MÜBÂBEK GÜN VE GECELER

26Eyl 2017

İmâm Gazalî merhum, İhyâ-i Ulum kitabında nakleder: “Hazret-i Musa (a.s.), Vacib Teâlâ Hazretlerinden sual edip
demiş ki: – Ya Rab, kullarının en ziyade zengini hangisidir? Vacib Teâlâ Hazretleri buyurmuşlar: – Verdiğime kanaat edenlerdir. – Ya Rab, hangisi daha âdildir? – Öz nefsine insaf edendir.” Kanaat demek, taksim olunan rızka razı olmak ve bu taksimin Rezzak-ı Hâkim olan Allâh-u Teâlâ Hazretlerinin işi olduğunu tasdik ve tahsin etmektir. Tamah ve hırs ise, bunun aksine, taksime razı olmamak ve o taksimi yapan Allah’ı (c.c.) hâşâ sümme hâşâ, hatalı saymak gibi kötü bir mânâ ifade eder. Nitekim Vacib Teâlâ Hazretleri Zührûf sûresinin 32’inci âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
“Biz dünya dirliğinde onların maişetlerini aralarında taksim ettik. Beraber yaşamış olsunlar, aralarında ülfet hasıl olsun, böylece alemin işleri nizamında kalsın diye, birinin derecesini öbürünün üzerine geçirdik. Rabbinin rahmeti, onların topladıkları (paradan) daha iyidir.” “Ey âdemoğlu, hacetine yeterin yanındadır. Sen ise seni azdıracak ve zulme daldıracak olanı istiyorsun. Ey âdemoğlu, ne az rızkına kanaat edersin, ne de çok ile doyarsın. Ey âdemoğlu, cesedin günah ve hastalıktan salim, meslek yolun emin, günlük rızkın yanında olarak sabaha çıktığın vakit seni Hak’tan meşgul ve rahatsız eden bitmez düşünce, hırs ve tamahtan ibaret olan dünya varsın helak olsun, yok olsun.”
Cenab-ı Hak sair günahlardan tevbeyi kabul buyurduğu gibi hırs, tamah ve kanaatsizlik günahlarından tevbe edenin
tevbesini de kabul buyurur. Tamah, hırs ve kanaatsizlik, insanı çeşitli ahlâksızlıklara ve mürüvveti parçalayan çirkinliklere sürükleyeceğinden kanaatla vasıflanıp ahlâklanmak farz kılınmıştır.
(Ahmed Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.146,147)

01Eyl 2017

Akrabaya sıla etmek vâcibdir. Ömrün bereketli olmasına sebeptir. Çok büyük sevabdır. Sıla demek, unutmayıp yakınlık göstermektir. Ziyaret ile hediye göndermekle, eliyle veya diliyle yardım etmekle olur. En aşağı derecesi selâm vermek veya selâm göndermek ile olur. Sıla için muayyen bir zaman yoktur. Müslümanlar ne kadar zamanda sıla etmeyi âdet etmişlerse öyle yapılır.
Yakın sıla etmek, her halde vâcibdir. Fakat uzak akrabayı gün aşırı ziyaret etmeli yahut haftada bir yahut ayda bir kere ziyaret etmelidir.
Dostluğu, ziyaret ve yardımı kesmemelidir. Çünkü haramdır. Büyük günahdır. Allâhu Teâlâ sıla-ı rahmi kesen kimseden, rahmetini keser ve onu helak eder. Hadîs-i şeriflerde geldi ki, bir kavmin içinde sıla-i rahmi terkeden bulunsa, üzerlerine rahmet inmez, duaları kabul olmaz.
Anne ve babaya riâyet etmeli, yüksek sesle konuşmamalıdır. Bazı işlerine incinip öf! dememelidir. Âyet-i kerîmede, «Anne ve babaya öf! deme» buyuruldu. Bir başka âyet-i kerimede, «Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere kadar) indir ve: Yarab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse sen de kendilerini (öylece) esirge, de.» buyuruldu.
Kızgın bakmamalıdır. Bir kimse anasına ve babasına alçak gönüllü olarak ve şefkat ve merhametle baksa, Allâhu Teâlâ ona çok sevablar ihsân eder ve ona rahmet nazarı ile bakar.
Günah olmayan emirlerini yapmalıdır. Zira, «Allâhu Teâlâ’nın indinde günah olan şeylerde, insanlara itaat olunmaz.» kâidesine göre günah olan şeyde kimseye itaat caiz değildir. Bir kimsenin anası ve babası kâfir bile olsa, nafakalarını vermek ve hizmetlerini yapmak evlâdına vâcibdir. Küfür tarafına çekmezlerse, arada bir evlerine gitmek caizdir. Eğer küfür olan şeylerden birine davet etmesinden ve tedricen küfre çekmesinden korkulursa, evlerine ve yanlarına gitmesi caiz değildir. Bu vaziyet karşısında dostluğu kesmek vâcibdir.
(Kazdızâde Ahmet, Bîrgîvî Vasiyetnamesi Kadızâde Şerhi, s. 227-228)

31Ağu 2017

İmâm Hibbetullâh’ın Saîd bin Müseyyeb’den onun da Ebû Hureyre (r.a.)’den naklettiği bize haberde Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse Arefe günü Öğle ile ikindi arasında dört rek’at namaz kılsa, her rek’atinde bir kere Fâtihâ ve elli kere İhlâs sûrelerini okusa, Allâhü Teâlâ ona bin kere bin sevab yazar. Kur’ân-ı Kerîm’den okuduğu her harf için cennette ona bir yüksek derece verilir. Her derece arası beş yüz yıllık yoldur. Ve her harf için ona yetmiş hûrî verilir. Her birisi için yakuttan yetmiş bin sofra, her sofrada yeşil kuş etinden yiyecekler vardır. Etin soğukluğu kar, tadı bal ve kokusu misk gibidir. O eti ateş pişirmemiştir. Başladığı zaman bulduğu lezzet ve tatlılığı, yemeğin sonunda da bulur. Bıkmak olmaz. İsteyerek, severek yer. Sonra o kimseye kanatları yakuttan, gagası altından bir kuş gelir. Bin kanadı vardır. Benzerini, dinleyenlerin duymadıktan güzel bir ses ile Arefe günü ehline merhaba diyerek seslenir. Sonra o kuş, o kimsenin yanına düşüp kanatlarının her birinin altından yetmiş türlü yemek çıkarır. O yemeklerden yer. Sonra o kuş Allâhü Teâlâ’nın izni ile silkinip uçar gider. O kimse kabrine konulunca, Kur’ân-ı Kerîm’in her harfi ona öyle bir nur ile ışık saçar ki, o kimse o anda Beyt-i şerîfin etrafında tavaf edenleri görür. O Yâ Rabbi, kıyâmet kopsun, kıyâmet gelsin diyerek bir an evvel kıyâmetin kopmasını ister” buyurdu.
(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu’t-Tâlibîn, s.335)
AREFE GÜNÜ DUÂSI
Hz. Peygamber (s.a.v.), Arefe günü en ziyâde şöyle derlerdi: “Lâ-ilâhe illa’llâhü vahdehû lâ-şerîke leh, lehü’lmülkü velehu’lhamdü bi-yedihi’l-hayr ve hüve ‘alâ külli şey’in kadîr.”
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.77)

14Eki 2016

Muhâcirlerle ensâr arasında kurulmuş olan kardeşliğin çok büyük te’sîri ve faydası görüldü. Zâten, Medineliler, muhâcirleri, Medine’ye daha ilk geldikleri gün, evlerine indirmek, ağırlamak için birbirleriyle yarışa girmişler, anlaşamadıkları, onları paylaşamadıkları için, iki okla kur’a çekilmedikçe, muhâcirlerden hiçbirisi, ensârdan hiçbirinin evine inememişti.

Ensârın, Nebi (s.a.v.)’i misâfir etmek husûsundaki istek ve birbirleriyle olan yarışları daha büyüktü.

Peygamberimiz (s.a.v.), ancak: “Ben, bu gece, Abdulmuttalib’in dayıları olan Neccar oğullarına ineceğim!” demek sûretiyle onları teskîn edebilmiş, Ebû Eyyûb-i Ensârî (r.a.)’ın evine de, Neccar oğullarının aralarında çektikleri kur’a neticesinde gidebilmişti.

Ensâr, bu kadarla da kalmadılar: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Hurmalıklarımızı da, muhâcir kardeşlerimizle aramızda bölüştür!” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Hayır, öyle olmaz!” dedi.

Bunun üzerine, ensâr, muhâcirlere: “Öyle ise, tımar ve sulama zahmetini siz üzerinize alınız da, sizi hurma mahsûlüne ortak yapalım.” dediler. Bunu, Peygamberimiz (s.a.v.) de, uygun gördü.

İki taraf da: “İşittik ve itâat ettik!” diyerek Peygamberimiz (s.a.v.)’in bu yoldaki tensîbine râzı oldular.

Peygamberimiz (s.a.v.), Bahreyn arazîsini parça parça ayırmış ve dağıtmak üzere önce, ensârı çağırmıştı. Ensâr: “Muhâcir kardeşlerimize bunun bir mislini ayırmadıkça, olmaz!” dediler.

Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Siz, madem ki olmaz! dediniz (muhâcir kardeşlerinizi kendinize tercih ettiniz). O hâlde, kevser havuzunda bana kavuşuncaya kadar, sabrediniz! Çünkü, benden sonra, size, başkalarının tercîh edileceği bir zaman, gelecektir!” dedi. (Tirmizi, Müslim)

(M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi, c. 8-9 s. 114)

 

18Eyl 2016

 

Bu söz, Müslüman olmayanlar için geçerlidir ve kimsenin Müslüman yapmak için zorlanamayacağını ifade eder.

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyuruyor: “Dinde zorlama (ikrah) yoktur; doğruluk (îmân), sapıklıktan (küfür) iyice ayrılmıştır. Artık her kim tâğûta küfreder, Allâh’a îmân ederse kopması bulunmayan bir kulpa yapışmış olur.” (Bakara s. 256)

Bu Âyet, Ensar’dan bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Onların, evvelce Yahûdî veya Hıristiyan olmuş evlâtları var idi. İslâm gelince onları zorla Müslüman etmek istediler. Allâh (c.c.), onları bundan nehyetti, tâ ki kendi istekleri ile Müslüman olsunlar. Bu Âyet-i Kerime İslâm’ın kılıçla yayıldığı iddiasının yanlışlığına en açık bir delildir.

(İmâm-ı Taberî, Taberî Tefsîri, c. 2, s. 1494)

Gayrimüslimler sözlerini bozmadıktan, vergilerini verdikten sonra kendi dînleri üzere yaşayabilirler. Müslüman olmaya zorlanmazlar.

Görüldüğü üzere bu âyet (Bakara s. 256), kâfirler hakkındadır. Müslümanları kapsamaz. Kişi, İslâm dînine girmiş olmakla, onun bütün hükümlerini peşin olarak kabul etmiş demektir. Bu sebeple onu tatbik etmekle mükelleftir, terk ettiği takdirde yargılanır. Mesela İslâm devletinde yaşayan bir Müslüman, “Ben istersem içki içerim; bu, Allâh (c.c.)’yla benim aramdadır.” diyemez, içki içtiği ortaya çıkarsa kendisine 80 değnek had cezası uygulanır. Bunun gibi, zinâ haddi vb. yaptırımlar da bulunmaktadır. Bir âyet-i celilede Allâhü Te‘âlâ şöyle buyuruyor: “Mü’min erkekler ve mü’mine kadınlar için, Allâh ve Resûlü bir şeye hükmettiği zaman; o işlerinde muhayyerlik (seçme imkânı) yoktur. Her kim de Allâh ve Resûlü’ne âsî olursa, açık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb s. 36)

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.250)

 

27Haz 2014

Şa’bân ayının son gününde Resûlullâh (s.a.v.) şöyle bir konuşma yaptı: “Ey insanlar! Büyük, mübarek bir aya giriyorsunuz. O ayda bin aydan daha hayırlı bir gece vardır. Allâh (c.c.) o ayda oruç tutmayı farz kıl­mıştır. Geceleri ibâdet etmeyi de müstehâb kılmıştır. Kim bu ayda bir hayır işlerse, diğer aylarda bir farz işlemiş gibidir. Kim bu ayda bir farz işlerse, diğer ay­larda yetmiş farz işlemiş gibidir. Bu ay sabır ayıdır, sabrın mükâfâtı ise cennettir. Bu ay, yardımlaşma ayıdır. Müminlerin rızıklarının arttırıldığı bir aydır. Kim bu ayda bir oruçluyu iftara davet ederse gü­nahları affedilir, cehennem ateşinden kurtulur. İftara davet eden oruç tutanın mükâfatı kadar mükâfat alır. Oruç tutanın mükâfatından da hiçbir şey eksilmez.”

RAMAZÂN-I ŞERÎF’TE OKUNACAK DUÂLAR:

İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn”

İkinci on (10) gün: “Yâ gaffârü’z- zünûb”

Son on (10) gün: “Yâ atîka’r- rikâb”

1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) defa okun­malıdır.

2. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gecesi Fe­tih sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden bi-izni’llâhi Te‘âlâ muhâfaza olunur.

3. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.

4. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı şerîf okunur.

İFTAR DUÂSI

“Allâhümme leke sumtü vebike âmentü, ve ‘aleyke tevekkeltü ve ‘alâ rızgıke eftartü ve li savmi ğadin ne­veytü, fağfirlî mâ- gaddemtü ve mâ- ahhartü.”

(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.69-70)

12Haz 2014

(Bu iki duâ akşamla yatsı arasında 3’er defa okunmalı ve okuyuştan önce Yâsîn-i şerîf okunmalıdır.)

Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- râhîm

“Allâhümme yâ ze’l-menni velâ yümennü ‘aleyhi. Yâ ze’l-celâli ve’l-İkrâm. Yâ ze’t-tavli ve’l-in‘âm. Lâ- ilâhe illâ ente zahra’l-lâci’îne ve câre’l-müste’cirîne ve emâne’l-hâifîne. Allâhümme in-künte ketebtenî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi şa­kıyyen ev mahrûmen ev matrûden ev mukatteren ‘aleyye fî’r-rızkı fe’mhu’llâhümme bi fazlike şekâvetî ve hırmânî ve tardî ve ıktâre rızkî ve esbitnî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi sa‘îden ve merzûkan ve müveffekan li’l-hayrâti fe-inneke kulte ve kavlüke’l-hakku fî kitâbike’l-münzeli ‘alâ lisâni nebiyyike’l-mürselîn. Yemhu’llâhu mâ-yeşâü’ ve yüsbitü ve ‘ındehu ümmü’l-kitâbi ilâhî bi’t-tecelliyyi’l-‘azami fî leyleti’n-nısfi min şa‘bâne’l- mükerremi’lletî fî-hâ yüfraku küllü emrin hakîmin. Ve yübremü en-tekşife ‘annâ mine’l-belâi’ mâ-na‘lemü vemâ lâ-na‘lemü vemâ ente bihî a‘lemü inneke ente’l-e‘azzü’l- ek­ram. Ve sallâ’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve ashâbihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve sellem.”

Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm

“İlâhî cû‘düke dellenî ‘aleyk. Ve ihsânüke evsalenî ileyk. Ve keremüke karrebenî ledeyk. Eşkû ileyk mâ-lâ yahfâ ‘aleyk. Ve es’elüke mâ-lâ ye’süru ‘aleyk. Îza-‘ılmüke bi-hâlî yekfî ‘an süâlî. Yâ müferrice kürebe’l-mekrûbîn. Ferric annî mâ-ene fîh. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn. Festecibnâ leh. Ve necceynâhü mine’l-ğammi ve kezâlike nünci’l- mü’minîn. Allâhümme yâ ze’l-menni velâ- yümennü ‘aleyh.”

Bu salavât 100 def’a okunacaktır.

“Allâhümme salli ‘alâ rûh-i seyyidinâ muhammedin fi’l-ervâh. Ve salli ‘alâ cesed-i seyyidinâ muhammedin fi’l-ecsâd. Ve salli ‘alâ kabr-i seyyidinâ muhammedin fi’l- kubûr.”

HADÎS-İ ŞERİF:

“Allâhü Te‘âlâ bu gece ümmetime, Benî Kelb kabîlesinin koyunlarının tüyleri adedince rahmet eder.”

(Misvâk Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.59-64)

11Haz 2014

Bu geceler hayırların mevsimi ve (uhrevî) ticaretlerin de tanzim edildiği zamandır. Tâcir bir kimse mevsimlerin değer­lendirmesinden gâfil olduğu zaman, kâr edemeyeceği gibi, mürid de vakitlerin faziletlerinden gâfil bulunduğu zaman zaferi elde edemez.

Akşam namâzını edâdan sonra, üç defa Yasîn-i Şerîf okunur. Her Yâsîn’den sonra bir defa Berât duâları okunur. Bu Berât duâları; ilk okuyuşta Cenâb-ı Hakk’tan hayırlı ve uzun ömür talebi ile kazâ’ ve belâlardan korunmak; ikinci­sinde bol ve helâl rızık temennîsi; üçüncüsünde, son ne­fesinde hüsn-i hâtime (îmânla) ile bu dünyâdan göçmeye niyet edilir.

(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.62)

BERÂT GECESİ NAMAZI

Bu gecede yüz rekat namâz kılınır. Bu durum¬da namâzın, her iki rek‘atında bir selâm verilir. Her rek‘atta Fâtiha’dan sonra 10 (on) İhlâs-ı Şerîf okunur. Bu şekilde kılmak, bütün müstehâb namâzlarda rivâyet edilmiştir. Se­lef (r.a.), bu namâzı kılar ve buna “Hayır namâzı” derlerdi. Hattâ bu namâzı, bir araya toplanıp cemâatle de kılarlardı.

(Hanefî mezhebinde terâvihten başka hiçbir nafile namâz cemâatle kılınmaz.)

Hasan-ı Basrî (r.aleyh)’in bu namâz için şöyle dediği rivâyet olunur: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sahâbîlerinden otuz kişi bana dediler ki:

“Bu gecede bu namâzı kılan bir kimseye, Cenâb-ı Hakk yetmiş defa nazar eder ve her bir nazar ile onun yetmiş ihtiyâcını giderir. Bu ihtiyâçların en azı da affedilmektir.” (İbn-i Mâce)

ŞA’BÂN’IN ONBEŞİNDE TUTULACAK ORUÇ

Ayrıca bu gecenin gündüzünü yani Berât’ın 15. gününü mutlakâ oruçlu geçirmeliyiz. Hz. Alî (k.v.)‘den “Şabânın on beşinci günü oruç tutun, gecesinde kâim olun.” meâlinde İbn-i Mâce bir hadîs rivâyet etmiştir.

(Hüccetü’l- İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, 1.c., 556.s.)

25May 2014

“Kulunu geceleyin, delillerini göstermek için, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığı Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi görendir.” (İsra s. 1)

Bu âyet-i kerîme, Resûlullâh (s.a.v.)’in, Mekke’den, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’ya, ilâhî bir güçle götürüldüğünü beyan etmektedir. Bu hadiseye “İsra ve Miraç” denilmektedir.

Resûlullâh (s.a.v.) uyanık bir haldeyken, geceleyin, Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya “Burak” denilen bir bineğe bindiri­lerek götürülmüş, Mescid-i Aksâ’ya varınca bineğini Mescid’in kapısında bırakmış, içeri girip iki rekât mescid namazı kılmış sonra, merdivene benzeyen ve “Mi‘rac” denen bir aracın ya­nına varmış, o araç vasıtasıyla önce dünya semasına çıkmış sonra göğün diğer katlarına gitmiştir. Her kata vardığında, ora­nın ileri gelen sâkinleri tarafından karşılanmıştır.

Resûlullâh (s.a.v.) göklerin her katına vardığında, derecele­rine göre oralarda bulunan Peygamberlerle selâmlaşmış, altın­cı katta Hz. Musâ (a.s.) ile yedinci katta da Hz. İbrahim (a.s.) ile görüşmüş, daha sonra onların ve diğer Peygamberlerin ma­kamlarını da aşarak kaderleri yazan kalemlerin gıcırtısının işi­tildiği makama kadar ulaşmıştır. Burada bulunan Cebrail (a.s.)’ı aslî suretiyle görmüş yine bütün ufukları tutan yeşil “Refref’i de görmüştür. Göğün Kâbesi olan Beytül Mamur’u görmüş, yeryü­zündeki Kâbe’yi yapan Hz. İbrahim (a.s.)’ın ona yaslandığına ve kıyâmete kadar bir daha dönmemek üzere her gün oraya yetmiş bin meleğin gelip Allâh’a ibâdet ettikten sonra ayrılıp git­tiklerine şahit olmuştur.

Yine cennet ve cehennemi görmüş, Allâh Te‘âlâ, günde elli vakit namaz kılınmasını farz kılmış, daha sonra bir lütuf olarak bu elli vakti beş vakte indirmiştir.

Eğer mi‘rac sadece ruhla olsaydı, Kureyşlilerin bunu yalan­lamalarına gerek kalmazdı. Çünkü bilirlerdi ki, kişi uyku halin­deyken birçok harika olayları görebilir. İsrâ ve Mi‘rac olayı ise ruhen ve bedenen cereyan etmiştir.

(Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, c.5 s.253)

24May 2014

Receb-i Şerîf’in yirmi yedinci gecesi on iki (12) rek‘at namâz kılınır. Her iki rek‘atta bir selâm verilir. Her rek‘atta bir (1) Fâtiha ve on bir (11) İhlâs okunur. Namâzdan sonra yüz (100) defa Salevât-ı Şerîfe ve bir kere şu duâ okunur:

“Allâhümme innî eselüke bi-müşâhedeti esrâri’l-muhibbîne ve bi’l- hılveti’lletî hassante bi-hâ seyyidi’l-mürselîn. Hîne üsriyet bihî leyletü’s- sâbi’u ve’l-ışrûne en-terhame kalbiye’l- hazîne ve tücîbe da‘vetî yâ ekrame’l-ekramîn. Âmin!”

RECEBİN YİRMİ YEDİNCİ GÜNÜ VE GECESİ İBÂDETLERİ

Hasan-ı Basrî (r.a.) anlatmıştır: “Abdullâh b. Abbâs (r.a.) Recebin yirmi yedinci günü sabahından i‘tibâren i‘tikâfa gi­rerdi. O, öğle vaktine kadar namâz kılardı. Öğle namâzını kıldıktan sonra biraz istirahât eder, sonra (dört rek‘at) namâza durur: Her rek‘atta; bir Fâtiha, üç Kadir sûresi (İnnâ enzelnâhu fî leyleti’l-kadr), elli (50) İhlâs sûresini (kul hüva’llâhu ahad), bir Felâk ve bir Nâs sûresini okuyarak kılardı. Sonra ikindi vaktine kadar duâ ederdi. İbn-i Abbâs (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in böyle yaptığını da söylerdi.”

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.): Recebin yirmi yedinci günü oruç tutan kimse için, Hâkk Te‘âlâ, altmış ay oruç tutmuş sevâbını yazar. Ve o gün Nebî (s.a.v.) üzerine Cebrâil (a.s.)’ın Allâhü Te‘âlâ tarafından peygamberlik vazîfesini indirdiği ilk gündür.” buyurdular.

Öyle ise bu gecede kazâ namazı olan biraz kazâ nama­zı veya nafile namaz kılmalı ve Kur’ân-ı Kerim okumalıdır. Günâhlarını düşünerek tevbe istiğfâra devam etmeli, Pey­gamber (s.a.v.)’e Salavât-ı Şerîfe’yi fazlaca getirmeli, zikir, tevhid, duâ ve niyazda bulunarak bu gecenin nurundan ve feyzinden istifade etmelidir.

(Abdulkâdir Geylâni (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.272)