İslâm dininin en büyük hükümleri, Kur’ân-ı Kerim ve Resûlullah (s.a.v.)’in hadisleri ile açıklanmış, birçok hükmü de yine bu iki esasa dayanarak ümmetin icmaı ile tesbit edilmiştir. Artık bu gibi hususlarda danışmaya mahal yoktur. Aksi takdirde mukaddes dinin kat’î hükümlerine uyulmamış, apaçık olan dine karşı cephe alınmış, İslâm âlemi büyük bir ayrılığa düşmüş olur. Fakat bazı dünyevî, idarî, siyasî meseleler vardır ki; bunların hükümleri örf ve adete, zamanın değişmesine, sosyal hayatın çeşitli ihtiyaçlarına bağlı olduğundan; işte bu gibi hususlarda danışmaya lüzum vardır. Bu gibi danışmalar Resûlullah (s.a.v.)’in sünneti gereğidir. Bu gibi hususlarda fikir alışverişi ferdî ve sosyal bir prensiptir.

İstişare, hakkında şer’î delil bulunmayan yerlerde Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetidir. Rasul-i Ekrem (s.a.v.)’in bir kısım dünyevî, idarî işlerde Müslümanlarla danışmada bulunmasının kendisine emredilmiş olması bu muhterem ümmet için bir hikmet dersidir. Şöyle ki: İlâhî vahye sahip olan, en yüksek akıl ve zekâ ile donatılan ve bütün İslâm âleminin önderliğini elinde bulunduran Resûlullah (s.a.v.), ümmet içinde danışmaya tenezzül buyurunca artık ümmetin fertlerinin birbiriyle danışmada bulunmayıp da baskıcı ve zorbacı hareketlerde bulunmaları nasıl caiz olabilir? Siyer-i Kebir’de beyan olunduğu üzere Resul-i Ekrem (s.a.v.)  danışmaya büyük bir ehemmiyet verirdi. Hususi işlerinde bile istişarede bulunurdu. Bir Hadis-i Şerif’te buyrulmuştur: “Hiçbir millet, danışmadan zarar görüp helâk olmuş değildir. Danışmayı terketmek ise helâke sebep olur.”

Müslümanların sosyal hayatlarının danışma ve yardımlaşma üzerine kurulmuş olduğunu şu Âyet-i Kerime ifade etmektedir: “Müslümanların işleri, aralarında danışma iledir. Bütün işlerini danışma ile hallederler ve onlar bizim kendilerine rızık olarak ihsân ettiğimiz şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunurlar.” (Şûra s. 38)

(Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’anı Kerim Tefsiri, c.1, s.485)