Mevlana Takviminde Bugün

06Ara 2014

Ömer Muhammed Öztürk, MTTB’de görev yaptıkları yıllarda gençliğe her şeyi Sünnet-i Seniyye’ye göre değerlendirmeyi, Sünnet-i Seniyye kantarında tartmağı öğretmişlerdir. Bunun da yolunun (Türkiye Müslümânları olarak çoğunluk Hanefi olduğu için) İmam-ı A’zam’a tâbi olmaktan geçtiğini, onun Sahâbe ve Tâbiin (r.a.e.)’den alıp bütün dünyaya yaydığı Ehl-i Sünnet İtikadı’na ve Fıkıh ilmine sarılmakla mümkün olacağını vurgulamışlardır. Bir taraftan bütün insanlara bunları anlatırken, diğer taraftan özel sohbetlerinde de Nakşibendiyye yolunun inceliklerini, nefis tezkiyesinin ve kalp tasfiyesinin şartlarını anlatmışlar, irfana susamış gönüllerde marifet tomurcuklarının açmasına vesile olmuşlardır. Doğruları öğretmişler yanlışlara işâret etmişlerdir.
“Doğruları öğrenirseniz, yanlışlar kendiliğinden ortaya çıkar. Yanlışlar öğrenilmez!” buyurmuşlardır.
“İslâm’ı öğren, yaşa; öğret, yaşat.”
Ömer Muhammed Öztürk bu dört temel umdeyi MTTB’ye Genel Başkan olduktan sonra hep vurgulamışlardır. Kendilerinin bütün hayatı da bu dört esasta temerküz eder. Bu dört esas şöyle açıklanır:
1. İSLÂMI ÖĞRENMEK: Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkadir Geylani (ks.) Hazretleri buyuruyorlar ki: “Evlâd bu dîn, defter köşelerinden, kitablardan, medreselerden değil (bunlar gerekli ve faydalı olsa da İslâm’ı tam manasıyla öğrenebilmek için yeterli olmaz.); hakk erenlerin ağzından öğrenilir.”
Yusuf Hamedânî (k.s.)’a sormuşlar, efendim sizin gibi hakiki bir âlime yetişip ilim öğrenemeyenler dînlerini nasıl öğrensinler?
Hazret buyurmuş: “Öyle olduklarına inandıkları kimselerin (hakiki Ehl-i Sünnet âlimlerinin) kitaplarını okuyup mucibince amel etsinler.”
2. ÖĞRENDİKLERİNİ YAŞAMAK: Allâhü Te‘âlâ Saff Sûresi 2. ve 3. Âyetlerde (meâlen): “Ey îmân edenler! Yapamayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapamayacağınızı söylemeniz, Allâh katında şiddetli bir buğza sebep olur.” buyurmaktadır, bu nedenle öğrendiklerimizi yaşamak mecburiyetindeyiz.
3-4. YAŞADIKLARINI ÖĞRETMEK, ÖĞRETTİKLERİNİ YAŞATMAK: Allâhü Te‘âlâ bu hususta da Bakara Sûresi, Âyet 30’da meâlen: “Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak ben yeryüzünde emirlerimi tebliğ ve infâzaya me’mur bir halife yaratacağım.’ demişti.” buyuruyor.
(www.ramazanoglumahmuds a m iks.com)

05Ara 2014

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Medîne’ye hicretlerinden önceki yaklaşık 10 yıllık dönemde, Milli Türk Talebe Birliği’ndeki başarılarını anlatmaktan kelimeler aciz kalır.
1971’de kendilerine teklif edilen MTTB Genel Başkanlığı’nı ilk etapta reddeden, daha sonra ma‘nevi terbiyesinde yetiştiği Sâhibü’z-zaman Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un emirleri ile MTTB Genel Başkanlığı teklifini kabul eden Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, “Burası siyasi bir kuruluştur, siyaset ise yalanla iç içedir.” tereddütünü yine o yüce Zât’ın verdiği “Evlâdım dürüstlük en büyük siyasettir. Bu dürüstlüğe devam etmek şartıyla ağzınıza geldiğini söyleyiniz.” cevâbıyla aşmış, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkanlığı döneminde bu düsturun ne kapılar açtığını bize göstermiştir. 26 Mart 1971’de genel başkan olarak yaptığı ilk konuşma, onun takip edeceği yolun ve düsturların ne olduğunu bize göstermektedir:
“Memleketimizin içinde bulunduğu şartlar dâhilinde yüksek tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Yarının yürütücü kadrosu olan gençlik, bugünün sakat maarif politikası neticesinde, maziden kopuk, istikbali düşünebilme imkânı ve kapasitesinden mahrum bir tarzda yetiştirilmektedir. Eğitimimizin millî olması, mazisine lâyık, istikbaldeki vazifesine hazır, mukaddesatına bağlı gençler yetiştirmek, orta tahsilden itibaren talebelerle çok yakından ilgilenmek ve onları kazanmak, birer mücahit rûhuyla yetişmelerini sağlamak, başlıca görevimiz olmalıdır. Asırlardır yerleşmiş, ebede kadar devam edecek olan prensiplerin anayasam olacağına sizleri şahit tutuyorum. Seçilsem de seçilmesem de, inandığım davanın neferi olarak, son nefesime kadar Hakk’a hizmet yolunda olacağım.”
1971 yılında genel başkan olan Muhterem Ömer Öztürk, MTTB’yi hakikî gâyesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanların bütün hücumlarına rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen zararlı rüzgârlara kapılmayan, maneviyatı kuvvetli, bugünlerde memleket idaresinde söz sahibi olan Müslümân Türk Gençliğini yetiştirmiştir.
(www.ramazanoglumahmuds a m iks.com)

04Ara 2014

Muhammed b. FazI, Ebû Hureyre (r.a.)’den naklen şöyle anlatmıştır:
Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) sordu: “Gıybet nedir? Bilir misiniz?” Allâh ve Resûlü (s.a.v.) daha iyi bilir, dediler. Şöyle buyurdu:
“Dîn kardeşini sevmediği bir şeyle anarsan gıybetini etmiş olursun.” Sahabelerden biri sordu:
“Dediğim ayıbı kendisinde görürsem ne olur?” Şöyle buyurdu: “Dediğin şey onda varsa gıybet olur yoksa yalan söylemiş, iftira etmiş olursun.” (Tirmizî)
Üç grup insanın gıyabında konuşmak gıybet sayılmaz. Şunlardır:
1. Zâlim bir idarecinin,
2. Açıktan kötülük işleyen bir kimsenin,
3. Bid’at ehli birinin. (Dîne yeni işler katmaya çalışan, bozmaya çalışan kişi.)
Yâni; bunların işleri görüş ve fikirleri anlatılırsa, gıybet sayılmaz. Ancak, bedenlerinde bir ayıp varsa, o da bunları söylerse gıybet sayılır. Sadece tuttukları yol, işledikleri fiil anlatılırsa bir sakınca yoktur. Bunlar anlatılmalı ki, halk onlardan korunsun. Nitekim bu mânâda Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Günahkâr kimsenin bulunduğu hâli anlatınız ki, halk ondan korunsun.” (Ebû’l-Leys Semerkandî) Küfür olan gıybet, Müslümânların gıybetidir. Bu çeşit gıybeti edene biri dese ki: “Gıybet etme!” O da buna karşılık:
“Bu, gıybet değil; ben doğruyu söylüyorum” derse Allâh’ın haram kıldığını helâl saymış olur. Bu hâlden, Allâh’a sığınırız.
Nifâk sayılan gıybet, İsmi verilmeden yapılan bir insanın gıybetidir. O böyle yaparken, kimin gıybetini ettiğini bildirmek istemez. Bununla da vera sahibi bir kimse gibi görünmek ister. Böylesi bir hareket, münâfıklıktır.
Mâsiyet olan gıybet: İsim verilerek bir insanın gıybetinin yapılmasıdır. Fakat bir mâsiyet olduğunu bilerek yapılan gıybettir. Bu şekilde gıybet eden kimse âsidir. Tevbe etmesi gerekir.
(Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l- Gâfilîn, s.177, 185-186.)

03Ara 2014

İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.)’ın Ebû Katâde (r.a.)’den rivâyetleri şöyledir: “Resûlullâh (s.a.v.) abdest alıp Sukya evleri yanındaki taşlık yerde Sa’d (r.a.)’in arazîsinde namaz kıldılar ve sonra: “Yâ Rabb! Halîlin, kulun ve Peygamberin İbrâhîm (a.s.), Mekke halkı için sana duâ etti. Senin kulun ve Peygamberin olan ben Muhammed de Medîne halkı için, İbrâhîm (a.s.)’ın sana Mekke halkı için ettiği duâ gibi duâ ediyorum. Yâ Rabb! İbrâhîm (a.s.)’ın lisânıyla Mekke’yi harem kıldığın gibi, ben de Medîne’nin iki kara taşlığı arasındaki bölgeyi hürmete lâyık kılıyorum.”
Müslim (r.h.) ve diğerlerinin rivâyetlerine göre Hz. Âişe Sıddîka (r.anhâ) der ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle duâ ettiler:
“Yâ Rabb! Medîne’yi bize Mekke’yi sevdiğimiz gibi veyâ daha fazla sevdir. Bizim için Medîne’nin havasını düzelt, ölçüyle ve tartıyla satılan şeyleri bize bereketlendir. Hummâsını da Cuhfe’ye gönder.” (Denildi ki Resûlullâh (s.a.v.)’in Medîne’deki hummânın Cuhfe’ye taşınması için duâ etmeleri oranın Yahûdîlerin yurdu olduğu içindir.)
Buhârî ve Müslim (r.h.), Enes (r.a.)’ın, Resûlullâh (s.a.v.)’in: “Yâ Rabb! Mekke’ye lutfettiğin bereketin iki mislini Medîne’ye ihsân eyle.” diye duâ buyurduklarını rivâyet ettiler.
Ebû Hureyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Medîne’nin mihnet ve sıkıntılarına sabreden kimseye, şübhesiz ki kıyâmet gününde şefâatçi olur; (yâhûd) şâhid olurum.” Bu hadîs-i şerîfi, Müslim (r.h.), Ebû Saîd (r.a.)’den “Müslim olması şartıyla, ben ona şefâatçi olurum.” ziyâdesiyle rivâyet etmiştir.
Müslim (r.h.)’ın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Sa’d (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir: “Şübhesiz ki ben, Medîne’nin iki kara taşlığı arasında bulunan ağaçların kesilmesini ve av hayvânlarının avlanmasını harâm kılıyorum. İnsanlar bilmiş olsalardı, Medîne kendileri için daha hayırlıdır. Medîne’den yüz çevirerek onu terk eden biri olursa, Allâh ondan daha hayırlı birisini, Medîne’de yerine bırakır. Medîne’nin güçlük ve meşakkatlerine karşı sebât gösterene, kıyâmet gününde, mutlakâ, ben ya şefâatçi veyâ şâhid olurum.”
(İmâm Hâfız El-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb Tercümesi, c.3, s.72-76)

02Ara 2014

Meal, namazda okunulan surelerin manasını düşünebilmek için bir vesiledir. Meal okunması başlı başına bir amaç değildir. Bu yüzden de meal, ayrıca “güzel” okunması, ezberlenmesi gereken bir metin değildir. Hatta bu, amaçtan bir sapma sonucunu verir. Sonuçta meal, meali yapanın Allâh’ın kelamından anladığıdır, Allâh’ın kelamının kendisi değildir.
Bazılarının, Kur’ân okumanın yanı sıra, “güzel meal okuma ve ezberleme yarışması” da düzenleyerek, işi “anlama”dan “okuma”ya kaydırdıkları görülmektedir. Kur’ân’ın aslını güzel okumanın kendine özgü kuralları mevcuttur ve “Kıraat” başlı başına bir ilimdir. Meal ise öyle değildir.
Şâyet mesele “anlamak” değil de “okumak” ise, Kur’ân’ın aslını okumak daha iyidir. Çünkü bu takdirde, mana anlaşılmasa bile sevap alınır, ayrıca Kur’ân’ın lafzı insana manevi bakımdan faydalar sağlar. Anlamak, okumaktan başka bir şeydir. Kur’ân’ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki lugat ve belâgat yönünden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği için yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple yüzyıllardır Müslümânların çoğunluğunun teveccühünü kazanmış büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun olacaktır.
…Biz, insanlar Kur’ân’ın manasını anlamasın demiyoruz. Biz diyoruz ki, insanların yanında diledikleri zaman başvu-racakları ve kısa bir tefsir gibi mütalaa edecekleri bir Kur’ân meali bulunsun. Bir şartla ki, bu meali Kur’ân olarak kabul etmesinler; onu namazlarda, mescidlerde, toplantılarda, evlerde Kur’ân yerine okumasınlar.
Mealin Kur’ân’ın aslı kadar önemli ve okunması değerli bir metin olarak görülmesi son derece sakıncalıdır. Halbuki işte tam da bu, Kur’ân’ın aslının ihlali, küçümsenmesi ve bir beşerin yazdığı metinle aynı muâmeleye tâbi tutulması ola-rak görülebilir.”
“Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ki anlayasınız.” (Yusuf s. 2)
(Şeyhülİslâm Mustafa Sabri Efendi, Kur’ân Tercümesi Meselesi, s.27)

01Ara 2014

Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in bizlere emir ve vasiyetlerinden biri de iyi olsun, kötü olsun, ne tabiât ve ahlâkta olursa olsun muhtaç kimselere borç mal veya para vermemiz hakkındadır.
Hakk Te‘âlâ bu bâbda: “Gönül hoşluğu ile Allâh’a bir borç veriniz.” (Bakara s. 245), buyuruyor. Hakk Te‘âlâ’ya borç verenler, Hak’dan karşılık beklememeli. Allâh’a borç vermek demek Allâh adına muhtaç ve fakir kişilere borç verip onları sıkıntıdan kurtarmak anlamına gelir.
Hakk Te‘âlâ borç vermeyi zengin kişilere emretmiştir. Hak Taâlâ’nın bu âyetle emir buyurduğu “borç veriniz.” hitab-ı celilinin lezzetini ancak zengin kişiler tadar. Fakirler ise bu lezzetten ve bunun sevabından mahrumdurlar.
Hakk Te‘âlâ da kitabında şöyle buyuruyor: “O adamlar ki, ne ticaret, ne satış ve ne de alışveriş, (yani hiçbir şey) onları, Allâh’ı anmadan, namazlarını doğru kılmadan, zekâtlarını vermeden alıkoyamaz.” (Nûr s. 37). Bu âyetteki “o adamlar ki.” tabiriyle, çalışıp helâl kazancını yiyenleri, artırmış oldukları paralardan (mallardan) yardıma muhtaç olanlara borç verenleri işaret etmektedir. Yoksa sakalı uzun, kazancı olmayan her. şeyi hazır bekleyen, oturduğu yerde hiçbir iş yapmayan, başkasının yardımını beldeyen, ondan bundan, idareci veya hâkimlerden şefâât dilenenleri kasdetmediği bir gerçektir. Bu gibileri: kadınlardan ma’duddur
Hadîs-i şerîflerde şöyle buyurulur: “Borç dirhem (para) veren, (veya yolunu yitirmişe) yol gösteren bir köle azad etmiş gibidir.” (Tirmizî)
“Her borç sadakadır.” (Taberâni)
“Bir adam cennete girince, cennet kapısının üstünde, ‘Sadaka veren on katını alır; borç veren de verdiğinin on sekiz katını alır’ yazısını görür.” (İbn-i Mâce)
Bazıları bunun sebebini şöyle açıklarlar: Sadaka bilmeden bazen zengine de verilebilir. Halbuki borcu ancak muhtaç olan ister.
(İmâm Şa’rânî, el-Uhudu’l Kübrâ, s.192-194)

30Kas 2014

Cuma namazı Hicret’ten önce farz kılınmıştı. İlk cuma namazını kıldıran Es‘ad bin Zürâre (r.a.) olmuştur. Pey¬gamber (s.a.v.) ilk cuma namazını Mekke’den Medine’ye hicret esnasında Küba ile Medine arasında beni Sâlim bin Avf’a ait bir vadide kıldırdı. Kılınan her iki cuma namazı da henüz İslâm devleti meydana gelmeden evvel olmuştu ve tabii olarak İslâm şeriatı da hakim değildi. Cuma namazı diğer namazlar gibi bir namazdır. İslâm devletinin oluşu ve şeriatın uygulanması ile hiçbir ilgisi yoktur. Hiçbir âyet ve hadîs veya mezheb cuma namazının bir yerde kılınabilme¬si için İslâm devletinin hakim olmasını veya İslam şeriatı¬nın tatbik edilmesini şart koşmamıştır. Hanefi mezhebinde üç kişi Şafii mezhebinde de kırk kişi küfür diyarı sayılan bir yerde bulunsa yine cuma namazını kılacaktır. Ancak Hane¬fi mezhebinde cuma namazı kılınan yerde Müslümânların emiri veya temsilcisi varsa düzeni korumak için onun em¬riyle olacaktır. Emir yoksa Müslümânların uygun gördükleri bir kimse onlara cuma namazını kıldıracaktır.
Binaenaleyh şu veya bu memlekette cuma namazı kı¬lınmaz deyip halkın inancını bozup sarsmak, kutsal cuma namazından halkı soğutmak doğru değildir. Düşmanın bize yapmak istediği şey de budur. Şu veya bu memleket darü’l-harb de olsa cuma namazını kılmak mecburiyetindeyiz.
Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Ehemmiyet vermiye¬rek üç cuma namazı terk eden kimsenin kalbini Allâh (c.c.) mühürler.” (Kütüb-i Sitte, Hakim).
“Cuma namazlarını bırakmaktan vazgeçsinler. Yok¬sa Allâh kalbleri üzerine mühür basar, sonra gafiller¬den olurlar.” (Müslim, Nesâi, Ahmed).
Nebî (s.a.v.)’in iblisi sorguya çektikleri uzun bir hadîs-i şerîflerinde Peygamberimiz (s.a.v.) iblise hitaben sSevgilin kim? diye sormuşlar- iblis cevaben Cuma namazını bıra-kanlar diye cevap vermiştir.
(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.1 s.179-191)

29Kas 2014

Cabir b. Abdullâh’ın bildirdiğine göre; Hudeybiye günü halk susuz kalmış, Resûlullâh Aleyhisselâmın önünde bulunan su ibri¬ğinden abdest aldığı sırada ona doğru varmışlardı.
Resûlullâh (s.a.v.), onlara: “Size ne oluyor!” diye sordu.
“Mahvolduk yâ Rasûlallâh!” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.):
“Ben sizin aranızda iken, siz mahvolmayacaksınız!” bu¬yurdu.
“Yâ Rasûlallâh (s.a.v.)! Yanımızda, senin ibriğindekinden baş¬ka, ne abdest alacağımız, ne de içeceğimiz su var!” dediler. Bu¬nun üzerine, Resûlullâh Aleyhisselâm elini ibriğin üzerine koydu.
“Alınız, Bismillâh=Allâh’ın ismiyle.” buyurdu.
Kaynaklardan kaynar gibi, hemen parmaklarının arasından su akmaya başladı! Müslümânlar, ondan hem su içtiler, hem de abdest aldılar.
Cabir b. Abdullâh’a: “O zaman siz kaç kişi idiniz?” diye sorul¬du. Cabir: “Bin beş yüz kişi idik!” dedi.
Müslümânlar, Hudeybiye’de, Peygamberimiz (s.a.v.)’in duâsının bereketiyle, yağmura da kavuştular. Hudeybiye’de yağ¬mura tutulunca, Resûlullâh (s.a.v.)’in emriyle, münadi: “Namazla¬rınızı, ağırlığınızın yanında kılınız!” diyerek seslenmişti.
“Hudeybiye’de bir gece üzerimize yağmur yağmış, geceleyin yağmış olan yağmurdan sonra, Resûlullâh (s.a.v.) bize sabah namazını kıldırmıştı. Sonra, halka yüzünü döndürüp: ‘Bilir misi¬niz, Rabbiniz ne buyurdu?’ diye sordu. ‘Allâh ve Allâh’ın Resûlü daha iyi bilir!’ dediler. Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v.): ‘Allâh; ‘Kullarımdan kimisi bana îmân etmiş, kimisi de kâfir olarak sabaha çıkmıştır! Kim ki, Allâh’ın fazlı ve rahmetiyle üzerimi¬ze yağmur yağdı, dediyse o Bana îmân etmiş; kim de, şöyle şöyle oldu da bize yıldız sayesinde yağmur yağdı, dedi ise, işte o, Beni inkâr, yıldızlara îmân etmiştir!’ buyurdu.’ dedi.
Ebû Katâde de: “Biz Hudeybiye’de bulunduğumuz ve üzerimi¬ze yağmur yağdığı sırada, Abdullâh b. Übeyy’in, ‘Bu, güz mevsimi yıldızının işidir! Şi’râ yıldızından dolayı bize yağmur yağdı! dedi¬ğini işittim.” demiştir.
(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, c.5 s.275-276.)

28Kas 2014

Cenâb-ı Mevlâ Hazretleri “Allâh’a karşı gurûrunuz sizi aldatmasın.” (Lokman s. 33) buyurmuştur. Yani lânetlenmiş şeytân sizi benim af ve mağfiretimin çokluğu ile aldatıp terte¬miz şeriatımın sınırları dışarısına çıkarmasın. Gerçi Cenâb-ı Hakk’ın af ve mağfireti çoktur. Lütuf ve keremine nihâyet yoktur. Merhamet ve inâyeti boldur. Lâkin dünyada olduğu gibi âhirette de şer’î kanununun hükmü değişmez, yürürlük¬ten kaldırılamaz. Değerinden hiçbir şey kaybetmez.
Ne kadar şefkatli, merhametli ve iyiliksever olursa olsun bir hâkim, kanunun hükmünü değiştiremez. Velev kendi ço¬cuğu aleyhine bile olsa adâletin hükmünü yerine getirmekten geri durmaz. İşte Cenâb-ı Hakk bu gerçeği bize açıklıyor.
Yani benim zâtıma mahsûs merhametime aldanıp da şer’î kanûnlara aykırı hareketlerde bulunmayınız. Çünkü cezâlandırılırsınız diyor.
Burada bir mesele akla gelebilir. Şöyle ki, “Şeriata aykırı hareketlerde bulunmayan bir insan için yine de af ve mağ¬firete ihtiyaç duyulur mu?” sorusuna cevap olarak: Evet, herkesin bildiği gibi kendisine nimet verilenin, nimet verene teşekkürü vâcibtir. Nimete karşılık teşekkür etmeyen kişiye nankör denilir. Hakkındaki nimetler kesilir, verilmez.
Maksadımızı anlatabilmek için şunu da söyleyebilirim ki, Cenâb-ı Seyyidü’l-beşer, Şefî-i arsa-i mahşer (s.a.v.) Efendi¬miz bir gün ashâbına hitaben;
“Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve merhameti, keremi ve inâyeti olmadıkça hiçbir kimse cennete girmeye ve vuslata ermeye hak ka-zanamaz.” buyuruyor.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu konuşmasından sonra
Sahâbe-i Güzin (r.a.e.) Hazretleri: “Ya Resûlullâh (s.a.v.) siz de öyle mi?” demelerine karşılık:
“Evet ben de öyle.” buyurmuş ve ilâhi rahmetin kendileri için oldukça fazla tecellî ettiğini de ilâve ederek cevap verdik¬leri rivâyet edilmiştir.
(Muhammed Esad Erbili (k.s), Mektubat, s.363-365)

27Kas 2014

Ebû Zerr (r.a.) anlatır: “Bir gece çıktım, baktım ki Resûlullâh (s.a.v.) tek başına yürüyor. Yanında herhangi bir insan yoktur. Kendi kendime “Herhalde Hz. Peygamber (s.a.v.) herhangi bir insanın kendisiyle yürümesini istemiyor. O halde ben de onun arkasından yürüyeyim!” dedim ve böylece ayın ışığında onun arkasından yürümeye başladım.
Geriye bakarak beni gördü ve “Sen kimsin?” buyurdu. “Ben Ebû Zerr’im, Allâh (c.c.) beni sana fedâ etsin!” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Ey Ebâ Zerr! Gel” dedi ve ben böyle¬ce Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bir saat yürüdüm. Bu esnada “Adam bugün ne kadar çalışırsa çalışsın kıyâmet gününde az bulacaktır. Ancak Allâh (c.c.) bir insana mâl verir ve o da bunu sağına, soluna, önüne ve arkasına bunu dağıtarak hayır yolda infak ederse o müstesnadır.” buyurdu. Peygam¬ber (s.a.v.) ile yine bir müddet daha yürüdük. Bana “Sen bura¬da otur. Ben bir yere kadar gidip geleceğim.” dedi ve beni taşlık bir düzlükte oturttuktan sonra ilerleyip gözden kayboldu.
Geri dönmesi uzun sürdü. Sonra uzaktan bir karartı görün¬meye başladı ve bana yaklaşınca “Zina da yapsa, hırsızlık da yapsa.” dediğini duydum. Yanıma gelince dayanamadım ve “Ey Allâh’ın Peygamberi (s.a.v.)! Allâh (c.c.) beni sana fedâ kılsın, sen şu düzlüğün kenarında kimle konuşuyordun? Sana cevap veren bir kimseyi işitmedim.” dedim.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “O Cebrail (a.s.) idi. Tam düzlü¬ğün kenarında benimle karşılaştı ve “Ümmetine müjde ver! Allâh (c.c.)’ya bir şeyi ortak koşmadığı halde ölen bir kimse (doğrudan veya günahı kadar cehennemde kaldıktan son¬ra) cennete girecektir.” dedi. “Ey Cebrail! Zinâ etseler; hır¬sızlık yapsalar da mı?” dedim. Cebrail (a.s.) “Evet” dedi.” Ben “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Hırsızlık yapsalar, zinâ etseler de mi?” diye tekrarladım. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Evet” dedi. Ben yine “Hırsızlık yapıp zina etseler de mi?” dedim. Hz. Pey¬gamber (s.a.v.) “Evet” dedi. “İçki içse de” ibaresini de ekledi.”
(Rûdânî, Cem’ül-Fevâid, c.1 s.7)