Mevlana Takviminde Bugün

28Eyl 2018

Kendini bilme, Allâh’ı bilmenin yoludur. Kişi, kendi nefsinin ve ruhunun ne demek olduğunu bilmedikçe Rabbini bilemez. Bunun içindir ki, «Kendini bilen, mevlâsını bilir,» denilmiştir.

Cenab-ı Hakkk şöyle buyuruyor:

«Biz Kur’an’ın doğru olduğunu belli etmek için kendilerine hem her bir tarafta, hem öz nefislerinde kudretimize ait olan nişanları göstereceğiz. Rabbinin her şeye hakkıyla şahid olması kâfi gelmiyor mu?» (Secde s.53)

Oysa biz, kendimize çok yakın olduğumuzu sandığımız anda bile nefsimizi bilmiyoruz. Kendi nefsimizi anlayamıyorsak Hâlik-i Zülcelâl’i nasıl anlıyacağız? Bu durumda O’nu hakkıyla anlamak ve kavramak bizim için mümkün değildir.

İnsanın bildiği göz, el, ayaktır. Karnı açsa yemek ister, üşümüşse elbise ister. Bu ihtiyaçları hayvanlar da hisseder. İnsanı Allâh (c.c.)’e bu bilgiler götürmez. Kişi Hakkk’a ulaşabilmek için şu sorulara cevap aramalıdır:

Aslım nedir? Nasıl yaratıldım? Nereye ve ne yapmaya geldim? Nereye gideceğim? İyiliğime neler, kimler nasıl yardım eder? Kötülüğüm nedendir? Neye sebep olur? İçimde şeytanlık, hayvanlık, yırtıcılık mı var, yoksa melek hasletleri mi? Bunlardan hangisine hizmet ediyorum?

Hayvani arzulara mağlup olanlar, yemek, içmek, çiftleşmekten başka bir şey düşünmezler. Bundan başka gayeleri yoktur. Eğer sende bu hayvanların halleriyle hallenirsen senin gayen de bu üç şey olur.

Yırtıcılık vasfına mağlup olmuşsan, yakıp, yıkmaktan paralamak ve yok etmekten başka bir şey düşünmezsin.

Şayet şeytan sıfatlı isen, işin ve gidişin hileli olur. Ve eğer melek tabiatlı isen Allâh (c.c.)’ü ararsın. Gayen ona kavuşmaktır. O (c.c.)’e itaat edersin.

(İmam Gazali, Vasiyetname-Ülfet Terazisi)

27Eyl 2018

Zarafet: İncelik, kibarlık, ince zeka eseri hoş söz ve işler ile vasıflanma huyudur. Karşıtı, kabalık denilen bir haldır. Bu, ruhlar üzerine fena tesir yaptığından kötüdür. Yaratılışta olan zarafetler, ölçüyü taşırmamak şartıyla iyidir. Fakat her işte ve her sözde zarafet göstermeye çalışmak, vakar ve ciddiyete aykırıdır, hafiflikten ibarettir. Onun için bu hususta aşırı davranmamalıdır.

Merhamet: Esirgemek, acımak, şefkat göstermek, çaresizlerin hallerine kalben acıyarak kendilerine yardımda bulunmak demektir. Merhamet, temiz ruhların bir süsüdür. Yalnız insanlara değil, hayvanlara da merhamet etmeli, acımalıdır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:

“Yerde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsin.”

Rıfk: Yumuşaklık, yavaşlık, nezaket ve tatlılıkla iş yapmak, sonu güzel olan bir şeye güzelce boyun eğmek anlamındadır. Bunun karşıtı “Unf (şiddet, sertlik kabalıkdır)” ki, katı yürekli olmaktan, sertlik göstermekten, nezakete aykırı davranmaktan ibarettir. İnsan, yumuşaklık sayesinde en güç neticeleri elde edebilir. Düşmanca davranmak yüzünden de, elde edilmesi pek yakın olan şeyleri imkansız bir hale getirmiş olur. Hadis-i şeriflerde buyurulmuştur:

“Şüphesiz ki, Allâh, yumuşak huyludur ve yumuşak huyluluğu sever. Ve sertlik uzerine vermediği şeyi yumuşak huyluluk üzerine verir.” “Yumuşaklıktan yoksun olan, hayırdan da yoksun bulunur.”

**Fazilet: Üstünlüğe, iyilik ve ihsana, ilim ve marifete “fazl” denir. İlim ve irfan bakımından olan yüksek dereceye ve ahlak görevlerine bağlanmak huyuna da “fazilet” denir. Fazlın karşıtı, kötülük, hasislik ve cehalettir. Faziletin karşıtı da, rezillik ve alçaklıktır. Hikmet, adalet, şecaat ve iffet sıfatlarına “fezail-i asliye” adı verilmiştir. Bunlardan birçok faziletler doğar.

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali)

26Eyl 2018

Hz. Hasan (r.a.)’ın sorusu üzerine, Hind b. Ebi Hâle Peygamber Efendimizi (s.a.v.) şöyle anlatır: “Resûlullah Aleyhisselam yürürken ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi önüne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahat yürürdü.

Bakmak istediği, bakacağı tarafa tamamıyla dönerek bakardı. Yeryüzüne bakışı da, gözucuyla idi. Yürürken, sahabilerinin gerisinde yürürdü. Birisiyle karşılaştığı zaman, önce kendisi selam verirdi. Kendisinin susması, konuşmasından uzun sürerdi.

Resûlullah (s.a.v.) lüzumsuz yere konuşmazdı.

Söze başlarken de, sözü bitirirken de, Allâh’ın ismini anardı. Konuşurken kısa ve özlü kelimelerle konuşurdu. Resûlullah (s.a.v.) konuşurken ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı.

Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi.

En ufak nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti yermezdi. Bir nimeti ne hoşuna gittiği için över, ne de hoşlanmadığı için yererdi.

Dünya için, dünya işleri için kızmazdı; fakat bir hak çiğnenmek istendiği zaman, haklıya hakkını teslim etmedikçe hiçbir şey kızgınlığının önüne geçemezdi.

Kendi şahsı için asla kızmaz ve öç almazdı.

Birşeye işaret edeceği zaman, parmağıyla değil, bütün eliyle işaret ederdi.

Kızdığı zaman, kızgınlıktan hemen vazgeçer ve kızgınlığını belli etmezdi.

Neşelendiği, ferahlandığı zaman gözlerini yumardı.

En fazla gülmesi, gülümsemekti. Gülümserken de, ağzındaki dişleri inci taneleri gibi görünürdü.”

(İbn Sa’d, Tabakât, c.1 , s.422-423; Tirmizî, Şemail, s.36-37, (Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, c.1, s.118-119)

25Eyl 2018

Hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Bütün peygamberler babadan kardeş olup anaları ayrı ayrıdırlar. Fakat dinleri (nin aslı tevhid olduğundan) birdir. Ben, Meryem oğlu İsa’ya daha yakınım. Çünkü benimle onun arasında (başka) peygamber yoktur. Muhakkak ki o (ahir zamanda) yeryüzüne inecektir. Onu gördüğünüz zaman (şu alâmetlerle) onu tanıyınız:

1. Uzuna yakın orta boylu,

2. Rengi kırmızı ile beyaza yakın,

3. Üzerinde herd (sarı renk) boyası ile boyanmış iki elbise vardır.

4. O derece temiz ki kendisine ıslak dokunmadığı halde başı su damlatır gibidir.

5. O, haçı kıracak,

6. Domuzu öldürecek,

7. Cizye vergisini kaldıracak,

8. Mal, servet çok olup su gibi akacak,

9. O, bütün insanları İslâm dinine davet edecek,

10. Allâh Te’âlâ onun zamanında İslâm’dan başka bütün dinleri yok edecek.

11. Ve onun zamanında Allâh Te’âlâ, pek yalancı ve sakat gözlü olan sapık Mesih, (Deccal)i helak edecek,

12. O derece yeryüzünde emniyet olacak ki arslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla meralarda beraber dolaşacaklar ve çocuklar yılanla oynayacaklar da birbirine zarar vermeyecekler.

13. Hz. İsa yeryüzünde kırk sene yaşadıktan sonra vefat edecek. Müslümanlar onun cenaze namazını kılarak defnedecekler. (İmam Ahmed)

(İmam Şaranî, Ölüm, Ahiret, Kıyamet, s.499)

24Eyl 2018

İslam medeniyeti; bugün bile kullanılan modern ilim metodlarının,Müslümanlar tarafından bilinçli olarak kullanılmasıyla ortaya çıkan, parlak bir medeniyet sarayıdır.
“İlmin ilk şartı şüphedir”, diyen bu ışıklı medeniyetin mimarları, bugün bile düşündücü ve hayranlık uyandırıcı bilimin anahtarlarını keşfetmişlerdir. Tekniğin ve bilimin bu kadar geliştiği çağımızda, sıfırın keşfi, kağıdın icadı, astronominin bugünkü postülatları olan dünya ve gök cisimleriyle ilgili temel prensipler vs., oldukça önemli buluşlardır. Bugünün bilim ve teknolojisi, kendisini orta zaman İslam medeniyetinin ektiği tohumlara borçludur. Dr. Sigrid Hunke şöyle yazar: “Frederik, Albertus Magnus, Roger Bacon, Leonardo da Vinci, Francis Bacon ve Galile gibi mütefekkirler silsilesi, birinci halkayı teşkil eder. Başlangıç mı? Yoksa İslam fikir dünyasından buraya uzanan zincirin bir halkası mı? Zira, Albertus Magnus, Roger Bacon ve Leonardo dahi, doğrudan doğruya Müslümanların omuzlarına dayanırlar. İslam ilmi, ayrıca Sicilya Sarayı’ndan, bilhassa II. Frederik vasıtasıyla onlara ulaşır.” (Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi) Daha 1000 yıllarında, yani Kopernik’ten 500 sene önce, İslam bilgini El-Biruni (973-1048) tarafından; gündüz ve gece değişikliğinin; diğer gezegenler gibi Dünya’nın, Güneş etrafında dönmesiyle meydana geldiği ortaya atılmıştı. Bu görüşün,
değil o devirde İncil tarafından hoş karşılanması ve Avrupa’nın anlaması; 500 yıl sonra Kopernik bile bu ilmi tezi cesaretle savunamamıştır.

Müslümanlar, hiçbir dogmatizme sapmadan, özgürce ve cesaretle ilmî çalışmalarını sürdürdüler. H. G. Wells de bunu şöyle ifade eder: “(Müslümanlar), yapabilecekleri keşiflerin,
kendilerine ne büyük faydalar sağlayacağını ve insanların hayatında ne kadar kapsamlı etkiler yapacağını başlangıçta anlamışlardı. (Kısa Dünya Tarihi)

(Halil Bayraktar, İslam Medeniyeti’nin: Bilim Ve Teknolojiye Katkıları)

23Eyl 2018

Göbek diz arasını göstermek erkek erkeğe de haramsa erkeklerin -futbolcuların dizlerinin yukarısının açık olduğu- futbol karşılaşmalarını izlemesi caiz mi? Evet, erkeklerin göbekle diz kapağı arasında kalan bölgeyi açması (zaruret halleri müstesna olmak üzere) haramdır. Burası erkeklerin avret mahallidir. Futbolcuların giydikleri şortlar da diz kapağına kadar uzanmadığı için kısa şortla oynanan futbol maçlarını izlemek caiz değildir” denebilir. Ancak bence “futbol”dan bahsederken bundan daha fazlasını konuşmak durumundayız. Zira mesele oldukça farklı boyutlara sahip.

Futbol, toplum hayatında oldukça fazla yer işgal ediyor. Bir yanda dev bütçeleri, öyle her isteyenin iştirak edemediği, karmaşık ilişkilerin yön verdiği yönetim yapıları, diğer yanda alabildiğine büyük rakamların telaffuz edildiği transfer ücretleriyle, “renkli” hayatları ve oldukça genç yaşta ulaştıkları sosyal statüleriyle futbolcular… Ve nihayet hayatının oldukça önemli bir bölümünü bunlarla dolduran “taraftar”lar!…

Futbol takımlarıyla ve futbolcularla ilgili her türü bilgiyi hafızada tutmak, bunlara hayatında bu kadar büyük bir yer ayırmak, ancak zamanın büyük bir kısmını bunlara ayırmakla mümkün olabileceğinden, futbolla “seyirci” seviyesinde bile iştigal etmenin bize neye mal olduğunu sadece bu nokta üzerinde durarak dahi fehmedebiliriz. Yani bize emanet edilmiş olan zaman, enerji, hafıza vb. şeylerin heba edilmesi, işin bir yönünü oluşturuyor.

“Taraftar”ın, gerektiğinde aile efradının rızkından kısarak futbol uğruna yaptığı harcamaların, türlü isimler altında oynatılan “resmî” kumarların yaptığı ciroların yanında esamesi bile okunmaz!..Gerek bu “spor” dallarının, gerekse onlar etrafında oluşmuş bulunan kültürün, kimliğimiz üzerinde doğrudan ya da dolaylı ne türlü “dönüştürücü” etkiler yaptığını yeterince düşündüğümüzü söyleyebilir miyiz? Futboldan bize yansıyanın, futbolcuların diz kapaklarından yukarısını görmenin günahından ibaret olmadığını acilen fark etmek durumundayız…

(Basından derleme)

22Eyl 2018

Bilâl-i Habeşî (r.a.), Müslümanlığa çok bağlı, temiz kalbli bir zât idi. Müslümanlığını, ilk açıklayan yedi müslümandan birisi idi. Kendisi, mü’minlerin zayıf ve fakir tabakasındandı. Dîninden döndürülmek, Lât ve Uzzâ adını söylemesi için, yapılan en ağır işkencelere katlanır “Haydi, sen de, bizim gibi söyle!” diye zorlandıkça “Dilim, onu, söyleyemiyor! (Ona, dilim, dönmüyor!) Ehad! Ehad! (Bir’dir! Bir’dir!)” demekten geri durmazdı.Hz. Ebû Bekir (r.a.) tarafından satın alınıp âzâd edilerek işkenceden ve kölelikten kurtarıldı. Peygamberimiz (s.a.v.), İslamda ilk ezânı, Bilâl-i Habeşî (r.a.)’e okuttuğu gibi, Mekke’nin fethinde, Kâ‘be’nin üzerinde de, ilk def‘a ona ezân okutmuştu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Ey Bilâl! Ben, cennette, önümde senin ayakkabılarının tıkırtısını işittim!” buyurmuş, kendisinin, cennetlik olduğunu duyurmuştur. Bilâl-i Habeşî (r.a.), Allâh yolunda Mekke’den, Medine’ye hicret etmiş Bedir, Uhud, Hendek ve diğer bütün savaşlara Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında katılmıştır.

Bilâl-i Habeşî (r.a.); Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefâtı üzerine, Şam’a gitmek için hazırlandı. Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in yanına gelerek “Ey Resûlullâh’ın Halîfesi! Allâh yolunda ölünceye kadar serhadlerde cihâd etmek istiyorum!” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Ey Bilâl! Yanımızda otursan da, bize yardım etsen olmaz mı?” dedi. Bilâl-i Habeşî “Eğer, Sen, beni, kendin için satın aldın, seninle birlikte olayım diye âzâd ettinse, yanında alıkoy. Eğer, Allâh için satın aldın, âzâd ettinse, beni, bırak da, Yüce Allâh’ın hizmetine gideyim!” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) “Ey Bilâl! Allâh aşkına! Üzerinde bulunan hakkımı ve hürmetimi göz önünde tut da, yanımdan ayrılma! Ben, yaşlandım, zayıfladım, ecelim de, yaklaşmıştır!” deyince, Bilâl-i Habeşî (r.a.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in vefâtına kadar, yanından ayrılmadı. Bilâl-i Habeşî (r.a.); hicretin yirminci yılında, Şam’da vefât etmiş, Küçük Kapı yanında Dımaşk kabristanına defnedilmiştir. Vefat ettiği zaman, kendisinin, yaşı, altmışı aşmış, yetmişe yaklaşmıştı.. Allâh (c.c.), ondan, râzî olsun!

(M. Âsım Köksal,İslâm Târihi, c.3. s.119)

21Eyl 2018

Câbir (r.a.) şöyle dedi:

Resûlullâh (s.a.v.) hutbe irad ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, “Düşman sabah ve akşam üzerinize hücum edecek, kendinizi koruyunuz” diye ordusunu uyaran kumandan gibi öfkesi artar ve şehadet parmağı ile orta parmağını bir araya getirerek:

“Benimle kıyametin arası şu iki parmağın arası kadar yaklaştığı sırada ben peygamber olarak gönderildim” derdi. Sonra da sözlerine şöyle devam ederdi:

“Bundan sonra söyleyeceğim şudur ki: Sözün en hayırlısı Allâh (c.c.)’ün kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed (s.a.v.)’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılmış olan bid’atlardır. Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır…” (Müslim, Cum’a 43. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 7)

Resûlullâh (s.a.v.), Allâh Te’âlâ’nın insanlığa gönderdiği son elçidir. Kur’ân-ı Kerîm bunu açıkça beyan ettiği gibi, kendisi de sık sık hatırlatır. Kıyamete kadar başka bir din, başka bir peygamber, başka bir ilâhî kitap gelmeyecektir. Dünyada yaşanan geçmiş zaman dilimine göre, kalan sürenin çok kısa olduğuna, Resûlullâh (s.a.v.) şehadet parmağıyla orta parmağını birbirine yaklaştırarak dikkat çekmiştir. Bu ifadeyle Resûlullâh (s.a.v.), şehadet parmağıyla orta parmak arasında başka parmak olmadığı gibi, benimle kıyamet arasında da başka peygamber yoktur, demek istemiştir.

Burada Peygamberimiz önce Allâh’ın kitabı Kur’an’a sonra da kendisinin sünnetine dikkatimizi çekmektedir. Dinin bu iki temeline işaret ettikten sonra, bunlara önem verilmemesi durumunda ortaya çıkacak iki olumsuz noktaya da işaret ederek bizi uyarmaktadır. Bunlar da, sonradan ortaya çıkarılan sapıklıklar ve bid’atlardır.

(İmam Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, c.2, s.14-15)

20Eyl 2018

Muhtaç olmayacak kadar helâl rızık kazanmak için çalışmak ve dilenmeye muhtaç olmadan yaşamak, insanlar üzerine farzlardan bir farzdır. Peygamberimiz (s.a.v.), “Helâl rızık için çalışmak her müslümana farzdır” buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte de “İffetiyle helâlinden dünyalık için çalışan, şehidlerin derecesinde olur” buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.), “Rızık kazanmak için erken davranın. Çünkü sabahta bereket vardır” buyurmuştur.

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) , “Doğruluktan ayrılmayan tüccar, kıyamet günü sıddıklar ve şehidlerle beraber haşrolunacaktır” buyurdular.

Ticaret erbabının ticarette cesur olması sünnettir. Peygamberimiz, “Bir işte bereket gören kimse o işe devam etmelidir” buyurdular. Ticaretle uğraşan kimse, bu işle âhiret işlerinden geri kalacak kadar uğraşmamalıdır. Çünkü âhiret kazancından kaçırdığını dünyalıktan kazandığı karşılayamaz.

Doğru olsun yalan olsun, malını satarken yemin ederek övmemelîdir. Yemini doğru bile olsa, dünyalık bir şeye Allâh’ın ismini alet etmiş olur. Hile ve aldatma ile rızık artmaz aksine bereketi gider. Hile ile tane tane kazanılanı Allâhü Te’âlâ toptan helak eder.

Cihad ve ticaretten sonra en iyi kazanç yolu zanaattır. Peygamberlerin de bir zanaati vardı.

Adem Aleyhisselam dokumacı idi. İlk dokumacılık yapan Adem (a.s.)’dır. İdris (a.s.) terzi idi. Nuh (a.s.) marangozdu. Salih Aleyhisselam eliyle kilim dokurdu. Davud (a.s.) zırh yapardı. İsa (a.s.) ayakkabıcılık yapardı. Musa (a.s.) ve Peygamberimiz (s.a.v.) ise koyun gütmüşlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) koyun çobanlığını deve çobanlığına tercih etmiştir. zanaattan sonra en iyi kazanç yolu ziraatçiliktir. Koyun ve tavuk beslemek de ziraatçilik gibi temiz kazanç yollarındandır.

(Muhammed Alâüddîn b. İbni Âbidîn, El-Hediyyetü’l Alâiyye, s.82-83)

19Eyl 2018

1. O gün, oruç tutulacak; fakat Muharrem’in sâdece onuncu günü oruç tutulmaz. (9.-10.), (10.-11.). Hz. Sâmi (k.s.) (9.-10.-11.) günleri tutmanın en fazîletlisi olduğunu beyân buyurmuşlardır.

2. Muharrem’in birinci ilâ onuncu günü de dâhil her gün okunan duâ, sabahleyin üç def‘a okunur.

3. İşrâkten sonra (kuşluk vakti) dört (4) rek‘at namâz kılınır. Her rek‘atte Fâtihayı Şerîfe’den sonra elli bir (51) adet İhlâs-ı Şerîf okunur.

4. Mekrûh olmayan bir vakitte 2 rek‘at namâz kılınır. Her rek‘atte Fâtihayı Şerîfe’den sonra on bir (11) İhlâs-ı Şerîf okunur.

5. Bol bol istiğfâr edilir.

6. 70 (yetmiş) def‘a “hasbünâ’llâhu ve ni’me’l-vekîl, ve ni’me’lmevlâ ve ni’me’n-nasîr, gufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr” denilir.

7. 313 (üç yüz on üç) def‘a “lâ-ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” denilir.

8. Gusl abdesti alınır.

9. On mü’mine selâm verilir.

10. Hasta bir kimse ziyâret edilir.

11. En az bir mü’mine iftâr ettirilir ki bütün mü’minlere iftâr ettirilmiş gibi olunur.

12. O gün eve getirilen rızık artırılacak. En faziletlisi on çeşit olmasıdır.

13. Muharrem’in 10’unu, 11’ine bağlayan gece, bir def‘a Zümer sûresi okunur.

Meymûn bin Mihrân’ın İbn-i Abbâs (r.a.)’den bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Aşûre günü oruç tutana, on bin melek sevabı verilir. Muharremin Aşûre gününü oruç tutana on bin şehid, on bin hac ve umre sevâbı verilir. Muharremin onuncu günü olan Aşûre gününde bir yetimin başını okşayana Allâhü Te’âlâ o yetimin başındaki kıllar kadar Cennet’te derece verir. Aşûre gecesi bir mü’mine iftar verene, Allâhü Te’âlâ katında bütün Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e iftar vermiş ve karınlarını doyurmuş gibi sevâb yazılır” buyuruldu.

(Abdulkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.352)