Mevlana Takviminde Bugün

12Mar 2015

Mute gazası, Hicretin 8. yılında gerçekleşmiştir.
Silahlanıp yola çıkmaya hazırlanan İslâm mücahidlerinin
sayısı 3.000 idi. Mute’de düşman ise 200.000 veya 250.000
kişilik tam techîzâtlı idi. Bunların yanlarında atlar ve silahlar da
bulunuyordu. Müslümanlar ise, bunlardan mahrumdu.
Peygamberimiz (s.a.v.), öğle namazını kıldırdıktan sonra,
oturdu. Ashâb (r.a.e.) da, çevresinde, kendisiyle birlikte oturdular.
O sırada, Numan b. Funhus (Mahs) adındaki Yahûdi
de, gelip halk ile birlikte Peygamberimiz (s.a.v.)’in başucunda
durdu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Cihâda çıkacak olan şu insanlara,
Zeyd b. Harise kumandandır! Zeyd b. Harise öldürülürse,
Cafer b. Ebu Talib kumandandır! Cafer b. Ebu Talib
öldürülürse, Abdullah b. Revâha kumandandır! Abdullah b.
Revâha da öldürülürse, Müslümanlar, aralarından münasip
birini seçsinler ve onu kendilerine kumandan yapsınlar!”
buyurdu.
Bunun üzerine, Müslümanlar ağlamaya başladılar ve: “Yâ
Resûlallâh (s.a.v.)! Keşke sağ kalsalar da, kendilerinden yararlansaydık!”
dediler. Peygamberimiz (s.a.v.), cevap vermeyip
sustu.
Yahudi Numan b. Funhus: “Ey Ebu’l-Kasım! Eğer sen gerçekten
peygambersen, az veya çok adlarını andığın kişilerin
hepsi ölürler.
Çünkü, İsrail oğulları içinde zuhur eden peygamberler bir
adamı bir cemaat üzerine kumandan tayin ettikleri ve ‘Filan,
filan öldürülecek!’ dedikleri zaman, yüz kişinin bile adını anmış
olsalar, onların hepsi ölürler, sağ kalmazlardı!” dedi.
Sonra da, Zeyd b. Hârise (r.a.)’e dönüp: “Vedânı, vasiyetini
yap! Eğer Muhammed (s.a.v.) gerçekten peygamberse, artık
sen hiçbir zaman onun yanına geri dönemeyeceksin!” dedi.
Zeyd b. Harise (r.a.) ise: “Ben şehâdet ederim ki; o, hiç şüphesiz,
gerçek peygamberdir!” dedi. Mute savaşında, yedi günde,
mücahidlerden ancak on dört kişi şehit oldu. Düşmanlardan
öldürülenler ise, pek çoktu.
(İbn İshak; İbn Hişam, c. 4, s. 17; Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760)

11Mar 2015

Müçtehid olmayan bir mü’min için, dört mezhebten birisini
taklid etmek vâcibtir. Taklid: Delîlini bilmeden, mezhebi
gününümüze kadar ulaşmış müçtehid bir imâma uymaktır.
Özellikle bu devirde mutlak müçtehid bulunmadığı için her
Müslüman buna mecburdur. Bu vecibeye riâyet etmeyen bir
kimse, mezhebsiz ve bid’at ehlidir.
Şeyh Abdulkerim, Nûru’l İslâm adındaki kitabında şöyle
diyor: Âmi (içtihad derecesine eremeyen kimse) için,
bu mezheb müçtehidlerinden birinin mezhebini taklid etmesi
vâcibtir. Bunun delîli hem kitap ve hem de sünnettir.
Resûlullâh (s.a.v.)’ın, en hayırlı nesiller olduğunu beyan ettiği
üç asrın âlimlerinin icmâi; bazı değersiz muhalifler dışında,
onlardan sonra gelenlerin de söz birliği ettiği bir husustur.
Şah Veliyullah Dehlevi der ki: “Bilmiş olun ki, bu dört
mezhebten birisine uymakta büyük yarar, terk etmekte ise
büyük zarar vardır…”
Müslümanlar bugün zillet içerisinde yaşıyor ve inançlarını
gereği gibi yaşayamıyorlarsa, bu, selefi ve müçtehidleri (Peygamber
(s.a.v.) dönemine yakın yaşamış âlimlerin en büyüklerini)
taklid ettiklerinden dolayı değil; tam tersine onlardan ve
onların hareket ve fıkıhlarından uzak kaldıklarındandır.
Bu yüzden toplumu inançsızlık ve ahlâksızlık bataklığından
kurtaracak tek yolun yeniden İslâm’a dönüp, mezheb
imâmlarının ve onların yolunda bulunan âlimlerin eserlerini
okuyup anlamak, tatbik imkânlarını aramak ve bulmakla
mümkün olacağını ve başka bir yol bulunmadığını her Müslüman
çok iyi bilmelidir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında mezhebler var mıydı?
Sorusuna cevâben deriz ki: Nebî (s.a.v.) zamanında,
günümüzdeki gibi kitaplar, medreseler ve tekkeler de bulunmuyordu.
Bu tip güzel, faydalı, gerekli ve özü itibariyle Nebî
(s.a.v.) zamanında bulunduğu hâlde sonradan ismi konup
müesseseleşmiş birçok şey vardır ki, bunlardan biri de mezheblerdir.
(Hakk Dînin Bâtıl Yorumları’na Cevaplar, s.138

10Mar 2015

Kitap ehlinin (Hristiyan ve Yahudilerin) îmânı, sahih,
Allâhü Te‘âlâ’nın rızâsına ve emrine uygun olmadığından
âhirette kurtuluşlarına vesile olmaz. Allâhü Te‘âlâ; “O gün
mal da oğullar da hiçbir fayda vermez ancak Allâh’a,
kalb-i selîm ile giden müstesnâ” (Şuarâ s. 88-89) buyurmaktadır.
Kalb-i selîm ile murad; her türlü şirkten selâmette olan
kalptir. Zira kâfir, müşrik ve münafığın kalbi hastalıklıdır.
Kitab ehli; Allâh (c.c.)’a şirksiz îman etmez, peygamberlerine
(Îsâ ve Uzeyr (a.s.)) ilâhlık isnâd ederler, teslise inanırlar,
peygamberlerin cümlesini tasdik etmezler, bedenlerin
dirileceğini inkâr ederler, âhirette ruhâni hayata inanırlar. Bazen
Müslümanları tavlamak için “Hz. Muhammed (s.a.v.)’de
peygamberdir.” deseler de soruşturulduğunda; “O, yalnız
Arablara gönderilmiştir.” diyerek Efendimiz (s.a.v.)’in umûmî
risâletini tasdik etmezler, zaten Resûlullâh (s.a.v.)’in getirdiği
i’tikadî ve ameli ahkâma inanmayarak bulundukları küfürden
ayrılmadıklarını izhâr etmiş olurlar. Ehl-i Kitab’ın Müslüman
olması mücerred kelime-i şehâdetle değildir, bilakis, bununla
berâber İslâm’ın sembollerini işlemeleri gerekir. Çünkü bunlar
İslâm dininin özelliklerindendir. Eski dinlerinden (yahûdilik,
hristiyanlık) ayrıldıklarını ilan etmeleri gerekir. Zira îmânları
karışık olduğundan sadece söz ile yetinilmez:
“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak
olan bir söze geliniz. Allâh’tan başkasına kulluk etmeyelim,
O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allâh’ı bırakıp
da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz
çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun biz Müslümanlarız.” (Âl-î
İmrân s. 64)
Bu âyette diyalog değil, davet vardır. Kökte müşterek olan
ilkelere çağrılıyor. Temel hatırlatılıyor. Demek ki ona uymuyorlardı.
Olduğunuz gibi kalın, bu bize yeter, denmiyor. “Gelin
sizinle müşterek bir ilke üzerinde anlaşalım” demek, işe
buradan başlayalım demektir. Ayrıca “gerisi önemli değildir”
demek de değildir. (Prof. Yümni Sezen, Diyalog İhâneti)
(İmâm-ı Nesefi, Tefsîr-i Nesefî, 3.c, 846.s.)

09Mar 2015

“O’dur (Allâh, O Ma’bud-ı Kerîm’dir) ki Resûlü’nü
Kur’ân ile ve Hakk Din ile gönderdi, O’nu her din üzerine
yükseltmek (üstün kılmak) için, velev ki müşriklerin
hoşuna gitmesin.” (Saff s. 9)
Bu mübârek âyette, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in
ne gibi ulvî şeylerle ve ne gibi bir gayeyi te’min için peygamber
gönderilmiş olduğunu bildiriyor.
Evet, şüphe yok ki Dîni İslâm’a karşı bütün muhâlif
dinler, bozguna uğratılmış ve hâle gelmiştir. Bir kere
ma’lûmdur ki bütün semâvî dinler, başlangıçta Tevhid
esâsına dayalı idiler, hepsi de Tevhîd-i Bâri (Allâh’ın Birliği)
meselesinde ve diğer inanç konularında aynı hükümleri
ihtiva etmekteydiler. Ancak şer’i hükümler ve amelî
mes’eleler i’tibariyle aralarında bazı farklar vardır. Fakat
bu dinler sonradan tahrif olmuştur. Bu bakımdan ise İslâm
Dîni diğer İlâhî dinler arasında pek seçkin bir yere sahiptir.
Hükümleri bütün insanlığa yöneliktir ve Kıyâmet’e kadar
bâkîdir.
Diğer mübârek peygamberler (a.s.)’ın tebliğ etmiş oldukları
dinlerin hükümleri ise kendi zamanlarına ve kendi
kavimlerine yönelik ve kendi zaman ve kavimleri ile sınırlıdır.
Bâtıl ve muharref (tahrif olunmuş) dinlere gelince bunların
aslında hiçbir ma’nevî kıymeti yoktur. Tahrif olunmuş
olmaları i’tibâriyle de Dîn-i İslâm’a göre asla bir kıymet ve
makbûliyyete sahip değildirler. Dîn-i İslâm’ın pek nûranî
olan ve pek kuvvetli delillere dayalı bulunan varlığı yanında
pek sönük kalmış, varlıklarını isbat edebilecek bir özelliklerden
mahrum bulunmuşlardır. Dinler arasında mukâyese
yapabilen her insaf sahibi bu hakîkati i’tirafa mecbûrdur.
“(Ey Habibim!) De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette
batıl yok olmaya mahkumdur.” (İsrâ s. 81)
(Ömer Nasuhî Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Meali veTefsîri, 7.c. 3438)

08Mar 2015

Bildiğiniz gibi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanıyor.
Kadın ve erkeği birbirine rakipmiş gibi göstermek her
iki cinse karşı da yapılmış bir zulümdür. Çünkü onlar, birbirinin
tamamlayıcısıdır ve Allâh bunu bir hikmetle yaratmıştır:
“Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratıp
aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de onun varlığının
delillerindendir.” (Rûm s. 21)
Kadın hakkı ve özgürlük sloganlarıyla kadının hak ve özgürlükleri
elinden alınmıştır. Çağımız insanı kadını yeterince
tanıyamamıştır. O, zarif ve ince yapılı olup şefkat ve merhamet
meziyeti yüksektir. Annelik görevini yerine getirerek
sıcak bir aile ortamında mutlu olmak kadının yaratılışında var
olan bir özellik. Kadının görevleri yapı ve yaratılışına uygun
olmalıdır. Eşitlik söylemleriyle narin yapılı bir varlığa kaldıramayacağı
görevler yüklemek âdil bir tutum değildir. Süslü ve
cilâlı sözlerle kadını vahşî Kapitalizm’in kölesi, sömürü çarkının
kurbanı yapmak kadın hak ve özgürlüğü olamaz.
Kadın, gerçek yerini İslâm’da bulmuştur. Asrı Saadet’te
annelik, aile kurma, çocuk sahibi olma hakkını ideal anlamda
kullanmıştır. Bununla birlikte kadınlarda otorite ve dirâyet gibi
meziyetler diğer meziyetlerine göre biraz daha geri plândadır.
O yüzden aile reisi erkektir. Kadından otorite olmaz.
Kadında olmayan bir yeteneği ondan istemek kadına yapılmış
bir iyilik değildir. Onun tabiî ve fıtrî özelliklerini dikkate
almayanlar dengeyi bozar, problemlerin artmasına sebep
olurlar.
Günümüzde oradan oraya koşturan kadınlar, kreşlerde
anne şefkatini (boş yere) arayan çocuklar ve fast food tarzı
bir yaşam sürülen ev bozulan dengenin yansımalarıdır.
Bu problemlerin çözüm yolunu Allâh Resûlü (s.a.v.) 1400
yıl önce insanlığa sunmuştur: “Kadın bir avrettir. Kadının,
Allâh’a en yakın olduğu yer, kendi evidir. Dışarı çıktığında
şeytan, onu erkeklere süslü göstermeye çalışır.” (İbn
Battal, 4/82)
(Basından Derleme)

06Mar 2015

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, Hz. Sâmi (k.s.)’nun
tabiri câiz ise kucağında doğmuş, O’nun terbiyesinde büyümüş,
hayatını Hz. Sâmi (k.s.)’ya hizmete ve O’ndan istifâdeye
adamıştır. Hz. Sâmi (k.s.)’nun yolunu devam ettiren, manevî
evlâdı ve hakiki vekilidir. Hz. Sâmi (k.s.)’nun, Muhterem Ömer
Muhammed Öztürk hakkında ihvânın huzûrunda söylediği bazı
sözleri buraya almak istiyoruz:
Hz. Sâmi (k.s.), 1976’dan 1984’e kadar zaman zaman şöyle
buyurmuşlardır: “Ömer Öztürk benim en emin ihvânımdır.”
Medine-i Münevvere’de de müteaddit defalar aynı lafızla
şöyle buyurmuşlardır: “Ömer Öztürk benim en emin ihvânımdır.
Kendisi mânen vazifelidir.”
Muhterem Ömer Öztürk, Medine-i Münevvere’de
Abdüsselâm Efendi’nin evini kiraladığında: “Elhamdülillah, elhamdülillah
Ömer Öztürk bize komşu oldu. Ömer Öztürk bize
komşu oldu”, diyerek sevinçlerini beyân etmişlerdir.
Erenköy’de, devlethânede Mahmûd’un İstanbul’a tayini esnasında
Hacı Anne, Hazret’in huzûrunda: “Vallâhi Ömer Öztürk
kıyâmete kadar en az Mahmûd kadar bu evin evlâdıdır”, diyerek
yemin etmiştir. Efendi Hazretleri’ne dönerek: “Öyle değil mi
Efendi?” diye sorunca kendileri de: “Evet doğru söylüyorsun.
Öyledir”, buyurmuşlardır. Yine evde defalarca: “Ömer Öztürk
mânen ve kalben uyanıktır”, buyurmuşlardır.
Yine bir gün evde: “Ömer Öztürk çok hâlisâne çalışıyor.
Çok vefakârane hizmet ediyor. Allâh kendisinden râzı olsun.
Ömer Öztürk’ün bize çok muhabbeti vardır. Hizmet için fırsat
kollar”, buyurmuşlardır.
Hacı Anne bir gün Sami Efendi Hazretleri’ne: “Yahu Efendi!
Devamlı her yerde Ömer, Ömer, Ömer diyorsun ne oluyor?”
diye sorunca Hz. Sâmi (k.s.): “Onun bize çok muhabbeti var.”
buyurmuşlardır. (Allâh, o muhabbet üzere haşretsin.)
Göz muayenesi dönüşü ev halkına: “Elhamdülillah bizim
ihvânımızdan da biz söylemeden bizi düşünen var. İhvanımız
içerisinde Ömer Öztürk’ü bulunduran Allâhü azimüşşana hamd
ederim.” diye duâ buyurmuşlar.
(Hakk Yolda Kılavuz Ömer Muhammed Öztürk, Misvak Neşriyat)

05Mar 2015

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin
sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî
Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Peygamber”
olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimiz’e bu husûsta da
ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı.
Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân
harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe
gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık
son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bulamadıkları
oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere
kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar
ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyorlardı.
Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk
eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine
ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapamadığınızı
söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri yaşayarak
öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı
öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömürleri
boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı.
Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde
Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu anlatırken;
onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin
kılıç saldırıcı, diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine
doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl
düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görülmekle
anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar; anlatırken
de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz. Sâmî
Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde silâhı
gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).
Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi
O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan
eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn
salla’llâhu Te‘âlâ aleyhi vesellem.
(www.ramazanoglumahmuds a m iks.com)

04Mar 2015

Üstâdına olan bu muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak
devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini
hizmet yolunda geçirdiler. Dergâhın temizliğinden ihvânın her
türlü hizmetlerine varıncaya kadar her an Sâmî Efendimiz,
yatalak hasta olan ihvânın da her türlü hizmetlerini seve seve
yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle
aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf ettikleri
Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın hizmeti
için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî
Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil
her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet
bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım,
Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân
ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.
Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in
buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında
bir mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun
hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer
olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde
her an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, Fakire kendilerinin hâl
ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu hâllerini
anlattım:
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: – “Seferden döndüğünüzde
hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz,” buyuruyorlar.
Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her
yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak
için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçiyordu.
Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan,
usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini haberdâr ederlerdi.
O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer
ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en az
on defa devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak: “-Bu
zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i seniyyeyi
bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, ancak o
yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

03Mar 2015

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile
“Eyyâm-ı şebâbını (gençlik günlerini) şerîat-ı mutahhare ve
tarîkat-ı ‘âliyye hizmetinde” geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz
ma‘nevî mertebeleri hızla aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile
ihlâs ve tam teslîmiyet şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi
mürîd de mürşîdine teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın.
Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftazânî hazretlerinin talebelerinden
biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının
huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: – “Evlâdım,
bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?”
diye soruyor. Talebe: – “Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir
çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” diyor.
Bunun üzerine ‘Allâme Taftazânî hazretleri: “Oğlum beni de
şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar.
Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendilerinde
zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.
Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan hükme
göre nasîbi olan müsta‘îd kişiler mürşid-i kâmili bulup ona tam
olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, ma‘nevî mertebelerde
hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi kendilerinde
bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa zamânda
icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.
Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı Pehlivân
Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arkadaşımla berâber
Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik. Sohbet esnâsında
tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan dışarıda oturuyor,
Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini göremiyor, sâdece
seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine gelmenin heyecânı
içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç bir zât dolaşıp
hizmet ediyordu. “Bu genç orada dolaşmasa o zamân dikkatimiz
dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.” diye içimden geçirdim. Sohbet
biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri: – “Adapazarlı Pehlivân
Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dediler. Hâlbuki bizi hiç
tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi. – “Sâmî evlâdımız
hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın.” buyurdular. Affımızı taleb
edip böylece bu iki Zâtı ve aralarındaki derûnî muhabbet ve bağı
öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.

02Mar 2015

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)
yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birincilikle
bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli
Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından
Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi
Hocanın babası): “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd
Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi
Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler.
Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:
“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi
Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin
Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden
Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız”
buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular.
Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i
Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye
oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî
zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”
Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı
Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr
u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen
dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü
li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri
mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar:
“Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin
ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir
gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak
bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız
vasıtasiyle bezin üzerine teksîf edilmesi (yansıtılması) ile bez
tutuştu ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı.
İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi
Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimiz’den aldığı nûru müntesiblerden
müstâid (kabiliyetli) kimselerin kalblerine teksîf edip
(yansıtıp), o nûr-ı Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle
erdiren kişidir, bi-zni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban
dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına
atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz
ve terk etmez bi-izni’llâh.