Slider

28Eyl 2015

Endülüs’te yetişen büyük botanik âlimi ve eczacıdır. Babası uzman bir veteriner olduğundan dolayı İbn-i Baytar adıyla meşhur olmuştur. Yirmi yaşlarından itibaren; Yunan, Rum ve İslâm âlemindeki beldeleri dolaştı ve çeşitli otların özellikleri hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olan Müslüman ve Gayr-i Müslim bilginlerle görüştü. Gezip gördüğü yerlerdeki bitkileri yerlerinde inceledi. İncelediği bitkinin ayrıca yetiştiği beldeyi ve toprağı, o bitkinin büyümesinde etkisi olan diğer durumları araştırdı. İbn-i Baytar, ayrıca tarlada yetişen ve mahsullere zarar veren otları da araştıran ilk âlimdir. Bu sebeple muhtelif bitkilere ait koleksiyonlar yaptı. Günümüze kadar devam eden ve hâlâ kullanılan bitki koleksiyonları yapma fikri ona aittir. Eserlerinde bin dört yüz kadar bitkiyi tek tek incelemiştir. Bunlardan hangi ilâçlar yapılabileceğini araştırmıştır. Bu ilâçların kimyevî yapılarını ve hastalıkları önlemedeki etki derecelerini en ince teferruatına kadar anlattı. İbn-i Baytar, incelediği konuların nakillerinde çok dikkatli olup, bir ilâcı, diğer bir ilâç ile mukayesede çok gayretliydi. Yaptığı çalışmaların eczacılık ilmine çok faydalı
olduğu kabul edilmektedir. Bu alanda yazdığı eserler asırlarca müracaat kaynağı olarak kullanıldı. Çünkü onun eserleri yüksek bir ilmî değeri olduğu gibi, köklü ve detaylı bilgileri içerisinde barındırmaktaydı. İbn-i Baytâr’ın Kitâbü’l-Câmi adlı eseri, dört yüz sene Avrupa üniversitelerinde mühim kaynak olarak kullanılmıştır.
Andrea Alpago (on altıncı asır) araştırmalarında İbn-i Baytâr’ın eserlerinden faydalanmış ve aynı asırda yaşayan G. Postel de herkesin dikkatini onun eserleri üzerine
çekmiştir. İbn-i Baytâr’ın eserleri, Antoine ve Galland tarafından tercüme edildi ise de kitap olarak basılmamıştır.
( İ s l a m Tarihi Ansiklopedisi, c.6 s.22-24)

27Eyl 2015

Hadîs-i serifte şöyle buyurulur: “Ölü kabre konulduğu zamân, ona siyah, mavi iki melek gelir. Onlardan birine, Münker melekler, diğerine Nekîr melekler denilir. Onlar
o ölüye derler ki: İşte bu adam hakkında (Resûlullâh (s.a.v.)’i kastediyorlar) ne demiştiniz? Eğer mü’min ise der ki; O, Allâh (c.c.)’un kulu ve Resûlü’dür. Şahâdet ederim ki, Allâh (c.c.)’den başka ibâdet edilecek bir ma‘bud yoktur. Ve şahâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve Resûlü’dür. Bunun üzerine onlar derler ki, biz bunu söyleyeceğini bilmiştik. Sonra onun kabri yetmişe yetmiş kulaç genişletilir. Sonra onun için nûrlandırılır. O der ki: Ehlime döneyim ve onlara haber vereyim.
Onlar da derler ki: Güveyinin uykusu gibi uyu ki, onu başkası uyandırmaz, ancak onu en sevgili ehli uyandırır. Ta Allâhü Te‘âlâ onu işte bu yattığı yerden diriltinceye kadar öyle kalır. Eğer o bir münâfık ise der ki; işittim insanlar diyorlardı. Ben de onlar gibi dedim, ne olduğunu bilmiyorum. Bunun üzerine o melekler derler ki: Biz senin bunu diyeceğini biliyorduk? Bunun arkasından yere denilir ki, onun üzerine bitiş. O da onun üzerine bitişir ve onun kaburgaları ayrılır, böylece Allâhü Te‘âlâ onu işte bu yattığı yerden tekrâr diriltinceye kadar orada muazzeb olarak devâm eder.” Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “O ejderhalardan sadece biri yeryüzüne nefes verse kıyâmete kadar yeryüzünde ot bitmezdi.” Sonra Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kabir ya Cennet bahçesidir ya da Cehennem çukurudur.” Resûlullâh (s.a.v.) iki kabrin anından geçerken “Bu ikisine azâb oluyor, birine söz gezdirme suçundan, diğerine idrardan sakınmadığı (bedenini ondan korumadığı)ndan dolayı” buyurmuştur. (Muhammed Hâdimî, Berika, 480.s.)