Slider

04Eyl 2017

Peygamberler (a.s.) tarafından tebliğ edilen dinler, tevhid esasına dayalıdır. Beşeriyetin ilk dini de tevhid ve tenzih inancı üzerine kurulmuştur. İnsanoğlunun ilk babası Hazreti Adem (a.s.) da Allâhü Te‘âlâ’nın yanında kadri yüce bir Peygamberdir. O, Yüce Rabbinden aldığı vahyi kendi çocuklarına ve torunlarına tebliğ etmiştir. İnsanlık bütün medeniyeti peygamberden öğrenmiştir. İnsanlığın yaşadığı gelişimlerin hepsinde de peygamberler ve onların Kur’ân’da ve hadislerde anlatılan mucizeleri, rehberlik yapmıştır. Ancak o büyük Peygamberin vefatından sonra ilerleyen zaman içerisinde cehâlet karanlığı baş göstermiş, zaman ilerledikçe karanlık yoğunlaşmıştır.
Özellikle bugün iddia edildiği gibi, insanların ilk yaratılışlarında mutlak bir vahşet ve cehâlet içerisinde oldukları düşüncesini kabul etmemiz asla doğru bir düşünce değildir. Böyle bir varsayımı kabul etmek, başta semâvî kitapların tamamının açık ifadelerine ters düşmekle birlikte, lisan ilminin verilerine de aykırıdır. Zira bu bilgiler bize gösteriyor ki, bu kavimler ilkel bir medeniyete sahip oldukları halde, sonradan ayrılarak vahşet haline dönmüşlerdir. Amerika’nın kuzeyindeki eski Meksikalı halkın medeniyetlerini gösteren eserler elde edildiği gibi, Amerika’nın güneyindeki Peruluların dahi medeniyetlerini ispatlayacak eserler elde edilmiştir. Bunların Hint veyahut da Çin kavimlerinden olduklarını gösteren bir hayli eserler mevcuttur. Bununla beraber sonradan Amerika keşfedildiği zaman halkı vahşet halinde bulunmuştur. Buna benzer daha bir çok deliller ve tarihi gerçekler gösteriyor ki, mutlak bir vahşet iddiası doğru değildir. Bulunan tarih öncesi eserler gösteriyor ki, onların da kendilerine özgü medeniyetleri mevcut idi.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, s.25)

03Eyl 2017

Hz. Peygamber (s.a.v) Medine’ye hicret ettiği sırada, çeşitli ekonomik problemlerle karşılaşmıştı. Bu problemler arasında su temin edilmesi önemli bir yer tutuyordu. Çünkü o sıralarda “Rume Kuyusu” denilen bir kuyudan elde edilen su ile bu ihtiyaç gideriliyordu. Bu kuyu, aç gözlü bir Yahudi’nin malı idi. Yahudi kuyunun suyunu yüksek fiyat karşılığında satıyordu. Müslümanlar bu kuyunun sahibi olmayı temenni ediyorlardı. Tâki parasız ve kolay bir şekilde su ihtiyaçlarını karşılasınlar.
Hz. Osman Yahudi ile irtibat kurarak kuyuyu satın almak üzere pazarlık yapmaya başladı. Yahudi elde etmeyi düşündüğü para konusunda hırslı olduğu için yapılan fiyat tekliflerini reddediyordu. Hz. Osman (r.a) bu durum karşısında Yahudi’ye kuyunun yarısını satması teklifinde bulundu. Yani kuyunun suyu bir gün Hz. Osman (r.a)’ın, bir gün Yahudi’nin olacaktı. Hz. Osman (r.a) bu teklifi kabul etmesi halinde yüksek bir para teklifinde bulundu. Yahudi kuyunun yarısı karşılığında teklif edilen yüksek fiyatı benimseyerek bu öneriyi kabul etti. Nasıl olsa kuyunun yarısı kendi mülkünde kalacaktı. Kuyunun kullanma nöbeti kendisinde iken yine suyu satacak, para kazanmaya devam edecekti.
Pazarlık anlaşıldığı üzere tamamlandı ve satış gerçekleşti. Müslümanlar kuyunun Hz. Osman (r.a)’a ait olduğu günde giderek iki günlük su alıyorlardı. Bu durumda ertesi gün Yahudi’ye su almak için Müslümanlardan müşteri gelmez olmuştu. Bu durum karşısında Yahudi sıradan bir fiyat karşılığında kuyunun kendisine ait olan hissesini de Hz. Osman (r.a)’a sattı. Hz. Osman (r.a) kuyunun tamamını Müslümanların faydalanmaları için vakfetti.
Böylece Müslümanlar hiçbir bedel ödemeden su ihtiyacını karşılama imkânına kavuştular. Hz. Osman (r.a) hem ticari zekâya sahip, hem de cömert bir tüccar idi.
(Muhammed Mütevelli Şaravi, Cennetle Müjdelenen On Sahabi, s.93)

02Eyl 2017

1- Doğru bile olsa dilini yemin etmemeye alıştırmalıdır. Kul yemin etmemeyi, nefsinde adet edindiğinde, Allâhu Teâlâ ona bir kapı açar, insanlar arasında heybetli ve muhterem olur.
2- İster şaka, ister ciddi olarak yalandan sakınmaktır. Zira yalan söylemekten sakınmayı dil adet edince, Allâhu Teâlâ, bununla kulun sadrını genişletir. İlmini saflaştırır. Yalan söyleyene yalan söylememesi için duâetmek sevaptır.
3- Belli ve açık bir özrü olmadığı ve verdiği sözü yerine getirmeye gücü yettiği halde, sözünden kaçınmaktır. Çünkü sözünde durmamak, yalan sınıfındandır.
4- Mahlukattan birine lanet ve insanlara eziyet etmekten sakınmaktır. Zira lanet ve eziyet vermekten sakınmak, iyilerin ve sadıkların ahlâkındandır.
5- Kendisine zulmedilse de, insanlardan birine bedduâetmekten sakınmaktır.
6- Ehl-i kıbleden bir kimseye şirk, küfür ve nifak ile asla şahitlik etmemektir. Çünkü bu hal, rahmete yakındır. Yüksek derecelere kavuşturur.
7- Kalpten veya dıştan bir günah işlememek, haramdan korunmak ve bütün uzuvları günahtan alıkoymak gerekir.Zira bu hal, âhiret iyiliklerinden hazırlanacak sevap ile beraber dünyada kalp ve azalar için en güzel amellerdendir.
8- Az ve çok kendine lazım olan yiyeceğini insanlara yüklemekten sakınmaktır. Gerek ona muhtaç olan, gerekse olmayan insanların hepsine yük olmaktan sakınmaktır. Çünkü ibâdet edenlerin şeref ve izzetinin tamam olması ve takva sahiplerinin üstünlüğü bu haldedir.
9- İnsanlara tamah etmeyip, insanların elinde bulunan şeyin onlarda olmamasını istememelidir. Çünkü en büyük izzet, halis zenginlik, faydalı tevekkül bu haldedir.
10- Tevazudur. Tevazu ile, yani alçak gönüllü olmakla, sahibinin derecesi yüksek, Allâhu Teâlâ ve insanlar yanında izzeti tam ve olgun olur.
(Hz. Seyyid Abdulkâdir Geylani (k.s.), Günyet’üt-Tâlibin, s. 477, 478)

01Eyl 2017

Akrabaya sıla etmek vâcibdir. Ömrün bereketli olmasına sebeptir. Çok büyük sevabdır. Sıla demek, unutmayıp yakınlık göstermektir. Ziyaret ile hediye göndermekle, eliyle veya diliyle yardım etmekle olur. En aşağı derecesi selâm vermek veya selâm göndermek ile olur. Sıla için muayyen bir zaman yoktur. Müslümanlar ne kadar zamanda sıla etmeyi âdet etmişlerse öyle yapılır.
Yakın sıla etmek, her halde vâcibdir. Fakat uzak akrabayı gün aşırı ziyaret etmeli yahut haftada bir yahut ayda bir kere ziyaret etmelidir.
Dostluğu, ziyaret ve yardımı kesmemelidir. Çünkü haramdır. Büyük günahdır. Allâhu Teâlâ sıla-ı rahmi kesen kimseden, rahmetini keser ve onu helak eder. Hadîs-i şeriflerde geldi ki, bir kavmin içinde sıla-i rahmi terkeden bulunsa, üzerlerine rahmet inmez, duaları kabul olmaz.
Anne ve babaya riâyet etmeli, yüksek sesle konuşmamalıdır. Bazı işlerine incinip öf! dememelidir. Âyet-i kerîmede, «Anne ve babaya öf! deme» buyuruldu. Bir başka âyet-i kerimede, «Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere kadar) indir ve: Yarab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse sen de kendilerini (öylece) esirge, de.» buyuruldu.
Kızgın bakmamalıdır. Bir kimse anasına ve babasına alçak gönüllü olarak ve şefkat ve merhametle baksa, Allâhu Teâlâ ona çok sevablar ihsân eder ve ona rahmet nazarı ile bakar.
Günah olmayan emirlerini yapmalıdır. Zira, «Allâhu Teâlâ’nın indinde günah olan şeylerde, insanlara itaat olunmaz.» kâidesine göre günah olan şeyde kimseye itaat caiz değildir. Bir kimsenin anası ve babası kâfir bile olsa, nafakalarını vermek ve hizmetlerini yapmak evlâdına vâcibdir. Küfür tarafına çekmezlerse, arada bir evlerine gitmek caizdir. Eğer küfür olan şeylerden birine davet etmesinden ve tedricen küfre çekmesinden korkulursa, evlerine ve yanlarına gitmesi caiz değildir. Bu vaziyet karşısında dostluğu kesmek vâcibdir.
(Kazdızâde Ahmet, Bîrgîvî Vasiyetnamesi Kadızâde Şerhi, s. 227-228)

31Ağu 2017

İmâm Hibbetullâh’ın Saîd bin Müseyyeb’den onun da Ebû Hureyre (r.a.)’den naklettiği bize haberde Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse Arefe günü Öğle ile ikindi arasında dört rek’at namaz kılsa, her rek’atinde bir kere Fâtihâ ve elli kere İhlâs sûrelerini okusa, Allâhü Teâlâ ona bin kere bin sevab yazar. Kur’ân-ı Kerîm’den okuduğu her harf için cennette ona bir yüksek derece verilir. Her derece arası beş yüz yıllık yoldur. Ve her harf için ona yetmiş hûrî verilir. Her birisi için yakuttan yetmiş bin sofra, her sofrada yeşil kuş etinden yiyecekler vardır. Etin soğukluğu kar, tadı bal ve kokusu misk gibidir. O eti ateş pişirmemiştir. Başladığı zaman bulduğu lezzet ve tatlılığı, yemeğin sonunda da bulur. Bıkmak olmaz. İsteyerek, severek yer. Sonra o kimseye kanatları yakuttan, gagası altından bir kuş gelir. Bin kanadı vardır. Benzerini, dinleyenlerin duymadıktan güzel bir ses ile Arefe günü ehline merhaba diyerek seslenir. Sonra o kuş, o kimsenin yanına düşüp kanatlarının her birinin altından yetmiş türlü yemek çıkarır. O yemeklerden yer. Sonra o kuş Allâhü Teâlâ’nın izni ile silkinip uçar gider. O kimse kabrine konulunca, Kur’ân-ı Kerîm’in her harfi ona öyle bir nur ile ışık saçar ki, o kimse o anda Beyt-i şerîfin etrafında tavaf edenleri görür. O Yâ Rabbi, kıyâmet kopsun, kıyâmet gelsin diyerek bir an evvel kıyâmetin kopmasını ister” buyurdu.
(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu’t-Tâlibîn, s.335)
AREFE GÜNÜ DUÂSI
Hz. Peygamber (s.a.v.), Arefe günü en ziyâde şöyle derlerdi: “Lâ-ilâhe illa’llâhü vahdehû lâ-şerîke leh, lehü’lmülkü velehu’lhamdü bi-yedihi’l-hayr ve hüve ‘alâ külli şey’in kadîr.”
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.77)

29Ağu 2017

İslâm hukuku insafla incelendiğinde zaman, toplumların mutluluk ve istikrarına tek çare ve ilaç olduğu görülecektir.
1- İslâm hukuku, kaynak itibari ile beşer üstü olduğundan, müeyyide ve kaideleri ile her zaman şamil, insan cinsinin ihtiyaçlarını karşılayacak genişlikte ve mükemmeliyette olduğu için, beşer tarafından düzenlenen kanunlardan büyük bir üstünlük ve imtiyaza sahiptir.
2- Onun hükümleri insanoğlunun ruh tekâmülünü ve güzel ahlâkının gelişmesini hedef almakta ve bütün davranışlarında kontrol altında olduğu hissini ve inancını vermektedir. Gücünü, adalete ve ahlâki kurallara bağlı kalmaktan alır.
3- İslâm hukuku ihtiva ettiği hüküm ve müeyyidelerle beraber, ahlâki prensiplere de büyük bir yer ve değer vermektedir. Koymuş olduğu tedbirler tatbik edilmiş olsa, can, mal ve namus korunmasında, bütün beşeri sistemlerden daha üstün olacağı muhakkaktır. Çünkü beşeri sistemlerde, yalnız mağdurun hakkını nazara almakla yetinmekte, bundan da daha önemli olan toplumun güveninin ve ahlâkının ihlal edildiği düşünülmemektedir. Toplumun selameti açısından hukukta bu dar görüş asla doğru ve isabetli olmaz.
4- Beşeri düzenlerde genel kaide şudur: Ceza hukukunda, suçun seldi ve mahiyeti ne olursa olsun hâkim karar vermedikçe, maznun suçlu değildir, herkes gibi vicdanı hür ve temiz bir vatandaş olarak yaşamakta ve bir suçsuzun yararlanacağı bütün haklardan istifade etmektedir. Bu durum uzun zaman sürmekte ve hatta bazen senelerce devam etmektedir. Adaletin böylesine sürüncemede kalması toplum vicdânını rahatsız etmektedir. Bununla beraber kanun koyucu bir beşerdir, ferdi ve sosyal olayların tesiri altında kalması mümkün ve hatta muhakkaktır.
(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, s.123)

20Ağu 2017

Nebî-yi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah (c.c.)’nun eli cemaatle birliktedir”. Yani Allah (c.c.)’nun rahmeti, şefkati ve lütufları, cemâate yönelmiştir. Cemaatle namaz bırakılırsa, kul için bunun zıddı düşünülebilir (bu lütuflardan mahrum kalır) (İ. Şa’rani)
Bu konuda diğer hadis-i şeriflerde de şöyle buyrulmuştur: “Cemâatle namaz, sünnet-i hüdâlardandır (Merğinâni). Cemâatle namazı terk eden, ancak münafıklardır. « (Nasbü’r-râye c. 2, s. 21) «Sıhhati yerinde olduğu halde, ezanı duyup da ona icâbet etmeyenin namazı geçerli değildir». (İbn-i Mâce, Beyhâkî) «Namaz ezanını duyup da mâni bir özrü olmadan onu izlemeyenlerin kılacakları namazı Hakk Teâlâ kabul etmez».

Mâni özrün ne olduğu Efendimiz (s.a.v.)’e sorulmuş, Efendimiz (s.a.v.), «Korku veya hastalıktır», buyurmuşlardır». (Ebû Dâvud ve İbn Hibban) Namazın kabul olunmamasının manası, bu namazdan dolayı Allâhu Teâlâ tarafından kişiye verilmesi beklenen sevabın verilmeyip sadece namaz borcunun üzerinden düşmesi demektir. Hadislerde geçen “Onun namazı olmaz” sözünden de bu kastedilmiştir. Çünkü mükâfatı ve ikramı olmayan namaz, namaz olur mu? Bu, İmâm Ebû Hanife (r.a.)’e göredir. Sahâbe ve Tabiinden (r.a.e.)’dan bazılarına göre ise, bir mazeret olmadan namazı cemaatle kılmamak haram, cemaatle kılmak ise farzdır. Hatta birçok alimlere göre (cemaatsiz kılınan) namaz, namaz değildir. Gerçi Hanefi Mezhebi’ne göre namaz olur ama kişi cemaati terkettiği için mutlaka suçlu durumuna düşer.

Hz. İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilen hadis-i şerif’te (cemaati terk eden kişi hakkında): “O kişi Allah’a ve Resûlü’ne âsi olmuştur” buyrulmaktadır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemâatle Kılınan Namazın Fazileti, s.58)

01Eki 2015

Sultan I. Abdülhamid, büyük kardeşi Sultan III. Mustafa’nın vefâtı üzerine 49 yaşında Osmanlı tahtına geçmiştir. Tahta geçtiği sırada yaptığı konuşmada orduya hitap ederek birlik ve beraberliğe riâyet edilmesini ve düşmandan intikam alınmasını söylemiştir. Özellikle 1774 senesinde Rusya ile girişilen savaş Osmanlı için iyi bir netice getirmemiştir. Şumnu karargâhı da kuşatmaya uğrayınca barışa râzı olunmuş ve Rusya ile Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Kırım, Kuban ve Bucak Tatarların hâkimiyetine bırakılmış ancak dini olarak
hilafet makamına bağlı olarak kalması kararlaştırılmıştır. Kaynarca antlaşmasının bazı maddeleri, Kırım’ı kanayan
bir yara haline getirdi. Yaptıkları işin yanlış olduğunu anlayan Kırım Mirzaları ve Osmanlı’dan ayrılmak istemeyen halk eski hanlarından olan Devlet Giray’ı başlarına geçirdiler. Bunun üzerine Devlet Giray İstanbul’a gelerek sultana bağlılığını bildirmiş ve sonuna kadar topraklarının bağımsız olması için savaşacaklarını açıklamıştır. Kırım Hanı’nın Osmanlı Sultanı I. Abdülhamid’den yardım istemesi üzerine Fransa araya girmek istediyse de Rusya ve Avusturya’nın antlaşmaya yanaşmaması ve Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi üzerine savaş başlamıştır. İlk başlarda Osmanlı Kuvvetleri Avusturya birliklerini Şebeş’te yenmesine rağmen çetin kış şartlarından dolayı Rus kuvvetlerine karşı başarılı olunamamıştır. Bütün bu olayların verdiği üzüntü sebebiyle hasta olan Sultan I. Abdülhamid 1789
yılında vefât etmiştir. Kendisi devlet işlerini en ince ayrıntısına kadar takip eder ve işlerin yolunda gitmesi için azami gayret sarf ederdi. Savaşa taraftar olmamakla beraber, kazanılması için her türlü fedakârlığa katlanmış ve gerekirse kuru ekmeğe rıza göstereceğini samimiyetle belirtmiştir. İdareye alacağı kişileri iyice araştırdıktan sonra işe alır ve işi ehline vermek isterdi. Sık sık tebdili kıyafet ile gezer, gördüğü yanlış işlerisadrazam makamına bildirerek derhal halledilmesini isterdi. (Ziyâ Nûr Aksun, İslâm Tarihi, 3.c., 123.s.)


Warning: getimagesize(/home/mevlana/public_html/wp-content/uploads/2015/09/NEBİ-S.A.V.png) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /home/mevlana/public_html/wp-content/themes/rttheme18/rt-framework/functions/rt_resize.php on line 219
30Eyl 2015

Ebû’d-Derda Uveymir bin Âmir el-Hazreci (r.a.) Ensâr-ı Kirâm’dandır. İslâm’dan evvel tâcir (tüccar)idi. Ve kendinin
İslâmı, (Müslüman olması) ehl-i beytinden (ailesinden) sonra olmuştur. Uhud hâriç bütün gazalarda bulunmuştur.Hz. Fahru‘r- Rusûl (s.a.v.), Ebû’d Derda (r.a.)’ı Selman-ı Farisi (r.a.) ile kardeş yapmışlardır. Ebû’d-Derdâ (r.a.) Ashâb-ı güzinin en fazîletlilerinden, fakihlerinden ve hikmetli konuşanlarından olup hakkında Peygamberimiz (s.a.v.) şu övgü dolu sözleri söylemişlerdir: “Uveymir bu ümmetin hakîmidir ve her ümmetin bir hakîmi vardır, ümmetimin hakîmi de Ebû’d-Derdâ Uveymir’dir.” Şam’ın kuşatılmasında bulunmuşlar ve Şam’ın fethinde kadı olmuşlardır. Hz. Osman (r.a.)’in zaman-ı hilâfetinde Şam kadısı olduğu halde hicretin otuz ikinci senesinde
vefât eylemiştir. Yüz yetmiş dört hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. İnsanlık îcâbı günâh işlemiş ve günâhdan dolayı insanların kendisine sövdüğü eylediği bir kimseye tesadüf ettiğinde Ebû’d-Derda (r.a.): “Bu adam bir kuyuya düşmüş
olaydı siz onu çıkarmak istemeyecek mi idiniz?” “Evet çıkarırdık”, demişler. “Öyle ise dîn kardeşinize sövmeyin,
sizi bu günah musibetinden vâreste (uzak) kılan Cenâb-ı Allâh’a hamd edin.” buyurmuşlardır. Halkın :“Sen buna
buğz etmezmisin?” suallerine cevaben: “Ben onun ancak fi’iline buğzederim, o fiili terk etdiğinde yine benim kardeşimdir” buyurmuşlardır. Ebû’d-Derda (r.a.) Hazretlerinin bazı hikmetli sözleri: “Sen eğer insanlara iyilik eder isen onlar dahi sana iyilik ederler, kemlik (kötülük) edersen yine öyle. Ve eğer onlara iyiliği alışkanlık haline getirip de bir aralık ihmal edecek olsan onlar seni bırakmayıp yine kendilerine ihsân etmen için uğraşırlar.
(Hz.Mahmûd Sami Ramazanoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kirâm (r.a.e), 2.c., 83-84.s.)


Warning: getimagesize(/home/mevlana/public_html/wp-content/uploads/2015/09/NEBİ-S.A.V.’İN-GENEL-ÂDETLERİ.png) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /home/mevlana/public_html/wp-content/themes/rttheme18/rt-framework/functions/rt_resize.php on line 219
29Eyl 2015

Hz. Hüseyin (r.a.) der ki: “Peygamber (s.a.v.)’in ev içindeki meşgalesini babam (Alî b. Ebû Talib)’den sordum. Babam: “Peygamber (s.a.v.), evine girişinden itibaren vaktini Allâh’a ibâdete, ev halkının işlerine, ve kendi işlerine ait olmak üzere üçe ayırmıştı. Şahsına ayırdığı vakti de, kendisiyle insanlar arasında bölüştürmüştü. O vakitte yanına, seçkin sahâbileri girerdi. Halka dinî meseleleri onlar aracılığıyla tebliğ eder, halkı
ilgilendiren hiçbir şeyi saklamazdı Ümmetine ait vakti fazîlet sahiplerine dindeki üstünlük derecelerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzûruna çağırmak, Peygamber (s.a.v.)’in âdeti idi. Onlardan kimisi bir hâcetli, kimisi iki hâcetli, kimisi de daha çok hâcetli idi. Peygamber (s.a.v.), onların dîni hâcetleriyle meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da: ‘Bunları burada bulunan, burada bulunmayanlara tebliğ etsin! Bana kendisi gelemeyip hacetini arzedemeyen kimsenin hacetini siz bana arzediniz! Muhakkak ki, sultana hacetini arzedemeyenin hacetini arzeden kimsenin ayaklarını Kıyâmet gününde Allâh Sırat üzerinde sabit kılar!’ buyururdu. Babamdan, Peygamber (s.a.v.)’in evinden çıkışında ne yaptığını sordum. Babam: “Resûlullâh (s.a.v.) dışarıda konuşmazdı. Ancak konuşması, Müslümanlara yararlı olacak, onları birbirlerine ısındıracak, aralarındaki tefrikayı, soğukluğu kaldıracak ise konuşurdu. Her kavmin yüksek hasletli kişisine ikram eder ve onu kavminin
üzerine vali yapardı. Hiç kimseden güleryüzünü ve güzel huyunu esirgemezdi. Ashâbını göremese arar, halka aralarında olan bitenleri sorardı. İyiliği över ve berkiştirir, kötülüğü de yerer ve zayıflatırdı.
Kendisinin her işi itidal üzere idi, ihtilafsızdı. Gaflete düşerler endişesiyle, Müslümanları uyarmaktan
geri durmazdı. Hayatı belli bir düzen içersinde idi. İbâdet ve taat için kendisinde yüce bir kabiliyet vardı. Ne hakkı tecavüz, ne de onu yerine getirmekte kusur ederdi.
(İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 , s. 424-425, Tirmizî, Şemail, s. 59-60,Kadı lyaz, Şifa, c.1, s. 119-121)