Mevlana Takviminde Bugün

05Ağu 2019

Şiilerin ve (Muaviye’yi sevmem de sövmem de diyen bazı densizlerin) Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)  hakkında ileri ve geri konuşmaları, Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Muaviye (r.a.)’in arasındaki muhalefeti vesile edinerek, Hz. Muaviye (r.a.)’i tenkid edip saldırmaları asla doğru ve caiz bir davranış değildir. Bir ehli sünnet  müslüman asla bu münakaşaya girmez. Nitekim İmam eş-Şafii (r.a.) bu konuda şöyle diyor: “Allâhü Teâlâ ellerimizi o kanlara bulaştırmadığı gibi, biz de dilimizi karıştırmayalım. “Resulullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ashâbım hakkında Allâh’tan korkunuz, onları hedef almayınız. Onları seven beni sevdiğinden dolayı sever, onlara buğzeden, bana buğzettiğinden buğzeder. Onlara eziyet eden bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden, Allâh’a eziyet etmiş olur. Allâh’a eziyet edeni de, Allâh cezalandırır.”

Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’i üzen olaylardan biri de kuşkusuz Hz. Hüseyin (r.a.)’in ve ailesinin şehadetidir. Kerbelâ’da Resulü Ekrem (s.a.v.)’in torununa ve çevresine saldıracak derecede çıldıranlara, Emevi hanedanı bile olaylara sahip çıkmamıştır. Nihayet Yezid’e biat etmek istemeyen diğer müminlerle birlikte yola çıkan Hz. Hüseyin (r.a.)  ve yakınları tamamen şehid edilmiştir.

Hanbeli fakihlerinden büyük mutasavvıf ve evliyalanın sertâcı Gavsı Geylani Esseyyid Abdülkadir (k.s.) şöyle buyurmuştur: Ehli sünnet itikadında, Peygamber  (s.a.v) Efendimiz’in ümmeti, bütün ümmetlerin en hayırlısıdır. Bu ümmetin en hayırlıları, onu görerek iman edenler, onu tasdik ederek ona biat edenler, ona tabi olup önünde savaşanlar, mallarını ve canlarını feda edenler, onu aziz bilip ve ona yardımda bulunanlardır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 163)

04Ağu 2019

Dünya sevgisinin semereleri: Dünya sevgisi ve dünyanın kendisi, içimizde kötü bir hırs doğurur. Dünyaya karşı hırs, paçaları sıvamayı ve bütün vakitleri san’at ve ticaretle geçirmeyi neticelendirir. Âhireti düşünmeden, hesap vermeyi hatırlamadan dünyaya böylesine dalmak elbette ki doğru değildir. Veyahut başkasının elinde bulunan nesnelere göz dikmeyi doğurur. Bu, birinciden daha kötüdür.

Dünya sevgisinin karşıtı: Tirmizî (r.âleyh)’in Enes bin Mâlik (r.a.)’den yaptığı rivayette, Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Kimin gönül dolu arzu ve gayreti âhiret olursa, Allâhü Teâlâ onun zenginliğini onun kalbine yerleştirir ve artık o aza kanâat getirip dünyaya karşı harîs olmaz. Onu gayesine ulaştıracak dağınık ahvalini bir araya getirir. Dünya ona aşağılık bir mahlûk hâlinde gelir. Kimin de himmet ve azmi dünya olursa, Allâhü Teâlâ onun fakirliğini iki gözü arasına yerleştirir, ahvâlini dağıtır ve dünyalıktan ona ancak gayreti nispetinde olanı gelir.”

Bezzar’ın Enes bin Mâlik (r.a.)’den yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Bir münâdi (çağırıcı) üç defa şöyle nida eder: Ey mü’minler dünyayı, ona karşı olan hırsı ehline terkedin. Kim dünyalıktan hırsla bir şeyler alırsa, bilmeden burnu üstüne ruhen ölümünü almış olur. Kendisine yetecek kadarını alması müstesna.”

Dünya sevgisinin ve hırsın karşıtlarının medhu senası: Dünya sevgisinin karşıtı zühddür, yani dünyalıktan tiksinmek ve onun soğukluğunu kalpte hissetmektir.

Hırsın karşıtı kanaattir, yani dünyalıktan az şey ile yetinmek, fazlasını arzu etmemektir.

Taberânî, Ebû Hüreyre (r.a.)’den yaptığı rivayette Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Dünyaya karşı zühde sahip olmak kalbî ve bedenî rahata kavuşturur.”

(İmâm-ı Birgivî, Tarikatı Muhammediye, s.232)

03Ağu 2019

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Böylece biz İbrahim’e göklerin ve dünyanın hükümranlığını, acâib ve garaibini gösterdik.” (Enam s. 75) buyurulduğu veçhile İbrahim (a.s.) her gece göğe çıkarılırdı.

Hz. Ali (r.a.)’den rivayetle, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “İbrahim (a.s.) yine bir gece semaya çıkarıldı. Kötü bir iş yapan bir günahkârı gördü ve şöyle dedi:

 “Ey Allâh’ım! Bu adam senin rızkını yiyor, senin yerinde yürüyor ve emirlerini yapmıyor. Sen onu helâk et!” Allâhü Teâlâ da o kimseyi helâk etti.

Başka bir günahkârı gördü, onun da helâkine duâ edince Cenâb-ı Hakk, İbrahim (a.s.)’a şöyle vahiy buyurdular: “Ey İbrahim! Muhakkak sen duâsı kabul olunan bir kimsesin! Kullarımın helâki için duâ etmekten vazgeç ve onlara mühlet vererek yavaş yavaş davran. Çünkü ben onların isyanlarını daima görüyorum da yine helâk etmiyorum. Zîra onların benim yanımda üç hususiyetleri vardır:

  1. Kul, yaptıklarına ya tevbe eder ben de tevbesini kabul ederim,
  2. Veya onun soyundan beni zikredecek bir nesil çıkarırım

      3.Veyahut da kıyamet gününde istersem onu affederim, istersem cezalandırırım.

İbrahim (a.s.) yere indiğinde Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen rüya kendisine gösterildi. Allâhü Teâlâ’nın İbrahim (a.s.)’a oğlunu kurban etmesini emir buyurmasının sebebi, İbrahim (a.s.)’ın âsî kullara şiddetli, olup, onlar hakkında az merhametli bulunmasıdır.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), s.42-43)

02Ağu 2019

Allâh katında günlerin en faziletlisi, Zilhicce ayının ilk on günüdür. Sâlih amellerin, hiçbir vakitte, bu günler kadar makbul olmaz. Bu on günün büyüklüğündendir ki, Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîmi’nde: “Velfecri ve leyâlinaşrin…” diye yeminle buyuruyor.

Enes bin Mâlik’in (r.a.) bildirdiği hadîs-i şerîfde: “Bu günlerin her biri, fazilette bin güne, Arife günü ise on bin güne eşittir.”

Abdülâzim  Münzirî Kudsî’nin (r.a.) kitabında. Müfessirlerin şahı Abdullâh bin Abbâs’ın (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdiği hadîs-i şerîfde: “Zilhicce ayının ilk on gününden faziletli ve ondaki amellerden sevgili günler yoktur. O halde bu günlerde tehlîli, tekbîri ve Allâhü Teâlânın ‘Zikrini çok yapınız. Muhakkak ki, bu on gün içinde tutulan bir oruç, bir senelik oruçla beraberdir (oruca eşittir). Onda bir amele, birden yedi yüz kata kadar amel yazılır”buyurdu.

Bu on gün içinde yapılacak en güzel ve faziletli zikr: “Sübhâ-nellâhi velhamdülillâhi ve lâ ilahe illâllâhü vallâhü ekber”dir. İkincisi:

“Lâ İlahe İllâllâhü Vahdehu Lâ Şerike Leh Lehül Mülkü Ve Lehül Hamdü Ve Hüve Alâ Külli Şey’in Kadir”dir. Üçüncüsü tekbîr, yanî;“Allâhü Ekber Allâhü Ekber Lâ İlahe İllâllâhü Vallâhü Ekber, Allâhü Ekber Ve Lillâhil Hamd” dir.

Ebû Hureyre ve Abdullâh İbn Ömer (r.a.),Zilhiccenin ilk on günü dışarı çıkar, çarşılarda dolaşırlar ve yüksek sesle tekbîr söylerlerdi. İnsanlar da onlarla beraber tekbîr söylerlerdi.

Zilhiccenin on gününe (günahlardan sakınmak ve Sâlih ameller işlemek suretiyle) ikrâm ve hürmet edenin ömrüne Allâh (c.c.) bereket verir. Malını artırır. Çoluk çocuğunu korur. Günahını affeder. Sevabını kat kat eder. Ölüm Hastalığını kolay kalbini nurlu, terazisini ağır eder.

(Muhammed Rebhâmi, Riyâd’ün-Nâsihîn,s.270-271)

01Ağu 2019

Hz. Âişe-i Sıddîka (r.anhâ) vâlidemiz, rivâyet ettikleri hadîste, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle müjde verdiklerini haber veriyorlar: “Zilhicce’nin ilk on gününün gecelerinden birini ihyâ etmesi, o kimsenin bir seneyi hacc ve umre ibâdetiyle ihyâ etmesi gibidir. Bu (dokuz) günlerden bir gün oruç tutması, senenin öbür vakitlerinde ibâdetle meşgûl olması gibidir; o kadar sevâb alır.”

Hz. Alî (k.v.) Efendimiz’den de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şu müjdeli hadîs-i şerîfleri rivâyet edilmiştir: “Zilhicce’nin ilk on günü gelince, siz tâat ve ibâdete gayret ediniz; zîrâ Allâhü Te‘âlâ o günleri, öbür günlerden üstün; gecesine hürmeti de gündüzüne hürmet gibi kılmıştır. Biriniz Zilhicce’nin ilk on gecesinden birinde, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra dört rek‘at namâz kılıp, her rek‘atta Fâtiha’dan sonra üçer kere Âyetü’l-kürsî, üçer kere İhlâs-ı şerîf ve birer kere de Felak ve Nâs sûrelerini okusa ve namâzı bitirince, ellerini kaldırıp “Sübhâne zî’l-’izzeti ve’l-ceberût. Sübhâne zi’l-kâ‘ideti ve’lmelekût. Sübhâne’l-hayyü’llezî lâ-yemût. Lâ-ilâhe illâ hüve yuhyî ve yumît ve hüve hayyun lâ-yemût. Sübhâna’llâhi rabbi’l-’ibâdi ve’l-bilâdi ve’l-hamdü li’llâhi kesîran tayyîben mübâraken ‘alâ küllî hâlin. Allâhu ekber kebîra. Rabbenâ celle celâluhu ve kudrete bi-külli mekânin” dese ve sonra da dilediği gibi duâ eylese, Beytullâh’ı haccetmiş, Resûlullâh (s.a.v.)’i ziyâret etmiş ve Allâh (c.c.) yolunda cihâd etmiş gibi ecir ve sevâb kazanır. Allâhü Te‘âlâ o kimseye, o kimsenin, dilediği şeyi verir. Sizden biriniz, Zilhicce’nin ilk on gecesinin her gecesinde bu namâzı kılsa, bu duâyı okusa ve diledigi gibi duâ etse, Allâhü Te‘âlâ, ona Firdevsü’l a‘lâyı helâl kılar; günâhlarını ondan siler. O kimse Arefe günü oruç tutsa gecesinde de bu namâzı kılsa ve haber verildiği üzere duâ etse, Allâhü Te‘âlâ’ya yalvarsa; Allâhü Te‘âlâ: “Ey benim meleklerim, şâhid olunuz ki ben o kulumu bağışladım. Beytullâh’ı haccedenlere, onu ortak eyledim.” der. Bu hâlde melekler, Allâhü Te‘âlâ’nın o mü’min kulunun kıldığı namâzı ve ettiği duâsı sebebiyle ihsân buyurduğu ecir ve sevâblardan ötürü sevinirler ve neş’elenirler.”

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu’t-Tâlibîn, s.320)

31Tem 2019

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de kudret ve gücümüz nisbetinde, ölüm yakamıza yapışmadan hac farizamızı yapmaktır. Bunu herhangi bir sebeple, meselâ: Yolda ölmek korkusu, aile ve dostlardan ayrılma, vatandan uzak kalmak, memleketin tatlı sularından, bol meyvelerinden mahrumiyet, ulu ağaçlarının gölgelerinde oturamamak ile bu ve buna benzer sebeplerle hac farizamızı yerine getirmekten kaçınmamamız emir iktizasındandır. Hac ilâhî buyrukla insanlara farz kılınmıştır. Bu şekilde bir düşünceye dalıp bu farzı yapmadan ölenler, büyük bir eksiklikle ölmüş olurlar.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, hata ve kusurların affının ancak iyi niyetle yapılan ve içinde bir günâh işlenmeyen hacla gerçekleşeceğini bildirmiştir. Hacca giderken yolda namaz kılmayan veya bu namazları vaktinde eda etmeyenler, Allâh (c.c) ve Resûlü (s.a.v.)’e âsi sayıldıkları gibi, haccı da doğru kabul edilmez. Bu şekildeki hacılığı da hata ve kusurlarının affına sebep olmaz.

Buari ve Müslîm şu hadîsi rivayet ederler: “Kim hacceder ve bu sırada boş ve fuhşa dair söz konuşmaz ve Allâh (c.c.)’a itaattan dışarı çıkmazsa, anasından doğduğu gündeki gibi geri döner”.

Müslim (r.âleyh) şu hadîsi rivayet eder: “Hac farizasını yapan kişi, daha önce işlemiş olduğu kötülükleri yıkıp dağıtmış demektir”.

Taberânî (r.âleyh) de şu hadîsi rivayet eder: “Ey insanlar! Hacca gidiniz. Allâh (c.c.)’un bu farzını yapınız. Suyun kiri temizlediği gibi, hac da kusur ve günâhlarınızı yıkayıp temizler”.

İbn Hüzeyme (r.âleyh), Hz. Âişe (r.ânhâ)’dan naklen şu hadîsi anlatır: Hz. Âişe (r.ânhâ) der ki: “Ben Efendimiz (s.a.v.)’e, “Ey Allâh’ın Resûlü! Kadınlara cihad var mıdır?” diye sordum. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, “Evet, onların cihadı kıtal (savaş) olmayan hac ve umredir” buyurdular.

(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.261-263)

30Tem 2019

Allahü Teâlâ bütün peygamberlerine ihsan ettiği fazîlet ve kerâmetin tamamını Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e fazlasıyla ihsan buyurmuştur. (Şifâ-i Şerif 1/130) Zira, bütün peygamberler tarafından getirilen mûcizeler, Peygamberimiz (s.a.v.)’in nûruna bağlı olarak onun himmetiyle gösterilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) bütün  âlemleri aydınlatan güneş, diğer peygamberler o güneşten nur alıp eşyayı aydınlatan yıldızlar gibidir

  • İdris (a.s.)’ın emriyle bulutlar istediği yere gelip gittiği gibi, Peygamberimiz (s.a.v.)’de Tâife giderlerken emri üzerine etraftaki bulutlar gelerek gölge oldular.
  • Nuh (a.s.)’ın kavmi, beldelerinde bulunan taşların toprak olamsını istemiş, taşlar toprak olmuştu. Peygamberimiz (s.a.v.) huzuruna gelip köylerinin darlığından şikâyet eden Akik ahâlisini isteği üzerine, o beldeye gidip işâret buyurdular. Bunun üzerine taşların tamamı toprak oldu, arazileri genişledi bereket hâsıl oldu.
  • Salih (a.s.)’ın kavmi, taştan, yavrusuyla birlikte bir deve çıkmasını istemişlerdi, Salih (a.s.) duâ etmiş, taş yarılmış, içinden bir dişi deve ile yavrusu çıkmıştı. Ancak, o kavim yine iman etmemiş, deve ile yavrusunu öldürdüklerinden hepsi helâk olmuşlardı. Peygamberimiz (s.a.v.)’de, seferde iken Zeyd bin Eslem’in devesi kaybolmuştu, duâ buyurdular. Dağda bulunan bir taş yarıldı, içinden Zeyd’in devesine benzer bir deve çıktı Zeyd’e teslim edildi.
  • İbrahim (a.s.)’ın duâsı bereketiyle Allahü Teâlâ ölü kuşları diriltmişti.

Benî Temim kabilesi, Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelip ellerindeki ölü bir kuşu gösterip: “Bu kuşu diriltirsen iman ederiz” dediler. Efendimiz kuşu mübârek ellerine alıp “Bismillâhirrahmanirrahîm” diyerek uçurdu. Benî Temim kabilesi de iman ettiler.

(Harputî , Kasîde-i Bürde Şerhi s.18-91)

29Tem 2019

Her mü’minin en büyük arzularından biri de o yüce Resûlü (s.a.v.) rüyâda görmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kim, beni rü’yâsında görürse; gerçekten beni görmüş olur. Zira şeytân kesinlikle benim şeklime girmez.” (Sahih-i Buhârî, 6482)

Mekke müftüsü seyyid Ahmed Dehlânî Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne okunan salevâtları ve özellikle de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görmek için okunan salevâtları bir araya topladı. Bir mecmua yazdı.

Ve buyurdu ki: Her gün bin kere şu salevâtı okuyan, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleriyle müşerref olur:

“Allâhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammedin el-Câmii li-esrârike ve’d-dâlli aleyke ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.”

Manası: Allâhım senin esrârını (kendisinde) toplayan ve sana delâlet eden,  Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne ve O’nun âli  ve ashabına salât-ü selam eyle!. (Saâdetü’d-Dareyn, s. 530)

Şeyh Muhammed Hakkî Efendi en-Nâzillî hazretleri “Hazînetü’l-Esrâr” kitabında buyurdu:

-“Ben şeyhim, senedim (maddî ve manevî dayanağım) Şeyh Mustafa el-Hindî Hazretleri’ne;

-“Allâhü Te’âlâ Hazretleri’ne yaklaşmanın ve Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne vasıl olmanın yolunu sordum…” O bana, âyetü’l-kürsî ve şu salevâtı öğretti.

“Allâhümme salli ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âli seyyidinâ Muhammedin fi külli lemhatin ve nefesin bi-’adedi külli ma’lûmin leke”

Ve şeyhim buyurdu ki:

– Eğer sen âyetü’l-kürsi ve bu salevâta devam edersen; ilimleri ve sırları, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nden alırsın. Ve hatta rûhânî olarak, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin terbiyesinde olursun.

Gerçekten bu mücerrebdir (denenmiştir).

(Yusuf en-Nebhâni, Saâdetü’d-Dareyn, s. 530)

28Tem 2019

Resûlullah (s.a.v.)’in hadîsleri, Kur’ân’da bulunmayan bir çok konuları ihtiva etmesi yanında, bizzat Kur’ân’ı da tefsir eder. Resûlullah (s.a.v.) bir Hadîs-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: “Bana Kur’ân ve O’nunla birlikte O’nun misli kadar (hikmet) verildi.” (Ebû Davud) Buradaki “O’nunla birlikte O’nun benzeri” ifâdesinden maksat, şüphesiz ki Allâh Rasûlü (s.a.v.)’in hadîsleridir. “Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur´ân´i indirdik ki, insanlara vahyedileni açiklayasin. Belki onlar da düsünürler.”(Nahl s.,44)

Meşhur muhaddislerden Yahya b. Ebî Kesîr (r.âleyh) de;

“Kur’ân sünnete muhtaçtır, ama sünnet Kur’ân’a muhtaç değildir” der. (Dârimî, Mukaddime, s.49)

Şüphesiz ki burada, Kur’ân’ın izaha muhtaç genel prensiplerinin hadîsler tarafından vuzuha kavuşturulması hususuna işaret edilmektedir. Hiçbir zaman Kur’ân hadîsi izah edip açıklamaz, aksine hadîs Kur’an’ı izah edip açıklar. Bu sözle, asla hadîsin Kur’ân’dan daha önemli olduğu kastedilmemiştir.

Kur’ân genel prensipler koyar, hadîs ise bunları açıklar, izah eder, detayını ve pratiğini gösterir. Eğer hadîs olmasaydı, Kur’ân’ın doğru anlaşılmasında sıkıntı yaşanırdı. Hadîs olmasaydı, İslâm’ın en bariz göstergesi olan namazı nasıl kılacağımızı, zekâtı nasıl vereceğimizi, haccı nasıl yapacağımızı da bilemezdik. Kur’ân ı Kerîm’de namazla ilgili yüzlerce âyet vardır. Ama hiçbir âyette namazı ne zaman, ne kadar, nasıl ve kaç rekât kılacağımıza dair bir bilgi yoktur. Hatta “salât” kelimesinin bugün kıldığımız namazı ifâde ettiğine dair bir bilgi de yoktur. Bütün bunları biz sünnetten öğreniyoruz. İşte yukarıdaki “muhtaçtır” sözcüğü, bu anlamda bir ihtiyacı ifade etmektedir. Aslında burada muhtaç olan Kur’ân değil, bizim aklımız ve idrâk kabiliyetimizdir. Aynı husus zekât için de bahis konusudur. Pek çok âyette verilmesi emredilen zekâtın ne olduğu, nasıl, ne zaman, ne miktarda ve hangi mallardan verilmesi gerektiğine dair Kur’ân’da hiçbir bilgi yer almamaktadır. Bunları da sünnetten öğreniyoruz. Dolayısıyla “muhtaçtır” sözü, bu anlamda bir ihtiyacı dile getirmektedir.

(İbnu’l-Esîr El-Cezerî, Camiu’l-usul)

27Tem 2019

Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: “Kim güzel bir şefaatle şefâatte bulunursa ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefaatle şefaatte bulunursa ondan kendisine bir (günâh) pay vardır. Allâh her şeye hakkıyle kadir ve nâzırdır.” (Nisa s. 85)

Ebû Dâvud, Taberânî ve Hâkim’in İbni Ömer (r.a.)’den yaptıkları rivayette, İbni Ömer (r.a.) dedi ki: Resûlüllah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu duydum: “Kimin şefaati ilâhî hudutlar(ın tatbikine) engel olursa, şüphesiz ki Allâhü Teâlâ’nın hükmüne aykırı olmuş olur.”

Kötü yolda aracılık etmenin birçok çeşitleri var:

  1. Kadılık, beylik ve mütevellilik almak için ehil olsun, olmasın aracılık etmek. Çünkü bu gibi makamları arzulamak ve elde etmek isteyenler için aracılık etmek şerefli Hadîslerle men olunmuştur.
  2. Ehil olmayan veya daha ehil kimseler varken bir kimsenin imâm olması için şefaatte bulunmak. Müezzinlik için de böyledir. Kur’ân öğreticiliği veya diğer hususların muallimliği için de (ehil kimse dururken şefaatçi olmak böyledir). Böyle bir şefaatte bulunmanın sebebi, cehalet, aç gözlülük, akraba ve dostları sevmek ve korumaktır. Halbuki Allâh’ı ve kendi nefsini sevmek daha iyi ve daha uygun değil midir?

Sebeplerden biri de insanlardan utanmak, şefaat etmediği takdirde ayıplanmaktan endişe duymaktır. Halbuki Yaratan, nîmeti veren, zarar ve menfaate kâdir olan Allâh (c.c.)’dan utanmak daha önde gelir; aynı zamanda daha lüzumludur. Düşmanlıktan korkmak veya makamının, elindeki bol rızkın kaybolmasından endişe duymak da bu sebeplerden biridir. Allâh (c.c.)’dan korkmak daha uygundur. Kötü yolda şefaatin karşıtı, iyi yolda şefaat etmektir. Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: “Kim güzel bir şefaatle şefaatte bulunursa ondan kendisine bir hisse vardır.” (Nisa s.85)

(İmam-ı Birgivî, Tarikat-i Muhammediyye Tercümesi, s.360-361)