Mevlana Takviminde Bugün

21Eyl 2014

Yirmi birinci Osmanlı sultânı, seksen altıncı İslâm halîfesidir. 25 Şubat 1643 (6 Zilhicce 1052)’de dünyâya geldi. İyi bir tahsil gördü. Arabî ve Fârisî’yi öğrendi. 1691’de pâdişâh oldu. Gayret ve merhameti ile tanındı. Sultan Ahmed Han’a pâdişâh olduğu bildirildiği zaman; “Mülkün mâliki Allâhü Teâlâ’dır. O (c.c.), mülkü dilediğine verir. Dilediğini azîz, dilediğini zelil eder.” mealindeki âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra; “Ben saltanata tâlib değildim. Allâhü Te‘âlâ fazlu kereminden bu âciz kuluna nasîb eyledi. Bu nimetin şükrünü edâ edemem.” dedi.
Çok merhametli ve vatanperver olan sultan İkinci Ahmed Han, hasta olduğu zamanlarda bile, devlet işlerinden asla el çekmezdi. Haftada iki gün yapılan dîvân toplantılarının dörde çıkarılmasını emretti. Toplantıları bizzat tâkib eder, yaptığı herhangi bir hatâyı düzeltmekten çekinmezdi.
Kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşır, dertlerini sabırla dînler, çâre bulunması için gerekli yerlere emirler verirdi. İslâmiyet’e, Hicaz bölgesine ve seyyidlere hizmet hususunda derin bir mes’ûliyet hissi içinde hareket ederdi. Tahta çıktığı zaman söylediği sözler, Sultân’ın nasıl manevî bir mes’ûliyetle devlet reisliğini kabul ettiğini anlatmakta ve milletine hizmet duygusunun derinliğini göstermektedir.
Ahmed Han, devrinde âdil bir sultan olarak yaşamış, milletini memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışmıştır. Gösterişten hoşlanmaz, sâde giyinmeye özen gösterirdi. Uzun uzun düşündükten ve bilenlerle istişare ettikten sonra karâr verirdi. San’atkârları korur, taltiflerde bulunarak daha iyiye ve güzele doğru yönlendirirdi. Kendisi de güzel yazı yazardı. Yazdığı Kur’ân-ı Kerîm’ler ve çoğalttığı kitaplar vardır. Şairlik tarafı da bulunan Ahmed Han, bir şiirinde şöyle demektedir:
Sığındım tâ ezelden ben Allâh’a
O’dur zîrâ bâya, yoksula penâh
Tevekkül üzre ol, her zaman Ahmed
Yardım etsin sana her yerde Allâh!
(Rehber Ansiklopedisi, c.1, s.118)

20Eyl 2014

İbâdetleri yapıp, ilmihâl bilgilerini öğrenmeye çalışan kimseye, Allâh (c.c.)’u, ahireti inkâr gibi düşünceler gelmesi, onun imânsız olduğunu değil, imânlı olduğunu gösterir. Meyveli ağacın taşlandığı, hırsızın mücevher olan eve girmeye çalıştığı gibi, şeytân da imânlı olanlara saldırır. İbadetleri yapıp imânıma bir zarar gelir diye korkanın ve günahlarım çoktur, ibâdetlerim beni kurtarmaz, diye düşünenin imânı kuvvetli demektir. (Bezzaziyye)
İbn Abbas (r.a) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.)’e bir adam geldi ve “Ey Allâh’ın Resûlu! Bizden birisi nefsinde bir şeyler hissediyor ve onun içine bir şeyler doğuyor. Bunları içinde tutması konuşmasından daha mı iyidir? diye sordu. Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allâhü Ekber! Şeytânın hilesini vesveseye çeviren Allâh (c.c.)’a hamdolsun.” (Ebû Davud)
Hadîsten çıkan netice: Vesveseyi kovmak. Hadîste geçen vesvesenin ilâcı onu önemsememekten geçmektedir. Tahkik ehli buna göre eğitim verirler. Bunun özeti şudur: Vesveseden dolayı üzülmeyin. Aksine rahat olun ki Allâh (c.c.) vesveseden daha büyük belâlardan sîzleri korusun. Rahat olmanın faydası şudur. Mü’min rahat olursa şeytân çok huzûrsuz olur ve şeytân, vesvese vermeyi bırakır. Büyük belâlardan korunmada bazen vesvesenin etkisi olabilir. Çünkü nefis buna zorunlu olarak yönelirse, diğer büyük zahirî ve bâtınî günâhlarla meşgul olmaya fırsat bulamaz. Böylelikle onlardan korunmuş olur. Bunun için şöyle denildi; vesvese belasının defi, insanın başına gelebilecek büyük belâların defi demektir. Kişinin vesveseye kendi isteğiyle yönelmemesi gerekir. Vesvese her ne kadar asilik değilse de, bu sebeple nefiste eziyet meydana gelir.
Kul, Allâh (c.c.)’a istiâze (euzü besmele) ile yöneldiği zaman bu yönelme, vesveseyi kovacaktır. Çünkü nefis bir anda iki tarafa yönelemez. Zikrullâh ile meşgul olununca vesveseyi savmaya ihtiyaç kalmayacak, kalb zikirle uğraştığından başka şeye yönelmeyecektîr.
(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Tasavvuf, 220.s.)

18Eyl 2014

Namâzı huzûr ve huşû içerisinde kılabilmek için ilk şart ihlâstır, sonra helâl lokmadır. Helâl lokma bütün kapıları açan bir anahtardır. Nebî (s.a.v.) Efendimiz: “Şu iki lihye arasına (yani bıyıkla sakal arasına) girenle çıkana ve iki bacağınızın arasındakine kefil olursanız, ben de cennette beraber olacağımıza kefilim.” buyuruyor.
Ulemâmız bu hadîs-i şerîfi: “İki lihyeteyne girenden kastedilen helâl lokmadır, çıkandan kastedilen sarf edilen sözlerdir, iki bacak arasından kastedilen de tesettür-ü şer’înin tamâmıdır.” şeklinde açıklamışlardır.
Başlangıç tekbiri ile namâza başlanıldığı zaman kıyamda iken secde yapılacak yere, rükûda iken ayak uçlarına, otururken kucağa, selâm verirken omuzlara bakılmalı; etraf seyredilmemeli, namâz dışında bir şey ile ilgilenilmemelidir. Kişi namâz kılarken okuyacağı sûreleri en iyi bildiği ve en güzel okuyabileceği sûrelerden seçmelidir. Ayrıca bu sûreler okunurken Abdülkadir Geylânî (k.s.) Hazretleri’nin de: “Kur’ân-ı Kerîm’i ma‘nâsını düşünerek okumaya çalışmak lazım.” buyurduğu gibi ma‘nâsı düşünülerek okunmalıdır.
Rükû ve secdeler yapılırken her birinin hakkı verilerek, tâdil-i erkâna riâyet edilerek yapılmalıdır. Namâzda huzûr ve huşûyu yakalamak için en önemli unsur insanda namâzı bir an evvel bitirme kaygısının olmamasıdır. Bu kaygı olduğu müddetçe namâzı huzûr ve huşû içinde kılma şansı yoktur. Namâz kılarken Hz. Alî (r.a.)’in ifade ettiği gibi hiç kimsenin yüklenemedigi emaneti yüklemeye hazır olunduğu düşünülmelidir.
İhlâs ve helâl lokmadan sonra çok önemli bir diğer husus ise taharetin tam yapılmasıdır. İstibra, istinca ve istinkaya son derece dikkat edilmelidir. Sonra abdest düzgün bir şekilde alınmalıdır. Abdest alırken sünnet olan duâlar okunarak uzuvlar yıkanmalıdır. Bunları yapıp namâz için Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna varınca öncelikle birkaç defa: “Estagfirullâh el-azîm” diyerek istiğfâr edilmelidir; zirâ yüce bir makama durulmaktadır.
(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-1, s.135-138)

17Eyl 2014

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sâmî (k.s.)’un ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.
23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye şekline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir Mahallesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.
Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle denilmektedir: “Silsile-i Aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh Hazretlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beğliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l-Bakî’de ziyâretgâhtır.
Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’z-zamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”
Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn.
*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allâh (c.c.) onların duâsı sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.
**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebi (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dînin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dînin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler.
***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

16Eyl 2014

Suheyb (r.a.) Medine-i Münevvere’ye geldiği sırada, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in yanında Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.) bulunuyordu. Önlerinde hurma vardı.
Süheyb b. Sinan (r.a.)’in yolda gözleri ağrımış, karnı da son derecede acıkmıştı. Hemen kendini hurmalara attı.
Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Rasûlallâh (s.a.v.)! Süheyb’i görmüyor musun? Hem gözü ağrıyor, hem yaş hurma yiyor!?” dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.) Süheyb (r.a.)’e: “Hem gözün ağrıyor, hem de yaş hurma yiyorsun ha?!” buyurunca, Süheyb (r.a.): “Ben, onu gözümün ağrımayan tarafıyla yiyorum!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) gülümsedi.
Hz. Ebûbekir (r.a.) ticaret maksadıyla Busra’ya gitti. Beraberinde Nuayman ve Suveybit b. Harmele (r.a.e.) de vardı. İkisi de Bedir ashâbındandı. Suveybit yemeği idare ediyordu. Nuayman (r.a.) ona: “Bana bir şeyler yedir!” dedi. Suveybit (r.a.) de: “Ebûbekir (r.a.) gelinceye kadar bir şey yok.” deyince, çok şakacı olan Nuayman (r.a.) de kalktı, diğer bir kervanın yanına gitti. Kervanda satılık deve vardı. Nuayman (r.a.), kervancılara: “Benim, Arâb, genç ve güçlü bir kölem var. Satın alır mısın?” dedi. Kervancılar: “Evet, alırız.” dediler. Nuayman (r.a.): “O çenesi güçlü birisidir. Size; ‘Ben köle değilim’ diyebilir. Eğer vazgeçecekseniz şimdiden söyleyin de, bana karşı şımarıklığı artmasın” dedi. Kervancılar “Hayır, biz alırız.” dediler. On genç deve karşılığında onu satın aldılar. Nuayman (r.a.) develeri alıp getirdi ve kervancılara Suveybit (r.a.)’i göstererek: “İşte benim kölem budur.” dedi. Suveybit (r.a.) “O yalan söylüyor. Ben köle değilim.” dediyse de, kervancılar: “Senin böyle diyeceğini biz önceden öğrendik.” dediler. Suveybit (r.a.)’in boynuna bir ip bağlayarak onu çekip götürdüler.
Hz. Ebûbekir (r.a.) geldiğinde durumu ona anlattılar. Hz. Ebûbekir (r.a.) arkadaşlarıyla gidip, develeri geri vererek, Suveybit (r.a.)’i aldı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bu olanları anlattılar. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashâbı, bir yıl boyunca, bu olayı hatırladıkça gülüyorlardı.
Allâh Resûlü (s.a.v.) mütebessim idi. Ancak kahkaha atmaz, çok gülmezdi. “Çok gülme zira çok gülmek kalbi karartır.” (Tirmizî, İbn Mâce) buyurmuştur.
(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, c.3 s.126-127)

16Eyl 2014

Devrinin en büyük âlimlerindendir. Horasan’da 118 (m. 736)’da doğup aynı yerde 181 (m.796)’da vefât etti. Babası Türk, annesi Harzemlidir. Büyük âlim, şaşıranların yol göstericisi, dînin senedi, Hanefî mezhebinin reîsi olan İmâm-ı A’zamdan ilim tahsil etti. Bir yıl ticâretle uğraşır, kazancının hepsini fakîrlere dağıtırdı, ikinci yıl İslâmiyet’i yaymak için harplere giderdi. İlmi, fıkhı, edebi, zühdü, fesahati ve vera’ı çok idi. Geceleri ibâdet ile geçirirdi. Az konuşmayı kendine âdet edinmiş olup, emîn ve sözleri huccet (senet) idi.Kitaplarında yirmi binden ziyade hadîs-i şerîf vardı.
Duâsı makbûl olanlardandı.Bir gün bir a’mâ gelip, “Bana duâ buyurun da Allâhü Te‘âlâ gözlerime görme kuvveti versin!” dedi. Bunun üzerine Allâhü Te‘âlâ’ya yalvararak duâ eyledi ve derhal a’mânın gözleri eskisi gibi görmeye başladı.Abdullâh bin Mübârek Hazretleri tabiînden bazı kimseler-le görüşmüştür, imâmlardan da birçoğunun zamanına yetişmiştir. Senelerce İmâm-ı A’zam Hazretleri’nin sohbetinde bulunmuş, çeşitli hocalardan fıkıh ve hadîs-i şerîf dersleri almıştır. Dîn düşmanlarına karşı ve nefisle cihâd edenlerin başında gelirdi. Âlimlerin sultanı ismini almıştır. İlim ve yiğitlikte zamanının bir tanesi idi. Dînimizin büyüklerini görmüş sohbet etmiş ve onların makbûlü olmuştur.
Merv’de senelerce hadîs ve fıkıh okuttu. Kötü huylu bir kimse, yanına gelir giderdi. Bu gelen kimse bir gün bundan ayrıldı, gelmez oldu. Bunun ayrılmasına çok üzüldü. Niçin üzülüyorsun dediklerinde, “O zavallı gitti. O kötü huylar kendinden ayrılmadı. Onun haline üzülüyorum. Bizim yanımızda bir müddet daha kalsaydı ahlâkı düzelebilirdi.” dedi.
Takvâsı (haramlardan kaçması) çok fazla idi. Bir defasında yolda bir yerde konakladı. İyi bir atı vardı. Kendisi namazda iken atı başkasına âit otlaktan yedi. Namazı bitirince atı otlak sahibine hediyye edip, yaya olarak yoluna devam etti.
(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2 s.619-620)

15Eyl 2014

İslâm şerîatı, hidâyet için en mükemmel, en şerefli ve en kapsamlı bir yoldur. Allâhü Te‘âlâ onunla gök şeriatlarını tamamlamışve onu sonsuz kılmıştır. Bunun için o, kalıcı ve süreklidir. Binası güçlü, düzeni muhkemdir. Fert ve toplumlarm ihtiyaçlarına cevap verebilecek niteliktedir.Bilindiği gibi İslâm şeriatı, iki büyük temel ve şerefli iki kaynağa dayanır:
Birincisi: Allâhü Te‘âlâ’nın kitabıdır ki bu onun en doğru yolu, en güzel sözüdür. O, Allâh’ın metin âyetleri ve cehalet susuzluğunu gideren tatlı su kaynağıdır.
Doğru İslâmî bakış açısına sahip olmayan dar görüşlü bazı kimseler her zaman ve her yerde beşer ihtiyacına cevap verememekle İslâm şeriatını kusurlu buluyor.
İslam şerîatını donmak ve sönmekle suçlayarak yalan ve iftirada bulunuyorlar. Hem de bunları “Müslümân” sıfatı ile söylüyorlar. Halbuki dînimiz ve din önderlerimiz tarihteki sonsuz İslâm medeniyetine kale olmuşlardır. Dünyayı uykusundan ve cehaletinden kaldırmış ve medeniyet hareketine öncülük etmişlerdir.
Hiç kuşkusuz İslâm’a mensup olduğunu söyleyen o kimseler; sömürgeci casusların en büyüklerinden ve İslâm toplumunu yok etmek için plan yapan komplocuların en tehlikelilerindendirler. İslâm düşmanları bile, İslâm şerîatını geniş ufuklulukla nitelerken, içimizdeki bazı modernistler İslâm’ı kötülüyorlar. Nitekim 1937 yılında, La Haye’de ‘Mukayeseli Kanun’ kongresi yapılmış, bu kongreye çeşitli dünya devleterinden Natılı düşünürler ve araştırmacılar katılmıştır. Bu kongrede aşağıdaki kararlar alınmıştır:
1. İslâm şerîatı, genel teşri kaynaklarından biri kabul edilmiştir.
2. İslâm şerîatı, canlı bir şeriattir.
3. İslâm şerîat başkasından alınmış değil, kendi başına ayakta durabilen bir şeriat olarak kabul edilmiştir.
Şerîatımız, Allâh’a hamd olsun her asırla beraber yürüyor ve her nesle yetiyor, hayat gerçekleri ile dönüyor.
(Muhammed Alevî Mâlikî, Kâmil İnsan, 291-306)

14Eyl 2014

İslâm’dan önceki birtakım dînlerde ve inanç sistemlerinde Kurtarıcı Mesih/Mehdi inancı bulunduğu doğrudur. Sadece Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta değil, Sümerler’de dahi bu inancın bulunduğu bilinmektedir. Ancak başka dînlerde şu veya bu şekilde bulunması, Mesih ve Mehdi inancının İslâm’a dışarıdan geldiğini göstermez.
Hz. Îsâ Mesih (a.s.)’ın ölmediği, kendisini öldürmek isteyen Yahudilerin elinden Allâhü Te‘âlâ tarafından kurtarılarak göğe çekildiği, Kur’ân’ın delaleti ve mütevatir sünnetin açıkça haber vermesiyle bilinmektedir. Mehdi ise Hz. Îsâ (a.s.)’ın gökten ineceğini anlatan rivâyetlerde geçmekte, ayrıca müstakil rivâyetlerde de Efendimiz (s.a.v.)’in soyundan geleceği ve ahir zamanda Ümmet-i Muhammed’in işlerini idâre edeceği, bütün dünyayı adâletle dolduracağı haber verilmektedir. Yeryüzüne dört kişi mâlik oldu. İkisi mümin Zülkarneyn ile Süleyman idi. İkisi kâfir, Nemrud ile Buhtunnasr idi. Beşinci olarak, benim evlâdımdan biri yeryüzüne mâlik olacaktır.) (İ.Süyuti)
Mesih ve Mehdi ile ilgili rivâyetlerin yer aldığı hadîs kitaplarının ve itikadî metinlerin vücuda getirildiği zaman dilimine baktığımızda şunu görüyoruz: İslâm bütün izzet ve ihtişamıyla bölgesinin ve hatta dünyanın her bakımdan en güçlü devletidir. Yahudi ve Hıristiyanlar ancak “zimmî” statüsüyle İslâm devletinde yaşayabilmektedirler. Müslümânların “hakim”, diğerlerinin “mahkûm” olduğu bir zaman diliminde derlenen eserlere herhangi bir yabancı unsurun, üstelik de “itikadî bir kabul olarak” girmesi bu şartlar altında mümkün değildir
Diğer dîn ve inanç sistemlerindeki Mehdi ve Mesih inancının genellikle toplumun zayıf düştüğü, insanların her şeyden ümîd kesip çaresizlik içinde bir “kurtarıcı” beklediği durumlarda baş gösterdiği bilinmektedir. Oysa yukarıda da söylediğimiz gibi bu konudaki rivâyetlerin derlendiği dönemde Müslümânlar izzet ve şehametin zirve dönemlerinden birisini yaşamaktaydı. Böyle bir durumda kim, niçin “kurtarıcı” beklesin ki?!
(Semerkant Dergisi-Aralık 2006)

13Eyl 2014

Kadınlar namaza başlarken ellerini omuzları hizasına kadar kaldırır, ellerini yenlerinden çıkarmaz, ellerini birbiri üzerine getirerek göğüslerinin üzerine koyar. Rükû’ için az eğilir, dizlerine dayanmaz, rükûda parmaklarını aralamaz, bilakis yumar. Ellerini dizlerine koyar, dizlerini büker, rükû ve secdelerde toplanıp büzülür, kollarını yere döşer, teşehhüdde (oturuşta) çantısı üzerine oturup ayaklarını sağ taraftan çıkarır. Ayakların dikmez. Teşehhüdde ellerini parmaklarının uçları dizlerine varacak şekilde uylukları üzerine koyar, teşehhüdde parmaklarını bir araya toplar. Namazda imâmı uyarması gerekirse el çırpar. Sabah namazını aydınlık zamana kadar geciktirmeleri müstehâb değildir. Açıktan okunabilecek namazlarda açıktan okumaz, hatta kadının açıktan okumasıyla namaz bozulur denilse yeridir. Çünkü sesi avrettir. Yalnız ihramda sesini yükselterek telbiye getirirler. (İbn-i Abidin)
Kadınlar camiye ve cemaate devam hususunda da erkeklerden farklıdır. Kadınların cemaatlere gitmeleri; cuma, bayram ve vaaz için bile olsa mutlak surette mekruhtur. Velev ki ihtiyar olsun ve geceleyin gitsin! Hanefi mezhebinde fetva bu görüşe göredir. Çünkü zaman bozulmuştur. (İbn-i Abidin)
Ebû Humeyd es-Sâidî (r.a.)’in eşi Ümmü Humeyd (r.anhâ) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek şöyle der: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ben seninle birlikte namâz kılmayı seviyorum.” Hz. Peygamber (s.a.v.) ona şu cevâbı verir: “Benimle birlikte namâz kılmayı sevdiğini biliyorum. Fakat bilesin ki gecelediğin odanda (yatak odasında) kıldığın namâz, evinde kıldığın namâzdan daha hayırlıdır. Evinde (sofada) kıldığın namâz, konağında kıldığın namâzdan daha hayırlıdır. Konağında kıldığın namâz, kavminin mescidinde kıldığından daha hayırlıdır. Kavminin mescidinde kıldığın namâz, benim mescidimde kıldığın namâzdan daha hayırlıdır.” Bu cevâb üzerine Ümmü Humeyd (r.anhâ) emretti ve kendisine gecelediği odanın en ücra köşesine ve karanlık yerine namâz kılmak için bir yer yapıldı. Ümmü Humeyd (r.anhâ) Yüce Allâh’a son nefesini verinceye kadar namâzını burada kıldı. (Ahmed b. Hanbel, Beyhâki, Taberâni)
(Eşref Ali-Zafer Ahmed et-Tehânevî,
Hadîslerle Hanefî Fıkhı, c.3, s.323.s.)

12Eyl 2014

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Allâhümma’hrusnâ bi-‘aynike’lletî lâtenâmu, ve’hfaznâ bi-ra’fetike’lletî lâterâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ felâ tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r râhimîne ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ ‘alâ dînike ve tâ‘atike.” “Allâhümme’c‘al fî kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem‘î nûran ve ‘an yemînî nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran ve’c‘al lî nûran.” (Buhârî)
El-hamdü li’llâhi’llezî tevâda‘a küllü şey’in li-‘azametihî ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’in li‘izzetihî, ve’l-hamdüli’llâhi’llezî hada‘a küllü şey’in li-mülkihî, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî istesleme küllü şey’in li-kudretihî.
Türkçe Anlamı:
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.
Allâh’ım! Bizi uyumayan zâtınla koru. Dâimî şefkatinle bizi muhâfaza et. Bize kudretinle merhamet et. Bizi helâk etme! Ey merhametlilerin merhametlisi. Ey ikrâm edenlerin en keremlisi Sen bizim güvencemiz ve umûdumuzsun. Ey kalbleri çeviren Allâh’ım! Benim kalbimi Senin dînin üzerine ve Sana itaat üzerine sâbit kıl. Allâh’ım! Kalbimde bakışımda, dinleyişimde, sağımda, solumda, altımda, üstümde, önümde ve arkamda nûr kıl, aydınlık yap. Bütün hamdler her şeyin azameti önünde eğildiği Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin izzeti önünde zelîl olduğu Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin saltanâtı önünde eğildiği Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin kudreti önünde teslîm ol-duğu Allâh’a âittir.
Ali (k.v.)’den rivâyetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular:
“Her kim sıfatlarımı yani (Muhammed, Mahmûd, Ahmed, Hâmid, Hamîd) isimlerimi yazar sonuna kadar da okur ve evine (iş yerine) asarsa oraya belâ, vebâ, hastalık, illet, nazar (göz değmesi), hased eden, sihir, yıkım, yangın sel felâketi uğramaz. İsimlerim o yerde kaldığı müddetçe o kim-seye fakirlik, zehir, gam ve keder dokunmaz.”
Not: Bu isimlerin evin girişine asılması ve girip çıkarken okunarak salavât getirilmesi tavsiye olunur.
(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.197)