Slider

13Eyl 2017

İbrâhîm ibn Abdülazîz dedi ki: Yezid b. Hârûn’a: “Müftü fetvâ vermeğe ne zaman yetkili olur?” diye sordular. O da: “Ebû Hanîfe’nin mertebesine eriştiği zaman fetvâ vermeye yetkili olur” diye cevâb verdi.
Ca‘fer ibn Bezi’ şöyle der: Beş yıl Hazret-i İmâm’ın saâdet eşiği olan kapılarında talebelik yaptım. Ondan sâkin ve sessiz bir kimseyi görmedim. Ne zaman bir soru sorsalar, cevâb verir susarlar dünya kelâmı konuşmazlardı. Rivâyet edildiğine göre: Şu dört kimse gibi kimse dünyaya gelmedi ve gelmeyecektir de: Fıkıhta İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe, nahivde Halîl, tasnîfte Câhiz ve şiirde Ebû Temâme.
Abdullâh ibn Ezher’den rivâyete göre: Halef ibn Eyyûb’dan bir mes’ele sordular. İmâm-ı A‘zam ve Ebû Yûsuf böyle dedi, diye cevâb verdi. Ancak: “Bu mes’elede sen ne dersin?” dediler. “Ben iki demir dağdan rivâyet eyledim, siz bana sen ne dersin, diyorsunuz” diye karşılık verdi.
Yezîd ibn Hârûn’a; İmâm Mâlik’in ve Ebû Hanîfe’nin re’yleri (görüşleri) nasıldır, diye sormuşlar. Şöyle cevâb verdi: Fıkıh Ebû Hanîfe’nin sanâtıdır. Ebû Hanîfe’yle tartışıp da İmâm’ın susturamadığı kimseyi görmedim. Fıkıh ilmi sanki İmâm için yaratılmıştır.
Muhammed ibn Yezîd söyle der: “Amir’in derslerine devam ederdim.” Bana “İmâm’ın kitâblarını iyi oku, incele dedi. Ben: “Hadîs ögrenmek istiyorum, bana onun kitâbları gerekmez” dedim. Amir de: “Yetmis hadîs ögrendim ama Ebû Hanîfe’nin kitâblarını görmeden istincânın ne oldugunu ögrenemedim” dedi.
Şeddad ibn Hâkim der ki, “Eğer İmâm-ı Azam ve talebeleri olmasaydı nasıl amel edecegimizi bilemezdik.”
(El-Kerderî, İmâm-ı Azam Menkıbeleri, s. 111-115-124)

12Eyl 2017

Alimler; abdestsizin, cünübün, hayız ve lohusanın kalp ve dil ile zikretmelerinin caiz olduğunu söylemişlerdir. Tesbih, tehlil, tevhid ve tekbir, Resûlullah sallalahu aleyhi ve selleme getirilen salavâtlar da buna dahildir. Ancak Kur’ân okumak; cünübe, hayız ve lohusaya haramdır. İster az olsun, ister çok olsun, isterse yarım âyet olsun. Bunlar, dillerini oynatmadan kalplerinden Kur’ân’ı geçirebilirler. Keza bunlar Kur’ân-ı Kerim’e bakabilir ve kalplerinden okuyabilirler. Ancak cünüb ve hayızlının, bir musibet anında, İnna lillahi ve inna ileyhi raciun (Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz.) (Bakara s. 156); bineğe binerken, Sübhânellezi sahhare lena haza vema künna lehu millerinin (Bunu emrimize veren Allah’ın şanı yücedir. Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi.); duâ ederken: Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil âhireti haseneten vekına azabennar (Rabbimiz, bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru.) (Bakara s. 201) gibi kalıp duaları okumaları caizdir. Tabii bununla Kur’ân okumayı kasdetmediği takdirde böyledir.
Cünüble hayız; Bismillah, Elhamdülillah diyebilirler. Yine Bunu söylerken zikir kasıtları olsun olmasın birdir, caizdir. Kur’ân okumaya niyet etmedikçe günahkar olmazlar.
(İmâm Nevevî, el-Ezkâr, s.32)
ABDESTİ BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER – 2
Yatarak veya bir şeye dayanarak uyumak abdesti bozar. Dayandığı şey alındığında düşerse abdesti bozulur. Çünkü bu vaziyette, a’zâları gevşeyip, abdesti bozulmak zann-ı gâlib ve kuvvetli sebeptir. Bayılmak da abdesti bozar. Sarhoş olmak abdesti bozar. Yürürken iki tarafa da yalpalayarak yürümek gibi hâllerde insan abdesti bozulduğunu fark edemez.
Namaz içinde yüksek sesle gülmek abdesti bozar. Kendisi ve yanındaki duyacak kadar olursa abdesti gider. Yalnız kendi işitecek kadar gülerse, abdesti bozulmaz, ama namazı bozulur. Ama abdest eğer gusûl ile olursa yahut cenaze namazında yüksek sesle gülerse veya gülen çocuk ise bu üç şekilde abdesti bozulmaz. Hanımına dokunmak abdesti bozmaz. Şâfilerde ise hanımına dokunmak abdesti bozar.
(Kadızâde Ahmed, Birgivî Vasiyetnamesi, Kadızâde Şerhi, s. 273)

11Eyl 2017

Herkesin korktuğu kötü son, ölüm zamanında imanın alınması, yani imansız gitmektir. Bunun birçok sebepleri vardır. Bunlardan iki tanesi:
1- Bozuk bir bid’ate inanmak ve ömrünü bu inanç üzere geçirmek. Böyleleri yanlış yolda olabileceklerini düşünmezler. Ölüm yaklaştığında gözleri açılıp gerçeği anlayınca, diğer inançlarına bile şüpheye düşebilir. Zira inancına güveni kalmaz. Saf inanca sahip olanlarla,Kur’ân ve hadisin bildirdiği gibi zahirde Müslüman olanlar son nefeste imansız gitmekten güven içindedirler. Bunun için, Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “İhtiyar kadınların dinini alın. Cennetliklerin çoğu saf olanlardır.”
Bunun için geçmiş büyükler kelam ilmini ve eşyanın hakikatini araştırmayı yasaklamışlardır. Zira bunları başaramayanların, çabuk bid’at çamuruna saplanacaklarını bilmişlerdir.
2- İmanın alınmasının ikinci sebebi, aslında imanının zayıf olması, dünya sevgisine fazla kapıldığı için, Allah sevgisinin mağlup olmasıdır. Ölüm zamanında ondan arzuların lezzeti alınarak zorda dünyadan çıkarılıp istemediği yere götürülmesini hoş görmez ve o zayıf olan Allah sevgisi tamamıyla yok olur. Onun için şehitlik derecesi yüksektir. Zira o anda dünyayı unutmuş, kalbini sadece Allah sevgisi kaplamış, ölmeye hazırdır. Böyle bir ölüm büyük bir kazançtır.
Kötü sondan uzak olmak isteyen şunlara dikkat etmelidir:
a) Bid’at’ten uzak olmalıdır.
b)Kur’ân ve hadise kesin olarak inanmalı, anlamadığı şeyler olsa bile inançsızlık göstermemelidir.
c) Dünya sevgisini azaltıp, Allah sevgisini çoğaltmaya çalışmalıdır. Bu şeriata uymakla olur.
d) Dünyayı sevenlerle değil, Allah’ı sevenlerle kalkıp oturmalıdır.
(İmâm Gazâli, Kimya-ı Saadet, s.559)

10Eyl 2017

Abdullah ibn-i Ömer (r.a.) diyor ki: Ben pederim Ömeru’l-Faruk’un sağlığında evlendim. Ve sünnet-i Muhammediyye (s.a.v.)’in icrası için düğün sofrası yaptım. Ashab-ı Kiram’ı ve bu meyanda Mihmandar-ı Resûl-i Kibriyâ Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)’i de davet ettim. Lâkin düğün evinde mâl-i ganimetden elimizde bir yeşil perde vardı ki, kadınlarımızın gönülleri hoş olsun diye o perdeyi de asmıştık. Misafirlerimiz gelmeğe başladı. Bir müddet sonra Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) de teşrif eyledi. Ve kemâl-i tevazu ile yerine oturdu. Bu münasebetle hepimiz hoşlanmış ve sevinmiştik.
Lâkin bir aralık Ebû Eyyûb’un mübarek gözleri o yeşil perdeye ilişince muğber (gücenme) oldu ve teessürünü şu sözleriyle izhâr etti: “Ey âdil ve kerîm olan kardeşim Hz. Ömer’in oğlu Abdullah! Siz ki Ashab-ı Kiram’ın ileri gelenlerisiniz. Böyle Peygamber (s.a.v.) Efendimizin zamanında olmayan -duvarları lüzumsuz yere örtmek- bid’atlarını ve israflarını yapmanız, Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetine muhalif ve dünya zînetine fazlaca meyil ve rağbet etmek değil midir?” deyince ben de mahcûb olarak şöyle cevab verdim: Haklısın yâ Ebâ Eyyûb! Ancak bu mes’elede benim her ne kadar rızam yok ise de, kadınların ısrarı ve mubah olan şeylerin isti’mâlinin kadınlarca caiz sayılmasından dolayı müsaade ettim.
Bunun üzerine Mihmandar-ı Resûl Ebû Eyyûb, benim özrümü kabul etmeyip bana şöyle red cevabı verdi:
“Yâ Abdullah! Sen ki, Hz. Ömer gibi bir zâtın muhterem evlâdısın. Siz insanlardan kendine uyulan’ı olacaksınız. Evet, kadınlara isteyenler mağlûb olsunlar! Halbuki senin kadınlara mağlûb olmanı hiç münasib görmüyorum. Öyle ise bana müsâade et, ben Sünnet-i Muhammediyye (s.a.v.)’e muhalif münker ve bid’at olan yerlerde duramam.” diyerek kalktı ve hiç durmadan ve düğün yemeği yemeden avdet buyurdu (döndü).
(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kiram, c.2, s.61)

09Eyl 2017

Avrupa’daki içtimai farklılaşmaların her an Avrupa ile temas halinde hatta içiçe bulunan Osmanlı imparatorluğuna tesir edemeyişinin sebebi Osmanlı’nın adaletli hukuk sisteminde aranmalıdır. Alman tarihçi Melzig 16. asırda Osmanlı devleti ile Avrupa’yı şöyle kıyaslamaktadır: “Kanuni Sultan Süleyman’ın imparatorluğunda adalet hâkim iken Avrupa’da Charles Quint rüşvetler sayesinde imparator olmuştur. Sultan Süleyman bir gün Süleymaniye Camii’ni inşa ettireceği arsa üzerindeki bir yahudinin evini parasıyla istimlâk etmek istedi. Yahudi bu satışa razı olmadığından Sultan müftüye müracaat etti. Müftünün kararı sultan oldu: “Ancak bir mukavele ile Sultan bu evi kiralayabilecektir.” Bu karara boyun eğmiştir. Üstelik dünyanın o devirdeki en büyük devletinin başkanı olarak yahudinin ufak evini zorla almazken; Portekiz kralı yahudilere ‘program’ yaptırıp, ateşte diri diri yakıyordu.
Hüsrev Paşa’nın Mısır beylerbeyliği ‘nde Mısır vergisi her zamankinden fazla gönderilince (9 yük yerine 12 yük) Divân-ı Hümayun derhal toplanmış ve Hüsrev Paşa’nın hükümeti memnun etmek için halka baskı yaparak fazla vergi aldığı düşünüldü şüphe edilmişti. Durum Mısır beylerbeyliğinden sorulmuş, kanallarının açılması ile mahsulün artması ve gümrüklerde yapılan ıslahat fazla vergilere sebep olarak gösterildiği halde durumun tam tetkiki için Mısır’a müfettişler gönderilmiş onlar da Hüsrev Paşa’nın lehinde rapor verdikleri halde fazla vergiler Kanuni tarafından yeni kanalların açılması emriyle iade edilmişti. İngiltere’nin İstanbul sefareti memurlarından Ricault meşhur eserinde şunları yazmaktadır: “Osmanlı ordusu hareket halinde iken; geçtiği yerlerdeki ahalinin, yağmaya uğrama, kız ve kadınlarına taarruz edilme gibi ahvalden şikâyet ettikleri duyulmamıştır. Askerler ahaliye kötü muamele etmezler sahip olmak istedikleri eşyayı pazarlık yaparak ve bedelini peşin ödeyerek satın alırlar. Bence bu adalet ve hakkaniyet halidir ki Türklerin muvaffakiyetine sebep olmakta ve imparatorlukları gittikçe büyümektedir.
(İ.Hakkı Uzunçarşılı,Osmanlı Devletinde Kapıkulu Ocakları, c.2,.s.259)

08Eyl 2017

Günümüzde mikrobun kâşifi olarak bilinen Louis PASTEUR’den 400 yıl önce FATİH SULTAN MEHMED HAN’ın hocası AKŞEMSEDDİN Haz­retleri dünyada ilk olarak mikrobu keşfeden İslâm alimidir.

Doğum yeri Amasya – Osmancık olup yaşa­dığı yıllar (1389-1458) arasıdır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in «her derdin de­vası vardır» hadisi şerifine tabi olan AKSEMSEDDİN Hz., dini ve tıbbî ilimlerde inceden in­ceye araştırmalar yapıp «Maddet-ül Hayat» ad­lı tıp kitabında belirttiği şu neticeye varmıştır; “Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çık­tığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insa­na gözle görülmeyecek kadar küçük lâkin can­lı tohumlar (mikroplar) vasıtasıyla geçer.”

AKŞEMSEDDİN Hazretleri bedeni hastalık­ların olduğu kadar ruhî hastalıkların da hekimi idi. Ona «Tabib-i ERVAH» Ruhların doktoru der­lerdi.

AKŞEMSEDDİN Hz.leri Hacı Bayram Veli’nin müridi olup kendisine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’un manevi fatihi unva­nı verilmiştir.

Bir çok kerametleri olan AKŞEMSEDDİN Hz.­leri Mihmandarı Resûlullah (s.a.v.) Ebu Eyyüb El Ensarî’nin yerini de keşfetmiştir. Oraya bir türbe ve cami yaptırmıştır. Bugün Eyüp Camii adıyla anılır.

(Risâlet-i Şerh-i Hacı Bayram veli)

08Eyl 2017

Uhud Gazvesinde edepten yoksun Utbe b. Ebû Vakkas, kâinat kutusundaki değerli inci Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) bir taş attı. Taş mübarek alt dudağına isabet etti ve alttaki dişini kırınca gül yaprağı inceliğindeki dudağından akan kan damlaları kutlu gerdanını gül rengine boyadı. Akan kan yere damlayacak kadar çoğaldığında sidre yuvasının zümrüd-ü ankası Cibrîl (a.s.) aceleyle kanat çırptı. Kanadındaki tüylerle Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) yüzünü silmeye başladı. “Yâ Resûlallah! Yemin ederim ki mübarek nazlı dudağından eğer yeryüzüne bir damla kan aksaydı dünyanın son gününe kadar yeryüzünde çiçeklerin ve bitkilerin boy göstermesi imkânsız bir şey olurdu. Bu yüzden cennet hurilerine süs olmak üzere o gül renkli dudaklarından sızan kanlı damlaların cennet hazinelerine götürülmesi hakkında merhametli ve gayur olan Allah ferman buyurmuştur” dedi. Daha sonra insanların ve cinlerin sultanı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ağzından düşüp elinde bulunan inci dişlerine canını vererek müşteri olmuştur. “Ey melekler âleminin gözdesi! Allah’ın (c.c.) gazâbından emin olmak ve canını korumak üzere kâinat kıymetindeki inci dişlerinizi bu samimi dostunuza vermenizi rica ederim” dileğiyle Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) kırılmış olan dişlerini istedi. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ben bunu ümmetimden günahkâr kimseler için koruyacağım. Mahşer gününde, ‘Yâ Muhammed İsyan denizine dalan ümmetin benim fermanımı kırıp parçaladılar’ şeklinde ilâhî hitap gelecek. ‘Ey Allahım! Ben âciz bir kul iken müşrik kullarından olup benim dişimi kıranlar hakkında af muamelesini tercih ettim. Hâlbuki af ve ihsânda bulunmak cihânı yaratan ulûhiyyetinin şanına layıktır’ mazeretiyle cevap vereceğim. Bu kırık dişimi de şefaat vesilesi kılacağım” şeklinde inci gibi cevap verdi.
(Eyüp Sabri Paşa, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Hayatı, s.211)

07Eyl 2017

Takva ile nitelenenler için “bir hidâyettir”, bir yol gösterici ve bir açıklamadır. Hidâyetin takva sahiplerine özgü kılınması, bu kimselerinKur’ân nurundan bir şeyler kapabilmelerinden, bundan yararlanmalarındandır. Gerçi bu ifade, mü’min veya kâfir,Kur’ân’a bakan herkesi kapsar. Nitekim bu anlamda Allâh (c.c.), şöyle buyuruyor: “İnsanlara doğru yolu gösteren” (Bakara s. 185), yani herkes için.
Teysîr adlı eserde şöyle denmektedir: “Nitekim hep aynı şeyden yararlananlar için, “Bu, yalnız sana aittir, sadece sen bundan yararlanacaksın” denir, buna rağmen bir başkasının da bundan yararlanamayacağı manası çıkmaz. Dolayısıyla bazı kimselerin hidâyete ermemeleri, bu kitabı hidâyet kaynağı olmaktan çıkaramaz. Meselâ, körün güneşten yararlanmaması, ya da onu görmemesi dolayısıyla güneşin varlığını inkâra kalkışması ile güneş reddedilmez. Ağzının tadını bilmeyenin balı kabul etmemesi, balın bal olduğu gerçeğini değiştirmez. Koku alma duyusu herhangi bir sebeple bozulmuş olan kimsenin misk kokusunu duymaması, onun iyi olmadığından değil, burnunun kokuyu almamasındandır. Önünden berrak ve tatlı bir akarsuyun akıp gitmesine rağmen, susuzluktan ölmek üzere olan kimseye yazıklar olsun! Dolunayın her tarafı gündüz gibi aydınlattığı bir gecede, hâlâ karanlıklar içinde kalan ve aydınlığı göremeyen kimsenin, suçu kendisinde değil dolunayda görmesi ne kötüdür!Kur’ân-ı Kerîm, emredici ve yasaklayıcı hükümleriyle ortada dururken, hâlâ isyâna kalkışan ve fâsıklığına devam eden kimseye her bakımdan yazıklar olsun! Bunun için Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Muhakkak o (Kur‘an), kâfirler için bir üzüntüdür.” (Hâkka s. 50)
(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,60.s.)

06Eyl 2017

Abdullah b. Abbâs (r.a.) şöyle der: “İnsanlar rızık ve ecel dışında her konuda ihtilaf halindedir; Allâhu Teâla’dan başka rızık verenin bulunmadığı ve yine O’ndan başka insanların canını alan birinin olmadığı konusunda ise fikir birliği içindedirler!”
Yine Abdullah b. Abbâs (r.a.) şöyle der: “Allâhu Teâla rızıkları yarattığı zaman, bu rızıkları yeryüzünün değişik yerlerine dağıtması için rüzgarlara emir buyurdu; onlar da emri yerine getirdiler. İnsanlardan kiminin rızkı yüz bin değişik yere, kiminin rızkı on bin yere, kimininki bin yere, kimininki yüz yere, kimininki bundan daha az veya daha fazla yere dağıtılmıştır. Kiminin rızkı da evinin kapısına bırakılmıştır; girip çıktıkça onu bulur. Her kul kendisi için yazılmış olan rızkın peşinden koşar ve bu koşma kendisi için taksim edilen rızık bitinceye kadar devam eder. Rızkı bitince ölüm meleği gelir ve ruhunu alır.”
Bilinmelidir ki, kul yaratıldığı andan itibaren rızkı asla kesilmez. Ana karnında iken gıdası, rahimden gelen hayız kanından sağlanır; bedeni bununla yaşar. Bağırsağı göbeğinden uzanan bir kordonla anasına bağlanır. Allâhu Teâla, onun ana karnından çıkmasına izin verdiğinde bir melek gönderir ve bu melek ana ile yavru arasındaki kordonu keser. Dünyaya ayak bastığı andan itibaren rızkı dünyada tayin edilmeye başlar. Dünyadan ayrıldığında ise, dünyadaki son rızkı onun âhiretteki ilk rızkı olur.
Bir kul bunu kesin bir îman ile müşahede eder ise, kalbi mutmain olur; rızk ile ecel onun için aynı derecede ve kesinlikte bir hâl alır. Böylece; ecel nasıl kesin bir hakikat ise; rızkın da aynı kesinlikte bir hakikat olduğunu bilir. Kulun üzerine düşen, bu husustaki hükümlere riâyet edip uymaktan ibarettir.
(Ebû Tâlib El-Mekki, Kûtu’l-Kulub, c.4, s.232)

05Eyl 2017

Gıybet, doğru olsa bile bir kimsenin arkasında ondan bahsedip, duyduğu zaman üzüleceği şekilde konuşmaktır. Yalan söylerse, iftira ve bühtan olur.
Bu da ekseri dil ile olur. Allâhu Teâlâ’nın korudukları hariç bundan kimse kurtulamaz. Çok büyük günahtır. Allâhu Teâlâ Kur’-ân-ı Kerîm’de bunu, ölü kardeşinin etini yemeye benzetiyor. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve selem) buyurdu ki: «Gıybetten sakınınız; zira gıybet, zinadan daha şiddetlidir. Çünkü zina eden kimse tevbekâr olur, Allah da kendisini afveder. Fakat gıybet edilen, afvedilinceye kadar, gıybet eden afvedilmez» Yine buyurdu: «Mi’raç gecesi bir grup insanlar gördüm, tırnakları ile yüzlerinin etlerini kazırlardı. Bunlar kimdir? dedim. İnsanlan gıybet edenlerdir, dediler». Süleyman ibn Câbir (radıyallahü anh) anlatır: Resûlullah’a, (s.a.v.) bana, beni koruyacak bir şey öğretiniz, dedim. «Kendi kovandan başkasının kabına su doldurmak olsa bile iyi işi küçük görme, Müslüman kardeşine doğru ol, yanından kalkınca gıybet etme», buyurdu. Allâhu Teâlâ Musa aleyhisselâma vahiy gönderdi: «Gıybet edip tevbe etmeyen Cehenneme girenlerin birincisi olur. Tevbe edip de ölen ise Cennete girenlerin sonuncusu olur» Câbir (radıyallahü anh) anlatır: Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) ile seferde idik. İki kabre uğradı ve «İkisi de azabtadır. Biri gıybet ettiği için, diğeri de elbisesini bevilden (sidikten) korumadığı için», buyurdu. Sonra yaş bir dalı ikiye böldü, mezarlann üzerine koydu ve «Bu dallar yaş kaldıktan müddetçe bunların azâbı hafifler» buyurdu.
Kalb ile gıybet etmek, dil ile etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de caiz değildir.
Gıybeti dinleyen de (kalb ile muhalefet etmemesi hariç) gıybeti yapan gibi gıybete ortaktır.
(İmam-ı Gazâli, Kimya-yı Saadet, s. 441)