönderdiği kendi peygamberlerinin dili

ile onlara lanetini sunmuş, sonra hepsi belâya uğramış-

lardır”.

(İmam-ı Gazâli, İhyâ-i Ulûmuddin, c.2 s755-859)

 

 

 

 

 

 

 

TEVBE EDELİM

 

Tevbe işlerin en mühimmidir. Bütün Sâdât-ı Kiram Dîn-i

islâm’ın koyduğu bu vecîbeye hassasiyetle dikkat etmişler ve

irşâdda bulunmuşlardır.

Şeyhü’l-İslâm Abdullah el- Ensârî (rh.a.) der ki: “Allah ta’âlâ

hazretleri: “Tevbe etmeyenler zâlimlerin tâ kendileridir.” buyurmuş

ve zulmü tevbe etmeyene nisbet etmiştir.”

Tevbe, ancak tevbenin ne demek olduğunu bilip de edilirse

sahîh olur. Bunda üç şey lâzımdır: 1.- Kişi tevbe etmediği takdir-

de ismetten soyunduğunu bilmelidir. 2.- Tevbe etmeye muvaffak

olduğu zaman ferâhlamalıdır. 3.- Allah (c.c.)’un onu her an gördü-

ğünü ve kalbine her an nazar ettiğini bilmelidir.

Tevbenin üç şartı vardır. 1.- Günâhtan nedamet 2.- Allah

(c.c.)’a tazarru’ ile i’tizâr (günâhını söyleyerek tevbe etmek)

3.-Günâhdan kopup ayrılmak. Bir daha o günâhı işlememeye azm

ü cezm etmek.

Tevbenin hakîkati üçtür. 1.- İşlediği günâhı, cinayeti büyük gör-

mek, 2.- Yaptığı tevbeyi kusurlu ve yetersiz görmek, 3.- Yaradılışı

îcâbı özürlerinin Cenâb-ı Hakk tarafından affını dilemek.

Tevbenin hakikâtlerinin sırrı üçtür: 1.- Takvasını kirden temiz-

lemek. 2.- Günâhını unutmamak. 3.- Dâima tevbesinden tevbe

etmek. Çünkü Hakk ta’âlâ: “Ey mü’minler hepiniz birden Allah’a

tevbe edin ki felah bulaşınız.” buyurmuştur.

Tevbenin esrarının letâifi üçtür: 1.- İşlediği günâha, cinayete

bakmak, 2.- Allâh(c.c.)’un o cinayet hakkındaki hükmüne bakmak,

3.- Her ikisini mukayese edip Allah (c.c.)’un o günâha o cezayı

vermekteki murâdını, sebebini anlamaya çalışmak. Burada Allah

(c.c.)’un iki muradı vardır:

Birincisi : Allah (c.c.)’un verdiği hükümde Allah (c.c.)’un mutlak

izzetini, kulunun ayıbını örtmekte ne kadar kerem sahibi olduğu-

nu, Allâh(c.c.)’un kulunu bir cinayetle helak edivermeyip ona tevbe

mühleti vermekteki hilmini, özürünü kabul etmekteki lütufkârlığını,

kulunu mağfiret etmekteki lütf-u ihsanını bildirmek, göstermek.

ikincisi: Kulunun üzerinde adlinin hüccetini gösterip onu

günâhından dolayı hüccetine bağlı olarak cezalandırdığını anlat-

mak içindir.

(Muhammed b. Abdullah Hanî, Âdâb, 126. s.)

 

 

ALLAH’I ZİKREDENLERİN MÜKAFATI

 

Ebû Derdâ (r.a.) ’dan, Rasûlullah (s.a.v.)  şöyle buyurdu:

“Allahu Teâlâ kıyamet günü bazı kavimleri yüzlerinde

parlayan bir nur olduğu halde mahşer meydanına geti-

recektir. Onlar inciden yapılmış yüksek tahtlar üzerinde

olacaklar, insanlar onlara imreneceklerdir. Onlar Pey-

gamberler veya şehidler değillerdir” Bunun üzerine bir

köylü, “Onların halini bize açıkla da onları tanıyalım” dedi.

Rasûlullah (s.a.v.)  şöyle buyurdu: “Onlar Allah için birbiri-

ni seven, çeşitli kabilelerden, değişik beldelerden Allah’ı

zikretmek için bir yere toplanıp ta Allah’ı zikredenlerdir.”

buyurdu. (Taberâni, Terğib)

Başka bir hadîste, “Cennet’te, üzerlerinde zeberced-

den odalar bulunan, yakuttan sütunlar olacaktır. Odala-

rın kapıları (her taraftan) açık olup, son derece parlak bir

yıldız gibi parlayacaklardır. O odalarda Allah için birbirini

sevenler, Allah için bir yere toplananlar, Allah için birbir-

leriyle görüşenler oturacaklardır.” buyurulmuştur. (Mişkat)

Zeberced ve yakut parlak ve şeffaf olan kıymetli taşlar-

dandır. Bu gün Allah (c.c.)’yu zikretmek için bir yere oturan-

lara her türlü suçlama yapılmakta ve her yerde bunlarla alay

edilmektedir. Bugün onları ne kadar kötülerlerse kötülesinler,

yarın gözler açılınca (dünyada) o hasırlar üzerinde oturanlar,

(Cennet’te) tahtlar ve yüksek odalarda oturduklarında neler

kazanıp götürdükleri ve onlara gülüp şövenlerin de neler

kazanıp götürdükleri anlaşılacaktır. Zikir meclislerinin Allah

katında ne kadar değerli olduğu, onların üstünlüklerini açık-

layan hadîslerden anlaşılmaktadır. Bir hadîste şöyle buyurul-

muştur: “İçinde Allah’ın zikredildiği evler gök ehline, yer-

yüzündekilere gökteki yıldızların parladığı gibi parlarlar.”

Başka bir hadîste: “Allah (c.c.) ’ın zikredildiği meclislere

sekine (Allah (c.c.)’nun özel bir nimeti) iner, melekler on-

ları kuşatır, Allah (c.c.) ’ın rahmeti onları kaplar ve Allah

(c.c.) onları arşın üzerinde anar” buyurulmuştur.

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.376-377)

 

YEMEKTE  UYMAMIZ GEREKEN KURALLAR

 

Yemeğe başlayan kimse, Bismillah desin. Bismillah de-

meyi unutursa hatırlayınca,“Bismillahi evvelehü ve ahirehü”

desin. (İbni Mace)

“Ya Ali yemeğe tuz ile başla.”  “Yemeğe tuz ile başlamak

ve bitirmek yetmiş derde devadır.” “Sağ elinizle yiyiniz, sağ

elinizle içiniz, sağ elinizle alınız ve sağ elinizle veriniz. Çünkü

şeytan sol eliyle  yer, sol eliyle içer, sol eliyle verir ve sol eliyle

alır.” (İbn-i Mâce)

“Ekmeğe saygı gösteriniz. Çünkü Allah Teâlâ onu semanın

bereketlerinden indirmiştir” “Sofraya düşeni alıp yiyen ge-

nişlik ve bolluk içinde yaşar. Çoluk çocuğu sıhhatli olur” “Bir

yere dayanarak yemek yemeyiniz.” (Buhari)

“Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hiçbir yemeğe kusur bul-

mazdı, canı çekerse yerdi, çekmezse bırakırdı.” (Buhari)

“Yemeği soğutun! Zira sıcak yemek, bereketsiz olur.” (Ta-

berani)

(Kişi midesinin) “Üçte birini yemek, üçte birini su, üçte bi-

rini de nefesine ayırsın.” (Tirmizi)

“Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, üç parmakları ile yemek yer

ve yemeğin bitiminde, o üç parmağını yalardı.” (Ka’b bin Ma-

lik)

“Biriniz bir şey yerken bir parçası yere düşerse, onu alıp

üzerindeki bulaşanı giderip yesin. Şeytana bırakmasın.” (İbn

Mace)

“Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, yiyeceklerin, içeceklerin ve

hurmanın içine üfürülmesini (nefes verilmesini) yasakladı.”

(Taberani)

“Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ayakta su içmekten ve ye-

mek yemekten nehy etmiştir.” (Bezzar, Ebû Ya’la)

“Kim bir tabakta yemek yiyip de sonra o tabağı (ekmekle

veya eliyle iyice sıyırarak) yalarsa, o tabak onun için Allah’tan

mağfiret diler.” (Tirmizi)

“Allah, bir şey yiyip içtikten sonra kendisine hamdeden

kimseden razı olur.” (Müslim, İbn-i Mace)

“Peygamber (s.a.v.) süt içti, su getirtip ağzını çalkaladı ve

şöyle dedi: “Bunda yağ vardır.” (Tirmizi, Buhari, Ebû Davud)

“Azı dişlerin arasında kalan yemek kırıntıları dişleri zayıf-

latır.” (Taberani)

 

İSTİŞARE SÜNNETTİR

 

Allah c.c. şöyle buyurur: “İş hususunda onlarla müşa-

vere et. Bir kerre de azmetdin mi artık Allaha güvenip da-

yan.” (Âl-i İmran s.159)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in ashabı kiramı ile istişa-

rede bulunması birçok hikmetlere, faydalara dayanmaktadır.

Başlıcaları şunlardır:

  1. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in ashabı kiramı ile danışmada bu-

lunması, onlara olan aşırı sevgisini, yönelişini gösterir ve onla-

rın kadir ve kıymetlerini arttırmış olur.

  1. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, şüphe yok ki aklen de

bütün insanların en mükemmelidir. Bununla beraber düşünü-

lecek şeyler sonsuzdur. Çeşitli menfaatlerden bazıları bir zatın

hatırına geldiği halde diğer bir zatın hatırına hemen gelmeyebilir.

  1. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in danışma ile görevlendirilmiş

olması, ümmeti için danışmaya riâyetin lüzumunu bildirir. Ni-

tekim: Bir hadîsi şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Bir kavim istişa-

rede bulundukça işlerinin en doğrusuna yol bulmuş olur.”

  1. Peygamber(s.a.v.) Efendimiz’e istişare emredilmiştir ki,

danışma hususunda da ümmeti ona uysun ve bu sûretle danış-

ma peygamberin sünneti olsun.

  1. Rasûli Ekrem’in ashabı kiramiyle danışmada bulunma-

sı onların reylerinden istifade etmesi için değildir. Belki onların

akıllarının, düşüncelerinin derecesini bilmesi ve Resûl-i Ekrem

(s.a.v.)’e olan sevgi ve bağlılıklarını anlaması içindi.

  1. Rasûli Ekrem Hazretleri, Uhud gazvesi sırasında ashabı

kiramı ile danışmada bulunmuş, Medine’i Münevvere’den çık-

mamak görüşünü kabul eder gibi görünmüştü. Bazı zatlar ise

dışarı çıkılmasını uygun bulmuşlar, o suretle hareket edilmiş,

fakat neticesi istenilene uygun olmamıştı.

Artık Rasûl-i Ekrem Efendimiz onlar ile bir daha danışmada

bulunmayacak olsaydı, onlara karşı mübarek kalbinde bir gü-

cenme kalmış olduğuna delâlet edebilirdi. Binaenaleyh Cenâb’ı

Hak bu vak’adan sonra bu danışma ile emretmiştir ki; bu istişa-

re onlara karşı peygamberin kalbinde bir gücenme eseri kalma-

dığını göstersin. Ne büyük bir ahlâkî fazilet!

(Ö. Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm Tefsîri, c.1 s.484)

 

YİYİP İÇTİKTEN SONRA ŞÜKRETMELİYİZ

 

Nebi (s.a.v.) yemek yedikten, suyumuzu içtikten sonra

Allah tarafından verilen bu nimetleri anarak, bunların biz-

lere devamlı gelmesi için Allah’a hamd ü sena edip, şükür

dileğinde bulunmamızı emretmiştir. Bir kimse, yiyip içtikten

sonra Allah’a şükür ve hamdde bulunmadan kalkıp giderse,

bu kimse otlak hayvanlarına benzer. Anne ye baba çocuk-

larına Allah’a hamd etmeyi öğretmelidirler. «Elhamdülillah»

demeye çocuklarını alıştırmalıdırlar: Çocuğun, bu sözleri

bir vakit için olsa dahi ihmal etmemesine dikkat etmelidir.

«Bir kimse yemek yedikten sonra, «Bu yemeği bana

yediren, kazanma ve çâre gücüm olmadan bu rızkı bana

gönderen Allah’a hamdler olsun» diye dua ederse, Hak

Taâlâ o kimsenin daha önceden işlemiş olduğu suçları

affeder».(İbn-i Mace)

«Hak Taâlâ yediği bir lokma ve içtiği bir yudum su-

dan sonra kendisine hamd eden kulundan hoşnud ka-

lır».(Müslim)

Resûlullah Efendimiz kendi kendine, ekmek, et, koruk,

hurma, şerbet adlarını söyleyerek her iki gözü yaşarmış

ve, «Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki, Kıyamet

gününde bu yediklerinizden sorguya çekileceksiniz»,

buyurmuşlardır. Efendimiz’in bu sözleri orada bulunan-

ların, gözünde büyümüş olduğundan sallâllahu aleyhi ve

sellem Efendimiz ashabına, «Bu gibi saydığım şeylere

ellerinizle dokundunuz mu, bismillah deyiniz. Karnınız

doyduktan sonra, (Elhamdülilahillezi eşbeanâ ve ena-

me aleynâ) söyleyiniz. Bu, bu nimetleri karşılar», bu-

yurmuşlar». (Taberani)

«Yemeğini yiyip doyan, suyunu içip kanan bir kim-

se, «Bana bu yemeği yedirene, karnımı doyurana, su-

yumu kana kana içirene hamdler olsun», diye Allah’ına

dua ederse, annesinden temiz doğduğu gün gibi bütün

suçlarından temizlenmiş olur» (Ebû Ya’la)

(İmam-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ,c.16, s.449-451)

 

TEHECCÜDE DEVAM EDİYOR MUYUZ?

 

Geceleyin, özellikle gecenin sonunda kılınan, Peygam-

ber Efendimiz (s.a.v)’in sürekli devam ettiği ve bizlere tavsi-

ye ettiği bir namazdır. En azı 2, ortası 8, en çoğu 12 rekâttır.

Bu namazın sevabının haddi hududu yoktur. Hz. Allah (c.c.)

teheccüd namazı kılanlar hakkında Secde suresi 17. Âyette,

“Artık yaptıklarına bir karşılık olarak onlar için gözler

aydınlığı nice (nimetlerin) saklandığı hiç kimse bilmez”

buyuruyor. Peygamberimiz (s.a.v.)’de Sahih-i Müslim’de ge-

çen bir hadîsi şerîfte: “Gece namazına devam ediniz çün-

kü gece namazı sizden önceki salih kulların devam ettiği

bir namazdır, sizi Rabbinize yaklaştırır, günahların affına

sebeptir ve insanın nefsini günahlarından uzaklaştırır”

buyurmuşlardır. Yine başka bir hadîsi şerîfte“Farzlardan

sonra en faziletli namaz, gece kılınan teheccüd namazı-

dır” buyurmuşlardır. (Müslim)

Teheccüd namazına kalkmak Allah (c.c.)’a yakın olanla-

rın amelleridir. Gece kılınan bir namazın teheccüd namazı

olması için uyuyup tekrar kalkmalıdır. Peygamber efendimiz

(s.a.v.) şöyle buyurdular: “Göklere götürüldüğüm gece

Rabbim bana beş şeyi tavsiye etti. Buyurdu ki: kalbini

dünyaya bağlama çünkü seni onun için yaratmadım.

Sevgin benimle olsun çünkü bana geleceksin. Teheccü-

de kalk, çünkü kurtuluş gece kalkmakla elde edilir. Cen-

neti istemekte çok gayretli ol ve insanlara bel bağlama

çünkü onların elinde bir şey yoktur.”

Her gece teheccüd namazı kılmalıdır. Her gece kılına-

mazsa hafta bir kılınmalıdır. Haftada bir kılınmazsa ayda bir

kılınmalıdır. Ayda bir kılınmazsa senede bir kılınmalıdır. Se-

nede bir kılınmazsa ömürde bir defa kılınmalıdır.

Başka bir Hadîs-i Şerîf’de  “Selâmı yayar, açları doyu-

rur, sıla-i rahimde bulunur, geceleri herkes uyurken na-

maz kılarsanız, selametle Cennete girersiniz”  (Tirmizi)

buyurulmuştur.

(Muhammed Aleaddin, El- Hediyyetü’l Alâiyye, s. 263 – 780)

 

KUR’AN OKUYOR MUYUZ?

 

Soruya söyle başlamalı: Neden kitap okumuyoruz? Kitap

okumak bir arayışa verilen cevaptır. Eğer bir arayışımız varsa

onu cevaplandıracak kitap, internet vb. kaynakların peşine

düşeriz. Ülkemizde kitap okuyan kişi sayısı 100 kişide sa-

dece 5’tir. Dünya sıralamasında ise 173 ülke arasında 86.

sıradayız.

Tabii bu arada kitap okumak kadar okunacak kitabı seç-

mek de önemlidir. Hatta belki de okunacak kitabı seçmek,

kitap okumaktan daha da önemli olmalıdır.

En çok okunan bir kitabımız var. Hatırladınız mı? Dünyada

şu an dahi en çok ve tekrar tekrar o okunuyor. Adı: Kur’an-ı

Kerim. Bu kitapla bağımızı ve O’nu okumanın gerekliliğini bir

düşünelim. En son ne zaman Kur’an okuduk? Bir düşünelim

Halbuki büyükler bu muazzam kitaba sımsıkı sarılırlarmış.

“Kuran’ı tane tane oku” (73/4) âyetini yaşarlar,geceleri

kalkıp Kur’an okurlarmış. Ama her gece, seve seve…

Size askerdeyken bir mektup gelse bekletir misiniz? Ba-

banızdan? Amirinizden? Tabi ki bekletmeden okursunuz.

Çoğumuz facebook’tan çıkmıyor, vaktimizin birçoğu bun-

larla geçmekte. Halbuki Allah bize facebook’u emretmiyor,

Kur’an’ı emrediyor. Kuran’a sarılalım.

Buna göre herkes kendi durumuna göre bir hizb belirleyip,

bunu hergün mutlaka okumaya gayret etmeli.  Gücü yetene

önü açık ama en az 5 sayfa okumadan bence gün sayfamızı

kapatmamalıyız. Peygamberimiz (s.a.v.)’in âdetiydi Kur’an

okumak. Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’ye gelen bir heyete

her gece yatsıdan sonra sohbet ederdi. Fakat bir gece ge-

cikti. Sebebi sorulunca, “Bu gün Kur’ân’dan okuma itiya-

dında olduğum hizbimi okumamıştım. Onu bitirmeden

gelmek istemedim.” buyurdular (Evs b. Huzeyfe’den). Hz. Pey-

gamber (s.a.v.)’in Allah tarafından her gece uyandırıldı-

ğını ve seher vakti gelmeden mutlaka hizbini bitirdiğini

aktarmaktadır. (Ebû Davud, “Tatavvu,” 22)

Haydi hep birlikte kitabımıza sarılalım.

(https://www.facebook.com/pages/Pusula/360121750757227)

 

HELÂL YEMEK ELİMİZDE

 

Helal gıda konusundaki kaostan kurtuluncaya kadar bu gün

için ne yapabiliriz?

Hazır meyva suları, gazozlar, esanslı maden suları ve so-

daları ve kolalar, üretim teknolojileri itibari ile etil alkolde eritil-

miş aroma maddeleri, koyulaştırıcı olarak jelatin (jöle, yumuşak

şekerleme gibi ürünlerde bulunur, hayvan kemiğinden üretilir,

dünya genelinde ucuz olduğu için genelde domuz kemiği kulla-

nılmaktadır), konserve katkı maddeleri ve beyin, cinsel organlar

gibi birçok organlarımıza zarar verebilecek suni tatlandırıcılar

içerebilmekte, bu tehlikelere karşılık hemen hemen hiçbir gıda

değeri de bulunmamaktadır. Mevsiminde, ama sadece mev-

siminde meyvaları alıp taze meyve suları yapabiliriz, kaynatıp

buzdolaplarımızda saklayabilir, istediğimiz zaman sulandırarak

sağlıklı ve güvenli meşrubatlar hazırlayabiliriz.

Hazır reçel, pasta, börek, çörek, bisküvili ürünler, puding

vs.gibi ürünler yerine, meyvalar, çeşitli unlar, şeker, kakao, süt

  1. gibi güvenli temel maddeleri kullanarak evimizin, çocukları-

mızın isteklerini sağlayabiliriz.

Evet, her şeyin kolayca hazır satıldığı bir düzende annelere,

hanımlara ek yük getirecek bir teklif yaptığımızı biliyoruz. Ancak

sonuçta, çoluk çocuğuna helal lokma yedirme sorumluluğunda

babalar kadar annelerin de sorumlu olduğunu düşünüyorum.

Müslümanca yaşamaya sahip çıkmayan, bir devirde helal

mi, haram mı olduğunu bilmeden hazır gıdaları yemeye, çoluk

çocuğumuza yedirmeye devam mı edelim, yoksa bir yandan

alış-veriş yaptığımız Satıcılardan başlayarak üreticileri, ithalat-

çıları, resmi denetim kuruluşlarını uyarmaya, bir yandan da ev-

lerimizde üretimler yaparak adeta bu esaret zincirlerini kırmaya

mı çalışalım.

Resûl-İ Ekrem (s.a.v) bununla ilgili olarak:  “

Allah yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir

adam, ellerini göklere uzatarak:”Ya Rab, ya Rab!” diye yal-

varıyor. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği ha-

ram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl makbul olur?”

buyurmuştur. (Muslim)

(Dr. Shahid Athar, İndiana Üniversitesi, School of Medicine,

www.gidaraporu.com)

 

 

 

BİR İŞE SAĞDAN BAŞLAMAK SÜNNETTİR

 

Peygamberimiz (s.a.v.); abdest ve gusülde, ayak-

kabısını giymekte ve taranmakta, mümkün olduk-

ça, hep sağdan başlamayı sever, bir şey alacağı za-

man, sağ eli ile alır, bir şey vereceği zaman, sağ eli

ile verir ve başlayacağı her şeye sağdan başlardı.

«Sizden biriniz, ayakkabısını giyeceği zaman, giymeğe

sağdan başlasın! Ayakkabısını çıkaracağı zaman da,

çıkarmağa soldan başlasın! Ayakkabı giyilirken, sağ

ayak, ayakların, evveli, ayakkabı çıkarılırken de, sağ

ayak, ayakların ahiri olsun!» buyururdu.

Abdullah b. Ömer (r.a.)’in bildirdiğine göre: Pey-

gamberimiz (s.a.v.): «Sizden biriniz, yemek yi-

yeceği zaman, sağ eli ile yesin. Bir şey içe-

ceği zaman da, yine sağ eli ile içsin. Çünkü

Şeytan, sol eli ile yer ve sol eli ile içer!» buyurmuştur.

Seleme b. Ekvâ (r.a.)’ın, babasından rivâyetine göre: Pey-

gamberimiz (s.a.v.) Eşça’ kabilesinden Büsr b. Râiyül’ir diye

anılan bir adamın yanında, sol eli ile yemek yediğini görün-

ce ona: «Sağ elinle ye!» buyurdu. Adam: «Buna gücüm

yetmiyor, sağ elimle yiyemiyorum!» dedi. Peygamberimiz

(s.a.v.): «Gücün yetemesin! Bunu, sağ eli ile yemekten,

ancak, kibr ve gururu men etmektedir!» buyurdu. Bun-

dan sonra, adam bir daha elini, ağzına kaldıramaz oldu!

Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan

başlamak müstehaptır. Bunlara Sünen-i zevaid denir.

Tekili Sünnet-i zaidedir. Ayakkabı, gömlek giyerken, saç

tararken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak

yıkarken, mescide girerken, heladan çıkarken, sada-

ka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır.

Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı çıka-

rırken, taharetlenirken, sümkürürken soldan başlamak

müstehaptır. Bunların tersini yapmak tenzihi mekruhtur.)

(Hadika)

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, c. 11, s. 402)

 

 

 

 

HER MÜSLÜMANDA OLMASI GEREKEN

ÖZELLİKLER-6

 

Ülfet: Uygun kimselerle güzel bir şekilde görüşüp konuşmak

demektir. İnsanlar devamlı olarak yalnız başlarına yaşayamazlar.

Birbirleri ile görüşmek zorundadırlar. Güzel bir ahlaka sahib olan

kimse, herkesle güzel görüşür, onların sevgisini kazanır. Bunun

karşıtı “Uzlet” kenara çekilmek, yalnız başına kalmak, herkesten

uzaklaşmaktır. Herkesle görüşmek uygun olmadığı gibi, herkes-

ten kaçınmak da uygun değildir. Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuş-

tur:

“Mü’min ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen ve ülfet

olunmayan kimsede ise hayır yoktur. İnsanların hayırlısı, in-

sanlar için hayırlı olanıdır.”

İnsaf: Adalet içinde hareket etmek ve gerçeği kabul etmek-

tir. İnsaf, ciddî ve iyi huylu bir insanın alametidir. Bunun karşılığı

zulümdür, haksızlık etmektir, hak olan şeyi inkardır. Bir hadîs-i

şerîfde buyurulmuştur:

“İnsaf dinin yarısıdır.” Çünkü gerçek din, faydalı olan şey-

lerin kabul edilerek yapılması ve zararlı şeylerden sakınılması

demektir. İnsaf sahibi olan kimse, muhakkak dinin yarısını teşkil

eden o yararlı şeyleri anlar ve kabullenir. Böylece insaf, kendisin-

de dinin yarısı gibi sayılır.

Ta’zîm: Hürmete değer bir kimse hakkında, büyük sayıldığını

gösterecek şekilde güzel bir davranışta bulunmak demektir.

İlim, edeb ve yaş bakımından bizden büyük olanlara saygı

göstermek, bizden küçük olanlara da sevgi göstermek bizim için

bir görevdir. Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:

“Bizim büyüklerimize saygı göstermeyen ve küçüklerimi-

ze merhamet etmeyen bizden değildir.”

Tevazu: Kendini büyük görmemek, bulunduğu dereceden

daha aşağı derecede saymaktır. Kendini büyük görmek, bulun-

duğu derecenin çok üstünde saymak, geçici şeylere güvenerek

ona buna çalım satmak ve gururlanmaktır ki, çok kötü bir huydur.

Bir hadîs-i şerîf şu anlamdadır:

“Yüce Allah ölçülü davrananı zengin eder, israf edeni de

fakir düşürür. Tevazu göstereni yükseltir, büyüklenen kimse-

yi de kırıp geçirir.”

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.488-489-490)

 

ALLÂHÜ TEALA’NIN RAHMETI, SELÂM

 

Müslümanın müslüman üzerindeki altı hakkından birin-

cisi, birbirlerini gördükleri zaman selamlaşmalarıdır. Nite-

kim Allâhü Teâlâ, Mi’râc gecesi,, Habîbine: “Esselâmü aley-

küm, yâ ey-yühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü”

diye selâm vermiştir. Kul da Rabbi gibi selâm vermelidir.

Tarîküddin sultanı Şeyh Ebû İshak İbrahim Şehriyâr Kâzrûnî

(r.h.) buyuruyor ki: “Hakkın dostları Cennete ulaşırlar. Rıd-

van onları karşılamaya çıkarlar. Allahü Teâlâ’nın selâmını

onlara ulaştırırlar. Onları kollarından çekerek Cennete gö-

türürler. Onlar elbiselerinin yenlerini yüzlerine getirip: “Yâ

Rabbi, biz dünyâda, ağlayan gözlerimizle, kebâb olmuş

kuşları aramadık. Cehennem korkusu ve Cennet arzusu

ile ibâdet etmedik; biz seni görmek isteriz” derler. ”Ey be-

nim dostlarım, sevgili kullarım! Görme için söz verilen yer,

Dârül Karâr’dır. Siz, Cennetin ortasına adım atınız. Ben ki

Allâh’ım, ahdime vefâ ederim, rızâmı ve likâmı size ikram

ederim” buyurur. Bu iki sözden birisi ile selâm vermelidir.

İmâm-ı A’zam’a (r.h.) göre fısk ile, günâh ile meşgul olanla-

ra selâm verilir. Çünkü, selâm, Allahü Teâlâ’nın rahmetidir ve

Allâhü Teâlâ’nın rahmeti âsiler, günahkârlar içindir. Aynı za-

manda, onlar selâma cevab verirlerse, günâh içinde iken tâat

yapmış olurlar. Böylece selâm veren, onlara emr-i ma’rûf yap-

mış olur. Bunun için, onlara selâm vermek evlâdır buyurmuş-

tur. Sahihlerinde diyor ki; Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Evinden

sabahleyin çıkıp, müslüman kardeşine selâm verene, Allâhü

Teâlâ, bir köle âzâd etmek sevâbı verir.” Bir hadîs-i şerîfte

de: “İki müslüman karşılaşıp, selâmlaşır ve müsâfaha ederler

ve bir defa bana salâvât-i şerîfe okurlarsa, analarından doğ-

dukları gün gibi günahlardan temizlenirler” buyuruldu. Uyûn-i

Firdevs-i Ahbâr’da Temîm-i Dârî (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i

şerîfte: “Boyna sarılmanın sünnet olması İbrahim (a.s.) ile baş-

lar. Bundan önce, ya’nî Âdem (a.s.)’dan İbrahim (a.s.)’a kadar

selâmlaşmak, birbirlerine secde etmekle olurdu. Sıra Muham-

med (s.a.v.)’e gelince, İslâm dîninde musâfaha sünnet oldu”.

(Muhammed Rebhâmî, Riyad’ün-Nâsıhîn, 232.s.)

 

SALAVÂT GETİRMEK VAZÎFEMİZ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimize salavât getirmek Cenâb-ı

Hakk’ın emridir:

“Muhakkak ki Allah ve Melekleri, o Peygambere salât

ederler. Ey îmân edenler! (Siz de) ona salât edin ve (ona)

teslîmiyetle selâm verin!” (Ahzâp s.56)

Allahu Teala bu Âyet-i Kerime’de, Peygamberi Hz. Mu-

hammed (s.a.v.)’in kendi nezdinde ve yüce varlıklar olan Me-

lekler katında üstün bir makamı olduğunu bildiriyor.  Kendisi-

nin Hz. Muhammed (s.a.v.)’i övdüğünü, Meleklerin de onun

için duada bulunduklarını bildiriyor ve yeryüzünde yaşayan

biz insanlara da onu övmemizi emrediyor.

Âyet-i kerimede “Salât” kelimesi geçmektedir. Bu kelime,

Allah (c.c.)’ya isnad edildiğinde “Rahmet”, Meleklere isnad

edilğinde “Dua ve af dileme” anlamına gelmektedir.

Abdullah b. Abbas (r.a.) ise bu kelimenin burada “Tebrik

etmek ve övmek” mânâsına geldiğini söylemiştir.

Bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmuştur:

“Kim bana bir defa Salavât getirirse Allah ona on defa

salavat getirir ve on hatasını bağışlar.” (Ahmed b. Hambel)

Peygamberimiz (s.a.v.) diğer bir Hadis-i Şerif’inde de şöy-

le buyurmuştur:

“Kim bana Salavât getirirse, bana Salavât getirdiği

müddetçe Melekler de ona Salavât getirirler. Kişi Salavât’ı

isterse çoğaltsın isterse azaltsın. (Timizî)

Başka bir Hadis- Şerif’te de şöyle buyurulmaktadır:

“Cimri o kimsedir ki ben yanında anılırım da bana

Salavât getirmez.” Peygamberimiz (s.a.v.) yine bir Hadis-i

Şerif’inde de şöyle buyuruyor:

“Yanında zikredildiğim halde bana Salavât getirmeye-

nin burnu yere sürülsün, Ramazan gelip çıkıncaya kadar

kendisini affettiremeyen adamın burnu yere sürülsün.

Baba ve annesi yanında yaşlandığı halde onların vası-

tasıyla (onların duasıyla) cenneti kazanamayanın burnu

yere sürülsün.” (Ahmed b. Hanbel)

(İmam-ı Taberî, Taberi Tefsiri, 6/514)

 

YATAKTAN KALKIP GÜNE BAŞLAMA ÂDÂBI

 

Sabah namazının ilk vaktinde ortalık karanlık iken, gece

meleklerinin vazifesi henüz bitmemiştir. Bir mazeretten ötürü

camiye gidememişsen sabah namazını o vakitte kılarsın, se-

nin namazda okuduklarına gece melekleri şahit olurlar. Sen

namazda tertil ile yavaş yavaş Kur’an okurken ortalıkda ya-

vaş yavaş aydınlanır. O zamanda gündüz melekleri vazifeye

başlar ve senin namazına onlar da şahitlik yaparlar.

İnsan Sabah Namazı’na namazın ilk vaktinde başlayıp na-

mazda Kur’an okumayı kısa tutmayıp uzun okursa, o zamana

kadar karanlık azalıp aydınlık artar. Karanlık, ölüm ve yokluk,

aydınlık ise hayat ve dirilik gibidir. İnsan uykudan uyanmakla

ölümden hayata, yokluktan varlığa, hareketsizlikten canlılığa

dönmüş oluyor.

Akıl bütün bunları Allah (c.c.)’dan başka kimsenin anlata-

mayacağı bir rahatlıkla anlar. Anlayınca da o kimse marifet

nuruyla nurlanır. Nurlanmakla da kalbi manevî hastalıkların-

dan kurtulur.

Birçok insanların kalbinde dünya sevgisi, hırs, hased ve

kibir gibi manevî hastalıklar olur. Peygamberler ise işinin ehli

doktorlar gibidirler. Hepsi de ümmetlerine bu hastalıkların

şifalarını öğretmişlerdir. Peygamberlerin, sabah zikri olarak

ümmetlerine öğrettiği zikirler işte o hastalıklara şifadır.

Buharî’de zikredilen bir Hadis-i Şerif’te Peygamberimiz

(s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Sizden herhangi bir kimse uyuduğu zaman, şeytan

onun ensesine oturur. Uyuyunca boynuna üç düğüm atıp

onu gece boyunca uyutur. O kişi uyandığı zaman Allah’ı

diliyle zikreder anarsa düğümlerden biri çözülür. Abdest

alırsa düğümün birisi daha çözülür. Namaz kıldığı zaman

da son düğüm çözülür. Böylece bütün düğümler çözü-

lüp içi rahat ve neşeli bir şekilde sabahlamış olur. Eğer

uyandığında Allah’ı zikretmez, abdest alıp namaz kılmaz-

sa kötü ve tembel bir vaziyette sabahlamış olur.” (Buhari)

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.75 )

 

YÜRÜMEDEKİ SÜNNET VE EDEBLER

 

Enes bin Mâlik’in (r.a.) Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den

bildirdiği Hadîs-i Şerîf’te: ‘‘Kişi evinden çıkınca, “Bismillâhi

tevekkeltü alellahi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” der-

se, bir Melek, bu sana yeter, hidâyete eriştin ve korundun

der. Kendisinden şeytan da uzaklaşır ve rastladığı şeyta-

na, yetinen, hidâyete erişen ve korunan kimseye senin ne

te’sîrin olabilir der’’ buyuruldu.

Evden çıkarken de, eve girerken de Âyete’l-Kürsî okur. Al-

çak gönüllü, başı önüne eğik bir halde, yukarıdan aşağıya iner

gibi sür’atle yürür. Çünkü bu yürüyüş, kibirden, böbürlenme-

den ve övünmeden uzak bir yürüyüş şeklidir. Fitneye sebep

olması bakımından iki kadın arasında yürümez. Müslümanlara

eziyet veren şeyleri yoldan kaldırır.

Eğer çarşıda, insanlarla olan hukukun edası için oturur

konuşursa, gözünü haram ve mekruh şeylerden korur. Emr-i

Mâ’ruf ve Nehy-i Münker yapar. Daralan kimselere, yardım is-

teyen mazlumlara yardım eder. Ya’nî şaşırana akıl verir, yol

gösterir.

Yerlere tükürmekten sakınmalıdır. Hadîs-i Şerîf’te: ‘’Kabir

azabından korunmak isteyen, mescidin avlusuna tükür-

mesin’’ buyuruldu.

Yolda bir kör görürse, sağ eli ile körün sol elini tutup, dile-

diği yere kadar götürür. Onun bu hareketinde, her adımına, bir

köle âzâd etmiş sevabı verilir.

Tanısın, tanımasın müslümanlara hep selâm vermelidir.

Zîra selâm ülfet ve muhabbeti arttırır. Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) Ebu Hureyre (r.a.)’dan naklen : ‘’İmân etmedikçe Cen-

nete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de, tam îmân

etmiş olamazsınız. Size birşey gösteriyorum, onu yapar-

sanız, sevişirsiniz! Birbirinize çok selâm veriniz’’ buyurdu.

Yorulduğunda sünnet olan, Peygamber Efendimiz

(s.a.v.)’in: “Sizden biriniz yorulursa, hızlansın, ayağı uyu-

şan en çok sevdiği insanı hatırlasın geçer.’’(Ramuz-ul Ehadis)

Hadîs-i Şerifi’ne uymaktır.

(Muhammed Bin Ebûbekir, Şîr’atül-İslâm, s.292)

 

NAMAZI YAYMAK

 

Cenâb-ı Hakk’ın “Ehline namazı emret..,” ifadesine gelince, ba-

zıları bunu, onu akrabalarına hamlederken, bazıları da bunu, “dinine

mensup oian herkese” manasına almışlardır.

Cenâb-ı Hakk’ın “ona sebat ederek devam eyle” buyru-

ğuna gelince, bununla, “Sen onlara emrettiğin gibi, bu işe bilfiil

kendin de devam et… Çünkü, yapmak suretiyle va’zu nasihatta

bulunmak,söylemek suretiyle nasihatta bulunmaktan daha mükem-

mel ve daha etkilidir. Hz. Peygamber (s.a.v.), bu ayet nazil olduktan

sonra her sabah Hz. Ali (r.a) ve Fatma (r.anhâ)’ya giderek, “Namaza!”

derdi. O bunu aylarca sürdürdü.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunu onlara kişinin kendi menfaatla-

rından dolayı emrettiğini ve kendisinin, menfaatlardan uzak ve beri

olduğunu, “Biz, senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz, rızıklandırırız”

beyan etmiştir.

Bil ki ayette, çalışıp-çabalamayı bırakmaya bir ruhsat ve izin

manası yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak, müttakileri anlatırken, “(Onlar),

ticaret ve alış-verişin, kendilerini Allah’ı zikirden, namazlarını

dosdoğru kılmaktan ve zekâtlarını (bi-hakkın) vermekten alıkoya-

madığı yiğitlerdir.” (Nur 37) buyurmuştur.

Hak Teâlâ’nın “Akıbet takva erbabınındır.” ifadesi, “En güzel so-

nuç, takva erbabının, yani Allah (c.c.)’dan ittikâ eden, korkup çekinen

kimselerindir” Semektir. Cenâb-ı Allah bu tavsiyenin peşisıra kâfirlerin

şüphelerine yer vererek. Sanki daha önce geçen, “Sen, onların de-

diklerine sabret.” (Tâhâ 130)

“Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır.

Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün

değilse, hiçbir ameli kabul edilmez.” (Taberani)

“Bizimle kâfir arasındaki fark namazdır. Namazı terk eden

kâfir olur.” (Nesai)

Yukarıdaki Hadis-i Şerifleri, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle açıklamış –

lardır:

Dinimizde en büyük günahı işleyen kâfir olmaz. Bunun için namaz

kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli bir ibadet olduğu

için, namaz kılmayanın imanla ölmesi çok zayıf bir ihtimaldir.

(Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, 16/82-84)

 

GÜNEŞ DOĞANA KADAR YAPILACAKLAR

 

Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğana kadar

geçen vaktini dörde böl. Birinci kısımda dûâ et. Duaya

Allah (c.c.)’nun ismini anarak, Allah (c.c.)’yu zikirle baş-

  1. Ondan önce Allah’tan bir şey isteme. Peygamberimiz

(s.a.v.), Sübhâne rabbiyel aliyyil a’lel Vehhâb diye Allah

(c.c.)’yu zikretmeden duaya başlamazdı. (Tirmizi)

Ondan sonra Peygamberimiz (s.a.v.)’e salât ü selam

oku. İsteğini Allah (c.c.)’den ondan sonra iste. Duayı yine

Peygamberimiz (s.a.v.)’e salavât okuyarak bitir. Allah

(c.c.), iki salavât arasında yapılan duaları kabul eder. İkinci

kısımda eline tesbihi alıp Allah (c.c.)’yu zikir ve tesbih et.

Üçünü kısımda Kur’an oku. Kur’an okununca hem zikir

hem tefekkür hem de duâ yapılmış olur. Bu vakitte şunların

okunması müstehab olup, sevabının çok olduğu ve fazileti

haber verilmiştir:

Fatiha Sûresi.  Âyetül Kürsî.

Âmener Resûlü… (Bakara Sûresi’nin son iki âyeti)

Şehidellâhü… (Âli İmran Sûresi’nin 18. âyeti)

Kul Allahümme mâlikel mülk… (Âli İmran Sûresi’nin

  1. ve 27. âyetleri) Lekad câeküm… (Tevbe Sûresi’nin

son iki âyeti)

Lekad sadekallahü Resûlehür rü’yâ bilhakkı… (Fe-

tih Sûresi’nin 27. âyeti)

Ve kulil hamdü lillâhillezî lem yettehız veleden…

(İsrâ Sûresi’nin son âyeti)  Hadid Sûresi’nin ilk beş

âyeti…

Hüvallâhüllezî… (Haşir Sûresi’nin son üç âyeti)

Dördüncü kısımda Allah (c.c.)’nun nimetlerini tefekkür

et, düşün. İbâdetlerin en şereflisi tefekkürdür. Tefekkür

aynı zamanda zikir demektir. Tefekkürde fazlasıyla marifet

(Allah (c.c.)’nun büyüklüğünü anlamak) ve muhabbet (Al

lah (c.c.) sevgisi) vardır.

Allah (c.c.)’nun azametini anlamayan kimsenin kalbin-

de muhabbet meydana gelmez.

Allah (c.c.)’nun azametim anlamak ise onun sıfatlarını,

kudretini ve fiillerini marifetle / anlamakla mümkün olur.

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.158)

 

FİTNE ZAMANINDA İBADET ETMENİN ÖNEMİ

 

Ma’kıl ibn-i Yesar (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kargaşalı ve fitneli za –

manlarda Allah’ın istediği gibi davranışlarda bulunmak

bana hicret etmek gibidir.” (Müslim, Fiten, 130)

Fitne ve kargaşalıkların çoğaldığı dönemlerde müslüma-

nın yine Allah (c.c.)’ya kulluk ve ibadetini aynı tempoda de-

vam ettirmesi çok zordur, böyle dönemlerde insanlar, ibadet

ve kulluk görevlerini yerine getirmekten gafil olurlar, bundan

dolayı Peygamberimiz (s.a.v.) böyle zamanlarda ibadet ve

taate aynı şekilde devamı becerebilen kimseler adeta bana

hicret etmiş gibi sevap kazanırlar buyurmaktadır.

Fitne zamanında din lafta kalır. Fitne zamanında eve

çekilmek gerekir. Fitne zamanında herkes kendi görüşünü

beğenir, cehalet artar ve şaşkınlık meydana gelir. Fitne za-

manında irtidat (dinden dönmeler) çoğalır. Fitne zamanında

öldürme hadiseleri artar. Fitne zamanında kişi kendisiyle il-

gilenmeli, başkasının sapıklığının ona zarar vermemesi ger-

çeğini bilmelidir. Fitne zamanı öldürmektense ölmeyi tercih

etmenin gerektiği de bilinmelidir. Fitne zamanı yalan ve zen-

ginlik artar, Ümmeti helak edecek belânın fitne olduğu hadis

kitaplarımızda yazılıdır. (Kütüb-ü Sitte Terc. 18/71)

Ebu Hureyre (r.a.)’dan bildirildiğine göre Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurdu:‘‘Allahumme inni euzu bike min aza-

bi cehennem ve min azabi’l-kabr ve min fitneti’l-mahya

velmemat ve min şerri fitneti’l-mesihi’d-deccal: Allahım

cehennem azabından, kabir azabından, hayat ve ölümün

fitnelerinden ve mesih deccalin fitnesine uğramaktan

sana sığınırım.” (Müslim, Mesacid, 128)

Not: Bir Hadis-i Şerif’te Peygamberimiz (s.a.v.) hergün 27

kez “Allahümme inni eûzu bike minfitneti mesihiddec –

cal” dediği rivayet edilmiştir.

(İmam-ı Nevevi, Riyaz’üs Sâlihîn s. 393, 409)

 

İSLAM’DA KARI – KOCA İLİŞKİSİ NASIL OLMALIDIR?

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fatıma

(r.anha)’yı evlendirirken: “Kızım Fatıma sen Ali’ye cariye

gibi ol. Ya Ali,sen de Fatıma’ya köle gibi ol” buyurmuş-

lardır. (Buhari)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “köle gibi ol” buyurur-

larken bize: “Teslim almanın en iyi yolunun teslim olmak

olduğunu” öğretmiş oluyor. Cariyeye ait bir örnek vermek

gerekirse; bir hükümdarın birçok cariyeleri varmış. Onların

içerisinde siyahi bir cariyeye çok ehemmiyet verir, onu çok

takdir eder ve diğerlerine göre daha fazla hoş muamele

edermiş. Bunu cariyeyi diğer cariyeler kıskanırlarmış. Hü-

kümdar birgün diğer cariyelere bu farkın nedenini öğretmek

istemiş. Tüm cariyelerin eline çok kıymetli taşlarla işlenmiş

mücevher bir vazo vermiş ve: “Emrimdir, hepiniz bunları

yere vurun ve kırın” demiş. Hiçbir cariye kıymetli taşlarla

işlenmiş o vazolarını kırıp parçalayamamış ve hepsi alıp

göğüslerine basmışlar. Yalnızca o siyahi cariye vazoyu

yere atıp paramparça etmiş.

Hükümdar siyahi cariyeye: Diğer cariyeler  ‘hükümda-

rımızın bize verdiği kıymetli hediyedir. Biz bunu yere çar-

pamayız’ düşüncesiyle diğer tüm cariyelerim bağırlarına

bastılar. Sen ise yere çarptın paramparça ettin vazoyu. Ne-

den böyle yaptın?” diye sorunca siyahi cariye: “Önemli olan

hükümdarımın emrinin yerine getirilip onun kalbinin kırılma-

masıdır. Bu mücevherlerin ne önemi var. Ben sizin emrinizi

yerine getirip kalbinizi kırmamak için bu vazoyu kırdım” ce-

vabını vermiş ve herkes aradaki muhabbet farkını anlamış.

Allâh Resûlü (s.a.v.)’in bize öğrettiği köle ve cariye kıstası

budur. Yani eğer güzel ahlâklı, İslâm fıtratı üzere yetişmiş

kadın ve erkekler evlendikleri zaman birbirlerine bu misal-

lerdeki köle ve cariye gibi muamele ederlerse birbirlerine

teslim olmuş ve dolayısıyla birbirlerini teslim almış olurlar.

Böylece  en güzel İslâmî yuvayı kurmuş olurlar.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 2, s.141 )

 

MÜ’MİN, SUSMASINI BİLENDİR

 

Mira’nın tarifi şudur: Mira, başkasının konuşmasındaki bir ek –

sikliği belirtmek suretiyle o konuşmaya yapılan herhangi bir itiraz

demektir. Bu belirtilen eksiklik ya lâfızda, ya mânâda veya konu-

şanın maksadında olur. Mirayı terketmek, muhatabın konuşma-

sını münker görmeyi ve konuşmasına yapılan itirazı terk etmekle

olur. Bu bakımdan dinlediğin konuşma hak ise tasdik et! Eğer

bâtıl ve yalansa ve aynı zamanda dinî emirlerle ilgili değilse sus!

Ebû Hanife (r.a) Dâvûd et-Tâî (rh.a.)’e şöyle sordu:

– Sen neden inzivaya çekilmeyi seçtin?

– Cidali terk etmek suretiyle nefsimle mücadele etmek için

inzivayı seçtim.

– Meclise gel! Söylenilen sözü dinle! Konuşma!

– Ben bunu yaptım! Bana bundan daha güç gelen bir

mücâhede görmedim.

Hakîkat de Davud (rh.a.)’in dediği gibidir. Çünkü başkasının

yanlışını gören bir kimse, o yanlışı düzeltmeye veya belirtmeye

gücü olduğu halde, orada sabretmesi cidden zordur ve bunun

için de Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kim haklı olduğu halde tartışmayı terk ederse, Allah

Teâlâ ona cennetin en yücesinde bir ev bina eder.” (Buhari,

Müslim)

Yine başka bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v): “(Aranızdaki)

tartışmayı terk ediniz; zira tartışmanın hikmeti anlaşılmaz,

fitnesinden de emin olunmaz!” buyurmuştur. (Taberani)

Ümmü Seleme (r.a.) rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v)

şöyle buyurmuştur: “Putperestlik ve içkiden sonra rabbimin

beni nehyettiği ilk şey münakaşa etmekten sakındırmak ol-

muştur.” (Buhari, Müslim)

Diğer bir hadiste ise şöyle buyurulmuştur: “Altı haslet vardır

ki kimde bulunursa o, imanın hakikatine varmıştır:

  1. Yaz mevsiminde oruç tutmak
  2. Allah (c.c.)’nun düşmanları ile savaşmak
  3. Yağmurlu ve bulutlu günlerde namazı ilk vaktinde kıl-

mak

  1. Musibetlere sabretmek
  2. Zorluklara rağmen abdesti yerli yerinde (tam

manâsıyla) almak

  1. Haklı olduğu halde münakaşayı bırakmak.” (Deylemi)

(İmam-ı Gazali, İhya-ı Ulumuddin c. 3 Dilin Afetleri Bölümü)

 

ALLAH (C.C.) İÇİN SADAKA VERMENİN BÖYLESİ

 

Bir gün Hâricîlerin ileri gelenlerinden Necdet el-

Harûrî’nin adamları İbn Ömer (r.a.)’ın develerini önlerine

katarak götürdüler. Develeri gütmekte olan köle gelip “Ey

Ebâ Abdurrahman! Develerini Allah (c.c.) için sadaka

say!” dedi. İbn-i Ömer (r.a.) “Niçin böyle söylüyorsun?

Onlara ne oldu?” deyince köle “Necdet el-Harûrî’nin

adamları onları önlerine katarak götürdüler” diye

cevap verdi. İbn-i Ömer (r.a.) ona “Peki, develeri gö-

türdüler de seni nasıl bıraktılar?” diye sordu. Köle de

“Hayır, beni bırakmadılar. Beni de develerle birlikte

götürdüler. Fakat ben ellerinden kurtulmayı başar-

dım” dedi. İbn-i Ömer (r.a.) bu kez “Onlardan kaçıp

bana gelmenin sebebi nedir? İstesen onlara da ço-

banlık yapabilirdin!” dedi. Kölenin “Sen benim yanım-

da onlardan daha sevimli olduğun için sana geldim”

demesi üzerine de “Sana kendisinden başka ilâh ol-

mayan Allah (c.c.) ile yemin verdiriyorum, gerçekten

ben senin yanında onlardan daha mı sevimliyim?”

dedi. Bunun üzerine köle yemin ederek “Sen benim ya-

nımda onlardan daha sevimlisin!” dedi. O zaman İbn

Ömer (r.a.) “Seni de develerle birlikte Allah için sada-

ka ediyorum” diyerek onu azat etti.

Aradan bir zaman geçtikten sonra birisi gelerek

Hâriciler tarafından götürülen develerden birinin adını

söyleyip “Falan deven pazarda satılıyor!” dedi. İbn-i

Ömer (r.a.) ilk anda “Öyleyse devemi satan adamı

bana göster” diyerek kalkıp abasını giydiyse de daha

sonra bundan vazgeçti. Giymiş olduğu abayı çıkarıp tek-

rar yerine oturdu ve “Ben Allah (c.c.) yolunda sadaka

olarak verdiğim deveyi geri alamam” buyurdu.

(Ebu Nuaym, Hilye I/300 (Meymun b. Mihran’dan); İsabe II/348)

(es-Serrar, Tarih’inde ve Ebu Nuaym).

 

ÖĞLEYE KADAR NE YAPMALI

 

Güneş doğup kerahet vaktinin çıkması ile zeval (Öğle

Namazı’ndan önceki kerahet) vakti girene kadar, Duhâ /

kuşluk Namazı’ndan başka bir namaz yoktur. Eğer vaktin

müsaitse, efdal olan, bu saatlerini dört şeyden biriyle geçir-

mendir. O dört şey şunlardır:

1- Kendine faydalı olan dinî ilimlere çalışmandır.

Faydalı ilim, insanların ilim diye andıkları faydasız bilgi-

ler değildir. Faydalı ilim şöyle olur:

a- Sendeki Allah (c.c.) korkusunu artırır.

b- Allah (c.c.)’yu daha iyi bilmene yardımcı olur.

c- Sana nefsinin eksiklerini bildirir.

d- Allah (c.c.)’ya ibâdet etme hevesini çoğaltır.

e- Dünyaya ilgini azaltıp âhirete ilgini artırır.

f- Basiretini yani manevî gözünü açıp ibâdetlere ait

âfetleri anlamana ve bu âfetlerden kaçınmana yardımcı

olur.

g- Şeytanın hilelerini ve kötü âlimlere vesvese vererek

onları nasıl aldattığını bildirir.

2- Faydalı dini ilim tahsil etmeye imkânın olmadığında,

Allah (c.c.)’yu zikretmek, tesbih etmek, Kur’an okumak ve

namaz kılmak gibi ibadetlerle meşgul ol.

Bu hal sâlih kulların hali olup, bu şekilde hareket eder-

sen âbidler derecesine yükselirsin. O dereceye yükselince

de âhirette kurtulacak olanlardan olursun.

3- Müslümanlara hayır ve iyilik yaparak onların kalple-

rini sevindir, iyi kimselerin salih ameller yapmalarına yar-

dımcı ol.

Meselâ fakihlere / fıkıh âlimlerine, sofilere, dinî faaliyet-

lerde bulunanlara hizmet et. Onların ihtiyaçlarını gidermek

için çalış.Fakir ve yoksulları doyurmak için koşuştur. Has-

talan ziyaret et. Defnedilene kadar müslümanların cenaze

merasimlerinde bulun.Bunların hepsi de Müslümanların

faydasına olan işler olup nafile ibâdetten efdaldir.

4- Dinini koruyup dini vazifelerden taviz vermeksizin,

kendin ve çoluk çocuğunun ihtiyacını kazanmak için çalış.

Bu dört çeşit işin dışında kalıp, dinini yıkacak işlerle

meşgul olmaktan ve Allah (c.c.)’nun kullarına eziyet etmek-

ten Allah (c.c.)’ya sığınırız.

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.168)

 

CUMA GÜNÜNÜN ÂDÂBI

 

Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin bizlere olan emir ve

vasiyetlerinden biri de, imâm minbere çıkmadan sünneti kıla-

bilmemiz için, cuma namâzına erken gitmeye devâm etmemiz

ve   kış ve yaz günleri önemli ma‘zeretlerimiz olmadan cuma

guslünü terk etmememiz hakkındadır.

Hakk Te‘âlâ buyurur: “Ey îmân edenler! Cuma günü ezân

okunup namâz için çağırıldığı vakit, Allâh’ı anmaya koşu-

nuz, alışverişi bırakınız; bu, bilirseniz sizler için daha ha-

yırlıdır.”

İmâm Ahmed’in rivâyet ettiği bir hadîste de, “Melekler

mescidlerin kapıları önlerinde oturur, mescide ilk gelenle-

ri, ikincileri, üçüncüleri yazmaya başlarlar, imâm minbere

çıkınca bu (yazıların yazıldığı) sayfalar (dürülüp) kaldırılır.”

buyurulmuştur.

Taberânî ile İsfahânî ve diğerleri şu hadîsi rivâyet ederler:

“Kişi, cennet ehlinden olsa da, cuma namâzına geç git-

mekle cennete de geç sokulur.”

İmâm Ahmed, Taberânî ve “Sahih”inde İbn Hüzeyme şu

hadîsi rivâyet ederler: “Cuma günü guslünü yapan, güzel

bir koku sürünen, en temiz elbiselerini giyip cumayı kılmak

üzere mescide giden orada iki rekât namâz kılar, kimseye

elle ve sözle sataşmaz, namâz vakti gelinceye kadar otu-

rup okunanları dinlerse, onun bu hareketi cuma ile öteki

cuma arasındaki günâhlarına keffâret olur.”

Taberânî’nin ve diğerlerinin rivâyet ettikleri bir hadîste,

“Cuma günü yıkanan kişinin hata ve suçları affedilmiş ve

silinmiş olur.” buyurulmuştur.

Taberânî’nin güvenilir kişilerden naklen ve merfûan rivâyet

ettiği bir hadîste, “Cuma günü yapılan gusül, kınından çık-

mış keskin bir kılıç gibi hata ve suçları tüy diplerinden bi-

çip temizler.” buyurulmuştur.

İbn-i Mâce hasen isnadla şu hadîsi rivâyet etmiştir: “Hakk

ta‘âlâ cuma gününü müslümânlara bayram yapmıştır.

Cuma namâzına gelen yıkansın, güzel kokusu varsa sürün-

sün. Dişlerinizi de misvaklamayı ihmal etmeyiniz”.

(İmâm-ı Şa‘râni, El-Uhudü’l Kübra s. 155-161)

 

KABİR EHLİNİN MAKAMLARI

 

İmam-ı Yâfiî (rh.a.), bir eserinde bir evliyanın şöyle söy-

lediğini anlatıyor: Allah (c.c.)’den kabirde olanların makam-

larını bana göstermesini istedim. Allah (c.c.) bir gece bana

şöyle bir şey gösterdi:

Kabirler yarıldı. Bir de baktım ki kabirdekilerden bir kıs-

mı sündüs (ipekten yapılmış, ince dokunmuş şeffaf kıymetli

kumaş) üzerinde uyuyor. Bir kısmı ipek dîbâce (kabartma

ipek kumaş) üzerinde uyuyor. Bir kısmı reyhan (kokulu bit-

  1. ki) üzerinde uyuyor. Bir kısmı yaş toprak üzerinde uyuyor.

Bir kısmı ağlıyor. Bir kısmı gülüyor.

Dedim ki, Yâ Rabbi! Bunların hepsi niçin aynı durumda

değil? Kabirlerdekilerden birisi şöyle cevap verdi.

Ey fülan! Onların her birinin hali amellerine göredir. Sün-

düs üzerinde uyuyanlar güzel ahlâk sahipleridir.İpek dîbâce

üzerinde uyuyanlar şehitlerdir. Reyhan üzerinde uyuyanlar

oruç tutanlardır. Sevinenler Allah (c.c.) için birbirlerini se-

venlerdir. Ağlayanlar günahkârlardır. Gülenler tevbe eden-

lerdir.

Yâfiî (rh.a.) diyor ki: Bazı kimselerin ölülerin iyi ve kötü

hallerini görmeleri, Allah (c.c.)’nun evliyaya lütfettiği hal

olup kalp gözünün açılması ile olur. Çok kere rüyada bazan

da uyanıkken olan böyle haller, manevî hal sahibi olan evli-

ya kullarına verilen kerametlerdendir.

İmam Süyûtî (rh.a.), anlatıyor: İbn Münebbih; Nîsaburlu

sâlih ve vera’ sahibi bir zat olan ve mezar kazıcılığı yapan

Ebû Nadr (r.a.)’dan şunları naklediyor:

“Bir kabir kazmıştım. Kazdığım kabirden başka bir kabir

açıldı. Bir de baktım ki açılan kabirde güzel yüzlü, güzel

elbiseli, etrafına güzel kokular saçan bir genç var. Bağdaş

kurmuş oturuyor. Kucağında bir kitap var. Kitapta da çok

güzel yeşil yazılar var. Ben o zamana kadar öyle güzel yazı

görmedim. Baktım ki o kitap Kur’an’mış. O genç de Kur’an

okuyordu. Beni görünce “Kıyamet koptu mu?” diye sordu.

Ben de “Hayır” dedim. “Öyleyse orayı kerpiçle kapat” dedi.

Ben de kapatılacak yeri kerpiçle kapattım.”

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur s. 480-481-482)

 

 

HER SÖZDEN HESABA ÇEKİLECEĞİZ!

 

Nice kelime vardır ki ondan dolayı cennette insanoğluna

köşkler bina edilir. Oysa hazinelerden birini almaya muktedir ol-

duğu halde, onun yerine fayda vermeyen bir ateş alan, apaçık

zarar eden bir kimsedir. İşte bu, Allah (c.c.)’nun zikrini terkedip

kendisini ilgilendirmeyen mâlâyanî (fuzulî) şeylerle meşgul olan

bir kimsenin misâlidir; zira bu kimse, her ne kadar günahkâr

olmasa da muhakkak zarar eder. Çünkü Allah (c.c.)’nun zikriyle

elde edilecek büyük kârı elden kaçırmış olur;  zira müslüman

bir kimsenin susması düşünce, bakışı ibret, konuşması da zikir-

dir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle buyurmuştur:

“Kulun sermayesi vakitleridir. Vaktini fuzûlî şeylere sar-

fettiği zaman, o vakitlerde âhirette azık olacak bir sevabı

edinmediği takdirde sermayesini zayi etmiş olur.” Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Boş konuşmalar yapmayı terketmek, kişinin müslü-

manlığının güzelliğindendir.”

Enes (r.a.) der ki: Bizden bir genç Uhud gününde şehid

oldu. Baktık ki onun karnının üzerine, açlıktan dolayı bir taş

bağlıdır. Annesi, yüzünden toprağı silerek şöyle dedi: ‘Cennet

sana âfiyet olsun, ey oğlum!’ Bu sözü dinleyen Hz. Peygamber

şu karşılığı verdi:

“Sen cennetin ona âfiyet olacağını nereden biliyorsun?

Oysa o mâlâyanî konuşmalar yapardı. Kendisine zarar ver-

meyeni menederdi!”

Hadîsten çıkan mânâ şudur: Cennet ancak hesaba çekil-

meyen bir kimse için hazırlanmış olur. Fuzulî konuşan bir kimse

ise, her ne kadar konuşması mubah bir konu hakkında ise de

bu konuşmasından dolayı hesaba çekilir. Bu bakımdan hesap-

ları tartışmalı geçeceğinden ve tartışmalı hesaplarında bir tür

azap olması nedeniyle bu gibilere cennet hazırlanmaz.

Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Peygamber

(s.a.v.) bana şöyle dedi:

-Sana, bedenine hafif, mizanda ağır bir ameli öğreteyim

mi?

-Evet, ya Resûlullah (s.a.v.)! Öğret!

-O amel susmak, güzel ahlâk ve seni ilgilendirmeyeni

terketmektir.

(İmam Gazali, İhya-i Ulumuddin, s.255)

 

İYİLİĞİ EMRETMEK KÖTÜLÜKTEN NEHYETMEK

 

Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker farz-ı kifâyedir. Buhârî

ve Müslim’deki Hadîs-i Şerîf’te, Resûlullah (s.a.v.); “Kı-

yamet günü birini getirirler. Onu Cehenneme atın emri

gelir. Bağırsakları dışarı çıkar. Merkebin dolap etrafında,

dönmesi gibi, bunun etrafında döner durur. Cehennem-

de olanlar, kendisine, sen emr-i ma’rûf ve nehy-i münker

yapmadın mı, şimdi bu hâl nedir? Seni bu hâle düşüren

nedir? derler. Evet, başkalarına iyiliği emrederdim, fakat

kendim yapmazdım. Kötülüklerden men’ ederdim, ken-

dim ise yapardım cevâbını verir.” (Müslim)

O halde ihtiyat etmeli, doğruyu söylemek ve ulaştırmak-

tan susmamalıdır. Ancak şer’î bir özrü varsa, sözünü dinle-

meyeceklerse, hakkı aşağılayacaklarsa yapmaz.Çünkü bun-

dan bir fayda hâsıl olmaz. Aksine fesâd, zarar doğar. Münker

işleyen kimse, kafa tutar, kabul etmezse yani Şeriatın emrini

beğenmezse, kâfir olur. İş böyle olunca, bu tip kimselere

doğruyu ulaştırmamak lâzım olur. Bu sebeptendir ki, âlimler:

Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapacak olan, doğruyu söy-

lemekle bir fayda hâsıl olacağını, kabul edileceğini yâhud

münkerin kaldırılacağını bilirse, o zaman söylemesi vâcib

olur. Kabul edilmeyeceği bilinirse, söylememek vâcib olur.

Hadîs-i Şerif’te Resûlullah (s.a.v.); “Sizden biriniz bir mün-

ker, [ya’nî kötü, günâh bir iş] görürse, ona eli ile mâni’

olsun, yapamazsa, dili ile engel olsun, bunu da yapamaz-

sa, kalbi ile o işi beğenmesin; bu ise îmânın eh zaîfidir.”

buyurmuşlardır. (Müslim)

Allahü Teâlâ: “(Ey Muhammed aleyhisselâmın ümme-

ti!), Siz beşeriyyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir

ümmetsiniz. İyiliği emr eder, fenalıktan men’edersiniz ve

Allah’a îmanınızda devam edersiniz” (Âl-i İmrân 110) buyuru-

yor. Allahü Teâlâ bu ümmeti, emr-i’ ma’rûf ve nehy-i münker

yapmaları sebebi ile, ümmetlerin en hayırlısı eylemiştir. Kişi

Allahü teâlâ’nın kullarının kurtulmasına ve kurtarılmasına ça-

lışmalıdır. Bilhassa kendinin kurtulmasına ve iyilik yapması-

na özür aramamalıdır.

(Muhammed Rebhami, Riyad’ün Nasıhin s. 254)

 

İKİNDİ NAMAZININ ÖNCE

VE SONRASINI NASIL GEÇİRMELİYİZ

 

Öğleden sonra ikindiye kadar ya ilimle meşgul ol, ya Müslü-

manlara yardım et, ya Kur’an oku veya ibâdetini rahatça yapa-

bilmene yardımcı olması için maişetini temin etmek için çalış.

İkindi Namazı’nın farzından önce dört rek’at namaz kıl. Bu

namaz, gayr-i müekked sünnet bir namazdır. Peygamberimiz

(s.a.v.), “Allah (c.c.) ikindi namazından önce 4 rek’at namaz

kılan kimseye rahmetiyle muamele buyursun” diye duâ et-

miştir. (Tirmizî)

Resûlüllah (s.a.v.)’in bu duasına lâyık olmaya çalış.

İkindi Namazı’ndan sonra da, Öğle Namazı’ndan sonra

yaptığın işleri yap. Fakat vaktini faydalı hiçbir şey yapmaksızın

boşu boşuna geçirme. Devamlı olarak, ne kadar yapabilirsen,

doğru dürüst ve faydalı işler yapmaya çalış. Hata ve günahları-

nı düşünerek, kendini devamlı olarak kontrol altında tut.

İkindi Namazı’ndan sonra uyumak mekruhtur.

En az öğle veya ikindi namazından sonra başlayıp gece

oluncaya kadar neler yaptığını düşünerek kendi kendini hesa-

ba çekmen lâzım.

Bazı kimseler, gün boyu ne yaptıklarını bir deftere yazar,

akşam olunca, gün boyunca yaptıklarını gözlerinin önüne ge-

tirirler, günah veya sevap olarak ne amel yaptıklarını düşünüp

kendi kendilerinin manevî muhasebesini yaparlar.

Bazı kimseler de, gece ve gündüz kalbinden geçirdiklerin-

den dolayı bile kendilerini hesaba çekerlerdi. Böyle, kendini

devamlı kontrol altında tutup günah-sevap hesabı yapmanın,

kendi kendini hesaba çekmenin çok büyük faydası vardır.

Gece ve gündüz yapacağın vazifeleri bil. Ne zaman hangi

duaları okuyacağını, hangi zikirleri yapacağını sıraya koy ki o

vakitte ne yapacağını bilip başka şeylerle meşgul olmayasın.

Böyle yaparsan, zamanın bereketlenir ve vaktinin bereketini

görürsün. Aksi takdirde vaktinin çoğunu boşu boşuna harcamış

olursun.

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.181)

 

KİŞİNİN HANIMINA MUAMELESİ NASIL OLMALI?

 

Resûl-u Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki: ‘‘(Ka-

dınları) Fazla doğrultmaya kalkışmayın, kırarsınız. Ha-

nımlar eğe kemiğinden halkolunmuştur, tabiatları eğri

olmaktır’’.  (Tirmizi)

1 Hoş muamele etmek,

2 İyi geçinmek, geçimsizliğin sebebi olmamak,

3 Yumuşak sözle hitap etmek,

Onlara yumuşak sözle hitap etmek mutlaka şarttır, yok-

sa yalana sapabilirler.

4 Bozgunluktan sakınmak,

5 Sevgisini izhar etmek, zaman zaman ona sevdiğini

söyleyebilmek ve çeşitli hallerde onu gösterebilmek.

6 Kusur görmemek,  hatasını bağışlamak,

7 Yanlışlarını   düzeltmek,  bilmediklerini öğretmek,

8 Onu analık makamında muhafaza etmek, bu çok

mühimdir. Birincisi, evlatlarına karşı ana haline getirmek,

evlatlarının yanında sanki evlatlarını koruma babında onu

azarlayarak düşürmemek ve vakarını koruyabilmek. İkin-

cisi, onu iş, güç gibi dışarıda ve evinden başka yerlerde

kullanarak iş metaı haline getirmemek.

9 Helalden kazanıp bir başkasına muhtaç etmemek,

10 İffet ve namusa leke getirecek şeylerden son derece

sür’atle kaçmak,

11 Ehemmiyetsiz şeyler için azarlamamak,

12 Kapı dışarı kovmamak,

13 Evinin ihtiyacını şahsi ve bilhassa fuzuli masraflarına

tercih etmek icabeder.

Resûlullah (s.a.v.) hiçbir hanımına açıktan adıyla  Âişe

(r.anha), Hatice (r.anha) veya Safiyye (r.anha) diye hitap

etmedi. Taltif ifadesi olan künye ile “Ya Hümeyra, Ya Kutr”

veya “Hanım” derdi.

Edebin muhafaza esaslarını biz nefsin tatmini ve onun

şehveti olmaktan çıkartıp Resûl-u Ekrem’in (s.a.v.) sünneti,

Allah’ın (c.c.) emri, kulluğun gereği olarak kabullenebilmek

alışkanlığına ulaşmamız lazımdır.

(İbrahim Eken, Kulluk s. 29)

 

DUHA (KUŞLUK) NAMAZININ FAZİLETİ

 

Ebu Zer (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “Adem oğlunun her doğan gün, vücudundaki

her mafsal için bir sadaka vermesi lazımdır. Rast geldiğine

selâm vermesi sadakadır, iyilikle emretmesi sadakadır. Kö-

tülükten menetmesi sadakadır.. (Başkasına) zarar verecek

şeyleri yollardan temizlemesi sadakadır. Ailesiyle cima etmesi

sadakadır.  Kuşluk vakti kılınan iki rekât, bunun hepsine be-

deldir.”

Bunun üzerine Ashab; “Ey Allah (c.c.)’nunn Resûlü (s.a.v.)!:

Bizden birimiz ailesiyle şehvetini teskin ediyor (dindiriyor) o da mı

sadaka?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Helâlinden başkasıy-

la beraber olsa bu günah değil mi?” cevabını verdi. Yani başka-

sıyla olan, günah olduğu gibi, helâliyle olan da sadakadır, demektir.

(Buhari, Ebu Davud.No: 1285; 2/26-27)

Şöyle ki, güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra istiva

(kaba kuşluk) vaktine kadar iki veya dört veya sekiz veya oniki

rekat namaz kılınır ki, menduptur. Bu, Resûlü Ekrem (s.a.v.)

Efendimiz’in mübarek fiiliyle sabittir. Bunun sekiz rekat kılınma-

sı daha faziletlidir. Bunun tercih edilen vakti, gündüzün dörtte

biri geçtikten sonradır.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurmuştur:

Duha Namazı, Şems, Duha Sureleri ile kılınmalıdır.

Amr b. Şuayb (r.a.) Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle

buyurduğunu anlatmıştır: “Bir kimse, on iki rekât duha na-

mazını kılar da, onların her rekâtında: Bir kere Fatiha Sure-

  1. Bir kere Ayet-’el-Kürsî (Bakara Suresi’nin 255. âyetidir.)

Üç kere İhlâs Suresi (112. suredir.) okursa Allahu Teâlâ o

kul için, her semadan yetmiş bin melek indirir. Bunların ya-

nında beyaz kâğıtlar ve nurdan kalemler vardır. Taa, sura üf-

leninceye kadar onun için iyilikler yazarlar. Kıyamet günü

oldukta, o melekler, hülleler ve hediyelerle ona gelirler.

Onun kabrinin başında durur şöyle derler: Ey bu kabirde

yatan, Allah’ın izni ile kalk. Sen güven içinde olan kimse-

lerdensiniz.” (Müslim)

(İsmail Hünerlice, Nafile Namazlar Rehberi, s. 21-146)

 

AKŞAM NAMAZI VE SONRASI YAPILACAKLAR

 

Akşam ezanını işitince müezzinin okuduğunu sen de

tekrarla. Ezandan sonra şu duayı oku: “Allâhümme innî

es elüke inde ikbâli leylike ve idbâri nehârike ve hudûri

salâtike ve asvâti düâike en tü’tiye Muhammeden elvesı-

  1. Vel fadıylete veddereceter refîate veb ashül makâmel

mahmûdellezî veadtehû inneke lâ tuhlifül mîâd. Yâ Erha-

mer râhimın.” Mânâsı:

Allahım! Senin için kılınacak olan şu Namazın vaktinin

ve sana çağıran sesin geldiği şu anda, gecenin başında

ve gündüzün sonunda, Muhammed Aleyhisselam (s.a.v.)’e

vesile ve fazilet makamını ve yüksek dereceyi vermeni isti-

yorum. Onu Makâm-ı Mahmud’a ulaştır. Sen va’dinden dön-

mezsin ey Erhamer râhımîn.

Müezzin ezan okurken onunla beraber sen de okuduğun

gibi, müezzin kamet getirirken de yine onunla beraber sen

de kendin duyacağın kadar kısık bir sesle kameti de tekrarla.

Akşam Namazı’nın farzını cemaatle kıldıktan sonra dünya

işleriyle ilgili bir şey konuşmadan, Akşam Namazı’nın müek-

ked olan iki rek’at sünnetini kıl.

Arkasından, kılabilirsen gayr-i müekked sünnet olarak

Evvâbin Namazı niyetiyle dört rek’at daha kıl.

Zamanın varsa, îtikafa niyet edip yatsı vaktine kadar

mescidde kalıp namaz kıl. Böylece iki vaktin arasını namaz-

la geçirmiş olursun. Mescid eğer evine yakınsa, niyetin o va-

kitte mescidde kalmak olduktan sonra, bu ibâdetleri evinde

de yapabilirsin.

Bu iki vaktin arasını ibâdetle geçirmenin sevabını anlatan

hadisler sayılamayacak kadar çoktur.

Evvabin Namazı için Ebu Hureyre (r.a.)’den nakledilen

bir hadiste, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kim Akşam Namazından sonra aralarında kötü bir

şey konuşmaksızın altı rekât Namaz kılarsa, (kıldığı bu

altı rekatlık namaz) onun için on iki senelik ibadete denk

kılınır.” (Tirmizi-Salat)

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.181)

 

KOMŞULUK HAKKININ ÖNEMİ

 

Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan naklen Nebi (s.a.v): “Nefsimi

elinde tutan Allah (c.c.)’ya yemin ederim ki; diğer müslü-

manlar onun  kalbinden, elinden  ve dilinden  emniyette

olmadıkça bir kimse gerçek müslûman olamaz. Komşusu

onun hilesinden ve zulmünden emin olmayan bir kimse de

olgun mü’min sayılmaz.”

Saîd b. Müseyyeb (r.a.)’den naklen Resûlullah (s.a,v.)’ın

şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Bir komşunun diğer komşu-

ya saygısı, evladın anasına olan saygısı kadar olmalıdır.”

(Buhari)

Hasan Basrî (r.a.)’ın rivâyetine göre komşuluk hakkı şöy-

ledir: “Borç istediği zaman borç vermek, davet ederse ica-

bet etmek, hasta olursa ziyaret etmek, yardım talep ederse

yardım etmek, başına bir felaket gelirse taziyesine gitmek,

bir hayır İşi olursa tebrik etmek, ölürse cenazesinde bulun-

mak, kendisi olmayınca ehlini ve malını korumak, ona bir

toz bile taşıtmamak, meğer ki ona hediye etmiş olasın da

alıp götüreceği bir şey olsun.”

Ebu Hureyre (r.a.)’den naklen Resûlullah (s.a.v.) “Cebrail

(a.s.), komşuyu bana o kadar anlatırdı ki, komşu komşuya

mirasçı olacak sanırdım.” buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim)

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah (c.c.)’ya ibadet edin.

O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akraba-

ya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya,

yanındaki arkadaşa, yolda kalmışa, idareniz altındakilere

– kölelere – iyilik edin…” (Nisa 36) Burada yakın komşu, akraba

olan komşudur. Uzak olan komşu ise akraba olmayan komşu-

dur.

Enes b. Mâlik (r.a.)’dan naklen Resûlullah (s.a.v): “Kıyamet

günü, bir komşu diğer komşuya yapışır ve Yâ Rabbi! Sen

bu kardeşime bol nimet verdin, bana da az verdin. Ben, aç

kaldım; o tok uyudu. Hele ona bir sor: Niçin bana kapısını

kapadı? Ona verdiğin bol ihsandan niçin beni mahrum bı-

raktı der?” buyurmuşlardır. (Buhari) Kendisinde bir şeyler varsa

ondan komşusuna da vermesi, komşusunda olana gözünü dik-

memesi, komşusuna eziyet etmemesi, komşudan gelen eziye-

te sabretmesi komşuluğun güzelliğini tamamlar.

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gâfilîn s. 150)

 

YENİDEN DOĞUŞUN ANAHTARI TEVBE VE İSTİĞFÂR

 

Abdullah İbn Mes’ûd (r.a.) dedi ki: Allah Resûlü (s.a.v.)’in şöy-

le buyurduğunu duydum: “Bir adam üzerinde yiyeceği ve suyu

bulunan bir hayvanı İle ıssız bir yerde konaklar. Orada istira-

hat etmek için hafif bir uyku uyumak ister ve uyur. Uyanınca

hayvanını orada göremez. Her tarafta aramağa başlar, ancak

bulamaz, ümit keserek kendi kendine: ‘Haydi geldiğim yere

döneyim ve orada ölünceye kadar uyuyayım,’ der. Döner,

ölmek için başını kolunun üzerine koyar, biraz kestirdikten

sonra uyanır. Birde ne görsün, üstünde azığı ve suyuyla hay-

vanı başı ucunda duruyor. İşte Allah (c.c), kulunun tevbesi-

ne, bu adamın hayvanını bulduğu zamanki sevincinden daha

çok sevinir.” (Buhari)

Şeddad İbni Evs’den (r.a.) yapılan rivayete göre Peygamber

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İstiğfarın başı, kulun şöyle de-

mesidir: “Allâhümme ente rabbî Iâ ilahe illâ ente. Halaktenî

ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike ve mestetâtü

e’ûzü bike min şerri mâ sana’tü ebûu leke bini’metike aley-

ye ve ebû’u bizenbî. Feğfir lî. feinnehû lâ yeğfiru’z-zünûbe

illâ ente.” (Tirmizi) “Allah’ım! Sen Rabbimsin. Senden başka İlâh

yoktur. Sen beni yarattın, ben Senin kulunum. Sana verdiğim

(tevhidden ibaret) söz ve va’d üzereyim, gücüm yetesiye. Yap-

tığım şeylerin kötülüğünden Sana sığınırım. Bana olan nimetini

itiraf ediyorum. Günahımı da itiraf ediyorum. Beni bağışla; çünkü

Senden başkası günahları bağışlayamaz; ancak Sen bağışlar-

sın. Kim bu sözlere kesinlikle inanarak gündüz bunları söyler de

o gün akşamlamadan önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir.

Kim de bu sözlere kesinlikle inanarak bunları geceleyin söylerde,

sabahlamadan önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir.”

İbni Mes’ud’dan (r.a.) yapılan rivayette demiştir ki, Resûlüllah

(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim: “Esteğfirullahelİezî lâ ilahe illâ

huve’î-hayyu ‘l-kayyûmu ve etûbü ileyhi.” (Hayat sahibi olup

her şeyi idare edip ayakta tutan, kendisinden başka hiç bir ilâh

bulunmayan Allah (c.c.)’dan mağfiret dilerim.) derse savaştan

kaçmış olsa bile, günahları bağışlanır.” (Tirmizi)

(İmam-ı Nevevi: Dualar ve Zikirler Tevbe Bölümü

Rudani, Cem’ul-Fevaid C.5 )

 

SILA-İ RAHİM (AKRABA ZİYARETİ) ÖMRÜ UZATIR

 

Sahîh-i Buhârî’de Ebû Hüreyre’nin (r.a.) Resûlullah

Efendimiz (s.a.v.)’den bildirdiği Hadîs-i Şerîf’de: ‘‘Allahu

Teâlâ’ya ve kıyamet gününe inanan sıla-i rahim et-

sin, akrabasını ziyaret etsin, yoklasın’’ buyuruldu. Bir

Hadîs-i Şerif’te de: ‘‘Ömrünün uzun olmasını ve rahat

yaşamayı seven, sıla-i rahim yapsın’’ buyuruldu. (Buhari)

Anayı, babayı ve zî-rahm-i mahremleri ziyaret etmek

vâcibdir. Terk etmek büyük günahdır. Hiç olmazsa, selâm

göndererek, mektub yazarak bu günahlardan kurtulmalı-

dır. Selâmın, mektubun ve sözle, para ile yardımın mik-

darı ve zamanı yoktur. Lüzum ve imkânı kadar yapılır.

Mahrem olmayanlara bunlar vâcib değildir. Bunlar önce

anaya, sonra babaya, sonra evlâda, sonra ecdada, sonra

erkek ve kız kardeşlere, amcalara, halâlara, dayılara ve

teyzelere yapılır. Allahu Teâlâ’nın: “Allahu Teâlâ diledi-

ğini siler, dilediğini yazar’’ Âyet-i Kerîmesi’nin tefsîrinde

deniyor ki: Tefsîr Âlimi Dahhâk der ki, kişi sıla-i rahim

edince, ömründen az bir zaman kalmış olsa da, Allahu

Teâlâ, ömrünü uzatır. Sıla-i rahİm yapmayanın daha ömrü

varsa onu da indirir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): ‘’Allahu Teâlâ’dan

korkun ve akrabanızı ziyaret edin, onlara yardım edin.

Çünkü Sıla-ı Rahİm (Akrabayı ziyaret ve onlara yar-

dım), sizin için dünyâda bereket, âhİrette günahlara

mağfirettir’’ buyurdu. (Buhari, Müslim) Enes bin Mâlik (r.a.)

buyurdu kî, üç sınıf kimseye, yârın kıyamet gününde Ar-

şın altında yer verilir: Birincisi, Sıla-i rahim yapan; ikincisi

kocası ölmüş ve mal bırakmamış, küçük çocukları kalmış

ve bunları kimseye muhtâç etmemek için koruyan, büyü-

ten kadın; üçüncüsü yetimleri yedirmek, doyurmak için yemek veren kimsedir.

(Muhammed Rebhâmi, Riyadün Nasıhin S. 407)

 

 

 

 

 

YATSI NAMAZI VE GECE ÂDÂBI

 

Yatsı vakti girip ezan okunduktan sonra kamet yapılma-

dan ve farzdan önce “Yatsı Namazı’nın sünneti” niyetiyle

dört rekât namaz kıl.

Bu namazın fazilet ve sevabı pek çoktur. Hadis-i Şerif’te

bildirildiğine göre “Ezânla kâmet arası yapılan duâ reddo-

lunmaz.” (Kenzu’l-Ummal, II, s. 108)

Sonra cemaatle yatsının farzını, arkasından da yat-

sının müekked sünnet olan iki rekât son sünnetini kıl. Bu

namazda ya Secde ve Mülk Sureleri’ni veya Yasin ve Du-

han Sureleri’ni oku. Bu surelerin okunması Peygamberimiz

(s.a.v.) tarafından tavsiye edilmiştir. Eğer bu surelerden bi-

rini okumamışsan, namaz dışında okumayı terk etme. Bir

kısmını ya da tamamını uyumadan önce de okuyabilirsin.

Hazreti Cabir (r.a.) buyuruyorlar ki: “Resûlullah (s.a.v.)

Tebareke (Mülk) ve Secde Sureleri’ni okumadan uyu-

mazdı ve şöyle buyururdu: Bu iki surenin sevabı,

Kur’an’daki diğer surelere göre 70 kat fazladır. Kim bu

sureleri okursa onun için 70 sevap yazılır, derecesi 70

kat artırılır.” (Tirmizi, Sevabul Kur’an 9)

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdu

ki: “Kim gece Yasin Suresi’ni okursa, affolunmuş olarak

sabahlar.” (Beyhaki, Sünenü’l-Kübra)

Yatsı Namazı’nın son sünnetinden sonra dört rekât na-

maz daha kıl. Zira bu dört rekât namazın fazilet ve bereketi-

ne delalet eden birçok Hadis-i Şerifler vardır.

Bundan sonra üç rekât vitir namazını kıl.

Peygamberimiz (s.a.v.) vitir namazının birinci rekâtinde

Â’lâ Suresi, ikinci rekâtta Kâfirun Suresi, üçüncü rekâtta da

Felak ve Nâs Sureleri’ni okurdu.

Teheccüde kalkma alışkanlığın varsa, vitir namazını o

zamana bırakman daha uygundur.

(İmam Gazali, Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.191 )

 

ANA BABA HAKKININ ÖNEMİ

 

Resûlullah (s.a.v) amellerin en üstününü “Vaktinde kılınan

namaz, sonra ana babaya iyilik, sonra Allah (c.c.) yolunda

cihattır.” şeklinde beyân etmiştir. (Müslim) Bir başka hadiste Ab-

dullah b. Ömer’den (r.a.) naklen Resûlullah’a (s.a.v) cihada çıkma

arzusuyla gelen kişiye anne babası hayatta olduğunu öğrendiğin-

de “Onlara git. İyilik yap; böylece cihat sevâbı alırsın.” buyur-

muşlardır. (Müslim) Bu habere dayanarak “Bir kimseye ana babası

izin vermedikçe cihada çıkması doğru olmaz. Ancak, seferberlik

gibi durumlar hariç. Bunun dışında ananın babanın ihtiyacı varsa

onların hizmetinde kalmak gazaya çıkmaktan daha üstündür. Ana

babanın on hakkı vardır:

  1. Yemeğe ihtiyaç duydukları zaman onları yedirip doyurma-

lıdır.

  1. Giyime ihtiyaç duydukları zaman onları giydirmeli. (Haliyle

gücü yettiği kadar.)

Nitekim Resûlullah (s.a.v.) “Onlarla dünyada iyi geçin.” (Lok-

man 15) Ayetini şöyle tefsir buyurdu: Acıktıkları zaman onlara ye-

dirmek, çıplak kaldıkları zaman da giydirmek demektir.

  1. Onlardan biri veya ikisi bir hizmet istedikleri zaman hizmet

etmesidir.

  1. Çağırdıkları zaman çağrılarına koşmak sûretiyle hazır ol-

maktır.

  1. Bir emir verdikleri zaman o emre itâat etmesidir. (Fakat gıy-

bet ve mâsiyet emri müstesna.)

  1. Onlara yumuşak konuşarak kaba söz söylememelidir.
  2. Onları isimleri ile çağırmamalıdır.
  3. Yolda onların arkasından gitmelidir.
  4. Kendisi için sevmediğini onlar için de sevmemeli, kendisi için

sevdiğini onlar için de sevmeli ve istemelidir.

  1. Kendisi için bağış talebinde bulunduğu gibi, onlar için de

Allah’tan bağışlanmak talebinde bulunmalıdır. Nitekim bu mânâda

Nuh Peygamber’in dilinden Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Ya Rab-

bi, beni, anamı ve babamı bağışla…” (Nuh 28)

İbrahim Peygamber’in ise şöyle dediğini anlatmıştır: “… Yâ

Rabbi duâmı kabul buyur. Rabbimiz! Kıyâmette beni, anamı,

babamı ve bütün mü’minleri de hesaba kalkıldığı gün bağış-

la!” (İbrahim 40-41)

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin, s. 128)

 

GÜNAHLARDAN TAMAMEN ARINDIRAN AMEL

 

İbn-i Abbas (r.anhuma)’dan rivayet edildiğine göre

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim Kâbe’yi elli kere

tavaf ederse anasından doğduğu gün gibi günahların-

dan arınır.” (Tirmizî)

Hz. Ali’nin (r.a.) oğlu Hz. Hüseyin (r.a.) bir gün Kâ’be’yi

tavaf ediyordu. Bir kişi: “Ey Ali’nin oğlu! Uzun zamandan

beri tavaf ediyorsun. Bunun sebebi nedir?” diye sordu. Hz.

Hüseyin (r.a.) şunları anlattı:

“Allahu Teâlâ Hazretleri, Hz. Âdem (a.s)’ı yaratmayı

diledi. Melekler: ‘İlâhî! Bizden başka halife yaratırsan hü-

kümlerini yerine getirmezler. Kan dökerler. Fesat ederler.

Biz devamlı tesbih ediyoruz. Bizi halife eyle.’ dediler. Allahu

Teâlâ da:

‘Benim bildiğimi siz bilmezsiniz.’ dedi. Melekler bunu işi-

tince: ‘Allah (c.c.)’nun işine karıştık. Hata ettik. Allah (c.c.)

bize nasıl ceza verecek? Arşa sığınalım.’ dediler. Ellerini ve

başlarını arşa doğru kaldırdılar, ağladılar, yalvardılar. Arşı

tavaf etmeye başladılar. Allahu Teâlâ bunlara rahmet naza-

rıyla baktı. ‘Arşı tavaf etmek elinizden gelmez.’ dedi.

Arş altında, dört direk üstüne zebercetten bir ev yarattı.

Örtü ve duvarlarını yakuttan yaptı. Burası Allahu Teâlâ’nın

Kur’an’da “Beytü’l-Ma’mûr” dediği evdir. Meleklerine bu

evi tavaf etmelerini emretti. Her gün yetmiş defa gelir gider

tavaf ederler. Bir defa gelen meleğe ikinci defa tekrar nöbet

gelmez. Sonra meleklere: ‘Yeryüzüne inin. Bir ev yapın. Öl-

çüsü bu ev kadar olsun.’ dedi.

İndiler, evi yaptılar. Allahu Teâlâ Hazretleri şöyle buyur-

du: ‘Günah işleyen kullar gelsinler. Bu evi tavaf etsin-

ler. Tevbe edip, aflarını dilesinler affedeyim. Nitekim siz

hata ettiniz. Sonra bu evi tavaf ettiniz. Ben de o hatanızı

bağışladım. Onları da bağışlayayım.’ dedi.”

O kişi bu sözü duyunca şöyle dedi:

“Doğru söyledin. Ey Allah (c.c.) Resûlü (s.a.v.)’in kızının

oğlu. Âmenna ve saddeknâ.”

(Mustafa Darir Efendi, 100 Hadis 100 Hikaye, s.123)

 

SÂLİH KİŞİLERLE OTURUP KALKMAK

 

Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in vasiyetlerinden

birinde de, sâlih ve güzel ahlâklı kişilerle oturup kalk-

mamız buyurulmaktadır.

Bu gibilerle bulunmak ve onların meclislerine devam

etmekle günahlardan korunmuş oluruz. Şöyle ki: Bu gibi-

lerle oturmaktayken bir kimse bir suç veya bir günah iş-

lerse akabinde hemen tevbe etmiş olur veya böyleleriyle

otururken herhangi bir günaha düşmek imkânsızdır. Bu

ahidle amel etmek isteyenler dikkatli bir siyasete ve anlayı-

şa ihtiyaç duyarlar. Bu siyaset ve anlayışla oturacağı veya

oturmayacağı kişiyi seçip öğrenir. Böyle bir siyaseti takip

etmeyen bir kişi, her gördüğü kimseyle oturmaya yeltenir.

Ondan sonra o kimseyle oturmayı keser, böylece düşman

kazanmış olur.

Bu böyle olunca yalnız kalmak, bugün için insanlarla

oturmaktan daha hayırlıdır. Meğer ki, halk arasında bulun-

mayı gerektiren şer’î bir durum ola.

Ey kardeşim! İyi ve sâlih kişileri ara ve bul. Onlarla otur-

maya bak. Bunları bulamazsan yalnız başına otur. Örnek

olarak şu söz söylenir: «Kötü ile oturacağına yalnız başına

otur». Yine şu söz söylenir: «Köpekle oturmak, günaha sü-

rükleyen bir kimse ile oturmaktan daha evladır».

Şeyhayn ve diğerleri merfûan şu hadîsi anlatırlar: «İyi

ve salih bir kimse ile kötü bir kimsenin meseli (örneği)

misk kokusunu taşıyan bir kimse, ya bir miktar miski

sana verir ya da sen ondan biraz satın alır veya onun

sana kadar gelen güzel kokusunu koklamış olursun.

Demirci körüğünü körükleyen bir kimsenin yanma

yaklaşırsan ya elbiselerini bir kıvılcımla yakmış olur-

sun veya onun kötü kokusunu almış ve koklamış olur-

sun».

(İmam-ı Şarani, Büyük Ahidler, s. 602)

 

NAMAZLARIMIZI HUŞU İLE KILABİLİYOR MUYUZ?

 

Namazda kalbin huzuru, namazın caiz oluşunun şartı

değil, kabulünün şartıdır. “Caiz” olmakdan kastımız, o na-

mazın kazasının gerekmemesidir. “Kabul”den kastımız

ise, namaz için mükafaatın tahakkuk etmesidir.

Bunun dünyadan bir örneği şudur: Birisi senden bir

elbise ödünç alsa, sonra onu güzel bir şekilde geri verse,

bu kimse sorumluluktan çıkmış ve övgüyü haketmiş olur.

Fakat aynı adam o elbiseyi seni hafife alarak sana fırlatıp

atsa, bu da sorumluluktan çıkmış olur.  Ama övgüyü değil

zemmi haketmiş olur. Tıpkı bunun gibi, bir kimse ibade-

tini, ta’zim ile yerine getirse, hem farzı yerine getirmiş,

hem mükâfaata müstehak olmuş olur. Fakat ibadetlerini

hafife alan kimse de, zahiren farzı yerine getirmiş olur,

ama zemmi hakeder.

Fakihler’den Ebu’l-Leys (rh.a.) ise “Tenbîhu’l-Gâfilin”

adlı eserinde şunu belirtir; “Namazdaki kıraatin tam olu-

şu, hatasız ve tefekkürle (manası düşünülerek) okunu-

şudur.” Gazali (rh.a.) da, Ebu Talib el-Mekkî’nin, Bişrü’l-

Hafi’den, “Kim namazda huşu İçinde olmazsa, namazı

fâsid olur” dediğini rivayet ettiğini yazmıştır. Hasan el-

Basrî (r.a.)’ın de: “Kalbinin huzurlu ve hazır olmadığı

her namaz, (mükafaata değil) cezaya doğru hızla gider”

dediği rivayet edilmiştir. Mu’az b. Cebel (r.a.)’ın: “Kim na-

mazda iken, şuurlu olarak etrafındakiler tanımaya çalışır-

sa, o namaz kılmıyor demektir” dediği rivayet edilmiştir.

Yine Müsned bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söyle

dediği rivayet edilmiştir: “Kul hazan namaz kılar. Ama

o namazının altıda biri, hatta onda birinin mükafatı

kendisi için yazılmaz. O kul için namazından, sadece

(namazda oluşunun) şuurunda olduğu anların sevabı

yazılır.” Abdulvâhid b. Zeyd de şöyle der: “Alimler, kulun

kıldığı namaz’dan, onun için sadece şuurlu olarak (gafil

olmaksızın) kıldığı kısımların sevab temin ettiği hususun-

da ittifak etmişlerdir” demiş ve bu hususta bir icmâ bulun-

duğunu iddia etmiştir.

(Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu l-Gayb, 16/386-389)

 

İBADETİN İLİĞİ “DUA”

 

Fıkıh âlimlerinin, hadis âlimlerinin, önceki âlimlerle

sonraki âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre duâ et-

mek müstâhabdır. Allah (c.c) öyle buyurmuştur: “Rab-

biniz buyurdu ki, bana duâ edip isteyin, kabul edip

size vereyim.” (Mü’min 60) Yine Allah (c.c): “Yalvararak

ve gizlice Rabbinize duâ edin” (Araf 55) buyurmuştur. Bu

konuda ayetler çoktur ve meşhurdur.

Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde ise şöyle buyur-

muşlardır: “Kul, dua ile şu üç şeyden muhakkak bi-

risini elde eder: a) Ya kendisi için affedilen günâh, b)

Kendisine dünyada iken verilen bir hayır, c) Kendisi

için azık olarak ayrılmış ve âhirette alacağı bir hayır.”

Allahu Teâlâ’nın kazâ ve kader-i ilâhîsinin mecrasın-

dan zerre kadar sapmadığı ve dönmediği bilinmektedir.

O halde duanın faydası nedir?’ diye sorulacak olursa

şunu bilmek gerekir: dua ile belânın kalkması da kader-i

ilâhîdendir. Bu bakımdan dua, belânın kalkmasının sebe-

bidir. Rahmetin de celbedicisidir. Nitekim kalkanın, gelen

okların geri çevrilmesinin sebebi; suyun ise, yerden biten

otların bitmesinin sebebi olduğu gibi…

Sebeplerin varlığını tedricen (azar azar) takip eden

müsebbiblerin (sebep olanların) tafsili (açıklaması) ise,

kaderdir. Madem ki, hayrı takdir eden Allah (c.c), onu bir

sebeple takdir etmiştir. Elbette takdir ettiği şerrin defi için

de bir sebep takdir etmiştir. Bu bakımdan basiret gözü

açık bir kimsenin nezdinde bu emirler arasında herhangi

bir tenâkuz (çelişki) yoktur. Bütün bu hakikatlerden sonra

bilinmeli ki, zikirde olduğu gibi dua da kalbin Allah (c.c) ile

hazır bulunmasını ister. Kalbin bu şekilde huzura kavuş-

ması ise ibadetlerin en yüce kısmıdır. İşte bunun için Hz.

Peygamber (s.a.v) ‘Dua ibâdetin iliğidir’ buyurmuştur.

(İbni Mace, Tirmizi, Ahmet Bin Hanbel)

(İmam Gazali: İhya-u Ulumud-Din C.1 Zikir ve Dualar Bölümü

İmam Nevevi: Dualar ve Zikirler Dua Bölümü)

 

SADAKA BELAYI DEFEDER

 

Selef-i Sâlihîn, kendilerine dilenci veya misafir gelme –

yince: ‘‘Acaba benim ne günahım var ki, kimse gelmi-

yor’’ derlerdi. Alî (k.v.) ağladı. Sebebini sorduklarında:

‘‘Yedi gündür hiç bir misafir gelmedi. Allahu Teâlâ’nın

beni kötü, aşağı kılmasından korkuyorum’’ buyurdu.

Az da olsa verdiği şeyi hakîr görmemeli, gücü yettiği ka-

dar vermelidir. Resûlullah (s.a.v.) ‘‘Yanık bir koyun tırnağı

da olsa verip fakiri reddetmeyiniz’’ buyurmuştur. (Buhari,

Ebu Davud)

Hasen bin Salih’in (rahimehullah) kapısına yatsı vakti

bir dilenci geldi. Elinde yanan bir çıra ile çıktı. ‘‘Sana vere-

cek bir şeyimiz yok. Bu çırayı al da sana bir şeyler vere-

bilecek kimsenin evine, bunun ışığında gidersin’’ dedi.

Yine bir Hadîs-i Şerif’te: ‘‘Yaptığınız mâruf şeyleri kü-

çük görmeyiniz. Bir kardeşinizi güler yüz ile karşılama-

nız bile yeter’’ buyurmuştur. (Müslim) Mâruf şeyler, Allahu

Teâlâ’nın rızâsına uygun söz ve fiillerdir. Müslümanlarla

karşılaştığında yüzünü asmayıp güler yüzlü olmak, lütufkâr

davranmak, kalplerine sürur vermek lâzımdır. Müslümanla-

rın kalplerine sürur ulaştırmak sadakadır (Şerhi Mesâbîh).

Sadakanın çeşitleri vardır. Hepsini ganimet bilmelidir.

Yolunu sapıtmış kimselere yol göstermek sadakadır. Yol-

dan, eziyet veren şeyi kaldırmak sadakadır. Dilinde rekâket

olan kimseye, başkasına bir şey anlatırken anlaşılmasında

yardımcı olmak da sadakadır. Sadaka diye niyyet edilen

her iş sadaka sayılır. Tesbîh, tehlîl ve tekbîrler, haramlar-

dan korunmak için zevcesine yaklaşmak, iki kişinin arasını

adaletle bulmak, hayvana yük kaldıran veya indiren kimse-

ye yardım etmek, tatlı söz söylemek hep sadakadır. Adiyy

bin Hâtem (r.a.) bildiriyor: Resûlullah (s.a.v.) Cehennem-

den bahsetti. Sonra yüzünü çevirip ondan üç kere Allahu

Teâlâ’ya sığındı. ‘‘Yarım hurma ile de olsa Cehennem-

den sakının. Eğer bulamazsanız tatlı söz ile ondan ko-

runun’’ buyurdu. (Hâlisa)

(Muhammed Bin Ebubekr , Şir’atül İslam, s.177)

 

KIYAMET VAKTİ

 

Allah (c.c.), başlangıcı olan şu kâinatı belli bir vakitte son-

landıracak ve gökler kitap dürülür gibi dürülecektir. Kıyamet

günü ölülerin cesetlerine tekrar can verilir ve kabirlerde olanlar

kabirlerinden kaldırılır. Yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmış

olanlar bu hayvanların karınlarından, yırtıcı kuşların parçalamış

olduğu küçük çocuklar kuşların kursaklarından, sanki ölmemiş

gibi dünyadaki şekilleriyle çıkarılır. Sonra bütün mahlûkât dün-

ya senesiyle 50 bin sene olan uzun bir günde haşir meydanına

sevkedilir.

Kıyametten önce ise İsrafil Aleyhisselam’ın Sûr’a birinci üfü-

rüşüyle yerde ve göklerde kim ve ne varsa hepsi ölür, yok olur.

Sadece şu 7 şey yok olmaz:

1- Arş, 2- Kürsî, 3- Levh-i Mahfuz, 4- Kalem, 5- Cennet, 6-

Cehennem, 7- Ruhlar.

Allahu Teâlâ (c.c.) buyuruyor ki:

“Sûr’a üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri hâriç gökler-

de olanlar ve yerde bulunanların hepsi dehşete kapılırlar.”

(Neml 87)

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

“O gün zâlimlere özür dilemeleri fayda vermeyecektir.

Onlar için sadece lanet vardır. Ve en kötü yurt (cehennem)

vardır.” (Mü’min 52)

“..Allah sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra da sizi

kıyamet günü için toplar. Onda bir şüphe yoktur. Velâkin

insanların çoğu bilmezler.” (Câsiye 26)

“Bütün insanlar (kabirlerinden uyanıp) Allahu Teâlâ’nın

huzurunda kıyam edecektir.” (Mutaffifîn 6)

“O gün hak ile bâtılın ayrılacağı gündür.” (Mürselât 38)

“O gün, insanın kardeşinden, anasından, babasından,

eşinden ve oğullarından kaçacağı gündür.” (Abese 34-36)

“O gün mal ve evlatlar fayda vermeyecektir.”(Şuârâ 88)

“O gün, alım-satımın olmayacağı bir gündür.” (Bakara

254)

İmam Kurtubi (r.a.) der ki:

İnsanlar için lâzım olan; kıyamet alâmetleri ortaya çıkma-

dan önce hazırlık yaparak tedbir almış olmalarıdır. Çünkü yüce

Allah (c.c.) o alâmetleri dünya yaşamının müddetinin sonunun

geldiğine dair nişanlar olarak yaratmıştır.

(Muhammed Alaadin, Hediyyetü’l Alaiyye, s.896-897)

 

EHL-İ BEYT (R.A.E.)’E SALAVAT GETİRİLMESİ EMRİ

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in bütün Ehli Beyt’ini, As-

hab’ını (r.a.e.) ve merhum ümmetini sevmek lüzumludur.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in Ehli Beyt’ine olan sevgileri,

onun yüce cenâbına yakışır bir şekilde büyüktür. Ehli Beyt’in

sevgisi hakkında birçok Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler var –

dır. Bunlardan bazılarını zikredelim:

“..Ey ehli beyt, Allah sizden sırf günahı gidermek ve

sizi temiz yapmak istiyor.” (Ahzab 33)

“… “Ey Resûlüm” De ki: Ben size yaptığım bu tebliğ-

den sizden Allah’a ibadet ve yakınlıkta, sevgiden başka

bir mükafat istemiyorum.” (Şuara 23)

Bu Âyet-i Kerime’de zikrolunan “el kurba-yakınlık”tan

murat, bazılarına göre: Resûlullah (s.a.v.)’e olan akrabalık-

tır. Onun yakın akrabası: Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin (r.a.e.)

Efendilerimiz’dir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifler’inde bu –

yururlar ki: “Şüphesiz ki, ben yakında davet olunup buna

icabet edeceğim, (yani irtihal edeceğim) Size iki ağır

emaneti bırakıyorum: Allah (c.c.)’nun kitabı ile akrabam.

Allah (c.c.)’nun kitabı gökten yere uzanan bir ilahi iptir.

Akrabam ise Ehli Beytimdir. Lütufkar ve her şeyden ha-

berdar olan Allah (c.c.) bana haber verdi ki; bu iki emanet

benim havzıma gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmaya-

caklardır. Artık bunlar hakkında ırzımda (bıraktığım ema-

nette) bana nasıl halife olacağınızı siz düşünün.” (Müslim)

“Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salat eder-

ler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve gönülden

teslim olun.” (Ahzab s. 56)

Bu ayetin nüzulünden sonra, nasıl salavat getirecekleri

hakkında Ashab-ı Kiram’ın sorusu ve “Allahümme salli ala

Muhammedin ve ala ali Muhammed…” diyen Resûlullah

(s.a.v.)’in cevabı, açık olarak gösteriyor ki, bu Âyet-i Kerime

de, ehli beyte de salavatın getirilmesinin murad olduğuna

açık delildir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve  Akâidi, s. 154)

 

KENDİMİZİ HESÂBA ÇEKMELİYİZ

 

İnsanların bayrâm namâzı kılınan yere toplanmaların-

dan ibret almalı, kabirlerinden kalkıp her biri bir hâlde  akın

akın mahşer yerine gidip toplanmayı göz önüne getirme-

lidir. Mu’az bin Cebel (r.a.) diyor ki: Resûlullâh (s.a.v.)’den

Nebe’ Sûresi, on sekizinci Âyet-i Kerîme’sini: “Sûrun üfü-

rüldüğü gün akın akın gelirsiniz” suâl ettim: “Yâ Mu’az!

Büyük bir işten sordun” buyurdular. Gözleri yaşardı.

Sonra buyurdular ki: “Kıyâmet günü ümmetimden on

sınıf, diğer Mü’mînlerden ayrı olarak haşr edilecek-

lerdir. Birincisi, domuz şeklinde haşr edileceklerdir,

Bunlar harâm yiyenlerdir. İkincisi, maymun şeklinde

haşr olunacaklardır. Bunlar nemmamlardır. Bir kısmı

yüzüstü neşredileceklerdir. Bunlar fâiz ehlidir. Bir kıs-

mı kör olarak dolaşırlar. Bunlar hükme aldırmayan-

lardır. Bâzıları delîler gibi sağır ve dilsiz haşr oluna-

caklardır. Bunlar amellerini beğenenlerdir. Bir bölüğü

dillerini sakız gibi çiğneyeceklerdir, ağızlarından irin

akacaktır. Bunlar sözleri işlerini tutmayan âlimler ve

hikâyecilerdir. Bâzılarının elleri ve ayakları bağlı ola-

caktır. Bunlar komşularına eziyet verenlerdir. Bâzıları

ateşten dallara asılı olurlar. Bunlar şehvetlerine uyup

mallarından Allâhü Te’âlâ’nın hakkı olan zekâtı verme-

yenlerdir. Dokuzuncu sınıf katrandan elbiseler içinde

yüzeceklerdir. Bunlar kibir ve ucub edenler, böbürle-

nenlerdir. Onuncu sınıf leşten daha fena kokanlardır.

Bunlar da zinâ yapanlardır.” (Hülâsâtü’l-hakâyık)

Saf saf olup bayrâm namâzı kılarken, Allâhü Te’âlâ’nın

huzûrunda, mahşer yerinde saf bağlamayı düşünüp ib-

ret almalıdır. Bunun gibi eve dönünceye kadar, amelinin

Allâhu Te’âlâ katında, kabûl edilip edilmediğini düşünme-lidir.(Seyyîd Alîzâde, Şir’atü’l İslâm, s.150)

 

 

ŞÜKÜR NASIL OLUR?

 

Şükür; Allah (c.c.)’nun verdiği nimetleri günahta kullan-

mayarak, iman, ilim, sâlih amel, güzel ahlâk gibi şeylerde

kullanmak ve söz ile, mal ile ve beden ile ibâdet etmektir.

Verilen nimet, şükrettikçe artarak devam eder. Kur’an-ı

Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Şükrederseniz size artırı-

rım. Eğer nankörlük ederseniz haberiniz olsun azabım

şiddetlidir.” (İbrahim 7)

Hadis-i Şerif’te, “İnsanlara şükretmeyen (onların iyi-

liklerini takdir etmeyen) Allah (c.c.)’ya da şükretmemiş

olur” buyuruluyor.

(Tirmizi)

Sana iyilik yapanlara gereken şekilde teşekkür etmen

icap ettiği gibi, sana âhiret hayatını kazanmaya sebep ola-

cak ilimleri öğreten hocalarının haklarını da gözetmelisin.

Şükür, sabırdan ve zühdden üstündür. Çünkü şükür bü-

tün güzel huyları içine alır.

Hamd, tesbih, zikir, tevhid, Kur’an okumak gibi ibâdetler

dil ile yapılan şükürdür.

Düzgün itikad, marifet, ilim, düzgün niyet, yaratılanlar-

daki hikmetleri düşünmek, kalbin şükrüdür.

Diğer organlarla yapılan ibâdetler de o organların şük-

rüdür.

İnsan kendi halini düşünse, içinin, dışının ve bütün ha-

yatının nimetlerle kaplandığını görür. Bunu görünce de bu

kadar nimetin şükrünü yapmaktan âciz olduğunu görüp

acizliğini anlar.

Şükür edebilmek de bir şükürdür. Hem şükredebildiği-

mize hem de Allah (c.c.)’nun sonsuz nimetlerine karşı çok

çok şükretmemiz lâzımdır.

Fakat şükredebilenler çok azdır. Nitekim Kur’an-ı

Kerim’de, “Kullarımdan çok şükredenler azdır” buyuru-

luyor. (Sebe’  13)

Şükrün en üstünü ise hakkını vererek namaz kılmaktır.

Nitekim bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor: “Namaz şük-

rün bütün kısımlarım içinde toplamıştır.” (Buhari)

Nitekim duhâ/kuşluk namazını kılan kimse, o günün

şükrünü edâ etmiş, yerine getirmiş olmaktadır.

(Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam s. 593)

 

 

GÜNAHTA ISRAR, GÜNAHI BÜYÜTÜR;

İSTİĞFAR İSE ERİTİR

 

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (k.s.) der ki:

“Günahın, günahkâr yanında büyük oluşu,

günahkârın, onu büyük görüp ondan korkmasıdır. Böyle

olunca da o günah, Allâh (c.c.) katında en küçük günâh

olur. Ama günahkârın gözünde küçük duran bir günah,

Allâh (c.c.) katında günahların en büyüğüdür. Hâsılı, o

günahkâr kimse, bu günâhı küçük saydığı için, işleme-

ğe devâm eder. Bu mevzûuda Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’den

bazıları şöyle der:

“Isrârla yapılan günah, küçük kalmaz; istiğfârla da bü-

yük günâh kalmaz.”

Bu mevzûuda Avâm bin Haşveb (k.s.) şöyle demiştir:

“Günâhtan sonra yapılan dört şey vardır ki kötülük ba-

kımından günahdan daha çirkindir.

Bunlar da şunlardır: 1) Günâhı küçümsemek, 2) Yap-

tığı günâhla övünmek, 3) Yaptığı günaha sevinip bunu

herkese anlatmak, 4) Günâhta ısrar etmek.”

Bazı büyük zâtlar şöyle demişlerdir:

“Günahlardan sakın; günahlardan herbiri, bir kötülük-

tür. Onun kötülüğü, bir mancınığa konulup itâat duvarı-

na atılır ve o da duvarı yıkar. Yıkılan duvardan nefsânî

rüzgâr girer ki buda, maarifet kandilini söndürür.”

Bazı hakîm zâtlara şöyle soruldu ki:

“-Nedir bu hâlimiz? İlmi dinliyoruz da ondan niçin

fâidelenemiyoruz?” cevâben denildi ki:

“-Şu beş kötü hâlden dolayı böyle oluyorsunuz:

1) Allâh (c.c.)’nun, size ihsân eylediği ni’metlere şük-

retmiyorsunuz, 2) Günâh işlediğinizde istiğfâr etmiyorsu-

nuz, 3) Bildiğiniz ilminizle amel etmiyorsunuz, 4) İyilerle

arkadaşlık ediyorsunuz; ama onlara tâbi olmuyorsunuz,

5) Ölülerinizi gömüyorsunuz da onlardan ibret almıyor-

sunuz.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s. 421-423 )

 

ALLAH (C.C.) İÇİN HARCAMANIN FAZİLETİ

 

Hureym b. Fâtık (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim, Allah (c.c.) yolunda bir şey

înfak ederse, ona infak ettiğinin yedi yüz katı ecir yazılır.”

(Buhari, Hâkim)

“Sadakanın efdali, zenginlik döneminde verilendir. Ve-

ren el alan elden üstündür. Sadaka vermeye, bakmakla

yükümlü olduklarından başla.” (Müslim)

“Bir hurmanın yarısıyla bile olsa, cehennem ateşinden

kendinizi koruyunuz. Eğer onu da bulamazsanız, tatlı/gü

zel bir söz söyleyiniz (kendinizi bu şekilde cehennemden

koruyunuz).” (Buhârî)

Yani, sizinle cehennem ateşi arasında bir perde olması

için, çok az miktarda olsa bile sadaka veriniz. Eğer bunu da

bulamazsanız, hiç olmazsa güzel söz, yani tatlı bir sözle o per-

deyi oluşturunuz.

“Cömert ve iyilik sahibi kişilerin hatalarını ve zellelerini

(küçük günah) görmemezlikten geliniz. Zira cömertin aya-

ğı sürçtükçe Cenâb-ı Hak onu yerde koymaz. Daima onun

yardımcısı ve destekçisi olur.”

(Buhari, Edebü’l Müfred)

Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri anlatır: “Gazaya çıktım.

Fakir askerlere harçlık dağıtıyorlardı. Komutan bir miktar harç-

lık da bana verdi. Aldım, hepsini dağıttım. Bir gün öğle nama-

zını kıldıktan sonra oturdum. ‘O komutanın verdiğini niçin alıp

dağıttım?’ diye kendi kendime hayıflanmaya başladım. ‘Keşke

almasaydım’ diye pişman oldum. Uykum geldi. Rüyamda bü-

yük büyük köşkler gördüm. Bu köşklerin kime ait olduğunu sor-

dum. ‘Malları sana ulaşıp da senin paylaştırdığın kimselerindir’

dediler. Bu köşklerde benim de nasibim olup olmadığını sor-

dum. ‘Şu yüce köşk senindir’ dediler. ‘Benim köşküm bunların-

kinden niçin daha yücedir?’ dîye sordum. ‘Mal sahipleri sevap

umdukları için mallarını verdiler. Allah Teâlâ da karşılığında bu

köşkleri verdi. Ama sen eline gelen malı Allah için paylaştırdın.

Sonra da aldığına pişman oldun. Onun için Allah Tebâreke ve

Teâlâ sana daha iyisini verdi’ dediler.”

(Mustafa Darir Efendi, 100 Hadis 100 Hikaye, s. 166)

 

KOMŞULUK HAKKININ ÖNEMİ

 

Abdullah b. Mes’ud (ra)’dan naklen Nebi (s.a.v): “Nefsi-

mi elinde tutan Allah (c.c.)’ya yemin ederim ki; diğer müs-

lümanlar onun  kalbinden, elinden  ve dilinden  emniyette

olmadıkça bir kimse gerçek müslûman olamaz. Komşusu

onun hilesinden ve zulmünden emin olmayan bir kimse de

olgun mü’min sayılmaz.” (Buhari)

Saîd b. Müseyyeb (r.a.)’dan naklen Resûlullah (s.a,v.)’ın şöy-

le buyurduğunu anlatıyor: “Bir komşunun diğer komşuya say-

gısı, anasına olan saygısı kadar olmalıdır.” (Buhari)

Hasan Basrî (r.a.)’ın rivayetine göre komşuluk hakkı şöyle-

dir: “Borç istediği zaman borç vermek, davet ederse icabet

etmek, hasta olursa ziyaret etmek, yardım talep ederse yar-

dım etmek, başına bir felaket gelirse taziyesine gitmek, bir

hayır İşi olursa tebrik etmek, ölürse cenazesinde bulunmak,

kendisi olmayınca ehlini ve malını korumak, ona bir toz bile

taşıtmamak, meğer ki ona hediye etmiş olasın da alıp götü-

receği bir şey olsun.” (Buhari)

Ebu Hureyre (r.a.)’dan naklen Resûlullah (s.a.v.) “Cebrail

(a.s.), komşuyu bana o kadar anlatırdı ki, komşu komşuya

mirasçı olacak sanırdım.” buyurmuşlardır.

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah’a ibadet edin. O’na hiç-

bir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimle-

re, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki ar-

kadaşa, yolda kalmışa, idareniz altındakilere – kölelere – iyilik

edin…” (Nisa 36) Burada yakın komşu, akraba olan komşudur.

Uzak olan komşu ise akraba olmayan komşudur.

Enes b. Mâlik (r.a.)’dan naklen Resûlullah (s.a.v): “Kıyamet

günü, bir komşu diğer komşuya yapışır ve Yâ Rabbi! Sen

bu kardeşime bol nimet verdin, bana da az verdin. Ben, aç

kaldım; o tok uyudu. Hele ona bir sor: Niçin bana kapısını ka-

padı? Ona verdiğin bol ihsandan niçin beni mahrum bıraktı

der?” buyurmuşlardır. (Buhari)

Kendisinde bir şeyler varsa ondan komşusuna da vermesi,

komşusunda olana gözünü dikmemesi, komşusuna eziyet etme-

mesi, komşudan gelen eziyete sabretmesi komşuluğun güzelli-

ğini tamamlar.

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gâfilîn s.150)

 

ZİKİR VE İBADETLERİMİZİ YAPIYOR MUYUZ?

 

Ebû Musa (r.a.)’dan, Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Bir adamda kucak dolusu dirhem (para) olsa da onları

dağıtsa, başka biri de Allah (c.c.)’yu zikretmekle meş-

gul olsa, Allah (c.c.)’yu zikretmekle meşgul olan daha

üstündür.”(Taberarıi, Dürrü Mensur)

Allah (c.c.) yolunda mal harcamak çok büyük bir şey

olmasına rağmen, Allah (c.c.)’yu zikretmek daha üstündür.

O halde Allah (c.c.) yolunda malını harcamanın yanı sıra

kendisine bir de Allah (c.c.)’yu zikretmek nasip olan bir

zengine ne mutlu!

Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Her gün Allah

(c.c.) tarafından kullara İhsan ve ikramda bulunulur.

Herkese kendi haysiyetine göre az veya çok bir şey-

ler nasip olur. Ancak hiçbir ihsan, Allah (c.c.)’yu zik-

retmek için insana tevfik verilmesinden daha üstün

değildir.”

İşi ve gücüyle meşgul olan,daima ticaret, ziraat ve me-

murlukla uğraşanlar, vakitlerinden birazını Allah (c.c.)’yu

zikretmek için ayırmış olsalar, bedavadan bir kazanç elde

ederler. Gece ve gündüzün yirmi dört saatinden birkaç sa-

atini bu iş için ayırmak zor bir şey midir? Zaten vaktimizin

çoğu lüzumsuz ve boş işlerde geçmektedir. Böyle kazançlı

bir iş için zaman ayırmak neden zor olsun ki?

Bir hadiste Resûlullah (s.a.v.)buyuruyor ki: “Allah

(c.c.)’nun en iyi kulu, Allah (c.c.)’yu zikretmek için ayı,

güneşi, yıldızları ve gölgeyi araştıran kimsedir” (Müslim)

Yani zikir ve ibadet vakitlerine dikkat eden kişi demektir.

Gerçi zamanımızda saatler ve zamanı gösteren aletler

buna ihtiyaç bırakmamıştır. Ama yine de onları kısaca ta-

nımak güzel bir şeydir. Çünkü saat bozulduğu veya yanlış

gösterdiği zaman ibadet vakitleri kaçırılmamış olur.

Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyuruluyor: ‘‘Yeryüzünde Al-

lah (c.c.)’nun zikredildiği toprak parçası, yedi kat altı-

na kadar diğer toprak parçalarına karşı övünür” (Buhari,

Müslim)

(Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti s. 366)

 

SELAMLAŞMAK NASIL OLMALI

 

Câhiliyet döneminde yaşayan kimseler birbirine rast

geldikleri zaman çeşitli sözlerle birbirine iltifat ederek

sevgi ve saygılarını gösterirlerdi. Câhiliyetin inanç, ibâdet

ve hukuk sahasina değişiklik getiren İslâm dini, sosyal

alanda da değişiklikler getirdi ve birbirine rast gelenlere,

iltifat etmek için kullandiklari kelime ve cümleleri yasakla-

yarak “es-selâmü ‘aleyküm” demeyi emretti.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “İmân etmedik-

çe Cennet’e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de

imân etmiş olamazsiniz. Size bir şey delâlet edeyim

mi ki, onu yaptığınız takdirde birbirinizi sevmiş ola-

caksiniz. Selâmı aranizda yaygınlaştırınız”. (Müslim)

İmrân bin Hüseyin (r.a.) diyor ki: “Biz câhiliyette

“Allâh senin gözünü sevindirsin” veya “Sabahleyin

senin yaşaman iyi olsun” derdik. İslâm dini gelince

bundan nehy edildik.” (Buhari)

Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyor: “Bizden baş-

kasina kendini benzeten kimse bizden değildir. Yahu-

di ve hristiyanlara kendinizi benzetmeyiniz. Yahudi-

lerin selâmı parmaklarla işaret etmek, hristiyanların

selâmı da el ile işaret etmektir”. (Müslim, Tirmizi)

Yukarıda zikredilen hadislerden anlaşıldığı gibi müslü-

manlar birbirine rast geldiklerinde (es-Selâmü ‘aleyküm)

sözünü söylemekle söze başlayacaklar. Başparmak ve

el işaretiyle selâm vermeleri caiz olmadığı gibi “günay-

din” gibi sözlerle de caiz değildir. Ancak “Esselâmü

aleyküm” demekle beraber el ile de işaret edilse veya

selâmdan sonra, günaydın veya merhaba dense beis

yoktur.

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.1, s.285)

 

ÜMMETİMİN EN ÜSTÜN İBADETİ,

KÛR’ÂN OKUMAKTIR

“Kıyamet gününde Kur’an-ı Kerîm gelecek ve Al-

lah Teâlâ’ya: ‘Yâ Rabbî! Kur’an okuyan kimseyi şeref

süsüyle süsle!’ diyecek; bunun üzerine Kur’an oku-

yan kimse şerefle süslenecek.Yine Kur’an-ı Kerîm:

‘Allah’ım! Ona şeref elbisesi giydir!’ diyecek; hemen o

zâta elbiselerin en değerlisi giydirilecek. Sonra Kur’an:

‘Rabb’im! Ona şeref tâcı giydir!’ diye niyâz edecek;

o kimseye şeref tâcı giydirilecek. Sonunda Kur’an-ı

Kerîm: ‘Yâ Rabbî! O kulundan razı ve hoşnut ol! Senin

hoşnutluğundan üstün bir şey yoktur.’ diyerek Kur’an

okuyan kimseyi mânevî mertebelerin en yükseğine

ulaştıracak.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 18; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’an 1).

“Kıyamet gününde, Kur’an-ı Kerîm ile Onun buy-

ruklarını tutup yasaklarından kaçan mü’minler ortaya

getirilecekler. Kur’an’ın önünde en uzun iki sûresi, Ba-

kara ile  Ali İmrân bulunacak. O sırada bu iki sûre, iki

bulut gibi görünecek veya aralarında bir nur bulunan

iki siyah gölgeliği andıracaklar, yahut bu iki sûre, kıya-

met gününde sahiplerini savunmak üzere saf bağlayıp

kanat germiş iki kuş sürüsü gibi gelecekler.” (Müslim,

Müsâfirîn 253; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 5).

“Kur’ân’ı mâhir olarak (mahrecini, tecvidini, sesini,

kıraatini bilerek) okuyan, şerefli, itaatkâr elçiler olan

meleklerle berâberdir. Kur’ân’ı kendisine zor geldiği

halde kekeleyerek okuyan kimseye ise iki kat sevap

vardır.”(Riyâzü’s-Sâlihîn, 991.)

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kim

Kur’an’ı okuduktan sonra herhangi bir kimsenin ken-

disine verilen nimetten daha üstün bir nimete sahip

olduğunu düşünürse, muhakkak o, Allah Teâlâ’nın bü-

yüttüğü nimeti küçümsemiş olur.” (Buhari)

“Hiçbir şefaatçı yoktur ki, Allah (c.c.) nezdinde mer-

tebesi Kur’an’ın mertebesinden daha efdal ve üstün ol-

sun. Ne peygamberlerin, ne melek ve ne de başkasının,

(yani en büyük şefaatçı Kur’an’dır).” (Müslim)

“Eğer Kur’ân bir deride bulunursa, ateş o deriyi yak-

maz.” (Müslim)

(İmam-ı Gazali, İhya-u Ulumuddin, c. 1 s. 773)

 

ÇOCUKLARIMIZA İSLAMI ÖĞRETİYOR MUYUZ?

 

Hz. Enes (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu-

nu söylemiştir: “Kim çocuğuna, yüzünden Kur’an oku-

mayı öğretirse gelmiş geçmiş bütün günahları bağış-

lanır. Kim de çocuğuna Kur’an’ı ezberletirse kıyamet

günü yüzü ayın on dördü gibi parlak olarak diriltilecek-

tir. Çocuğa “okumaya başla” denilecek, çocuk bir ayet

okuyunca babasının bir derecesi yükselecektir. Bu

durum Kur’an-ı Kerim’in hepsi tamamlanıncaya kadar

devam edecektir.” (Buhari, Müslim, Taberani)

Çocuğun Kur’an-ı Kerim okumasından dolayı baba-

ya verilen üstünlükler işte bunlardır. Bu konunun diğer bir

yönü de Eğer -Allah (c.c.) göstermesin- çocuğunuza dinini

gereği gibi öğretmezseniz sadece bu ebedi mükafatlardan

mahrum olmakla kalmayıp, üstelik Allah (c.c.)’nun huzurun-

da hesap vermeniz gerekecektir. Siz “hoca ve hafız  olduk-

tan sonra yalnız bir cami imamı olup kırık dökük şeylere

muhtaç olur” diye sevgili yavrunuzu (islami bilgileri öğren-

mekten) alıkoyarsanız  unutmayınız ki böyle yapmakla onu

ebedi bir felakete mahkum ediyor, kendinize de çok ağır bir

vebal yüklenmiş oluyorsunuz.

Bir hadiste buyuruluyor ki; “Hepiniz çobansınız ve

hepiniz güttüklerinizden mes’ulsünüz.” (Tirmizi) Herke-

se, emri altındaki kimselere ve aile efradına ne kadar din

öğrettiği sorulacaktır. Elbette o eksikliklerden (insanlara el

açıp muhtaç olmaktan) kendinizi ve çocuğunuzu mutlaka

korumaya çalışınız. Kısaca, siz çocuğunuza dindarlık ka-

biliyetini öğretirseniz kendi sorumluluğunuzdan kurtulmuş

olursunuz. Yaşadığı müddetçe de çocuğunuzun işlediği iyi

ameller, dua ve istiğfarlar derecelerinizin yükselmesine se-

bep olur. Fakat dünyevi menfaat hırsına kapılıp onu dinden

mahrum bırakırsanız, sadece kendi hareketinizin vebâlini

yüklenmekle kalmayıp, çocuğunuzdan meydana gelecek

olan kötü davranış, günah ve isyan yığınlarından sizin def-

teriniz de boş kalmayacaktır. Allah (c.c.) aşkına kendi hali-

nize acıyın. Dünya nasıl olsa gelip geçicidir. Ölüm (dünya-

daki) en büyük sıkıntılara son vericidir. Fakat kendisinden

sonra ölüm gelmeyen sıkıntının ise hiç sonu yoktur.

(Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti, s. 205-206)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.) VE CEMAATLE NAMAZ

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den bize ulaşan haber-

lerin hepsinde, bir tek namaz dahî olsa, Peygamberimiz

(s.a.v.)’in tek başına farz namaz kıldığı görülmemiştir.

Sahâbe-i Kiram (r.a.e.) cemaatle namaz kılmaya o

kadar önem verirlerdi ki, hasta olan kişi herhangi bir şe-

kilde cemaate gidebilecekse, isterse iki kişinin yardımıyla

götürülecek durumda olsun, cemaate katılırdı. Bu gayret

neden olmasın ki? Zira Resûlullah (s.a.v.) de aynı gayreti

gösteriyordu. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.)’in irtihâline

sebep olan hastalığı sırasında bu durum meydana gelmiş-

  1. Hastalığın şiddetinden dolayı sık sık bayılıyor, defalarca

abdest suyu talep ediyordu. Nihayet bir keresinde abdest

almış ve Hz. Abbas (r.a.) ve diğer bir sahabenin yardımıyla

mübarek ayakları yere tam basmadığı halde camiye git-

mişti.  Hz. Ebû Bekr (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’in emrine

uyarak namazı kıldırmaya başlamış, Peygamber (s.a.v.)

de gidip cemaate katılmıştı. Hz. Ebû Derdâ (r.a.) diyor ki:

Ben Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Al-

lah (c.c.)’ya sanki O (c.c.) senin karşında ve sen de O

(c.c.)’yu görüyormuşsun gibi ibadet et. Kendini ölüler

listesinde say (kendini canlılar arasında hiç sayma, o

zaman ne bir şeye üzülür ne de bir şeye sevinirsin).

Mazlumun bedduâsından kendini koru. Sürünerek git-

mekten başka gücün olmasa da yatsı ve sabah namaz-

larında cemaate katılmaktan geri kalma.” (Buhari, Müslim)

Başka bir Hadîs-i Şerifler’inde Sallâllahu aleyhi ve sel-

lem Efendimiz, “Hakk Teâlâ cemaatle kılınan namazdan

çok hoşlanır.” buyurmuşlardır. (Müslim, İmam Ahmed, Taberanî)

Başka bir rivayette: Resûlullah (s.a.v.), « Cemâatle na-

maz, yalnız kılınan namazdan yirmiyedi kat fazla sevab-

dır» buyurmuşlardır. (Buhâri ve Müslim)

(Ahmed b. Zeyni Dahlan, Namaz Dinin Direğidir, s.46; Muhammed

Zekeriyya Kandehlevî, Amellerin Fazileti, s.303)

 

ALLAHÜ TEÂLÂ’YI  ÇOKÇA ZİKRETMEK

 

Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “Ey iman edenler, Allah’ı

çokça zikredin.” (Bakara) Ebü’d-Derdâ (r.a.) şöyle naklet-

miştir: Hz. Peygamber (s.a.v) ashaba, ”Size amellerinizin

en hayırlısını, rabbiniz katında en temiz olanını, derece-

nizi en çok yükseltenini, altın ve gümüş infak etmekten,

düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya onlar-

la savaşırken şehid düşmenizden daha hayırlı olanını

haber vereyim mi?” diye sordu. Ashap (r.a.e.), “Ey Al-

lah (c.c.)’nun Resûlü (s.a.v.), o nedir?” diye sordular.

Resûlullah (s.a.v), “Allah Teâlâ’yı zikretmektir” buyurdu.

(Buhari)

Enes b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle bu-

yurduğunu rivayet etmiştir: “Yeryüzünde Allah Allah diye

zikreden kimseler bulunduğu sürece kıyamet kopmaz.”

(Müslim) Zikir, Allah Teâlâ’ya giden yolda kuvvetli bir rükün-

dür; hatta bu yolda temel vazifedir. Kul diliyle zikre devam

ederek sürekli kalp zikrine ulaşır. Tesir, kalp zikrine aittir.

Kul kalbi ve diliyle zikretmeye başlayınca, onun manevî ter-

biyesinde en kâmil hâli budur.

Câbir b. Abdullah (r.a.) şöyle anlatır: Bir gün Resûlullah

(s.a.v) yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar!

Cennet bahçelerinden bolca istifade edin.” (Buhari) As-

hap (r.a.e.), “Cennet bahçeleri nerelerdir?” diye sorunca

Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Zikir halkalarıdır. Sabah

akşam gidin ve Allah (c.c.)’yu zikredin. Kim kendisinin

Allah (c.c.) katındaki derecesini bilmek istiyorsa, ken-

disinin ne derece Allah (c.c.)’yu tanıdığına ve sevdi-

ğine baksın. Şüphesiz yüce Allah (c.c.) kulunu, onun

kendisine gösterdiği değer ve derecede tutar” buyurdu.

(Müslim)

Zikrin belirlenmiş bir vakti yoktur. Zikir her vakitte ya-

pılabilir. Kul, her vakit zikirle görevlidir. “Onlar ayakta,

oturdukları halde ve yanları üzerinde yatarken sürekli

Allah’ı zikrederler.” (Alî İmrân 191)

Hasan-ı Basrî (k.s.) demiştir ki: “Mânevî tadı şu üç

şeyde arayın: Namazda, zikirde ve Kur’an okumada.

Eğer bunlarda bulursanız çok güzel, yoksa bilin ki (kal-

binizin katılığı yüzünden, size şevk ile amel etme) kapı-

sı kapanmıştır.”

(İmam-ı Kuşeyri, Kuşeyrî Risalesi s. 440)

 

MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİ ÜZERİNDE 6 HAKKI

 

Ebû Hüreyre’nin (r.a.) bildirdiği Hadîs-i Şerîf’te: “Müslüma-

nın müslüman üzerindeki hakkı altıdır. Görünce selâm ver-

mek, davet edince gitmek, nasihat isterse nasihat etmek,

aksırıp elhamdülillah derse yerhamükellah demek, hasta

olunca, hatırını sormak, ölünce cenazesinde bulunmak” bu-

yuruldu. (Buhari)

Selam vermek sünnet, almak farzdır. Selam veren, hayra

önce hareket ettiğinden üstün olur. Nitekim bir Hadis-i Şerif’te

Resûlullah (s.a.v): “Evinden sabahleyin çıkıp, müslüman kar-

deşine selâm verene, Allahü Teâlâ, bir köle âzâd etmek seva-

bı verir.” buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim)

3 defaya kadar aksırıp elhamdülillah diyen Müslümana, duya-

nın yerhamükellah demesi farzdır. Ebû Hüreyre (r.a.)’dan naklen

Nebi (s.a.v) “Sizden biriniz aksırınca Elhamdülillâh desin.

Yanındaki din kardeşi veya arkadaşı da ona yerhamükellah

desin. Aksıran tekrar yehdîna ve yehdîkümullah ve yuslıhu

bâleküm desin” buyurmuşlardır. (Buhari)

Bir diğer hak olan davete icabet hakkında İbni Ömer (r.a.)’dan

rivayetle Nebi (s.a.v): “Bir koyun paçası için davet edilseniz

de gidiniz” buyurmuşlardır. (Buhari) Fakat sofrada bid’at veya

münker varsa davete icabet gerekmez.

Müslümanların birbirine olan haklarından biride nasihat iste-

yene nasihat etmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir Hadîs-i

Şerîf’te: “Yanında olan ilmi gizleyenin başına, yarın kıyamet-

te Cehennem ateşinden kamçı ile vurulur” buyurmuşlardır.

(Buhari) Nasihatta dikkat edilmesi gereken kısım kendisinin yap-

madığını başkasına nasihat etmemektir. Allah Saf Suresi ikinci

ve üçüncü ayetlerde ”Ey îmân edenler! Niçin yapmayacağınız

şeyi söylersiniz. Kendiniz yapmadığınız şeyi söylemeyiniz;

Allah katında buğz bakımından çok büyüktür” buyuruyor. (Bu-

hari)

Hasta ziyaretiyle ölünün teçhiz ve teşyii işlemleri farz-ı kifaye-

dir. Nebi (s.a.v) “Hastayı yoklayan şehid sevabına kavuşur.”

buyurmuşlardır. (Buhari) Cenaze için ise Ebu Hureyre (r.a.)’dan

naklen : “Bir ölünün cenaze namazını kılana bir kırat sevâb

verilir. Ölünün gömülmesine kadar durursa, iki kırat sevâb

verilir.” buyurmuşlardır. (Buhari)

(Muhammed Rebhami, Riyad’ün-Nasihin s. 232-245)

 

 

MEDÎNE’DE YAŞAMAK NE ZAMAN FAYDA GETİRİR?

 

Ebu’d-Derdâ (r.a.) Şam’da ve Selmân-ı Fârisî (r.a.)

Irak’ta sâkin olmalarıyla, Ebu’d-Derdâ (r.a.) Selmân (r.a.)’a

şu mektubu göndermişti: “Emmâ ba’d; ez hamd-i Hudâ arz

olunur ki Hak Celle ve Alâ sizden sonra beni mal ve evlâd

ile merzûk kıldı. Ve ben Arz-ı Mukades’te (Şam’da) bulu-

nuyorum!”

Selmân-ı Fârisî (r.a.) ona cevap yazdılar:

“Ba’de’s-selâm şu vecihle arz-ı merâm olunur ki:

Mal ve evlatça merzûk olduğunuzu yazmışsınız.

Ma’lumunuz olsun ki, hayr u fazîlet kesret-i mâl ve veled

ile değildir. Asıl fazîlet senin hilmin kesîr olub, ilmin dahî

sana nâfî olmaktır. Arz-ı Mukaddes’te bulunduğunuzu

yazmışsınız. Muhakkaktır ki, arzın hiçbir kimseye bir hüküm

ve te’siri olamaz. Sen hemen Cenâb-ı Hakk’ı görür gibi âmil

olarak nefsini mevtâdan addeyle, kendine vücûd verme!”

(Efendimiz (s.a.v.)’in Yemen ve Şam’a duâ etmesinden

ötürü Ebu’d-Derdâ (r.a.) Şam için arz-ı mukaddes demiştir.)

Hz. Selmân (r.a.) ne diyor?

“Kardeşim şunu kat’î olarak bilmelisin ki yerin insan

üzerinde te’sir icrâ kudreti yoktur” diyor.

Yâni Hz. Selmân (r.a.); “Eğer sen o yaşadığın yeri

Resûlullah (s.a.v.) medhetti diyerek üstün tutar, bunun bil-

inciyle orada yaşarsan mesele yok. Yoksa durup dururken

Şam’ın sana bir te’siri olmaz.” demek istemiş…

Medîne’de oturan da öyledir. Eğer; “Burası

Resûlullah’ın (s.a.v.) hicret ettiği beldedir, kendilerinin

mübârek vücutlarının bulunduğu yerdir ve burada sa-

habîler yaşamıştır, şu bastığım yerlere Efendimiz (s.a.v.)’in

mübârek ayağı veya bir sahabînin ayağı basmış olabilir.”

diyerek, o mânâda yaşarsan o zaman Medîne’den istifâde

edersin.Yok eğer, kendi memleketinde yaşadığın gibi

Medîne’de yaşarsan Medîne’nin sana bir te’siri olmaz.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.24)

 

 

MELEKLERLE BERÂBER ÂMİN DEMEK

 

Muhammed b. Semâhe (r.h.) şöyle anlatır: “Bir keresin-

de cemaate namaza yetişemedim. Cemaatle kılınan nama-

zın sevabı yirmi beş derecedir diye sayıyı tamamlamak için

o namazı yirmi beş defa kıldım. Rüyamda gördüm ki, biri

bana “Ey Muhammed, yirmi beş kere kıldın ama melek-

lerin amin demesi ne olacak?” diyordu”. Meleklerin amin

demesinden maksat pek çok Hadîs-i Şerif’te bildirildiğine

göre, “İmam Fatiha Sûresi’ni okuduktan sonra Âmin

deyince, melekler de Âmin derler. Kimin Âmin’i melek-

lerin Âmin’i ile birlikte olursa, onun geçmiş günahları

affolunur.” Mevlâna Abdul Hayy (r.h.) diyor ki: “Bu olay,

cemaatle kılınan namazın toplam sevabının, yalnız ba-

şına kılmakla elde edilemeyeceğine bir hatırlatmadır.

İnsan isterse o namazı bin kere kılsın!..” (Tirmizi)

Cemaatın birçok kişiden ibaret olması şart değildir. Bir

kişi ile de cemaatin fazileti elde edilir. İmâma uyan kişinin

bir kadın veya mümeyyiz (iyiyi kötüden ayırabilen, buluğa

ermemiş bile olsa)  bir çocuk olması yeterlidir.

İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’a göre, bir meşguliyet

ile, unutma, yanılma, uyku gibi bir sebeb ile cemâati kaçı-

ran, evinde ailesi ile cemâat yapmalıdır. Bunun için evde

ailece cemaatla kılınan namaz da, yalnız başına kılınan

namazdan kat kat faziletlidir. Fakat bir özre dayanmaksı-

zın evde cemaatla namaz kılıp camiye gitmemek bid’at ve

mekruh sayılmaktadır. Mescidlerde ve camilerde cemaat-

le kılınan namazların fazileti daha çoktur. Nitekim  Abdul-

lah bin Mes’ûd (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurdu-

ğunu bildirir: ‘‘İyi bir abdest alıp, mescidlerden birine

cemâatle namaz kılmak için gidenin, Allahu Teâlâ, her

adımına bir sevab yazar ve her adımında amel defterin-

den bir günâh siler ve, Cennette onu bir derece yüksel-

tir. O halde ayaklarımızı mescid yollarında bulundura-

lım.’’ (Buhari)

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemaatle Kılınan Namazın Fazileti, s. 5)

 

ANNE RIZASI SON NEFESTE DE LAZIM

 

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Alkâme (r.a.)’ın son nefesini

veremediği haberi gelince Resûlullah (s.a.v.) Bilâl (r.a.)’a, Hz.

Ali (r.a.)’a, Selman (r.a.)’a ve Ammar (r.a.)’a Alkame (r.a.)’ya

gidilmesini emretti. Sahabiler gidince; “LÂ İLÂHE İLLALLAH

söyle” dediler, dili açılmadı. Diyemedi. Resûlullah (s.a.v.) du-

rumdan haberdar olunca ana babasını sordu. Annesinin hayat-

ta olduğunu öğrenince Bilal (r.a.)’a “Alkâme (r.a.)’ın anasına

git.  Benden selâm et; şöyle de: Gelebilirse bana gelsin.

Gelemezse beklesin; ben onun yanına geleceğim.” dedi.

Bilâl (r.a.) gidip haber verince kadın “Canım onun canına feda

olsun. Ona gitmek bana düşer.” dedi ve geldi. (Tirmizi)

Resûlullah (s.a.v.) ona: “Alkâme’nin hâli nedir?” diye

sorunca kadın “Yâ Resûlallah (s.a.v.), şöyle namaz kılar. Şu

kadar da çok yüklü sadaka dağıtır. Verdiği sadakanın had-

di hesabı yoktur.” dediğinde Resûlullah (s.a.v.) “Seninle

helâlleşmesi nasıl?” diye sordu.

Kadın: ”Yâ Resûlallah (s.a.v.) ben ona dargınım. Hanımını

bana tercih eder. İşlerde onun sözünü dinler”. Bunun üzerine

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Anası ona darılmış. Bu-

nun için LÂ İLAHE İLLALLAH şehadetine dili tutulmuştur.”

Bilâl (r.a.)’a şu emri verdi: “Git, çok odun hazırla. Gelip

onu yakacağım.” Bunu duyan kadın: “Oğlumu, gönül meyve-

mi yakacaksın ha! Hem de gözümün önünde. Kalbim buna na-

sıl dayanır?” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah (c.c.)’nun azabı daha zor ve daha devamlıdır. Eğer

Allah (c.c.)’nun onu bağışlaması seni sevindirirse ondan

razı ol. Nefsimi kudreti ile elinde tutana yemin olsun; ona

dargın durduğun sürece namazı da sadakası da ona fay-

dalı olmaz.”

Kadın: “Yâ Resûlallah (s.a.v.), Yüce Allah’ı, seni ve beni

buraya getireni şahit tutuyorum: Alkâme’den razı oldum.”

Resûlullah (s.a.v.), Bilâl (r.a.)’a emretti:

“Yâ Bilâl git bak: Alkâme LÂ İLÂHE İLLALLAH diyebili-

yor mu?” Bilâl (r.a.) kapıya varınca Alkâme (r.a.)’ın: LÂ İLÂHE

İLLALLAH dediğini duydu. Resûlullah (s.a.v.) onun yıkanıp

kefenlenmesini emretti ve namazını kıldı. (Tirmizi)

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin s. 128)

 

YEMEK YERKEN UYULACAK SÜNNETLER

 

Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak. Sadece yemek-

ten önce yıkamak kâfi değildir, yemekten sonra da yıkama-

lı, en azından eli silmelidir.Elin sadece birini veya ellerin

parmaklarını yıkamak olmaz. Ellerin tamamını yıkamalıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) “Yemeğin bereketi, yemekten

önce ve sonra elleri yıkamaktır” buyurmuşlardır. Eller

yemekten sonra yıkandığında havlu veya mendille silinirse

de yemekten önce yıkandığında silinmemelidir. Sünnette

böyle sabit olmuştur.

Başlarken Besmele çekmek, sonunda da Elhamdülillah

demek sünnettir.

Yemek tabağını hiçbir şey kalmayacak şekilde sıyırıp

temizlemelidir. Tabağın içini -ekmek ile- sıyırmalıdır. Pey-

gamberimiz (s.a.v.) “Yemek yiyen kişi, tabağını tama-

men silsin. Öyle yaparsa, o tabak kendisi için istiğfar

eder” buyurmuştur.

Mecûsîlere benzemek olacağından, yemekte susup hiç

konuşmamak mekruhtur. Onun için yemekte -az da olsa-

uygun şekilde konuşmalıdır. Fakat insana hoş gelmeyen

ölüm, azap ve hastalık gibi konulara girilmemelidir.

Bir özür olmadığı müddetçe yemek sağ el ile yenilir. Sağ

el ile beraber sol eli kullanmakta da bir beis yoktur.  (Aişe

Validemiz (r.a.) buyuruyorlar ki, “Resûlullah (s.a.v.) sağ

elin kullanılması hususuna çok dikkat ederdi. Temizlikte,

terliklerini, ayakkabılarını giyerken ve her işinde sağ elini

kullanırdı.”

Hz. Peygamber (s.a.v.), günde iki kere yemek yerdi.

Az yemeyi tavsiye ederdi. Haram olan yiyecek ve içecek-

ler hâriç, diğer yiyecekleri yerdi. Sadece et veya sadece

sebze yemek gibi tek yönlü beslenmezdi. Bazı yemekleri

daha çok sevse de, hiçbir yemek için “sevmiyorum” ifade-

sini kullanmazdı.

Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.) yemek ve su kaplarının

ağzını kapatmayı tavsiye ederdi.

(Muhammed Alaaddin, Hediyyetü’l Alâiyye, s.581)

 

 

 

 

CEMAATİ TERK ETMEK MAHRUMİYYETTİR

 

Nebî-yi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmak-

 

tadır: “Allah (c.c.)’nun eli cemaatle birliktedir”. Yani

Allah (c.c.)’nun rahmeti, şefkati ve lütufları, cemâate

yönelmiştir. Cemaatle namaz bırakılırsa, kul için bunun

zıddı düşünülebilir (bu lütuflardan mahrum kalır) (İ. Şa’rani)

Bu konuda diğer hadis-i şeriflerde de şöyle buyrul –

muştur: “Cemâatle namaz, sünnet-i hüdâlardandır

(Merğinâni). Cemâatle namazı terk eden, ancak müna-

fıklardır. « (Nasbü’r-râye c. 2, s. 21)  «Sıhhati yerinde olduğu

halde, ezanı duyup da ona icâbet etmeyenin nama-

zı geçerli değildir». (İbn-i Mâce, Beyhâkî) «Namaz ezanını

duyup da mâni bir özrü olmadan onu izlemeyenlerin

kılacakları namazı Hakk Teâlâ kabul etmez». Mâni öz-

rün ne olduğu Efendimiz (s.a.v.)’e sorulmuş, Efendimiz

(s.a.v.), «Korku veya hastalıktır», buyurmuşlardır».

(Ebû Dâvud ve İbn Hibban) Namazın kabul olunmamasının

manası, bu namazdan dolayı Allâhu Teâlâ tarafından

kişiye verilmesi beklenen sevabın verilmeyip sadece na-

maz borcunun üzerinden düşmesi demektir. Hadislerde

geçen  “Onun namazı olmaz” sözünden de bu kas-

tedilmiştir. Çünkü mükâfatı ve ikramı olmayan namaz,

namaz olur mu? Bu, İmâm Ebû Hanife (r.a.)’e göredir.

Sahâbe ve Tabiinden (r.a.e.)’dan bazılarına göre ise,

bir mazeret olmadan namazı cemaatle kılmamak ha-

ram, cemaatle kılmak ise farzdır. Hatta birçok alimlere

göre (cemaatsiz kılınan) namaz, namaz değildir. Gerçi

Hanefi Mezhebi’ne göre namaz olur ama kişi cemaati

terkettiği için mutlaka suçlu durumuna düşer. Hz. İbn-i

Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilen hadis-i şerif’te (cemaati

terk eden kişi hakkında): “O kişi Allah’a ve Resûlü’ne

âsi olmuştur” buyrulmaktadır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemâatle Kılınan Namazın Fazileti, s.58)

 

HAPSEDİLMEYE EN LAYIK OLAN UZUV: DİL

 

Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) ““Dilden çok, hapsedilmeye

lâyık bir şey yoktur” buyurur. (Taberani)

Sükût dilin iffetidir. Dil yırtıcı vahşi hayvan gibidir. Onu

sıkıca bağlamazsan sana saldırır. Konuşmayı öğrendiğin

gibi, susmayı da öğren. Zira söz seni hayra iletir, sükût ise

şerden korur. Söz rehber, sükût ise muhafızdır demişlerdir.

Mücâhede sahiplerinin, sükûtu tercih edişlerinin sebebi

şudur; Söz felâkettir, ayrıca nefsani hazlar, övünme vesilesi

olan sıfatları açıklama, güzel konuşma ile emsal ve akran

arasında temayüz etme (ortaya çıkma), vs. gibi huylarla il-

gili âfetler de konuşmada bulunur. Onun için sükût riyazet

sahiplerinin (nefsinin arzularını kıranların)  vasfı olmuştur.

Huyları düzeltirken ve makamlarla ilgili riyazetin hükmünü

yerine getirirken nefsiyle mücadele edenlerin riâyet ettikleri

esaslardan biri sükûttur.

Ali b. Bekkâr (r.a.), «Allah Teâlâ her şey için iki kapı yap-

mıştır. Dil için ise dört kapı yapmıştır. Dudaklar kapının iki

kanadıdır. Dişler kapının iki kanadıdır.» demiştir.

Muaz b. Cebel’in (r.a.), «Halkla az, Rabbınla çok konuş,

mümkündür ki kalbin Allah Teâlâ´yı görür hâle gelir»  dediği

rivâyet edilir.

Derler ki, Davud Tâi (r.a.) evinde inzivaya çekilmeye ka-

rar verince, talebesi bulunduğu Ebû Hanife´nin (r.a.) mec-

lislerine gitmeye, emsali âlimler arasında oturmaya, fakat

hiç bir meselede konuşmamaya azmetmişti. Tam bir sene

sükût temrinleri yaptı. Bu konuda nefsine karşı kendini güç-

lü hissedince evinin bir köşesine çekildi ve uzleti (inzivayı)

tercih etti.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:  «Allah´a ve

âhiret gününe îman eden, komşusuna eziyet etmesin,

Allah´a ve âhiret gününe inanan, misafirine ikramda

bulunsun, Allah´a ve âhiret gününe itikad eden hayır

söylesin veya sussun» (Buhâri)

(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s.282-285)

 

SILA-I  RAHİM VÂCİPTİR

 

Akrabaya sıla etmek vâcibdir. Ömrün bereketli olmasına

sebeptir. Çok büyük sevabdır. Sıla demek, unutmayıp yakın-

lık göstermektir. Ziyaret ile hediye göndermekle, eliyle veya

diliyle yardım etmekle olur. En aşağı derecesi selâm vermek

veya selâm göndermek ile olur. Sıla için muayyen bir zaman

yoktur. Müslümanlar ne kadar zamanda sıla etmeyi âdet et-

mişlerse öyle yapılır.

Yakın sıla etmek, her halde vâcibdir. Fakat uzak akrabayı

gün aşırı ziyaret etmeli yahut haftada bir yahut ayda bir kere

ziyaret etmelidir.

Dostluğu, ziyaret ve yardımı kesmemelidir. Çünkü haram-

dır. Büyük günahdır. Allâhu Teâlâ sıla-ı rahmi kesen kimse-

den, rahmetini keser ve onu helak eder. Hadîs-i şeriflerde

geldi ki, bir kavmin içinde sıla-i rahmi terkeden bulunsa, üzer-

lerine rahmet inmez, duaları kabul olmaz.

Anne ve babaya riâyet etmeli, yüksek sesle konuşmama-

lıdır. Bazı işlerine incinip öf! dememelidir. Âyet-i kerîmede,

«Anne ve babaya öf! deme» buyuruldu. Bir başka âyet-i ke-

rimede, «Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere kadar)

indir ve: Yarab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettiler-

se sen de kendilerini (öylece) esirge, de.» buyuruldu.

Kızgın bakmamalıdır. Bir kimse anasına ve babasına al-

çak gönüllü olarak ve şefkat ve merhametle baksa, Allâhu

Teâlâ ona çok sevablar ihsân eder ve ona rahmet nazarı ile

bakar.

Günah olmayan emirlerini yapmalıdır. Zira, «Allâhu

Teâlâ’nın indinde günah olan şeylerde, insanlara itaat olun-

maz.» kâidesine göre günah olan şeyde kimseye itaat caiz

değildir. Bir kimsenin anası ve babası kâfir bile olsa, nafaka –

larını vermek ve hizmetlerini yapmak evlâdına vâcibdir. Küfür

tarafına çekmezlerse, arada bir evlerine gitmek caizdir. Eğer

küfür olan şeylerden birine davet etmesinden ve tedricen küf-

re çekmesinden korkulursa, evlerine ve yanlarına gitmesi caiz

değildir. Bu vaziyet karşısında dostluğu kesmek vâcibdir.

(Kazdızâde Ahmet, Bîrgîvî Vasiyetnamesi Kadızâde Şerhi, s. 227-228)

 

TEHECCÜD VAKTİ İBÂDETİN FAZÎLETİ

 

Kur’ân-ı Kerîm’de beyan edildiği üzere nefis altı kısım –

dır:1.Nefsi Emmare (Sûre-i Yusuf), 2.Nefsi Levvame (Sûre-i

Kıyâme), 3.Nefsi Mülhime (Vâv-ı kasemlerle Sûre-i Şems),

4.Nefsi Mutmainne (Sûre-i El Fecr), 5. Nefsi radiye (Sûre-i El

Fecr) 6.Nefsi Mardiye (Sûre-i El Fecr)

Nefsin ilk üç sınıfı hitab-ı İlâhi’ye lâyık görülmemiştir. Ancak

nefsi mutmainne, radiye ve mardiye makamları hitab-ı İlâhî’ye

lâyık görülerek methedilmişlerdir. O halde nefsimiz terbiye edil-

meli ve derecesini artırmalı ve hitab-ı ilahi’yeye layık olanlardan

olmaya çalışmalıyız nitekim nefsin derecesini artırmada bize

yardımcı olacak amellerden biri teheccüd namazıdır.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Ümmetimin en şereflisi

Kur’ân’nın ahkâmı celilesiyle âmil ve okumaya durmadan

çalışan hafızlar ile (teheccüd namazı ve zikir için)  gecele-

rini ihyâ edenlerdir.” (câmiüs sağır) “Farz olan namazlardan

sonra; namazların en fazîletlisi, geceleri kılınan teheccüd

namazıdır.” (câmiüs sağır) buyurmuşlardır.

Geceleri teheccüde kalkmak müekked sünnettir. Nasıl ki

öğle namazının ilk sünneti için cemaate geç gelen kişi eğer ce-

maat farza durmuş ise cemaate uyup farzı kılacak ve sonradan

ilk sünneti terketmeyip, hemen farzdan sonra kılacaksa, gece-

leri teheccüde kalkmak da bu şekilde terki mümkün olmayan

müekked sünnettir. Her Mümin devamla mükelleftir. Hz. Aişe

(r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Gece namazını terketme.

Çünkü Resûlullah (s.a.v) onu terketmezdi. Hasta ve yorgun

olduğu zaman oturarak kılardı” (Ebû Davûd, Salatu`t-Tatavvu`, 18)

Yine başka bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz

“Kim geceleyin uyanır ve karısını da uyandırarak beraber-

ce iki rekat namaz kılarlarsa, Allah`ı çok zikreden erkek ve

kadınlardan yazılırlar.” (Ebû Davûd, Vitr, 13). Allah`ı çok zikreden

erkek ve kadınlar ise Allah`ın mağfiret ve mükâfatına nail ola –

caklardır.Kur’ân-ı Kerimde onlar hakkında “Allah`ı çok zik-

reden erkekler ve zikreden kadınlar, işte Allah bunlar için

bağış ve büyük mükâfat hazırlamıştır” (Ahzâb s. 33/35) buyu-

rulmuştur.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, s.217-220)

 

CİHÂD VAZÎFEMİZ VE CİHÂDI TERK ETMEKTEKİ

ÎMÂNÎ TEHLİKE

 

Cihâdın dîni terminolojideki anlamı, kâfirlerle savasta

elden gelen çabayı sarfetmektir. Aynı zamanda cihâd ke-

limesinden türeyen mücâhede, nefis, şeytan ve fâsıklarla

mücâdele anlamında kullanılır. Nefisle mücâhede etmek

İslâm’ı öğrenmek, yaşamak ve öğretmekle olur. Şeytan ile

mücâhede ise akla sokmaya çalıştığı şüpheleri ve süsleyip

sunduğu şehevî şeyleri reddetmekle mümkündür. Kâfirlerle

mücâhede el, mal, dil ve kalbin işidir. Fâsıklarla mücâhede

ise önce el, sonra dil daha sonra ise kalble olur.”

Ebû Hüreyre (r.a.)’den nakledildigine göre Hz. Peygam-

ber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Lâ ilâhe illallâh deyip

benim de Allâh’ın elçisi oldugumu kabûl edinceye ka-

dar insanlarla savaşmam emredildi. Bunu kabûl edenler

canlarını ve mallarını kurtarmış olurlar. Ancak İslâm’ın

bunlar üzerindeki hakkını ödemek durumundadırlar.

Hesaplarını görecek olan ise Allâhü Te‘âlâ’dır.” (Buhârî,

“I‘tisâm”, 28; Müslim, “Îmân”, 34 …)  Bu hadîs Kütüb-i Sitte müel-

liflerinin tamâmı tarafından rivâyet edilmiştir ve mütevâtirdir.

Kanaatimizce hadîsin anlamı şudur: “Yeryüzünde Allâh’ı

inkâr olgusu (küfr) var oldugu müddetçe Hz. Peygamber

(s.a.v.)’e cihâd etmesi emredilmiştir. Cihâd ancak bütün

insanlığın İslâmiyeti kabûl etmesiyle sona erecektir.” Elbet-

te en doğrusunu yalnızca Allâhü Te‘âlâ bilir. Ebû Hüreyre

(r.a.)’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) söyle

buyurmuşlardır: “Hiç savaşmadan ve kendi içinde sava-

şa gitmeyi arzulamadan ölen kimse bir nevi münâfıktır.”

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 374; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 17)

Yine Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen rivâyet şöyledir: “Allâhü

Te‘âlâ ile üzerinde hiç cihâd izi olmadan karsılaşan

kisi, Allâh’ın huzûruna kapatılması mümkün olmayan

bir ayıpla girmiş olur.” ( Tirmizî, “Fedâilu’l-Cihâd”, 26)

(Eşref Ali et- Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.11, s.5,10,11)

 

BORÇ VERMENİN ÖNEMİ VE ÂDÂBI

 

Müslüman, din kardeşlerinin dertleriyle dertlenen ve

onlara elinden gelen yardımı esirgemeyen örnek insandır.

Bunun bir gereği de zorda kalan Müslüman kardeşine borç

vermek suretiyle el uzâtmasıdır. Borç vermenin ne kadar

fazîletli bir davranış olduğunu  Allah (c.c) bir âyet-i kerime-

de şöyle buyurarak ifade etmiştir. “Kim Allah (namına) gü-

zel bir borç verirse, Allah da kendisine bunun karşılığı-

nı kat kat öder, ayrıca o kişi için çok değerli bir mükâfat

da vardır.” (Hadid s. 11)

Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyur-

muştur: “Sattığı zaman kolaylık gösteren, satın aldığı

zaman kolaylık gösteren, borcunu verdiği zaman ve

alacağını istediği zaman kolaylık gösteren bir kimseye

Allah rahmet etsin!”

Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in duasını kazan-

maya çalışılmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), başka

hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Müsamaha göster ki, sana da müsamaha gösteril-

sin.” (Taberânî, İbn Abbâs’tan) “Eli darda olan bir borçluya

mühlet veren veya alacağını onun için terkeden bir kim-

se ile Allah Teâlâ çok kolay bir şekilde hesap görür.”

(Müslim, İmâm Ahmed, İbn Mâce ve İbn Hibban) “Allah’ın (veya

arşının) gölgesinden başka gölge olmayan bir günde

Allah o kimseyi arşının gölgesinde gölgelendirir.”

Vereceğin bir kısmından vazgeçilmesini isteyen bir

kimseyi affetmek gerekebilir. Zira ancak alışverişten zarar

görmüş ve pişman olmuş bir kimse affedilmesini ister. Bu

bakımdan bir müslüman diğer müslüman kardeşinin onun

yüzünden zarara uğramasını istemez. Nitekim Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘‘Kim alışverişinden

pişman olan bir kimseyi affederse, yani pişmanlığında

ona yardımcı olup istediği şekilde muamele ederse, Al-

lah Teâlâ da kıyamet gününde onun sürçmelerini affe-

dip kaldırır’’. (Ebû Dâvud ve Hâkim, Ebû Hüreyre’den)

(İmâm Gazâli, İhyâ-i Ulumi’d-din, c.2, s.212-217)

 

İSTİŞARE EDEN ZARAR ETMEZ

 

Akıllı, tecrübeli kimselerle istişare etmeden, onlara danış-

madan mühim bir işe girişmek doğru değildir. Zîra danışarak

iş yapan zarar etmez, helak olmaz ve doğru yoldan ayrılmaz.

Allâhu Teâlâ, Resûlü’nün (s.a.v.) her zaman doğru yapa-

cağına kefil olduğu ve her zaman yardım edeceğini vaadettiği

halde Al-i İmran Sûresinin 159. âyetinde, (Umuma ait iş hak-

kında) “Onlarla istişare yap” buyurmuştur. Yani vahiy gel-

meyen, harp gibi ictihad edilecek umuma ait işlerde ashab-ı

kiram ile istişarede bulunması emredilmiştir.Efendimiz (s.a.v.)

Bir iş için akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye da-

nışırdı. Yâhud bu sıfatta olanlardan biriyle, on defa meşveret

(istişare) ederdi.

Hasan-ı Basrî ve Süfyan-ı Sevrî Hazretleri (r.a.), bu âyetin

tefsirinde şöyle buyuruyorlar: “Resûlullah Efendimizin asha-

bıyla istişareye muhtaç olmadığı halde, onlarla istişare et-

mekle emrolunması, istişarenin sünnet olması ve mü’minlerin

bu sünnete uymaları içindir.”

Halife Ömer ibni Abdilaziz (r.a.), “Müşâvere/istişâre/da-

nışma, rahmet ve bereketin anahtarıdır. Müşavere edilince,

görüş doğru hedeften sapmaz ve tedbirde kusur edilmemiş

olur” buyurdu.

Ancak her önüne gelenle istişare edilmemelidir. İstişare

edilecek kimsede şu 5 vasıf bulunmalıdır:

1- İstişare edilecek kimse olgun ve akıl sahibi olmalıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.), “Akıllı kimseden tavsiye/görüş

isteyiniz ki doğru hareket edebilesiniz. Onun tavsiyesine

uymamazlık yapmayınız. Sonra pişman olursunuz” buyu-

ruyor.

2- İstişare edilecek kimse dindar ve takva sahibi olmalıdır.

3- Samimi, basiret ve şefkat sahibi olmalıdır.

4- Kendisine danışıldığı zamanda hüzün ve kederli olma-

malıdır.

5- İstişare edilecek danışılacak mesele, kendisine danışı-

lacak kimsenin menfaatiyle ilgili bir mesele olmamalıdır.

(Muhammed b. Ebûbekir, Şir’at-ül İslâm, s.411, 412

Allame Es-Seyh Alaüddin, Üç Boyutuyla İslâm, s.670)

 

 

EVLİLİK HAYATI

 

Evlilik, hakları yerine getirilmesi zor bir sünnettir. Bu zor-

luğun başında helâl kazanç gelir. Geçimin zorlaştığı bu za-

manda helâl kazanç zor olup bu konuda çok dikkat etmek

icap eder. Evli kimse, çoluk çocuğunun çobanı olduğundan,

onları haramdan koruyup helâlinden yedirip içirmekle gö-

revlidir.

Tahrim sûresi 6. âyette, “Ey îman edenler! Kendinizi ve

çoluk çocuğunuzu ateşten koruyunuz” buyuruluyor. Zorluk-

larına rağmen, evliliğin birçok faydaları vardır. Bunlardan

birisi berekettir.Kur’ân-ı Kerim’de evlenecekler hakkında

şöyle buyuruluyor: “Eğer fakir iseler Allah lütuf ve keremiyle

onları zengin eder.” (Nur s. 32)

Evlenmenin sevabı çok olup evlenmekle insanın dini

korunur ve ahlâkı güzelleşir. Şehveti haramla gidermek

nasıl kalbi karartıyorsa, evlenerek helâl yolla gidermek de

kalbi parlatır. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:

“Mü’min bir kadının kocasına itaati, yetmiş sıddıkın

ameli gibidir. Fâcire (kötü, huysuz) isyânkâr bir kadının

isyânı ise yetmiş fâcirin (günahkârın) günahı gibidir.”

“Kadının cihadı kocasıyla iyi geçinmektir.”

Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında, bir kadın kocası eve

gelince “Hoş geldin evimin efendisi” diye karşılar, sırtından

elbisesini çıkarır, ayakkabılarını çözerdi. Kocasını üzüntülü

görse, “Neye üzülüyorsun? Ahiretin için üzülüyorsan Allah

üzüntünü artırsın, dünyan için üzülüyorsan Allah üzüntünü

alsın” derdi. Peygamberimiz (s.a.v.) o kadının kocasına,

“Hanımına benden selam söyle ve kendisinin yarı şehit

sevabına kavuştuğunu haber ver” buyurdu.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v), Hz. Ali (r.a) ile Hz.Fâtıma

(r.a)’ı evlendirirken “Kızım Fâtıma sen Ali’ye cariye gibi

  1. Ya Ali sen de Fâtıma’ya köle gibi ol” buyurmuşlardır.

Karı koca ilişkilerinde bunun şiar edinilmesi gerekir. Bütün

bunların hepsi Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v)’in çizdikleri hu-

dutlar dâhilinde anlaşılmalıdır.

(Allâme Es-seyh Alâüddin Abidîn, Üç Boyutuyla İslâm, s.789)

 

İYİLİĞİ EMRETMEDEKİ ERİŞİLMEZ FAZÎLET

 

Allah Teâlâ buyurdu: “Sizden öyle bir cemaat bu-

lunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyili-

ği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar.

İşte onlar muradına erenlerin ta kendileridir.” (Ali îmrân:

104)

Bazı âlimlere göre emri bi’l-ma’rûf (iyiliği emretme)

farz-ı kifâyedendir. Çünkü, emr-i bi’l-ma’rûf etmek ilimle

olur. Câhil kendini bilmez. Halka nasıl doğru yolu göste-

rebilir?”.

Bazıları da şunları söylemişlerdir: “Emr-i bi’l-ma’rûf ve

nehy ani’l-münker etmek bütün ümmet içindir”.

Resûl (s.a.v.) Hazretleri buyurdu: “Kim iyiliği tavsiye

ve kötülükten men ederse, o kişi yeryüzünde Allah’ın,

Allah’ın Resûlü’nün, Allah’ın kitabının halîfesidir.”

Bir cemaat iyiliği tavsiye ve kötülükten men etmeyi

terketseler Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ı anlamak, onlara ha-

ram olur.

Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) Hazretleri: “Ey Allah’ın Resûlü!

Kâfirlerle gazâ (savaş) etmekten daha üstün gaza var

mıdır?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri buyur-

du: “Evet, Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretlerinin yer-

yüzünde gazileri vardır. Onlar şehitlerden üstündür”.

Ben: “Ey Allah’ın Resûlü! Onlar kimlerdir?” diye sordum.

Resûl (s.a.v.) Hazretleri: “İyiliği tavsiye ve kötülü-

ğü men edenlerdir. Nefsim kudret elinde olan Allah

Teâlâ hakkı için, cennette kızıl yakuttan, yeşil zeber-

cedden şehitlerin odalarından daha büyük odalar

vardır. Her odanın üçyüz kapısı vardır. Her bir kişiye

üçyüz hûrî verirler. O huriler:

«Dünyada iyiliği tavsiye edip, kötülüğü menetti-

ğiniz için bu armağanların verildiğini bilir misiniz?»

derler. Geri kalan amellerden söz etmezler.”

(Ahmed Bican Yazıcıoğlu, Envar’ül Aşıkin, s.408)

 

 

 

 

ALLAH KATINDA EN SEVİMLİ AMEL:

ZİKRULLAH

 

Abdullah bin Büsr’dan (r.a.) rivâyetle; Bir sahâbi “Ya

Resûlullah, İslâm’ın emirleri çoktur. Bana bir yol edinip ken-

disiyle devamlı meşgul olacağım bir şey söyleyin” deyince,

O (s.a.v) “Dilin her zaman Allah’ın zikriyle taze ve ıslak

bulunsun” buyurdu. (İbn-i Ebi Şeybe, Ahmed, Timizi)

Bir başka hadiste Hz. Muaz (r.a.) şöyle buyuruyor: Ayrılık

zamanı benim Peygamber (s.a.v.) ile en son konuşmam şöy-

le olmuştu. Ben, “Allah katında amellerden hangisi sevimlidir”

diye sordum. Rasûlullah (s.a.v.), “Dilin Allah’ı çok zikret-

mekte iken sana ölümün gelmesidir.” buyurmuşlardır. Ay-

rılık zamanından maksat, Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Muaz (r.a.)’ı

Yemen halkına İslâm’ı tebliğ etmek ve öğretmek için Yemen

emiri tayin ederek göndermişti. O vakit Rasûlullah (s.a.v.)

bazı tavsiyelerde bulunmuş, o da bazı sorular sormuştu.

İslâm’ın emirlerinin çok olmasından maksat, her hükmü

yerine getirmek mutlaka gereklidir. Ama bir ibâdetle kema-

le ermek ve onu devamlı âdet edinmek zordur. İşte bundan

dolayı o sahâbi “Bana en önemli olan ve sağlam bir şekilde

yapabileceğim, her zaman, her yerde gezerken, dolaşırken,

otururken, kalkarken yapabileceğim bir şeyi söyleyiniz” de-

miştir. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Dört şey vardır

ki, kim bunları elde ederse dünya ve âhiretin hayırları-

nı elde etmiş olur. 1- Zikirle meşgul olan dil, 2- Devamlı

şükreden kalp, 3- Meşakkatlere katlanan beden, 4- Kendi

nefsine ve kocasının malına ihânet etmeyen kadın.

Çoğu alimler hadiste geçen “Dilin taze ve ıslak kalmasın-

dan maksat zikrin çokluğunun kasdedildiğini yazmışlardır.

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Allah’ı sevmenin alame-

ti, O’nun zikrini sevmektir. Allah’a buğzetmenin alameti

de O’nun zikrine buğzetmektir.”

Hz. Ebû Derdâ (r.a.) diyor ki: “Allah’ı zikretmekten dolayı

dilleri daima taze ve ıslak olanlar Cennet’e gülerek girecek-

lerdir.” buyurdu.

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Zikir, s. 361-362)

 

İSTİHÂRE NAMAZI

 

İstihâre Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir sünnetidir. Ümmetine

tavsiye ettiği bir duâ ve ibâdet şeklidir. “İstihare eden kimse

zarar görmez, istişare eden pişmanlık duymaz, iktisada

riâyet eden maişetçe aile(sinin geçimi) belâsını çok çek-

mez.” (Buhâri)

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir

ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman

iki rek’at namaz kılar, ilk rek’atinde Kâfirûn Sûresi’ni, ikin-

ci rek’atında da İhlâs Sûresi’ni okur, nihâyetinde de istihâre

duâsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar,

rüyâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmızı

görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namazının

yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana (ulaşana) bakılma-

sı da bir Hadîs-i Şerîf ile beyân buyurulmuştur.

 

İSTİHÂRE DUASI

 

“Allâhümme! innî estehîruke bi ilmike ve es’takdirüke bikud-

retike ve es’elüke min fazlıkel’azîm, fe inneke takdirü ve lâ ak-

dirü ve ta’lemü ve lâ a’lem ve ente allâmül’güyûb. Allâhümme,

in künte ta’lemü enne hâzel emre hayrün lî fî dînî, meâşî ve

âkibeti emrî ve â’cili emrî ve âcilihi fakdürhü lî ve yessir,hulî

sümme bârik fihi lî. Veinkünte ta’lemü enne hâzel’emre şerrün

lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî ve a’cili emrî ve âcilhi fâsrüfhü

annî vasrifni anhü fakdür liyelhayre haysü kâne sümme ardinî

bihi.

Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Senden, ilminle hakkımda hayırlı

olanı bana bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni istiyorum.

Senin büyük fazlı kereminden ihsân etmeni istiyorum. Senin

her şeye gücün yeter, ben ise acizim; Sen her şeyi bilensin,

ben ise bilmem; çünkü Sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin.

Allah’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, yaşayışım,

dünyam ve âhiretim bakımından hakkımda hayırlı olacaksa,

bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli

eyle! Eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, dünyam ve âhiretim

bakımından kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Hayır,

nerede ise, onu bana takdir et ve onunla beni hoşnut eyle!”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsîri, s. 235)

 

NE ZAMAN VE NASIL UYUMALIYIZ ?

 

Gündüzün ilk vakitlerinde (kuşluk vaktinde) uyunmaz.

Çünkü bu saatte uyumak ahmaklığa, anlayış geriliğine,

zeka geriliğine sebep olur.

Akşamla yatsı arasında da uyunmaz. Çünkü Peygam-

berimiz (s.a.v) yatsıdan önce uyumayı, yatsıdan sonra da

dünyevî meseleleri konuşmayı yasaklamıştır.

İkindiden sonra da uyunmaz. Bu vakit de gündüzün

sonu olup bu vakitte uyumak da akıl eksikliğine sebep olur.

Müstehab olan, gündüzün ortasında (kaylûle vaktinde)

uyumaktır. Çünkü bu vakitte uyumak peygamberlerin ve

velilerin ahlâkıdır.

Evde tek başına uyumak yasaklanmıştır.

Uygun olan; abdestli olarak, kıbleye dönerek ve sağ ta-

rafına veya sırt üstü yatarak uyumaktır. Bir kul abdestli ola-

rak uyuduğu zaman ruhu arşa yükselir, gördüğü rüya sadık

bir rüya olur ve abdestli yatmanın tesiriyle gece namazına

kalkmak kolay olur.

Yüz üstü yatmak doğru değildir. Fakat başka türlü yattı-

ğında rahatsız olan, meselâ karnının ağrıyacağından kor-

kan kimse yüz üstü yatabilir.

Yatağın fazla yumuşak olması da uygun değildir.

Sağ yanı üzere ve kıbleye dönerek yatmak müstehabtır.

Sağ yanağını sağ elinin içine almalıdır.

Yatarken,”Bismillâhillezî lâ yedurru measmihî şey ün fil

ardı velâ fis simâi ve hüves semî’ul alîm” dedikten sonra

uyku bastırana kadar tesbih, hamd ve kelime-i tevhid oku-

malıdır.

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdular ki:

“Yatağına yattığında (yatmak için yatağına geldi-

ğinde) Âyet-el kürsîyi sonuna kadar okuyana Allah ta-

rafından bir koruyucu gönderilir ve şeytân o kimseye

sabaha kadar yaklaşamaz.”

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm, s. 778)

 

MİSVAK TAŞIMAK SÜNNETTİR

 

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Misvak

kullanmanız gerekir. Zira misvakta on güzel şey

vardır. Bunlar: Ağzı temizler. Rabbi râzı eder. Me-

lekleri sevindirir. Gözü parlatır. Dişleri beyazlatır. Diş

etlerini pekleştirir. Diş kirini giderir. Yemeği hazmettir.

Balgamı keser. Namaza kat kat sevap getirir. Ayrıca

ağız kokusunu güzelleştirir. Ağzın çirkin kokularını

önler. O ağız ki, Kur’ân yoludur.” (Tenbîhü’l Gâfilîn)

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Misvak kullandıktan

sonra kılınan iki rek’at namaz, misvak kullanmadan

kılınan 70 rek’at namazdan daha üstündür.” (Ebû Nuaym)

Resûlullâh (s.a.v.) ihtiyaç anında hemen kullanabilmek

için misvakını devamlı olarak yanlarında bulundururlardı.

Sahâbîler de genellikle misvaklarını kulaklarının üzer-

lerine koyarlar ve her zaman için misvak kullanırlardı.

İmâm-ı Şa’râni (k.s.) eserinde şöyle diyor: “Resûlullâh

(s.a.v.) bizden (bu ümmetten) şöyle bir söz almıştır: Biz

her abdest vakti devamlı misvak kullanacağız.” Eğer

misvakımızın düşüp kaybolma tehlikesi olursa onu bir iple

boynumuza asacağız. Bu öyle bir sözdür ki bu konuda tüc-

carlar, âmirler ve memurlardan oluşan büyük bir topluluk

gevşeklik göstermektedirler. Nitekim bu yüzden onların

ağız kokuları pis ve tiksindirici bir hâl almaktadır. Bun-

dan dolayı Allâh (c.c.)’ya, meleklere ve sâlih Mü’mînlere

saygı ve edebde kusur edilmektedir. İbni Abbâs (r.a.)

Hazretlerinden rivâyet olundu. Peygamber (s.a.v.) Efen-

dimiz buyurdu: “And olsun ki misvak kullanmakla emir

olundum. Hatta misvak hakkında Kur’ân-ı kerimden

üzerime bir âyet ineceğini veya vahiy geleceğini zan-

nettim.” (İmâm Şârânî)

Şafiî mezhebine göre misvak namazın sünnetlerin –

dendir. Malikî mezhebinde her namaz için müstehabdır.

Hanbeli’de ise abdestin sünnetlerindendir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat)

 

 

 

AÇLIKTAKİ HİKMETLER

1- Toklukta belâdeti humuk (ahmaklık ve akılsızlık) vardır.

Açlıkta safa-i kalb hâsıl olur. Hâafıza kuvvetlenir.

2- Toklukta kalb katı olur, ibâdetlerden bir lezzet alınamaz.

Açlıkta  rikkat-i  kalb  hâsıl  olur.  İbâdet,  duâ  ve  münâcaattan

lezzet alınır.

3- Toklukta ferah, iftihâr ve tuğyân vardır. Açlıkta kalbde

zül ve inkisar hâli meydana gelir.

4- Toklukta unutkanlık vardır. Açlıkta fakir ve açların hâli

hatırdadır.

5- Toklukta nefs-i emmâre kuvvet bulur, günâh işlemeye

meyli artar. Açlıkta sehevât kırılır.

6- Toklukta uyku ve gaflet vardır. Açlıkta uyanık ve seherî

olunur.

7- Toklukta tembellik ve gevşeklik vardır. Açlıkta devamlı

ibâdet ve tâat müyesser olur.

8-  Tokluk  ekserî  hastalıkların  başlangıç  sebebidir.  Açlık

bedene sıhhat verir,

9- Toklukta  sıkıntı  ve  ağırlık  vardır. Açlıkta  hiffet-i  beden

yani ferahlık ve hafîflik vardır.

10- Tokluk tasadduk ve îsârı men eder, açlık ise arttırır. Ki-

şi  Kıyâmet  gününde  sadakasının  gölgesinden  istifâde  eder.

Bi-iznillâhi Te‘âlâ, açlığın daha birçok fazîleti vardır.

Hadîs-i şerîfte:  “Devâların başı az yemektir” buyurulu-

yor. Beş tâifeye beş suâl sordular, beşi de aynı cevâbı verdi-

ler:

Doktorlar:  “Devâların  en  şifâlısı  az yemek  ve  açlıktır”

dediler.

Hikmet ehli: “İbâdete en çok yardımı olan şey az yemek

ve açlıktır” dediler.

Zâhidler:  “Zühdü en ziyâde takviye eden az yemek ve

açlıktır” dediler.

Âlimler: “Hıfz-ı ilimde en fazîletli şey az yemek ve açlık-

tır” dediler.

Âmirler: “Taamların en lezzetlisi ve bunu idâme ettiren

az yemek ve açlıktır” dediler. (Tasfiye-i Kalb ve Tezkiye-i Nefs)

 

 

 

CİHÂDA HAZIR OLMAK

Mücâhid diyor ki: “Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretle-

ri  Kur’ân-ı  Kerîm’inde  Mü’minlere  hitâben:  “Ey  mü’minler,

ister  neş’eli  veya  neş’esiz  olunuz,  malınızla  ve  canları-

nızla fîsebîlillâh gazâ ediniz. Düşmanlarınızla çarpışınız.

Bilseniz, mücâhede sizin için çok hayırlıdır.” Zîrâ mücâ-

hedenin sevâbı size âiddir. Mal ile iyâl ile, huzûr ve refâh

içinde  oturmak  bu  hayat-ı  fânî  de  geçici  bir  keyfiyettir.

Mücâhedenin sevâbı ve onun âhirinde bundan ötürü ha-

zırlanan   rahat   ve   saâdet   ve  diğerleri  ise  dâimî  ve

kalıcıdır. O halde ey mü’minler silahlarınız çok olsun az

olsun, evlâd ve iyâliniz olsun-olmasın, yaya veya süvârî

olunuz,  genciniz-ihtiyarınız,  zengininiz-fakiriniz,  hiç  te-

reddüt  etmeden  fîsebîlillâh  mücâhede  ediniz.  Bu  sizin

hakkınızda çok hayırlıdır.”

Diğer bir Âyet-i Celîle’de: “Ey mü’minler! Allâh’a ve âhi-

rete îmân etmeyen küffâr ile durmayıp mukâtele ediniz!”

buyurmuşdur. (Tevbe s. 29)  Bu Âyet-i Celîlere tevessül ve te-

messük eden Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) ile aynı da‘vâda bu-

lunan mefkûre arkadaşı eşrâf-ı ashâbdan Mikdâd bin Esved

(r.anhümâ) ilân ve beyân eylemişlerdir ki: “Biz ehl-i îmân her

halde mücâhede -gazâ- ile mükellef olduğumuzdan fânî olan

bu  dünyâdaki  muvakkat  hayatımızı  Sâhib-i  Hakîkîsine  ve

onun uğrunda vermeğe azm etmişizdir!” demişlerdir.

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te

buyurulmuştur ki:

“Bir kimse gazâ ve cihâdın fazîletini ve fayda ve se-

vâblarını bilip de gazâya özenmeden ölüp giderse, şüb-

hesiz o kimse münâfıklıktan bir pay alarak ölür!” Yani ga-

zâ ve cihâdın fazîleti hakkında ihtilâf eden münâfıklara ben-

zemiş olur!

“Kim gazâ ve cihâd etmeksizin, (cihâdı arzû edip de)

kendi kendine: Keşke ben de mücâhidlerden olsaydım!

demeksizin vefât ederse münâfıklık huyundan bir şu‘be

üzerine ölmüş olur. (Müslim)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kîram, 58.s.)

 

 

 

EYYÂM-I BIYZ VE FAZÎLETLERİ

Hazret-i  Alî  (k.v.)’den:   “Bir   öğle  vakti  Resûlullâh

(s.a.v.)’i evinde ziyâret ettim ve kendilerine selâm verdim.

Selâmıma mukâbele ettikten sonra buyurdular ki: “Yâ Alî!

Cibrîl’in sana selâmı var.” Ben de: “Aleyke ve aleyhis-

selâm, Yâ Resûlallâh (s.a.v.)!” dedim. Bunun üzerine Re-

sûlullâh (s.a.v.) “Bana yaklaş” dedi. Ben de yaklaştım.

Buyurdular ki: “İşte Cibrîl, senin için diyor ki her aydan

üç gün oruç tutsun. Birinci gün için on bin sene, ikin-

ci gün için otuz bin sene, üçüncü gün için de yüz bin

sene oruç tutmuşcasına sevâb yazılacaktır.” Ben: “Yâ

Resûlallâh  (s.a.v.),  bu  üç  gün  orucu  tutarsam  bunun

sevâbı yalnız bana mı mahsûs? Bütün insanlar bu oru-

cu tutarlarsa onlara bu sevâblar verilmeyecek mi?” de-

dim. Resûlullâh (s.a.v.): “Yâ Alî! Allâhü Te‘âlâ bu sevâb-

ları sana ve senin gibi bu oruçları tutanlara verecektir.”

buyurdular.  Ben  “Yâ  Resûlallâh  (s.a.v.)!  Bu  oruçlar  ne

zaman, hangi günlerde tutulacaktır?” dedim. Buyurdular

ki: “Bu günler arabî ayların onüç, ondört ve onbeşinci

günleridir. Bu üç güne “eyyâm-ı bıyz” derler.”

Eyyâm-ı bıyz denmesinin sebebi: Hadîs-i şerîfi Hz. Alî

(k.v.)’den rivâyet eden Anter (r.a.): “Alî (k.v.)’den sordum:

“Eyyâm-ı bıyz” ne demektir? Alî (k.v.) şöyle cevâb verdi-

ler:  “Hazret-i Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde

güneşin  harâretinden  teni  siyahlanmıştı.  Cibrîl  (a.s.):

“Ey  Âdem,  teninin  beyaz  olmasını  arzû  eder  misin?”

dedi.  Âdem  (a.s.)  “Evet!”  dedi.  Cibrîl  (a.s.):  “Öyle  ise

ayın onüç, ondört ve onbeşinci günleri oruç tut” dedi.

Âdem (a.s.) onüçüncü günü oruç tuttu; teninin üçte biri be-

yazlandı. Ondördüncü günü oruç tuttu; teninin üçte biri da-

ha beyazlandı. Onbeşinci günü de oruç tutunca bütün vü-

cûdu bembeyaz oldu. İşte “eyyâm-ı bıyz” denmesinin se-

bebi budur.”

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Üç Aylar ve Fazîletleri, 82.s.)

 

 

 

 

DÜNYA LEZZET VE ŞEHVETİNDEN UZAK KALARAK GECE İBÂDETİNE KALKMAK

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimizin  bizlere  emir  ve  vasiyet-

lerinden biri de, dünyadan yüz çevirerek gece ibâdetine kalk-

maya  hazırlanmamız,  dünya  lezzet  ve  şehvetinden  uzak

kalmamız, helâl lokma ile de olsa karnımızı tıka-basa doyur-

mamamız hakkındadır.

Şunu  iyi  bil  ki,  zühde  yapışmaksızın  geceleyin  kolaylıkla

kalkacağını  sanan  kişi,  çöplükte  altın  arayan  kimse  gibi,

olmayacak  bir  şeyi  istemiş  olur.  Buna  kendisini  zorlasa  bile

devamlı  olmaz,  devamlı  olsa  bile  o  kişi  hicâbdadır.  Hakk’a

münâcaattan lezzet alamaz.

Şeyhayn, Ebû Dâvûd, Nesaî, İbn-i Mâce merfûan şu hadîsi

rivâyet ederler:

“Şeytan uyuyan kişinin uyanmaması için başının arka

son  kısmına  düğüm  atar  ve  “Senin  için  uzun  bir  gece

vardır, rahat uyu” diyerek eliyle vurur. Kişi uyanıp Allâh’ı

anar  anmaz  o  düğümlerden  ilki  gevşeyip  çözülür.  Kişi

abdest  alınca  ikinci  düğüm  gevşeyip  çözülür.  Namazı

kılınca  da  son  düğüm  gevşeyip  çözülür.  Böylece  vücû-

dunda  hafîflik  olur  ve  kendisi  de  neşeli  olarak  sabahlar

şâyet o kişi uykusundan uyandığında bu şekilde davran-

mazsa tembel ve uyuşuk bir halde sabaha girer.”

İbn-i Mâce’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır:

“…Bu şekilde davranmayan kişi (o gecenin sabahında)

hiçbir    hayırla     karşılaşmaz.       Binâenaleyh       şeytanın

düğümlerini iki rek‘at namazla olsun çözsün.”

Taberânî’de:  “Hakk  Te‘âlâ  iki  kişiye  güler:  Bunlardan

biri soğuk bir gecede yatağını, yorganını bırakıp, abdest

alıp namaza kalkan kişidir. Hakk Te‘âlâ bu kişi için melek-

lerine şöyle seslenir: “Kulumun bu davranışı ne içindir?”

Cevâb: “Senin katında bulunanları umduğu ve yine Senin

nezdindekilerden korktuğu için.” buyurulur.

Hakk    Te‘âlâ,   “İsteklerini,  ricâlarını   kabûl   ettim  ve

verdim, korktuğu şeyden de kendisini emîn kıldım” buyu-

rur.                    (İmâm-ı Şa‘rânî, el-Uhudü’l Kübrâ,  135-139.s.)

 

 

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN YEMEK ÂDÂBI

 

Ömer b. Ebû Seleme (r.a.) anlatıyor: “Bir gün (babalı-

ğım) Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte yemek yerken sahanın

öbür  kenarındaki  eti  almaya  yeltendim.  Allâh  Resûlü

(s.a.v.): “Önünden ye” buyurdu.”

Ümeyye b. Mahşi (r.a.) anlatıyor: “Bir def‘asında ada-

mın biri Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında yemek yemeye

başladı ve besmele çekmedi. Yemekten tek bir lokmalık

bir şey kalmıştı, bu son lokmayı ağzına götürürken: “Ev-

velinde ve sonunda bismillâh” dedi. Adam böyle deyince

Nebî (s.a.v.) güldü ve:

– Vallâhi baştan beri şeytan da seninle birlikte yi-

yordu.  Sen  besmele  çekince  şeytanın  karnında  bir

şey kalmadı, hepsini kustu, buyurdu.

Huzeyfe  (r.a.)  anlatıyor:  “Bir  gün  Peygamberimiz

(s.a.v.)’in yanında otururken bir çanak yemek getirilip Re-

sûlullâh (s.a.v.)’in önüne konuldu. Allâh Resûlü (s.a.v.) eli-

ni yemeğe uzatmayınca biz de uzatmadık ki, Resûl-i Ek-

rem  (s.a.v.)  yemeğe  başlamadıkça  biz  de  başlamazdık.

Derken bir bedevî kovalanıyormuşcasına geldi, yemekten

almak için elini çanağa uzattı. Resûlullâh (s.a.v.) adamın

elini  tuttu.  Tam  o  sırada  yine  kovalanıyormuşcasına  bir

câriye geldi, o da elini yemeğe götürürken Resûl-i Ekrem

(s.a.v.) onun da elini tuttu ve: “Hiç şübhesiz şeytan, ye-

mek üzerine Allâh’ın adının anılmaması sebebiyle ye-

mek yemek üzere olanların yemeklerine ortak olmak

ister. Şeytan bizim yemeğe dokunmadığımızı görünce

bu yemekten yiyebilmek için şu bedevîyi getirdi. (Fa-

kat) ben onun elini tuttum. Derken aynı maksatla şu

câriyeyide getirdi. Ama ben onun da elini yakaladım.

Kendisinden  başka  ilâh  olmayan Allâh’a  yemîn  ede-

rim  ki  onun  eli  de  bunların  elleriyle  birlikte  elimde.”

Sonra besmele çekerek yemeğe başladı.

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 261-262.s.)

 

 

 

 

 

 

 

ALLÂH RESÛLÜ (S.A.V.)’E SALEVÂT

GETİRMENİN MİKDÂRINA DÂİR HADÎS-İ ŞERÎF

Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.) dedi ki: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), ben Se-

nin üzerine çok salevât getiriyorum. Buna vaktimin ne kadarını tah-

sîs edeyim?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:  “Dilediğin kadarını.”

buyurdular. Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.): “Dörtte biri nasıl?” diye sorunca

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Dilediğin kadar yap, artırırsan se-

nin için daha hayırlıdır.” diye buyurdular. Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.)

tekrâr sordu: “Üçte biri olsa?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:  “Dile-

diğin kadar yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.” diye bu-

yurdular. Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.) tekrâr sordu: “Yarı olsa?” Resûlul-

lâh (s.a.v.) Efendimiz: “Dilediğin kadar yap, artırırsan senin için

daha hayırlıdır.” diye buyurdular. Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.) tekrâr sor-

du: “Üçte iki nasıl?” deyince Resûlullâh (s.a.v.): “Dilediğin kadar

yap, artırırsan senin için daha hayırlıdır.” Hz. Übey b. Ka‘b (r.a.)

bunun  üzerine  tekrâr  sordu:  “Bütün  vakitlerimde  Yâ  Resûlallâh

(s.a.v.), Sana salevât getirsem?” Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu-

yurdular ki: “Bu sana yeter, gam ve kederine de mâni olur.”

 

SALEVÂT-I ŞERÎFE

Hadîs-i  şerîfte: “Kim,  bu  salevât-ı  şerîfeyi  bir  def‘a  okursa

bana oniki bin salevât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme  salli  ‘alâ  muhammedi’n-nebiyyi  ‘adede  men  sallâ

‘aleyhi mine’l-ahyâri ve ‘adede men lem yusalli ‘aleyhi mine’l-eşrâ-

ri ve ‘adede katarâti’l-emtâri ve ‘adede evrâkı’l-eşcâri ve ‘adede en-

fâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve ‘adede mâ-kâne ve mâ-yekûnu ilâ

yevmi’l-haşri ve’l-karâri ve salli ‘aleyhi mâ-te‘âkabe’l-leyli ve’n-ne-

hâri. Ve salli ‘aleyhi ma’htelefe’l-melevâni ve te‘âkabe’l-‘asrâni ve

kerrara’l-cedîdâni ve’stakbele’l-furkadâni ve ‘adede emvâci’l-bihâri

ve ‘adede’r-rimâli ve’l-ğifâri. Ve belliğ rûhahû ve ervâha ehli beytihi

minne’t-tahiyyete ve’t-teslîme ve ‘alâ cemî‘i’l-enbiyâ-i ve’l-mürselî-

ne ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîne. Allâhümme salli ‘alâ Muham-

medin ve ‘alâ âli Muhammedin bi ‘adedi külli zerratin elfe elfi merra-

tin. Allâhümme salli ‘alâ Muhammedi’n-nebiyyi ve ‘alâ âlihi ve sah-

bihî  ve  sellim.  Sübbûhun   kuddûsun    rabbünâ  ve  rabbü’l-melâiketi

 

 

ve’r-rûh. Rabbi’ğfir ve’rham vağfu ve tekerram ve tecâvez ‘ammâ

ta‘lemu inneke tağlemu mâ-lâ nağlemu inneke ente’llâhu’l- e‘azzü’l- ekremü.

ANA BABAYA SAYGI

Büreyde anlatıyor: Adamın biri Resûlullâh (s.a.v.)’e ge-

lerek:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), annemi çok sıcak bir günde iki

fersah (yaklaşık 11 km.) sırtımda taşıdım. Hava o kadar sı-

caktı ki yere bir parça et bırakılsaydı pişerdi. Bu hizmetim-

le anamın hakkını ödemiş olabilir miyim? diye sordu.

Resûlullâh (s.a.v.):

–  Senin o hizmetin ananın bir tek doğum sancısını

belki karşılar. buyurdu.

Ebû  Gassân  ed-Dabbî  anlatıyor:  “Sıcağın  alabildiğine

yüksek olduğu bir gün babamla birlikte yürürken Ebû Hü-

reyre (r.a.)’e rastladık. Bana:

– Yanındaki kim? diye sordu.

– Babam.

– Babanın önünde yürüme, ya arkasında ya da yanında

yürü. Babanla kendi arana kimseyi sokma, babanı uçuru-

mun kenarında yürütüp de korkutma. Babanın gözlerini dik-

tiği etsiz kemiği bile yalama, belki canı çekmiş olabilir, de-di.”

  • ••••

ÜSÂME (R.A.)’İN HURMA AĞACINI YARIP

ÖZÜNÜ ANNESİNE YEDİRMESİ

Muhammed b. Sîrîn anlatıyor: “Osman b. Affân (r.a.)’in

hilâfeti döneminde bir tek hurma ağacının fiyatı bin dirheme

yükselmişti. Bir def‘asında Üsâme (r.a.) bir hurma ağacına

yanaşarak  ağacı  yardı,  özünü  çıkarıp  annesine  yedirdi.

Çevresindekiler:

– Böyle yapmanın sebebi ne? Biliyorsun ki bir tek hurma

ağacının fiyatı bin dirhem, dediler.

Üsâme (r.a.):

– Annem hurma ağacının özünü istemişti. Annem ben-

den elimden gelen bir şeyi istediğinde behemehal arzûsu-

nu yerine getiririm, dedi.”

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 28-32.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUKLARA ŞEFKAT GÖSTERMEK VE ARALARINDA EŞİT MUÂMELE YAPMAK

Enes (r.a.) anlatıyor: Kadının birisi iki kızıyla birlikte

Hz. Âişe (r.anhâ)’nın yanına gelmişti. Hz. Âişe (r.anhâ)

kadına üç tane hurma ikrâm etti. Kadın da çocuklara bi-

rer tane verdi. Birini de kendi ağzına atmaya hazırlanır-

ken çocukların kendisine baktığını görünce, hurmayı iki

parçaya ayırıp ikisi arasında taksim ederek, gitti. Daha

sonra Resûlullâh (s.a.v.) gelince, Hz. Âişe (r.anhâ), ka-

dının yaptıklarını anlattı.

Peygamber (s.a.v.): “Yaptığı bu işle bu kadın, cen-

nete girecektir.” buyurdu.

Abdullah  b.  Amr  (r.a.)  anlatıyor:  Resûlullâh  (s.a.v.)

minber üzerinde halka hitap etmekte iken, Hz. Hüseyin

dışarı çıktı. Boynunda sürüklemekte olduğu bir atkı var-

dı. Yürürken atkının üzerine basınca, yüzüstü yere yu-

varlandı. Peygamber (s.a.v.)’in onu kaldırmak için min-

berden indiğini gören cemaat, onu kaldırarak, kendisine

getirdiler. Peygamber (s.a.v.), Hz. Hüseyin (r.a.)’i sırtına

alarak:

“Kahrolasıca şeytan!.. Doğrusu çocuk da ne ka-

dar tatlı. Vallahi o yanıma getirilince, minberden in-

diğimin farkına vardım.” buyurdu.

Enes  (r.a.)  anlatıyor:  Adamın  birisi  Peygamber

(s.a.v.)’in yanında otururken, çocuklarından birisi çıka-

geldi. Adam çocuğu öpüp dizine oturttu. Derken bir de

kızı geldi. Onu da önüne oturtunca, Resûlullâh (s.a.v.):

“Aralarında eşit muâmele yapmayacak mısın?!”

diye îkâzda bulundu.

Resûlullâh  (s.a.v.):  “Çocuklarınıza  hoş  muâmele-

de bulunun ve onları güzel terbiye edin.” buyurmuş-

tur.

(Yûsuf Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 3.c., 1082-1083.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KUŞLUK NAMAZININ FAZÎLETİ

Yarı ölüm sayılan uykudan kalkıldığında yepyeni bir ha-

yat, bir canlılık başlar. Hayvanlar bile yeni günün neşesi için-

de inlerinden dışarı çıkarlar. Bütün varlık, kimi lisân-i hâl ile

kimi lisân-i kal ile Allâh’a şükreder, yeni hayatın şerden uzak

kalmasını dilerler. Biz de, bizi tekrar hayata kavuşturan Rab-

bimize şükretmek üzere iki rek‘at namaz kılarız. Bu namaz

(sabah namazı) ruha gıda, bedene zindelik, şuura tazelik ve

kuvvet verir. Güneş doğup bir metre kadar yükselince orta-

lıkta bir hareket başlar, herkes rızkını te’min etmek için işinin

başına koşar. İşte bu birkaç dakika içinde vakit müsaitse, iki

rek‘at kuşluk namazı kılıp öylece hayat mücâdelesine başla-

mak, ayrı bir kuvvet, ayrı bir bereket verir. O gün için şeyta-

nın vesvese ve desisesine bir sed çekilmiş olur. Buna işâret-

le Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Sabahleyin  her  kemiğinize  karşılık  bir  sadaka  var-

dır; her tesbih bir sadakadır, her hamd bir sadakadır, her

tehlîl bir sadakadır, her tekbir bir sadakadır. İyilikle em-

retmek bir sadakadır, fenalıktan men’etmek bir sadaka-

dır. Kuşluk vakti iki rek‘at namaz kılmak ise, bütün bun-

lara bedel kâfi gelir.” (Müslim)  Diğer bir hadîste de buyuru-

luyor ki:

“Kim kuşluk vaktinde iki rek‘at namaza devam eder-

se,  günâhları  denizköpüğü  kadar  dahi  olsa  (kul  hakkı

hâriç) mağfiret olunur.” (İbn-i Mâce)

Kuşluk namazının sünnet olduğu malûmdur. Devam edil-

diği takdirde günâhların yarlıganmasına vesile olur; şu şart-

la ki, o günkü hayat seyri, bu namazdan alınan feyiz ve ilha-

mın ışığı altında meşru bir istikamet üzerinde yürütülmelidir.

Hazret-i Ebû Derdâ (r.a.) diyor ki:

“Canımdan daha fazla sevdiğim Peygamber (s.a.v.), ba-

na, yaşadığım müddetçe terk etmemem üzere her ay üç gün

oruç tutmamı, kuşluk namazı kılmamı, vitir namazını kılma-

dan uyumamamı tavsiye buyurdular.” (Müslim)

 

 

(Celâl Yıldırım, Hadîs-i Şerîflere Göre Amellerin Fazîletleri, 24-25.s.)

 

 

 

 

HASTA ZİYÂRETİNİN ÖNEMİ

Abdullâh  b.  Nâfi‘  anlatıyor:  “Ebû  Mûsâ  el-Eş‘arî

(r.a.),  Hz.  Alî  (r.a.)’in  bir  ara  hastalanan  oğlu  Hasan

(r.a.)’i ziyârete gitti. Hz. Alî (r.a.) sordu:

–  Yâ  Ebâ  Mûsâ,  hastayı  ziyârete  mi  geldin  yoksa

normal ziyârete mi?

– Hastayı ziyârete geldim. Hz. Alî (r.a.):

–  Öyleyse şunu bil ki bir müslüman bir hastayı

ziyâret  ettikten  sonra  hastanın  yanından  çıkarken

yetmiş  bin  melekle  geri  döner.  Eğer  ziyâretini  sa-

bahleyin yapmışsa o melekler akşama kadar kendi-

sine istiğfar ederler, akşam yapmışsa sabaha dek

ona mağfiret dilerler. Ayrıca o ziyâretçiye cennette

bir harîf (su arkı) verilir, dedi.”

Ebû  Hüreyre  (r.a.)  anlatıyor:  “Bir  def‘asında  Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz:

– Bugün içinizden kim oruç tuttu? diye sordu. Hz.

Ebû Bekir Sıddîk (r.a.):

– Ben, dedi. Resûlullâh (s.a.v.):

– Hasta ziyâretine gideniniz var mı? Yine Ebû Be-

kir Sıddîk (r.a.):

– Ben, dedi.

–  Hanginiz bir cenâzenin teşyîinde bulundu? Yi-

ne Ebû Bekir Sıddîk (r.a.):

– Ben, dedi.

– Bugün kim bir yoksulun karnını doyurdu? Ebû

Bekir Sıddîk (r.a.):

– Ben, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

– Bu  hasletleri  bir  günde  kendisinde  toplayan

kimse muhakkak cennete girer, buyurdular.”

 

 

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 62-63.s.)

 

 

 

 

 

 

CİHÂDDAN MÜNÂFIKLAR KAÇINIRLAR

Kur’ân-ı Kerîm’de:  “Ey îmân edenler Siz hafif silahlı-bi-

nekli, ağır silahlı-binekli olarak genç, ihtiyar, evli, bekâr, fa-

kir, zengin, piyâde, süvârî hepiniz evlerinizden fırlayıp ci-

hâda gidiniz ve mallarınızla, canlarınızla Allâh yolunda ci-

hâd ediniz. Eğer siz Hayır nerededir bilenlerdenseniz, ci-

hâd sizin için çok hayırlıdır. Habîbim! Eğer Tebük seferi ya-

kîn  bir  ganîmet,  kolay  bir  sefer  olsaydı  (münâfıklar  da)

mutlaka arkana düşerlerdi. Lâkin bu çok meşakkatli sefer

kendilerine uzak geldi. Bununla beraber münâfıklar gücü-

müz yetseydi muhakkak sizinle yola çıkardık! Diye yalan

yere yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini yalancılıkla ölü-

me sürüklüyorlar. Allâh bilir ki onlar muhakkak yalancıdır-

lar.” (Tevbe s. 41-42)

Âyet-i celîlede:  “Ey îmân edenler! Size ne oldu ki: Allâh

yolunda cihâda gidiniz! denilince, yerinize yurdunuza bağ-

lanıp ağırlaştınız! Yoksa âhiretten (geçerek) dünyâ hayatı-

na râzî mı oldunuz? Fakat o değersiz hayatın kıymeti, âhi-

retin yanında pek az hayırlı olduğu, muhakkaktır. Eğer siz

(peygamberle)  topluca  cihâda  gitmezseniz Allâh  sizi  çok

acıtıcı bir azâb ile cezâlandırır. Ve (O bağlandığınız yerini-

  1. ze) sizden başka bir kavim getirir de Allâh’a hiçbir zarar

veremezsiniz! Çünkü Allâh’ın her şeye tamâmıyla kudreti

yeter.” (Tevbe s. 38-39)

Umûmî seferberlik emri verilince: Genç, ihtiyar, evli, bekâr,

hasta, sağlam her müslümanın, bu emri işitir işitmez îcâbet et-

mesi, Ebû Talha, İbn-i Abbas, Mücâhid, Katâde (r.a.e.)’e göre

farzdır. Husûsî seferberlik emrine de aynı sûretle icâbet edil-

mesi vâcib olur.

Bu âyet-i celîle, şarkî Roma İmparatorluğuna karşı müdâ-

faa amacı ile açılan Tebük seferi hakkında nâzil olmuştur.

Bu gazâ, o devirde dünyânın en kuvvetli, şevketli impara-

torluğuna karşı ihtiyar edilmiş bulunduğundan bir istisnâya tâ-

bi olmadan umûmî bir seferberlik emredilmiştir.

Tevbe sûresinin âyetleri bütün bu seferin hareket tarzını bil-

dirir. Seferden kaçanların kınanmasını ihtivâ eder.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramâzanoğlu (k.s.), Musâhabe, 3.c., 151.s.)

TEHECCÜD NAMAZI (GECE NAMAZI)

Resûlullah  sallallâhu  aleyhi  ve  selem:  “Müslüman

bir kimse, farzların dışında nâfile olarak her gün Al-

lâh  rızası  için  on  iki  rek`at  namaz  kılarsa,  Allâhü

Te‘âlâ  ona  cennette  bir  köşk  yapar”  (Müslim)        buyur-

muştur.

Allâh’a yaklaştıran en mühim ibâdet olması hasebiy-

le  ümmetinin  de  bu  nimetten  nasiblenmelerini  arzû

ederlerdi. Öncelikle yakın akrabasından tebliğe başla-

yan Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, bir

gece Ali ile Fâtımâ radıyallâhu anhümâ’nın kapısını çal-

mış ve onlara:

–  “Namaz  kılmayacak  mısınız?” (Buhârî)         buyurarak

geceyi  boş  geçirmemelerini  istemişti.  Diğer  ashâbına

da:

“Aman gece kalkmaya gayret edin! Çünkü o siz-

den önceki sâlih kimselerin âdeti ve Allâh’a yakın-

lıktır. (Bu ibâdet) günâhlardan alı kor, hatalara kefâ-

ret olur ve bedenden dertleri giderir.” (Tirmizî)  buyura-

rak onları huzûrun kaynağına yöneltmek istemişti.

Âile içinde kadın ve erkeğin Allâh’a ibâdet ve sâlih

ameller işleme husûsunda birbirlerine destek olmaları-

nın önemine dikkat çeken Efendimiz sallallâhu aleyhi ve

sellem  bilhassa  gece  namazına  kalkmada  bu  yardım-

laşmanın daha da önemli neticeler hâsıl edeceğini şöy-

le ifâde etmiştir:

“Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldı-

ran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kim-

seye Allâh rahmet etsin. Aynı şekilde geceleyin kal-

kıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa

yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Al-

lâh rahmet etsin.”

 

 

(Ebû Dâvud, Tatavvu’, 18; Tirmizî, Vitr, 13)

 

 

 

 

İSTİHÂRE NAMÂZI

Şöyle ki: Hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dâir

ma’nevi bir işârete nâil olmak isteyen kimse yatacağı zaman

iki rek‘at namâz kılar, ilk rek‘atinde  Kâfirûn sûresini, ikinci

rek‘atında da İhlâs sûresini okur, nihâyetinde de istihâre du-

âsını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar,

rü’yâda beyaz veyâ yeşil görülmesi, hayra; siyah veyâ kırmı-

zı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu veçhile istihâre namâ-

zının yedi gece yapılması ve kalbe ilk lâhik olana bakılması

da bir Hadîs-i şerîf ile beyân buyrulmuştur.

İSTİHÂRE DUÂSI

Allâhümme  innî  estehîruke  bi-’ilmike  ve  estakdîruke  bi-

kudretike ve es’elüke min fazlikel’azîm, fe inneke takdiru ve

lâ-akdirü ve ta’lemü ve lâ-a’lemü ve ente ‘allâmül-guyûb, al-

lâhümme, in künte ta’lemü enne hâze’l-emre hayrun lî fî-dînî,

me’âşî ve ‘âkibeti emrî ve ‘âcili emrî ve âcilihi fa’kdürhü lî ve

yessirhu lî sümme bârik fîhi lî. Ve in-künte ta’lemü enne hâ-

ze’l-emre şerrun  lî fî dînî ve me’âşî ve ‘âkıbeti emrî ve ‘âcili

emrî ve’acilhi fa’srüfhü ‘annî va’srifnî ‘anhü fa’kdir liye’l-hay-

ra haysü kâne sümme ardinî bihî veyüsemmâ hâcetehu.

NAZAR DUÂSI

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhümma’hrusnâ  bi-’aynike’lletî  lâ-tenâmu,  ve’hfaznâ

bi-ra’fetike’lletî lâ-terâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ fe-

lâ-tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r-râhimîne

ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb,

sebbit  kulûbenâ  ‘alâ  dînike  ve  tâ’atike.”  “Allâhümme’c’al  fî

kalbî nûran  ve fî basarî nûran  ve fî sem’î nûran ve ‘an yemînî

nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâ-

mî nûran ve halfî nûran ve’c’al lî nûran.” (Buhârî)

El-hamdü  li’llâhi’llezî  tevâda’a  küllü  şey’in     li  ‘azametihi

ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’ in li ‘izzetihi, ve’l-hamdü

li’llâhi’llezî hada’a küllü şey’in li mülkihî, ve’l-hamdü li’llâhi’lle-

zî istesleme küllü şey’in  li kudretihî.

 

 

 

 

 

 

EVLENMEK RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN EMRİDİR

“Benim  getirdiğim  sistemi  seven,  sünnetimle  amel

etsin. Ve şübhesiz ki, nikâh da benim sünnetimdendir.”

buyurulmuştur.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“Evleniniz, çoğalınız. Çünkü ben Kıyâmet günü sizin-

le diğer ümmetlere karşı iftihâr ederim”  meâlindeki ha-

dîs-i şerîfle de teşvîk edilmiştir.

İbn-i Mâce’nin Sünen’inde: “Nikâh benim sünnetimdir.

Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir”

diye rivâyet edilmiştir.

Keşfü’l-Ğumme’de belirtilen hadîs-i şerîflerin birinde ise:

“Kötüleriniz bekârlarınızdır” buyurulmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz çoğu kere: “Evli olan kim-

senin iki rek‘at namazı, bekârın seksen iki rek‘atinden

hayırlıdır!” buyurdukları rivâyet edilmiştir.

Evlenmekten maksâd sadece cinsî arzûyu yerine getir-

mekten ibâret değildir. Belki insan kendisine bir hayat arka-

daşı seçmek sûretiyle bir âile yuvası kurmak ve böylece di-

nini ve namusunu korumaya, şerefli bir hayat sürmeye ça-

lışmaktır.

Hadîs-i şerîfte: “Dünyânın hepsi yararlanılacak bir ta-

kım şeylerdir. Ama bu şeylerin en hayırlısı sâliha bir ka-

dındır.  Kocası  ona  bakınca  kadın  sevinç  kaynağı  olur,

ona bir emir verince yerine getirir. Kocası bulunmayın-

ca da kendini ve kocasının malını yeterince korur” buyu-

rulmuştur.

Diğer bir hadîste: “Kişi evlendiği vakit dîninin yarısı ta-

mamlanmış olur. Geri kalan yarısı için de Allâh’tan kork-

sun!” buyurulmuştur.

Kadından maksâd daha çok, nesli devam ettirmektir. Ha-

dîs-i şerîfte: “Sevimli iç açıcı ve bir de çok çocuk doğu-

rucu olan kadınla evlenin. Tâ ki, Kıyâmet günü ben di-

ğer peygamberlere karşı sizin çokluğunuzla iftihâr ede-

yim” buyurulması buna işârettir.       (Ni‘met-i İslâm, 702-703.s.)

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E SALÂT-Ü SELÂM GETİRMEMENİN GÜNÂHI

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte:

“Resûl-i Ekrem (s.a.v.) minbere çıktı, âmin dedi. Sonra

bir basamak daha çıktı âmin dedi. Sonra bir basamak da-

ha çıktı, âmin dedi.” Bunun üzerine Mu‘âz (r.a.) tekrar tek-

rar âmin demesinin sebebini Resûlullâh (s.a.v.)’e sordu.

“Cebrâîl bana gelerek dedi ki: Yanında ismin zikredi-

lip de sana salât-ü selâm getirmeyen kimse bu halde

iken  ölürse,  cehenneme  girsin,  Allâh  onu  rahmet  ve

mağfiretinden uzaklaştırsın. Âmin de. Ben de âmin de-

dim. Kim Ramazan ayına ulaşır da, onun orucu ve ibâ-

detleri kabûl olmaz. Ve o kimse böyle iken ölürse, ce-

henneme  girsin,  Allâh  onu  rahmet  ve  mağfiretinden

uzaklaştırsın  dedi  ve  bana  da  âmin  de,  dedi.  Ben  de

âmin dedim. Kim annesine, babasına veyâhud bunlar-

dan  birine  ulaşır  da  onlara  bakmaz,  böylece  ölürse  o

kimse cehenneme girsin, Allâh onu rahmet ve mağfire-

tinden uzaklaştırsın, dedi. Bana da âmin de, dedi. Ben

de âmin dedim.” (Taberânî)

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Yanında ismim zikre-

dilip,  bana  salât-ü  selâm  getirmeyen  kimse  cimrilerin

en cimrisidir.” (Tirmizî)

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kim ki, yanında anıl-

dığımda bana salât-ü selâm getirmezse o kimse cenne-

tin yolunu bulamaz.” (Beyhakî)

Başka  bir  hadîste  Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle  buyuruyor:

“Herhangi bir kavim, bir yerde toplanarak oturup, son-

ra bana salât-ü selâm getirmeden, Allâh’ı zikretmeden

dağılırsa, Allâh onlara noksanlık verir, Allâh dilerse on-

lara azâb eder, dilerse onları bağışlar.” (Tirmizî)

Ebû Katâde (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Bir kişinin ya-

nında  anıldığımda,  bana  salât-ü  selâm  getirmezse,  o

adam bana ezâ etmiş olur.” (Suyûtî)

(Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 465-466.s.)

 

 

 

 

 

 

SALÂT-Ü SELÂMLARIN RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E ULAŞMASI

“Hiçbir kimse yoktur ki, bana selâmet diler de, Al-

lâh benim ruhûmu bana iâde edip onun selâmını ken-

disine iâde etmeyeyim.” (Ebû Dâvud)

Ebû Bekir b. Ebû Şeybe, Ebû Hüreyre (r.a.)’den nak-

leder. Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor:

“Benim kabrimin yanında kim bana salât-ü selâm

getirirse,  ben  O’nu  işitirim.  Kim  ki,  uzak  bir  yerden

bana salât-ü selâm getirirse, o bana ulaştırılır.” (Beyha-

kî)

İbn Mes‘ûd (r.a.)’den rivâyet edilmiştir:

“Allâh  (c.c.)’nun  yeryüzünde  seyahat  eden  öyle

melekleri vardır ki, onlar, bana ümmetimin selâmları-

nı teblîğ ederler. (Ben de onların selâmlarını kendile-

rine iâde ederim.)” (Nesaî)

Benzeri hadîs Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiş-

tir. İbn Ömer (r.a.)’dan rivâyet edilir:

“Siz peygamberinize, her Cuma günü çok salât-ü

selâm getiriniz. Zîrâ her Cuma günü sizin salât-ü se-

lâmınız O’na teblîğ edilir.

Bir rivâyette Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“… Sizden biriniz bana salât-ü selâm getirmez ki,

bitirdiği zaman hemen onun salât-ü selâmı bana ar-

zolunmasın.”

Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den rivâyet ediyor:

“Nerede bulunursanız bulunun bana salât-ü selâm

getiriniz. Zîrâ sizin salât-ü selâmınız bana ulaşır.” (Ta-

berânî)

İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir:

“Ümmet-i Muhammed’den hiçbir kimse yoktur ki,

Resûlullâh  (s.a.v.)’e  salât-ü  selâm  getirsin  de  O’na

ulaşmasın.” (Beyhakî)

(Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 467-468.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

TEVBENİN HAKÎKATİ

İsyankârın biri, tevbe eder. Uzun seneler ibâdete daldıktan

sonra tevbesinin kabûl olunmasına dâir bir işâret göremez. Bu

kulun tevbesini kabûl etmesi husûsunda zamanın peygambe-

ri,  Allâh  (c.c.)’ne  duâda  bulunduğu  zaman,  Allâhü  Te‘âlâ  o

peygambere  şöyle  buyurmuştur:  “İzzet  ve  Celâlim  hakkı

için, eğer göklerin ve yerin ehli, bu kişi hakkında şefâatte

bulunsalar bile, kendisinden tevbe ettiği günâhın tadı kal-

binde oldukça onun tevbesini kabûl etmeyeceğim.”

Günâhlar  tabîaten  sevilen  amellerdir.  Bu  bakımdan  kişi

bunların acısını nasıl hissedecektir? İçinde zehir olan bir balı

yiyen, lezzeti sebebiyle onu idrâk etmezse ve lezzetli sayarsa

hastalanır. Hastalık ve elemi uzar, kılları dökülür, a‘zâları felç

olur. Bu durumda ona o zehir gibi, içinde zehir bulunan bir bal

ikrâm edilir. O da aç ve tatlıya iştiyâklı ise, böyle bir kimse o

baldan nefret eder mi, etmez mi? Eğer ‘Hayır etmez!’ dersen,

senin bu sözün, görüneni ve zarûrî olanı inkâr etmektir. Aksi-

ne o kişi, içinde zehir olmayan baldan da zehirli bala benzedi-

ği için çoğu zaman nefret eder.

İşte  tevbe  edenin  günâhın  acılığını  hissetmesi  de  böyle

olur. Çünkü bilir ki her günâhın zevki, balın zevki gibidir. Ya-

pacağı  da  zehirin  yapacağı  şeydir.  Tevbe  ancak  böyle  bir

îmân ile olduğu zaman sahîh olur. Böyle îmân pek nâdir oldu-

ğundan dolayı tevbe de pek nâdir olur. Tevbe edenleri Allâhü

Te‘âlâ’dan yüz çevirmiş, günâhları hafîfe almış ve üzerinde ıs-

râr eder görürsün!

Tevbe edenin zararı da yaptığı hırsızlık ve zinâ cihetinden

gelmez. Aksine bu hareketin Allâh (c.c.)’nun emrine muhâle-

fet olması cihetinden gelir. Bu her günâh için geçerlidir. Bun-

dan doğan niyete gelince, o niyet geçmişi telâfi etmenin irâde-

sidir. Onun hâl-i hazırla ilgisi vardır. O hâl-i hazırda yapmış ve

hâli hazırda yapmakta olduğu her mahzurlu şeyin terkini ge-

rektirir. Hâl-i hazırda kendisine teveccüh eden her farzın edâ-

sını vâcib kılar. Onun mâzi ile de ilgisi vardır, o da ölüme ka-

dar ibâdetlerin ve günâhı terk etmenin devamlı olmasıdır.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmiddîn, 4.c., 63.s.)

 

 

 

 

TESBÎH NAMÂZI

İkrime vâsıtasıyla Abdullâh b. Abbâs (r.a.)’dan rivâyet edil-

diğine göre Resûlullâh (s.a.v.), Abbâs b. Abdulmuttalib (r.a.)’e

şöyle demiştir: “Ey Abbâs, ey amcam! Sana bir iyilikte bu-

lunup  sana  faydalı  şeyler  söyleyeyim  mi?  Sana  iyilikte

bulunup da işlediğin günâhının ilkini de sonuncusunu da,

eskisini de yenisini de, bilerek yapılanı da yanılarak yapı-

lanı da, küçüğünü de büyüğünü de, gizlisini de açığını da

içine  alacak  şekilde,  onunun  da  bağışlanmasına  vesîle

olacak bir fiili haber vereyim mi? Bunların bağışlanması-

na vesîle olan fiil tesbîh namâzıdır. Onu dört rek‘at olarak

kılarsın. Her rek‘atında Fâtihâ ile bir sûre okursun. Ancak

kıraatten önce onbeş kere “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâ-

hi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber” dersin, kıraatten son-

ra da, on kere aynı tesbîhi edip, rükûa varırsın. Bunu on

kere de rükûda söylersin. Sonra rükûdan başını kaldırıp

bunları on kere daha söylersin. Sonra secdeye gidersin

on kere de secdede söylersin. Secdeden başını kaldırıp

on kere, ikinci secdeye varıp on kere daha bunları tekrâr

edersin. Bunların bir rek‘attaki toplamı yetmişbeştir. Dört

rek‘atta ise üçyüz tesbîh etmiş olursun. Bu namâzı günde

bir kere kılabilirsen kıl. Bu mümkün olmaz ise her Cuma

günü bir kere kıl. Bu mümkün olmaz ise ayda bir kere kıl.

Bunu yapamazsan senede bir def‘a kıl. Bu da mümkün ol-

mazsa hiç değilse ömründe bir kere kıl.”

(Rükû ve secde tesbîhleri namâzın asıl tesbîhleri olduğu

için bundan ayrıdır ve önce onlar okunur, sonra diğer tesbîh-

ler okunur.)

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefî Fıkhı, 5.c., 55.s.)

Tesbîh namâzı, kendisine rağbet olunan bir namâzdır ki,

onu her zaman itiyat etmek ve ondan gaflet ve tembellik etme-

mek müstehâbdır.

Onu kılan, rükûda üç kere (Sübhâne Rabbiye’l-‘Azîm) ve

sücûdda üç kere  (Sübhâne Rabbiye’l-A‘lâ) demekten başlar

ve sonra adı geçen tesbîhleri okur.

(Mehmet Zihni Efendi, Ni‘meti İslâm, 352-353.s.)

SÂLİHLERDEN DUÂ İSTEMENİN FAZÎLETİ

Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “Umre yapmak için Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimizden izin istedim. Bana izin verdi ve:

“Kardeşim, bizi duândan unutma!” buyurdu.

Bütün dünyâ benim olsaydı, Resûlullâh (s.a.v.)’in bu sö-

zü kadar beni sevindirmezdi.” (Ebû Dâvud)

Talha b. Ubeydullâh (r.a.) anlatıyor: “Bir yolculukta ada-

mın biri gitti, elbisesini çıkardı, kızgın kumlar üstünde debe-

lenip  nefsine:  “Cehennemin  ateşini  tat!  Geceleri  leş,

gündüzleri tembelsin!” diye söylenmeye başladı. O sıra-

da  Peygamberimiz  (s.a.v.)  bir  ağacın  gölgesinde  istirahat

buyuruyordu. Doğruca Resûlullâh (s.a.v.)’in huzûruna vardı

ve:

– Nefsim beni yendi! dedi. Resûlullâh (s.a.v.):

– İyi dinle, gök kapıları senin için açıldı, melekler se-

ninle övündüler, buyurduktan sonra Sahâbelerine:  “Kar-

deşinizden  faydalanın.”  diye  öğüt  verdi.  Bunun  üzerine

herkes:

– Ey falanca, benim için duâ eyle, demeye başladı. Re-

sûlullâh (s.a.v.):

– Hepsi için birden duâ eyle, dedi. O da:

– Allâhım, takvayı onlara azık eyle. İşlerini doğru yol-

da bir araya getir, dedi.

O duâ ederken Resûlullâh (s.a.v.) de:  “Allâhım, onun

duâsını  gerçekleştir”  diyordu.  Adam  duâsına  devâmla:

“Allâhım, cenneti onların meskenleri yap!” dedi.”

Esir b. Câbir anlatıyor; “Hz. Ömer (r.a.), Üveys’e:

– Benim için istiğfar eyle, dedi.

– Sen Resûlullâh (s.a.v.)’in sahâbesi iken ben senin için

nasıl istiğfar edebilirim? Hz. Ömer (r.a.):

– Ben, Resûlullâh (s.a.v.)’den dinlemiştim: “Tabiîn’in en

hayırlısı  Üveys  denilen  adamdır.  Sizden  her  kim  ona

rastlarsa sizin için mağfiret dilemesini istesin.” buyur-

muştu, dedi.

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 3.c., 60-62.s.)

 

 

 

 

ALLÂH (C.C.)’YU ZİKRETMEK

Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurmuştur: “Allâh’ın bir sınıf me-

lekleri  vardır  ki,  bunlar  yolları,  sokakları  dolaşırlar,  ehl-i  zikri

ararlar, onlar Azîz ve Celîl olan Allâh’ı zikreden bir cemâat bu-

lunca biribirlerine: Aradığınıza geliniz, diye seslenirler. Bunun

üzerine melekler ehl-i zikri dünyâ semâsına kadar kanatlarıyla

tavâf ederler. Cenâb-ı Hakk onları pek iyi bildiği halde melekle-

re:

– Kullarım ne söylüyorlar? diye sorar. Onlar da:

– (Sübhânallâh diyerek) Seni tesbîh ediyorlar, (Allâhü Ekber

diye) Seni tekbîr ediyorlar, (Elhamdülillâh diyerek) Sana hamd

ü senâ ediyorlar, sûretinde cevâb verirler. Sonra Cenâb-ı Hakk:

– Bu kullarım Beni görürler mi ki? diye sorar.

– Hayır, Vallâhi Seni görmezler, derler.

– O kullarım ya beni görseler nasıl olurlar? buyurur.

– Onlar Seni görseler Sana ibâdet ve ubûdiyetleri daha şid-

detli, temcîd ve tahmîdleri daha çetin, tesbîhleri daha çok olur,

derler. Cenâb-ı Hakk:

– Benden ne diliyorlar? diye sorar.

– Cennet istiyorlar, diye cevâb verirler. Cenâb-ı Hakk:

– Onlar Cennet’i görmüşler mi?

– Hayır, Vallâhi onlar Cenneti görmemişlerdir.

– Ya onlar Cenneti görselerdi?

– Eğer görselerdi, Cennete karşı hevesleri daha çok, talep-

leri daha şiddetli, rağbetleri daha büyük olurdu. Cenâb-ı Hakk:

– O kullarım neden istiâze ederler? Melekler:

– Cehennemden!

– Cehennemi gördüler mi?

– Hayır Ya Rabbî! Vallâhi görmediler.

– Ya görselerdi nasıl olurlardı?

–  Ondan daha çok kaçınırlardı, korkuları daha çok olurdu.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk meleklere:

– Ey melekler! Sizi şâhid kılarım ki, ben bu zikreden kulları-

mı mağfiret ettim, buyurur. Meleklerden birisi:

– O zikredenlerin arasında filân kişi vardı ki, o zikredenler-

den  değildir;  bir  hâcet  için  oraya  gelmiş  oturmuştu  der.  Ce-

nâb-ı Hakk:

– O mecliste oturanlar öyle sâhib-i kemâl kimselerdir ki, on-

larla birlikte oturanlar şakî olamaz, cevâbını verir.

(Sahîh-i Buhârî Tercümesi,  12.c., 353-354.s.)

 

KUL HAKLARINDAN NASIL KURTULUNUR?

(Ey  Resûlüm  tarafımdan  kavmine)  de  ki:  “Ey  (günâh

işlemekle)  (nefislerine  karşı  haddi  aşmış  kullarım!  Al-

lâh’ın rahmetinden (sizi bağışlamasından) ümîd kesmeyi-

niz. Çünkü Allâh (şirk ve küfürden başka, dilediği kimse-

lerden) bütün günâhları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki O,

çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

Bu, tevbe eden kimseye mahsustur. Çünkü Allâhü Te‘âlâ

kendisine şirk koşan kimsenin günâhını bağışlamaz. Bunun

içindir ki: “Allâh’ın rahmetinden ümîd kesmeyiniz.”  buyur-

muştur. Bundan sonra da şöyle buyurmuştur:

Eğer  tevbesi  kul  hakkına  tealluk  eden  husûsta  olursa,

eğer tevbesi insanların mallarını gasbetmek, haksız yere al-

mak  sûretiyle  zulmettiğinden   dolayı  ise,   evvela  Allâhü

Te‘âlâ’nın hakkına tecâvüz ettiği için pişman olup tevbe eder,

sonra hasmının rızâsını hemen tahsil etmeye çalışır. Yahud

istikbâlde ona hakkını helâl ettirmek, yahud hakkını vermek,

kendisi  bulunmazsa  vekîline  veya  vârisine  vermek  hakkını

ödemek sûretiyle tevbe eder.

el-Kınye  adlı kitâbda şöyle zikredilmektedir: Adamın biri-

nin üzerinde, gasbdan, cinâyetten ve zulümden olmak üzere

bilmediği kimselere borcu vardır. İnsanlara olan borcu kadar

fakirlere sadaka verir. Fakat bu sadakayı verirken onları bul-

duğu zaman haklarını ödemeye azmeder ve Allâh’a da tövbe

ederse o kimse mazur sayılır. Eğer aynı malı fakir olan ana –

babaya ve yahud çocuklara sarfederse yine ma‘zur sayılır.

Fetâvâ-yi  Kadıhân ’da  ise  şöyle  zikredilmektedir: Adamın

birinin düşmanı vardır. Hasmı ölür, fakat vârisi yoktur. Böyle

halde hak sâhibinin nâmına üzerinde bulunan borcu kadar ta-

sadduk eder. Bu husûs Allâh katında bir emânet olup, sâhibi-

ne  Allâh  kıyâmet  günü  ulaştırır.  Bir  müslüman,  zimmînin

(Müslüman devletinin kânûnlarına riâyet edeceğine söz vere-

rek İslâm ülkesinde yaşayan gayri müslim) malını gasb etse,

yahud çalsa Kıyâmet günü bunun için azâb görür. Çünkü zim-

mînin bağışlaması umulmaz. Zimmînin husûmeti daha şiddetli olur.                                                           (Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 419-422.s.)

DOYASIYA YEMEK ŞEYTÂNDANDIR

Şeytânın kalbe gireceği büyük kapılardan biri -sırf he-

lâl olsa bile- doyasıya yemektir. Zîrâ insan doyuncaya ka-

dar yeyince şehveti takviye eder. Şehvet ise şeytânın si-

lâhıdır. Rivâyete göre; İblîs, Zekeriyya aleyhisselâm’a gö-

züktü. Zekeriyya aleyhisselâm, İblis’in elinde çeşitli çen-

geller gördü ve:

– Bu çengeller nedir? diye sordu. İblîs:

–  Bunlar  şehvetlerdir,  Âdem  oğlunu  bunlara  asar  ve

bunlarla aldatırım, dedi. Yahyâ aleyhisselâm:

– Beni de hiç aldattın mı? Bana da hiç çengel vurabilir

misin? diye sordu. Şeytân:

– Evet, karnını iyice doyurduğun zaman, namaz ve zi-

kirden sana da ağırlık verdiririz, dedi. Bunun üzerine Yah-

yâ aleyhisselâm:

– O hâlde ben de aslâ karnımı doldurmayacağım, de-

yince İblîs:

– Ben de daha kimseye öğüt vermeyeceğim, dedi.

 

FAZLA YEMENİN ZARARLARI

Denildi ki, fazla yemekte altı kötülük vardır:

1- Allâh korkusu kalbinden gider.

2- Yaratıklara  karşı  merhamet  duygusu  kalbinden  çı-

kar.

3- Ağırlık verir, tâat ve ibâdetine mâni olur.

4- Hikmetli sözleri duysa da kalbi yumuşamaz.

5-  Kendisi  hikmetli  sözleri  konuşsa  da  başkalarına

te’sîr etmez.

6- Mühim bâzı hastalıklara sebebiyet verir.

 

(Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u ‘Ulûmiddîn, 3.c., 73.s.)

 

“İnsan karnından daha kötü bir kabı doldurmamış-

tır.  Belini doğrultacak bir kaç lokma yeterlidir, mutla-

kâ bundan fazla yemesi gerekirse, midesini üçe böl-

sün; üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de ra-

hatça nefes almak için (ayırsın).” (Tirmizî)

 

 

 

 

TERÂVÎH NAMAZININ ÖNEMİ

Ramazan  boyunca  terâvîhi  bir  hatimle  kılmak  sünnettir.

Hâniye  ve  diğer  kitâblarda  bu  sahihlenmiştir.  Hidâye  sâhibi

bu kavli ekser ulemâya. Kâfî sâhibi ise cumhûra nisbet etmiş-

tir  Burhan’da, “Ebû Hânife (r.a.)’den nakledilen bu; eserlerde

rivâyet olunan da budur” denilmiştir.

Zeylaî diyor ki: “Ulemâdan bazıları Kadir gecesine rastlar-

lar ümîdiyle Ramazan’ın yirmiyedinci gecesi terâvîhi hatimle

kılmanın  müstehâb  olduğunu  söylemişlerdir.  Çünkü  bu  hu-

sûstaki  haberler  birbirini  takviye  etmiştir.  İmâm  Hasan  Ebû

Hanîfe (r.a.)’den naklen terâvihin her rekatında on âyet mik-

tarı  okunacağını  söylemiştir.  Sahîh  olan  da  budur.  Çünkü

sünnet  bir  def‘a  hatim  etmektir.  O  da  bu  miktarla  rahatlıkla

hâsıl olur. Zîrâ bir ayda terâvîh rek‘atlarının miktarı altıyüzdür.

Kur’ân  âyetlerinin  sayısı  da  altı  bin  küsurdur.”  Gerçi  Hülâ-

sa’da, “Her rek‘atta on âyet okunur, tâ ki yirmiyedinci gece bir

hatim olsun” denilmiş; Feyz’de de buna benzer sözler söylen-

miş ise de bu söz götürür. Çünkü onar onar tevzi hatmin otuz

günde olmasını gerektirir. Meğer ki vitir namazı katılarak he-

saplana!  Fakat  Hâniye  ve  diğer  kitâblarda  bunun  terâvihe

mahsus olduğu kayıt edilmektedir. Mes’elenin tamâmı Şeyh

İsmail’in şerhindedir.

Münye şerhinde de şöyle denilmiştir: “Sonra Kur’ân-ı Ke-

rîm  ay  sonundan  önce  hatim  edilirse  bazılarına  göre  kalan

gecelerde terâvîhi terk etmek mekruh değildir. Çünkü terâvîh

bir def‘a Kur’ân-ı hatim için meşrû kılınmıştır. Bunu Ebû Alî

Nesefî  söylemiştir.  Bir  takımları,  “Terâvîhi  kılar  ve  dilediğini

okur” demişlerdir. Bu Zahîre’de beyân edilmiştir.”

Cemaatın tenbelliğinden dolayı hatim terk edilmez. Lâkin

ihtiyar nâm eserde, “Bizim zamanımızda efdal olan cemâate

ağır  gelmeyecek  kadar  okumaktır”  denilmiş;  Musannif  ve

başkaları da onu tasdîk etmişlerdir.

Müctebâ’da, “İmâm-ı A‘zam (r.a.)’dan nakledildiğine göre

farzda üç kısa veya bir uzun âyet okursa iyi yapmış olur, fe-

na etmiş olmaz. Sen terâvîhi ne zannediyorsun!” denilmekte-

dir.                                         (İbn-i Âbidîn, 3.c., 96.s.)

 

 

 

TEVBE’NİN HAKÎKATİ VE TANIMI

Tevbe üç şeyden, gelişen ve birleşen bir ma‘nâdan ibârettir.

  1. İlim, 2. Hâl, 3. Fiildir. Birincisi ikincisini, ikincisi de üçüncüsünü

gerektirir. Bu, Allâh (c.c.)’nun mülk ve melekûttaki değişmez kâ-

nunudur.

İlim,  günâhların,  büyük  zarar  ve  kul  ile  sevdiğinin  arasında

perde olduğunun bilinmesidir. İnsan, kesin bir şekilde bunu bildi-

ği ve kalbine gelen bir yakîn ile buna vâkıf olduğu zaman bu bil-

giden sevdiği elinden çıkacağı için kalbinde bir elem meydana

gelir; Eğer sevdiği şeyin elden gitmesi fiil ile olursa, o fiilden do-

layı  esef  ve  üzüntü  duyar!  Sevdiğini  elinden  çıkartan  işlerden

duyduğu acıya pişmanlık adı verilir.

Bu durumun hâli hazırla olan alâkası, yapmış olduğu günâhı

terk etmekten ileri gelir… İstikbâlle olan ilgisine gelince, o da sev-

diği şeyi elden kaçırtan günâhı terk etmeye hayatının sonuna ka-

dar azimli olmasından meydana gelir. Geçmiş ile ilgili bulunma-

sına gelince, o da eğer cebretmeye gücü varsa elden kaçan fır-

satları telâfî edip kazâ etmek sûretiyle telâfi etmeye çalışmakla

meydana gelir.

İlim, pişmanlık, hâl ile istikbâlin terki ve mâzînin telâfisiyle il-

gili bulunan niyetin oluşmasıyle beraber üç şeyden oluşur. Tevbe

ismi bunların tümüne birden verilir. Çok zaman da tevbe ismi, sa-

dece pişmanlık ma‘nâsına ıtlak olunur. İlim onun mukaddimesi,

pişmanlığın gereği olan terk ise, onun semeresi ve onun arkasın-

dan gelen tabiî birşey gibidir. Bu itibârla Hz. Peygamber (s.a.v.)

şöyle  buyurmuştur:  “Pişmanlık  tevbedir.”  Zîrâ  pişmanlık,  hiçbir

zaman,  pişmanlığı  gerektiren  ilimden  ve  ondan  sonra  gelen

azimden hâli değildir. Bu bakımdan pişmanlık, bu iki şeyle sarıl-

mış vaziyettedir. Bu iki şeyden kasdım, pişmanlığın meyvesi olan

azim ve azmi gerektiren ilimdir. Bu itibârla tevbenin ta‘rifinde şöy-

le denilmiştir: “Tevbe, geçmiş hatâdan dolayı yüreğin elem duy-

masıdır.” Çünkü bu, mücerred elemden bahsetmektedir.

Tevbe’nin meyvesi olan günâhın terk edilmesi itibâriyle tev-

be’nin  ta‘rifinde  şöyle  denilmiştir:  “Tevbe,  cefâ  elbisesini  çıkar-

mak, vefâ sergisini yaymaktır.” “Tevbe kötü olan hareketleri, gü-

zel olan hareketlerle değiştirmektir. Bu da ancak halvete çekil-

mek, susmak ve helâl yemekle tamâm olur.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmiddin, 4.c., 9.s.)

CÂMİ YAPTIRMANIN FAZÎLETİ

 

Câmi  (Mescid),  Müslümanları  belli  bir  ideal  etrafında

toplayan kutsal yer, Allâh’a kulluğun, tevhîd fikrinin şuurlaş-

tığı  mahal,  demektir. Asr-ı  Saâdet’te,  İslâmiyet’in  yayılma

plânları mescidde hazırlanır, Müslümanların din ve dünyâ

mes’eleleri orada çözümlenirdi. Demek ki, Câmi, mü’minle-

rin kuvvet, birlik ve dirlik kaynağı, gönülleri temizleme men-

ba‘ıdır. Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki:

“Kim,  Allâh’ın  rızâsını  isteyerek  bir  câmi  yaparsa,

Allâhü Te‘âlâ cennette onun mislini ona hazırlar.” (Buhâ-

rî)

“Kim, içinde Allâh’ın ismi anılan, namaz kılınan bir

câmi yaparsa, Allâh onun için cennette bir ev hazırlar.”

(İbn Mâce)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de buyuruluyor ki:

“Kim bir bağırtlak (göçebe ördek) yuvası kadar ve-

yâhud  daha  küçük  bile  olsa,  bir  câmi  yaparsa,  Allâh

ona cennette bir konak tahsîs eder.” (İbn Mâce)

Mescidlerin   inşâ   ve   îmârı   bizzat   Kur’ân-ı   Kerîm

tarafından ele alınan, teşvîk edilen bir mes’eledir.

Kur’ân-ı Kerîm de: “Allâh’a ortak koşanlar, kendileri-

nin  kâfirliğine  bizzat  kendileri  şâhidlik  ederlerken, Al-

lâh’ın mescidlerini îmâr etme selâhiyetleri yoktur. Çün-

kü  onların  bütün  işleri  boşa  gitmiştir.  Ve  onlar  ateşte

ebedî kalacaklardır.” (Tevbe s. 17)

Allâhü  Te‘âlâ  hazretleri  bu  âyetin  devâmında  gerek

maddî  yardımıyla  mescidin  fizikî  îmârına  ve  gerekse

cemaate  katılarak  ma‘nevî  îmâr  ve  hayatiyetine  katkıda

bulunmayı, îmânda kemâl ifâde eden bir alâmet olarak zikir

buyurmaktadır.

“Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret günü-

ne îmân eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve

Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler îmâr eder.

İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlar-

dır.” (Tevbe s. 18)

 

 

 

 

ANNE VE BABAYA VERİLECEK EN KÜÇÜK BİR EZİYET BİLE YASAKLANMIŞTIR

Başına gelen ciddi bir sıkıntı sebebiyle imdat çağrısın-

da bulunan kişinin çağrısına kulak vermek ve farz bile ol-

sa namazı bozmak vâcibdir. Örneğin bir kimse bir zâlim

tarafından sıkıştırılsa, suya düşse veya kendisine bir hay-

van saldırsa ve namaz kılan birinden imdat istese, o da

bu sıkıntıyı giderme imkânına sâhibse namazını bozması

gerekir. Ama anne babasından birisinin imdat niteliği taşı-

mayan çağrısına kulak verip namazı bozmak gerekmez;

çünkü  namazı  bozmak  ancak  zarûret  hâlinde  câiz  olur.

Tahâvî şöyle demiştir: “Bu hüküm farz namaz ile ilgilidir.

Şâyet nâfile kılıyor ve anne babası da namaz kıldığını bil-

dikleri halde ona sesleniyorsa, cevâb vermemesinde bir

sakınca yoktur. Namaz kıldığını bilmeden seslendiklerin-

de ise cevâb verir.” Tahtavî’ye göre, Tahâvî’nin kullandığı

“bir sakınca yoktur” ifâdesi, namaz kıldığını bilmeleri hâ-

linde de cevâb vermesinin evlâ olduğu anlamına gelmek-

tedir. Bilmemeleri hâlinde cevâb vermek ise vâcibdir.

Namaz kılmakta olan bir kimseyi annesi çağırdığında

ona  cevâb  vermesinin  gerekliliği  inkâr  edilemez.  Çünkü

namazı bırakıp annesine cevâb vermesi mümkündür. An-

nesine cevâb vermesi bir sorumluluktur ve namaza tekrar

geri dönülebilir. Namazın kazâsı mümkündür, ama anne-

ye yapılacak iyilik kaçırıldığı zaman kazâsı yoktur. Kendi-

sini  ibâdet  hayatına  vermiş  olan  Cüreyc  hakkında  Hz.

Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilen hadîs de bu hükme

delâlet etmektedir. Nitekim Cüreyc namazda iken annesi

çağırmış, o da “Allâhım! Annem mi namazım mı?” diye te-

reddüd etmiş ve kendisini çağırdığı zaman annesine ku-

lak vermeyip namaza devam ettiği için cezâlandırılmıştı.

Kişi ancak bir vâcibi terk ettiği için cezâlandırılabilir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefî Fıkhı, 4.c. 137-138. s.)

 

 

 

 

 

 

 

ANNE VE BABAYA ÖF BİLE DEMEYİN

Hanefî kitâblarında ifâde edilen, nâfile kılan bir kim-

senin namazda olduğunu bilmeyen ebeveyninin çağrı-

sına karşılık vermesi gerektiği, namazda olduğunu bile

bile çağırdıklarında karşılık vermesinin de tercîhe şayan

olduğu görüşü daha isâbetlidir. Çünkü nâfile namaz nâ-

file oruç gibidir ve nâfile oruç tutan kişinin bir özür sebe-

biyle orucunu bozabileceği konusunda görüş birliği var-

dır. Şürunbülâlî’nin ifâde ettiği gibi, tercîh edilen görüşe

göre ziyâfet hem ziyâfet veren için hem de konuklar için

bir özür sayılmaktadır. Aynı şekilde, anne babaya iyilik-

te bulunmak ve çağırdıklarında onlara karşılık vermek

de nâfilenin bozulabilmesi için uygun bir özür olmalıdır.

Hadîsler bunun câiz, hattâ vâcib olduğunu ifâde eder-

ken aksini düşünmek nasıl mümkün olabilir? Söz konu-

su  hadîsler  tek  tek  ele  alındıklarında  zayıf  olsalar  da,

pek çok kanaldan rivâyet edilmiş olmaları nedeniyle hü-

küm kaynağı olabilecek dereceye ulaşmaktadırlar. Ayrı-

ca  çağıran  bir  kişiye  karşılık  vermemenin  ona  eziyet

vermek olduğu da âşikârdır. Hâlbuki din anne babaya

verilecek  en  küçük  eziyeti  bile  yasaklamıştır.  Nitekim

Cenâb-ı Hakk  “Anne babaya öf bile demeyin”  (İsrâ s.

23)  buyurmaktadır.

“Lâ tâate fî ma‘siyetillâh, Yaratıcıya isyan sayılacak

bir konuda yaratılmışa itaat edilmez” hadîsinin konu-

muzla ilgisi yoktur. Bu hadîs, isyâna ve günâha yol aç-

tığı takdirde yaratılmışlara itaat edilmesini ve onların is-

teklerine  karşılık  verilmesini  yasaklamaktadır.  Metinde

geçen hadîslerden de anlaşılacağı gibi, annenin çağrı-

sına cevâb vermek için nâfile namazı bozmak bir isyan

ve günâh değildir. Bu konuda baba da aynı hükümdedir.

(Eşref Alî et-Tehanevî – Zafer Ahmed el-Osman et-Tehanevî,

Hadislerle Hanefî Fıkhı, 4.c. 139-140. s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

EVLİLİĞİN ÖNEMİ VE GEREKLİLİĞİ

Şer‘an ve âdeten bunda söz ve fikir birliği hâsıl ol-

muştur.  Çünkü  bu,  erkeklik  ve  olgunluğun  bir  delîlidir.

Bilinen bir şeydir ki, örf ve âdet bakımından da evlen-

mek övülünecek bir husûstur. Bununla övünülmesi eski

bir  gelenektir.  Öteden  beri  insanlar  evlenmekle  iftihâr

ederler. (Ve bunun için düğün ve merâsim tertîblerler).

Bunun şerî‘atteki yeri: Me’sur olan bir sünnettir.

İbn  Abbas  (r.a.),  Peygamber  (s.a.v.)’i  göstererek:

“Bu ümmetin en üstün olanı, en çok kadın alandır.”

(Buhârî) demiştir.

Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuşlardır: “Evle-

nin,  çoğalın!  Çünkü  ben  (diğer)  milletlere  karşı  si-

zinle (çokluğunuzla) övüneceğim!” (İbn-i Mâce)

Dünyâdan alâkayı kesmekten de nehy etmiştir. Kal-

dı ki, evlilik hayatı, insanlara düzen ve nizam sağlar, ki-

şiyi harama bakmaktan meneder, şehvetini meşrû yolda

tüketmekle, kendisine âid olmayan kadınlara karşı kem

gözle bakmamayı sağlar. Nitekim Peygamber (s.a.v.) bu

gerçeğe şu mübârek sözü ile işâret buyurmuşlardır:

“Hâli  vakti  yerinde  olanlar  evlensin!  Çünkü  bu,

gözü harama bakmaktan, (harama düşmekten) daha

iyi sakındırır.” (Buhârî)

Velîlerden hiçbiri bunda bir sakınca görmemişlerdir.

Yani bunun zühd-ü takvâyı engelleyeceğine kâil olma-

mışlardır. Sehl b. Abdullah der ki: “Kadınlar, Peygamber

(s.a.v.)’e güzel gösterilip sevdirilmişlerdir, nasıl olur da

onlar  hakkında  (evliliği  terk  etmek  sûretiyle)  çekingen

davranılır.”                          (Kadı İyâz, Şifâ-i Şerîf, 88-89.s.)

  • ••••••

 

 

“Evlenin,  boşanmayın;  çünkü Allâh,  ne  zevkine

(ve keyfine) düşkün erkekleri, ne de zevkine (ve key-

fine) düşkün kadınları sever.” (H. Şerîf, İbn Adiy)

 

 

 

 

GİYİLMESİ CÂİZ OLMAYAN ELBİSELER

İnsan, akranına uygun elbise giyinmeli. Ne onlardan üstün,

ne de onlardan düşük bir giyim tarzı seçmeli. Onlardan üstün

bir giyim tarzı tutarsa veya onlardan pek aşağı bir elbise giyer-

se, yasak olanı işlemiş olur. Ayrıca onları, gıybet etmeye sev-

ketmiş olur.

Resûlullah (s.a.v.)’den rivâyet edildiğine göre; o, iki şöhre-

ti yasak etmiştir. Bunlar, çok eski elbise ile çok kıymetli elbise

giymektir.

Şa‘bî şöyle der:

– Öyle bir elbise giy ki; sefihler seni gözlerinde küçültme-

sinler; fakihler de seni ayıplamasınlar.

  • ••••••

Haz’dan yapılan elbisenin, erkek ve kadın tarafından giyil-

mesi câizdir. Çünkü, sahâbe ondan giymiştir.

Âlimlerden  bâzıları,  onu  giymeyi  iyi  görmediler.  Hasan-ı

Basrî (r.a.) şöyle der:

–  Kamçının  boynuma  dolanıp  koparması,  benim  için  haz

elbise giymekten daha sevimlidir.

Ancak, bunun kerâhetini söylemesi, tevâzû îcâbı ve kendi-

sine göredir. Başkaları için yasak değildir.

Hayseme, şöyle anlatır:

–  Resûlullah    (s.a.v.)’in  Ashâbından  on  kişiye  rastladım.

Hepsi de haz giymişlerdi.

Erkekler için, ipek, atlas, ibrişim elbise giymek câiz değil-

dir; kadınlara câizdir.

  • ••••••

Enes b. Mâlik (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu-

nu anlattı:

– “Bir kimse, dünyâda ipekli giyerse, âhirette giyemez.”

Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle anlatır:

– Resûlullah (s.a.v.), bir elinde altın, bir elinde ipek ile gel-

  1. Şöyle buyurdu:

–  “Bunlar,  ümmetimin  erkeklerine  haram,  kadınlarına

helâldir.”

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.), Tenbîhü’l Ğâfilin Bustânü’l Ârifin, 820-824.s.)

 

 

 

 

KOMŞU HAKKI

Allâh’a  ve  Kıyâmet  gününe  inanan,  komşusuna

iyilik etsin. (Buhârî)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde

de şöyle buyuruyorlar:

Komşunun hakkı, nedir, bilir misiniz?

Eğer komşun senden yardım isterse, yardım et-

meli,  senden  ödünç  isterse  vermeli,  sana  muhtaç

olursa ihtiyacını karşılamalı, hastalanırsa ziyâret et-

meli,  ölürse  cenâzesinde  bulunmalı,  hayır  ânında

onu tebrîk etmeli, başına bir musîbet gelirse ta‘ziye-

sinde bulunmalı, izni olmadan onun evinden rüzgâ-

rı (havayı)  kapatacak  şekilde  evini  uzatmalı,  bir

meyve aldığın zaman ona hediye etmeli, hediye et-

meyeceksen eve gizli olarak götürmelisin. Çocuğu-

nu,  onun  çocuğunu  kızdırmak  için  dışarı  çıkarma-

malı,  ona  bir  miktar  yedirmeyeceksen,  tencerenin

yemek kokusundan onu rahatsız etmemelisin.

Komşumun hakkı nedir, bilir misiniz?

Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemîn ede-

rim  ki, Allah’ın  rahmet  ettiğinden  başkası,  komşu-

nun hakkını tamâmıyla edâ edemez.

Komşuya selâm vermek, onunla sözü fazla uzat-

mamak,  durumunu  fazla  soruşturmamak  hastalık

hâlinde onu ziyâret etmek, başına bir musîbet geldi-

ğinde  ta‘ziyesinde  bulunmak,  darlığını  paylaşmak,

sevincine iştirâk etmek ve sevinçli anlarına katıldı-

ğını göstermek, düşkünlük hâlinde elinden tutmak,

evden onun gizliliklerine bakmamak… komşu hakla-

rı cümlesindendir.

İşte bu, umûmî olarak Müslümanlar için zikretti-

ğimiz haklardır.

(İmâm-ı Şa‘rânî, İslâm’da Kardeşlik Hukûku)

 

 

 

 

 

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.)’İN GİYİNİŞLERİ

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri, giyinişlerinde muayyen bir

tarz ta‘kip etmez; izâr, ridâ, gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa

onu giyerlerdi. Sâde giyinmeyi severler, yeşil elbiseden hoşlanır

ve ekseriya beyaz giyerlerdi. Habeş Kralı Necâşi’nin gönderdi-

ği çoraplar, Resûlullâh (s.a.v.) tarafından kullanılmıştır.

Ba‘zen  işleme  kaftan  giydikleri  de  olurdu.  Beyaz  tenlerine

çok güzel yakışan atlastan bir kaftanları vardı. Elbiselerini to-

puklarından aşağı uzatmazlardı. İzârı ise daha yukarıda olurdu.

Sarığının taylasanını omuzları arasına sarkıtırlardı. Zaferan ile

boyanmış bir de çarşafı vardı ki yalnız bunun içinde namaz kıl-

dığı da olurdu. Bazı rivâyetlere göre Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) Hul-

le-i Hamrâ denilen, üzerinde kırmızı çizgiler bulunan Yemen ku-

maşı kullanırlardı. Umûmiyyetle keçi kılından örme elbiseler gi-

yerlerdi. Resûlullâh (s.a.v.)’in irtihâlini müteâkip Hz. Âişe (r.an-

hâ), O (s.a.v.)’in son dakîkaları esnâsında giydikleri elbiseyi hal-

ka göstermişti. Bunlar yamalı bir örtü, el dokuması sert bir en-

târiden  ibâretti.  Peygamberimiz  (s.a.v.)’in  ayakkabıları  sandal

şeklinde olup, bağları bağlanıp bu sûretle ayaklarını tutarlardı.

 

 

SEVDİKLERİ RENK VE KOKULAR

Resûlullâh (s.a.v.) beyaz, yeşil ve sarı renkten hoşlanırlar ve

beyazın  en  güzel  renk  olduğunu  söylerlerdi.  Kendileri  ba‘zen

baştanbaşa  sarı  renkli  elbiseler  de  giyerlerdi.  Kırmızı  renkten

hoşlanmazlardı. Bir gün Abdullâh bin Ömer (r.a.) kırmızı elbise

giyerek  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  yanına  gitmişti.  Peygamberimiz

(s.a.v.) de bu elbiseden hoşlanmadığını îma edince, Abdullâh

(r.a.) evine giderek bu elbiseyi yakmıştı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

bundan haberdar olunca Abdullâh bin Ömer (r.a.)’ya:

– “O elbiseyi ziyân etmek doğru değildi. Onu bir kadına ve-

rebilirdin.” buyurmuşlardı.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), güzel kokulardan hoşlanırlardı. Çün-

kü  güzel  koku,  Peygamberimiz  (s.a.v.)’e  sevdirilen  üç  şeyden

biri idi. Araplar arasında “Sükk” adı ile anılan bir koku kullanır-

lardı. Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in geçtiği yer-

de güzel bir koku bıraktığını beyân etmişlerdir. Peygamberimiz

(s.a.v.)’in güzel kokuları misk ve amberden ibâretti.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Yüce Ahlâkı, 22-24.s.)

ARKADAŞLIK EDİLECEK KİMSEDE ARANAN VASIFLAR

Her insanla sohbet edilmez. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Kişi, dostunun dîni ve ahlâkı üzerinedir. Öyle ise

herhangi  biriniz  dostluk  edeceği  kimseye  baksın”

buyurmuştur. İnsan sohbet edeceği kimsede bir takım

vasıflar aramalıdır. Bu vasıflar, sohbetten beklenen fay-

daları  sağlayıcı  olmalıdır.  Sohbetten  dînî  ve  dünyevî

faydalar beklenir. Sohbetin dünyevî faydaları, sohbet et-

tiği kimsenin mal ve mevkiinden faydalanmak veya yal-

nız onunla bir arada bulunup eğlenmektir ki, bizim ga-

yemiz bu değildir. Sohbetin dînî faydalarına gelince; bu

bakımdan da muhtelif gâyeler aranır: İlim ve amel bakı-

mından istifâde etmek, kalbini teşviş edip ibâdetine mâ-

ni olmak isteyenlerden korunmak için, mevkiinden fay-

dalanarak, rahatça kulluk edebilmek için, malından fay-

dalanmak, mühim işlerinde ve felâket ânlarında kendi-

sinden yardım istemek, duâsından yümn ü bereket um-

mak, âhirette şefaatini ümîd etmek gibi faydalardır. Bu-

nun için eski zâtlardan birisi: “Kardeşliklerinizi çoğal-

tın;  zîrâ  her  Mü’minin  bir  şefaati  vardır.  Belki  kar-

deşliğinin şefaatine nail olursun” demiştir.

Garîbü’t-Tefsîr’de:

“(Allâhü Te‘âlâ) îmân edip sâlih amel işleyenlerin

duâlarına  îcâbet  eder  ve  fazlından  onlara  arttırır.”

(Şûra s. 26) âyet-i celîledeki “Fazlından onlara ziyâde eder”

kısmının tefsîrinde, onları kardeşliklerine şefaatçi kılar

ve  beraber  Cennet’e  girerler,  denmiştir.  Denildi  ki, Al-

lâhü Teâlâ bir kulu mağfiret ettiği zaman, onu kardeşlik-

lerine de şefaatçi kılar. Bunun için geçmişlerin pek ço-

ğu, sohbet, ülfet ve buluşup anlaşmayı teşvîk etti ve ay-

rı yaşamağı hoş karşılamadı.

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmiddîn, 2.c., 423.s.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FİTNE DÖNEMİNDE İYİLİĞİ EMRETMENİN FAZÎLETİ

Ebû Muâviye Fezârî, Resulullâh (s.a.v.)’in şöyle buyur-

duğunu anlatıyor:

– “Bugün siz Rabbinizden gelen açık bir söz üzeresi-

niz. Allâhü Te‘âlâ size yolunuzu açıkladı. Sizde geçim ve

cehâlet sarhoşluğu yoktur. Bugün iyiliği emrediyor, kö-

tülüğü  yaptırmıyorsunuz.  Allâh  yolunda  cihâdınızı  da

yapıyorsunuz.  Yakında  bu  hâlden  döneceksiniz.  Sizde

dünyâ sevgisi baş gösterecek.

O  zaman  iyiliği  emretmeyecek;  kötülükten  de  hiç

kimseyi almayacaksınız. Cihâdınızı da Allâh’ın yolundan

başka bir yolda yapacaksınız.

İşte o zaman, açıktan veya gizli, Kur’ân’la amel eden

bir  kimse,  Muhacir  ve  Ensârdan  ilk  Müslümanların

sevâbını alır.”

Ömer b. Câbir Lahamî, Ebû Ümeyye’nin şöyle dediğini

anlatıyor:  Ebû  Salebe  Husenî’ye,  şu  âyetin  anlamını  sor-

dum:   “Ey  îmân  edenler,  siz  kendinizi  düzeltmeye  ba-

kın…” (Mâide s. 105)  Şöyle dedi:

– Sen bu âyet hakkında bir haber istiyorsun; ben, Resû-

lullâh (s.a.v.)’e aynı âyetin ma‘nâsını sordum, şöyle buyur-

du:

– “Yâ Ebâ Salebe, iyiliği emrediniz. Kötülüğü yaptır-

mayınız. Görürsen ki, dünyâ tercîh edilir, hırs bir tapı-

nak  olmuş,  herkes  görüşüne  hayrandır,  işte  o  zaman

kendini  kurtarmaya  bak.  Sizden  sonra  gelecek  günler,

sabır ve tahammül günleridir. O gün, sizin yaptığınız bir

iyiliği yapana elli kişi mükâfaatı verilir.” Aradan sordular:

– Yâ Resûlallâh (s.a.v.), onlar gibi iyilik yapan elli kişi mi,

yoksa bizim gibi amel eden elli kişi mi?

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– “Hayır, onlar gibi iyilik yapan elli kişi değil; sizin gi-

bi iyilik yapan elli kişinin mükâfaatı verilir.”

(Ebu’l Leys Semerkandî (r.a.), Tenbîhü’l Ğâfilin Bustânü’l Ârifin, 100-101.s.)

 

 

 

 

 

 

 

SELÂM VERMEK

 

Bir topluluk diğer bir topluluk üzerine gider, selâm vermezlerse, hepsi günahkâr olur. İçlerinden biri selâm verirse, hepsine yeter. Hep birden selâm verirlerse, daha faziletli olur.

Karşı taraf selâma karşılık vermezlerse, hepsi günahkâr olurlar. Ama içlerinden biri verirse, hepsine yeter. Hep birden selâma karşılık verirlerse daha faziletli olur.

Bazıları selâma karşılık vermek, oradakilerin hepsine vâcib (farz) olur dediler.

Sahih olan da budur.

Ebû Yusuf şöyle dedi:

– Selâmı almak farzdır. Bu sebeple onların selâmı almaları kendilerine gereklidir.

Bâzıları da şöyle dedi:

– İçlerinden biri selâmı alırsa, hepsi sorumluluktan kurtulur. Bizim tutacağımız yol da budur. Çünkü bu konuda, A’meş, Zeyd b. Vehb’den naklen, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatır:

– “Bir cemaat, diğer bir cemaate gittiğinde, içlerinden biri selâm verirse, diğerlerine de yeter.”

(Tenbihû’l Gâfilîn, Sh: 816)

 

FITIR SADAKASININ FAZÎLETİ

 

Resûlullah (s.a.v.) fıtır sadakasını, oruçlunun işlediği kötü şeylerden temizlenmesi için bir vasıta kıldı. Buna göre sadaka-i fıtır: Oruçlunun yalan, dedikodu, lâf getirip götürmek ve şüpheli şeyleri yemek ve harama bakmak gibi fena işlerinden meydana gelen eksilmelerini karşılayan kuvvetli bir eleman oldu. Nasıl ki tevbe ve istiğfâr günahları affettirici ve sehiv secdesi de namazda yanılmayı örtücü ve tamamlayıcı ise, Fıtır sadakası da orucun yüksek sevaplarını azaltan fena ve çirkin fiilleri işlemek sebebiyle yıpranmış ve zedelenmiş orucu tamir etmeye yarar.

Namazın noksanlığına sebep şeytandır. Şeytanın bu hîlesini etkisiz bırakan şeyde yanılma secdesidir. Kezâlik itaatsızlığın cezası ancak şiddetli pişmanlık ile kalkabilir. Oruçta olan noksanlık da şeytanın oruçluyu kendi yoluna yöneltmesinden ileri gelir ki işte sadaka-ı Fıtır oruçlunun şeytana uymak suretiyle yukarıda açıklanan şeyleri yapmasından dolayı meydana gelen noksanlıkları tamamlar. Bu suretle o, şeytana karşı kullanılan müessir yardımcı bir unsur olmuş olur.

Allahım, bizi ve bütün mü’minleri şeytanın hîlesinden ve tuzağına düşürüp bizlere galebe çalmasından muhâfaza et. Ve bizleri dünyanın belâ ve âfetlerinden selamette tut. Ve rahmetinle dünyadan bizleri göç ettir. Âmin. Ey ikrâm edenlerin en cömerdi, en kerîmi olan Rabbımız!..

(Mübârek Gün ve Gecelerin Fazîleti)

 

 

İLİMLE AMEL

 

Ebû  Hafs der ki:

– On sınıf halkta, on şey kötüdür.

1) Yöneticilerde, hiddet.

2) Zenginlerde, cimrilik.

3) Âlimlerde, tamah.

4) Fakirlerde, hırs.

5) Soylu soplu kimselerde, hayâsızlık.

6) İhtiyarların, gençlere özenmesi.

7) Erkeklerin, kadınlara benzemesi.

8) Kadınların, erkeklere benzemesi.

9) Dervişlerin dünya ehli kimselerin kapısına koşması.

10) İbadet ehli kimselerin cehaleti.

Fudayl bin İyaz şöyle anlatır:

– Bir âlim dünyaya rağbetli, ona karşı hırslı olursa, onunla oturmak cahilin bilgisizliğini, facirin günahını artırır. Mü’minin de kalbini katılaştırır.

Bazı büyük zâtlar şöyle der:

– Hakimlerin kelâmı sefihlerin oyuncağıdır. Sefihlerin kelâmı hakimlere ibrettir.

Fakih anlatıyor:

– Yukarıdaki cümlenin mânâsı şudur: Sefih kimseler, âlimlerin kelamını  duyunca, o sözlerle zarafet taslamaya kalkarlar. Dolayısıyla kendileri için oyuncak olur.

Ama hâkim zâtlar, sefih kimselerin sözünü işitince, onun kötülüğünü görür, ibret alırlar. O gibi sözlerden sakınırlar.                (Tenbihü’l Gâfilîn, Sh: 504-505)

 

HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK

 

Resulûllah (s.a.v.) ile aramızda olan genel ahidlerden biri de şudur: Hayırlı işlerde ve hayır işlemede ön sıralarda bulunacağız. Hayıra hızla varabilmek için, herkesten önce hayır işlemeye başlayacağız ve insanlara örnek olacağız. Mesela bir kulun halka avuç açtığını, fakat ona hiçbir kimsenin birşey vermediğini gördüğümüzde, böyle bir durumda o fakire vereceğimiz sadakayı gizli vermeyip, halkın gözü önünde vermeliyiz ki, diğerleri bu teşebbüsümüzü görerek o fakire  yardım elini uzatsınlar.

Ve yine kendimizi gün doğmadan, geceden kalkmaya alıştırmalıyız. Çünkü her gece gün doğmadan Hakk Teâlâ kullarına şöyle seslenir: “Kullarımdan birşey isteyen var mı? İstediğini vereyim! Kullarımdan suç işleyip tövbe ve istiğfarda bulunmak isteyen varmı… Ben onu mağfirete kavuşturayım! hasta olan var mı? Afiyet vereyim!”

Bu ilahi tecellinin gerçekten böyle olduğuna ve (s.a.v.) Efendimiz’in gecenin son üçte birinde kalkarak teheccüdde (gece vakti uyanık bulunmak ve ibadet etmek) bulunduğuna dair hadis-i şerifler vardır. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır. (Meâlen): “(Ey Muhammed!) Şüphe yok ki, Rabbin senin ve seninle birlikte olanların gecenin üçte ikisinden biraz eksik yarısı ve (bazanda) üçte biri kadar ayakta durup (vaktinizi ibadetle) geçirdiğinizi biliyor.” (Müzzemil 20)                                         (İmam Şa’rânî-El’Uhûdül Kübra, 46-47)

 

TEŞRİK TEKBİRİ

 

Kurban Bayramının birinci gününe “yevm-i nehr”, diğer üç gününe de “eyyamı teşrik” denir. Bu bayramdan evvelki gün ise “yevm-i arefe”dir ki, Zilhiccenin dokuzuncu günüdür. Ramazan’ı Şerif Bayramı’nda arefe yoktur. Arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç farz vakit namazını müteakip bir defa; (Allahüekber, Allahüekber, Lâilâhe illâllahü vellâhü ekber, Allahüekber ve Lillâhilhamd) diye tekbir alınır ki, buna da (tekbir-i teşrik) denir. Bunun manası “En büyük Allah(c.c.), en büyük Allah (c.c.), Allah (c.c.)’dan başka ilah yoktur. En büyük Allah (c.c.), Hamd’de Allah (c.c.)’a mahsustur.”

Tekbirlerin bu miktar okunması: İmameynin kavlidir, amel de bu vechiledir. İmamı A’zama göre bu tekbirler, arefe gününün sabahından ertesi günün ikindisine kadar olan sekiz vakit farz namazını müteakip alınır.

Teşrik tekbirleri, fukahanın bir çoğuna göre vaciptir. Sünnet diyenler de vardır. İmameyne göre farz namazlarını kılmakla mükellef olan kimse için bu tekbirler vâciptir. Bu hususda münferit ile muktedi (imama uyan), müsafir ile mukim, köylü ile şehirli, erkek ile kadın müsavidir.

Bir senenin teşrik günlerinden birinde terk edilen bir namaz, yine o senenin teşrik günlerinden birinde kaza edilse sonunda teşrik tekbiri alınır, fakat başka günlerde veya başka senenin teşrik günlerinden birinde kaza edilecek olsa teşrik tekbiri alınmaz.

(Büyük İslâm İlmihali, Ö.N.Bilmen, S. 169)

 

İSTEYENDEN İLMİ ESİRGEMEMEK

 

İlmimizi mücadele aracı yapmamamız, nankörlük yapsalar da ihlâsla isteyenlerden  ilmimizi esirgemememiz gerekir.

Öğretmenliğin şartlarından biri de, ihlâslı olmaktır. Aliyyü’l-Havvâs bu konu üzerinde şöyle buyurmuş: “Öğretmenin ihlâsının bir alameti, öğretmiş olduğu ilim hakkında insanların ileri geri konuşmalarına önem vermemesidir. Talebesinden birinin dersini bırakarak kendisinden ayrılıp, başka bir âlimin yanında okumasından üzülen bir alimin ilim yönünden hiç bir zaman ihlas kokusunu koklamadığı anlaşılır. Bu sıfattaki bir öğretmen o ilmi hiçbir zaman hazmetmiş sayılmaz. İlmi, gösteriş ve bir kazanç yolu olarak kullanıldığı anlaşılır.”

Şeyh Efdalüddin de şöyle demiştir: “Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sözlerinden çekinen eski salih kişiler, tam bir şöhret sahibi olurum korkusuyla, şahsi kazanç ve kötü niyetten uzak olarak, sırf talebelerinin, ilmini öğrenmesi yönünden arzu ve cesaretleri artsın diye ilim yönündeki bilgilerini gizlerlerdi. Halbuki bugünkü insanlar, susmaları için uyarılmış olsalar, bu uyarıya kulak asmayıp durmadan konuşurlar. eski salih bilginler; din kardeşlerine öğrettikleri ilimlerde şöhrete kavuşacaklarını anlayınca, onları, daha çok öyle aydınlatmaya çalışırlardı ki, kendi nurlarını insanların gözünde zayıflatmış olurlardı.”

Tirmizî ve diğerleri merfüan şu hadîsi naklederler: “İlmi, âlimlerle mücadele etmek, aklı kıt kimselerde şüphe ve tereddüt yaratmak için öğrenenler, kendilerine ateşte şimdiden bir yer hazırlasınlar.”

(El-Uhûdül Kübrâ, İ.Şa’rânî, Sh: 755)

 

CİHADLA İLGİLİ BİR ÂYET

 

“Nice peygamberler (gelip geçti ki) maiyyetinde bir çok alimler muharebe etti de Allah yolunda kendilerine gelen (belâlar)dan  dolayı ne gevşeklik ne zaaf göstermediler. (Düşmana) boyun da eğmediler. Allah sabır (ve sebat) edenleri sever.”

Yani geçen enbiya ümmetler düşmanlarla mukâteleden çekinmedikleri gibi sizde çekinmeyin. Zira çok nebilerle beraber ümmetlerinden bir çok cemaat, ulema ve fukara düşmanlarıyla mukatele ettiler ve tarik-i hakkı ilâda kendilerine isabet eden belâdan ve bir çoklarının katl olmasından korkmadılar. Ve tesadüf ettikleri müşkilattan yorulmadılar ve muharebeden zaafiyet göstermediler ve düşmanlarına boyun eğip yalvarmadılar. Belki cesaretle düşmanlarına hücum ile sabr-ü sebât ettiler. Zira Allah Teâlâ sabredenleri sever.

Fahr-i Râzi’nin beyanı, vechile bu ayeti celîleden maksad enbiya-ı sairenin ve ümmetlerinin fisebillah harbden usanmayıp harbe devam ettiklerini beyan ile ümmet-i Muhammediyyeyi Resûlullah ile beraber mücahedeye teşvik etmektir.

Bu âyet-i celîlede beş sıfat zikredilmiştir.

1- Düşmanla muharebeden çekinmemek.

2- Düşmandan korkup asla futur getirmemek.

3- Düşmana karşı asla zayıf görünmemek.

4- Düşmandan korkup boyun eğmemek.

5- Düşmana karşı sabır ve sebât edip metanetini kaybetmemek.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Uhud Gazvesi, Sh: 82)

 

 

 

SEYAHAT EDİLECEK YERLER

 

Bu yolculuklara Ashab, Tabiin, alimler ve velilerin kabirlerini ziyaret de girer. Sağlığında ziyaretinde bereket umulan herkes, öldükten sonra da ziyaret edilir. Bunun için yolculuk yapmak da caizdir. Resul-i Ekrem’in:

“Seyahat ancak üç mescid için yapılır: Benim şu mescidim, (Yani Medine-i Münevvere’deki Harem-i Resûl), Mescid-i Harâm (yani Kâbe) ve bir de Mescid-i Aksâ’dır.”,  hadis-i şerifi bu ziyaretlere mani değildir. Zira hadis-i şerif, mescidler hakkındadır. Şu üç mescidden sonra, diğer mescidler birbirinin aynıdır. Yoksa her ne kadar Allah katındaki derecelerinin ihtilafı ile aralarında büyük farklar varsa da, faziletin aslında ulema, evliya ve peygamberlerin kabirlerini ziyaret arasında bir fark yoktur.

Dirileri ziyaret, ölüleri ziyaretten daha makbuldur. Dirileri ziyaretten gaye; dualarını almak, onlara bakmaktan yümn u bereket ummaktır. Çünkü salih alimlerin yüzüne bakmak ibadettir. Ayrıca onlardan istifade, bunun haricindedir.

Beyt-i Makdis’in de büyük fazileti vardır. Abdullah İbn Ömer (r.a.), Medine-i Münevvere’den Mescid-i Aksa’ya namaz kılmak için gittive orada beş vakit namaz kıldıktan sonra ertesi gün hemen geri dönmüştür. Süleyman (a.s.) Allah-u Teâlâ’ya şöyle dua etti;

“Allah’ım, yalnız namaz kılmak maksadı ile, şu Mescid-i Aksa’ya gelen kimseye -mescidden çıkıncaya kadar- rahmetinle nazar et ve mescidden çıkınca da, yeni doğmuş gibi, onu günahlarından çıkar.” Allahu Teâlâ’da, bu dileğini kabul etmiştir.                                               (İhya, C: 2, Sh: 629-630)

 

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’E SALÂVAT

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

– “Vefatımdan sonra sizden kim bana selâm gönderirse Cebrâil (a.s.) bana gelir ve şöyle der:

– Yâ Muhammed! Ümmetimden falan kimsenin sana selâmı var. Buna karşılık ben şöyle selâm alırım:

– Benden de ona selâm olsun, ayrıca onun için Allah (c.c.)’tan rahmet ve bereket dilerim.”

Yine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

– “Ümmetimden bir kimse bana salavat getirirse Allah-u Teâlâ ona on salavat eyler.

Ayrıca, on derecesini yükseltir, on hatâsını da bağışlar.”

Diğer ibadetlere nazaran Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e salavat okumak daha faziletlidir. Bu Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyetten belirgin bir şekilde anlaşılmaktadır.

– “Allah (c.c.) ve melekleri peygambere salâvat okurlar. Ey iman edenler! Siz de, ona salâvat getiriniz ve tam bir teslimiyetle selâm veriniz.”                                     (Ahzab Sûresi, âyet: 56)

Diğer ibâdetler için Allah-û Teâlâ (c.c.) sadece kullarına emir verdi. Ama Resûlullah (s.a.v.)’a salâvat böyle olmadı. Önce bizâtihi kendisi ona salâvat okudu. Ve ona salâvat okumak için meleklere emir verdi. Bundan sonra da mü’minlere salâvat okumaları emrini  verdi. İşte, bundan da anlaşılıyor ki, Resûlullah (s.a.v.)’a salâvat, ibadetlerin en faziletlisidir.                 (Tenbihü’l Gâfilîn)

 

MEVLÎD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)

 

“Doğdu ol saatte ol Sultân-ı Dîn

Nûra gark oldu Semâvât-ı zemîn.”

Peygamberimiz (s.a.v.) Milâdi 571 senesinde Rebîülevvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan Pazartesi gecesi sabaha karşı insanlara mürebbî ve bütün kâinata yegâne önder olarak, dünyayı teşrîf etmişlerdi. Bu mübârek güne MEVLÎD denir. Bu olay dünyanın en büyük olaylarından birisi ve birincisidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz son peygamberdir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allah (c.c.) O (s.a.v.)’ndan daha şerefli ve değerli bir varlık yaratmamıştır. Zira bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyuruyor: “Habîbim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”

Ümmeti olmak şeref ve saâdetine nâil olduğumuz Peygamberimiz (s.a.v.)’in, doğdukları bu geceyi Allah (c.c.)’a hamd edip ibâdette bulunarak, istiğfâr ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, Efendimiz (s.a.v.)’e selât ve selâm getirmek suretiyle ihyâ etmeliyiz. Kısa ömrümüzde sayılı olarak geçirdiğimiz bu gecede gaflet üzere olmamalıyız. Bolca tazarru ve niyâzda bulunmalıyız. Bugün oruçlu olmayı da ihmâl etmemeliyiz.

ÂYET-İ KERÎME

 

“Şüphesiz Allah (c.c.) ve melekleri o peygamber (s.a.v.)’e selat ederler. O halde ey îmân edenler: Siz de ona selat ve selâm getirip gönülden tam bir teslimiyet içinde ona selâm verin.”

(Ahzâb Sûresi: 56)

 

5 Temmuz

BİR GECE

On dört asır evvel, yine bir  böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, hâlbuki; bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî;

Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhrânlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin,

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrîka derdi.

 

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Ma’sûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere, rahmetti, evet, şer-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sâhibse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cemiyyeti, medyûn ona ferdi.

Medyûndur o Ma’sûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Mehmed Âkif Ersoy

HADÎS-i ŞERÎF

 

“İsteyip talep edip de hâsıl olmasından güçlük, sıkıntı, zahmet çeken kimse, bana çokça selat-ü selâm göndersin.”

(Nevâdir’ül-usûl)

 

RESULULLAH (S.A.V.)’IN ŞEFAATİ

 

Ebu Hureyre ve Huzeyfe (r.anhüm)’ün rivayet ettikleri hadis-i şerifte Resulullah (s.a.v.):

“Allah tebareke ve Teâlâ (kıyamet gününde) insanları bir yere toplayacak, mü’minler kendilerine cennet yakınlaştırılıncaya kadar ayakta duracaklar.”

O zaman, insanlar şefaat için, Adem, İbrahim, Musa ve İsa (Aleyhi’s-Selam) hazretlerine müracaat edecekler. Bunların her biri: “Ben bu işin ehli değilim” diye bir sonrakine, havale edecekler.

“Nihayet Muhammed (s.a.v.)’e gelecekler. O hemen ayağa kalkacak, kendisine şefaat için izin verilecek. EMANET ile (SILA-I RAHİM) gönderilerek sıratın sağ ve sol taraflarına duracaklar. Sonra sizin ilk kafileniz şimşek gibi, sırattan geçecek. Şimşeği hiç görmediniz mi? Göz kırpacak bir zamanda nasıl geçip dönüyor. Sonrakiler kuşların geçişi gibi ve insanların koşması gibi geçecekler. Onları böyle koşturan amelleri olacaktır.

Peygamberiniz de sırat üzerinde durmuş:

Yarabbi! Selamet ver, selamet! diyecek. Nihayet kulların amelleri aciz kalacak. Hatta öyle kimse gelecek ki, ancak sürünerek yürüyebilecek. Sıratın iki tarafında asılı çengeller olacak. Bunlar emr olunduklarını yakalamakla memurdurlar. Bakarsın bazı insanlar, tırmalanmış, kurtulmuş, bazıları da cehenneme atılmış olacak” buyurdular. Ebu Hüreyre’nin nefsi yed’i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki cehennemin dibi yetmiş yıllık yol kadar derindir.                                         (A.Davudoğlu, S.Müslim, T. ve Şehri, C: 2, Sh: 220)

 

 

GECE OKUNMASI UNUTULAN VİRDLERİ

GÜNDÜZLERİ OKUMAK

 

Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de; sabah namazı ile öğle vakti arasında gece okumadığımız veya unuttuğumuz evrad-ı şerife ve hizibleri okumamız, bunları hiçbir surette ihmal edip bırakmamız hakkındadır.

Zamanımızdaki insanlar, âhiret gününden ve Hak Teâlâ’nın mevcudiyetinden pek habersiz ve gaflet içinde bulunduklarından bu ahdî yerine getirenler pek azdır. Bu insanlardan herhangi biri bunun gibi büyük manevî hayır ve nimetleri kayıp ettiğinden  zerre kadar üzülüp sıkılmadığı halde, cebinden yarım kuruş gümüş paranın kaybından dehşet ve üzüntü duyar. Zira dünya bu kişi için en büyük bir problemdir.

Zira gündüzler, (gece ibadetlerimizde) Hak Teâlâ ile aramıza bir hicab olarak girmektedir. İşte bu hicabtır ki, veya bu kaza namazıdır ki, geceleri Hak Teâlâ’nın huzurunda, ibadet ve münacâttan neler kaybettiğimizi bize öğretmekte ve arzusunu bizlerde kuvvetlendirmektedir.

Müslim, Ebu Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve “Sahih” inde Hüzeyme Merfûan şu hadisi rivayet ederler: “Kişi okuyacağı dua ve hizbi ihmal edip öyle yatarsa, sonradan bunu sabah namazı ile öğle arası okursa, kişiye bunu gece okumuş gibi ecir ve sevâb yazılır.”             (İmam Şa’rânî, El-Uhûdül Kübra, Sh: 139-140)

 

ALÎM VE HAYIRLI İLÎM

 

İmam Şafiî (r.a.) diyor ki: “Alime yakışan odur ki; kendisiyle rabbi arasında kalan amellerden çokça yapsın. Çünkü insanlar için aşikar olan ilim ve amellerin uhrevî faydaları azdır.” İyilerden birinin rü’yada görülüp de “Rabbim beni ilmim sayesinde bağışladı.” dediği azdır.

İmam A’zam Ebû Hanife (r.a.) Hazretlerini, vefatından sonra birisi rüyada görmüş ve “Ne haldesin,  yâ imam?” diye sormuş. İmam, “Allah’ın mağfiretine mazhar oldum” buyurmuş. “İlmin sebebiyle mi, yâ imam?” demesine de şu karşılığı vermiştir: “Heyhât! İlmin birtakım şartları, âfetleri ve mes’uliyetleri vardır. Onun âfetlerinden kurtulmuş olanların sayısı azdır.”

Cüneyd Bağdadî (r.a.) vefat ettikten sonra bazıları O’nu rüyada görmüşler ve “Ne haldesiniz yâ üstad?” diye sormuşlar. O şu karşılığı vermiş: “Bütün işâretler helâk oldu. Bunca ifâde ve ibarelerimiz tükendi. Bize ancak vakti seherlerde edâ ettiğimiz rek’atçikler fayda verdi.”

Ebu Sehl Sa’lûki (r.a.) de vefatından sonra bazı kimseler tarafından rüyada görülmüş ve kendisine, “İlminden ne gibi faydalar gördün?” diye sorulmuş. O, şu cevabı vermiş: “İlmin bütün incelikleri burada hep boşa gitti. Bazı kimselerin bize sorup öğrendikleri var ya, işte ancak onların faydasını gördüm.”

İmam Şafiî (r.a.) Hazretleri anlatıyor: “İmam Mâlik bana dedi ki:

– Ey Muhammed, amelini un yap, ilmin de ona katılacak tuz olsun.”

Abdullah bin Mübarek (r.a.) de derdi ki: Kur’ân-ın hâmili olan kimse, sonra kalbiyle dünyaya meylederse, Allah’ın âyetlerini alaya almış olur. Kur’an hamili Allah’a âsî olduğu zaman, Kur’an ona der ki:

“Vallahi sen beni bunun için yüklenmedin. Benim tenbihlerim ve öğütlerim nerede kaldı? Benim her harfim sana, “Sakın Rabbine isyan etme” diye nidâ etmektedir.                                     (İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlâkı, İ.Şa’rânî, Sh: 43-44)

 

 

SALÂT-U SELÂM’IN MİKDÂRI

 

“Übeyy bin Kâ’b -radıyallahu anh-’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gecenin üçte ikisi geçtikten sonra kalkmış da şöyle demişti:

“Ey insanlar! Allah’ı zikredin. “Racife” geldi, “radife” onun ensesine binecek olanda gelecek, ölüm kendisinde olan bütün şiddetiyle geldi, ölüm kendisinde olan bütün şiddetiyle geldi.”

Ben de kendisine:

“Ey Allah’ın Resûlü! Gerçekten ben sana çok salat ediyorum. Bu salatımı sana ne kadar yapayım?” dedim. Buyurdu ki:

“Dilediğin kadar.”

“Zikrimin dörtte biri kadar olsun mu?” dedim. Şöyle buyurdu:

“Dilediğin kadar yap, fakat arttırırsan bu senin için daha hayırlıdır.” Dedim:

– Yarısı olursa nasıl? Buyurdu ki:

Dilediğin kadar arttırırsan senin için daha hayırlıdır. Yine söyledim:

O halde üçte iki kadar mı?

Buyurdu ki:

Dilediğin kadar, fakat arttırırsan senin için daha hayırlıdır. Tekrar dedim:

– Bütün zikrimi sanat salât olarak yapayım mı?

Buyurdu:

Bu takdirde o, senin maksatına yeter tutulur, günahın da mağfiret olunur.

en-Nâziât sûresindeki “racife” o gün sarsan sarsacak; “radife” onun ensesine binecek olan da ardından gelecek.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in maksadı o dehşetli günleri hatırlatmak ve ahirette hazırlanmayı teşvik etmektir. (Tirmîzi)

(M.Sâmî (k.s.), Musahabe-5, Sh: 36-37)

 

ŞEFAAT HAKTIR

 

Bil ki Peygamberimiz (s.a.v.)’in şefaatı ümmetinden büyük günah sahiplerine hastır. Çünkü kendisi:

“Kıyamet günü şefaatım ümmetimden büyük günah sahiplerinedir” buyurmuştur.

Âişe (r.anha) rivâyet ediyor:

Nöbet sırası bende olduğu bir gece Nebi (s.a.v.)’in yanına (odasına) girdim. Yatağına geldiğimde kendisini bulamadım, aramaya başladım. Bulduğumda ayakta namaz kılıyordu. Rüku’a varınca: “Ey Rabbim! Ümmetim, ümmetim” dediğini duydum. Secdeye gidince orada da: “Rabbim, ümmetim, ümmetim” diye yalvardığını işittim. Namazını bitirdiği zaman yine: “Rabbim, ümmetim ümmetim” dedi ve şöyle buyurdu:

“Âişe, bu davranışıma hayret mi ediyorsun? Yaşadığım sürece, dünyâda ey Rabbim, ümmetim ümmetim diyeceğim. Sûr’a üfürülünceye değin kabirde: Ümmetim ümmetim diye iltica edeceğim. Sûr’a üfürüldüğü vakit yine ben: Ümmetim ümmetim diyeceğim. Bütün peygamberlerin “Nefsi-kendimi kurtarmaya bakıyorum” dedikleri bir anda ben: Ümmetim ümmetim! derim.” Bunun üzerine Allah (c.c.):

“Yâ Muhammed! Ümmetime git, benim birliğime şehadet getirip senin risâletini tasdîk edenlere şefaatte bulunma salâhiyetini verdim.” buyurur.

(Sevâdü’l A’zam, Sh: 27)

 

 

 

  1. MUHAMMED (S.A.V.) ÜMMETİ

 

Anlatılır ki:

– Allahû Teâlâ bu ümmete beş özellik verdi:

Şunlardır: 1. Bu ümmeti zaif olarak yarattı, tâ ki, kibre kapılmasınlar.

  1. Onları küçük yarattı, tâ ki yemek, içmek ve giymek dertleri az olsun.
  2. Ömürlerini kısa kıldı, tâ ki günâhları da az olsun.
  3. Onları fakir eyledi, tâ ki, ahirette hesapları az olsun.
  4. Onları son ümmet eyledi, tâ ki, kabirde az kalsınlar.

Âdem (a.s.) şöyle demiştir:

– Allahû Teâlâ, Muhammed ümmetine dört keramet ihsan eyledi. Onları bana bile yapmadı:

  1. Benim tevbemi, ancak Mekke’de kabul eyledi; ama Ümmeti Muhammed (s.a.v.)’in tevbesini her yerde, Allahû Teâlâ kabul buyurur.
  2. Ben giyiniktim; günâh işleyince uryan oldum. Ümmet-i Muhammed (s.a.v.), çıplak halde isyan ederler. Allah onları giydirir.
  3. Ben, hata edince, kadınımla aramı açtı, ama Allahû Teâlâ Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e öyle yapmıyor. İsyan ederler kadınları ile araları açılmaz.
  4. Ben cennette hatâ ettim, oradan beni çıkardı. Ama, Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) cennetin dışında hatâ işlerler, cennete girerler. (Tenbihül Gâfilîn, Sh: 595-596)

 

ALLAH VE RESÛLÜ (S.A.V.)’NÜ ANMADAN KALKMAMAK

 

Sallâllahü aleyhi ve sellem Efendimizin bizlere vasiyetlerinden biri de, bir mecliste iken, Allah’ı anmadan, Resûlü’ne salat ve selâm getirmeden, yerimizden kalkmamamız ve uyumamamız hakkındadır. Böyle bir mecliste aksi bir davranışta bulunursak, yetmiş kez, Allah’a tevbe ve istiğfârda bulunmalıyız.

Ebû Dâvud ve Tirmizî  merfûan şu Hadîs-i Şerîf’i anlatırlar: “Allah’ı anmayan, Peygamberine salât ve selâm getirmeyen bir toplumun oturacağı meclis, bâtıl söz meclisi olacağından, Hakk Teâlâ bu mecliste bulunanları ister azâba atar, isterse affeder.”

İmam Ahmed, İbn Hibbân ve diğerleri rivâyet ederler: “Bir kimse, bir yerde oturur, Allah’ı anmazsa, Hakk Teâlâ bu kimseyi başarısız kılar.”

Ebû Dâvûd, Hakîm ve diğerleri merfûan şu Hadîs-i Şerîf’i rivâyet ederler “Toplanan bir mecliste Allah’ı anmadan kalkanlar, eşek leşi başından kalkmış gibi olurlar. Kıyâmet günü üzüntü ve pişmanlığı duymuş olacaklardır.”        (El Uhûd’ül Kübrâ, İ.Şa’rânî, Sh: 841)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’IN YASAKLADI⁄I ŞEYLERİ

YAPMAKTAN KAÇINMAK

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yasakladığı şeyleri yapmaktan çekinmemiz, bu yasaklara uymakta gevşek davranmamamız husûslarındadır.

Bilginlerin bile gıybet, koğuculuk, hased, yalan, kin, müslümanlara sü-i zann gibi insanlığa yakışmayan ve yasaklanan şeyleri yaptıklarını gözlerimizle görmüş olsak dahî, bizler Allah ve Resûlü tarafından yasaklanan bu gibi fiilerden temiz ve uzak kalmalıyız.

Buhârî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî merfûan şu Hadîs-i Şerîf’i anlatırlar: “Yalan şehadet ve sözle ameli bırakmayanların orucu kabul olunmaz.”

Taberânî merfuan şu Hadîs-i Şerîf’i anlatır: “Kötü söz ve yalan söyleyenlerin yeme ve içmelerini bırakmalarına lüzûm yoktur. Bu tür insanların oruç tutmalarına Allah’ın ihtiyacı yoktur.”

(El-Uhûd’ül Kübrâ, İ.Şa’rânî, Sh: 831)

 

MÜSLÜMANLARIN CENAZESİNDE

BULUNMAK

 

Ölen bir müslümanın cenazesinde bulunmamız, defin merasimi yapılmadan oradan ayrılmamız hususlarındadır. Ölen kardeşimiz hakkında üzerimize vacib olan cenâze namazı ve defin merasiminde bulunmak, ölen kimsenin ev halkına vacib olan hakkı ödemek dinimizin bize emrettiği bir vazifedir.

Müslim, Tirmizî, Nesâî ve diğerleri merfûan şu hadîsi rivayet ederler: “Bir müslümanın diğer bir müslüman üzerinde altı hakkı vardır: Bunlardan biri de, ölen bir kimsenin cenazesinin takip edilmesidir.”

İmam Ahmed, Bezzar ve İbn Hibban bir hadisi şöyle rivayet ederler: “Hastaları ziyaret ediniz, cenazeleri takip ediniz, bunlar size ahireti hatırlatır.”

Buhârî’nin anlattığı bir hadîsde; “Müslüman bir kimsenin  cenazesini inançla ve ecrini Allah’tan bekleyerek takip edip namazını cemaatle kılan, gömülünceye kadar onunla birlikte bulunan bir kimse, cenaze dönüşünde iki kıratla döner, beher kırat Uhud Dağı büyüklüğündedir. Cenazenin namazını kılıp gömülmeden yanından ayrılırsa bir kırat ecir ve sevapla dönmüş olur” buyurulmuştur.

(El Uhûdül Kübra, İ. Şar’rânî, Sh: 694)

 

CİHAD’DA ALLAH (C.C.)’U ZİKRETMEK

 

Vacib Teâlâ (ve tekaddes Hazretleri), Bedir vak’asında Ehl-i îmân’a vaki’ olan ba’zı in’âmını beyândan sonra nusrete sebep ve Ehl-i Îmân’a lâyık olan ba’zı ahvâli tavsîye etmek üzere:

“Ey mü’minler! Siz kâfirlerden bir cemâat ile muhârebe etmek üzere mülâkî olup karşılaştığınızda düşmânların karşısında sebât edin ve muztarib olarak düşmânınıza arkanızı dönmeyin. Ve sebâtınızla berâber esnâ-yı harbde Allah’ı çok zikredin ki Allah’ın inâyetiyle nusret bula ve felâh-yâb olasınız.” (Enfâl, 45)

Harb mevkîlerinde mü’minler için esbâb-ı maddiyeden ziyâde Cenâb-ı Hakk (celle ve âlâ)’a ilticâ etmek lâzım olduğuna ve Dergâh-ı Ulûhiyyet’e duâ etmekle, Allah (celle celalühü)’ın nusretini intizâr ederek, esbâb-ı maddiyeye tevessül etmek emr-i ehemm bulunduğuna ve mü’min için Allah (celle celalühü)’ı zikre devâm vâcib olduğuna işâret için; Vacib Teâlâ (ve ketaddes Hazretleri), esnâ-yı harbde zikretmek ile emir buyurmuş. Ve “zikrullah”ın: Felâhın sebeb-i müstakilli olduğuna işâret için felâhyâb olmayı “zikrullah”a ta’lîk etmiştir.

Binâenaleyh, harbe hâzır olan bir mü’min kalbini Allah (celle ve âlâ)’a rabt ederek nusretin ancak Cenâb-ı Hakk (celle celalühü)’dan olduğunu i’tikâd ederek, kalben zikirde bulunmak ve lisâniyle “Allah Allah” lâfz-ı Şerîfini tekrârla, zikr-i lisânîde bulunmak ve nusrete duâ etmek sûretiyle de, kalbî ve lisânî zikir ve nusretle duâ ile her üçüncü de cem’etmek vâcib olduğuna, bu âyet delâlet eder. İ’tikâd-ı sahîh ile ve “zikrullah” ile meşgûl olan ve duâ eden ordu mağlûb olmaz.

(Bedir Gaz. ve Sûre-i Enfal Tefsiri, Hz. Mahmud Samî (k.s.), Sh: 142)

 

 

SADAKA-Î FITIR

 

Fıtır sadakası Ramazan-ı Şerifin sonuna yetişen ve zaruri ihtiyacından başka en az nisap miktarı bir mala mâlik bulunan her hür müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Sevap için verilen, yaratılış atıyyesi demektir.

Bu sadaka, bir muavenet (yardımlaşma) dir. Orucun kabulüne, ölünün sekaratından ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir.

Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram gününün neşvesinden onların da istifade etmelerine bir yardımdır.

Fıtır sadakası Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğmasından itibaren vacib olursa da bundan önce de sonra da verilebilir.

Fıtır sadakası nisap miktarı mala mâlik olan her hür müslüman için vaciptir, velev ki çocuk veya mecnun bulunsun. Bunların velileri bunların mallarından bu sadakayı vermezlerse bunu kendileri baliğ olduktan veya sıhhat bulduktan sonra ödemekle mükellef bulunurlar.

Ramazan ayında bir özürden dolayı oruç tutmakla mükellef olmayan kimseye de fıtır sadakası vaciptir.

Bir kimse kendi malından zevcesinin veya büyük evladının  fitrelerini izinleriyle verecek olsa kifayet eder.

Bir kimse fıtrasını bir fakire, verebileceği gibi bir kaç fakire de verebilir.

Fıtır sadakası mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere gönderilmesi mekruhtur.

(İslâm İlmihali, Sh: 363)

 

MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DE ÖLMEK

 

İmam Tirmizî ile ondan başka hadisçilerin merfu olarak sahih senetle rivayet ettikleri hadîste Resûlullah (S.A.V.) : «Her kim Medîne-i Münevvere’de ölmeye muktedir olursa o, orada ölsün, Çünkü ben Medine’de ölenlere şefaat edeceğim.» buyurmuştur. İmam Malik’in Muvatta’ (adındaki kitab)’ın da Ömer bin Hattabın (r.a) duasında :

«- Allah’ım, bana senin yolunda şehit olmayı ve Peygamberinin yurdunda ölmeyi nasip eyle.« derdi. Sa’d bin Ebi Vakkas ile Said Bin Zeyd (r.a.) arkadaşlarına, kendileri ölünce Akik mevkiinden Medine mezarlığı olan Cenetü’l Bakî’ye taşınmalarını ve oraya defnedilmelerini vasiyet ettiler. İmam Kurtubî der ki: « Onların Medine’de bildikleri bir fazilet var ki, Allah onu daha iyi bilir. Orada hiçbir fazilet olmasa bile muhakkak Resûlullah (S.A.V.)’a sâlih kişilere, şehitlere ve başka yüce kişilere komşu olunması fazilet ve meziyet bakımından muhakkak kâfi gelir». (İ.Şarani Ölüm – Kıyamet – Ahiret, Sh. : 95)

HESAP GÜNÜ DÖRT SUAL

 

İmam Müslim’in merfu olarak rivayet ettiği hadiste resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: «- Kıyamet gününde herhangi bir kul dört şeyden sorulmadıkça ayağı (Rab (c.c.)’inin huzurundan) ayrılamaz: 1 – Ömrünü nereye harcadığından, 2 – Vücudunu nerede yıprattığından, 3 – İlmi ile hangi ameli işlediğinden, 4 – Malını nereden kazandığından,» buyurmuşlardır. Başka bir rivayetteki hadiste şunu ziyade etmiştir : – «Ve malını nereye harcadığından, (sorulmadıkça) ayrılama.» (İmam Şarani, Ölüm – Kıyamet – Ahiret, Sh. : 75)

 

 

HADİS ÖĞRENMEK VE YAŞAMAK

 

Süfyân-ı Sevri (k.s.), Süfyân ibn Uyeyne (k.s.) ve Abdullah ibn Sinan (k.s) şöyle derlerdi: “ Şâyet, bizler bir memleketin kadısı olmuş olsaydık, hadisleri öğrenmek istemeyen fakihlerle, hadisleri bilip de fıkhı öğrenmek istemeyen muhaddisleri budaksız ve soyulmuş hurma ağacı dalı ile döverdik.

“ Hadisleri yazmanın ve bunları topluluklara duyurmanın çok büyük faydaları vardır. Şayet bir yerde şer’i delâil (deliller) okutulmuyorsa, insanlar bu şer’î delillerin tümünü bilememelerinden dolayı-Allah (c.c.) korusun-şeriatlarını din düşmanlarına karşı koruyamaz hale gelmiş olurlar. Bizler bunları babalarımızdan böyle gördük böyle yaptık demek kâfi değildir.

Bir kere düşünün! Bir insan şek ve şüphe içinde ölüp de Münker ve Nekir (Melekleri) gelerek o kişiye dinin hangi din olduğunu ve peygamberinin kim olduğunu sorunca, o kişi: “Bunlardan haberim yoktur. İnsanların birşey söylediğini duydum. Ben de onu söyledim” diye cevap vermek zorunda kalırsa, bu hesap melekleri öyle ağır demir tokmaklarla o kişiyi döveceklerdi ki bu tokmakların biri bir dağa vurulmuş olsa o dağ göçüp gider. Bütün bunları bizlere, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz haber vermişlerdir.

İlim her insana kısmet olmamış, Allah (c.c.) bu ilmi insanların bazılarına ihsan etmiş olmakla beraber, ilimle amel etme kısmetini de her âlime vermemiştir. Bununla yani ilimle âmel etmeyi ancak bazı kullarına vermiştir

(İmam-ı Şa’rânî- El-Uhûdül Kübra)

 

 

MEVLÎD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)

 

“Doğdu ol saatte ol Sultân-ı Dîn

Nûra gark oldu Semâvât-ı zemîn.”

Peygamberimiz (s.a.v.) Milâdi 571 senesinde Rebîülevvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan Pazartesi gecesi sabaha karşı insanlara mürebbî ve bütün kâinata yegâne önder olarak, dünyayı teşrîf etmişlerdi. Bu mübârek güne MEVLÎD denir. Bu olay dünyanın en büyük olaylarından birisi ve birincisidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz son peygamberdir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allah (c.c.) O (s.a.v.)’ndan daha şerefli ve değerli bir varlık yaratmamıştır. Zira bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyuruyor: “Habîbim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”

Ümmeti olmak şeref ve saâdetine nâil olduğumuz Peygamberimiz (s.a.v.)’in, doğdukları bu geceyi Allah (c.c.)’a hamd edip ibâdette bulunarak, istiğfâr ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, Efendimiz (s.a.v.)’e selât ve selâm getirmek suretiyle ihyâ etmeliyiz. Kısa ömrümüzde sayılı olarak geçirdiğimiz bu gecede gaflet üzere olmamalıyız. Bolca tazarru ve niyâzda bulunmalıyız. Bugün oruçlu olmayı da ihmâl etmemeliyiz.

 

ÂYET-İ KERÎME

 

“Şüphesiz Allah (c.c.) ve melekleri o peygamber (s.a.v.)’e selat ederler. O halde ey îmân edenler: Siz de ona selat ve selâm getirip gönülden tam bir teslimiyet içinde ona selâm verin.”

(Ahzâb Sûresi: 56)

 

26 Haziran

 

BİR GECE

On dört asır evvel, yine bir  böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, hâlbuki; bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî;

Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhrânlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin,

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrîka derdi.

 

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Ma’sûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere, rahmetti, evet, şer-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sâhibse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cemiyyeti, medyûn ona ferdi.

Medyûndur o Ma’sûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

Mehmed Âkif Ersoy

“İsteyip talep edip de hâsıl olmasından güçlük, sı  kıntı, zahmet çeken kimse, bana çokça selat-ü selâm göndersin.” (Nevâdir’ül-usûl)

 

münazara niçin yapılmalıdır?

Münâzara sâdece hakkı bulmak için yapılmalıdır.

Aynen kaybolan malını arayan bir insanın durumuna benzer bir durum. O kaybolan mal bulunsun da ne olursa olsun. Bunu kendisinin veya arkadaşının bulması önemli değil, önemli olan malın bulunmasıdır. Demek ki bir tartışmacı kendisiyle münâzara eden arkadaşını hasım değil, bir yardımcı olarak görmelidir. Kendisine hakkı bildirdiği için arkadaşına teşekkür etmeyi borç bilmelidir. Nasıl ki malını kaybetmiş bir insan, kaybolan malını arayıp bulamadığı ve geri dönmeye karar verdiği bir anda; bir arkadaşı kendisine gelip kaybetmiş olduğu malını bu yolda değil, şu yolda araması gerektiğini söylediği zaman kendisine teşekkür etmesi lâzım geliyorsa, böyle bir adamı azarlamayı düşünmüyorsa, kendisine malını bulmak için yol gösterene ikrâmda bulunuyorsa… Birbirini hakk nâmına ikâz eden sahâbe-i kirâmın meşvereti de zâten böyle idi.

Bir kadın, Hz. Ömer (R.A.)’e itirâzda bulunmuş ve ona hakk yolu göstermiştir. Cemâât huzurunda hutbe îrâd eden Hz. Ömer (R.A.), kadının yaptığı bu îkâzdan sonra cemââta şöyle der: “Bu kadın doğru söyledi, Ömer (R.A.) ise yanıldı.” Bir kişi Hz. Alî (R.A.)’e  bir suâl sorar: Hz. Alî (R.A.), sorulan suâle cevâp verdiğinde, suâli soran kişi şöyle der:Ey emîr ul-mü’minîn! verdiğin cevap yanlış! Bence bu suâle şöyle cevap verilebilir… Bunun ü- zerine Hz. Alî (R.A.): Sen haklısın ben ise ya-nıldım diyerek adamın hakkını itirâf eder ve kendisini îkâz etti-ği için ona teşekkür ederek sözlerini şöyle sürdürür. Her ilim sâhibinden daha büyük bir ilim sâhibi çıkabilir!

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-yı Ulhumi’d-Dîn Cilt:1 ,S:164)

 

GAZAB

 

Medine yahudilerinin reisi Malik bin Dayf yahudilerle beraber huzur-ı Rasulullah’a -sallalahu aleyhi vesellem- geldiler. Bazı meseleler sorup Resulullah- Sallallahu aleyhi ve sellem-i ilzam etmek istediler.

Bilmukabele Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de yahudilerin reisi olan Malik’e sordu:

—“Doğru söyle! Allah Teâlâ Tevratta tahkîkan semin olan-yani semiz- alimi sevmez buyurmamışmıdır.? “ buyurdu.

Yahudi alimi de pek semin imiş. Malik inkar etmeyip. — Bela Allah Teala Hazretleri öyle buyurmuştur. dedi. Bunun üzerine yahudiler Malik’e bakıştılar. Malik de gazaba gelip “Allah Teâlâ beşere kitap kısmından bir şey göndermemiştir” diye Tevrat’ inkar etti: Sonra yahudiler dağıldıktan sonra reisleri olan malik’i muaheze ettiler. Malik gazabım sebebiyle söyledim, dedi: Yahudiler de reislerine sen gazaba geldiğinde dininden çıkarsın bize reis olamazsın dediler. Onu azlettiler.

Hz. M. Sami (k.s) Musahabe C:2. S:122 (k.s)

 

ULEMÂYI SEVMEK VE SAYMAK:

 

İmam Ahmed, Taberanî, Hakim’in rivayet ettikleri bir hadiste « Büyüklerimizi saymayanlar, küçüklerimize merhamet etmeyenler, âlimlerimizin haklarını bilmeyenler benim ümmetimden değildir. » buyurulur.

Bir rivayete göre de bu hadisin sonu şöyledir. “Büyüklerimizin şeref ve haysiyetini bilmeyen ve korumayan benim ümmetimden değildir.»

Yine Taberâni’nin rivayet ettiği bir hadisde Resulullah Efendimiz (s.a.v.): “Sizleri yetiştirip öğretenlere karşı alçak gönüllü olunuz” buyurmuşlardır.

Ve yine Taberâni şu hadisi rivayet eder: «Üç kimse vardır ki onları münafıktan başkası hafife almaz:

1- Müslüman ihtiyar.

2- İlim sahibi

3- Âdil imam (idareci)»

İmam Ahmed, Taberânî hasen senedlerle Abdullah ibn Bişr’den şu hadisi rivayet ederler: Bu zat der ki, bir süre önce şöyle bir hadis duymuştum: «Yirmi veya daha az veya daha çok kişiden oluşan bir topluluk içinde bulunduğunda bunların yüzüne dikkatle bak. Eğer içlerinde Allah için kendisinden çekinilen bir kişi göremezsen, bil ki artık durum nazik bir hal almıştır.»

Taberanî ise şöyle bir hadis rivayet eder: “Ümmetim için üç şeyden korkarım (Taberani) bu üç sakıncalı şeyden yalnız “ İlim sahibini gördüklerinde kendisini önemsemeyip soru sormamalarıdır.» maddesini zikretmiştir.

Hak teâlâ daha iyisini bilir.

 

(İmam Şârânî-,El’Uhudül Kübra-s.60)

 

HADİS-İ ŞERİF

 

« Peygamber Efentimiz Ashabdan bazıları ile otururken sahabe, bir adamı andı ve çok övdüler. Tam bu sırada, yüzünden abdest suyu damlarken elinde nalınları olduğu ve alnında secde izi bulunduğu halde adam gözüktü Ashab! “Ya Resulallah, işte anlattığımız adam dediler. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi vesallam “Bunun yüzünde şeytani bir karaltı-leke-görüyorum.“ buyurdu. Adamcağız geldi, selam verdi ve mecliste oturdu. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi vesellem: “Sana Allah’a yemin verdiriyorum, doğru söyle, buraya gelirken bunların arasında benden iyisi yoktur.” diye hatırına geldimi?  “Adam: “Evet. Vallahi hatırımdan öyle geçti.”dedi. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi vesellem de duasında : Allahım, bildiğim ve bilmediğim hatalarımdan sana istiğfar ederim” buyurmuştur. Bunun üzerine Peygamber Efendimize: “Siz de korkuyor musunuz? Ya Resulallah “ diye soruldu. Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi vesellem: “Beni hangi kuvvet emin edebilir? Halbuki insanların kalpleri Allahü Teala’nın kabz-i kudretindedir, onları dilediği tarafa çevirir.” buyurmuştur.    (Ahmed, Bezzar ve Darekutni, Enesten Rivayetle) (İ.Gazali, İhya-ı ulumiddin,C:1 )

 

GAZAB

 

Gazabda dört büyük âfet vardır: 1 – Küfrünü mûcib olup imânsız gitmesine sebep olmaktır. Bütün ameli mahvolur. 2 – Allah Teâlâ (c.c.)’nın gazabına, helâkine maruz kalmak tehlikesidir. 3 – Gazabla adâvet husule gelir ki düşman kazanır serbest yaşayamaz, huzur ve rahatı münselib olur.

4 – Gazab ânında şahsının çirkinliğinin kötü hayvânâta masâbehetidir. (benzemesi)

Gazabı yutmanın fâidelerine gelince:

1 – Cennet’in kendisine müheyyâ olmasıdır. 2 – Gazabı bırakan kimseye hûr-i iyn de muhayyer kılınmıştır. Cennet’de gözlerinin beyazı gayet beyaz ve siyahı gayet siyah hûrîlerden hangisini almak isterse onu almasında muhayyer bırakılır. 3 – Cenâb -ı Allah (c.c.)’ın gazabı üzerinden ref’olunur. 4 – Ecr-i azîme nâil olur. 5 – Allah Teâlâ (c.c.)’nın hıfz ve emanında olmasıdır. 6 – Allah Teâlâ (c.c.) Hazretleri’nin rahmetine nâil olmaktır. 7 – Allah Teâlâ (c.c.) Hazretleri’nin, gazabını yutan kimseye muhabbet etmesidir.

(Hz. M. Sâmi (k.s.), Musâhabe C:2)

 

 

MÛCÂHİDİN DEĞERİNİ BİLMELİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyor: « Altun, gümüş ve libasın kulu olan kişiler sürünsün, kahrolsun. Böyle menfaat düşkünü kişiye işlediği hayrın bedeli Allah (c.c) tarafından verilirse memnûn olur, verilmezse Allah (c.c.)’ın takdirine de kızar. Böyle menfaat düşkünü sürünsün. Hüsrana yuvarlansın! Vücûduna diken batsın da cınbız ile çıkaran bulunmasın!»

Bunun için Cennet, her hayır ve saâdet o kula lâyıkdır ki o, Allah (c.c.) yolunda cihâd için atının dizginine sarılmıştır, o mücahidin başının saçı perişandır, iki ayağı toz içindedir. Eğer o gâzî olarak ileri karakolda düşman beklemekte ise o daima orada düşmanı bekler, askerin gerisinde sağ olarak vazifede ise orada en metin nöbetçilik eder. Onun her dilediğini Allah (c.c.) kabul eder.

(Hz. M. Sami (k.s) Musahabe, , 3/171)

 

Halktan sekiz sınıfla oturanın, Allah (c.c.) tarafından sekiz şeyi artırılır, şöyle ki:

1 — Zenginlerle oturanın dünya sevgisi ve dünyaya rağbeti, Allah(c.c.) tarafından artırılır.

2 — Fakirlerle oturanın, Allah (c.c.)’ın taksimine rızası ve şükrü Allah (c.c.) tarafından artırılır.

3 — Yöneticilerle oturanın, Allah (c.c.) kibrini ve kalp katılığını artırır.

4 — Kadınlarla oturanın cehaleti, şehveti, onların aklına meyli, Allah (c.c.) tarafından artırılır.

5 — Çocuklarla oturanın oyuncak olması, alaya alınması, Allah(c.c.) tarafından artırılır.

6 — Bir kimse günahkârlarla oturursa, Allah(c.c.) onun günah işleme ve isyan cür’etini, günaha koşmasını, tevbeyi erteleme huyunu artırır.

7 — Bir kimse, sâlih kimselerle oturursa, Allah (c.c.) Onun ibadete rağbetini, haram işlerden kaçınmasını artırır.

8 — Bir kimse, âlimler ile oturursa, Allah(c.c.) onun ilmini ve şüpheli şeylere karşı sakınma duygusunu artırır.

Derdi ki:

— Üç çeşit uyku, Allah (c.c.)’ın buğzuna uğramıştır.

Üç çeşit uyku şunlardır: Zikir meclisinde uyku, sabah namazından sonra ve yatsıdan evvel uyku, farz namazlarda uyku,

Üç çeşit gülüş, Allah(c.c.)’ın buğzuna uğramıştır.

Üç çeşit gülme şunlardır: Cenazede gülmek, zikir meclisinde gülmek, mezarlıkta gülmek.  (Ebû-l Leys Semer Kândi Tenbihü’l Gâfilîn)

 

 

 

 

GECE İBÂDETİNE KALKMAYI   KOLAYLAŞTIRAN SEBEPLER

 

Zahiri Sebepler:

  1. Fazla yemek yememek
  2. Gündüzleri vücûdu haddinden fazla yormamak
  3. Öğleden önce biraz uyumak: Buna kaylule denir. Peygamberimiz (S.A.V.)’in sünnetidir.
  4. Gündüzleri isyana dalmamak: Çünkü bu kalbi karartır ve rahmeti celbedecek sebeplere engel olur.

Bâtıni Sebepler:

  1. Müslümanlara kin beslemekten, bid’atlardan ve fuzûli dünya meşgalelerinden kalbin sâlim olması
  2. Düşünce azlığı ile korkunun gâlib olması. İnsânoğlu âhiretin güçlüklerini ve cehennemin derekelerini düşündüğü zaman, uykusu kaçar ve korkusu çoğalır, bu sâyede de gece ibâdetine devâm eder.
  3. Gece fazîletini, bu husûstaki Âyet, Hadis ve diğer sözlerden öğrenmektir.
  4. Allah (C.C.)’nün sevgisi ve îmân kuvveti.

Evet, gece ibadetini kolaylaştıracak âmillerin en kuvvetlisi, Allah (C.C.)’nün sevgisi ve imân kuvvetidir. Çünkü gece namaz kılan insan, okuduğu her kelime ile Allah (C.C.)’ne münacatta bulunduğunu hattâ kalbinden geçenlere de Allah-ü Teâlâ (C.C.)’nün âgâh olduğunu, kalbinden geçen hâtıraların ilhâm-ı İlâhi olduğunu bilir.

(İ.Gazalî,İhyâ Ulûm’id Din, Cilt.1)

 

BEŞ ŞEY HAFIZAYI KUVVETLENDİRİR

1- Tatlı yemek,

2- Et yemek,

3- Mercimek yemek,

4- Soğuk ekmek yemek,

5- Âyetü’l-Kürsî’yi çok okumak.

“İman edip, salih amel işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenler için Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olamazlar”                        (Bakara Suresi: 277)                               Mahmud Sâmî (k.s.), Musâhabe, C.4,

 

 

 

 

 

 

MÜSLÜMANLIKTA VAAZ VE NASİHATIN ÖNEMİ

 

İslâm dininde vaaz ve nasihat pek mühim bir vazifedir. Bir farz-ı kifâyedir. Kürsü ve minberlerde halka karşı öğüt maksadiyle irad edilen hitabeler birer sünnettir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in yoludur. Şer’i şerife uygun, ihtiyaca mutabık olarak hakîmane bir tarzda irad edilen hutbelerden ve vaazlardan herkes istifade eder. Vazifelerini hatırlatmak mü’minler için pek faidelidir.

Nasihat; esasen hayırhahlık demektir. Bir hadis-i şerifte: “Şüphe yok ki din, Allah için, Allah’ın kitabı için, Peygamberi için, müslümanların imamları için ve cümlesi için hayırhahlıktan ibarettir.” diye buyurulmuştur.

Dine hizmet için çalışmak, başkalarının hidâyetine, diyânetine, selâmet ve saâdetine hizmet için çalışmak ne büyük bir hayırhahlıktır, ne ulvî bir harekettir. Bunun içindir ki bir hadis-i şerifte: “Allah teâlâ’nın bir kimseyi senin ellerinle vasıtanla-hidâyete erdirmesi, senin için güneşin üzerine doğduğu ve battığı şeylerin cümlesinden daha hayırlıdır.” buyurmuştur. Nasihat etmek, sohbet yapmak güzel bir hizmettir. Fakat riyaset sevdasıyle, gösteriş için, bir mala veya insanların teveccühüne nail olmak için yapılan öğütler, irad edilen hutbeler sahipleri için birer vebaldir. Güzel niyetle yapılmadığı için, Allah (c.c.) katında zayi’dir. Bunların tesiri de olmaz. Nasihatlar ve vaazlar Allah (c.c.) rızası için olursa tesirli olur.

(Ö.N. Bilmen, B.İ.İlmihali, Sh: 428)

 

ÂDET  VE DİYÂNETİN EFDÂLİ

 

Ebû Zerr (R.A.) rivâyet eder: Resûl-i Ekem (S.A.V.) Efendimiz, buyurmuşlardır:

“Yâ Ebâ Zerr! Sabahladıkta Kitâbullâh’tan bir Âyet öğrenmek sana yüz rek’at nâfile namaz kılmaktan hayırlıdır. Ve sabaha girip ilimden bir bâb öğrensen sana bin rek’at namaz kılmaktan hayırlıdır.” Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’den rivâyetle buyurmuştur ki:

“İbâtetin efdâli, fıkıh ilmini öğenmek ve diyânetin efdâli perhîzliktir, yani harâm şeylerden sakınmaktır.”

Nitekim Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur:

“Harâm olan şeylerden hazer et, (sakın) nâsın (insanların) en âbidi olursun.” İbn-i Ömer Radıyallâhü Anhümâ, buyurmuştur ki:

“Bir kimse ilim tâlibi olduğu hâlde eceli gelip irtihâl ederse, o kimse Allâh-ü Teâlâ Hazretleri’nin huzûruna Nübüvvet derecesinden bir derece aşağı derecede varır.”

Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Tevrât’ta Mûsâ (A.S.)’a buyurdu ki:

“-Yâ Mûsâ! İlim ve hikmeti ta’zîm eyle. Zîrâ herhangi bir kulumun kalbine ilim ve hikmet koyarsam, onu yarlığamak murâd etmişimdir. imdi yâ Mûsâ! Sen ilmi öğren ve onunla amel eyle. Ondan sonra bezleyle. (bol bol ver, dağıt) Tâ ki bununla dünyada ve âhirette benim kerâmetime ve iyiliğime nâil olursun.”

“Cenâb-ı Hakk’ın Nebîsi’ne hitâbı, şübhesiz kullarına da hitâbı demektir. Her ne kadar Hz. Mûsâ (A.S.)’a hitâb buyuruluyorsa da hakîkatte kullarına hitâbdır.”

Zebûr’da Dâvûd (A.S.)’a buyurdu ki:

“Yâ Dâvûd! Benî İsrâil ulemâsına ve ruhbânlarına de ki: Ehl-i takvâ ile söyleşsinler, konuşsunlar. Eğer ehl-i takvâ bulunmazsa; ulemâ ile musâhabe (sohbet) etsinler. Onlar da bulunmazsa; ukalâ (akıllı kimseler) ile musâhabet (sohbet) eylesinler”

Allâh-ü Teâlâ,Hazretleri, takvâyı ilim üzerine; ulemâyı da ukalâ üzerine takdîm buyurdu. Ve ilim, sâhibine şefâat eyler. Ve Rabbınıza lâyık olan budur ki ilim sâhibini rüsvây etmeye…

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

ULEMÂYI SEVMEK VE SAYMAK

 

İmâm Ahmed, Taberânî, Hâkim’in rivâyet ettikleri bir Hadîs-i Şerîf’te: « Büyüklerimizi saymayanlar, küçükle-rimize merhamet etmeyenler, âlimlerimizin haklarını bilmeyenler, benim ümmetimden değildir» diye buyurulur.

Bir rivâyete göre de bu Hadîs-i Şerîf’in sonu şöyledir. “Büyüklerimizin şeref ve haysiyetini bilmeyen ve korumayan benim ümmetimden değildir.»

Yine Taberânî’nin rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Sizleri yetiştirip öğretenlere karşı alçak gönüllü olunuz.” buyurmuşlardır.

Ve yine Taberânî şu Hadîs-i Şerîf’i rivâyet eder: «Üç kimse vardır ki onları münâfıktan başkası hafife almaz:

1- Müslüman ihtiyâr.

2- İlim sâhibi

3- Âdil imâm (idareci)»

İmâm Ahmed, Taberâni hasen senedlerle Abdullah  ibn-i Bişr (r.a)’den şu Hadîs-i Şerîf’i rivâyet ederler: Bu zat der ki, bir süre önce şöyle bir hadis duymuştum: «Yirmi veyâ daha az veyâ daha çok kişiden oluşan bir topluluk içinde bulunduğunda bunların yüzüne dikkatle bak. Eğer içlerinde Allâh için kendisinden çekinilen bir kişi göremezsen, bil ki artık durum nazik bir hal almıştır.»

Taberânî ise şöyle bir Hadîs-i Şerîf rivâyet eder: “Ümmetim için üç şeyden korkarım (Táberânî) bu üç sakıncalı şeyden yalnız “ İlim sahibini gördüklerinde kendisini önemsemeyip ona soru sormamalarıdır.» maddesini zikretmiştir.

(İmâm Şa’ranî-,El’Uhûdü’l – Kübrâ-s.60)

 

 

 

SELÂM VERMENİN FAZİLETİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), otururken bir zak galip (Esselâmü aleyküm) diyerek selam verdi.

Peygamberimiz (s.a.v.) selâmını alınca, oturdu.

Peygamberimiz (s.a.v.) onun hakkında “On hasene ve sevap kazandı!” dedi.

Başka bir zât geldi. (Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh) diyerek selâm verdi.

Peygamberimiz (s.a.v.), selâmını alınca o da oturdu.

Peygamberimiz onun hakkında “Yirmi hasene ve sevap kazandı” dedi.

Daha sonra başka bir zât geldi. (Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh)  diyerek selâm verdi.

Peygamberimiz, onun da  selâmını aldı.

Adam oturunca Peygamberimiz (s.a.v.) onun hakkında “Otuz hasene ve sevap kazandı” dedi.

Adamcağız, selâm vermeden kalkıp gidince, Peygamberimiz (s.a.v.) “Arkadaşınız ne çabuk unuttu?

Herhangi biriniz bir meclise girince selâm versin.

Eğer oturmak gerekirse otursun.

Kalkıp gideceği zaman da yine selâm versin.

Çünkü, önceki selâm, verilmeye, sonrakiden daha lâyık değildir” dedi.

 

İLMİN EFDÂLİYYETİ

“Allâh-ü Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’a esmâ’nın küllîsini ta’lîm etti. (isimlerin hepsini öğretti.)” (Bakara: 31)

“Meleklerin, (Allâh’ın)” Hazret-i Âdem’i ve zürriyyetini halk etmekteki hikmeti nedir?” diye suâl etmeleri üzerine Vâcib Teâlâ Hazretleri, “Sizin bilmediğinizi ben bilirim.” buyurmuştur” (Bakara: 30’da)

Ve hilkat-ı Âdem’deki hikmet (Adem (A.S.)’ın yaratılışındaki hikmet), ilimde mümtâz (üstün, seçkin) olmasıyla meleklerden efdâl olduğunu beyân buyurdu. Hazret-i Âdem (A.S.)’ın kalbine ilhâm sûretiyle esmâyı (iimleri) ta’lim buyudu. (öğretti.)

Bu Âyet-i Celîle, “ilmin cümle fazîletlerden efdâl olduğuna” delâlet eder. Çünkü ilimden ziyâde (yüksek) bir şeref olmuş olsaydı. Vâcib Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Âdem (A.S.)’ın fazîletini onunla isbât ederdi. Hâlbuki Hakk Teâlâ, Âdem (A.S.)’ın fazîletini ilim ile isbât etmiştir.

Şu hâlde ilimden ziyâde bir fazîlet ve meziyyet olmadığını bu Âyetle beyân buyurmuştur.

İlmin fazîletine dâir müteaddid (birçok) Âyet-i Celîleler ve Hadîs-i Şerîfler vardır.

Tefsîr Şerhi’nde Âmir-i Cühenî (R.A.)’ın rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Kıyâmet Gününde tâlib-i ilmin (ilim taleb edenin) mürekkebiyle şehîdin kanı Huzûr- İlâhî’ye gelir, tâlib-i ilmin mürekkebi şehîd olan kimsenin kanı üzerine tafdîl olunur.” buyurulmuştur.

Bakara: 269’da: “Allâh-ü Teâlâ, dilediği kimseye hikmet verir. Ve bir kimseye ki hikmet vermiştir, muhakkaktır ki o kimseye çok hayır verilmiştir. Ve bunları düşünmez ve hissemend olmaz, ancak ehl-i lübb (akıl ve irfân sâhibleri) tezekkür eder, mütenassıh (hatırlar, öğüt dinleyici) olurlar.”

Bu Âyet-i Celîle, mü’minler için ilim tahsîline sa’y ü gayret etmeğe ve insan için ilimden ziyâde hiçbir fazîlet olmadığına delâlet eder.

“Biz O’nu kendi indimizden bir ilimle ta’lîm ettik ki o ilim kitâb veyâ bir üstâzdan teallüm vasıtasiyle değil, belki Bizim O’na bildirdiğimiz bazı esrârdan bazısının ledünniyyâtını (bazı sırrların gizli yönlerini) bildirmekten ibârettir.” (Kehf: 65)

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

ÂDİL PÂDİŞÂHIN FAZÎLETİ

 

Hikâye: Ömer İbn-i Abdülazîz (R.A.) Devri’nde büyük bir kıtlığın olduğunu okudum. Çok sıkıntı çeken insanlar arasından bir Arap kavmi, O’nun huzûruna çıkarak ağlayıp: “Ey Mü’minlerin Emîri! kendi etlerimizi yiyip kanlarımızı içtik, yani zayıflıktan iğne ipliğe döndük, açlıktan yüzlerimiz sapsarı oldu. Dermânımız ise Beytulmâlı’ndadır. Hazinene toplayıp biriktirdiğin bu mâl, ya senin; ya da Allâh’ındır veyâ Allâh’ın kullarınındır. Allâh’ın ise, bu mâllara ihtiyâcı yoktur. Eğer bu mâllar, Allâh’ın kularının ise, işte biz de Allâh’ın kullarıyız. Yok eğer o mâllar, senin ise, onlar, Allâh’ın kulları  olan bizlere, Allâh rızâsı için, sadaka ver. Nitekim, Allâh-ü Teâlâ (Yûsuf Sûresi, Ayet: 88’de): “Çünkü Allâh, sadaka verenleri mükâfatlandırır.” Neticede, Allâh’ın kullarına sadaka verirsen, mükâfatı; vermezsen de cezâsı, sana ulaşır. Eğer o mâllar bizim ise, bizim mâllarımızı bize iâde et ki şu sıkıntıdan kurtulabilelim; neredeyse vücûdumuzun derisi bile kurumak üzeredir.” dediler.

Ömer ibn-i Abdulazîz (R.A.)’ın kalbi, onlara ve onların durumuna yandı ve gözlerinden yaşlar boşandı. Ve dedi ki: “Söylediğiniz gibi yapacağım.” Hemen gerekeni yaptı. Onlara istediklerini verdi. Mâlları alıp gitmek istediklerinde, Ömer İbn-i Abdülazîz (R.A.), Onlara: “-Nereye gidiyorsunuz? Allâh’ın kullarının sözlerini, bana söylediğiniz gibi, benim size söylediklerimi de siz, Allâh’a söyleyiniz ve beni hayır duâ ile Allâh’a karşı anınız.” dedi. Bunun üzerine o Arap kavmi, ellerini semâya açıp: “Ey yüce Rabbimiz! Ömer İbn-i Abdulazîz’in, biz senin kullarına yaptığını, izzetinle Sen de Ömer İbn-i Abdulazîz’e yap!” diye duâ ettiler ki duâ tamamlanır tamamlanmaz gökte bir bulut belirdi. Şiddetli bir yağmur ve dolu başladı. Bir dolu tanesi, Halîfe Ömer İbn-i Abdülazîz (R.A.)’in sarayının tuğlalarından birine isâbet etti ve o tuğlayı kırdı. Kırılan tuğlanın içinden bir kağıt çıktı ve yere düştü. Alıp baktılar ki şöyle bir yazı vardı:

“Bu, İzzet ve Celâl Sâhibi olan Allâh’tan, Ömer İbn-i Abdülazîz’e Cehennem ateşinden kurtulma berâtıdır.”

Daha bu ma’nâ pekçok hikâyeler vardır.

 

(Bâtınîlerce şehîd edilen Büyük Selçuklu Vezîri Nizâmülmülk,

Siyâsetnâme, Sekizinci Fasıl)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİ

SEVMENİN ALAMETLERİ

 

  1. Bir kimse, şâyed birini, hakîkaten, seviyorsa; kayıtsız şartsız ona uyar ve ona, aslâ muhâlefet etmez ve onun emilerini hoşgörür ve onun tekliflerinden râzı olur. Ona her halükârda ittibâ eder. Resûlullah (S.A.V.)’e ittibâ etmek ve O’na uymak, Allâh-ü Teâlâ’nın  açık emridir. Bu açık emirlerin sayısı Kur’ân-ı         Kerîm’de pekçoktur. Bu emilerden birisi, Âl-i imrân: 31’de: “Habîbim de ki: “Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zîrâ Allâh, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” diye beyân olunmuştur.
  2. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in emri ve tavsiyelerini, kendi arzularına tercih etmektir; yani, kendi arzularını O’nun emir ve tavsiyererine göre ayalamaktır.
  3. Allâh’ın rızâsını kazanmağın da ancak, her husûsta Resûlullâh (S.A.V.)’e ittibâ etmek olduğunu bilerek, Allâh’ın rızâsını kulların rızâsına tercîh etmek, yani rızâ-yı ilâhî uğruna, kulların rızâsını iptâl etmektir.
  4. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’i çok zikretmek ve her nefesini O’nun “Sünnet-i Seniyyeleri”ne uydurmağın gayreti içinde bulunmaktır.
  5. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e ulaşmağı ve kavuşmağı çok arzu etmek ve bu iştiyâkı kalbinde taşımaktır.
  6. Resûl-i Ekrem, (S.A.V.)’e çok ta’zim etmek; O’nun sevdiklerine, O’nun dokunduğu yerlere, eşyâlara ve O’ndan olan O’nu hatırlatan, O’na götüren her şeye ta’zim etmek; O’nu zikrederken huşû ve hudû içinde bulunmak ve kalbin O’na ta’zimle ürpermesidir.

 

  1. Resûlullah (S.A.V.)’in sevdiklerini, Ehl-i Beyt’i, Muhâcirîn’i, Ensâr-ı Kirâm’ı bütün Ashâb-ı Kirâm’ı kendi nefsinden ve yakınlarından çok sevmek; Onlar’a buğzedenlere, düşmanlık edenlere, buğzetmek; düşmanlık etmek; hatta kavm-i Arâbı ve Resûlullah (S.A.V.)’in sevdiği yemekleri, meyvaları, kokuları, renkleri sevmektir.
  2. Resûlullah (S.A.V.)’e buğzedenlere ve düşman olanlara, düşman olmak ve buğzetmek; O’nun Sünneti’ne muhâlefet eden, kim olursa olsun, onu asla sevmemek ve onunla bir arada bulunmamaktır.
  3. Kur’ân-ı Kerîm’i çok sevmek, O’na çok ta’zim etmek ve O’nu çok okumak O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.)’in yüce Ahlâkları Kur’ân-ı Kerîm idi.
  4. Resûlullâh (S.A.V.)’in ümmetine hoşgörülü davranmak; kâfir ve münâfıklara ve fâsıklara değil, ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’e şefkât ve merhâmet etmek; onlara nasîhat etmek, onlara fâideli olmak, onların müşkilâtlarını gidermek ve ihtiyâçlarını karşılamaktır.
  5. Resûlullâh (S.A.V.)’i sevmeğin kâmil alâmetlerinden birisi de O’nun gibi, O’nun Ashâb’ı gbi fakirliği tercih edip zuhd ü takvâ içinde yaşamaktır.

 

(Kâdı Iyâz, Şifâ-yı Şerîf, İst. 1993, s. 405-412)

 

KABİR HALİ

 

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bir defa namaz kılmak için mescide gelince katıla katıla gülen ve bu yüzden dişleri görünen bir topluluk gördü. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Eğer ölümü çok hatırlasaydınız bu gördüğüm hal meydene gelmezdi. O halde ölümü çok hatırlayınız. Kabir, üzerinde bir gün gelmez ki şöyle seslenmesin <Ben kimsesizlik eviyim, yalnızlık eviyim, toprakta bir evim, haşaratların yuvasıyım.> Bir mü’min kabre konunca ona <Senin gelişin mübarek olsun, ne iyi ettin de geldin. Yeryüzünde dolaşanlar arasında en çok seni severdim. Bugün sen bana geldin, benim sana güzel davranışımı göreceksin.> Ondan sonra kabir, ölünün göreceği yere kadar genişler ve kendisine devamlı Cennet’in havası ve kokularının geleceği bir kapı açılır. Günahkar biri kabre konulunca kabir ona <Gelirsin hayırsızdır, gelmekle kendine yazık ettin. Yeryüzünde gezenler arasında en çok senden nefret ederdim. Bugün sen bana teslim edildiğine göre sana karşı davranışını göreceksin> diyecektir. Sonra onu öyle sıkacak ki kaburgaları birbirine geçecektir. Ona yetmiş tane öyle ejderha musallat olacaktır ki onlardan biri yeryüzüne üflese onun tesirinden yüryüzünde bir yeşil ot dahil kalmaz. Onlar kıyâmete kadar o ölüyü sokacaklardır.” Bundan sonra Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kabir ya bir Cennet bahçesidir ya da bir Cehennem çukurudur.”

 

 

(Fezâl-i A’mâl)

 

İLİM MECLİSLERİNDE BULUNMANIN

FAZÎLETLERİ

 

Ebû’l-Leys Semerkandî Rahîmehullâh der ki:

Bir kimse âlim yanında oturup da ilimden bir şey hıfzedememiş olsa da, o kimseye yedi kerâmet vardır. Eğer ilim öğrenirse onun fazîleti de daha başkadır:

  1. İlim öğrenmeğe tâlib olan kimse mütealliminîn (talebelerin) nâil olacağı fazîlete nâil olur.
  2. Âlim indinde (yanında) oturduğu müddetçe nefsini, ma’siyyetten (İsyân ve günahtan) habsetmiş olur.
  3. İlim meclisinde oturunca Rahmet-i İlâhiyye, o meclise nâzil olmakla ondan hissemend (hisse alıcı) olur.
  4. İlim öğrenmek üzere menzilinden çıktığı vakitte üzerine Rahmet-i İlâhiyye nâzil olur.
  5. İlim meclisinde dinlemesine de ibâdet, tâat yazılır.
  6. Eğer dinler de iyice fehmedip anlayamadığından dolayı kalbi mahzûn olan kimsenin hüznü, Allâh Azze ve Celle Hazretleri indinde vesîle-i mağfiret olur.

Nitekim Hadîs-i Kudsî’de buyurulmuştur:

“Benim rızâm için münkesir, mahzûn olanların, ben yanındayım.” Yani mekândan münezzeh olduğu hâlde, ben yanındayım, buyumuştur.

  1. Nâsın i’zâz ve ikrâmına nâil olur (insanlar tarafından saygı görür ve ağırlanır.) ve kalbi, ilme meyil ve muhabbet eder. Ve bu hikmet üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, “Sulehâ (sâlihler) meclisine devamı” emir buyurmuşlardır.

Bu hikmete binâen ulema-yı kirâm demişlerdir ki:

“Bi kimse, ulemâ ile birlikte oturursa, ilmi artar; sulehâ ile bilikte oturursa, ibâdet ve tâata rağbeti artar. Bir kimse, ağniyâ (zenginler) ile oturursa, o kimsenin kalbinde dünyâya muhabbet ve rağbet artar; ehl-i tekebbür ile oturursa, kibri artar. Bir kimse çocuklarla oturursa, lehv ü mîzâhı (faydasız işlerle ve) eğlenceli şeylerle meşguliyyeti artar; kadınlarla oturursa cehl ü şehveti artar. Bir kimse eğer fâsıklarla oturursa, tevbeyi ihmâl ile masiyyete cür’eti artar.”

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

EĞİTİM VE ÖĞRETİM

 

1— İlim tahsil etmek, her müslüman erkek ve kadın için vazifedir. Öyle ki her müslüman için mükellef olduğu dinî vecibeleri ifa, hak ile batıl, helâl ile haramı ayırabilecek miktar bilgi sahibi olmak bir farîzedir. Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim tahsil etmek de bir sünnettir, bir ibadettir. Bundan ziyadesini bir kemal, bir zinet olmak üzere tahsil etmek de mübahtır. Başkalarına karşı mubahatta bulunmak, başkalarıyle mücadele, mükâberede bulunmak için ilim tahsil etmek ise mekruhtur.

2— İlim tahsil etmek, gerek fertler için ve gerek cemiyet için lâzımdır. Bu bir zaruretdir. Şu kadar var ki ilimlerin bir kısmı, her fert için luzumlu olduğundan bu kısmının tahsili bir farzı ayndır, bununla her fert mükelleftir.  Bir kısmı ise her fert için değil, cemiyet hayatı için elzem olduğundan tahsili de farz-ı kifayedir.

3— Dinî İslâmda ilim, cemiyetin yükselmesine sebeptir. Cehalet ise bir zülmettir.

4— Müslümanlıkta her meslek erbabı için o mesleğe müteallik dinî meseleleri bilmek bir vecibedir, mühim bir vazifedir.

5— İlim sahasında hakka yardım, hakkın açıklanmasına yardım ilmî bilgilerin artmasını temin için yapılan çalışmalar ibadetten sayılır. Bir müslümanı kahretmek, mahcup bırakmak için, fazi furuşluk için veya bir male, bir teveccübe nailiyet için yapılacak mübahaseler, tenkitler haramdır, ahlâka muhaliftir.

 

(M.A. Köksal İslâm Tarihi Sh. 427)

 

MEVLÎD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)

“Doğdu ol saatte ol Sultân-ı Dîn

Nûra gark oldu semâvât-ı zemîn.”

Peygamberimiz (s.a.v.) Milâdî 571 senesinde Rebîülevvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan Pazartesi gecesi sabaha karşı insanlara mürebbî ve bütün kâinata yegâne önder olarak, dünyayı teşrîf etmişlerdi. Bu mübârek güne MEVLÎD denir. Bu olay, dünyanın en büyük olaylarından birisi ve birincisidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Son Peygamberdir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allâh (c.c.) O (s.a.v.)’den daha şerefli ve değerli bir varlık yaratmamıştır. Zîrâ bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyuruyor: “Habîbim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”

Ümmeti olmak şeref ve saâdetine nâil olduğumuz Peygamberimiz (s.a.v.)’in, doğdukları bu geceyi Allâh (c.c.)’a hamd edip ibâdette bulunarak, istiğfâr ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selâm getirmek suretiyle ihyâ etmeliyiz. Kısa ömrümüzde sayılı olarak geçirdiğimiz bu gecede gaflet üzere olmamalıyız. Bolca tazarru ve niyâzda bulunmalıyız. Bu günün gündüzünde de oruçlu olmayı da ihmâl etmemeliyiz.

 

 

ÂYET-İ KERÎME

 

“Şüphesiz Allâh (c.c.) ve melekleri o Peygamber (s.a.v.)’e salat ederler. O halde ey îmân edenler: Siz de ona salat ve selâm getirip gönülden tam bir teslîmiyet içinde ona selâm verin.”

 

(Ahzâb Sûresi: 56)

 

İLİMLERDEN MAKSAD NEDİR?

İSTİÂZE (Billâhi mineşşeytânirracîm)

 

Büyükler derler ki: “Bütün ilimler Dört Kitâb’da cem’ olmuştur. Bunların da hepsi, Ku’ân’da; Kur’ân, Fâtiha’da; Fâtiha da, Besmele’de; Besmele de, Ba’da derc olunmuştur. Tefsîr-i Kebîr’de der ki: “Bütün ilimlerden maksâd, kulun Allâh’a vâsıl olmasıdır.” Billâhi’deki bâ-i ilsâk da, kulu Allâh’a vâsıl eder.”

Eşşeytânirracîm, Allâh’ın rahmetinden uzak ve uzaklaştırılmış şeytânın şerrinden Allâh’a sığınırım.

İbn-i Abbâs (R.A.)’den: İblis, Allâh’ın emrine isyân edince la’netlendi ve şeytân oldu. Bu, onun la’netlendikten sonraki ismidir. Evvelki ismi, “Azâzil” veya “Nâil” idi.

Şeytânın, hemz, lemz, vesvese, arabozuculuk gibi türlü türlü desîseleri olmasına rağmen, ondan sâdece bunların birinden veyâ birkaçından değil, umûmî olarak şeytândan Allâh’a sığınmak gerekir.

Ravzât’ül-Ahyâr’da der ki: Şeytânların erkekleri ve dişileri olup çoğalırlar. Cinnlerin de erkekleri ve dişileri vardır, onlar da çoğalır ve bir müddet sonra ölüler. Bunların varlığını ancak, câhil filozoflar ve bazı tabîbler inkâr ederler.

Hikâye olunur ki: Zamanında Sünet-i Senniyye’yi ihyâ edenlerden ve ins ü cinnin müftisi bulunan İmâm-ı Gazâlî Rahîmehullâh bir gün musâhblerinden olan cinnlere dışardaki havâdisten suâl etti. Onla da: Zemahşerî’nin tefsîr yazdığını ve yarısına geldiğini haber verdiler. imâm-ı Gazâlî (K.S.), Zemahşerî’nin yazdıklarının tamamını istinsâh edip asıl nüshayı tekrar yerine gönderdi. Bir zaman sonra Zemahşerî, Gazalî (K.S.)’yi görmeğe geldi. Gazâlî (K.S.) da, yanındaki nüshayı, Zemahşerî’ye gösterince; hayret etti: “Çünkü lâfız, manâ, vaz’ ve tertîbdeki bu derece ayniyet nereden geldi, akıl bunu kabul etmez.” diye konuştu.  İmâm-ı Gazâlî (K.S.): “-Bu, senindir. Cinnler eliyle bize ulaşmıştır.” diye ifâde buyurdu. Zemahşerî’nin o güne kadar cinnler hakkında bazı tereddütleri vardı. O mecliste bunu i’tirâf ederek terreddütleri zâil oldu.

“Şeytân” ile murâd, iblis ve avânesidir.  Denilmiştir  ki:  İster insten, ister cinnden olsun; istikamet yolundan saptıran her saptırıcıya da şeytân denir. En’âm Sûresi, Âyet: 112’de: “İnsanların ve cinnlerin şeytânları.” diye buyurulmuştur.

Erracîm, la’netlendikten sonra emr-i İlâhî ile melâike tarafından semâlardan atılan demektir ki şeytânın mezmûn bir sıfatıdır.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Fâtiha Sûresi Tefsîri)

 

İLME RAĞBET EDENİN EFDÂLİYYETİ

 

Denilmiştir ki ilme rağbet edenin kalbinde altı mühim haslet husûle gelir.

  1. Ferâiz-i İlâhiyyeyi (Allâh’ın farz kıldıklarını) edâya müsâraat eder (acele eder.) ve der ki: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, bana bu farîzayı emir buyurmuştur.
  2. Maâsiden (isyân ve günahlardan) nehy-i ilâhî muktezâsı ictinâb eder. (İlâhî yasaklardan olmasının gereği olarak sakınır.)
  3. İhsân-ı ilâhî’ye (İlâhî ihsâna) şükre devâmın vücûbunu idrâk ile (vâcib olduğunu idrâkiyle) şükrü tezâyüd eder (ziyâdeleşir.)
  4. Halka karşı insâf ve merhametle hareket etmek husûsunda idrâki artar.
  5. Belâya mesâibe (musîbetlere) sabretmeği Cenâb-ı Hakk’ın emir buyurduğunu fehm ü idrâk ile (kavramak ve anlamakla) sabrı artar.
  6. Düşmanı olan şeytanı üzerine muhâlefeti artar.

Hz. Alî (K.A.V.) buyurmuştur: “İlim, mâldan yedi vecihle efdâldir.

  1. İlim, Enbiyâ mîrâsıdır. Mâl ise Fir’avn’lar mîrâsıdır. Nitekim Hadîs-i Şerîf’te: “Ulemâ, Peygamberlerin vârisidirler.” buyurulmuştur.
  2. ilim, bezletmekle yani neşretmekle artar; mâl ise tükenir.
  3. Mâl, bekçiye muhtacdır; çalınır, zâyi olur; ilim ise sâhibini biiznillâhi Teâlâ hıfzeder.
  4. Bir kişi ölünce mâlları ellere kalır; ilim ise sâhibi ile berâber kabre… tâ Huzûr-ı Hakk’a varır.
  5. Mü’minin de kâfirin de mâlı olur; fakat yalnız mü’mine şeref-i mahsûs olur.
  6. Dîn husûsunda âlime başkaları muhtâcdır; fakat başkaları, mâl sâhibine muhtâc değildir.
  7. ilim, âhirette Sırât’ı geçmeğe, sâhibine kuvvet verir; mâl ise Sırât’ı geçmekte mâni’ olur.

Hz. Alî (R.A.) buyurmuştur ki: “Dünyanın kıvamı dört şey iledir:

  1. Âlim, ilmiyle âmil olmaktır.
  2. Câhil, ilim öğrenmekten (teallümden) istınkâf memektir. (vazgeçmemelidir.)
  3. Ganî (zengin) mâlında buhul etmemektir. (cimrilik yapmamalıdır.)
  4. Fakîr, dünyâsı için âhiretini satmamaktır.

Eğer ki âlim, ilmiyle âmil olmazsa; câhil, ilim öğrenmekten vazgeçerse; zengin, mâlında buhlederse; fakîr de, dünyâsı için âhiretini satarsa: Helâk, onlar için yetmiş kerre…

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

TAVSİYYE BUYURMAN İLİM

 

Hadîs-i Şerîfler’de: “Erkek ve kadın her müslim için ulûm-ı dîniyyesini taleb edip öğrenmek fazdır.”, “Velev ki Çin’de dahî ola; ilmi taleb ediniz.” buyurulmuştur.

Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in bu Hadîs-i Şerîf(lerde) tahsîlini emir buyurmuş olduğu ilmi, yalnız zâhiri ilme tahsîs etmek de doğru değildir. Çünkü ma’rifetullâh’a ve havf-ı İlâhî’ye (Allâh’ı bilmeğe ve Allâh’tan korkmağa) mukârin olmayan (yaklaştırmayan) ve dünyâdan zühdünü artırmayan ilim, ind-i ilâhî’de (Allâh katında) şâyân-ı kabûl bir ilim sayılmaz.

Nitekim Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur: “Bir kimse ilmini tezyîd eder (ziyâdeleştirir) de o kimsenin iktisâb eylediği (kazandığı) ilim, o kimseyi dünyâ muhabbetinden, zühdünü tezyîd etmezse; Cenâb-ı Hakk’tan uzak kalmaktan başka bir şey kazanmaz”. demektir.

Hakk Teâlâ Hazretleri: “Halbuki size ilim verilmedi, ancak az bir şey verildi.” (İsrâ: 85) buyurmuşlardır.

Sahâbe’den birisi:

“-Yâ Resûlallâh! Bu Âyet-i Celîle’de siz de muhâtab mısınız?” diye suâl edince Nebî (S.A.V.): “-Evet!” diye buyurulmuştur.

Cem’i Enbiyâ ve Evliyâ’nın ilmi, Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri’nin ilmîne nisbetle bir nokta kadar bile değildir.

Buhârî’de tafsîl olunduğu vecihle: “Mûsâ ve Hızır (A.S.), yürüyerek sâhil-i bahre (deniz sâhiline) geldiler. Gemici Hızır (A.S.)’ı tanıdı. Mûsâ ve Hızır (A.S.)’ı, gemiciler navlunsuz gemiye aldılar. O sırada bir serçe geminin kenarına konup denizden bir veya iki yudum su aldı. Hızır (A.S.) dedi ki:

“-Yâ Mûsâ! Benim ilmim ile senin ilmin Cenâb-ı Allâh’ın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum su kadar bile eksiltmez.”

İsrâ: 85, “Hâlbuki size ilim verilmedi; ancak az bir şey verildi.” nâzil olunca yahûdîler: “Sen Enbiyâ’ya verilen ilmin az olduğunu söylüyorsun. Hâlbuki Tevrât’ta her şeyin ilmi mevcûddur, yani Sen’in sözün Tevrât Âyeti’ne münâfidir. (zıddır.)” deyince Resûlullâh (S.A.V.): “Tevrât’ta zikrolunan ilim, Cenâb-ı Allâh’ın ilmidir. Çünkü Cenâb-ı Allâh’ın ilmi tükenmez. Amma Kur’ân’da nâzil olan bu Âyet, kulların ilmine mütealliktir. Zîrâ Cenâb-ı Allâh’ın ilmine nisbetle kulların ilmi elbette azdır.” buyurdular.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

SALEVÂT-I ŞERÎFE

 

Îkaz: “Hadîs-i Şerîf’te: Kim, bu Salevât-ı Şerîfe’yi bir def’a okursa; bana 12.000 (on iki bin) Salevât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi a’dede men sallâ a’leyhi mine’l-ahyâri ve a’dede men lem yusalli a’leyhi min’l-eşrâri ve a’dede katarâti’l-emtâri ve a’dede evrâkı’l-eşcâri ve a’dede en fâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve a’dede mâ-kâne ve mâ-yekûnü ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karâri ve salli a’leyhi mâ-teâ’kabe’l-leylü ve’n-nehâr. Ve salli a’leyhi ma’htelefe’l-melevâni ve teâ’kabe’l-asrâni ve kerrara’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve a’dede emvâci’l-bihâri ve a’-dede’r-rimâli ve’l-kıfâr. Ve belliğ Rûhahû ve ervâha Ehl-i Beytihî minne’t-tehıyyete ve’t-teslîme ve a’lâ cemîi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîn ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l Â’lemîn. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedin ve A’lâ Âl-i Muhammedin bia’dedi külli zerratin ele-elfi merratin. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi ve A’lâ Âlihî ve Sahibihî ve Sellim. Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-Rûh. Rabbi”ğfir ve’rham ve tecâvez a’mmâ ta’lemü inneke ente’l-Ea’zzü’l-Ekrem.

 

NAZAR DUÂsı

 

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Allâhümme’hrusnâ bia’ynikelletî lâ tenâmü, ve’hfeznâ bi ra’fetike elletî lâ terâmü, ve’rhamnâ bi kudretike a’leynâ felâtühlik ve ente sikatünâ ve recâünâ, yâ erhame’r Râhimîn ve yâ ekreme’l-Ekremîn.”

***

“Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ a’lâ dînike ve tâatike.”

“Allâhümmec’al fî kalbi nûran ve fî basarî nûran ve fî sem’î nûran ve a’n yemînî nûran ve a’n yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran vec’allî nûran.” (Buhârî’den)

***

“Elhamdülillâhillezî tevâdaa’ küllü şey’in li a’zametihî ve’l-hamdülillâhillezî zelle küllü şey’in li ı’zzetihî, ve’l-hamdülillâhillezî hadaa’ küllü şey’in li mülkihî, ve’l-hamdülillâhillezî istesleme küllü şey’in li kudretihî.”

 

İLİM TALEBİNİN FAZİLETİ

 

İncil’de On Yedinci Sûresi’nde Cenab-ı Hakk, buyurur ki: “Vay o kimseye ki ilmi işite ve taleb etmeyip câhiller ve Cehennem’e gide. ilmi taleb edip öğrenin. Zîrâ ilim sizi saîd etmezse; şakî de etmez. Ve ilim, sizin rütbenizi yüceltmezse; sizi alçak da etmez. Eğer ilim, size fâide vermezse; zarar dahî vermez.

Demeyin ki: “Korkarız ki bilip de amel edemeyiz. Lâkin deyin ki: Ümiddir ki biliriz ve amel eyleriz.”

El-Câmî’üs-Sagîr’de Nebî (S.A.V.)’den: “Dîn-i Mübîn’e hizmet maksadiyle ilmi taleb edip öğrenenler, indellâh, fîsebîlillâh mücâhidînden efdâldir.” diye buyurulmuştur.

Çünkü muhârebedeki mücâhidler, bir cemâat-i mahsûs (belli bir topluluk) ile mücâhede (cihâd) ve mukabele ederler. Fakat ilim tahsîl eden âlim-i âmiller (ilimleriyle amel eden âlimler) nefis ile mücâhede edip şeytanın şerr ve tuzağından biiznillâhi Teâlâ ilim ile halâs oldukları (kurtuldukları) gibi, dâimî sûrette cihânın her tarafından gelen tâlib-i ilme (ilmi taleb edenlere) daha şümûllü ve devâmlı olarak neşr-i ilim ettikleri cihetle fîsebîlillâh cihâd eden mücâhidlerden efdâldir.

Nitekim İbn-i Ömer (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Ulemânın mürekkebi ile şühedânın kanı mîzânda tartıldığında ulemânın müekkebinin sevâbı, şühedânın kanının sevâbından daha ziyâde geleceği…” beyân buyurulmuştur.

Câmi’üs-Sagîr’de “Tahkîkan her şeyin bir esâsı vardır. Bu Dîn-i Mübîn’in esâsı ise, ilm-i Şerîat’tir. Binâenaleyh, müteşerri’ (Şerîat ve fıkıh işleriyle uğaşan) bir âlimin vücûdu (valığı) şeytan için bin âbidin vucûdundan daha ağırdır.” “Şeytan, ulûm-ı Şer’iye’yi âlim olan bir zâttan korktuğu kadar, bin âbidden korkmaz.”

Münâvî’de ise: “Cenâb-ı Hakk’ın evâmir ve nehâvisini (emirlerini ve yasaklarını) fukahâ ve ulemâdan öğrenmek her bir müslime farzdır.”

“Mesâil-i Şer’iye’nin (Şerîat’e dâir mes’elelerin) müzâkeresi için teşekkül eden toplanan bir mecliste hazır bulunmak bir sene nâfile ibâdet etmekten efdâldir.” diye buyurulmuştur.

 

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1)

 

SELEF (R.A.)’ÜN İBÂDETLERDE CEHD

GÖS-TERMELERİ (2)

 

Mis’ar (R.A.) dedi ki: “Ebû Hanîfe (R.A.) Sabah, namazını yatsı abdestiyle kılınca virdini edâ etti. Sonra ilim müzâkeresine başladı. Öğle namazını kılınca, ikindiye kadar ilim müzâkeresinde oturdu. Akşam namazını kılınca evine döndü. İftâr etti ve abdestini tazeledi. Sonra yatsı namazına çıktı. Sonra evine girdi. Sonra herkes yataklarına girince evinden çıkıp mescide girdi. Tâ fecre kadar mescidde kaldı. Bu gününü de aynen bir önceki gün gibi ihyâ etti. Buna hep böyle devam etti.

Mis’âr (R.A.) dedi ki: “Ben de Ebû Hanîfe (R.A.) âdetini öğrendikten sonra ölünceye kadar Ona devam ettim. Onun gündüzün bir şey yediğini ve gece de uyuduğunu görmedim. Fakat ta’tîl günlerinde kuşlukta hafif bir uyku uyurdu.”

Ebû Muâz (R.A.) rivâyet etti ki: “Mis’ar (R.A.), Ebû Hanîfe (R.A.)’in mescidinde secde ederken irtihâl etti.

Ebû’l-Cemâlî’den naklolundu ki: “Ebû Hanîfe (R.A.)’in hiçbir gece uyuduğunu görmedim. Bazen kaylûle yapardı. Oruç tutmağın harâm olduğu günlerin dışında (Siyâm-ı dehr’in) ömrünü oruçlu geçirdi. “Visâl orucu”na devam ederdi.

Hz. Ebû Bekir (R.A.)’in visâl orucu altı günde bir iftâr etmekti. Hz. Abdullâh bin Zübeyr (R.A.)’in visâl orucu yedi günde bir iftâr etmekti.

Yine Abdullâh El-Tusterî (R.A.) derdi ki: “Ben altı veyâ yedi yaşında iken Kur’ân’ı ezberledim. Ben visâl orucu tutardım. Azığım ise on iki sene arpa ekmeği oldu. Sonra azmettim ki üç gece aç durayım, sonra iftâr edeyim. Sonra beş gece, sonra yedi gece, sonra yirmi beş gece aç durayım; yirmi sene buna devam ettim. Sonra arza, senelerce, seyâhate çıktım ve sonra Tuster’e döndüm. Ben gecenin hepsini namazla geçiriyordum.” Risâle’i Kuşeyrî’de böyle geçer.

 

(Muhammed Mevlâna Ebû Saîd Hâdimî (K.S.), Berîka Tercemesi 1. Cild)

 

ŞERÎAT-I MUHAMMEDİYYE’NİN MÜKEMEL ELİYESİ

 

İslâm İ’tikâdı’na göre, beşeriyyetin ilk dîni, Tevhîd Dîni ya’ni Hakk Dîni’dir. İlk Peygamber olan Âdem (A.S.), Allâh-ü Teâlâ’nın Vahy-i İlâhiyye’sine mazhar olduktan i’tibâren, insanlar, Allâh-ü Teâlâ’ya ibâdet etmişlerdir. Sonradan insanlar bu sâf i’tikâd ve îmânlarını muhâfaza edemeyerek, dalâlet çukurlarına düşmüşler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, çeşitli kavimlere, zaman zaman Peygamberler göndererek, Dîn-i Tevhîd üzere olanları, mükâfatlarla  müjdelemiş; dalâlette bulunanları da, azâb ile korkutmuştur. Peygamber (A.S.), hangi kavme gönderilmiş ise, o kavmi, Dîn-i Tevhîd’e davet etmiş ve Allâh’ın emri ve yasaklarını, onlara tebliğ etmiştir. Bu Hakk ve Hakîkat Güneşleri olan Peygamberler’e (A.S.) kayıtsız şartsız tâbi olanlar hidâyet üzere olmuşlar; tâbi olmayanlar da dalâlet, bâtıl i’tikâd ve hurafeler üzere bulunmuşlar ve bu sapıklıklar da beşerriyyet arasında yayılmıştır. Hakk ve Bâtıl mücâdelesi, Âdem (A.S.) ile başlamış ve Nebî (S.A.V.) ile kemâle ulaşmıştır.

Ehl-i Sünnet i’tikâdı’na göre Âdem (A.S.) ile Nûh (A.S.)’ın ve Nebî (S.A.V.)’in getirdiği Tevhîd Dîni arasında “Usûl-i Dîn” ve “İ’tikâd” yönünden fark yoktur. Hepsinde de Tevhîd-i İlâhî ve Ehad olan Allâh-ü Teâlâ’ya îmân ve ibâdet esâstır.

Fakat Peygamberler’in ümmetlerine teblîğ buyurdukları, Şer’î hükümler’de değişiklik ve tekâmül vardır. Tevhîd Akîdesi ve Îmân’ın Şartları değişmemiş, sâdece isti’dâdların, zamanın ve mekânın ve içtimaî şartların değişmesiyle Şer’î hükümler’in bazılaında, ibâdetlerin hâricî şekillerinde değişiklik ve tekâmül husûle gelmiştir. Bir Peygamber’in Şerîati’nde olmayan bazı hükümler; diğer bir Peygamber’in Şerîati’nde gösterilmiş veyâ bir Peygamber’in Şerîatti’nde olan bir hüküm kaldırılmış, yerine başka bir hüküm konulmuştur.

Şeriatler’in hükümleri’ndeki bu tekâmül de Cenâb-ı Hakk’ın emriyle, vahy-i İlhahî ile Peygamberleri vasıtasiyle olmuştur. Bu tedrîci inkişâf, terakkî ve tekâmül, Dîn-i İslâm’da kemâl metebesini bulmuştur. Peygamberler’in sonuncusu Ekmeli ve Efdâli, Hâtem’ün-Nebîyyîn olan Nebî (S.A.V.) Efendimiz’in olması gibi Kur’ân-ı Kerîm de, İlâhî Kitablar’ın ve Suhûflar’ın Ekmeli, Efdâli ve Hâtemi ve Şâhı’dır.

 

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm, Dîni, Yirmidördüncü Baskı, S. 14-21)

 

(SALÂVÂT-I ŞERÎFE’NİN FEZÂİLİ VE ŞEREFİ)

Kim Resûlullâh (S.A.V.)’i hâtırına getirir O’nu edeble medh ü senâ ederse, onun gönlünden gamlar gider ve o şâdân ü handân olur.

Resûlullah (S.A.V.) Peygamberlik âleminin güneşi… Velilik mertebesinin dolunayıdır.

O (S.A.V.), Peygamberlerin (A.S.) sonu ve âhir zaman Peygamberidir. O (S.A.V.), kendinden önce gelen bütün Peygamberlerin getirdiklerini iptâl etmiş ve onların Şerîatlerini geçersiz kılmıştır. Ve Allâh (C.C.)’den getirdiği Şerîatı dünyaya tebliğ ve infâz etmiştir.

Şerîat denizinin gerçek dalgıcı ve incisi O (S.A.V.)’dir.

Lütuf ve sa’âdet içinde ebedîsin  Yâ Resûlallâh (S.A.V.) Senin yoluna cânlar fedâ olsun.

(S.A.V.) Enbiyâlar’ın seçkinidir ve bütün Enbiyâ (A.S.) O’na (S.A.V.)’e tâbidirler.

Resûlullâh (S.A.V.) hem müjdeleyicidir; hem de cehennem azâbıyla korkutucudur. O (S.A.V.), günahkâr ümmetinin elinden tutucudur.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) ilim de, irfân da hep Senindir. Kâinâtın, idâresini de Allâh (C.C.) Sana vermiştir; onun için cirit oyununun hem topu, hem çevgânı senindir.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) ilim Sen’dedir; en güzel isimler Sen’indir; en güzel nefes ve en güzel zaman Sen’indir.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) yücelik, yükseklik, ihsân senindir.

Kur’ân-ı Kerîm, Seninle Allâh (C.C.) konuştuğu en yüce kitâbdır.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.), Sen şefâatçi ve vesîle oldukça ümmetinin âsîleri reddolunmaz.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) ancak Senin kaptanı olduğun gemiye binen kimse kurtulmuştur; çünkü o gemiye hiçbir dalga zarar veremez. Nitekim, Nûh (A.S.)’ın gemisine dalgalar zarar vermemişti.

Sen (S.A.V.), Peygamberler (A.S.) topluluğunun kâfile başkanısın; Yâsîn-i Şerîf Sen’in şânını beyân için inzâl olundu.

Bütün rûhlar teşrif-i Sa’âdetinle şeref buldular ve her şey Seninle sâfâya erdiler.

Cemâlinle melekler şereflendi. Allâh-ü Teâlâ, İlm-i ledünnî Sana ihsân etti.

Yâ Resûlallâh (S.A.V.) Sen’in mu’cizelerinin nihâyeti olmadığı gibi, kerâmetlerine de sınır yoktur.

 

(Eyyûbî, Menâkıb-ı Sultân Süleymân Haz. Dr. Mehmed Akkuş, Ank. 1991, S. 39-41)

 

ÖMRÜ UZATAN ŞEYLER

 

Ebû Hüreyre (R.A.) demiştir ki: “Bir def’asında Peygamber (S.A.V.), Ashâbı’na hitâben:

“Size en hayırlınızı haber vereyim mi?” diye sormuşlar, onlar da: “Evet haber ver, yâ Resûlallâh!” demişler. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.):

“Sizin hayırlınız: Ömrü uzun, amel (ve ahlâkı) güzel olanınızdır.” buyurmuşlardır. Konu ile ilgili Peygamber (S.A.V.):

“Güzel ahlâk sâhibini yüceltir, kötü ahlâk ise uğursuzluktur. İyilik yapmak ömrü uzatır, sadaka vermek ise kötü şekilde ölmeyi önler.”

“Gerçekten kişinin günahları sebebiyle rızkı eksilir. Kaderi de ancak duâ geri çevirir. Ömrü ise ancak iyilikler uzatır.”

“Yakınlarınızı ziyâret edebilmek için âile nesebiniz (soykütüğünüz) hakkında bilgi edininiz, zîrâ yakınları ziyâret etmek akrabâlar arasında sevgiye vesîle olur, malı çoğaltır, ömrü de uzatır.”

“Yakınları ziyâret etmek, komşularla iyi geçinme ve güzel ahlâklı olmak, yurtları imâr eder ve ömrü de uzatır.”

“Her kim rızkının bol ve ömrünün uzun olmasını isterse (anne, babasını ve) yakınlarını ziyâret etsin.”

“Anne ve babaya iyilik etmek ömrü uzatır. Yalan söylemek rızkı eksiltir. Anne ve babayı ziyâret, ziyâretlerin en büyüğüdür.”

“Anne ve babasına iyilik edene müjdeler olsun. Azîz ve Celîl olan Allâh onun ömrünü uzatsın.” buyurmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “…O’nun izni olmaksızın hiçbir dişi deve gebe kalamaz ve doğuramaz. Kendisine ömür verilen kimsenin  ömrünün uzatılması, ömründen eksiltilmesi muhakkak ki bir kitâbta (Levh-i mahfûz’da) yazılıdır. Şüphesiz ki bunlar Allâh’a göre pek kolaydır.” (Fâtır:11) buyrulmaktadır.

(Tıbb-ı Nebevî, S: 530)

 

SELÂM

Es-Selâm ism-i şerîfi; her belâ ve âfetten ve her türlü eksiklikten fenâ ve zevâlden sâlim ve münezzeh olan Allâh-ü Zü’l-Celâl’in Esmâ-ü Hüsnâ’sındandır. Âfetlerden, ayıblardan sâlim ve berî olmak manâsınadır.

(Es-Selâmü Aleyküm) demek müslümanlar üzerine: Her kazâ ve belâdan selâmet üzerinize olsun diye selâ-metle duâ ve temennîdir. Bu ise bir mü’min kardeşi için ne güzel bir duâdır. Âdâb-ı İslâmiyyedendir.

Resûlullâh (S.A.V.):

“Selâm Allâh (C.C.)’nün isimlerinden bir isimdir; aranızda yayınız.” buyurmuşlardır.

“Üç hasleti nefsinde cem eden îmânını da toplamış olur.

1- Nefsine karşı bir menfaat hakkında da olsa insâf ve adâleti bırakmamak,

2- Selâmı yaymak,

3- Kendi muhtâc olduğu hâlde infâk.”

Bir başka yerde de şöyle demektedir: “Tanıdığın ve tanımadığına selâm vermekliğin ahlâk-ı İslâmiyyedendir.”

“Mü’minlere selâm vermek ve umûr-u hayriyyede dâim güzel söz söylemek Cenâb-ı Hakk’ın afv ü mağfiretini mûcib olur.”

Bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Mü’min mü’mine mülâkî olup da selâm vererek elini sıktığı zaman her ikisin günâhları ağaç döküldüğü gibi dökülür.” buyurulmuştur.

Hadîs-i Şerîfler’den de anlaşılacağı üzere “Bir mü’minin diğer bir mü’mine selâm vermesi boynunun borcudur. Ayrıca selâmı vermek ya’ni “ve aleykümüs-selâm” demek vâcibdir.”

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe, C.4, S: 68)

 

RESÛLULLÁH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İ

SEVMENİN ALÂMETLERİ (1)

 

  1. Bir kimse, şâyed birini, hakîkaten, seviyorsa; kayıdsız şartsız ona uyar ve ona, aslâ muhâlefet etmez ve onun emirlerini hoşgörür ve onun teklîflerinede râzı olur. Ona uymak, Allâh-ü Teâlâ’nın açık emridir. Bu açık emirlerin sayısı Kur’ân-ı Kerîm’de pek çoktur. Bu emirlerden birisi, Âl-i İmrân: 31’de: “Habîbim de ki: Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Zîrâ Allâh, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” diye beyân olunmuştur.
  2. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in emri ve tavsiyelerini, kendi arzularına tercîh etmektir; ya’ni, kendi arzularını O’nun emir ve tavsiyelerine göre ayarlamaktır.
  3. Allâh’ın rızâsını kazanmanın da ancak, her husûsta Resûlullâh (S.A.V.)’e ittiba’ etmek olduğunu bilerek, Allâh’ın rızâsını kulların rızâsına tercîh etmek, ya’ni rızâ-yı İlâhî uğruna, kulların rızâsını iptâl etmektir.
  4. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’i çok zikretmek ve her nefesini O’nun “Sünnet-i Seniyyeleri” ne uydurmanın gayreti içinde bulunmaktır.
  5. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e ulaşmayı ve kavuşmayı çok arzu etmek ve bu iştiyâkı kalbinde taşımaktır.
  6. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’e çok ta’zîm etmek; O’nun sevdiklerine, O’nun dokunduğu yerlere, eşyâlara ve O’ndan olan O’nu hatırlatan, O’na götüren her şeye ta’zîm etmek; O’nu zikrederken huşû’ ve hudû’ içinde bulunmak ve kalbin O’na ta’zîmle ürpermesidir.
  7. Resûlullâh (S.A.V.)’in sevdiklerini, Ehl-i Beyt’i, Muhâcirîn’i, Ensâr-ı Kirâm’ı bütün Ashâb-ı Kirâm’ı kendi nefsinden ve yakınlarından çok sevmek; Onlar’a buğzedenlere, düşmanlık edenlere, buğzetmek; düşmanlık etmek; hatta kavm-i Arabı ve Resûlullâh (S.A.V.)’in sevdiği yemekleri, meyvaları, kokuları, renkleri sevmektir.
  8. Resûlullâh (S.A.V.)’e buğzedenlere ve düşman olanlara, düşman olmak ve buğzetmek; O’nun Sünneti’ne muhâlefet eden, kim olursa olsun, onu asla sevmemek ve onunla bir arada bulunmamaktır.

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZ’İ

SEVMENİN ALÂMETLERİ (2)

 

  1. Kur’ân-ı Kerîm’i çok sevmek, O’na çok ta’zîm etmek ve O’nu çok okumak O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.)’in yüce ahlâkları, Kur’ân-ı Kerîm idi.
  2. Resûlullâh (S.A.V.)’in ümmetine hoşgörülü davranmak, kâfir, münâfık ve fâsıklara değil, ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’e şefkât ve merhamet etmek; onlara nasîhat etmek, onlara faydalı olmak, onların müşkilâtlarını gidermek ve ihtiyâclarını karşılamaktır.
  3. Resûlullâh (S.A.V.)’i sevmenin kâmil alâmetlerinden birisi de O’nun gibi, O’nun Ashâb’ı gibi fakîrliği tercîh edip zühd ü takvâ içinde yaşamaktır.

(Kâdı İyâz, Şifâ-yı Şerîf, İst. 1993, S: 405-412)

 

KIYÂMET GÜNÜ

 

Kıyâmet Günü, dünya seneleriyle bin seneye muâdil olan bir gündür. Onun muhtelif mevkıfları, zamanları, halleri vardır. Bazı yerlerinde kimileri konuşur, kimileri birbirlerine suâl sorarlar, kimileri şiddetli korkudan ve üzüntüden ve kahr-ı İlâhî âsârının satvetinin zuhûrundan ve konuşmağa izni olmadığından dolayı konuşamaz, nicelerinin de ağızlarına mühür vurulur da elleri ve ayakları konuşur. Bunların cümlesi Âyet-i Kerîmeler’le beyân olunmuştur.

“O gün herbir kimse kendi kendisiyle mücâdele ederek gelir.” (Nahl Sûresi: 11)

“Bu artık onların konuşmayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmez ki mazeret beyânında bulunsunlar!” (Mürselât Sûresi: 36)

“O gün onların ağızlarına mühür vururuz. Bize elleri konuşur. Ne kazanmakta olduklarına şehâdet e-der.” (Yâsîn Sûresi: 65)

İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyetle Nebî (S.A.V.):

“Karanlıkta konuşmadan bin sene beklersiniz.” buyurmuşlardır. (Rûhü’l-Beyân: 2/122)

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, S: 139)

 

 

 

MEVLÎD-İ NEBEVÎ (S.A.V.)

 

Hz. Muhammed (S.A.V.) doğduğu gece Irak ilinde Medâyin şehrinde Acem hükümdarı Nuşirevan’ın takı çatlamıştı. Tak çatlamadan önce Medâyin şehri zelzeleden sarsılmış, sarayda bulunanların aklı uçmuştu. Serseme dönmüşlerdi. Kisra tahtından yere atlamıştı. Saray burcunun on dört bedeni dökülmüştü. Taht devrilmiş, bir yanı havaya kalkmıştı. Ateşe tapan mecûsilerin ateşi birden bire sönmüştü. O gece Yemen’de de başka hâdiseler yaşanıyordu. Meşhûr bir yerde bir derbend bulunuyordu ki içinden yollar geçiyordu. Bu derbendin bir yanında büyük bir kaya bulunuyordu. Bu kaya parçalandı. Dar boğazın içini doldurdu. Boğaz bağlandı. Yol tutuldu. Yine Acemistân’daki Save şehrinde küçük bir denizin suları çekildi, kurudu. Kâbe’de ve başka yerlerdeki putlar yeryüzüne kapanarak secde kıldılar.                                 (Mustafa Darir, Siyer-i Nebi I)

“Doğdu ol saatte ol Sultân-ı Dîn

Nûra gark oldu semâvât-ı zemîn.”

Peygamberimiz (S.A.V.) Milâdî 571 senesinde Rebîülevvel ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan Pazartesi gecesi sabaha karşı insanlara mürebbî ve bütün kâinata yegâne önder olarak, dünyayı teşrîf etmişlerdi. Bu mübârek güne MEVLÎD denir. Bu olay, dünyanın en büyük olaylarından birisi ve birincisidir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Son Peygamberdir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allâh (C.C.) O (S.A.V.)’den daha şerefli ve değerli bir varlık yaratmamıştır. Zîrâ bir Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyuruyor: “Habîbim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.”

Ümmeti olmak şeref ve saâdetine nâil olduğumuz Peygamberimiz (S.A.V.)’in, doğdukları bu geceyi Allâh (C.C.)’a hamd edip ibâdette bulunarak, istiğfâr ederek, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, Efendimiz (S.A.V.)’e salât ve selâm getirmek suretiyle ihyâ etmeliyiz. Kısa ömrümüzde sayılı olarak geçirdiğimiz bu gecede gaflet üzere olmamalıyız. Bolca tazarru ve niyâzda bulunmalıyız. Bu günün gündüzünde de oruçlu olmayı da ihmâl etmemeliyiz.

 

  1. ÂDEM (A.S.)’IN YARATILIŞI

 

Cenâb-ı Hakk, Cebrâil (A.S.)’ı arz’ın siyahından, beyazından, kırmızısından, iyisinden ve kötüsünden birer avuç toprak alıp getirmek üzere gönderdi. Cebrâil (A.S.) bunları almak için arz’a gelince arz dedi ki:

“– Seni gönderene and olsun ki, benden hiçbirşey alamazsın.” Cebrâil arzdan toprak alamadan geri yerine döndü ve Cenâb-ı Hakk’a:

“– Ya Rabbi, arz senin yüce ismine yeminle bana toprak vermek istemeyince ben de ona yönelemedim.” dedi.

Cenâb-ı Hakk, bu sefer Mikâil (A.S.)’ı gönderdi. Arz Cebrâil (A.S.)’e söylediğini ona söyleyince o da döndü geldi. Sonra İsrâfil (A.S.)’ı gönderdi. Arz ona da Cebrâil (A.S.) ve Mikâil (A.S.)’e söylediklerini tekrarladı. Cenâb-ı Hakk, bunun üzerine ölüm meleği olarak bilinen Azrâil (A.S.)’ı gönderdi. Arz ona:

“– Bugün benden alacağın ve yarın Cehenneme nasîb olacak bir avuç topraktan seni bana gönderen Allâh’ın izzetine sığınırım.” dedi.

Azrâil (A.S.) buna cevâben dedi ki:

“– Ben de Rabbım’ın emrine karşı gelmekten yine onun izzetine sığınırım.” dedi ve yeryüzünün bir bölümünden kırk zirâ miktârı toprak aldı. Sonra da semâya yükseldi. Allâh-ü Teâlâ:

“– Arz, sana yalvarıp yakardığı zaman neden ona merhamet göstermedin?” dedi. Azrâil (A.S.) da:

“– Senin emrine uymayı ona uymaktan daha lâyık gördüm.” dedi. Bunun üzerine Allâh-ü Teâlâ:

“– Âdemoğullarının ruhlarını kabzetmeye de sen daha lâyıksın.” buyurdu.

Âdem (A.S.) arzdan yaratıldığında âdem diye isimlendirilmiştir. Âdem (A.S.)’ın ömrü 997 senedir.

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (K.S.), Musâhabe-6, S: 10-11)

 

DÜNYADA SEVDİRİLEN ÜÇ ŞEY

 

Hz. Peygamber (S.A.V.) buyurdular ki:

Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi:

Güzel koku,

Helâl nisâ,

Gözümüz nûru namaz.

Hazret-i Ebû Bekir (R.A.):

Yâ Resûlullâh!… Senin yüzüne bakmak,

Kızımın Resûlullâh’ın zevcesi olması,

 

Senin yolunda mal haccetmek.

Hazret-i Ömer (R.A.):

İyilik emretmek,

Kötülükten nehyetmek,

Eski kaftan giymek.

Hazret-i Osmân (R.A.):

Aç doyurmak,

Kur’ân okumak,

Çıplak giydirmek.

Hazret-i Alî (R.A.):

Misâfire hizmet etmek,

Yaz gününde oruç tutmak,

Düşmana kılınç vurmak,

İbn-i Abbâs (R.A.):

Mahlûkattan uzlet,

Allâh ile ünsiyet,

Allâh’a tevbekâr olmak.

Hazret-i Hamza (R.A.):

Ahd’e vefâ,

Emâneti edâ,

Cemâate devâm.

 

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. Ebû Bekir (R.A.), S: 85)

 

AKÎKA KURBÂNI

 

« Biz Azîmü’ş-şân nidâ etdik ki: Yâ İbrâhîm! Muhakkak sen rü’yâyı tasdîk ve rü’yânın mukaddemâtına başlamadan emrimize imtisâl ettin ve bizim rızâmızı tahsîl için gözünün nûru oğlunu kurbân etmeğe râzı oldun. Biz seni dostluk mertebesinde sâbit-kadem bulduk. Bizim emrimizi yerine getirmeğe ihlâs üzere çalışınca sana ihsân ettik. Biz, sana ihsân ettiğimiz gibi cümle ihsân ehlini böylece mükâfatlandırırız. Şu emrolunan kurbân, meydanda bir ibtilâdır ve biz Azîmü’ş-şân, İsmâîl (A.S.)’ın bedelinde büyük bir kurbânı fedâ ettik»                                      (Sâffât Sûresi Âyet: 104-105)

İşte Akîka Kurbânının sünnet olması bu hikmet üzerinedir. İsmâîl (A.S.)’ın neslinden Hatemü’l Enbiyâ (S.A.V.) geleceğinden dolayı koçun şânını ta’zîm için  «bizibhi azîm» buyurulmuştur.

Buhârî’nin Kitabü’l-Akîka nâmıyla açtığı bir bâbında beyân olunduğu üzere, yeni doğan çocuğun başındaki saç kesildiği sırada kesilen koyuna AKÎKA KURBÂNI denir. Yeni doğan çocuğun başındaki saça da akîka denir.

İmâm-ı Mâlik, Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel’e göre Akîka Kurbânı kesmek sünnettir. İmâm-ı Ebû Hanîfe’ye göre ise müekked sünnet değildir. Hâli vakti yerinde olanlara Akîka Kurbânı kesmek lâzımdır. Eğer Akîka Kurbânı kesilecek ise, çocuğun doğumunun yedinci günü kesilir.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Hz. İbrâhîm (A.S.), S: 117-118)

 

  • ••

 

 

 

HADÎS-i ŞERÎF

 

“İsteyip talep edip de hâsıl olmasından güçlük, sıkıntı, zahmet çeken kimse, bana çokça selat ü selâm göndersin.”

(Nevâdir’ül-usûl)

 

GANÎMETİ BİL!

 

Resûlullâh (S.A.V.) birine öğüt veriyordu: Şöyle buyurdular;

“Beş şeyden önce, beş şeyi ganimet bil:

  1. a) İhtiyarlığından önce gençliğini,
  2. b) Hastalığından önce sağlığını,
  3. c) Meşguliyetten önce boş zamanını,
  4. d) Fakirliğinden önce zenginliğini,
  5. e) Ölümünden önce hayatını…”

İnsan gençliğinde nice amelleri işlemeğe güçlüdür; ihtiyarlığında onlardan hiçbirini yapamaz.

Hastalıktan önce sağlık da aynı, çünkü sağlam kimse malına ve nefsine söz geçirir. Sağlıklı insanın nefsiyle ve malıyla sâlih amellerde bulunması gereklidir. Zîrâ hastalandığı zaman bedeni zayıflar, ibâdetini hakkıyla yapamaz.

Dolu olmadan önce boş zamanın durumu da aynı. Ancak, buna bir başka ma’na verme de mümkün: Geceler boş zamandır. Gündüzlerde doludur. Bu boş zamanında namaz kılmalı; dolu sayılan gündüzleri de oruçlu geçirmeli.

Fakirlikten önce zenginlik ise, şöyle açıklanabilir:

– Allâh’ın verdiği dünyalığa razı isen, bunu bir ganîmet bil. Halkın elindekine göz dikme.

Ölümden önce hayat ise, şöyle açıklanabilir:

– İnsan, hayatta bulunduğu sürece iyi amel işlemeye gücü yeter. Öldüğünde amel kesilir.

Mü’min kula yakışan odur ki bu fâni günlerini boşa harcamamak, ebedî hayatına böylece bir ganîmet hazırlamaktır.

(Tenbîhü’l Gâfilîn)

 

SALÂVÂT-I ŞERÎFE

 

Îkâz: Hadîs-i Şerîf’te: “Kim, bu Salâvât-ı Şerîfe’yi bir def’a okursa; bana 12.000 (on iki bin) Salâvât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi a’dede men sallâ a’leyhi mine’l-ehyâri ve a’dede men lem yusalli a’leyhi mine’l-esrârî ve a’dede katarâti’l-emtâri ve a’dede evrâkı’l-eşcâri ve a’dede enfâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve a’dede mâ-kâne ve mâ-yekûnü ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karârı ve salli a’leyhi mâ-teâ’kabe’l-leylü ve’nnehâr. Ve salli a’leyhi ma’htelefe’l-melevâni ve teâ’kabe’l-a’srâni ve  kerrare’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve a’dede emvâci’l-bihâri ve a’dede’r-rimâli ve’l-ğıfâr. Ve bellîğ Rûhahü ve ervâha Ehl-i Beytihi minne’t-tehıyyete ve’t-teslîme ve a’lâ cemîi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l Â’lemîn. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedin ve A’lâ Âl-i Muhammedin bi a’dedi külli zerretin elfe elfi merretin. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebîyyi ve A’lâ Âlihi ve Sahbihi ve Sellim. Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-Rûh. Rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez a’mmâ ta’lemü inneke ente’l- Ea’zzü’l-Ekrem.

 

NAZAR DUÂSI

 

“Bismillâhirrahmânirrahîm”

“Allâhümma’hrusnâ bia’ynikelletî lâ tenâmü, ve’hfaznâ bira’fetike elletî lâ teramü, ve’rhamnâ bi kudretike  a’leynâ felâtühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r Râhimîn ve yâ Ekreme’l-Ekremîn.”

“Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ a’lâ dînike ve tâatike.”

“Allâhümmec’al fî kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem’î nûran ve a’n yemînî nûran ve a’n yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran vec’al lî nûran.” (Buhârî’den)

“Elhamdülillâhillezî tevâdaa’ küllü şey’in li azametihî ve’l-hamdülillâhillezî zelle küllü şey’in li i’zzetihî, ve’l-hamdülillâhillezî hadaa’ küllü şey’in li mülkihî, ve’l-hamdüllilâhillezî istesleme küllü şey’in li kudretihî.”

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN

MÜLÂKAT VE ZİYÂRETLERİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.), kendileriyle görüşmeğe gelen ziyaretçileri kabûl ederler, onlarla musafaha etmek için önce davranırlar, musafaha esnasında ellerini daha önce çekmek itiyatında değillerdi.

Biri kulaklarına bir şey söylemek istese söz bitmeden yüzünü çevirmezlerdi.

Kendilerini ziyârete gelen misâfirleri, önce selâm verir, müsaade ister, ancak ondan sonra huzura girerlerdi.

Kendileri de birini ziyârete gittikleri zaman kapının sağ veya sol kanadı önünde dururlar “Esselâmü aleyküm” derler içeri girmek için izin isterler, müsaade edilirse girerler, edilmezse geri dönerlerdi.

Ashab-ı Kirâm (r.a.)’dan biriyle karşılaştıkları zaman onunla musahafa ederler, iyice ellerini birbirine geçirerek sıkıştırırlardı.

Yolda rastladığı erkek, kadın, çocuk, köle, herkese selâm verirlerdi. Bir defa yolda münâfıklarla müslümanların bir arada oturduklarını görmüşler, hepsini selâmlamışlardı.

  • ••

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ADET

VE MEŞGALELERİ

 

İmam-ı Tirmizi: “Şemail”inde Hz. Ali (r.a.)’den naklen Peygamberimiz (s.a.v.)’in vaktini üç işe tahsis ettiklerini kaydeder. Bu vakitlerin bir kısmı ibadetlere, bir kısmı amme (halkın) işlerine, bir kısmı da şahsi meşgalelere tahsis edilmişti.

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) gecenin yarısı, yahut üçte ikis geçtikten sonra kalkarlar, yastıklarına yakın bulundurdukları misvakla dişlerini ovarlar, sonra abdest alıp teheccüd namazı kılar ve bir müddet böyle ibadetle meşgul olurlardı. Daha sonra da sabah namazı için mescide çıkarlardı.

Peygamberimiz (s.a.v.) sabah namazından sonra seccadelerinin üzerine uzanarak güneş doğuncaya kadar istirahat ederlerdi. (Müslim) Sonra gelenleri kabûle başlarlardı. Her taraftan gelenler mescitte O (s.a.v.)’nun etrafında toplanır, O (s.a.v.) da onlara vaaz ve nasihatte bulunurlardı. (Tirmizi) Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) ziyaretçilerini, anlattıkları rü’yalarına kadar dinlerler, böylece onların her türlü din ve dünya işleriyle meşgul olurlardı.

Bazı rivayetlere göre Rasûlullah (s.a.v.), kuşluk vaktinde dört veya sekiz rekat namaz kılarlar, bunu müteakip evlerine giderler, evlerinin işiyle meşgul olurlardı. Elbiselerini yamarlar, ayakkabılarını tamir ederler,hayvanları sağarlardı.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) her namaz için abdest tazelemeğe gayret ederlerdi. Ancak bazen bir abdestle birkaç namaz kıldıkları da olurdu. Mesela Mekke’nin fethi esnasında bir abdestle bir kaç namaza iştirak etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) sünnet ve nafile namazlarını umumiyetle evlerinde kılarlar, farz namazlarını da mescidde ve Kur’an’ın uzunca surelerini okuyarak kılarlardı.

İstirahate yattıklarında daima sağ yanları üzerinde yatarlar, sağ ellerini sağ yanaklarının altına koyarlardı. Yolculuk esnasında da sağ kolları üzerinde yatarlardı.

Allah’ın Rasûlü (s.a.v.)’nün yatağı bazen bir deri parçası, bazen bir hasır, bazen alelâde yataktı. Kupkuru toprağa yattıkları olurdu.(Peygamberimiz (s.a.v.)’in Yüce Ahlk, S: 19)

 

SADAKA

 

İhtiyaçlarımızdan fazla olan giyecek, yiyecek, içecek gibi şeyleri Rasûlullah Efendimiz’in ahlâkına uyarak- tasadduk etmemiz ve toplayıp saklamamız hakkındadır.

Sadakasız bir gün geçirmemeye dikkat etmeliyiz. Mal cinsinden sadaka verecek bir şey bulamadığımız takdirde, Kur’an okumak, Allah’ı tesbih etmek, Resullah Efendimiz’e salat ve selam getirmek suretiyle sadakada bulunmalıyız.

Çünkü, bir hadiste, “İyilik yapmak kötülük kapılarından korur.” buyurulmuştur. Tesbih ve buna benzer şeylerle sadakada bulunmanın anlamı, bunun ecir ve sevabının Müslümanların sahifelerine yazılmalarını istemektir. Hak Teâlâ’nın dininde önder olanlar, yani alim ve salih kişilerin bu ahidle amel etmeleri gerekir.

Faydalardan biri; Allah’ın emirlerine imtisal etmek, talebelerin sevgisin kazanmaktır. Çünkü, talebe ve müridler, hocanın kendilerine yardım ettiğini görünce ona daha fazla bağlanırlar. Onun ilminden mümkün mertebe fazla öğrenmeye ve faydalanmaya koyulurlar, ilim sahibi olmaya çalışırlar. Verilen bir sadaka ile o günün getireceği şer ve bela sadakayı veren kişinin üzerinden uzaklaşmış olur.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Aliyyü’l- Havvas, bir fakir kendinsinden birşey istemiş olsa yanında bulunan para veya yiyecek gibi ne varsa ikiye böler, bunun yarısını fakire verir ve,

“Hak Teala, kendisine fakir kardeşinden üstün tutamadan nefret eder.” derdi.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun, İmam Şafii Hz.,

“Biri seninle kardeşlik yapmak isterse, ondan malının yarısını iste, malının yarısın sana verirse, o kişi gerçekten senin kardeşindir demektir. Malının yırısın vermekten kaçınırsa artık onunla dostluk kurma.” buyurmuşlardır.

(El-Uhud’ül Kübra, İ.Şa’rani, S. 180)

 

SALÂT-U SELÂM’IN MİKTÂRI

 

“Übeyy bin Kâ’b -radıyallahu anh-’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gecenin üçte ikisi geçtikten sonra kalkmış da şöyle demişti:

“Ey insanlar! Allah’ı zikredin. “Racife” geldi, “radife” onun ensesine binecek olanda gelecek, ölüm kendisinde olan bütün şiddetiyle geldi, ölüm kendisinde olan bütün şiddetiyle geldi.”

Ben de kendisine:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Gerçekten ben sana çok salat ediyorum. Bu salatımı sana ne kadar yapayım?” dedim. Buyurdu ki:

“Dilediğin kadar.”

“Zikrimin dörtte biri kadar olsun mu?” dedim. Şöyle buyurdu:

“Dilediğin kadar yap, fakat arttırırsan bu senin için daha hayırlıdır.” dedim:

– Yarısı olursa nasıl? Buyurdu ki:

“Dilediğin kadar, arttırırsan senin için daha hayırlıdır.” Yine söyledim:

O halde üçte iki kadar mı?

Buyurdu ki:

Dilediğin kadar, fakat arttırırsan senin için daha hayırlıdır. Tekrar dedim:

– Bütün zikrimi sana salât olarak yapayım mı?

Buyurdu:

Bu takdirde o, senin maksatına yeter tutulur, günahın da mağfiret olunur.

 

En-Nâziât sûresindeki :

“racife” o gün sarsan sarsacak;

“radife” onun ensesine binecek olan da ardından gelecek.

 

Rasûlullah -sallallahü aleyhi ve sellem-in maksadı o dehşetli günleri hatırlatmak ve ahirete hazırlanmayı teşvik etmektir.

(Tirmîzi)

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),  Musahabe-5, S: 36-37)

 

AMELLERİN MAKBÛLİYYETİ, ANCAK (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SÜNNETLERİ’NE UYGUN OLMASIYLA MÜMKÜNDÜR (1)

 

Hicret’in on yedinci ayında, Nebî (S.A.V.) Efendimiz, halazâdeleri Abdullâh bin Cahş (R.A.)’ı çağırıp “maiyyetlerine Muhâcirîn (R.A.)’den: Ebû Huzeyfe, Vâkıd bin Abdullâh, Ükkâşe bin Mıhsân, Hâlid bin Bükeyr, Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs, Utbe bin Gazvân, Süheyl bin Beyzâ, Âmir bin Rebia, Âmir bin Füheyre, Ammâr bin Yâsir, Sa’d bin Leys (R.A.) Hazerâtı’nı vererek ve Übeyy bin Ka’b (R.A.)’e önceden bir mektûb yazdırtıp ve mektûbun ağzını da kapatarak bir sabah namazından sonra Hâne-i Saâdet (S.A.V.)’in önünden: “-Seni, bu arkadaşlarına Emîrü’l-Mü’minîn ta’yîn ettim. Önce Necdiye yolunu tutacaksınız, sonra Rekiyye, kuyuya yöneleceksiniz. İki gün yol aldıktan sonra mektûbu açacaksınız ve mektûbda yazılanlara uyacaksınız. İki kişiye bir deve verildiğinden, develere nöbetleşe bineceksiniz.” buyurarak bir seriyye teşkîliyle gönderdiler.

Melel Vâdisi’ne geldiklerinde süre doldu.    Emîrü’l-Mü’minîn Abdullâh bin Cahş (R.A.), Mektûb-u Sa’âdeti (S.A.V.), hörmetle koynundan çıkarıp öptü ve hörmetle okudu. Mektûbda: “Bismillâhirrahmânirrahîm, Mektûbu okuduktan sonra Allâh’ın ismi ve berekâtıyla yürüyüşe devâm et. Hiçbir arkadaşını, Nahle’ye gitmek için zorlama. Nahle vâdisi’ne vardığında Kureyşliler ile kervanlarını gözetleyerek bilgi ve haber topla” yazılıydı. Abdullâh bin Cahş (R.A.), mektûbu okuduktan sonra: “Biz, Allâh’ın kullarıyız. Yine O’na döneceğiz. Şâhid olunuz ki Nebî (S.A.V.)’in emirlerini işittim ve O’na tâbi’ oldum.” dedi. Bütün seriyye ayaktaydı.

Abdullân bin Cahş (R.A.): “-Evet, mektûbda yazılı emirleri işittiniz. Vazîfem belli: Haber toplamak. Siz de geleceksiniz, demeğe salâhiyetli değilim. İsterseniz gelirsiniz, isterseniz geri dönersiniz, serbestsiniz; tercîh sizin.” dedi. Muhâcirîn (R.A.)’den teşkîl olunmuş seriyyedeki Ashâb (R.A.)’ün her birisi de, reîsleri Abdullâh (R.A.) gibi, bir imtihânda olduklarına vâkıftılar: “Mektûbda emir buyurulanları dinledik. Biz, Allâh’a ve Resûlü (S.A.V.)’e ve başımıza emir ta’yîn edilen zât olarak sana itâat ediciyiz. Her nereye istersen Allâh’ın berekâtıyla yürü! Ölmek var, dönmek yok!” diye cevâb verdiler.

(Rahîm Er, Sevgili Peygamberim (S.A.V.), C. 7, S. 80-86)

 

 

AMELLERİN MAKBÛLİYYETİ, ANCAK (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SÜNNETLERİ’NE UYGUN OLMASIYLA MÜMKÜNDÜR (2)

 

Seriyye, Mekke’ye yakın Nahle’ye kadar sokulup haber toplayacağı için Ükkâşe bin Mıhsân ve Amr bin Rabia (R.A.), başlarını kazıttılar ki görenler, bu kafilenin umre yapmağa gittiğini zannedip durumdan şübhelenmesinler. Bu arada Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs ile Utbe bin Gazvân (R.A.)’ın develeri mola anında kaybolduğundan develerini aramağa çıktılar, develerini buldular; fakat yolu kaybettikleri için seriyyeye ulaşamadılar.

Seriyye, Nahle’ye varınca bir umre kafilesiymiş gibi konakladı. Yiyip içiyor, sohbet ediyor ve çevreyi gözetliyorlardı. Yakınlarındaki Taif istikâmetinden gelen bir Kureyş kervânı konakladı. Develeri hayli yüklü kervâncılar, Amr bin Hadrâmî, Abdullâh ile âzâdlı köle Hakem bin Keysân’ın, Abdullâh bin Cahş (R.A.) ve seriyyeyi fark edene kadar neş’eleri devâm etti.

Kureyş müşrikleri, mü’minler’den önce tedirgin olmuşlarsa da, başları kazınmış kendi hâllerinde umre ziyâretçileri olduklarına kâni’ olup neş’eli hâllerine devâm ettiler. Mü’minler ise, Kureyşliler’in her hareketini ta’kîb ediyorlardı. Kervân, kuru üzüm ve deri yüklü zengin bir kervândı.

Mü’minler, Receb ayının bitip bitmediğini kendi aralarında konuştular. “-Yâ Abdullâh, bunlar Mekke’ye girerse, tamâmen elden kaçırırız. Hâlbuki yükleri çok kıymetli. Böyle bir kervânın vurulması, düşmana iyi bir cezâ olur. Ama ilişilmezse, bu fırsat bir daha ele geçmez.” dediler ve hayli müzâkereden sonra kervânı basmağa karar verdiler. Bunun üzerine mü’minler, Kureyşliler’in etrafını sarıp onları: “-Sizi İslâm’a da’vet ediyoruz; aksi takdirde canınızdan ve malınızdan olursunuz.” diyerek İslâm’a davet ettiler. Amr bin Hadrâmî kılıcına davranacak olduğu ân Vâkıd bin Abdullâh (R.A.)’in okuyla kalbinden vurularak yere yuvarlandı. Mü’minler, arbedeyi kazandılar. Osmân bin Abdullâh ile Hakem bin Keysân’ı esir aldılar. Nevfel kaçtı, ta’kîb edildi ise de atlı olduğu için yakalanamazdı. Böylece kervân ve sâhibleri mü’minlerin eline geçti ki ilk def’a kılıçla ganîmet kazanılmıştı.

(Rahîm Er, Sevgili Peygamberim (S.A.V.), C. 7, S. 80-98)

 

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.)’E TÂBİ’ OLUP O’NUNLA HİCRET VE CİHÂD EDENLERİN BÜYÜK ECİRLERİ

 

Şeddad bin Hâd (R.A.) rivâyet ederler ki: “Bir adam Resûlallâh (S.A.V.)’e gelip îmân etti ve tâbi’ oldu. Sonra da :

“-Yâ Resûlullâh (S.A.V.) seninle birlikte hicret etmek istiyorum.” dedi. Nebî (S.A.V.) Efendimiz de O’nu Ashâbı (R.A.)’den birine gönderdi. Hayber’in Fethi’nde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, ganîmet’i Ashâbı (R.A.) arasında taksim buyurdular ve O zâta da hisse ayırdılar. O zât o anda koyunlarını otlatmakla meşguldü. Hissesini de, O’na verilmek üzere, Resûl-i Ekrem (S.A.V.), arkadaşlarına verdiler. Arkadaşları, kendine ayrılan o hisseyi, kırdan dönünce ona verdiler. O da:

“-Bu nedir?” diye sordu. Onlar da:

“-Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in Hayber ganîmetlerinden sana ayırdıkları hissen.” dediler. O zât Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e gelip:

“-Yâ Resûlallâh, ben bunu almak için, size tâbi’ olmadım, boynunu göstererek, işte şuramdan okla vurularak şehid olmak ve Cennet’e girmek için, size tâbi’ oldum.” dedi. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz:

“-Eğer sözünde sâdık isen, Allâh arzuna kavuşturur.” buyurdular.

Daha sonra O zât düşmanla harbe başladılar. Boynunda işâret ettiği yere ok saplanmış olduğu hâlde O’nu Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e getirdiler. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz:

“-Bu, o adam mı?” buyurdular. Kendilerine: “-Evet.” denilince Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

“-Allâh’a verdiği sözü tuttu. Allâh da onu emeline kavuşturdu.” buyurdular. Sonra O’nu mübârek cübbeleriyle kefenleyip cenâze namazını kıldılar ve şöyle duâ buyurdular:

“-Allâh’ım! Bu senin kulun, senin yolunda hicret etti, sonra şehîd oldu. Ben şâhidim.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 2, S. 507-508),

 

SÂLİH ÂLİMLERLE SOHBET

 

Hadis-i şerifte:

– Âlim-i âmil’in yüzüne bakmak ibadet makamına kaim olur. Haram olan şeylerden sakın ki, halkın en abidi olasın, buyurulmuştur.

Binaenaleyh, bir âlim-i âmil ve mürşid huzûrunda üç cihetten ibâdet vardır:

1-Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir.

2-Orada ikâmetle, ma’siyet etmemeğe sebât ve keff-i mahârim yani haramdan el çekmek vardır. Bu da bir ibâdettir.

3-Rızâullah maksadiyle gelip zikir ve fikir hizmetinde bulunmak da bir nevi ibadettir.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri:

“Bizim tarîkimiz sohbetledir”, buyurmuştur ki, Ebû Bekr Sıddık (R.A.), târîkıdır.

Gerek Hazret-i Sıddîk ve gerekse bil’cümle Ashâb-ı Kirâm (R.A.) sohbet ile istifâza eylemişlerdir. Sohbetin terakkî ve tasfiye husûsunda pek çok faydaları vardır. Sahâbe-i Kirâm’ın cümlesi âlimdi, fakat hepsi sülük ve teslîk bilmezlerdi. Kendileri muhabbeti Nebeviyye ve teveccühü Hazreti Peygamberî ile Cenâb-ı Hakka vasıl olurlardı. Bu kâfi gelirdi.

Feyz göze görünmez. Meselâ, incir ve üzüm gibi meyve büyür ve güneşten istifade ederse de kemâle gelinceye kadar güneşten gıda aldığını bilmez. Bir sâlik feyz alır, terakkî eder. Fakat aldığı feyz ve terakkisini bilemez.

Hadîs-i Şerif’te:

– Hayra delalet eden o hayrı işleyen gibidir, buyurulmuştur. Bir kimse bu Hadîs-i Şerif’in sırrına mâ-sadak olarak yüz kişiyi hayra delalet etse, onların her birine bir sevap verilmiş ise, delil olana yüz sevap verilmiş olur. İşte irşâd’a memur olanlar da bu noktada terakki ediyorlar. Feyyaz-ı Mutlak Hazretleri bilcümle ihvân-ı dinimizin medine-i vücutlarını mâ-i hayât-ı şerîatla iska ve kalblerini de zülâl-i feyz-i tarikatla ihyâ buyursun, âmin. Nitekim bir kimse hamamda sıcağı hisseder. Fakat sıcaklık göze görünmez, lâkin eseri zahirdir. Meselâ bir sâlik eğer, namaza ve diğer ibadetlere başladığında kendisinde muhabbetullah; takva ve hafiflik hissederse bu onun feyz aldığına işarettir.

İşte bu yüzden, sohbette pek büyük istifâde ler vardır.

(Hz. Mahmûd  Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musahabe 6, S.123-124)

 

SALÂT Ü SELÂM’IN MİKDÂRI

 

Übeyy bin Kâ’b (R.A.)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“- Ey Allâh’ın Resûlü! Gerçekten ben sana çok salât ediyorum. Bu salâtımı sana ne kadar yapayım?” dedim. Buyurdular ki:

“- Dilediğin kadar.”

“- Zikrimin dörtte biri kadar olsun mu?” dedim. Şöyle buyurdular:

“Dilediğin kadar yap, fakat arttırırsan bu senin için daha hayırlıdır.” dedim ki:

“- Yarısı olursa nasıl?” Buyurdular ki:

“- Dilediğin kadar, arttırırsan senin için daha hayırlıdır.” Yine söyledim:

“- O hâlde üçte ikisi kadar mı?”

Buyurdular ki:

“- Dilediğin kadar, fakat arttırırsan senin için daha hayırlıdır”. Tekrar dedim:

“-  Bütün zikrimi sana salât olarak yapayım mı?”

Buyurdular ki:

“- Bu takdîrde o, senin maksatına yeter tutulur, günâhın da mağfiret olunur.” (Tirmizî)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe/5, S: 36-37)

SALÂVÂT-I ŞERÎFE

Îkâz: Hadîs-i Şerîf’te: “Kim, bu Salâvât-ı Şerîfe’yi bir def’a okursa; bana 12.000 (on iki bin) Salâvât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.

Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi a’dede men sallâ a’leyhi mine’l-ehyâri ve a’dede men lem yusalli a’leyhi mine’l-eşrârî ve a’dede katarâti’l-emtâri ve a’dede evrâkı’l-eşcâri ve a’dede enfâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve a’dede mâ-kâne ve mâ-yekûnü ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karârı ve salli a’leyhi mâ-teâ’kabe’l-leylü ve’nnehâr. Ve salli a’leyhi ma’htelefe’l-melevâni ve teâ’kabe’l-a’srâni ve kerrara’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve a’dede emvâci’l-bihâri ve a’dede’r-rimâli ve’l-ğıfâr. Ve bellîğ Rûhahü ve ervâha Ehl-i Beytihi minne’t-tehıyyete ve’t-teslîme ve a’lâ cemîi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l Â’lemîn. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedin ve A’lâ Âl-i Muhammedin bi a’dedi külli zerratin elfe elfi merratin. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebîyyi ve A’lâ Âlihi ve Sahbihi ve Sellim. Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-Rûh. Rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez a’mmâ ta’lemü inneke ente’l- Ea’zzü’l-Ekrem.

 

İLİM, CÜMLE FAZÎLETLERDEN EFDALDİR

 

“Allâh-ü Teâlâ, Âdem (A.S.)’a esmâ’nın küllîsini ta’lîm etti. (İsimlerin hepsini öğretti.)”(Bakara: 31)

“Meleklerin, (Allâh’ın)” Hazret-i Âdem’i ve zürriyyetini halk etmekteki hikmeti nedir?” diye suâl etmeleri üzerine Vâcib Teâlâ Hazretleri, “Sizin bilmediğinizi ben bilirim.” buyurmuştur.” (Bakara: 30)

Ve hilkat-ı Âdem’deki hikmet (Adem (A.S.)’ın yaratılışındaki hikmet), ilimde mümtâz (üstün, seçkin) olmasıyla meleklerden efdâl olduğunu beyân buyurdu. Hazret-i Âdem (A.S.)’ın kalbine ilhâm sûretiyle esmâyı (ilimleri) ta’lim buyurdu. (öğretti.)

Bu Âyet-i Celîle, “ilmin cümle fazîletlerden efdâl olduğuna” delâlet eder. Çünkü ilimden ziyâde (yüksek) bir şeref olmuş olsaydı; Vâcib Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Âdem (A.S.)’ın fazîletini onunla isbât ederdi. Hâlbuki Hakk Teâlâ, Âdem (A.S.)’ın fazîletini ilim ile isbât etmiştir.

Şu hâlde ilimden ziyâde bir fazîlet ve meziyyet olmadığını bu Âyetle beyân buyurmuştur.

İlmin fazîletine dâir müteaddid (birçok) Âyet-i Celîleler ve Hadîs-i Şerîfler vardır.

Tefsîr Şerhi’nde Âmir-i Cühenî (R.A.)’ın rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te:

“Kıyâmet Gününde tâlib-i ilmin (ilim taleb edenin) mürekkebiyle şehîdin kanı Huzûr- İlâhî’ye gelir, tâlib-i ilmin mürekkebi şehîd olan kimsenin kanı üzerine tafdîl olunur.” buyurulmuştur.

Bakara: 269’da: “Allâh-ü Teâlâ, dilediği kimseye hikmet verir. Ve bir kimseye ki hikmet vermiştir, muhakkaktır ki o kimseye çok hayır verilmiştir. Ve bunları düşünmez ve hissemend olmaz, ancak ehl-i lübb (akıl ve irfân sâhibleri) tezekkür eder, mütenassıh (hatırlar, öğüt dinleyici) olurlar.”

Bu Âyet-i Celîle, mü’minler için ilim tahsîline sa’y ü gayret etmeğe ve insan için ilimden ziyâde hiçbir fazîlet olmadığına delâlet eder.

“Biz O’nu kendi indimizden bir ilimle ta’lîm ettik ki o ilim kitâb veyâ bir üstâzdan teallüm vasıtasiyle değil, belki Bizim O’na bildirdiğimiz bazı esrârdan bazısının ledünniyyâtını (bazı sırrların gizli yönlerini) bildirmekten ibârettir.” (Kehf: 65)

“Habibim! Sen yâ Rab ilmimi ziyâde et ve Kur’ân’ın nefis ma’lûmâtını ihsân et.” ziyade ilim talebinden geri durma demektir.” (Tahâ: 1/4)

Bu Âyet-i Celilede insan için ilim öğrenmeğe sa’y eylemesi ve Cenâb-ı Hakk’tan dâimâ ilminin ziyâde olmasını taleb etmesi bir vazife-i vecibe olduğuna vâzıhan delâlet eder.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe /1, S: 97-99)

 

 

 

 

 

 

NAFİLE İBÂDET’İN EFDALİ, FIKIH İLMİ TAHSİL ETMEKTİR

 

Ebû Zerr (R.A.) rivâyet eder: Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, buyurmuşlardır:

“Yâ Ebâ Zerr! Sabahladıkta Kitâbullâh’tan bir Âyet öğrenmek sana yüz rek’at nâfile namaz kılmaktan hayırlıdır. Ve sabaha girip ilimden bir bâb öğrensen sana bin rek’at namaz kılmaktan hayırlıdır.” Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’den rivâyetle buyurmuştur ki:

“İbâdetin efdâli, fıkıh ilmini öğenmek ve diyânetin efdâli perhîzliktir, yani harâm şeylerden sakınmaktır.”

Nitekim Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur:

“Harâm olan şeylerden hazer et, (sakın) nâsın (insanların) en âbidi olursun.” İbn-i Ömer Radıyallâhü Anhümâ, buyurmuştur ki:

“Bir kimse ilim tâlibi olduğu hâlde eceli gelip irtihâl ederse, o kimse Allâh-ü Teâlâ Hazretleri’nin huzûruna Nübüvvet derecesinden bir derece aşağı derecede varır.”

“Cenâb-ı Hakk’ın Nebîsi’ne hitâbı, şübhesiz kullarına da hitâbı demektir. Her ne kadar Hz. Mûsâ (A.S.)’a hitâb buyuruluyorsa da hakîkatte kullarına hitâbdır.”

Zebûr’da Dâvûd (A.S.)’a buyurdu ki:

“Yâ Dâvûd! Benî İsrâil ulemâsına ve ruhbânlarına de ki: Ehl-i takvâ ile söyleşsinler, konuşsunlar. Eğer ehl-i takvâ bulunmazsa; ulemâ ile musâhabe (sohbet) etsinler. Onlar da bulunmazsa; ukalâ (akıllı kimseler) ile musâhabet (sohbet) eylesinler”

Allâh-ü Teâlâ, Hazretleri, takvâyı ilim üzerine; ulemâyı da ukalâ üzerine takdîm buyurdu.

Kıyâmet gününde Allahü Teâlâ Hazretleri buyura ki

Ey Ulema Zümresi! Rabbinize zannınız ne idi?

Diyeler ki:

Zannımız bu idi ki, bize mağfiret edesin ve rahmet kılasın…

Allahü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri buyura ki:

Tahkika ben sizi yarlığadım. Ve benim size ilim ve hikmeti emanet koyduğum, size şerr-i murâd ettiğimden değil, belki size hayr murâd ettiğimdendir. Varın salih kullarım ile rahmetle Cennet’e girin!

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1 S: 105-107)

 

İLME RAĞBET EDENİN EFDÂLİYYETİ

 

Denilmiştir ki ilme rağbet edenin kalbinde altı mühim haslet husûle gelir.

  1. Ferâiz-i İlâhiyyeyi (Allâh’ın farz kıldıklarını) edâya müsâraat eder (acele eder.) ve der ki: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, bana bu farîzayı emir buyurmuştur.
  2. Maâsiden (isyân ve günahlardan) nehy-i ilâhî muktezâsı ictinâb eder. (İlâhî yasaklardan olmasının gereği olarak sakınır.)
  3. İhsân-ı ilâhî’ye (İlâhî ihsâna) şükre devâmın vücûbunu idrâk ile (vâcib olduğunu idrâkiyle) şükrü tezâyüd eder (ziyâdeleşir.)
  4. Halka karşı insâf ve merhametle hareket etmek husûsunda idrâki artar.
  5. Belâya mesâibe (musîbetlere) sabretmeği Cenâb-ı Hakk’ın emir buyurduğunu fehm ü idrâk ile (kavramak ve anlamakla) sabrı artar.
  6. Düşmanı olan şeytanı üzerine muhâlefeti artar.

Hz. Alî (K.V.) buyurmuştur: “İlim, mâldan yedi vecihle efdâldir.

  1. İlim, Enbiyâ mîrâsıdır. Mâl ise Fir’avn’lar mîrâsıdır. Nitekim Hadîs-i Şerîf’te: “Ulemâ, Peygamberlerin vârisidirler.” buyurulmuştur.
  2. İlim, bezletmekle yani neşretmekle artar; mâl ise tükenir.
  3. Mâl, bekçiye muhtacdır; çalınır, zâyi olur; ilim ise sâhibini biiznillâhi Teâlâ hıfzeder.
  4. Bir kişi ölünce mâlları ellere kalır; ilim ise sâhibi ile berâber kabre… tâ Huzûr-ı Hakk’a varır.
  5. Mü’minin de kâfirin de mâlı olur; fakat yalnız mü’mine şeref-i mahsûs olur.
  6. Dîn husûsunda âlime başkaları muhtâcdır; fakat başkaları, mâl sâhibine muhtâc değildir.
  7. İlim, âhirette Sırât’ı geçmeğe, sâhibine kuvvet verir; mâl ise Sırât’ı geçmekte mâni’ olur.

Hz. Alî (R.A.) buyurmuştur ki: “Dünyanın kıvamı dört şey iledir:

  1. Âlim, ilmiyle âmil olmaktır.
  2. Câhil, ilim öğrenmekten (teallümden) istınkâf etmemektir. (vazgeçmemelidir.)
  3. Ganî (zengin) mâlında buhul etmemektir. (cimrilik yapmamalıdır.)
  4. Fakîr, dünyâsı için âhiretini satmamaktır.

Eğer ki âlim, ilmiyle âmil olmazsa; câhil, ilim öğrenmekten vazgeçerse; zengin, mâlında buhlederse; fakîr de, dünyâsı için âhiretini satarsa: Helâk, onlar için yetmiş kerre…

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe / 1, S:112-115)

 

MÜSLÜMÂN’IN HER AMELİ, ALLÂH’IN RIZÂSINA, YA’Nİ SÜNNET’E UYGUN OLUNCA ALLÂH’IN VA’Dİ TAHAKKUK EDER

 

Abdullah bin Ebû Evfâ El-Huzâî (R.A.) şöyle rivâyet ediyor:

“Hz. Ebû Bekir (R.A.) Rumlar’la savaşmak istediğinde Hz. Ömer, Hz. Osmân, Hz. Alî, Hz. Abdurrahmân İbn-i Avf, Hz. Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs, Saîd İbn-i Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrâh (R.A.) ve Bedir Gazvesi’ne iştirâk eden ve etmeyen Muhâcirîn ve Ensâr (R.A)’ün ileri gelenlerini da’vet etti ve hepsi de da’vete icâbet ettiler. Bende onların arasında bulunuyordum. Hz. Ebû Bekir (R.A.), şöyle konuştu:

“-Azîz ve Celîl olan Allâh’ın ni’metleri sayılmakla bitirilemez. Ameller, O’nun va’d ettiği mükâfatların yanında bir hiçtir. O’na hamdolsun! Bizleri bir araya getirmiş, aramızı bulmuş, İslâm yoluna iletmiş ve şeytanı da yanımızdan kovmuştur. Allâh’a kat’iyyetle şirk koşulamaz ve Ondan başkası ilâh edilemez. Arablar, bugün aynı anne ve babanın çocukları gibidirler. Ben, Rumlar’la savaşmak üzere, Müslümanlar’ı Şâm’a göndermeği düşünüyorum. Gâyem, Allâh’ın Müslümanlar’ı daha da güçlendirmesi ve İslâm’ı her tarafa hâkim kılmasıdır. Bu seferde, Müslümânlar’ın kısmetleri bereketli ve parlak olacaktır. Zîrâ ölenler şehîd, kalanlar gâzî olacaktır. İyiler için, Allâh katındaki mükâfatlar çok daha hayırlıdır. Gâzîler ise İslâm’ın müdâfisi olarak yaşayacak ve Allâh’ın mücâhidlere va’d ettiği sevâba hakk kazanacaktır. Benim görüşüm bu merkezdedir; herkes görüşünü açıkça dile getirsin.”

Hz. Ebû Bekir (R.A.)’ın teklîfini ve konuşmasını dinleyenlerden önce Hz. Ömer (R.A.) kalkıp şöyle konuştu:

“Kullarından dilediğine pek bol hayırlar ihsân eden Allah’a hamdolsun! Yâ Ebâ Bekir, Allâh’a yemîn ederim ki hayırda yaptığımız bütün yarışları sen kazandın. İşte bu, büyük lütûf sâhibi Allâh’ın dilediği kimseye verdiği bir fazîlettir. And olsun ki benim söyleyeceklerimi, sen söyledin ve görüşlerinde çok isâbet ettin. Allâh, seni hakk yola iletsin. Orduyu, düşman üzerine kıt’a kıt’a, süvârîleri de peş peşe bölükler hâlinde sevk et! Allâh, mutlakâ Dîni’ne yardım edecek ve İslâm’ı gâlib, Müslümânları da muzaffer kılacaktır.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), c. 2, S.443-4)

 

İLİM MECLİSLERİNDE BULUNMANIN

FAZÎLETLERİ

 

“Allâh-ü Teâlâ Hazretleri rızası için ilim taleb edip öğrenmeğe çalışanların rızıklarını Allahü Azze ve Celle me’mûl olunmadık mahallerden tekeffül etmiştir.”

(Câmiu’s – Sagîr)

“Allahü Teâlâ ve Tekaddes, Hazretleri Süleyman aleyhisselâmı, mal, mülk ve ilim beynimde muhayyer buyurdu. Süleyman (A.S.) tercihân ilmi ihtiyar ettiği için Mâlike’l mülk olan Hakk Celle ve Alâ Hazretleri hem ilim verdi ve hem de mülk ve mal dahi ihsan buyurdu.”

(Câmiu’s – Sagîr)

Ebû’l-Leys Semerkandî Rahimehullâh der ki:

Bir kimse âlim yanında oturup da ilimden bir şey hıfzedememiş olsa da, o kimseye yedi kerâmet vardır. Eğer ilim öğrenirse onun fazîleti de daha başkadır:

  1. İlim öğrenmeğe tâlib olan kimse mütealliminîn (talebelerin) nâil olacağı fazîlete nâil olur.
  2. Âlim indinde (yanında) oturduğu müddetçe nefsini, ma’siyyetten (İsyân ve günahtan) habsetmiş olur.
  3. İlim meclisinde oturunca Rahmet-i İlâhiyye, o meclise nâzil olmakla ondan hissemend (hisse alıcı) olur.
  4. İlim öğrenmek üzere menzilinden çıktığı vakitte üzerine Rahmet-i İlâhiyye nâzil olur.
  5. İlim meclisinde dinlemesine de ibâdet, tâat yazılır.
  6. Eğer dinler de iyice fehmedip anlayamadığından dolayı kalbi mahzûn olan kimsenin hüznü, Allâh Azze ve Celle Hazretleri indinde vesîle-i mağfiret olur.

Nitekim Hadîs-i Kudsî’de buyurulmuştur:

“Benim rızâm için münkesir, mahzûn olanların, ben yanındayım.” Yani mekândan münezzeh olduğu hâlde, ben yanındayım, buyumuştur.

  1. Nâsın i’zâz ve ikrâmına nâil olur (insanlar tarafından saygı görür ve ağırlanır.) ve kalbi, ilme meyil ve muhabbet eder. Ve bu hikmet üzerine Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, “Sulehâ (sâlihler) meclisine devamı” emir buyurmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe /1 S. 110 112)

 

NEBİ SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM’E SALEVÂT GETİRİLECEK YERLER

 

Allâhü Te’âlâ buyuruyor ki:

 

“Gerçekten Allah ve melekleri, Peygamberesalât eder-

 

ler (O’nun şeref ve sânını yüceltirler). Ey îmân edenler! Siz

 

de O’na salât edin. (Allâhümme salli âlâ  Muhammedin ve

 

‘alâ  âli Muhammed, deyin) ve tam bir teslimiyetle selâm

 

verin.” (Ahzâbs.56)

 

Bir Hadîs-i Şerîf’te ise şöyle buyurulmuştur: “Her duâ gök-

 

te takılıp kalmıştır. Bana salât-ü selâm getirildiği zaman

 

o duâ  (Allah (c.c)’ya) yükselir.”  Resûlullâh (s.a.v.)’e salât-ü

 

selâm  getirilmesi  gereken  yerlerden  bazıları  da  şunlardır:

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  zikredildiğinde,  şerefli  isimleri  işitildiğinde,

 

veyâhûd ismi yazıldığında veyâhûd ezan (ve kamet) anında.”

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  buyuruyorlar:  “Siz   müezzini   (ezan

 

okurken)  işittiğiniz  zaman,  onun  dediği  gibi  söyleyiniz.

 

(Sonra) bana salât-ü  selâm getirin. Çünkü  kim bana bir

 

kez salât ederse,  Allah ona on kere salât (rahmet) eder.

 

Sonra da benden kurtuluş  yolu dileyiniz.  Çünkü  o cen-

 

nette öyle bir derecedir ki ona ancak Allah’ın kullarından

 

sâlih ve derecesi büyük olan lâyık olur. Kim benden kurtu-

 

luş yolu taleb ederse ona şefaatim verilir (Şefaat ederim).”

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle  buyurdular:  “Cuma  gecesi  ve

 

Cuma günü bana çoksalâtü selâm getiriniz. Çünkü gecesi

 

ile  gündüzü  sizin  salât-ü  selâmınızı  bana  ulaştırırlar.  Yer

 

peygamberlerin  cesedlerini  çürütmez.  Hiçbir  Müslüman

 

yoktur ki,  bana  salât-ü  selâm  getirsin  de  onu  bir  melek

 

yüklenip  bana  ulaştırmasın  ve  o  kimsenin  ismini  bana

 

söylemesin. Hattâ melek, “Falan şöyle şöyle diyor” der.”

 

(Kadı lyâz, Şifâ-i Şerif, 445-461 .s.)

 

Hz.  Fâtıma  (r.anhâ)  Validemiz  anlatıyor:  “Resûlullâh

 

(s.a.v.) mescide girdiklerinde Muhammed (s.a.v.)’e salât (duâ)

 

okur, sonra da: “Rabbim! Günahımı  afvet, rahmet kapılarını

 

bana aç” derdi. Çıkarken de yine Muhammed (s.a.v.)’e salât

 

okur, sonra da:  “Rabbim!  Günahımı  afvet, lütuf  kapılarını

 

lenim için aç” derdi. (Tirmizî, Salât, 234)

 

 

MİSVAK HAKKINDA BÜYÜKLERİN SÖZLERİ

 

imâm-ı  Şa’râni  (k.s.) eserinde  şöyle diyor: “Resûlullâh

 

(s.a.v.) bizden (bu ümmetten) şöyle bir söz alm ıştır: Biz her

 

abdest      vakti    devamlı       misvak      kullanacağız.       Eğer

 

misvakımızın düşüp kaybolma tehlikesi olursa onu bir iple

 

boynumuza  asacağız.  Bu  öyle  bir  sözdür  ki  bu  konuda

 

tüccarlar,    âmirler    ve   memurlardan        oluşan     büyük     bir

 

toplu-luk  gevşeklik  göstermektedirler.  Nitekim  bu  yüzden

 

onların  ağız  kokuları  pis  ve tiksindirici  bir  hâl  almaktadır.

 

Bundan       dolayı    Allah    (c.c.)’ya,    meleklere      ve    sâlih

 

Mü’mînlere say-gı  ve edebde kusur edilmektedir. Misvaka

 

düşkün olmak îmân kuvvetinden, Allah ve Resulü (s.a.v)’in

 

emirlerine tazimden dolayıdır.

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  misvak  kullanmanın  üzerinde  çok

 

durmuşlardır.          Sâdece         bir      defa        söylemekle

 

yetinmemişler-dir.

 

O  hâlde  ey  kardeşim!  Misvaka  yapış.  Ona  devam  et.

 

Resûlullâh  (s.a.v)’in  Sünnetinde  sabit  ol.  Tâ  ki  âhirette  o

 

Sünnetin  sevabının  meyvelerini  toplayasın.  Çünkü  Nebî

 

(s.a.v)’in her Sünneti için cennette özel bir derece vardır. O

 

Sünneti işlemedikçe, dereceye ulaşamazsın.

 

ihmalcilerden   bazıları:   “Efendim   bu   Sünnettir   terki

 

caizdir” diyorlar. Ona kıyamette şöyle denecektir: “Bak bu,

 

cennette  bir  derecedir.  Seni  oradan  mahrum  etmek  de

 

caizdir.”

 

ibrâhîm      Nehâi     (r.a.)   Hazretleri,    okuduklarını      ve

 

ezber-lediklerini   unuturdu   Bir   gece   Resûlullâh   (s.a.v.)’i

 

rüyasında  gördü.  Hâlini  ona  arz  ederek,  “Yâ  Resûlallâh

 

(s.a.v)! Oku-duklarım hatırımda kalmıyor” dedi. Resûlullâh

 

(s.a.v)  bu-yurdularlar  ki:  “Ey  İbrâhîm!  Şu  birkaç  şeyle

 

amel et: Az ye, az uyu, çok Kur’ân oku, çok namaz kıl,

 

her namaz için abdest al, her abdestte misvak kullan!”

 

ibrâhîm     Nehâî     (r.a.)   diyor   ki:  “Uyandıktan       sonra

 

Resûlullâh   (s.a.v)’in   bu   tavsiyelerini   yerine   getirmeye

 

baş-ladım.      Kısa    bir  zaman      sonra     insanlar    arasında

 

kendisine uyulan bir kişi oldum.” Not: Salih Ameller serisinin

 

bir sonraki yazısı 2Şubat tarihindedir.

 

(İmâm-, Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 68.S.)

 

SALEVÂT-IŞERÎFE

 

Hadfs-i Şerîf’te: “KİM, BU SALEVÂT-I ŞERÎFEYİ  BİR DEF’A

 

OKURSA, BANA ON İKİ BİN SALEVÂTGETİRMİŞ OLUR.” bu-

 

yurulmuştur.

 

“Allâhümme  salli  ‘alâ  Muhammedi’n-nebiyyi  ‘adede  men

 

sallâ  ‘aleyhi  mine’l-ahyâri  ve  ‘adede  men  lem  yusal-li  ‘aleyhi

 

mine’l-esrâri ve ‘adede gatarâti’l-emtâri ve ‘adede evrâgi’l-escâri ve

 

‘adede   enfâsi’l-müstağfirine   bi’l-eshâri   ve   ‘adede   mâ-kâne   ve

 

mâ-yekûnu        ilâ   yevmi’l-hasri     ve’l-garâri    ve     salli   ‘aleyhi

 

mâ-te’âgabe’l-leylü          ve’n-nehâr.         Ve        salli      ‘aley-hi

 

ma’htelefe’l-melevâni   ve   te’âgabe’l-‘asrâni   ve   kerrera’l-cedidâni

 

ve’stagbele’l-fergadâni ve ‘adede emvâci’l-bihâri ve ‘adede’r-rimâli

 

ve’l-ğifâr.   Ve     belliğ    rûhahû      ve     ervaha      ehli    beytihi

 

minne’t-tehiyyete         ve’t-teslîme      ve     ‘alâ    cemî‘i’l-enbiyâi

 

ve’l-mürselîne  ve’l-hamdü  li’llâhi  rabbi ’l-‘âlemîn.  Allâhümme

 

salli  ‘alâ  Muhammedin ve  ‘alâ  âli Muhammedin bi  ‘adedi külli

 

zerratin     elfe    el     fi   merratin.      Allâhümme        salli    ‘ala

 

Muhammedi’n-nebiyyi ve ‘ala  âlihi ve sahbihi ve sellim. Sübbûhun

 

guddûsun rabbunâ  ve rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh. Rabbi’ğfir ve’rham

 

va‘fu  ve  tekerram  ve  tecâvez  ‘ammâ  ta‘lemu  inneke  ta’lemu

 

mâ-lâ na’lemu inneke ente’llâhu’l- e‘azzu’l-ekram.”

 

Türkçe  Anlamı: “Allâhım! Nebi olan Hz. Muhammed  üze-

 

rine  seçkin  kulların  salât  ettiği  kadar  salât  olsun.  Şerlilerin

 

salât  etmediği  kadar  salât  olsun.  Seherlerde  İstiğfar  getiren-

 

lerin   nefesleri   sayısınca,  ağaçların   yaprakları,   yağmurların

 

damlaları  sayısınca, haşr ve karar gününe kadar olanların ve

 

olacakların     sayısınca      Efendlmlz’e      salât   olsun.    Gece     ve

 

gündüzün  ardı  ardına  gittiği  sürece,  zaman  devam  ettiği  sü-

 

rece, O’na salât ve selâm olsun. Denizdeki dalgalar sayısınca,

 

kumlar  sayısınca  Efendlmlz’e  salât  olsun.  O’nun  ruhuna  ve

 

ehl-l beytinin ruhlarına ve tüm Peygamberlere bizden selâmlar

 

ulaştır.    Bütün      hamdler      âlemlerin      Rabbl     olan     Allah’a

 

mahsûstur.  Allâhım!  Zerreler  adedlnce  ve  milyonlarca  kez

 

Efendimiz  Hz.  Muhammed’e  ve  âline  salât  ve  selâm  olsun.

 

O’na, âline ve ashabına salât ve selâm eyle. Bizim ve tüm me-

 

leklerin Rabbl olan Allâhım! Seni tüm noksanlıklardan tenzih

 

ederim. Rabblm beni afvet, bana merhamet et ve bildiğin tüm

 

hatâlarımı  bağışla.”  Not:  Dualar  serisinin  bir  sonraki  yazısı  8Şubat tarihindedir.

(ibâdet Takvimi ve Dualar, 129-130.s)

 

ANA BABA HAKLARI

 

Fakîh  Ebu’l-Leys  (r.h.)  şöyle  anlatt ı:  Yüce  Allah,  Tevrat’ta,

 

Zebur’da,   incil’de,   Kur’ân’da,   gönderdiği   kitâbların   tamâmında,

 

verdiği  emirlerin  hepsinde,  elçilerine  olan  bütün  vahiy-lerinde  şu

 

manayı  açıkladı:  Rızâsı,  ana  babanın  rızâsında;  dargınlığı,  ana

 

babanın          dargınlığındadır.             Bir     keresinde,          Resûlullâh          (s.a.v.)

 

Efendimiz’e şöyle soruldu, Amellerin han-gisi daha faziletlidir. Şöyle

 

buyurdular;  “Sırası  ile  şunlardır:  Vaktinde  kılınan  beş  vakit

 

namaz. Ana babaya iyilik. Allah yolunda cihâd.”

 

Lokman Sûresinin 14. Âyet’inde Allâhü Te’âlâ, şöyle bu-yurdular:

 

“Banaşükret;  ana  babana  teşekkür  et.”  Bu  Âyet-i  Kerîme’deki

 

emre  göre  bir  kimse,  Allah  (c.c.)’ya  şükreder  de,  ana  babasına

 

teşekkür etmez ise; onun, Allah (c.c.)’ya  şükrü de makbul olmaz.

 

Allah  (c.c),  kendisine  salât  ve  selâm  ey-lesin;  Resûlullâh  (s.a.v.)

 

Efendimiz’in  şu   Hadîs-i   Şerîf’i,   üst-teki   manaya   delildir:   “Ana

 

babasını   razı   eden,  Yaratan’ın  rızâsını   da  almış   olur;  ana

 

babasını darıltan, Yaratan’ı  da darıltmış olur.” Babanın, çocuğu

 

üzerindeki hakları on tanedir;

 

  1. Yemek yemeye ihtiyâcı olduğu zaman, yedirmek.

 

  1. Herhangi bir hizmete ihtiyâcı varsa, onun hizmetini gör-mek.

 

  1. Çağırdığı zaman, çağrısına koşarak gitmek.

 

  1. Bir emir verdiği zaman, Allah (c.c.)’nun emrine karşı ol-mamak

 

şartı ile onun emrine itaat etmek.

 

  1. Baba ve ana ile konuşurken, yumuşak, tatlı konuşmak.

 

  1. Giyim ihtiyâcı varsa, giydirmek (giydirmeye gücü varsa).

 

  1. Yürürken,   arkasından   yürümek.   Ancak,   zarurî   bir   durum,

 

babanın veya ananın da rızâsı varsa, önden yürünebilir.

 

  1. Kendisi için razı olduğu bir şeyde, babası için de razı olmak.

 

  1. Kendisi için istemediği bir şeyi onun için de istememek.

 

  1. Her ne zaman kendisi için duâ ederse, ana babası için

 

de duâ etmek. Not: Haklar ve Vazifeler serisinin bir sonraki

 

yazısı  17 Nisan tarihindedir.

 

(Osman Hubevi, Dürretü’l Vâizîn, 1.c, 232.8)

 

ZİKR-İ DAİMÎYİ KORUMAK

 

Nefsi tezkiye (kötülüklerden arınma), kalbi tasfiye (kalbi te-

 

mizlemek) yolunda en önemli düsturlardan biri Cenâb-ı  Hakk’ı

 

daimî  olarak  zikretmektir.  Bu  hususta  Cenâb-ı  Hakk  birçok

 

Âyet-i Kerîme’de zikri kesiri (çokça zikretmeyi) emrediyor. “Ey

 

îmân edenler! Allah’ı çokça zikir ediniz.” (Ahzab s. 41)

 

Allah  (c.c.)’yu  zikir,  ibâdetlerin  en  faziletlisidir.  Çünkü

 

Allâhü Te’âlâ, bütün ibâdetlere bir vakit tayin etti ve bir mikdar

 

bildirdi. Ama Allah zikri için vakit ve mikdar tayin etmedi. Sa-

 

dece Allah’ı çokça zikretme emrini verdi. Ebû  Derdâ (r.a.)’den

 

rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:  “Amellerinizin

 

hayırlısını, sultanınızın katında en pâkini, derecelerinizi

 

en çok yükselten şeyi, sizin için altın ve gümüş  sadaka-

 

sından daha hayırlı, sizin için düşmanla karşılaşıp vuruş-

 

maktan daha hayırlı  bir şeyi size haber vereyim:  Allah’ı

 

anmaktır.”

 

Mu’az  b.  Cebel  (r.a.)  şöyle  buyurdular:  Âdemoğlu  Allah

 

(c.c.)’nun zikri kadar, Allah (c.c.)’nun azabından kurtarıcı hiçbir

 

amel  işlememiştir.  Sordular:  Cihâd  da  mı  o  kadar  olamaz?

 

Cevaben buyurdular ki: “Evet cihâd da o kadar değildir. Çün-

 

kü, Allâhü Te’âlâ şöyle buyuruyor: ‘..Allah’ın zikri, en büyük

 

İbâdettir…'(Ankebut s. 5)”

 

Mûsâ  (a.s.), Allâhü Te’âlâ’ya sordu: “Yâ  Rabbi! Sevdiğini,

 

gazâb ettiğin kimseden nasıl ayırt edeyim? Allâhü  Te’âlâ

 

şöyle buyurdular: Yâ  Mûsâ, bir kulu sevdim mi, ona iki

 

nişan  vururum.  Sordu:  Yâ  Rabbi,  onlar  nedir?  Allâhü

 

Te’âlâ şöyle buyurdular: Benim zikrimdir. Beni anar. Ben

 

de onu semânın ve yerin melekleri arasında anarım. Sonra

 

onu  yasaklarımdan korurum.  Dargın olacağım  şeylerden

 

korurum. Tâ  ki, o, cezama çarpılıp azaba uğramasın. Yâ

 

Mûsâ, gazâb ettiğim kimseye de iki nişan vururum. Mûsâ

 

(a.s.) sordu: Yâ  Rabbi! Onlar nedir? Allâhü Te’âlâ anlattı:

 

Ona zikrimi unuttururum. Onu nefsi ile başbaşa bırakırım.

 

Böylece o, haramı işler, dargınlığımı kazanır. Azabım ona

 

gelir.”

 

(Ebû Leys Semerkandîfr.h.,  Tenbîhu’l Ğâfilfn-Bostânu’l Ârifin, 45 M55.s)

 

CUMA GÜNÜ İYİ İŞLERLE MEŞGUL OLMALIYIZ

 

Cuma  günü,  bir  hafta  boyunca  işlediğimiz  günâhlara

 

tövbe etmeli, Resûlullâh (s.a.v.)’e çok salevât getirmeliyiz.

 

Zühretü’r-riyâdda  Enes  (r.a.)’in  bildirdiği  Hadîs-i  Şerîfde:

 

“Cuma  günü  bana  yüz  kere  Salevât-ı  Şerîfe  getiren

 

kimsenin   yüz   hâcetini   Allâhü   Te’âlâ   yerine   getirir.

 

Okunan salevâtı kabrime getirmesi için bir melek tayî n

 

eder.    Hediyelerinizin       bana     gelmesi     gibi,   okunan

 

salevâtı  ve  okuyanın ismini  bana bildirir.  Ben  de onu

 

beyaz bir sahîfe’de saklar,  Kıyamet günü  mükâfaatını

 

veririm.” buyurmuşlardır.

 

“Yâ  Resûlallâh (s.a.v.)! Sana nasıl Salevât-ı  Şerîfe ge-

 

tirelim” denildiğinde aşağıdaki salevâtı ta’lîm buyurdular:

 

“Allâhümme         salli  âlâ   Muhammedin          abdike     ve

 

ne-biyyike ve resûlike ve  ‘alâ  âli Muhammedin salâten

 

tekûnü leke rıdâen ve lihakkıhî edâen ve âtihil vesîlete

 

vel makâmel mahmûdellezîve’adtehû ve eczihîannâ mâ

 

hüve      ehlühû     efdâle     mâ     câzeyte      nebiyyen       an

 

ümmetihîve  sallı   ‘alâ  cemil  ihvânihî  minennebiyyîne

 

vessâlihîn yâ erhamerrâhimîn”.

 

Cuma  günü  bütün  günâhlardan  kaçınmalıdır.  Çünkü

 

iyilikler  gibi  o  gün  günâhlar  da  kat  kat  olmaktadır.  Cuma

 

günü  küçük  büyük  bütün  günâhlardan  kaçınmalı,  sâlih

 

amelleri  arttırmalıdır.  Çünkü  Allâhü  Te’âlâ  bir  kulunu  se-

 

verse ona mübarek vakitlerde bol amel işletir. Bir kuluna da

 

gadâb  ederse  ona  fazîletli  zamanlarda  kötü   iş   işletir.

 

Böylece gadabı, cezası  artar, o vaktin bereketinden mah-

 

rum kılar, hürmetini kaybettirir.

 

Cuma günü sabahtan önce uykudan kalkıp yıkanma

 

lıdır. Yani erken kalkmışsa fecrin doğmasından sonra

 

gusül etmeli, geç kalınca Cumaya yakın yıkanmalıdır.

 

Cuma günü gusül etmek kuvvetli sünnettir. Bâzı âlimler

 

buna vâcib dediler. Not: Salih Ameller serisinin bir sonraki

 

yazısı 9Mart tarihindedir.

 

(Seyyid Altzâde (r.h.), Şlfatü’l-islâm, 140.s)

 

AÇLIĞIN ON FAYDASI-1

 

Mükerrem  sıfatla  yarat ılan  insanın  kalbine,  Cenâb-ı   Hakk

 

nazar  eder.  Onun  için  kalbin  nûrlanmasına  çalışmamız  lâzımdır.

 

Hastalık  nerede  ise  tedâvîoradadır.  Kalbin  nûrlanması  ise  kalb

 

aynasının tozlarının silinmesi ile mümkün olur. Bu aynanın tozları

 

ancak açlıkla silinebilir. Çok yemek ömrü  uzatmaz, az yemek eceli

 

yaklaşt ırmaz.   Az   yiyip,   oruç   tutarak   açlıktan   istifâde   etmeye

 

çalışılmalıdır.   Tefsirde   beyan   edildiğine   göre   açlığın   on   tane

 

hassası (faydası) vardır.

 

1-  Kalbin  saflık  kazanması,  tabiatın  nûrlanması  ve  basiretin

 

açılmasıdır.  Çünkü  tokluk,  hamakata  (ahmakl ığa)  yol  açar,  kalbi

 

köreltir.  Nitekim  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuşlardır:

 

“Kalblerinizi  az  gülmek  ve  az  yemekle  diriltiniz;  açlıkla  te-

 

mizleyiniz. Bu sayede kalbleriniz saflaşır ve incelir.” Başka bir

 

rivayette, “Kim tok olarak yatarsa, onun kalbi katılaşır. Herşeyin

 

zekâtı vardır; bedenin zekâtı da açlıktır.”

 

2-  Kalbin incelip yumuşaması ve saflaşmasıdır ki insanoğlu bu

 

sayede   ibâdet,      duâ    ve   münâcaattan       zevk   almaya,      zikirden

 

etkilenmeye hazırlanır.

 

3-  Şehvetin    ve    serkeşliğin    (dikbaşlılığın)    kırılması,    nefsin

 

uysallaşt ırılması, fazla sevinç ve neşe hâlinin bertaraf edilmesi ve

 

oburluğun   sökülüp   atılmasıdır.   Oburluk,   Allah   (c.c.)’den   gafil

 

olmanın ve haddi aşmanın kaynağı ve başlangıcıdır. Bu bakımdan

 

nefis, açlıkla uysallaşıp kırıldığı gibi hiçbir şeyle uysallaşıp kırılmaz.

 

Aç kalan nefis, sahibine karşı sakinleşir ve ondan korkar. Acizliğini

 

ve ze  ğini anlar.

 

4-Allah  (c.c.)’un  belâ  ve  azab ını  ve  bunlara  düçâr  olanları

 

unutmamaktır; çünkü tok olan kimse açları ve açlığı unutur. Zekî bir

 

kul, insanların başına gelen belâlardan âhiret azabını, bu dünyadaki

 

susuzluğundan  halkın  mahşer  yerindeki  susuzluğunu,  açlığından

 

da  cehennemliklerin  açlığını  hatırlar.  Zillet,  illet  ve  kıllet  (açlık  ve

 

fakirlik) çekmeyen ve belâlara duçar olmayan kimse, âhiret azabını

 

unutur.

 

5-  Faydaların  en  büyüklerinden  olan  bu  beşinci  fayda,  bütün

 

günâhların şehvetini kırmak, kötülüğü emreden nefse hâkim olmaktır;

 

çünkü bütün günâhların kaynağı şehvet ve kuvvettir. Açlıkta şehvetler

 

kırılır.  Not:  Nefis  Terbiyesi  serisinin  bir  sonraki  yazısı  9  Nisan

 

tarihindedir.

(Hüccet’UI-islâm imâm-, GazâlT (k.s.), ihyâ-i Ulûmiddîn, 2.c. 198-203.3)

 

İYİLİĞİ EMRETMEK VE BUNU DA EHİL KİMSELERİN YAPMASI

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  bizlere  vasiyetlerinden  birinde  gerek  nef-

 

simize  gerekse  başkalarına  iyiliği  emretmemiz,  kötülüğü  yasak-

 

lamamız hakk ındadır. Her iki amelin gereğini yapmak vâcibdir.

 

Hakk Te’âlâ  bu konuda kitabında, “Eğer Allah insanların bir

 

kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü fitne ve

 

fesada uğrardı.” buyurmaktadır.

 

Resûlullâh (sav.) “İçinizden biri, kötü  iş yapan bir kim-seyi

 

gördüğünde,  o  kötülüğü  eliyle  önlemeli,  yapamazsa  dili  ile

 

önlemek ve buna da muvaffak olamazsa kalbiyle bu kötülüğe

 

buğzetmelidir ki bu, îmânın en zayıf hâlidir” buyurdular.

 

Ebû  Hüreyre (r.a.) der ki: “Ey Allah’ın Resulü! En hayırlı  kimse

 

kimdir?”  diye  sordum.  Efendimiz  (s.a.v.)  bana,  “Allah  Azze  ve

 

Celle’den en çok korkan, kan yakınlarını en fazla ziyaret eden,

 

emr-i   ma’rûf   ve   nehy-i   münker   vazifesini   en   çok   ya-pan

 

kimsedir” buyurdular.»

 

Ehil  olmayan  bazı  insanlar  kendilerince  bu  görevi  yapmaya

 

çalışt ıklarını,  insanları  iyiliğe  yanaşt ırdığını  ve  kötülükten  uzak-

 

laşt ırdığını sanıyor; emir ve fetvalar vererek, iyi insanlar ı kötü, kötü

 

insanları   daha   kötü   bir   duruma   sokmakta   ve   günâh   işlerinin

 

çoğalmasına,  dolayısıyla  zulüm  ve  eziyetin  artmasına  sebebiyet

 

veriyorlar.

 

Efendimiz (s.a.v.) bir hitabelerinde şöyle buyurmuşlardır: “Ey

 

insanlar! İyiliği emretmeden, günâh ve kötü işleri yasakla-

 

madan, Allah’tan bir istekte bulunmak için ona duâ eder-

 

seniz, Hakk Te’âlâ sizlere icabet etmez. Tevbe ve istiğfarda

 

bulunduğunuzda da Allah’ın afv ve mağfiretine kavuşamaz-

 

sınız. İyiliği buyurmak, kötülüğü yasaklamak rızkınızı uzak-

 

laştırmaz, ecelinizi de yaklaştırmaz. Yahudilerin bilginleri,

 

Nasarâ’nın da papazları iyiliği emretmeyip kötülüğü de men

 

etmediklerinden, Hakk Te’âlâ bu kavimlere gönderdiği ken

 

di peygamberlerinin dili ile onlara la’netini sunmuş, sonra

 

hepsi belâya uğramışlardır.” Not: Muameleler serisinin bir

 

sonraki yazısı 25 Mart tarihindedir.

 

(İmâm-, Şa’rânî (k.s.), Büyük Ahidler, 479-486.s)

 

 

AÇLIĞIN ON FAYDASI 2

 

6-  Uykunun defedilip uykusuzluğa alışılmasıdır; zîrâ tok

 

olan kimse  çok su içer.  Çok  su içen kimse  ise  çok  uyur.

 

Fazla uyku ömrün zayi olmasına, teheccüd namazının kaç-

 

masına, mîzâcın ahmaklaşmasına ve kalbin katılaşmasına

 

sebeb olur.

 

7-  ibâdetlere devam  etmenin kolaylaştırılması  ve sağ-

 

lanmasıdır; zîrâ çok yemek, insanı çok ibâdet etmekten ah

 

koyar;  çünkü  yemeği  satın  almak,  pişirmek,  yemek,  son-

 

rasındaki temizlikler ve fazla helaya gitmek bunların hepsi

 

için zamana ihtiyaç vardır. Eğer bütün bu yerlere sarfedilen

 

vakitler zikre, münâcaata ve diğer ibâdetlere sarfedilmiş ol-

 

saydı, kişinin kârı çoğaldıkça çoğalırdı.

 

8-  Vücudun sıhhatli olması ve hastalıkların ortadan

 

kalkmasıdır; çünkü hastalıkların sebebi, çok yemekten do

 

layı mîde ve damarlarda meydana gelen karışıklıktır. Has

 

talıklar, insanı ibâdetlerden, zikir ve fikirden alıkoyar, kalbi

 

bozar ve hayâtı zehir eder. insanı ilâç kullanmak ve doktora

 

gitmek mecburiyetinde bırakır. Hadîs-i Şerîfte; ‘Devaların

 

başı az yemektir.’ buyuruluyor.

 

9-  Geçimin kolaylaşmasıdır; zîrâ az yemeyi âdet edinen

 

kimse için biraz mal yeter. Tıkabasa ve doyasıya yemeyi

 

âdet edinen kimsenin midesi ona ‘Bugün ne yiyeceksin?’

 

der. Bu bakımdan ya her yere sokularak haramdan kazanır

 

ve dolayısıyla günahkâr olur ya da helâlinden kazanmak

 

için nefsini zelîl etmek mecburiyetinde kalır. Mü’min geçimi

 

kolay ve harcaması hafif olan kimsedir.

 

10-Açlık sadakayı ve cömertliği artırır. Müslüman, diğer

 

Müslümânlar’ı  kendi nefsine tercîh etme ve zarurî  nafaka-

 

sından artan yiyecekleri ve servetini yetimlere ve fakîrlere

 

tasadduk etme imkânı  bulur. Böylece Müslüman, kıyamet

 

gününde sadakasının gölgesinde haşrolur.

 

Not:Nefis Terbiyesi serisinin bir sonraki yazısı 17 Mayıs’tadır.

 

(Hüccetü’l-İslâm imâm-, GazâlT, ihyâ-y, Ulûmiddîn, 2.c. 198-203.s)

 

KOMŞULUK HAKKI

 

Ahmed  b.  Hanbel,  Buhâri  ve  Müslim’in  rivayetlerinde  Resûl-i

 

Ekrem (s.a.v.):

 

“Vallahi   Mü’min   olmaz,   vallahi   Mü’min   olmaz,   vallahi

 

Mü’min olmaz” buyurdular. Kendilerine:

 

“Ya  Resûlallâh  (s.a.v),  kim  Mü’min  olmaz?”  diye  sordular.

 

Resûl-i   Ekrem:”Komşusu   şerrinden            emî n   olmayan      kimse

 

(Mü’min olmaz).” (Sahîh-i Buhari 3/352) buyurdular.

 

Komşuya      eziyet   etmenin     büyük    günahlardan     olduğu    bu

 

Hadîsden  anlaşılmaktadır.  Şâyed,  “Bunu  niye  komşuya  tahsis

 

edelim,  kim  olursa  olsun,  Müslümâna  eziyet  haramdır?”  dersen,

 

Derim  ki;  komşusu  olmayan  uzaktaki  bir  adama  durup  dururken

 

insan  kötülük  edemez.  Mutlaka  bunun  bir  hazırlayıcı  sebebi  ol-

 

malıdır.  Yoksa  âdet  olarak bu mümkün değil gibidir. Ama komşu

 

böyle  değildir.  Komşu  hakkı  ile  ilgili  Hadîsler  de  bunu  teyid  et-

 

mektedir.

 

Şurasını da bilmiş ol ki komşu üç kısımdır:

 

Birincisi, akraba olan Müslüman bir komşudur. Bunun, komşu,

 

akrabalık ve Müslümanlık olmak üzere üç hakkı vard ır.

 

ikincisi,  akraba  olmayan  Müslüman  bir  komşudur.  Bunun  da

 

Müslümanlık ve komşuluk olmak üzere iki hakk ı vard ır.

 

Üçüncüsü, Müslüman olmayan bir komşudur. Bunun da yalnız

 

komşuluk hakkı vard ır. Müslüman da olmasa komşu olduğuna göre

 

ona eziyet edemeyeceğin gibi aksine ona ihsan ve iyilikte bulunmak

 

da görevindir. Çünkü bunun pek çok faydaları vard ır. Nitekim Sehl-i

 

Tüsterî’nin Mecûsî ile ilgili bir olayı bunun en güzel örneğidir. Sehl-i

 

Tüsterî  hastalanmış, ölüm döşeğinde yatıyordu. Komşusu Mecûsî

 

ziyaretine gelmişti. Mecûsî orada dehşetli rahatsız edici bir koku ile

 

karşılaşır ve ısrarla kokunun nereden geldiğini sorar. Sehl-i Tüsterî:

 

“Bu  koku,  sizin  lağımın  kokusudur,  der.  Tam  iki  yıldır  bunu

 

çekiyoruz, der. Mecûsî :

 

“Niçin haber vermediniz?” diye sorar. Sehl-i Tüsterî:

 

“imkânsızl ık karşısında  rahatsız olursunuz diye  haber verme-

 

dik” demesi üzerine, Mecûsî :

 

“Elini ver, Müslüman olacağım,” der ve Müslüman olur. Sehl-i

 

Tüsterî  de  bu  hastalığından  kalkamayarak  ölür.  işte  komşuya  iyi

 

davranmanın yararları…

 

(ibnHâcer-elHeytemi(r.h.),te/âm’daHe/â//erreHarâm/ar,1.c.,749.759.s)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İHTİYÂCIMIZI ÖNCE ALLAH (C.C.)’DAN İSTEMELİYİZ

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden

 

birisi de dünya ve âhiret ile ilgili olan fakîrlik ve yoksulluk gibi

 

gizli tuttuğumuz dert ve acılarımızı  halka ve çevremize du-

 

yurmadan  önce Hakk Te’âlâ’ya bildirmemiz ve ihtiyâcımızı

 

ilk önce ondan istememiz hakkındadır. “Göklerde ve yerde

 

bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her an yeni bir

 

İlâhi  tasarruftadır.”  (Rahman  s.  29)  buyruluyor.  Allah

 

(c.c.)  bizim  duâ  ve  isteklerimize  icabet  etmiyorsa  bunun

 

sebebini kendimizde aramalıyız. Tövbe ve istiğfarımızı  ar-

 

tırarak,  yalvararak ikinci  kez  kendisinden istekte  bulunur,

 

icabetini bekleriz.  Şâyed  yine bize icabet etmezse insan-

 

lara başvurmak mecburiyetinde kal ırız ki o zaman, bu in-

 

sanların herbirini Hakk Te’âlâ’ya sunulan sadakaların çıkış

 

kapısı  olarak görmüş  oluruz, ihtiyaç  sâhiblerinin hacetlerini

 

gidermek için çaresiz kaldıkları  vakit Allah (c.c.)’den önce

 

insanlara başvurmaları  onları  büsbütün dara sokmaktadır.

 

Böylelerinin  düştükleri  durum  Allah  (c.c.)’nun  bir  ihtar  ve

 

cezasından başka bir şey değildir.

 

HakkTe’âlâ birisine verilmek üzere gönderdiği rızkı cimri

 

kişiye de vermiş ve göndermiş olsa, bu rızık; ister zorla ister

 

kolaylıkla    mutlaka      yerine    ve   sahibine     ulaşır.    Hakk

 

Te’âlâ’nın cömert kişiyi övmesi Allah (c.c.)’nün bir lütfü  ve

 

keremidir. Hakk Te’âlâ’nın cimriyi kötülemesi de adaletinin

 

gereğidir. Hadîs-i Şerîf’de:  “Kişi yoksulluk ve  fakî rliğinin

 

üzerinden  kaldırılmasını  insanlardan  isterse  o  kişinin

 

fakî rliği  sona  ermez  ve  isteği  karşılanmaz.  Bir  fakî r

 

vardır ki yoksulluğunun giderilmesini Allah’tan isterse

 

Hakk Te’âlâ onun rızkını er geç gönderir.”

 

Taberânî’nin  rivayet  ettiği  bir  Hadîs’te:  “Kişi  aç  veya

 

muhtaç  kalır,  bu  sıkıntısını  insanlardan  gizler,  Hakk

 

Te’âlâ’ya açıklarsa, o fakî re bir senelik helâl rızık kapı-

 

sını açmak Allah üzerine bir hak olur.” buyrulmuştur.

 

Not:İslam Ahlâkı serisinin birsonraki yazısı  10Haziran’dadır.

 

(imâm Şa’rânî, Büyük Ahidler, 17S- 177.S.)

 

TEHECCÜD NAMAZI

 

Gece namazları  çok makbul bir ibâdettir. Büyükler, gecelerde

 

büyümüşlerdir.   Mi’râcın   gece   oluşundaki   hikmet   gibi,   kulların

 

yücelişleri ve yükselişleri de hep gecelerde olmuştur.

 

Peygamberimiz  (s.a.v.),  Abdullah  bin  Ömer  (r.a.)  hakkında

 

şöyle buyurmuşlardır:

 

“Abdullah ne iyi kimsedir. Gece kalkıp namaz kılsa daha iyi

 

olurdu.”

 

Bir  Hadîs-  Şerîî’te  şöyle  buyuruldu:  “Ramazân  orucundan

 

sonra  tutulan  oruçların  en  faziletlisi  Allah’a  izafe  ile  şeref-

 

lendirilen  Muharrem   ayındaki   oruçtur.   Farz  namazlarından

 

sonra kılınan en faziletli namaz da gece namazıdır.”

 

Peygamberimiz  (s.a.v.),  uykudaki  insanın  manevî  durumunu

 

şöyle  beyân  buyurdular:  “Sizden  biriniz  uyursa  şeytân  onun

 

kafasına üç düğüm düğümler. Her düğümde de:

 

–  Senin  için  geceler  uzundur.  Aldırma,  uyu,  diyerek  ef-

 

sunlar.  O  kimse  uyanıp  da  Allah’ı  zikrettiğinde  düğümlerden

 

biri,  abdest  aldığında  biri  daha,  namaz  kıldığında  ise  hepsi

 

çözülür. Ve artık neş’eli ve kalbi hoş olarak sabaha çıkar. Aksi

 

takdirde   şeytânın   yaptığı   düğümlerin  tesiri  ile   uyuşuk   ve

 

tembel olarak sabahlar.”

 

Gece  namazında,  teheccüd  ehli  secdelerde  akıtt ıkları  göz-

 

yaşları ile merhamet deryasına kavuşmuşlardır.

 

Abdullah  Tüsteri  (k.s.)  anlatıyor:  “-Üç  yaşımda  idim.  Geceleri

 

uyumazdım.  Dayımın  namaz  kıldığını  gözlerdim.  Bir  gün  bana

 

şöyle dedi:

 

Sen hiç seni yaratanı zikrediyor musun?

 

Onu  nasıl  zikredeyim?  dedim.  Şöyle  anlatt ı:  –  Her  yatmaya

 

gittiğin gece uyumadan evvel dilini oynatmadan, kalbinden üç kere

 

şöyle  demelisin:  Allah  benim  Rabbim!  Allah  beni  görüyor!  Allah

 

bana kâfi!

 

Allah  Resulü  (s.a.v.)  haber  verdiler:”Gecede  duanın  kabul

 

olacağı  birsaat vardır ki herhangi bir Müslüman ona rastlar da

 

dünya  ve  âhirete  âîd  Allâh’dan  hayır dilerse muhakkak  Allah

 

dilediğini yerine getirir. Bu hâl her gecede vardır.”

 

Not:Nefis terbiyesi serisinin bir sonraki yazısı 17Temmuz’dadır.

(Râgıb Güzel, OçAy/ar, 227-230.s.)

 

İSTİĞFAR

 

Allâhü      Te’âlâ’dan      kusurlarının      ve     günâhlarının

 

affedilmesi-ni  bağışlanmasını  dilemektir.  Kur’ân-ı   Kerîm’de

 

meâlen buyu-ruluyor ki: Biri günah işler veya kendine zulm

 

eder,    sonra    pişman      olup   Allâhü    Te’âlâ’ya     istiğfarda

 

bulunursa, Allâhü Te’âlâ’yı çok merhametli, afv ve mağfiret

edici bulur. (Nisa  s. 109)

 

Günâh işlemiş  kimse, abdest alır, iki rek’at namaz kılar,

 

sonra istiğfar ederse günâhı afvolunur. (Hadîs-i şerîf Kurretü’i-

 

Ayneyn)

 

Sıkıntısı olan kimse çok istiğfar okusun. Hz. ömer(r.a)

 

İstiğfar, belâ ve sıkıntıların giderilmesi için faydalıdır

 

ve denenmiştir. (Muhammed Masum (k.s.)

 

İstiğfar, insanı her murada (arzuya), afiyete kavuşturur.

 

Hâdimî(k.s.)

SEYYİDÜ’L-İSTİĞFAR DUASI

 

“Allâhümme ente Rabbî  lâ  ilahe illâ  ente halagtenî  ve

 

ene abdüke ve ene ala ahdike ve vâ’dike mesteda’tü  eû’zü

 

bike min şerri mâ sana’tü ebû’ü leke bi-ni’metike aleyye ve

 

ebû’ü      bi     zenbî       fağfirlî    zünûbî       feinnehû       lâ

 

yağfiruz-zünûbeillâ ente.”

 

Ma’nâsı: “Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka

 

(ibâdete lâyık) hiçbir ilâh yoktur. Ancak sen varsın. Beni sen

 

yarattın. Şübhesiz ben senin kulunum. Gücüm yettiği kadar,

 

Yüce   Zâtına  verdiğim   sözde   durmağa   çalışıyorum.   Ya

 

Rab-bi! işlediğim günahların şerrinden sana sığınıyorum.Bana

 

lü-tuf ve ihsan buyurdukların nimetleri ikrar ve itiraf ediyorum,

 

günâhlarımı da itiraf ediyorum. Yâ  Rabbi! Beni mağfiret buyur

 

(günâhlarımı      bağışla),    zîrâ    senden      başka     günâhları

 

bağışlaya-cak (mağfiret edecek, affedecek) yoktur.”

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; “Her kim, bu duayı  inana-

 

rak sabahleyin okur da o gün akşama çıkmadan ölürse o

 

kimse cennetliktir. Her kim de akşamleyin okur da, sabah

 

olmadan  ölürse  o kimse cennet  ehlindendir  (Cennete  gi-

 

recektir).” buyurdular.

 

Not: Salih ameller serisinin bir sonraki yazısı 27

 

Haziran’dadir.

(İmâm-ı Buhâri (r.h.), Tecrid-i Sarih, 12.c. 333,s.)

 

HACET (İHTİYAÇ) NAMAZI

 

Şöyle ki: Uhrevîveyâ  dünyevî  bir ihtiyâcı  olan kimse gü-zelce

 

abdest alır, yatsı  namazından sonra iki veya dört, bir rivayete göre

 

on iki rek’at namaz k ılar, sonra Hakk Te’âlâ  Hazretleri’ne senada,

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e salât  ü  selâmda bulunur. Sonra

 

hacet      duasını      okuyup       hacetinin     husulünü       (ihtiyâcının

 

karşılanmasını) AllâhüTe’âlâ’dan niyaz eder.

 

Hacet      namazının birinci rek’atında Fâtiha-yı Şerîfeden sonra üç

 

kerre Âyetü’l-kürsî, diğer üç rek’atında da bi-rer Fatiha ile, birer ihlâs

 

ve Mu’avvizeteyn (Felâk ve Nâs) Sûreleri okunması hakkında bir

 

Hadîs-i Şerîf vardır.

 

HACET (İHTİYAÇ) DUASI

 

“Allâhümme      innî   es’elüke    tevfîga    ehli ’l-hüdâ   ve   a‘mâle

 

ehli ’l-yagîn  ve  münâsahate  ehli ’t-tevbeh  ve  ‘azme  ehli’s-sabr  ve

 

cidde ehli’l-haşyeh ve talebe ehli’r-rağbeh ve te’abbüde ehli ’l-verâ’

 

ve ‘irfâne ehli ’l- ‘ilmi hattâ ehâfek.

 

Allâhümme innî es’elüke mehâfeten tahcüzünî  ‘an ma‘siyetike hattâ

 

a‘mele bi-tâ‘atike  ‘amelen estehiggu bihî rızâke ve hattâ ünâsihake

 

bi’t-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlisa leke nasîhaten hubben leke

 

ve hattâ etevekkele  ‘aley-ke, fî’l-umûri husne zannin bike sübhâne

 

hâligin nûr.”

 

YOLCULUK DUASI

 

«Bi’smillâh,  Allâhümme  ente ’s-sâhibu  fî’s  seferi  ve’l-halîfetü

 

fi’l-ehl.  Allâhümme ’zvi       lene ’l-arda    vehevvin      aleynâ’s-sefer.

 

Allâhümme innî e‘ûzübike min va ‘sâi ’s-seferi vekâbbeti ’l müngalebi

 

ve min sûi ’l-manzari fi ’l-mâli ve ’l-ehl.»

 

Türkçe    Anlamı:     Allah’ın   adıyla.    Allah’ ım!   Sen    seferde

 

arkadaşım,  ailemde  vekîlimsin.  Allah’ım!  Bize  arzı   dür,  seferi

 

kolaylaşt ır.Allâh’ım!    Yolun     meşakkatlerinden        (zorluklarından),

 

üzüntülü     dönüşten,      mal    ve    ailede    vukua      gelecek     kötü

 

manzaralardan Sana sığınıyorum. (Muvattâ, istizan)

 

Not:Dualar serisinin bir sonraki yazısı 23 Ekım’dedır.

 

(İbadet Takvimi ve Dualar, Misvak Neşriyat, 175- 186.S)

 

SABREDENLERİN VE ALLAH (C.C.) İÇİN BİRBİRLERİNİ SEVENLERİN MÜKÂFAATI

 

Allâhü Te’âlâ Hazretleri, âhirette mahlûkâtı toplad ığı zaman, bir

 

münâdî şöyle nldâ eder:

 

“-Fazilet ehil nerededirler?”

 

Bir  bölük  İnsan  cevâb  verip  ayağa  kalkarlar  ve  onlar  süratle

 

cennete   doğru   koşarlar.   Yolda   melekler   onlarla   karşılaşırlar.

 

Melekler sorarlar: “Sizi süratle cennete koşarken görüyoruz! Sizler

 

kimlersiniz?”  Onlar:  “Biz  fazilet  ehliyiz!”  derler.  Melekler:  “Sizin

 

faziletiniz neydi?” diye sorar. Onlar: “Bize zul üm edildiği zaman biz

 

sabrederdlk ve bize kötülük edildiğinde afvederdlk” derler. Melekler

 

onlara:  “Girin  cennete!  Cennet,  çalışanların  ne  güzel  ecir  ve

 

karşılığıdır!” derler.

 

Sonra bir münâdi şöyle nida eder: “Sab ır ehil nerededir?” Bunun

 

üzerine  bâzı  İnsanlar  ayağa  kalkarlar  ve  onlar  süratle  Cennete

 

doğru   koşarlar.   Yolda   melekler   onlarla   karşılaşırlar.   Melekler

 

sorarlar:   “Sizi   süratle    Cennete     koşarken      görüyoruz!     Sizler

 

kimlersiniz?”  Onlar:  “Biz  sabır  ehliyiz!”  derler.  Melekler  sorarlar:

 

“Sizin  sabrınız  neydi?”  Onlar:  “Biz  Allah  (c.c.)’nun  yasakladığı

 

günâhları   İşlememek  İçin  sabrederdlk”  derler.  Melekler  onlara:

 

“Girin cennete! Cennet,  çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!”

 

derler.

 

Sonra   bir   münâdi   şöyle   nldâ   eder:   “Birbirlerini   Allah   İçin

 

sevenler  nerededirler?”  Bunun  üzerine  bâzı  İnsanlar  ayağa  kal-

 

karlar  ve  onlar  süratle  cennete  doğru  koşarlar.  Yolda  melekler

 

onlarla   karşılaşırlar.   Melekler    sorarlar:   “Sizi   süratle   cennete

 

koşarken  görüyoruz!  Sizler  kimlersiniz?”  Onlar:  “Biz  muhabbet

 

ehliyiz!  Birbirimizi  Allah  İçin  sevenleriz!”  derler.  Melekler  sorarlar:

 

“Sizin Allah İçin olan muhabbetiniz neydi?” Onlar: “Biz birbirimizi sırf

 

Allah  İçin severdik” derler. Melekler onlara: “Girin cennete! Cennet,

 

çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!” derler.

 

Bu hususta Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Siz imân

 

etmedikçe  cennete  giremezsiniz!  Birbirinizi  sevmedikçe  de  (tam)

 

imân     etmiş    olmazsınız!     Ben    sizi   yapt ığınız   takdirde     se-

 

vişebileceğiniz (birbirinizi seveceğiniz) bir şeye kılavuzlayayım mı?

 

Selâmı aranızda yayınız.” (Buhar ı, Müslim)

 

Not:  islam  ahlâkı  serisinin  bir  sonraki  yazısı  22  Eylül’dedir.

 

(İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l

 

 

MÜ’MİN GÖZÜNDE GÜNÂHIN, ALLAH (C.C.) İNDİNDE TÖVBENİN YERİ

 

Haris ibn-i Süveyd (r.a.) anlatıyor: Abdullah ibn-i Mes’ûd

 

(r.a.) bize iki söz rivayet etti. Bunlardan biri Hz. Peygamber

 

(s.a.v.)’dendi,  diğeri  de  kendisinden.  Dedi  ki:  “Mü’min

 

günâhını  şöyle  görür:  O,  sanki  üzerine  her  an  düşme

 

tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. Dağ düşer mi

 

diye korkar  durur. Suçlu ise, günahı  burnunun  üzerinden

 

geçen   bir   sinek   gibi   görür.”   ibn-i   Mes’ûd   (r.a.)   bunu

 

söyledikten sonra eliyle, “Şöyle!” diyerek, burnundan sinek

 

kovalar gibi yapmıştır.

 

Sonra  dedi  ki:  Ben  Resûlulah  (s.a.v.)’in  şöyle  buyur-

 

duklarını duydum: “Allah, Mü’min kulunun tövbesinden,

 

tıpkı   şu  kimse  gibi  sevinir:  Bir  adam  ki  hiç   bitki

 

bulunmayan,  ıssız,  tehlikeli bir  çölde, beraberinde  yi-

 

yeceğini ve içeceğini  üzerine yüklemiş  olduğu bineği

 

ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluk-tan)

 

başını  yere  koyup  uyur.  Uyandığı  zaman  görür  ki,

 

hayvanı  başını  alıp  gitmiştir.  Her  tarafta  arar  fakat

 

bulamaz.

 

Sonunda       aç,   susuz,     yorgun      ve   bîtâb    düşüp

 

‘Hay-vanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye

 

kadar  uyuyayım’  der.  Gelip  ölüm  uykusuna  yatmak

 

üzere kolunun üzerine başını  koyup uzanır. Derken bir

 

ara  uyanır.  Bir  de  ne  görsün!  Başı  ucunda  hayvanı

 

durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri.

 

İşte  Allah  (cc)’nun,  Mü’min  kulunun  tövbesinden

 

duyduğu  sevinç,  kaybolan  bineğine  azığıyla  birlikte

 

kavuşan bu adamın sevincinden fazladır.” (Buhâri, Deâ-

 

vât, 4)

 

ibn-i  Ömer  (r.a.)’den  rivayetle  ResÛlullâh  (s.a.v.)  bu-

 

yurdular   ki:   “Son    nefsini    vermedikçe       Allah    kulun

 

tev-besini kabul eder.” (Tirmizt, Deavât,  103)

 

 

SALİH VE SÂDIKLARLA BERABER OLMAK

 

Nefislerini arındıran Allah’ın sâlih kullarının ve ilimleriyle

 

amel eden  âlimlerin sohbetinde ve ziyaretinde bulunmak,

 

hasta kalbler için ilaç ve şifâdır.

 

ilim  öğrenmek,  salâh  ve  takvasından  feyiz  almak  için

 

ilim  adamlarını  ziyaret  etmek  için  seyahat  etmek,  hem

 

faydalı, hem de sevâb bakımından büyük bir harekettir.

 

Nasıl ki hasta olan bir insan, hastalığının tedâvîsi için,

 

meşhur ve yetkili birini arama ihtiyacını  hissediyorsa, kalbi

 

ve ruhu hasta olanların da Allah (c.c.)’dan korkan, âlim ve

 

arif bir zâtı  arayıp bulması, onun irşâd ve ma’nevî  çekim

 

gücüne teslîm olması ile günahların kirlettiği ve hasta ettiği

 

kalbini  temizlemesi  ve  tedâvî  ettirmesi  gayet  normal  ve

 

lüzumludur.

 

insan ruhuna hayât veren ve bu hayâta anlam kazan-

 

dıran  dîndir.  Dînsiz  bir  kimse  ma’nen  ölüdür.  Bu  manevî

 

hayâtın  tedavisi  ve  temizlenmesi,  dînî  terbiye  ve  ahlâkla

 

mümkün olur.

 

Kimileri önemli olan yalnız Şerî’ata uymaktır bu da yeterlidir,

 

ölü  olsun veya diri, başka birisini ziyaret etmeye ve ondan

 

istifâde  etmeye  ne  gerek  vardır?  derken  bu  gibilerine

 

hatırlatmak gerekir ki her şeyin başı zâten Şerî’attır. Ancak

 

Şerî’at, itikâd, ibâdet ve ihlâsı emreder; itikadın, ibâdetin de

 

Şerî’ate  uygun  bir  şekilde yerine getirilmesi  gerekir.  Dînin

 

temeli olan ihlâs ise, ancak Muhammedî  (s.a.v) bir ahlâkla

 

ahlâklandıktan  sonra  mümkün  olur.  itikad,  amel  ve  ahlâk

 

gibi yüce sıfatlara sâhib olabilmek için, ilimleriyle amel eden

 

ve  manevî  çekim gücüne sâhib, sâlih kişilerin sohbetinde

 

bulunmak  ve  onları  sevmekle  elde  edilebilir.  Bunun  için

 

Cenâb-ı  Hakk Kur’ân-ı  Kerîm’de şöyle buyurmuşlardır: “Ey

 

îmân  edenler,  Allah’tan  korkun  ve  sadıklarla  beraber

 

olun.”  (Tevbes.ns) Not:Nefis Terbiyesi serisinin birsonraki yazısı  12

 

Eylül’dedir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 194)

 

 

 

 

 

 

HAYIRDA YARIŞINIZ

 

Ebû  Hüreyre (r.a.)’in rivayetine göre: “Resûlullâh (s.a.v.)

 

buyurdular ki: “Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.”

 

“Bu nasıl olur, ey Allah’ın Resulü?” diye sordular. Şu cevâbı

 

verdiler.

 

“Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan daha iyisini

 

tasadduk etti. Diğeri ise, malının yanına varıp, malından

 

yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.”

 

Ebû  Hüreyre  (r.a.)  anlatıyor: “Resûlullâh  (s.a.v.)  buyur-

 

dular ki: “Sadaka Rabbin gazabını söndürür ve kötü ölü-

 

mü bertaraf eder.”

 

Hz. Ömer (r.a.) buyuruyor ki: “Birgün Resûlullâh (s.a.v.)

 

bizlere  sadaka  vermeyi  emretti.  Allah’tan  o  günlerde  ya-

 

nımda  biraz  mal  vardı.  Kendi  kendime  “Bugün  nedense

 

yanımda mal var. Eğer Ebû  Bekr’i geçersem bugün geçe-

 

rim” dedim. Bu düşünceyle sevinerek eve gittim, evde ne

 

varsa onun yarısını getirdim. Resûlullâh (s.a.v.) “Ev halkına

 

ne bıraktın?” buyurdular Ben “Bir  şeyler bıraktım” dedim.

 

“Peki ne bıraktın?” diye sordu. Ben “Yarısını  bıraktım” de-

 

dim. Hz. Ebû Bekr (r.a.) evinde ne varsa hepsini getirmişti.

 

Resûlullâh (s.a.v.) “Ey Ebû Bekr, ev halkına ne bıraktın diye

 

sorunca  “Onlara  Allah  ve  Resulünü  bıraktım”  dedi.  Yani

 

Allah  ve  Resulünün   yüce  isimlerinin  bereketini,  onların

 

rızâsını  ve  hoşnutluğunu  bırakıp  geldim  demek  istemişti.

 

Ben  (bunu  görünce)  “Ebû  Bekr’i asla  geçemem”  dedim.”

 

Güzel sıfatlarda ve iyi işlerde başkasını  ileri geçmeye çalış-

 

mak güzel ve hoş  görülen bir şeydir. Kur’ân-ı  Kerîm’de de

 

buna teşvîk vardır.

 

Ebû  Hüreyre (r.a.)’den rivayetle, Resûlullâh (s.a.v.) bu-

 

yurdular ki:

 

“Mal sadaka ile eksilmez.”

 

“Sadakanın en             6 faziletlisi, malı az fakat gönlü

 

zengin               olanın sadakasıdır. Sadaka

 

vermeye, geçiminden so rumlu olduklarından başla.” (Ebû Dâvûd)

 

Not:Salih Ameller serisinin bir sonraki yazısı 31 Ağustos’tadır.

 

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, 65.sj)

 

AKRABA ZİYARETİNİN ÖNEMİ

 

Bir  selâm  vermek,  hediye  vermek,  yardımda bulunmak,

 

beraberce  oturmak,  beraberce  konuşmak,  latîfe  yapmak,

 

ihsanda bulunmak suretiyle dahi olsa sıla-i rahîm (akrabaları

 

ziyaret/hatırlamak)  vâcibtir.  Hattâ  akrabalarını,  her  Cuma,

 

haftada bir defa veya ayda bir defa ziyaret etmelidir. Onların

 

ihtiyaçları varsa geri  çevirmemelidir. Çünkü  ihtiyaçları geri

 

çevirmek,   Sıla-i   Rahm’i   kesmekten   sayılmıştır:   Hadîs-i

 

Şeriflerde: «Cenâb-ı  Hakk, sıla-i Rahîm yapana yakın olur;

 

kesenden  daha  uzak  olur.»  «Sıla-i  rahim  ömrü  arttırır»

 

buyurulmaktadır.

 

Eğer  akrabaları  başka  yerde  iseler,  mektub  göndermek

 

(telefon açmak) suretiyle onlara sıla-i rahim yapmalıdır. Eğer

 

onlara gitmeye gücü yetiyorsa gitmesi daha iyidir. Eğer anne

 

ile  babası  varsa ve  onlar  gelmesini  istiyorlarsa mektub kâfi

 

değildir. Onun hizmetine muhtaç olurlarsa da durum böyledir.

 

Babadan sonra büyük kardeş  baba yerindedir. Dede de baba

 

yerindedir. Büyük kız kardeş  de teyze de sıla-i rahîm konu-

 

sunda anne yerinde sayılırlar. Bazı görüşlere göre amca baba

 

gibidir. Bunlardan başka diğer akrabalar ise, onlara mektub

 

veya hediye göndermek kâfi gelir.

 

Sonra, bilmiş  ol ki sıla-i rahimden maksad, onlar sana

 

sıla-ı rahîm yaptıkları zaman sen de onlara karşılık yapacak-

 

sın demek değildir. Çünkü  buna karşılıklı  iyilik denilmekte-

 

dir. Asıl onlar sana sıla-ı  rahîm yapmasalar dahi onlara sıla-ı

 

rahîm yapacaksın. «Karşılık veren kişi, sıla-i rahîm yapan

 

değildir. Sıla-i rahîm, sen onun rahmini (yakınlık bağlarını)

 

kestiğin hâlde yine de onu bitiştirmeye çalışan kimsenin

 

yaptığıdır.» (Buharî)

 

Hadis-i Şerîf:  “Kim rızkının genişlemesini  ve  ecelinin

 

tehir  edilmesini  istiyorsa  sıla-i  rahîm  yapsın”  Maksat,

 

onun ömrüne ve rızkına bereket verilir demektir. Bayramlarda

 

en yakın akrabalardan başlayarakziyâretleryapmalı, bu gün-

 

leri Allah (c.c.)’ye yaklaşma vesilesi edinmeliyiz.

 

Not: Muameleler serisinin birsonraki yazısı  13 Eylül’dedir.

 

(İbn-İÂbidin (r.h.), Reddü’l Muhtar, 15.c, 506-510*.)

 

TÖVBE

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki:  “Her insan hata işle-

 

yebilir. Fakat (hata işleyenlerin) en iyileri, işlediği hata-

 

larından dolayı (Allah (c.c.)’ya) tövbe edenlerdir.”

 

Yüce  Mevlâmız  Allah  (c.c),  îmân  şerefine  nail  olmuş

 

Mü’minlere  karşı  rahmeti,  denizlerden  daha  boldur,  fakat

 

buna  karşın  Mü’minin  işlediği  günâhlar  O’nun  nazarında

 

denizde bir damla bile değildir. Yine Allah (c.c.)’nun tövbe

 

kapısı  her Mü’min için ardına kadar açıktır. Yeter ki Mü’min

 

Allah (c.c.)’nun rahmetinden faydalanmas ını  bilsin ve yal-

 

varıp günâhı  için Allah (c.c.)’dan af dilesin. Böylesine bol

 

olan rahmet denizinden her yaratılmış (insan) faydalanabilir.

 

Yaln ız Allah (c.c.)’nun var olduğunu hâl diliyle haykıran yer

 

ve    gökdeki     milyonlarca     canlı   ve    cansız    yaratıklarını

 

gör-meyen   kâfir   ve   münafıklarfaydalanamâz,   o   rahmet

 

denizinden bir damla su dahi içemezler.

 

Resûlullâh (s.a.v.) bir başka Hadîs-i  Şeriflerinde  buyu-

 

ruyor  ki:  “Her  günâhın  Allâh’dan  afvedilmesi  umulur.

 

Yalnız kâfir olarak  ölen ve kasden Mü’min bir kimseyi

 

öldürenin günâhları bu afvın dışındadır.”

 

Yine bir Hadîs-i Şerîfte; “Âdemoğlunun (işlediği veya)

 

konuştuğu tüm kötü  sözler (melekler tarafından) onun

 

aleyhine  yazılır.  O  hâlde  âdemoğlu  günâh  işledikten

 

sonra  tövbe  etmeyi  seviyorsa  (istiyorsa),  yüksek  bir

 

yere  çıkıp  ellerini  ileriye  doğru  uzatarak  şöyle  duâ

 

etsin:”Allâh’ım!       İşlediğim     günâhlardan        tövbe     eder,

 

tekrar emirlerine döner ve bir daha da günâh işlemeye-

 

ceğime söz veririm.”  buyuruluyor. Yüce Mevlâmız böyle

 

tevbe eden bir kimseyi, işlediği günâha dönmedikçe affe-

 

der.

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim güneş  batıdan

 

doğmazdan evvel tövbe ederse  Allah tövbesini kabul

 

eder.” (Tirmîzî)

 

Not:Salih  ameller serisinin bir sonraki  yazısı  29  Ekim’dedir.

 

(İmâm-, Suyuti, Câmiu’s-Sağîrve Tercemesi, 2.c, 201 .s.)

 

 

 

 

 

 

YEMEK, SÜNNET-İ SENİYYE’YE UYARAK NASIL YENİLİR?

 

Yemeğin  öncesinde  Besmele  çekmek,  sonunda  hamdet-mek

 

Sünnettir.  Eğer  Besmeleyi  yemeğe  başlarken  unutursa,  aklına

 

geldiğinde; “Bismillâhi evveluhû ve âhiruhû” denir.

 

Bismillah denildiği zaman ses yükseltilir ki beraber bulu-nanlara

 

da hatırlatılmış olunsun. Ama sonunda hamd ederken yüksek sesle

 

söylenmez. Ancak, arkadaşları yemeklerini bi-tirmişlerse, o zaman

 

yüksek sesle ‘elhamdülillah’ denilebilir.

 

Yemeğe  tuzla  başlamak  ve  tuzla  bitirmek  de  Sünnettendir.

 

Hattâ bunda yetmiş derde şifâ vard ır.

 

Yemekten   önce  ve  sonra  elleri   yıkamak  Sünnettir,  ayrıca

 

fakirliği de yok eder. Yemekten sonra yıkamak da kınanmayı yok

 

eder.  Ama  yemekten  sonraki  yıkamada  yemeğin  eserinin  elden

 

gitmesi için eller kurulanır. El yıkamanın, yemeğin be-reketi olduğu

 

söylenmiştir.  Bir  yere  yaslanarak  veya  baş  açık  olarak  yemek

 

yemek  tenzîhen  mekruhtur.  Ekmeğin  ortasını  yemek  ve  kenar ını

 

bırakmak  veya  kabaran  yerlerini  yemek  diğer  yerlerini  bırakmak

 

israftır.  Ancak  geri  kalanını  yiyen  olur-sa  o  zaman  beis  yoktur.

 

Elinden yere düşen lokmayı yerde b ırakmak da israftır.

 

Yemeğin  ortasından  yememek,  kenarından  yemek  Sün-nettir.

 

Önünden  yemek  de  Sünnettir.  Çünkü  hepsi  bir  yemek-tir.  Ama

 

bunun  aksine  bir  tabakta  birkaç  çeşit  meyve  olsa,  o  zaman  o

 

meyvelerden dilediğini, dilediği yerden yer. Çünkü o birkaç türlüdür.

 

Sofraya otururken, sol bacağı  yat ırmak, sağı dikmek de Sünnettir.

 

Yemeği sıcak yememek, yemeği kokla-mamak da Sünnettendir.

 

Peygamber (sav), «Kim bir çanaktan yemek yer ve

 

sonra o çanağı iyice temizlerse, çanak ona, «Allah seni

 

ateşten âzâd etsin, çünkü sen beni şeytândan âzâd et

 

tin» der.» diye buyurmuşlardır, imâm-ı Ahmed’in rivayetinde

 

«çanak ona istiğfar eder» denilmiştir. Diğer bir Hadîs-i

 

Şerîf’te “Kırıntıları toplayana fakr u zaruret isabet etmez”

 

buyurulmuştur. Not: Muameleler serisinin bir sonraki yazısı  16

 

Ekim’dedir.

(İbn-İÂbidin (r.h.), ReddülMuhtar. 15.c, 321-322.*;j)

 

TOPLU YEMENİN BEREKETİ

 

Vahşî  ibn-i  Harb (r.a.)  anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.)’in

 

Ashâb  (r.a.e.)  dediler  ki:  Ey  Allah’ın  Resulü! Biz  yiyoruz,

 

ancak bir türlü  doymuyoruz, ne yapalım?” Bunun  üzerine

 

Resûlullâh (s.a.v.):

 

“Ayrı  ayrı yiyor olmayasınız?” diye sordu. “Evet” de-

 

diler.    Resûlullâh (s.a.v.) de:

 

“Öyleyse yemeğinizi toplanarak hep beraber ye-yin.

 

Yemeğe  Allah’ın  ismini  zikrederek  başlayın.  Böy-le

 

yaparsanız   yemeğiniz   hakkınızda   bereketli   kılınır.”

 

buyurdular, (EM Dâvûd)

 

Hz.  Peygamber (s.a.v.) bir diğer Hadîs-i  Şerîfte  şöyle

 

buyurmuşlardır:

 

“Yemeklerin, Allah (c.c.)’ye en sevimli olanı, başına

 

çok insan toplanandır.” (Ebû Yala)

 

“Size şerlilerinizi haber vereyim mi? Onlar tek baş-

 

larına     yiyenler,     hizmetçilerini       dövenler,      yardımı

 

esir-geyenlerdir.” (Rezin)

 

YEMEK DUASI

 

El-hamdü  li’llâh,  el-hamdü  li’llâh  ellezî   et’amenâ   ve

 

segânâ      ve    ce’alenâ     mine’l-Müslimîn.      Allâhümma’ğfir

 

ve’rham va’hfez sâhibe’t-ta’âmi ve’l-âkilîn ve li-men sa’â fîhi

 

ve     li-cemî’i’l-Mü’minîne      ve’l-Mü’minât,      ve’l-Müslimîne

 

ve’l-Müslimât el-ahyâi minhüm ve’l-emvât bi-rahmetike yâ

 

erhame’r-râhimîn.  Allâhümme  nevvîr  gulûbenâ  bi-envâri

 

muhabbetike ve zikrike yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm. Allâhümme

 

ahyinâ     hayâten      tayyibeten     bi’s-sıhhâti    ve’s-selâmeti

 

ve’l-‘afve ve’l-‘âfiyeti fi’d-dfni ve’d-dünyâ ve’l-âhirah. inneke

 

‘alâ  külli şey’in gadir. Allâhümme Innâ  nes’elüke tamamen

 

ni’meh  ve  devâme’l-   ‘âfiyeh  ve’rzugnâ  hüsne’l-hâtimeh.

 

Allâhümme zld ve lâ-tengus bl- hurmeti’n-nebîyyî sallâ’llâhu

 

‘aleyhi ve sellem ve bihur-meti sirri süreti’l-fâtiha.

 

Not: Dualar serisinin bir sonraki yazısı  1 Aralık’tadır.

 

(ibâdet Takvimi ve Dualar, 119.S.)

 

GİYİMDE SÜNNETİN ÖLÇÜSÜ

 

Bedenle arasında başka giyecek olsa dahî ipekli giymek

 

erkeklere  haramdır.  Kadınlara  değildir.  Giyeceklerin  bir

 

kısmı farzdır. Bu, avret yerlerin örtmeyi sağlayan, sıcak ve

 

soğuktan   koruyan   elbisedir.   En   uygunu   bu   elbisenin

 

pamuk,  keten  veya  yünden  yapılmış  olmasıdır.  Nitekim

 

Sünnet-i  Seniyye  böyledir.  Ayrıca  elbisenin  eteği,  yerde

 

sürünecek kadar uzun olmamalıdır.

 

Nefis (çok kaliteli) veya hasîs (ka