Mevlana Takviminde Bugün

06Haz 2015

Osmanlı, Allâh’ın dînini yaymak için cihâd etmiş, düşmanlarına;
İslâm’ı kabul etmelerini, kabul etmemeleri hâlinde cizye
vererek İslâm bayrağı altında huzûrla yaşamalarını teklif
etmiştir.
Nitekim Petervaradin’in fethinden evvel, Kur’ân ve Sünnetin
emrine uyularak sulh içinde itaatleri istenmiş ve isyan ve
zulümde inad edince cihâd ilan edilmiştir. Osmanlı tarihleri,
her savaş öncesi, “Kötülüğü en güzel bir şekilde bertaraf
ediniz” hadîsi ve “Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle
davet et” âyetinin emirlerine uyulduğunu açıkça beyan
etmektedir. Bu dediğimiz hususu, Batılı tarihçiler de kabul
etmektedirler. Mesela Alman Tarihçi Lies aynen şunu söylemektedir:
“Rum ve Acem ülkeleri feth edilince, Müslüman ordusu
ülkelerin insanlarını, İslâm ile kılıç arasında değil, İslâm
ile cizye arasında serbest bırakırdı. Bu husus methe layıktır.”
Düşmanın İslâm toprağını istila etmesi veya tahammül
edilemez bir şekilde hareket etmesi hâlinde, müdafaa harbi
yapmak gerekir Osmanlı Devleti’nin savaşlarının önemli bir
kısmı, müdafaa harbi niteliğindedir.
Güçsüz ve zayıf kimselere destek olmak gibi insanî sebepler
de harb sebebidir. Rodos’un fethi orada bulunan 5-6
bin kadar Müslümana zulüm yapılması hatta yerli halka bile
zulmedilmesidir. Gerçekten buradaki Müslümanları, Hıristiyan
idareciler adada esir tutmuşlar; gündüz boyunları bukağıda
ve gece ise ayaklarına zincir takmışlardır. İbn-i Kemal, Mohaç
Seferinin sebeplerinden biri olarak Macar Valilerinin ahaliye
yaptıkları zulmü göstermektedir. Nitekim gayrı Müslim tarihçiler
dahî, Bizans’ın zulmünden dolayı çok sayıda Hıristiyan’ın
Osmanlı askerlerinden yardım istediğini açıkça ifade etmektedirler.
Münafıkları, dinden dönenleri, İslâm’ın kesin emirlerini
(zekât gibi) inkâr edenleri, İsyancıları ve andlaşmayı
bozanları cezalandırma gayesi de meşru’ bir harbin gerekçelerindendir.
Osmanlı Devleti’nin Anadolu Beylikleri ve Celâlî
isyanları İle ilgili hareketleri bu manada harbe girmektedir.
(Ahmed Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s.27-28)

05Haz 2015

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri buyurmuşlardır: “Ben ilmin
medinesiyim (şehriyim), İmâm-ı Alî de kapısıdır. İlmi isteyen
kapısına müracaat etsin.” Bu hadîs-i şerîf, İmâm-ı Alî (r.a.)
Hazretleri’nin dîni bilgilerden çok haz duyduğunu ispat ediyor.
Dini bir mesele için Hz. Muaviye (r.a.)’e müracaat olunduğunda:
“İmâm-ı Alî (r.a.) Hazretlerine müracaat ediniz, zira benden
âlimdir.” cevabını verir. “İmâm-ı Alî (r.a.) Hazretleri’nin
fazîletlerini ve menkîbelerini zikreylemek veya hakkında ‘r.a.’
(Allâh Ondan Râzı olsun) demek ibâdettir.” (Cami‘u’s-Sağir)
“Allâh’ın isimlerinden başkası zikrolunmaz” diye itiraz
olunmasın. Zîrâ: “Salihleri anmak günahlara keffarettir.” “Salihlerin
anıldığı yere -yahud sâlihler anıldığı zaman- rahmet
iner.” Hadîsleri bu mânâyı onaylamaktadır. “İmâm-ı Alî dünyada
ve ahirette benim kardeşimdir.” (Cami‘u’s-Sağir)
“İmâm-ı Alî’nin bana olan nisbeti, Hârun (aleyhisselâm)’ın
Mûsa (a.s.)’a olan nisbeti gibidir. Şu kadar ki benden sonra
Peygamber gelmeyecektir.” Bu hadîs-i şerîften anlaşılan ölçü,
peygamberlik ölçüsü veya kendinden sonra halifeliğe sahip olması
değildir. Zira Hârun (a.s.), Mûsa (a.s.)’dan önce âhirete teşrif
buyurmuşlardır. Belki yüce maksatları, Tebûk gazasına teşriflerinde
İmâm-ı Alî (r.a.) Hazretlerini yerlerine bıraktıkları mânâdır.
“Mü’min’in sahife-i amalinin alâmeti İmâm-ı Alî Hazretlerinin
muhabbetidir.” (Cami‘u’s-Sağir)
“Bir kimse Alî’yi severse beni sevmiş olur ve Alî’ye buğz
ederse bana buğz etmiş olur.” İmam-ı Ali (r.a.) Hazretlerinin
muhabbeti öyle bir güzel şeydir ki, onun sahibine günah zarar
vermez, yani günah işlemez ki zarar versin. Bununla birlikte şer-î
kurallara aykırı hareket edenler de biliniz ki İmam-ı Ali (r.a.)’in muhabbeti
yoktur.
“İmâm-ı Alî (r.a.) Hazretleri’ne düşmanlık eden kimseye
Cenâb-ı Hakk (c.c.) düşman olsun. Lakin ictihad üzerine ayrılık
eden ashâba düşmanlık olunmaz.” (Menâvî)
“İmâm-ı Alî (r.a.) Hazretleri’ne sözlü ve fiili tâbî olanlar ve
ensarı olanlar kıyâmet gününde ilahi ihsanın fazlasına ermiş
olur.” (Menâvî)
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Osman ve Ali (r.a.e), s. 85-86)

04Haz 2015

Nu’mân bin Beşîr (r.a.)’den rivâyet’e nazaran; “Resûlullâh
(s.a.v.)’in şöyle buyurduklarını işittim: “Allâh’a yemîn ederim
ki ondan sonra da kimseden böyle bir şey işitmedim:
Helâl de bellidir; harâm da. Bu ikisinin arasında şübheli
şeyler vardır. Bunu size bir misâl ile açıklayayım, Allâh’ın
bir korusu vardır: Allâh’ın korusu, haram kıldığı şeylerdir.
Korunun etrâfında dolaşanın, koruya girmesi muhtemeldir.
Şübheli işleri yapanın da, bundan cesâret alarak,
harâm olan şeyleri işlemesi muhtemeldir.”
Mazurî der ki: “Şer’-i Şerîf’te bu hadîsin pek büyük ehemmiyeti
vardır.” Hatta bu hadîs-i şerîf için “İslâm’ın üçte biridir.”
diyenler vardır.
Ebû Dâvûd Es-Sicistânî der ki: “Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in
hadislerinden beş yüz bin hadîs yazdım. Bunları da dört
bine indirdim. Bunlar da şu dört (4) hadîs-i şerîfe dayanmaktadır:
1- Ameller ancak niyetlere göredir.” 2- Kişinin
Müslümânlığının güzelliği ve kemâli, kendini ilgilendirmeyen
şeyi terk etmesidir. 3- Helâl bellidir; harâm da
bellidir. 4- Kişinin kendi nefsi için sevdiği şeyi, mü’min
kardeşi için de sevmedikçe mü’min olamaz.
Bazıları dördüncü hadîs-i şerîf için: “Dünyaya bağlanma
ki Allâh seni sevsin…” hadîsini rivâyet etmişlerdir.
Mazurî der ki: “Ulemâ, bu hadîse çok ehemmiyet verdiler.
Çünkü insan, Allâh’a ancak temiz bir kalb ve sağlam bir
cisimle kulluk yapabilir. Bütün kötülükler kalbden doğar ve
vücûdla da yapılır. Bir hadîs-i şerîflerinde Nebî (s.a.v.) Efendimiz:
“Kalbin ıslâhına, kalbin ıslâhının da vücûdun ıslâhı
olacağına” işâret buyurmuşlardır. Bunun gerçek olduğunu
ilim adamları, hattâ şerîate inanmayanlar bile kabul ederler.”
İnsan ibâdet ve muâmelâtında şübheli şeylerden sakınmazsa,
harâm olan şeyleri de işlemeğe cür’et eder. Bu da
dînin fesâdına sebeb olur. Bunun içindir ki Nebî-yi Ekrem
(s.a.v.) Efendimiz, şübheli şeylerden sakınmamızı emir buyurmuşlardır.
(Sünen-i Neseî Tercemesi c. 7, s. 325-326)

03Haz 2015

Ebü’d-Derdâ (r.a.)’den şöyle nakledilir: “Ömer bin Hattab
(r.a.) Beyt-i Makdis’i fethedip, Câbiye denen yere gelince,
Bilâl-i Habeşî (r.a), Hz. Ömer (r.a.)’den, kendisini Şam’a
yerleştirmesini istedi. Hz. Ömer (r.a.), onun bu teklifini kabûl
etti. Bilâl-i Habeşî (r.a.) burada evlendi. Bir gün rü’yâsında
Resûlullâh (s.a.v.)’i gördü. Resûlullâh (s.a.v.) ona; “Bu ne
eziyet böyle yâ Bilâl? Beni ziyâret edeceğin zaman yaklaşmadı
mı?” diye buyurunca, Hz. Bilâl (r.a.) üzüntü ile
uyandı. Bineğine bindi ve korku ile Medîne’ye doğru yola
çıktı. Resûlullâh (s.a.v.)’in kabr-i şerîflerine geldi. Orada ağlamaya
başladı. Sonra Hasan ve Hüseyin (r.anhümâ)’nın
yanlarına gitti. Onlara sarıldı ve onları öptü. Onlar Hz. Bilâl
(r.a.)’e; “Mescid-i Nebevî’de Resûlullâh (s.a.v.) için okuduğun
ezân gibi bir ezânını dinlemek istiyoruz” dediler.
Bilâl-i Habeşî (r.a.) onların bu isteğini kabûl etti. Mescid-i
Nebevî’ye giderek, Resûlullâh (s.a.v.) zamânında ezân
okuduğu yerde durdu. Allâhü Ekber, Allâhü Ekber diye
okumaya başlayınca, Medîne-i Münevvere’de büyük bir
heyecân meydâna geldi. Eşhedü en lâ ilâhe illallâh deyince,
bu durum daha da arttı. Eşhedüenne Muhammeden
Resûlullâh okuyunca, herkes başlarını pencerelerden
dışarı çıkardılar ve: “Yoksa Resûlullâh (s.a.v.) tekrar
mı dirildi?” dediler. Resûlullâh (s.a.v.)’in vefâtından sonra,
bugünden daha çok erkek ve kadınların ağladığı bir gün
görülmedi.
Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) zamânında, Bilâl-i Habeşî (r.a.)
Medîne-i Münevvere’ye sırf Resûlullâh (s.a.v.)’i ziyâret için;
Tabiîn zamânında Ömer bin Abdülazîz (r.a.)’in gönderdiği
şahıs ise, sırf onun selâmını Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaştırmak
için gitmişti. Medîne’ye bir ihtiyâcı için gidip, bu sırada da
Resûlullâh (s.a.v.)’in ziyâret edilmesi veya sırf Resûlullâh
(s.a.v.)’i ziyâret gâyesi ile Medîne’ye gidilmesiyle ilgili
rivâyetler pek çoktur.
(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-Sikâm fî Ziyâreti Hayr-il-Enâm)

02Haz 2015

Resûlullâh (s.a.v.)’in irtihâlinden sonra insanların bir kısmı
dinden çıkmışlardı. Dinden dönenler iki sınıftır. Birinci sınıf
tamamen irtidat edenler ki, yalancı peygamberlere uyanlar
ve müşrikliğe dönenlerdi, ikinci sınıftakiler ise, namazla
zekâtın arasını ayıranlardır. Zekât vermeyenlerdir. Bunlar
hakikatte mürted değil, baği (âsî) idiler. Bunlarla mücadeleye
itirazlar vardı. Hz. Ebû Bekir (r.a)’in dirâyetiyle, bu mesele
de halloldu.
Ebû Hüreyre (r.a) şöyle demiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) dünyadan
gidipte ondan sonra Ebû Bekir (r.a) halîfe seçildiği ve
araplardan küfredenler, küfrettiği zaman Ömer İbnü’l Hattab
(r.a), Ebû Bekir (r.a)’e şunları söyledi:
Resûlullâh (s.a.v.): “İnsanlar Allâh’dan başka ilah yoktur
deyinceye kadar (onlarla) çarpışmaya me’mur oldum;
imdi her kim Lâilâhe illâllâh derse malını ve canını benden
korumuş olur. Ancak hakkıyla olursa müstesna!
Onun da hesabı Allâh’a kalmıştır.” buyurduğu halde sen,
nasıl oluyor da insanlarla harb ediyorsun? Ebû Bekir (r.a.):
“Vallâhi namazla zekatın arasını ayıranlarla, mutlaka harb
edeceğim. Çünkü zekat, malın hakkıdır. Vallâhi Resûlullâh
(s.a.v.)’a veregeldikleri, yularları bana vermezlerse, vermediklerinden
dolayı onlarla, behamehal harb ederim.” dedi.
Bunun üzerine, Ömer İbnül-Hattab (r.a): “Vallahi iyi anladım
ki Allâh Azze ve Celle Ebû Bekir’in kalbine kıtal için, fütuhat
vermiş. Ve anladım ki, bu kıtal hakmış” dedi.
ZEKATI NE ZAMAN VERMELİYİZ?
Her müslüman, malının nisap miktarının ne zaman geçtiğini
bilemeyebilir. Bu münasebetle Hicri senenin belirli bir
zamanını zekat için tayin etmelidir. Bu davranış sünnettir.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Şaban ayını tayin etmiştir. Böylece
müslümanların Ramazana daha kuvvetli ve huzur içerisinde
girmesi sağlanmıştır.
(Ahmet Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 1.c., 183.s.)

01Haz 2015

(Bu iki duâ akşamla yatsı arasında 3’er defa okunmalı ve
okuyuştan önce Yâsîn-i şerîf okunmalıdır.)
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-râhîm
“Allâhümme yâ ze’l-menni velâ yümennü ‘aleyhi. Yâ ze’lcelâli
ve’l-İkrâm. Yâ ze’t-tavli ve’l-in‘âm. Lâ-ilâhe illâ ente
zahra’l-lâci’îne ve câre’l-müste’cirîne ve emâne’l-hâifîne.
Allâhümme in-künte ketebtenî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi şakıyyen
ev mahrûmen ev matrûden ev mukatteren ‘aleyye
fî’r-rızkı fe’mhu’llâhümme bi fazlike şekâvetî ve hırmânî ve
tardî ve ıktâre rızkî ve esbitnî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi sa‘îden
ve merzûkan ve müveffekan li’l-hayrâti fe-inneke kulte ve
kavlüke’l-hakku fî kitâbike’l-münzeli ‘alâ lisâni nebiyyike’lmürselîn.
Yemhu’llâhu mâ-yeşâü’ ve yüsbitü ve ‘ındehu
ümmü’l-kitâbi ilâhî bi’t-tecelliyyi’l-‘azami fî leyleti’n-nısfi min
şa‘bâne’l- mükerremi’lletî fî-hâ yüfraku küllü emrin hakîmin.
Ve yübremü en-tekşife ‘annâ mine’l-belâi’ mâ-na‘lemü vemâ
lâ-na‘lemü vemâ ente bihî a‘lemü inneke ente’l-e‘azzü’l-ekram.
Ve sallâ’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve
ashâbihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve sellem.”
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
“İlâhî cû‘düke dellenî ‘aleyk. Ve ihsânüke evsalenî ileyk.
Ve keremüke karrebenî ledeyk. Eşkû ileyk mâ-lâ yahfâ ‘aleyk.
Ve es’elüke mâ-lâ ye’süru ‘aleyk. Îza-‘ılmüke bi-hâlî yekfî ‘an
süâlî. Yâ müferrice kürebe’l-mekrûbîn. Ferric annî mâ-ene
fîh. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.
Festecibnâ leh. Ve necceynâhü mine’l-ğammi ve kezâlike
nünci’l- mü’minîn. Allâhümme yâ ze’l-menni velâ- yümennü
‘aleyh.”
Bu salavât 100 def’a okunacaktır.
“Allâhümme salli ‘alâ rûh-i seyyidinâ Muhammedin fi’lervâh.
Ve salli ‘alâ cesed-i seyyidinâ Muhammedin fi’l-ecsâd.
Ve salli ‘alâ kabr-i seyyidinâ Muhammedin fi’l- kubûr.”
HADÎS-İ ŞERİF:
“Allâhü Te‘âlâ bu gece ümmetime, Benî Kelb kabîlesinin
koyunlarının tüyleri adedince rahmet eder.”
(Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 59-64.s.)

07Nis 2015

Namazı da saygı ve ta‘zim ile kılabilmek için bazı edeblere
uymak gerekir. Bunları yapmak fazîletlidir, daha çok sevâb
kazanmaya sebebdir. Şuurlu bir müslüman namazın ne kadar
büyük bir ibâdet olduğunu bilir, namaz sayesinde merhâmeti
geniş olan ezelî mabudunun manevî huzurunda bulunduğunu
anlar. O mukaddes mabûdunun kendisini görüp bildiğini düşünerek
son derece edebe riâyet eder. Görünüş haliyle tevâzû
belirten bir durum alır. Mümkün olduğu kadar kalbinin iç duygularını
dünyadan ve bayağı düşüncelerden korumaya çalışır.
Bunun içindir ki: “Namaz ancak kalb huzuru iledir.” denilmiştir.
Namazların başlıca edebleri şunlardır:
1. Namazda dışı ve içi ile bir sükûnet, bir huzûr ve Allâh’a
ibâdet duygusu içinde bulunmak.
2. Üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğmelemek ve erkekler
için, yenleri varsa, ellerini yenlerinden dışarıya çıkarmak.
3. Kıyam hâlinde secde yerine, rükûda ayakların üzerine,
secdede burnun iki yanına, oturuşta kucağa, selâmda sağ ve
sol omuz başlarına bakmak.
4. Yalnız başına namaz kılanın, rükû ve secde tesbihlerini
üçten fazla yapması.
5. İkâmet alınırken “Hayye alel-felâh = Haydin Kurtuluşa”
denildiği zaman, imâm ve cemaat için ayağa kalkmak. İmâm
mihraba yakın bulunmazsa, her saf, aralarından imâm geçince
ayağa kalkar.
6. İmâm için “Kad kametü’s-salat = Namaz başladı” denildiği
anda namaza başlamak, imâm, bu hareketi ile müezzinin sözünü
doğrulamış olur. Bununla beraber ikâmet bittikten sonra,
namaza başlanmasında da bir sakınca yoktur. İkâmet alınırken
camiye giren kimse oturur. Sonra cemaatle beraber ayağa kalkar.
İkâmetin bitmesini ayakta beklemez.
7. Namazda esneme hâlinde ağzı tutmak ve dudakları
dişlerle olsun kapamak gerekir. Mümkün olmazsa sağ el ile
kapamalıdır. Öksürüğü ve geğirmeyi mümkün olduğu kadar
gidermek gerekir. Bütün bunlar güzel sayılan işlerdir. İbâdet
arasında yapılması gereken saygı belirtilerindendir.
(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 139-140)

06Nis 2015

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir:
Allâhü Te‘âlâ hazretleri buyurur: “Kulum beni nasıl sanıyorsa
öyleyim. O kul beni andığı zamân ben onunla beraberim.
Eğer beni gönülden anarsa, ben de onu zâtımda
anarım. Eğer beni bir toplum içinde anarsa, ben de onu,
o toplumdan daha hayırlı bir toplum içinde (melekler
arasında) anarım. Eğer bana (benim rızâma) bir karış
yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın
yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek
gelirse, ben ona koşarak varırım.”
Bir kul Allâh (c.c.)’a iyi zan besleyerek, Allâh (c.c.) merhametlidir
ve bağışlayıcıdır diye güven duyarsa; Allâh (c.c.)
o kulu bağışlar ve ona merhamet eder. Eğer Allâh (c.c.)’a güvenmez
de onun merhamet ve bağışlamasını inkâr ederse, bu
ni‘metten mahrum kalır. İnsan korku ve ümid içinde yaşamalı
ve mağfiret tarafı üstün olmalıdır. Ölüm haline geldiği zamân
da, Allâh (c.c.)’un rahmetine tam bir güven beslemelidir.
Bir de Allâh Te‘âlâ hazretleri anıldığı ve zikredildiği zamân
kul ile beraber olur, sözünün ma‘nâsı, Allâh (c.c.) o kula, yardımcı
olur, rızâsı onunla olur demektir. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın
kudret ve ilmi her varlık ile beraberdir. Hiç birşey onun, kudret
ve ilmi dışında kalamaz.
Kul, gizli ve aşikâr her nasıl Allâh (c.c.)’u yad ederse, Allâh
(c.c.) de onu daha hayırlı şekilde rahmetiyle melekler arasında
anacaktır.
Bir kul az ibâdet etmekle Allâh (c.c.)’un rızâsına yaklaşınca,
Allâh (c.c.) ona çok sevâb verir. Allâh (c.c.)’a ibâdeti çoğaldıkça
Allâh (c.c.)’un ona ikrâmı çok daha büyük olur.
İbn Abbas (r.a.)’in rivâyetine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle
buyurdu: “Sizden kimin gece zahmet çekmeye (geceyi
ibâdetle geçirmeye) gücü yetmiyorsa, cimrilikten dolayı
malını (nâfile sadaka olarak) harcayamıyorsa, korkaklıktan
dolayı cihada katılamıyorsa, Allâh’ı bol bol zikretsin.”
(Taberânî)
(Ömer Ziyâuddîn Dağıstânî, Zübdetü’l Buhârî, 700.s.)

05Nis 2015

Hakk, inkârı mümkün olmayan, ispat edilmesine gerek
duyulmayan, varlığı kabul edilendir. Allâh (c.c.), ezelî ve
ebedîdir. Kâinatta olan ve akıp duran hadîseler ise hep
Allâh (c.c.)’un yaratmasıyla vücut bulmaktadır. Şu anda
âlemde neler varsa O (c.c.)’un kudretinin eseridir. Bundan
sonra neler yaratılacaksa yine O (c.c.)’nün var etmesiyle
meydana gelecektir. Hakîki mânada var olan yalnız
Allâh (c.c.)’dur. Bizim var gibi gördüğümüz her şey yarın
yok olacaktır. Göklerde olanlar da O (c.c.)’a muhtaçtır,
yerde olanlar da. Allâh (c.c.)’dan başka her şey yokluğa
mahkûmdur. Her şey değişir, yıkılır, helâk olur. Her şeyin
dizgini sadece Allâh (c.c.)’un kudret elindedir. Benim
kurduğum düzeni kimse yıkamaz, benim saltanatım her
şeyin üstünde gibi sözler söyleyen zalimler, ecelin bir temizlik
süpürgesiyle bu dünyadan süpürülüp atılmışlardır.
Tek ve değişmeyen Hak O (c.c.)’dur.
Yüce Allâh (c.c.), Kur’ân-ı Kerîm’de: “Biz gökyüzünü,
yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri boşuna
yaratmadık. Bu, küfredenlerin zannıdır. Vay ateşe
uğrayacak o inkârcıların hâline!” buyurmuşlardır.
Lâ ilâhe illallâh melikü’l hakku’l mübîn zikri günde
yüz defa söylenirse zenginliğe vesile olur.
De ki: “ Hak geldi ve bâtıl yok oldu gitti. Gerçekten
bâtıl daima yokluğa mahkûm bulunmaktadır.” (İsrâ s.
81)
Nebî (s.a.v.)’in Dilinden Dua: “Allâhümme erinel hakka
hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ah ve erinel bâtıla bâtılan
verzuknâ ictinâbeh.” Yani, “Ya Rabbi! Doğruyu bize
doğru olarak göster ve ona uymayı bize nasip et ve
yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize
göster ve onlardan sakınmamızı nasip et! (İnsanların
en üstünü hürmetine bu duamızı kabul buyur!)”
(Kurtubi – Beyhaki – Es-Sa’di Esmâü’l-Hüsnâ, 110-115.s.)

04Nis 2015

Bil ki mücâhedenin aslı ve esası, nefsi alıştığı şeylerden
kesip uzaklaştırmak ve bütün vakitlerde onu kötü arzularının
aksini yapmaya zorlamaktır. Nefsi hayırlardan alıkoyan iki sıfatı
vardır. Biri, şehvetine yani kötü arzularına dalmak, ikincisi de
taatlarden uzaklaşmaktır.
Mücâhede konusunda yüce Allâh (c.c.) şöyle buyurmuştur:
“Bizim uğrumuzda (bize ulaşmak için) mücâhede edenleri,
hiç şüphesiz biz, bize getiren yollara ulaştıracağız.
Muhakkak Allâh, iyilik sahipleriyle beraberdir.”
Serî-i Sakatî demiştir ki: “Ey gençler! Benim gibi ihtiyarlık
yaşına gelmeden önce Allâh yolunda ciddi gayret edin. Yoksa,
benim zayıf düşüp ibâdetten geri kaldığım gibi, zayıflar ve
hakkı ile ibâdet yapamazsınız.” Halbuki hazret, bunu söylediği
zaman, ibâdette hiçbir gencin kendisine ulaşamayacağı bir
durumda idi.
Hasan Kazzâz demiştir ki: “Bu tasavvuf terbiyesi üç şey
üzerine kurulmuştur:
1. İyice acıkmadan yemek yememek.
2. Uyku iyice bastırmadan uyumamak (geceyi ibâdetle geçirmek).
3. Zaruret olmadıkça konuşmamak.”
Mansûr b. Abdullah şöyle nakleder:
Ebû Ali-i Rûzbârî, “Halka âfetler üç şeyden gelmektedir.
Bunlar; Tabiatın hastalanması, âdetlere yapışmak ve kötü beraberlik”
dedi. Ben kendisine, “Tabiatın hastalığı nedir?” diye
sordum. “Haram yemektir” dedi. “Kötü âdetlere yapışmak nedir?”
diye sordum. “Harama bakmak, haram şeylerden gıda
edinmek ve gıybettir” dedi. Ben, “Kötü beraberlik nasıl olur?”
diye sordum. “Nefsinin şehveti (kötü arzuları) galeyana gelince
ona tâbi olmandır” dedi.
Ebû Osman demiştir ki: “Nefsinden herhangi bir şeyi güzel
gören kimse, onun ayıp ve kusurunu göremez. Nefsinin kusurunu
ancak, onu bütün işlerinde kusurlu bulan kimse görebilir.”
Ebû Süleyman ise şöyle der: “Ben nefsimin hiçbir şeyini güzel
görmedim ki, ondan sevap bekleyeyim.”
(İmâm-ı Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s.251-256)