Mevlana Takviminde Bugün

28Mar 2013

Teyemmüm bir niyet ve iki vuruştan ibarettir. Birisiyle yüzünü
diğeri ile iki ellerini dirsekleriyle beraber mesheder. Cünüplük
ve abdestsizlik için teyemmüm etmek aynıdır. İmam-ı
Âzam Ebû Hanife (r.a.)’a göre; toprak, kum, taş (tozu), kireç,
alçı, sürme ve zırnık gibi yerin cinsinden olan her şeyle teyemmüm
etmek caizdir.
Bir kimse, misafir olduğu halde veya şehir haricinde olup,
şehir ile bulunduğu yerin arasında bir mil (dört bin adım) yahut
daha fazla mesafe bulunursa ya da suyu bulabiliyor da,
suyu kullandığı takdirde hastalığının artacağından, veya cünüp
olan şahıs soğuk su ile yıkandığı takdirde öleceğinden
veya hastalanacağından korkarsa, o zaman temiz toprak ile
teyemmüm eder.
Teyemmümde (farz olan hangi ibadeti yapmak için teyemmüm
ediyorsa onun için kalben) niyet etmek farzdır.
Abdestte ise müstehaptır. Abdesti bozan her şey teyemmümü
de bozar. Ayrıca kullanmaya gücü yettiği takdirde suyu
görmek de teyemmümü bozar. Teyemmüm ancak temiz toprakla
caiz olabilir. Başta suyu bulamayıp da vaktin sonunda
bulmasını ümit eden bir kimseye namazı vaktin sonuna
doğru geciktirmek müstehap olur. Bir teyemmümle istediği
kadar farz ve nafile namazı kılabilir.
Abdest almakla meşgul olduğu takdirde bayram namazının
kaçırmaktan korkarsa teyemmüm ederek namaz kılar.
Cuma namazına gelen, abdestle meşgul olduğu takdirde
namazının geçmesinden korkarsa bile teyemmüm etmez,
ancak abdest almak mecburiyetindedir. Cumaya yetişirse
kılar, yetişemezse öğle namazını dört rekât olarak kılar.
Bunun gibi vaktin darlığından dolayı abdest alıncaya kadar
vaktin çıkmasından korkarsa bile teyemmüm etmez, ancak
abdest alıp namazını kaza olarak kılar.
Eğer (yol) arkadaşında su varsa teyemmüm etmeden
önce suyu istemesi lâzımdır, vermediği zaman teyemmüm
edip namazını kılar.
(Ebu’l Hasan Kudûri, Kudûri Tercümesi, 15.s.)

27Mar 2013

Cenâb-ı Hakk buyuruyor: “O, yücedir, büyüktür.”
(Bakara s. 255)

“Allâh yücedir, büyüktür.” (Nisâ s. 34) “O, görüleni de görülmeyeni de bilir; çok büyüktür, yücedir.”
(Rad s. 9)

Bu öyle bir rütbedir ki, bunun fevkinde rütbe yoktur, bütün rütbeler ondan aşağıdır. Çünkü bu kelime, Ulûv (yükseklik) kelimesinden meydana gelmiştir. Bu ise Es-Süfe (Alçak) kelimesinin karşılığıdır. Allâh (c.c.)’ün üstünde hiç bir derece tasavvur edilemez! Çünkü mutlâk yüce O (c.c.)’dür. Cisimler gibi ölçülmekten, tartılmaktan münezzeh olan
Ulu varlığın yüceliği rütbe itibariyledir. Yoksa bir mekân üstündedir, anlamında değildir.
“Râhman arşa istiva etmiştir.” (Tâ Hâ s. 5)

âyetinde arşın zikredilmesi ise, arş bütün cisimlerin üstünde olduğu içindir. Onun için onun üstünde olansa her şeyde üstün olacağı muhakkaktır. Mesela “halife, sultandan üstündür” derler ve bu sözle onun bütün insanlardan üstün olduğunu tenbih ederek anlatmak isterler. Allâh (c.c.), Kur’an’da kendisini bizlere tanıtmıştır: Tüm âlemleri yaratan, kainâtın tek hâkimi olan Allâh (c.c.) uludur. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların yegâne sahibi O’dur. O’ndan başka ilah yoktur, Allâh (c.c.) insanların şirk koştuklarından çok yücedir. Tüm mülk O’na aittir; O, herşeye güç yetirendir. O, yüce makamların da sahibidir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk; Allâh (c.c.)’ın kimseye ihtiyâcı yoktur. Kuşkusuz ‘en güzel isimler’ (Esmâü’l Hüsnâ) Allâh (c.c.)’a ait olduğu için O’nu eksiksiz olarak tarif etmek bir insan için mümkün değildir. O’nu ancak kendisinin bize bildirdiği ile tanıyabilir, yüceliğini ancak Kur’an âyetleriyle takdir edebiliriz.
(İmam-ı Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, 125-126.s.)

26Mar 2013

İlk müslümanlardan ve aşere-i mübeşşere’den olan
Ebû Ubeyde (r.a), kahramanlığıyla tanındığı kadar,
“Eminü’l-Ümme (ümmetin emini)” lâkabıyla meşhur olmuştur.
Resûlullah (s.a.v.) onun için: “Her ümmetin bir emini
vardır, bu ümmetin emini Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’tır.”
buyurmuştur.
Uhud günü Resûlallah (s.a.v.)’in başına giydiği miğferin
iki halkası isabet eden ok sebebi ile yanaklarına girmiş ve
mübarek yüzünü kanatmıştı.Bu olayı Hz. Ebû Bekir (r.a.)
şöyle anlatmaktadır: “Uhud günü Resûlullah (s.a.v.)’e ok
isabet edip miğferin iki halkasının yanağına girdiğini görünce
Allâh Resûlü (s.a.v.)’e doğru koşmaya başladım.Bu
arada bir adamın uçarcasına Allâh Resûlü (s.a.v.)’e yöneldiğini
gördüm ve içimden bu adamın dost olması için dua
ettim. Resûlullah (s.a.v.)’in yanına geldiğimde bu kişinin
Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) olduğunu gördüm. Bana “Ey
Ebâ Bekir (r.a.), Allâh (c.c.) hakkı için müsaade et halkaları
Resûlullah (s.a.v.)’ın yüzünden ben çıkarayım.” dedi.
Ebû Ubeyde (r.a.) kesici dişi ile halkayı çıkardı ve halkayla
birlikte dişi yere düştü. Sonra diğer halkayı da aynı şekilde
çıkardı, ikinci dişini de böyle kaybetti.”
Ebû Ubeyde(r.a.)’in vasiyeti şu şekildeydi:
“Size bir vasiyyetim var. Onu kabul ederseniz hayra
erersiniz: Namazınızı kılın, orucunuzu tutun, sadakanızı
verin, haccınızı ifâ edin, birbirinizi gözetin, emirlerinize itaat
edin ve onları aldatmayın. Dünya sizi aldatmasın. Bir
insan bin sene de yaşasa âkibet şu neticeye varır: Allâh
(c.c.) insanların alnına ölümü yazmıştır, onun için hepsi
ölürler. İnsanların en akıllısı Allâh’a (c.c) en çok itaat eden,
âhiret için çok çalışandır. Hepinize Allah (c.c)’ın selâm ve
rahmetini, lütûf ve bereketini niyâz ederim. Haydi Muâz!
Cemaate namaz kıldır.”
(Muhammed Halid, Ümmetin Yıldızları, 196-198.s.)

25Mar 2013

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin
sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî
Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Peygamber”
olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da
ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı.
Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “Birinci Cihân
harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe
gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık
son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek
bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği
yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları
çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe
çalışıyorlardı.
Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk
eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine
ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapamadığınızı
söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri
yaşayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize
cihâdı öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar ve
ömürleri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı.
Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde
Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu
anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab;
keskin kılıç saldırıcı” diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri
üzerine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile
derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak
görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar;
anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz.
Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde
silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).
Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi
O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan
eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn
salla’llâhü Te‘âlâ aleyhi vesellem.
(www.ramazanoglumahmuds a m iks.com)

24Mar 2013

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak
devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini
hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın
her türlü hizmetlerine varıncaya kadar her an Sâmî Efendimiz,
yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve
seve yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle
aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf
ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın
hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî
Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil
her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet
bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım,
Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân
ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.
Dünyâ hayatını Nebîy-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin buyurdukları
gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir
mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun
hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer
olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde
her an tatbîk ettiler. Bir yabancı âlim, Fakire kendilerinin
hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu
hâllerini anlattım:
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Seferden döndüğünüzde
hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz” buyuruyorlar.
Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için
her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest
almak için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından
geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında
bıkmadan, usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini
haberdâr ederler, onun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca
odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl
günde en az on defa devâm etti” deyince yabancı âlim ayağa
kalkarak: “Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiçbir velî
sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez,
ancak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

23Mar 2013

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile
“Eyyâm-ı şebâbını şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizmetinde”
geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla
aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet
şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine
teslîm olmalıydı ki bi’iznillâh neticeye ulaşsın.
Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî hazretlerinin talebelerinden
biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının
huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “Evlâdım,
bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?”
diye soruyor. Talebe: “Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir
çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” diyor.
Bunun üzerine Allâme Taftadânî hazretleri: “Oğlum beni de
şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar.
Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendilerinde
zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.”
Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan
hükme göre nasîbi olan müsaid kişiler mürşid-i kâmili bulup ona
tam olarak teslîm olurlarsa bi’iznillâh neticeye ulaşır, ma‘nevî
mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi
kendilerinde bi’iznillâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa
zamânda icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.
Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı
Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arkadaşımla
berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik.
Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan
dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini
de göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine
gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında
genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç ortada dolaşmasa
o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.”
diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri:
“Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!”
dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi.
“Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zann ettiniz, helâllik alın.”
buyurdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki zâtı ve aralarındaki
derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.

22Mar 2013

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)
yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birincilikle
bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli
Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından
Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi Hocanın
babası): “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd
Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi
Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler.
Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:
“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi
Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed
Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince;
birden Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim
evlâdımız” buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu
sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm
tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede
ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik
bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre
inâbe verdiler.”
Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı
Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr
u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen
dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü
li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri
mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde
dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin
ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun
elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak bir müddet
güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasiyle
bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı.
Dervîş hayretler içinde kaldı.
İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî
salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesiblerden
müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî
(s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-zni’llâh. Mürşid-i
kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı
orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i
kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi’iznillâh

21Mar 2013

Hz. Mahmud Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi
ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün
kâleminden yayınlamaya devam ediyoruz:
Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan yardımlarının
Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân edildiğini
sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:
Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı
hasenâtına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı)
varsa 1000 de hasenesi (sevâbı) var. Cenâb-ı Hakk Azze
ve Celle Hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene
iste, verirlerse bana getir, seni cennete dâhil edeyim diye
buyuruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh
(c.c.)’un lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara
anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi
kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz
diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakkın
huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey vermediler yâ
Rabbi diye durumu arz ediyor.
Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna:
“Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir
dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o
anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz
dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşılıklı
severdik) diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup
durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:
“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben
kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb
veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve
durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:
“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak
hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-mü’r-
Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.
Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn.
Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin
(Âmîn).

20Mar 2013

Takvâ: Allâh (c.c.)’dan korkmak, Kur’an’la amel etmek,
aza razı olmak ve Âhiret gününe hazırlanmaktır. Kur’an-ı
Kerim’de takva, üç mânâda kullanılmıştır:
1. Korkma, sakınma manasında kullanılmıştır. Allâh
(c.c.) şöyle buyurmuştur. “Benden korkunuz” (Bakara s. 28)
Başka bir âyette: “Öyle bir günden sakının ki (hepiniz) o
gün Allâh’a döndürüleceksiniz.” (Bakara s. 28)
2. Tâat ve ibadet manasında: “Ey imân edenler,
Allâh’a nasıl ibadet etmek (korkmak) lazımsa öyle ibadet
edin (öylece korkun)” (Âl-i İmran s. 102)
3. Kalbi, günâhlardan arıtmak yâni hiçbir suretle günâh
işlememek ve kalbin daimi olarak tertemiz kalmasını sağlamak
manasında kullanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk:
“Kim Allâh ve Resûlü’ne itaat eder, Allâh’tan korkar ve
takva ederse o, felâha erer.” (Nûr s. 52) buyurmaktadır.
Takva sahibine nice hayır ve sevâblar verileceğini bildiren
bir çok âyetler vardır bunlardan bazıları: Sıkıntıdan
kurtarılacağı ve helâl rızık verileceği bildiriliyor: “Kim
Allâh’dan korkarsa Allâh (c.c.) ona bir (kurtuluş) çıkış
yeri ihsân eder. Ona, beklemediği yerden rızık verir.”
(Talâk s. 2-3) Amellerin düzeltileceği bildiriliyor: “Ey imân
edenler, Allâh’tan korkun ve sözü doğru söyleyin ki
(Allâh) işlerinizi iyiye götürsün.” (Ahzâb s. 70-71)
İbadetlerinin kabul edileceği bildiriliyor: “Allâh ancak
takvâ sahiplerinin (kendisinden korkanların) ibadetlerini
kabul eder.” (Mâide s. 27) Allâh (c.c.)’ün yanında değerli ve
aziz oldukları bildiriliyor: “Şüphesiz ki sizin Allâh yanında
en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât s. 13)
Her iki dünyada mutlu olacaklar müjdeleniyor: “Onlar
imân edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında
da âhirette de onlar için müjdeler vardır.” (Yunus s. 63-64)
Cehennem ateşinden kurtulacakları bildiriliyor: “Takva
ehli, Cehennemden uzaklaştırılacaktır.” (Leyl s. 17)
(İmam Gazâli, Âbidlerin Yolu, 134-13

19Mar 2013

Nûh (a.s) tebliğ vazifesini yapıp, kavmini yılmadan, yorulmadan
devamlı surette Allâh (c.c.)’e imân ve kulluk etmeye çağırıp,
isyan ederlerse azaba yakalanacaklarını bildirdi, fakat çok
az kimse imân etmişti. Kavmi bu dâvete uymadıkları gibi, Nûh
(a.s)’ı kendilerine doğruyu, hakkı anlatırken dinlememek için
elbiseleriyle başlarını kapatıyor bir taraftan da ona inananlara
işkence yapıyorlardı. Nûh (a.s) gittikçe azan kavmine:
“Ben size zor bir teklif yapmıyorum. Puta tapmaktan vazgeçip
Allâhü Teâlâ’ya ibadet ediniz. Sizlerin herbir grubu başka
bir gruptan korkuyor, zulüm görüyorsunuz ve zulmediyorsunuz.
Allâh’tan korkunuz zulmedenlerden ve mazlumlardan olmayınız.”
diyordu. Her geçen gün daha da kötüleşen bu insanlar,
bir türlü fitne, fesat ve sapıklıktan el çekmiyorlardı. Nûh (a.s)
böylesine düşmüş olan insanlara acıyor, şefkât ve sabırla onları
kurtarmaya çalışıyordu. Onlar ise bunu idrak edemeyip karşı
çıkıyorlar, Nûh (a.s)’ı taşa tutuyorlar, onu şehirden kovuyorlar,
evini harap ediyorlar, sapıklıkla itham ediyorlardı.
İsyanları sebebiyle Allâh (c.c) onlara gazap etti. Senelerce
yağmur yağdırmadı, hayvanları helâk oldu. Bağları bahçeleri
kuruyup, servetleri kayboldu. Son derece muhtaç ve fakir hâle
düştüler. Onların bu hâli karşısında Nûh (a.s.); “Ey kavmim başınıza
gelen bunca belâlar günâhlarınız sebebiyledir. Putlara
tapıp, Allâh (c.c.)’a ibadetten kaçındığınız için Allâh (c.c) size
gazap etti. Bu sebeple yağmurlar kesildi. Büyük sıkıntılara düştünüz.
Ama Rabbinizden günâhlarınızın bağışlanmasını isteyin,
sizi affedip üzerinize rahmet yağmuru göndersin. Size mallar ve
evlatlar ihsan ederek imdat etsin. Nihâyet bir gün ölüp kabre gireceksiniz.
Rabbiniz sizi bir müddet kabirde beklettikten sonra
diriltecek ve amellerinizin cezasını ve mükâfatını verecek.” Diye
nasihat etmesine rağmen onlar yalanlamış ve şirk koşmaya devam
etmişlerdir. Azâb vakti geldiğinde, yerdeki su kaynakları,
şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden
olmuştur.
“Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte
olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda boğduk.
Çünkü onlar kör bir kavimdi.” (A’raf Suresi s. 64)
(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 20.c., 14-17.s.)