Mevlana Takviminde Bugün

02Ara 2014

Meal, namazda okunulan surelerin manasını düşünebilmek için bir vesiledir. Meal okunması başlı başına bir amaç değildir. Bu yüzden de meal, ayrıca “güzel” okunması, ezberlenmesi gereken bir metin değildir. Hatta bu, amaçtan bir sapma sonucunu verir. Sonuçta meal, meali yapanın Allâh’ın kelamından anladığıdır, Allâh’ın kelamının kendisi değildir.
Bazılarının, Kur’ân okumanın yanı sıra, “güzel meal okuma ve ezberleme yarışması” da düzenleyerek, işi “anlama”dan “okuma”ya kaydırdıkları görülmektedir. Kur’ân’ın aslını güzel okumanın kendine özgü kuralları mevcuttur ve “Kıraat” başlı başına bir ilimdir. Meal ise öyle değildir.
Şâyet mesele “anlamak” değil de “okumak” ise, Kur’ân’ın aslını okumak daha iyidir. Çünkü bu takdirde, mana anlaşılmasa bile sevap alınır, ayrıca Kur’ân’ın lafzı insana manevi bakımdan faydalar sağlar. Anlamak, okumaktan başka bir şeydir. Kur’ân’ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki lugat ve belâgat yönünden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği için yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple yüzyıllardır Müslümânların çoğunluğunun teveccühünü kazanmış büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun olacaktır.
…Biz, insanlar Kur’ân’ın manasını anlamasın demiyoruz. Biz diyoruz ki, insanların yanında diledikleri zaman başvu-racakları ve kısa bir tefsir gibi mütalaa edecekleri bir Kur’ân meali bulunsun. Bir şartla ki, bu meali Kur’ân olarak kabul etmesinler; onu namazlarda, mescidlerde, toplantılarda, evlerde Kur’ân yerine okumasınlar.
Mealin Kur’ân’ın aslı kadar önemli ve okunması değerli bir metin olarak görülmesi son derece sakıncalıdır. Halbuki işte tam da bu, Kur’ân’ın aslının ihlali, küçümsenmesi ve bir beşerin yazdığı metinle aynı muâmeleye tâbi tutulması ola-rak görülebilir.”
“Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ki anlayasınız.” (Yusuf s. 2)
(Şeyhülİslâm Mustafa Sabri Efendi, Kur’ân Tercümesi Meselesi, s.27)

01Ara 2014

Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in bizlere emir ve vasiyetlerinden biri de iyi olsun, kötü olsun, ne tabiât ve ahlâkta olursa olsun muhtaç kimselere borç mal veya para vermemiz hakkındadır.
Hakk Te‘âlâ bu bâbda: “Gönül hoşluğu ile Allâh’a bir borç veriniz.” (Bakara s. 245), buyuruyor. Hakk Te‘âlâ’ya borç verenler, Hak’dan karşılık beklememeli. Allâh’a borç vermek demek Allâh adına muhtaç ve fakir kişilere borç verip onları sıkıntıdan kurtarmak anlamına gelir.
Hakk Te‘âlâ borç vermeyi zengin kişilere emretmiştir. Hak Taâlâ’nın bu âyetle emir buyurduğu “borç veriniz.” hitab-ı celilinin lezzetini ancak zengin kişiler tadar. Fakirler ise bu lezzetten ve bunun sevabından mahrumdurlar.
Hakk Te‘âlâ da kitabında şöyle buyuruyor: “O adamlar ki, ne ticaret, ne satış ve ne de alışveriş, (yani hiçbir şey) onları, Allâh’ı anmadan, namazlarını doğru kılmadan, zekâtlarını vermeden alıkoyamaz.” (Nûr s. 37). Bu âyetteki “o adamlar ki.” tabiriyle, çalışıp helâl kazancını yiyenleri, artırmış oldukları paralardan (mallardan) yardıma muhtaç olanlara borç verenleri işaret etmektedir. Yoksa sakalı uzun, kazancı olmayan her. şeyi hazır bekleyen, oturduğu yerde hiçbir iş yapmayan, başkasının yardımını beldeyen, ondan bundan, idareci veya hâkimlerden şefâât dilenenleri kasdetmediği bir gerçektir. Bu gibileri: kadınlardan ma’duddur
Hadîs-i şerîflerde şöyle buyurulur: “Borç dirhem (para) veren, (veya yolunu yitirmişe) yol gösteren bir köle azad etmiş gibidir.” (Tirmizî)
“Her borç sadakadır.” (Taberâni)
“Bir adam cennete girince, cennet kapısının üstünde, ‘Sadaka veren on katını alır; borç veren de verdiğinin on sekiz katını alır’ yazısını görür.” (İbn-i Mâce)
Bazıları bunun sebebini şöyle açıklarlar: Sadaka bilmeden bazen zengine de verilebilir. Halbuki borcu ancak muhtaç olan ister.
(İmâm Şa’rânî, el-Uhudu’l Kübrâ, s.192-194)

30Kas 2014

Cuma namazı Hicret’ten önce farz kılınmıştı. İlk cuma namazını kıldıran Es‘ad bin Zürâre (r.a.) olmuştur. Pey¬gamber (s.a.v.) ilk cuma namazını Mekke’den Medine’ye hicret esnasında Küba ile Medine arasında beni Sâlim bin Avf’a ait bir vadide kıldırdı. Kılınan her iki cuma namazı da henüz İslâm devleti meydana gelmeden evvel olmuştu ve tabii olarak İslâm şeriatı da hakim değildi. Cuma namazı diğer namazlar gibi bir namazdır. İslâm devletinin oluşu ve şeriatın uygulanması ile hiçbir ilgisi yoktur. Hiçbir âyet ve hadîs veya mezheb cuma namazının bir yerde kılınabilme¬si için İslâm devletinin hakim olmasını veya İslam şeriatı¬nın tatbik edilmesini şart koşmamıştır. Hanefi mezhebinde üç kişi Şafii mezhebinde de kırk kişi küfür diyarı sayılan bir yerde bulunsa yine cuma namazını kılacaktır. Ancak Hane¬fi mezhebinde cuma namazı kılınan yerde Müslümânların emiri veya temsilcisi varsa düzeni korumak için onun em¬riyle olacaktır. Emir yoksa Müslümânların uygun gördükleri bir kimse onlara cuma namazını kıldıracaktır.
Binaenaleyh şu veya bu memlekette cuma namazı kı¬lınmaz deyip halkın inancını bozup sarsmak, kutsal cuma namazından halkı soğutmak doğru değildir. Düşmanın bize yapmak istediği şey de budur. Şu veya bu memleket darü’l-harb de olsa cuma namazını kılmak mecburiyetindeyiz.
Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Ehemmiyet vermiye¬rek üç cuma namazı terk eden kimsenin kalbini Allâh (c.c.) mühürler.” (Kütüb-i Sitte, Hakim).
“Cuma namazlarını bırakmaktan vazgeçsinler. Yok¬sa Allâh kalbleri üzerine mühür basar, sonra gafiller¬den olurlar.” (Müslim, Nesâi, Ahmed).
Nebî (s.a.v.)’in iblisi sorguya çektikleri uzun bir hadîs-i şerîflerinde Peygamberimiz (s.a.v.) iblise hitaben sSevgilin kim? diye sormuşlar- iblis cevaben Cuma namazını bıra-kanlar diye cevap vermiştir.
(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.1 s.179-191)

29Kas 2014

Cabir b. Abdullâh’ın bildirdiğine göre; Hudeybiye günü halk susuz kalmış, Resûlullâh Aleyhisselâmın önünde bulunan su ibri¬ğinden abdest aldığı sırada ona doğru varmışlardı.
Resûlullâh (s.a.v.), onlara: “Size ne oluyor!” diye sordu.
“Mahvolduk yâ Rasûlallâh!” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.):
“Ben sizin aranızda iken, siz mahvolmayacaksınız!” bu¬yurdu.
“Yâ Rasûlallâh (s.a.v.)! Yanımızda, senin ibriğindekinden baş¬ka, ne abdest alacağımız, ne de içeceğimiz su var!” dediler. Bu¬nun üzerine, Resûlullâh Aleyhisselâm elini ibriğin üzerine koydu.
“Alınız, Bismillâh=Allâh’ın ismiyle.” buyurdu.
Kaynaklardan kaynar gibi, hemen parmaklarının arasından su akmaya başladı! Müslümânlar, ondan hem su içtiler, hem de abdest aldılar.
Cabir b. Abdullâh’a: “O zaman siz kaç kişi idiniz?” diye sorul¬du. Cabir: “Bin beş yüz kişi idik!” dedi.
Müslümânlar, Hudeybiye’de, Peygamberimiz (s.a.v.)’in duâsının bereketiyle, yağmura da kavuştular. Hudeybiye’de yağ¬mura tutulunca, Resûlullâh (s.a.v.)’in emriyle, münadi: “Namazla¬rınızı, ağırlığınızın yanında kılınız!” diyerek seslenmişti.
“Hudeybiye’de bir gece üzerimize yağmur yağmış, geceleyin yağmış olan yağmurdan sonra, Resûlullâh (s.a.v.) bize sabah namazını kıldırmıştı. Sonra, halka yüzünü döndürüp: ‘Bilir misi¬niz, Rabbiniz ne buyurdu?’ diye sordu. ‘Allâh ve Allâh’ın Resûlü daha iyi bilir!’ dediler. Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v.): ‘Allâh; ‘Kullarımdan kimisi bana îmân etmiş, kimisi de kâfir olarak sabaha çıkmıştır! Kim ki, Allâh’ın fazlı ve rahmetiyle üzerimi¬ze yağmur yağdı, dediyse o Bana îmân etmiş; kim de, şöyle şöyle oldu da bize yıldız sayesinde yağmur yağdı, dedi ise, işte o, Beni inkâr, yıldızlara îmân etmiştir!’ buyurdu.’ dedi.
Ebû Katâde de: “Biz Hudeybiye’de bulunduğumuz ve üzerimi¬ze yağmur yağdığı sırada, Abdullâh b. Übeyy’in, ‘Bu, güz mevsimi yıldızının işidir! Şi’râ yıldızından dolayı bize yağmur yağdı! dedi¬ğini işittim.” demiştir.
(M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, c.5 s.275-276.)

28Kas 2014

Cenâb-ı Mevlâ Hazretleri “Allâh’a karşı gurûrunuz sizi aldatmasın.” (Lokman s. 33) buyurmuştur. Yani lânetlenmiş şeytân sizi benim af ve mağfiretimin çokluğu ile aldatıp terte¬miz şeriatımın sınırları dışarısına çıkarmasın. Gerçi Cenâb-ı Hakk’ın af ve mağfireti çoktur. Lütuf ve keremine nihâyet yoktur. Merhamet ve inâyeti boldur. Lâkin dünyada olduğu gibi âhirette de şer’î kanununun hükmü değişmez, yürürlük¬ten kaldırılamaz. Değerinden hiçbir şey kaybetmez.
Ne kadar şefkatli, merhametli ve iyiliksever olursa olsun bir hâkim, kanunun hükmünü değiştiremez. Velev kendi ço¬cuğu aleyhine bile olsa adâletin hükmünü yerine getirmekten geri durmaz. İşte Cenâb-ı Hakk bu gerçeği bize açıklıyor.
Yani benim zâtıma mahsûs merhametime aldanıp da şer’î kanûnlara aykırı hareketlerde bulunmayınız. Çünkü cezâlandırılırsınız diyor.
Burada bir mesele akla gelebilir. Şöyle ki, “Şeriata aykırı hareketlerde bulunmayan bir insan için yine de af ve mağ¬firete ihtiyaç duyulur mu?” sorusuna cevap olarak: Evet, herkesin bildiği gibi kendisine nimet verilenin, nimet verene teşekkürü vâcibtir. Nimete karşılık teşekkür etmeyen kişiye nankör denilir. Hakkındaki nimetler kesilir, verilmez.
Maksadımızı anlatabilmek için şunu da söyleyebilirim ki, Cenâb-ı Seyyidü’l-beşer, Şefî-i arsa-i mahşer (s.a.v.) Efendi¬miz bir gün ashâbına hitaben;
“Merhametlilerin en merhametlisi olan Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve merhameti, keremi ve inâyeti olmadıkça hiçbir kimse cennete girmeye ve vuslata ermeye hak ka-zanamaz.” buyuruyor.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu konuşmasından sonra
Sahâbe-i Güzin (r.a.e.) Hazretleri: “Ya Resûlullâh (s.a.v.) siz de öyle mi?” demelerine karşılık:
“Evet ben de öyle.” buyurmuş ve ilâhi rahmetin kendileri için oldukça fazla tecellî ettiğini de ilâve ederek cevap verdik¬leri rivâyet edilmiştir.
(Muhammed Esad Erbili (k.s), Mektubat, s.363-365)

27Kas 2014

Ebû Zerr (r.a.) anlatır: “Bir gece çıktım, baktım ki Resûlullâh (s.a.v.) tek başına yürüyor. Yanında herhangi bir insan yoktur. Kendi kendime “Herhalde Hz. Peygamber (s.a.v.) herhangi bir insanın kendisiyle yürümesini istemiyor. O halde ben de onun arkasından yürüyeyim!” dedim ve böylece ayın ışığında onun arkasından yürümeye başladım.
Geriye bakarak beni gördü ve “Sen kimsin?” buyurdu. “Ben Ebû Zerr’im, Allâh (c.c.) beni sana fedâ etsin!” dedim. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Ey Ebâ Zerr! Gel” dedi ve ben böyle¬ce Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bir saat yürüdüm. Bu esnada “Adam bugün ne kadar çalışırsa çalışsın kıyâmet gününde az bulacaktır. Ancak Allâh (c.c.) bir insana mâl verir ve o da bunu sağına, soluna, önüne ve arkasına bunu dağıtarak hayır yolda infak ederse o müstesnadır.” buyurdu. Peygam¬ber (s.a.v.) ile yine bir müddet daha yürüdük. Bana “Sen bura¬da otur. Ben bir yere kadar gidip geleceğim.” dedi ve beni taşlık bir düzlükte oturttuktan sonra ilerleyip gözden kayboldu.
Geri dönmesi uzun sürdü. Sonra uzaktan bir karartı görün¬meye başladı ve bana yaklaşınca “Zina da yapsa, hırsızlık da yapsa.” dediğini duydum. Yanıma gelince dayanamadım ve “Ey Allâh’ın Peygamberi (s.a.v.)! Allâh (c.c.) beni sana fedâ kılsın, sen şu düzlüğün kenarında kimle konuşuyordun? Sana cevap veren bir kimseyi işitmedim.” dedim.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “O Cebrail (a.s.) idi. Tam düzlü¬ğün kenarında benimle karşılaştı ve “Ümmetine müjde ver! Allâh (c.c.)’ya bir şeyi ortak koşmadığı halde ölen bir kimse (doğrudan veya günahı kadar cehennemde kaldıktan son¬ra) cennete girecektir.” dedi. “Ey Cebrail! Zinâ etseler; hır¬sızlık yapsalar da mı?” dedim. Cebrail (a.s.) “Evet” dedi.” Ben “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Hırsızlık yapsalar, zinâ etseler de mi?” diye tekrarladım. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Evet” dedi. Ben yine “Hırsızlık yapıp zina etseler de mi?” dedim. Hz. Pey¬gamber (s.a.v.) “Evet” dedi. “İçki içse de” ibaresini de ekledi.”
(Rûdânî, Cem’ül-Fevâid, c.1 s.7)

26Kas 2014

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.
Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm.
Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rah-meh.
Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.
Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘me-lûn.
Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.
Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyen.
Selâmün ‘aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.
Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.
Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ
Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.
Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.
Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdîne’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehümâ min ‘ıbâdîne’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdîne’l-Mü’minîn.
Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.
Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.
Selâmün hiye hattâ matla‘i’l-fecr.
SAFER AYI DUÂSI
“Allâhümme bârik fî şehri’s-saferi va’htim le-nâ bi’s-sa‘â-deti ve’z-zafer.”
(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.33-36)

25Kas 2014

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi, gece yarısından sonra yer¬yüzüne inecek belâlardan Allâh (c.c.)’un izniyle korunmak için imsâkten önce dört rek‘at nâfile namâzı kılıp Fâtiha’dan sonra zamm-ı sûre ola¬rak, birinci rek‘atte 17 “Kevser”; ikinci rek‘atte 5 “İhlâs”; üçüncü rek‘atte 1 “Felâk”; dördüncü rek‘atte 1 “Nâs” sûrelerini okuyup selâmdan sonra duâ edilecektir.
Safer’in son çarşambasının gecesi veyâ gündüzü iki rek‘at namâz kılıp birinci ve ikinci rek‘atte Fâtiha’dan sonra 11’er “İhlâs” okunacak. Namâzdan sonra 7 def‘a istiğfâr edilecek ve el kaldırıp 11 def‘a Salât-ı Münciye ve sonlarında “inneke ‘alâ külli şey’in kadîr” okunacaktır. Bu duâlarda, “Allâhü Te‘âlâ’nın, kendimizi, âile fertlerimizi ve bütün Mü’minleri gökten inen, yerden gelen ve bütün belâlardan muhâfaza buyurması” için niyâz edilecektir. Yine Safer ayının son çarşamba ge¬cesi veya gündüzü iki rek’ât namaz kılınıp, birinci rek’atta Fâtihâ’dan sonra 7 “Kadir” , ikinci rek’atta Fâtihâ’dan sonra 5 “Kevser” okunacaktır.
SALÂT-I MÜNCİYE:
“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed. Salâten tüncînâ bihâ min cemî‘il ahvâl-i vel-‘âfât ve takdî lenâ bihâ cemî‘al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemî‘i’s-seyyiât ve terfe‘ûnâ bihâ a‘le’d-derecât ve tübelliğunâ bihâ aksal-gâyât min cemî‘i’l-hayrâti fi’l-hayâti ve ba‘de’l-memât.”
SAFER AYININ İLK VE SON ÇARŞAMBA
GÜNÜNDE OKUNACAK DUÂ
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm “Allâhümme salli alâ Muhammedin ab¬dike ve nebiyyike ve resûlike ve alâ âlihî ve bârik ve sellim. Alâhümme innî e’ûzü bike min şerri hâze’l yevmi ve min külli şirretin ve belâin ve beliyyetin-i’lletî fîhi ve yekûnü fî ‘ilmike yâ Dehru, yâ Deyhâru, yâ Keynânü, yâ Keynûnü, yâ Evvelü, yâ Ebedü, yâ Mübdiü, yâ Mu’îdü, yâ Ze’l-celâli ve ikrâm. Yâ Ze’l-arşi’l mecîdi ente tef’alü mâ türîdü. Allâhümma’hrüsnî bi-aynike’lletî lâ-tenâmü fî nefsî ve mâlî ve evlâdî ve dînî ve dünyâye’lletî’btelânî bi-suhbetihim bi-hurmeti’l ebrâri ve’l- ahyâri bi-rahmetike yâ Azîzü, yâ Ğaffâru, yâ Kerîmü, yâ Settâru, bi-rahmetike yâ Erhame’r Râhimîn. Allâhümme şedîdü’l kuvâ yâ Şedîdü, yâ Azîzü, yâ Kerîmü, yâ Kebîru, yâ Müteâlü! Zelleltü bi-ızzetike, cemî’ı halkike yâ Muhsinü, yâ Mücmilü, yâ Mütefaddilü, yâ Mün’imü, yâ Mükrimü lâilâhe illâ ente. Allâhümme yâ Latîfü letafte bi-halki’s semâvâti ve’l-ardı ültuf binâ fî kadâike ve âfinâ min belâike ve lâ-havle ve lâ- kuvvete illâ bike bi-rahmetike yâ Erhame’r Râhimîne. Hasbüna’llâhü ve ni’mel vekîl lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâhi’l Alîyyi’l Azîm. Ve sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.”
(Misvâk Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.31-35)

24Kas 2014

Âlimler, İmâm-ı Azam’ın takvası, ibâdeti ve zühdünde icma etmişlerdir. Kalbi ahlaki kötülüklerden arı, her çeşit faziletle süslü, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in getirdiklerine sıkı sıkıya bağ¬lıydı. O evliyaların ve imâmlarının en büyüğüydü.
İmâm Abdullâh b. el-Mübarek: “Ebû Hanife (r.a.)’den daha çok Allâh’tan korkan birisini görmedim.” demektedir.
Abdürrezzak b. Hemmam: “Ebû Hanife (r.a.)’e her rastladı¬ğımda gözlerinde ve yanaklarında ağlama izlerini görürdüm.” demiştir.
Hafs b. Abdurrrahman: “Ben, takva sahibi, zahit, fakih ve âlimlerden çeşitli insanlarla birlikte oldum. Ama İmam-ı Azam (r.a.) gibi bütün özellikleri kendisinde toplayan hiç kimseyi gör¬medim.” demiştir.
İmâm Ahmed b. Hanbel: “O, âlim, zahit ve takva ehlidir. Hiç kimsenin sahip olamayacağı maddi imkanlarına karşılık yine de ahiret yurdunu tercih edenlerdendir.” demiştir.
Yezid b. Harun: “Ebû Hanife muttaki, temiz, zahit, vera’ sahibi, doğru sözlü ve devrinde en güçlü hâfızaya sahip olan âlimdi.” demiştir.
Hasan b. Muhammed: “Ebû Hanife (r.a.)’e bakan kişi ibâdete olan düşkünlüğünden, zayıflayan vücudu ve sararan yüzünden ötürü O’na acırdı.” demiştir.
Zahit Davut et-Tai: “O, gece yürüyüşüne çıkanların kendi¬siyle yolunu bulabilecekleri bir yıldız gibidir. Müminlerin gönül¬lerinde taht Kur’ân önemli bir şahsiyettir.” demektedir.
Kuşeyri, risâlesinin takva bahsinde şunları söyler: “Ebû Ha¬nife (r.a.) alacaklısının ağacının gölgesinde oturmaz ve şöyle derdi: ‘Her verilen borç beraberinde bir menfaat getiriyorsa o faizdir.” demiştir.
Muhammed b. Hasan eş-Şeybani şunları söylemektedir: “Ebû Hanife (r.a.) zamanında tekti. O’nun dünyadan ayrılması, ilimde, keremde, lütufta, takvada ve Allâh için tercih etmede dağ gibi olan birinin ilim ve fıkhıyla birlikte yeryüzünü terk et¬mesi demekti.”
(Prof. Dr. Muhammed Tahir Nur Veli, İnkişaf Dergisi, Sayı 7)

23Kas 2014

Kumeyl b. Ziyâd (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Ali (r.a.) ile birlikte dolaşmaya çıkmıştık. Bir mezarlığın yanından geçerken o şun¬ları söyledi:
“Ey kabirlerde yatmakta olanlar! Ey çürümeye mahkûm olan¬lar! Ey karanlık ve tenha yerlerin sâkinleri! Neler söyleyeceksi¬niz? Bizim söyleyeceğimiz şudur ki siz ölenlerin malları taksim edildi, çocukları yetim kaldı. Hanımları da başka kocalar buldu. İşte biz dünyalıların size söyleyebileceğimiz şeyler bunlardır? Peki sizler neler söyleyeceksiniz?” Bu sözlerden sonra bana dönerek:
“Ey Kumeyl! Eğer kabirlerde yatanlara cevap hakkı verilmiş olsaydı onlar ‘Azığın en hayırlısı takvadır.’ diyeceklerdi.” buyur¬du. Hz. Ali (r.a.) bunu söyledikten sonra ağladı ve:
“Ey Kumeyl! Kabir, yapılan amellerin saklandığı bir sandıktır. İnsan bunu ancak öldüğünde anlayabilir.” dedi.
Hz. Ali (r.a.) şöyle buyuruyor:
“Siz amellerinizin kabul edilmesini istiyorsanız takvâya daha fazla özen gösteriniz. Çünkü takva ile birlikte yapılan hiçbir amel azımsanamaz. Kabul edilen bir amel nasıl azımsanabilir ki?”
Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Benim yanım¬da; Allâhü Te‘âlâ’nın, yapmış olduğum amellerimden birini kabul etmesi yeryüzü dolusu altınım olmasından çok daha sevindiri¬cidir.”
Ebû’d-Derdâ (r.a.) şöyle buyuruyor: “Akıllı kimselerin gece¬leri uyumaları ve gündüzleri de oruç tutmamaları ne kadar güzel¬dir. Bu gibi insanlar, ahmak insanların, geceleri, ibâdet yapıyoruz diye uykusuz geçirmelerini ya da oruç tutuyoruz zannıyla bütün bir gün boyunca boşu boşuna aç kalmış olmalarını ayıplamakta ne kadar haklıdırlar. Takvâ sahibi akıllı kimselerin kazanmış ol¬duğu sevabın bir zerresi kendini aldatan ahmak kişilerin yapmış olduğu dağlar kadar ibâdetlerden daha iyi ve daha üstündür.”
Ebû’d-Derdâ (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Allâhü Te‘âlâ (c.c.)’un tek bir namazımı kabul ettiğini öğrenmem, benim ka¬tımda dünya ve içindekilerin hepsinden daha sevimlidir: Çünkü Allâhü Te‘âlâ (c.c.): “Allâh ancak muttakîlerden (sakınanlar¬dan) kabul eder” (Mâide s. 27) buyurmaktadır.”
(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, c.3 s.169-171.)