Mevlana Takviminde Bugün

31Mar 2013

Sultan Abdülhamîd Han’ın haber alma teşkilâtı, gayet
ince metodlarla çalışmıştır. Bu teşkilât sayesinde, yabancılarla
düşüp kalkanlar ve elçiliklere girip çıkanlar, Beyoğlu
eğlence yerlerinde gezip dolaşanlar, bazı postahanelerden
Avrupa postalarını gözetleyip kollayanlar, ecnebî vapurlarından
çıkıp şehri ziyaret edenler, Avrupa’ya gidenler ve
oradan dönenler, bütün idare ve icra cihazlarında söylenip
konuşulanlar ve düşünülüp tasarlananlar, malî ve iktisâdi
müesselerde, fikrî ve siyasî muhitlerde evrilip çevrilenler,
hiçbir müdahale olmaksızın anı anına kayıt ve zaptedilmiştir.
Ulu Hakan İkinci Abdülhamîd Hân’ın, bir imparatorluğu
tasfiye saatinde ele alıp 33 sene ayakta tutabilmesinin sırları
içinde başlıca sepeblerinden biri de işte bu istihbarat
teşkilâtıdır.
Bir aralık Müşir Fuat Paşa’nın çıkarmak istediği askerî isyan,
bu teşkilât sayesinde haber alınmış, başlamadan bastırılmış
ve mensuplarından 146 subay ele geçirilerek çeşitli
cezalara çarptırılmıştır.
Ermeni meselesinde Sultan Abdülhamîd Han’ın İngiliz
Sefirine verdiği cevap, onun istihbarattaki kuvvetini göstermek
bakımından akıl durdurucudur: Sefir, Zât-ı Şâhane’ye
soruyor: Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?
“Zat-ı Şahane” dudaklarında acı ve tiksintili bir tebessüm,
ok gözlerini sefire mıhlayıp cevap veriyor: “Filân gün,
filan saatte Karadeniz’in filan noktasına yaklaşıp, karaya,
Ermenileri Türklere karşı silâhlandırmak için şu kadar sandık
malzeme çıkaran ve komitecilere teslim eden İngiliz
gemisinde, Türk başına kaç silâh bulunuyorsa tam o kadar
Ermeni öldüreceğiz.”
Sefir, dehşetinden başını tutmuş ve bu ahmak hayret
karşısında Sultan Abdülhamîd Han acı gülüşünde devam
etmiştir. Sultan Abdülhamîd Han’ın hafiyeleri dâvası, onun
vatana hizmet gayesinin yanı başına alınmalı ve bu nokta

30Mar 2013

Îbn-i Asâkir Muhammed bin Hamza demiştir ki:
“Büyük dedem Abdullah bin Selâm, Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’de çıktığını duyduğu zaman, O’nunla karşılaşmak istemiş, O’nun yanına gitmiştir… Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kendisine: “Sen, Abdullah bin Selâm’sın ve Yesrib (Medine) halkının âlimisin!”
buyurmuştur. Dedem de “Evet” demiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) ona
“Ey Abdullah, Allâh (c.c.) aşkına doğru söyle, Allâh (c.c.)’nün Musa’ya indirdiği Tevrat’ta benim vasfım yok mudur?” demiş. O, bu soru karşısında demiş ki:
“Yâ Muhammed! Bana Rabbinden bahset!” Tam bu sırada Cebrail (a.s.) gelip:
“De ki: Allah ehaddir, Allâh Samed’dir! Doğurmamış ve de doğurulmamıştır! Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır”
meâlindeki Îhlâs Sûresinin âyetleriyle cevab vermesini söylemiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu âyetleri okuyarak cevaplamıştır. İşte bunun üzerine büyük dedem Abdullah bin Selâm:
“Şehâdet ederim ki Sen, Allâh’ın resûlüsün! Gerçekten Allâh sana yardım edecek ve senin elinle İslâmı diğer dinlerin üzerine çıkaracaktır. Ben senin sıfatını Tevrat’ta:
“Ey Peygamber, Biz Seni şâhid, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik! Sen benim kulum, Resûlümsün! Sana el-Mütevekkil adını verdim, sen sert ve şiddetli değilsin, sokaklarda bağırır değilsin, kötülüğe iyilikle karşılık verirsin, affeder bağışlarsın… Allâh, eğri milleti O’nunla doğrultmadıkça, onlar: “Lâ ilahe illallah!” Kelime-i Tevhidi ile doğru yolu bulmadıkça; O’nun vâsıtası ile kör gözleri açmadıkça, işitmeyen kulakları işitir hâle getirip kapalı kalbleri açmadıkça, O’nu dünyadan âhirete göçürmeyecek, O’nu vefat ettirmeyecektir!”
şeklinde bulup okumuşumdur demiştir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Tevrat’ta kendi vasıflarına dâir yazılanları ve ümmetinin “Ümmet-i Hammâd” (Her hâl ü kârda Allâh (c.c.)’a hamd eden bir ümmet)” olduğunu anlattıktan sonra:
“…ve onların indileri yâni kitapları kalblerindedir… Savaşta saf tuttukları gibi, namazlarında da saf tutarlar…Onlar, öz canlarını Allâh (c.c.) yolunda feda ederek Allâh (c.c.)’nun yakınlığını kazanırlar…Onlar, geceleri râhib, tâat ve ibâdette; gündüzleri ise arslan kesilirler. Allâh (c.c.) yolunda canla başla cihâd ederler…”buyurdular.
(İmâm Suyûti, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mucizeleri, 1.c., 26-40.s.)

29Mar 2013

Yüce İslâm dininin temel esaslarından birisi de, Allâh
(c.c.)’un, peygamberleri aracılığıyla insanlığa gönderdiği kitaplara
iman etmektir. Kitaplara iman, icmâli ve tafsili olmak
üzere iki kısımdır: İcmâli iman: Hz. Adem’e, Hz. Şit’e, Hz.
İdris’e, Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, Hz. Davud’a, Hz. İsa’ya ve
Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e (hepsine
salât-ü selamlar olsun) yüz suhuf ve dört kitap nâzil olduğuna
inanmaktır. Tafsîlî iman ise: Hz. Âdem (a.s.)’a on sayfa, Hz.Şit
(a.s.)’a elli sayfa, Hz. İdris (a.s.)’a otuz sayfa, Hz. İbrahim
(a.s.)’a on sayfa, Hz. Musa (a.s.)’a Tevrat, Hz. Dâvud (a.s.)’a
Zebur, Hz. İsa (a.s.)’a İncil ve Efendimiz (s.a.v.)’e de Kur’ân-ı
Kerim’in Allâh (c.c.) tarafından gönderildiğine inanmaktır.
Bizlere bildirilen bu kitaplardan Hz. İbrahim (a.s.)’ın sayfaları
tükenmiştir. Halen izine rastlanamamaktadır. Dâvud
(a.s.)’ın Zebur’u, Tevrat ve İncil, Yahûdiler ve Hıristiyanların
elinde mevcuttur ama Kur’ân-ı Kerim bu kitapların tahrif olunduklarını
haber vermektedir. Bu kitaplar incelendiğinde birçok
bölüm ve açıklamanın açıkça Cenâb-ı Hakk’a ait olmadığı anlaşılır.
Allâhü Teâla’nın sözleri ile insanların sözleri bu kitaplarda
birbirine karıştırılmış ve hangi bölümün Allâh (c.c.)’a, hangi
bölümün insanlara ait olunduğu bilinememektedir.
Kitaplara iman etmek, bu kitapların tamamının Allâhü
Teâla tarafından vahiy yoluyla peygamberlerine indirildiğine
inanmak, çalışma ve gayret gösterme ile elde edilebilen bir
cinsten olmadığına, kehânet ve sihir kâbilinden şeyler olmadığına,
şeytan, cin ve kötü ruhlar tarafından uydurulmuş şeyler
olmadığına kesinlikle iman etmektir.
Kitaplara iman etmek, bu kitapların Allâhü Teâla tarafından
vahiy emini Hz. Cibril (a.s.) adındaki melek aracılığıyla peygamberlere
gönderildiğine iman etmektir. Kâinatın Efendisi
Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e nâzil olan Kur’an-ı Kerim’in
yüce Allâh (c.c.)’un kelâmı olduğuna inanmak, gönderildiği
günden bu güne dek, bozulmadığına hatta bir tek harfinin bile
değişmediğine ve böylece kıyâmete kadar devam edeceğine
iman etmektir.
(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 120.s.)

28Mar 2013

Teyemmüm bir niyet ve iki vuruştan ibarettir. Birisiyle yüzünü
diğeri ile iki ellerini dirsekleriyle beraber mesheder. Cünüplük
ve abdestsizlik için teyemmüm etmek aynıdır. İmam-ı
Âzam Ebû Hanife (r.a.)’a göre; toprak, kum, taş (tozu), kireç,
alçı, sürme ve zırnık gibi yerin cinsinden olan her şeyle teyemmüm
etmek caizdir.
Bir kimse, misafir olduğu halde veya şehir haricinde olup,
şehir ile bulunduğu yerin arasında bir mil (dört bin adım) yahut
daha fazla mesafe bulunursa ya da suyu bulabiliyor da,
suyu kullandığı takdirde hastalığının artacağından, veya cünüp
olan şahıs soğuk su ile yıkandığı takdirde öleceğinden
veya hastalanacağından korkarsa, o zaman temiz toprak ile
teyemmüm eder.
Teyemmümde (farz olan hangi ibadeti yapmak için teyemmüm
ediyorsa onun için kalben) niyet etmek farzdır.
Abdestte ise müstehaptır. Abdesti bozan her şey teyemmümü
de bozar. Ayrıca kullanmaya gücü yettiği takdirde suyu
görmek de teyemmümü bozar. Teyemmüm ancak temiz toprakla
caiz olabilir. Başta suyu bulamayıp da vaktin sonunda
bulmasını ümit eden bir kimseye namazı vaktin sonuna
doğru geciktirmek müstehap olur. Bir teyemmümle istediği
kadar farz ve nafile namazı kılabilir.
Abdest almakla meşgul olduğu takdirde bayram namazının
kaçırmaktan korkarsa teyemmüm ederek namaz kılar.
Cuma namazına gelen, abdestle meşgul olduğu takdirde
namazının geçmesinden korkarsa bile teyemmüm etmez,
ancak abdest almak mecburiyetindedir. Cumaya yetişirse
kılar, yetişemezse öğle namazını dört rekât olarak kılar.
Bunun gibi vaktin darlığından dolayı abdest alıncaya kadar
vaktin çıkmasından korkarsa bile teyemmüm etmez, ancak
abdest alıp namazını kaza olarak kılar.
Eğer (yol) arkadaşında su varsa teyemmüm etmeden
önce suyu istemesi lâzımdır, vermediği zaman teyemmüm
edip namazını kılar.
(Ebu’l Hasan Kudûri, Kudûri Tercümesi, 15.s.)

27Mar 2013

Cenâb-ı Hakk buyuruyor: “O, yücedir, büyüktür.”
(Bakara s. 255)

“Allâh yücedir, büyüktür.” (Nisâ s. 34) “O, görüleni de görülmeyeni de bilir; çok büyüktür, yücedir.”
(Rad s. 9)

Bu öyle bir rütbedir ki, bunun fevkinde rütbe yoktur, bütün rütbeler ondan aşağıdır. Çünkü bu kelime, Ulûv (yükseklik) kelimesinden meydana gelmiştir. Bu ise Es-Süfe (Alçak) kelimesinin karşılığıdır. Allâh (c.c.)’ün üstünde hiç bir derece tasavvur edilemez! Çünkü mutlâk yüce O (c.c.)’dür. Cisimler gibi ölçülmekten, tartılmaktan münezzeh olan
Ulu varlığın yüceliği rütbe itibariyledir. Yoksa bir mekân üstündedir, anlamında değildir.
“Râhman arşa istiva etmiştir.” (Tâ Hâ s. 5)

âyetinde arşın zikredilmesi ise, arş bütün cisimlerin üstünde olduğu içindir. Onun için onun üstünde olansa her şeyde üstün olacağı muhakkaktır. Mesela “halife, sultandan üstündür” derler ve bu sözle onun bütün insanlardan üstün olduğunu tenbih ederek anlatmak isterler. Allâh (c.c.), Kur’an’da kendisini bizlere tanıtmıştır: Tüm âlemleri yaratan, kainâtın tek hâkimi olan Allâh (c.c.) uludur. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların yegâne sahibi O’dur. O’ndan başka ilah yoktur, Allâh (c.c.) insanların şirk koştuklarından çok yücedir. Tüm mülk O’na aittir; O, herşeye güç yetirendir. O, yüce makamların da sahibidir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk; Allâh (c.c.)’ın kimseye ihtiyâcı yoktur. Kuşkusuz ‘en güzel isimler’ (Esmâü’l Hüsnâ) Allâh (c.c.)’a ait olduğu için O’nu eksiksiz olarak tarif etmek bir insan için mümkün değildir. O’nu ancak kendisinin bize bildirdiği ile tanıyabilir, yüceliğini ancak Kur’an âyetleriyle takdir edebiliriz.
(İmam-ı Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, 125-126.s.)

26Mar 2013

İlk müslümanlardan ve aşere-i mübeşşere’den olan
Ebû Ubeyde (r.a), kahramanlığıyla tanındığı kadar,
“Eminü’l-Ümme (ümmetin emini)” lâkabıyla meşhur olmuştur.
Resûlullah (s.a.v.) onun için: “Her ümmetin bir emini
vardır, bu ümmetin emini Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’tır.”
buyurmuştur.
Uhud günü Resûlallah (s.a.v.)’in başına giydiği miğferin
iki halkası isabet eden ok sebebi ile yanaklarına girmiş ve
mübarek yüzünü kanatmıştı.Bu olayı Hz. Ebû Bekir (r.a.)
şöyle anlatmaktadır: “Uhud günü Resûlullah (s.a.v.)’e ok
isabet edip miğferin iki halkasının yanağına girdiğini görünce
Allâh Resûlü (s.a.v.)’e doğru koşmaya başladım.Bu
arada bir adamın uçarcasına Allâh Resûlü (s.a.v.)’e yöneldiğini
gördüm ve içimden bu adamın dost olması için dua
ettim. Resûlullah (s.a.v.)’in yanına geldiğimde bu kişinin
Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) olduğunu gördüm. Bana “Ey
Ebâ Bekir (r.a.), Allâh (c.c.) hakkı için müsaade et halkaları
Resûlullah (s.a.v.)’ın yüzünden ben çıkarayım.” dedi.
Ebû Ubeyde (r.a.) kesici dişi ile halkayı çıkardı ve halkayla
birlikte dişi yere düştü. Sonra diğer halkayı da aynı şekilde
çıkardı, ikinci dişini de böyle kaybetti.”
Ebû Ubeyde(r.a.)’in vasiyeti şu şekildeydi:
“Size bir vasiyyetim var. Onu kabul ederseniz hayra
erersiniz: Namazınızı kılın, orucunuzu tutun, sadakanızı
verin, haccınızı ifâ edin, birbirinizi gözetin, emirlerinize itaat
edin ve onları aldatmayın. Dünya sizi aldatmasın. Bir
insan bin sene de yaşasa âkibet şu neticeye varır: Allâh
(c.c.) insanların alnına ölümü yazmıştır, onun için hepsi
ölürler. İnsanların en akıllısı Allâh’a (c.c) en çok itaat eden,
âhiret için çok çalışandır. Hepinize Allah (c.c)’ın selâm ve
rahmetini, lütûf ve bereketini niyâz ederim. Haydi Muâz!
Cemaate namaz kıldır.”
(Muhammed Halid, Ümmetin Yıldızları, 196-198.s.)

25Mar 2013

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin
sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî
Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Peygamber”
olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da
ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı.
Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “Birinci Cihân
harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe
gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık
son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek
bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği
yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları
çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe
çalışıyorlardı.
Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk
eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine
ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapamadığınızı
söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri
yaşayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize
cihâdı öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar ve
ömürleri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı.
Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde
Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu
anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab;
keskin kılıç saldırıcı” diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri
üzerine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile
derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak
görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar;
anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz.
Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde
silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).
Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi
O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan
eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn
salla’llâhü Te‘âlâ aleyhi vesellem.
(www.ramazanoglumahmuds a m iks.com)

24Mar 2013

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak
devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini
hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın
her türlü hizmetlerine varıncaya kadar her an Sâmî Efendimiz,
yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve
seve yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle
aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf
ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın
hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî
Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil
her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet
bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım,
Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân
ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.
Dünyâ hayatını Nebîy-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin buyurdukları
gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir
mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun
hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer
olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde
her an tatbîk ettiler. Bir yabancı âlim, Fakire kendilerinin
hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu
hâllerini anlattım:
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Seferden döndüğünüzde
hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz” buyuruyorlar.
Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için
her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest
almak için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından
geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında
bıkmadan, usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini
haberdâr ederler, onun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca
odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl
günde en az on defa devâm etti” deyince yabancı âlim ayağa
kalkarak: “Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiçbir velî
sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez,
ancak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

23Mar 2013

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile
“Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizmetinde”
geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla
aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet
şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine
teslîm olmalıydı ki bi’iznillâh neticeye ulaşsın.
Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî hazretlerinin talebelerinden
biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının
huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “Evlâdım,
bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?”
diye soruyor. Talebe: “Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir
çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” diyor.
Bunun üzerine Allâme Taftadânî hazretleri: “Oğlum beni de
şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar.
Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendilerinde
zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.”
Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan
hükme göre nasîbi olan müsaid kişiler mürşid-i kâmili bulup ona
tam olarak teslîm olurlarsa bi’iznillâh neticeye ulaşır, ma‘nevî
mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi
kendilerinde bi’iznillâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa
zamânda icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.
Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı
Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arkadaşımla
berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik.
Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan
dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini
de göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine
gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında
genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç ortada dolaşmasa
o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.”
diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri:
“Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!”
dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi.
“Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zann ettiniz, helâllik alın.”
buyurdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki zâtı ve aralarındaki
derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.

22Mar 2013

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)
yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birincilikle
bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli
Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından
Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi Hocanın
babası): “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd
Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi
Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler.
Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:
“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi
Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed
Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince;
birden Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim
evlâdımız” buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu
sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm
tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede
ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik
bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre
inâbe verdiler.”
Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı
Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr
u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen
dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü
li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri
mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde
dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin
ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun
elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak bir müddet
güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasiyle
bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı.
Dervîş hayretler içinde kaldı.
İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî
salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesiblerden
müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî
(s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-zni’llâh. Mürşid-i
kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı
orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i
kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi’iznillâh