Mevlana Takviminde Bugün

17Ağu 2019

Allâh (c.c.)’un mekrinden emin olmak demek, Cenâb-ı Hakk’ın kula nimetler ve mühletler verip sanmadığı bir zamanda ve hatırına gelmediği cihetten intikam alacağından korkusuz olmak ve güvenli bulunmak demektir. Bu da iki mertebededir:

  1. Küfür olan eminliktir. Nitekim Vacib Teâlâ Hazretleri buyurur ki: “Acaba o ülkelerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler? Yoksa o ülkelerin halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken onlara azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler? Allah’ın tuzağından (kurtulacaklarına) emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın tuzağından emin olmaz”. (Araf s. 97-99) Nitekim Firavunların Allâh’a karşı büyüklenmeleri, birtakım Deccal fıtratlı insanların Allâh (c.c.)’a iftiraları, zındıkların dinde sapmaları, zalimlerin halkın hukukuna tecavüz etmeleri, fasıkların günâhları açıkça işlemeleri, bid’atçilerin İslâm’da olmayan bir takım hurafeleri dine sokmaya çalışmaları, mekr-i ilâhîden emin ve korkusuz olmalarından doğmadır. Yani kendi haddini tanımayarak Allâh’a karşı cesaret, yiğitlik ve taşkınlık demektir.
  2. Allâh (c.c.)’un gazab ve kahrından katî değil de zannî ve bir sanı olarak emin olup bu türlü korkusuz olmaktır. Bu mertebe, zannî olmasından dolayı günâhtır.

Bu cüret al’Allah’ın karşılığı ve zıddı korkudur ki, Allâh korkusudur. Kişi Allâh korkusunu gönüle yerleştirdiği takdirde Rabbinin emrinden dışarı çıkmak, Allâh’ın mekrinden emin olmak yerine kalbini bir mahzunluk ve korku kaplar. Bu korku neticesi kişi, geçmiş ömründe işlediği günâh ve masiyetlerin elemini duyar, kaçırdığı taat fırsatlarına üzülerek Allâh (c.c.)’un manevî huzurunda korku ve tezellül duyar. Nihayet bu güzel duyguların, Allâh’ın inayetine vesile olması sonunda, hakikî kulluk mertebesine ulaşır.

(Ahmed Kemâleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.354)

16Ağu 2019

Zühdün özü, ölümü beklemek ve kısa emelli olmaktır. Çünkü, kenarda mal biriktirmeyi terk etmek ve güzel amel yapmak bunlarla mümkündür. Âlimler aşağıdaki sözleriyle zühdü tarif etmişlerdir.

İbnu Uyeyne (r.âleyh): “Zahitlik; kulun genişlik ve rahatlık anında şükretmesi, belâ anında sabretmesidir.”

Yahya b. Muaz (r.âleyh)’e insanın ne zaman zahid olacağı sorulunca, şöyle cevap vermiştir: “İnsanın dünyayı terk etme hırsı, dünyayı talep edenin hırsına ulaşınca zahid olur.”

Kasım el-Cûî (r.âleyh): “Aslında zühd, kişinin karnına girecek yiyeceklerde gerçekleşir. Karnına giren şeylerden ne kadar gönlünü çekersen, senin zühdün o kadardır.” Ona göre dünya sanki yemek, içmek ve şehvetlerini tatmin etmektir.

Fudayl b. lyaz (r.âleyh): “Zühd, kanaattir.” Ona göre dünya, hırs ve aşırı düşkünlüktür.

Süfyan es-Servi (r.âleyh): “Zühd, kısa emeldir,” der. Ona göre dünya, uzun emeldir.

Ebu Süleyman Darânî (r.âleyh) “Dünya, seni Allâh (c.c.)’dan meşgul eden her şeydir.” Ona göre zühd, her şeyi bırakıp kendini Allâh (c.c.)’a vermektir. Zahid, kalbini dünya dert ve meşguliyetinden boşaltıp bütün gayretiyle ibadet ve nefis mücahedesiyle meşgul olan kimsedir. Kim ibadet ve mücahedeyi terk ederse o, nefsinin rahatlığına dönmüştür. Allâh (c.c) dostları, kalpleri tamamen ahirete yönelsin diye dünyadan gönüllerini çektiler.”

Seçkin kullar ilahî tecellilerin müşahedesiyle birçok dünyevî nazlarından vazgeçmişlerdir. Onlar, ileride alacakları ilâhî lütuflara gözlerini dikmişlerdir. Devamlı Cenâb-ı Hakk ile meşgul olup kullardan uzaklaşmışlardır. Onlar Hakk’ın şahitliğini yerine getirirler.

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.2, s.579-585)

15Ağu 2019

İnsanlara, haksızlık ve zulüm, sadece maddî aletler ve sebeplerle olmaz. Bazen de mukaddesat ve maneviyat alet edilerek, kişinin maneviyatına saldırı şekliyle kişiye zulmedilir. Din, mukaddesat ve maneviyat konusunda Müslümanlar iki kısımdırlar:

  1. Dine hizmet edenler: Dinin yükselmesi ve yayılması için candan, gönülden ve büyük bir ihlâs ile çalışanlar ve kazançlarını din yoluna harcayanlar.

Dine hizmet edenler, iman ederek, sevâbını Allâh (c.c.)’dan bekleyerek, Ehli Sünnet ve’l Cemaat itikadı ve fıkhı (İslâmî inanç ve emirler) üzere yaşayan, Kur’ân-ı Kerim’i ve İslâmî ilimleri sırf Allâh (c.c.) rızâsı için öğrenen, öğreten ve halka yayanlardır. Bunlar, Allâh (c.c.) hazretlerini emirleri ve yasaklarına riayet eden ve Resulü (s.a.v.) hazretlerinin sünneti üzere yaşayan, âlimlerin ve evliyâullah yolunda yürüyen kimselerdir. Bunlar, elleri öpülecek insanlardır. Ne mutlu onlara ve onlara tabi olanlara!

       2.Dini İstismar Edenler

Tarih boyunca, hep dinî, mukaddesatı ve maneviyatı istismar edenler olagelmişlerdir. Allâhü Teâlâ hazretlerinin ilk insan ve ilk peygamber Âdem (a.s.)’a göndermiş olduğu ilk emirlerden biri, dini istismarın yasaklanması.

Rivayete göre; Cenâbı Allâh Âdem (a.s.)’a bin sanat ve bin lügat (konuşma dili) öğretti ve ona şöyle buyurdu: “Ya Âdem! Evladına de ki, eğer dünyayı istiyorsanız; onu bu sanatlar ile elde edin. Din ve şer’î hükümleri (maneviyat ve mukaddesatı) alet ederek dünyayı kazanmayın ve dünyalık elde etmeye çalışmayın.”

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kim ahiret amel (ve işi) ile dünya (malı kazanmayı) dilerse yüzünün güzelliği değişir, onun zikri (ve virdi) silinir.

Ve ismi cehennem ateşinde sabit kılınır.” (Kenzü’l-Ummal)

(Ömer Faruk Hilmi, Sahte Şeyhlerin Hükmü Ve Akibetleri) (İsmail Hakkı Bursevî, Ruhul-Beyan Tefsiri, c.1, s.100)

14Ağu 2019

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Medîne’ye hicretlerinden önceki yaklaşık 10 yıllık dönemde, Milli Türk Talebe Birliği’ndeki başarıları dikkat çekicidir.

1971’de kendilerine teklif edilen MTTB Genel Başkanlığı’nı ilk etapta reddeden, daha sonra ma‘nevi terbiyesinde yetiştiği Sâhibü’z-zaman Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un emirleri ile MTTB Genel Başkanlığı teklifini kabul eden Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, “Burası siyasi bir kuruluştur, siyaset ise yalanla iç içedir.” tereddütünü yine o yüce Zât’ın verdiği “Evlâdım dürüstlük en büyük siyasettir. Bu dürüstlüğe devam etmek şartıyla ağzınıza geldiğini söyleyiniz.” cevâbıyla aşmış, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkanlığı döneminde bu düsturun ne kapılar açtığını bize göstermiştir. 26 Mart 1971’de genel başkan olarak yaptığı ilk konuşma, onun takip edeceği yolun ve düsturların ne olduğunu bize göstermektedir:

“Memleketimizin içinde bulunduğu şartlar dâhilinde yüksek tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Yarının yürütücü kadrosu olan gençlik, bugünün sakat maarif politikası neticesinde, maziden kopuk, istikbali düşünebilme imkânı ve kapasitesinden mahrum bir tarzda yetiştirilmektedir. Eğitimimizin millî olması, mazisine lâyık, istikbaldeki vazifesine hazır, mukaddesatına bağlı gençler yetiştirmek, orta tahsilden itibaren talebelerle çok yakından ilgilenmek ve onları kazanmak, birer mücahit rûhuyla yetişmelerini sağlamak, başlıca görevimiz olmalıdır. Asırlardır yerleşmiş, ebede kadar devam edecek olan prensiplerin anayasam olacağına sizleri şahit tutuyorum. Seçilsem de seçilmesem de, inandığım davanın neferi olarak, son nefesime kadar hakka hizmet yolunda olacağım.”

1971 yılında genel başkan olan Muhterem Ömer Öztürk, M.T.T.B.’yi hakikî gâyesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanların bütün hücumlarına rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen zararlı rüzgârlara kapılmayan, maneviyatı kuvvetli, bugünlerde memleket idaresinde söz sahibi olan Müslümân Türk Gençliğini yetiştirmiştir.

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

13Ağu 2019

Hz. Sâmî (k.s.)’nin -tabiri caiz ise- kucağında doğmuş, onun terbiyesinde büyümüş, hayatını Hz. Sâmî (k.s.)’ye hizmete ve ondan istifadeye adamış, vasiyetleri üzere techiz, tekfin işlerini yerine getirmiş ve onun yolunu insanlara anlatmış ve hâlâ anlatan manevi evlâdı ve hakiki vekili olan Muhterem Ömer Muhammed Öztürk,  kendi doğumları ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedirler:

“13 Ağustos 1946’da Adana’nın Seyhan kazası Tepebağ Mahallesi’nde doğdum. Seyhan kazası daha sonra kaldırıldı. Adana’nın merkez ilçesi oldu. Nüfus kâğıdımda bu şekilde kayıtlı idi. İkâmet adresimiz Tepebağ Mahallesi, Hacı Hamit Sokak, 10/67 idi.

Doğduğum sene için rahmetli peder şöyle derdi:

“Bu sene benim için büyük fütûhatlara sebep oldu. Senin doğduğun sene Üstâdımıza bağlandık. Ona evlâd olduk. O sene hacca gittim, işin içine rüşvet girdiği için müteahhitliği bırakmak istiyordum, o sene müteahhitliği bıraktım, demir ticaretine başladım, “Ya Rabbi kadının girmeyeceği ve alışveriş etmeyeceği bir iş nasîb eyle” diye duâ ederdim. Demir ticaretinde hiç kadın yoktu ve uzun süre bu işi yaptık.”

YÜZLERİNDE HİCÂBLA DOĞMALARI

Muhterem valideleri Hacı Hatun Anne anlatır:

“Evlâdım Ömer, yüzünde hicab olduğu hâlde dünyaya geldi. Doğumu yaptıran ebe: ‘Senelerdir doğum yaptırırım, böyle bir şeye şahid olmadım.’ diyerek hayrete düşer.”

Doğduklarında yüzlerinde bulunan şeffaf hicab daha sonra teberrük için bir komşularına verilmiş ancak geri gelmemiştir.

İsimlerinin konulmasını şöyle anlatırlar:

“Elhamdülillâh ismimizi Hz. Sâmî (k.s.) koyuyor, “Ömer olsun çocuğumuzun adı” buyuruyor.  38 sene de Cenâbı Hakk nasîb etti beraber bulunduk. Son nefesinde de beraberdik. Kendileri tedavi için İstanbul’da bulunduğum zamanlar muhtereme zevcelerine şöyle buyurmuşlardır:

”Ömer Öztürk’ün yanımda olmasını çok isterdim. Son nefesimde Allâh (c.c.)’dan dilerim. İnşallâh benim yanımda, başucumda bulunur!”

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

12Ağu 2019

Hz. Enes (r.a.) naklediyor: “Bir gün, Ebû Talha (r.a.) Berâe sûresini okuyordu. “Ey müminler! Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak hep birlikte seferber olunuz, Allâh yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihâd ediniz.” (Tevbe s. 41) âyetine gelince: “Görüyorum ki Rabbimiz bizden, genç de olsak ihtiyar da olsak topyekûn savaşa çıkmamızı istiyor. Oğullarım! Beni hemen cihada hazırlayınız.” dedi. Evlâtları: “Allâh (c.c.) sana merhamet etsin! Resûlullah (s.a.v.)’in yanında cihâd ettin, Ebû Bekir ve Ömer (r.a.e.) vefat edinceye kadar ikisinin yanında da cihâd ettin. Bırak artık, senin yerine biz cihâd edelim.” dediler. Ebû Talha (r.a.): “Hayır olmaz! Beni hazırlayın! Beni hazırlayın!” dedi. Bir süre sonra Ebû Talha (r.a.) bir deniz savaşına çıktı. Denizde iken eceli geldi ve öldü. Kendisini gömebilecekleri bir adayı ancak yedi günde bulabildiler. Onu adaya gömdüklerinde cesedi bozulmamıştı bile.”

Hâlid (r.a.)’in ailesine ait bir köle olan Zeyyâd anlatıyor: “Hâlid vefat ederken şunları söylemişti: “Yeryüzünde, Muhâcirlerin teşkil ettiği bir seriyye içinde geçirdiğim son derece soğuk ve dondurucu havadan daha çok sevdiğim bir gecem yoktur! O gece düşmana hücum etmek için, o arkadaşlarla birlikte sabaha kadar beklemiştim. Sizler de cihâda sarılın, sakın ola cihâdı terk etmeyin!”

Ebû Vâil (r.a.) anlatıyor: “Hz. Hâlid (r.a.) vefatı esnasında şunları söyledi: “Vallahi, savaşlarda, kıran kırana öldürmelerin cereyan ettiği yerlerde savaşarak öldürülmeyi çok arzu etmiştim. Ama yatağımda ölmek mukaddermiş! Amellerim arasında “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidinden sonra, sağanak yağmur altında kalkanım elimde kâfirlere baskın yapmak için sabaha kadar beklediğim bir geceden daha ümit verici bir amelim de yoktur!” Daha sonra şunları söyledi: “Öldüğüm vakit silahıma ve atıma dikkat ediniz, silahımı Allâh (c.c.) yolunda kullanınız.”

(İbn Abdilber, el-İstiâb, c.1, s.550; İbn Hacer, el-İsâbe, c.1, s.414)

11Ağu 2019

Dînimizde akrabalarla olan yakın münâsebete “Sıla-i rahim” denilir. Dost ve yakınlara gidip gelmek, onların elinden tutmak; ilgiyi kesmemek muhakkak ki, Allâh (c.c.)’un rahmetini çeker, bu husûsta Peygamber (s.a.v.) Efendimiz birçok emir ve tavsiyelerde bulunmuşlardır. Bir hadîste buyuruluyor ki: “Yakınlarından ilgisini kesen kimse cennete giremez.” (Buhârî)

Ashâb-ı Kirâm’dan biri Peygamber (s.a.v.)’e gelerek: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Akrabalarım vardır. Ben onlara giderim, onlar ise benden ilgilerini keserler. Onlara iyilik ederim, onlar bana kötülük ederler. Onlara karşı çok yumuşak davranırım, onlar ise bana kabalık ederler!” Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Eğer dediğin doğruysa, bu hâl üzere devâm ettiğiniz müddetçe Allâh ‘ın yardımı -onlara karşı- seninle berâber olacaktır.” (Müslim)

Merhamet ve şefkat, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in da‘vetinin esâslarındandır. Müslümân denilince, her cephesiyle mükemmel ve son derece merhametli ve müşfik bir insan hâtıra gelir. Bunun için; Cenâb-ı Peygamber (s.a.v): “Merhametli olanlara, Rahmân olan Allâh merhamet eder. Yeryüzündekilere siz merhamet edip acıyın ki, göktekiler de size acıyıp merhamet etsin!” (Tirmizî)

Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: “Ben Rahmân’ım; sıla, rahimdir. Kendi ismimden ona bir isim ayırdım. Kim sılayı yerine getirirse (yani uzak-yakın akraba ve dostlarını ziyâret edip onlara iyilikte bulunursa), Ben onu rahmetime ulaştırırım. Kim de sılayı terkederse, Ben de rahmetimi ondan keserim.” (Tirmizî)

“Kim rızkının genişlemesini, bıraktığı (kötü) izlerin unutulmasını istiyorsa sıla-i rahimde bulunsun.” (Buhârî)

(Hadîs-i Şeriflere Göre Amellerin Fazîletleri, 103-105.s.)

10Ağu 2019

Bayram   günlerinde erken  kalkmak,  yıkanmak, misvâklanmak, gül yağı gibi temiz, güzel kokulu şeyler sürünmek, giyinmesi mubah elbiselerin, herkes hâlince en güzelini giyinmek, Hakk ta’âlânın ni’metlerine şükür için ferah ve sürür göstermek, rast gelecek dîn kardeşlerine karşı, güler yüzlü bulunmak, mümkün mertebe fazla sadaka vermek, bayram gecelerini ibâdetle ihya etmek müstehap, müstahsen bulunmuştur.

Bayram günü câmi’-i şerîfe sükûn ve temkîn ile gidilir, namaza giderken Ramazân bayramında gizlice, Kurbân bayramında da açıkça tekbîr alınması, namazdan sonra da mümkün ise başka bir yoldan ikametgâha dönülmesi mendûptur.

Bayram günlerinde Müslümânların birbirini tebrik ve tehniye etmesi, birbiriyle Musâfâha yapması, birbirine: gafera’llâhu lenâ ve leküm ya’nî: Allâh ta’âlâ bizi de sizi de mağfiretine nail buyursun, veya tekabbela’llâhu ta’âlâ minnâ ve minküm ya’nî Allâh ta’âlâ bizden ve sizden kabul buyursun gibi bir veçhile duâda bulunması da mendûbtur.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihali, 168-170. s.)

YEMEK DUÂSI

Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve sekânâ vece’alenâ minelmüslimîn.

Allâhümmağfir verhâm vahfez sâhibe’t-taâmi ve’l-âkilîn. Velimen se’â fîhî velîcemii’l-mü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’lmüslimîne ve’l-müslimât el ahyâ ü minhüm ve’l-emvât. Birahmetike yâ Erhame’r- Rahimîn.

Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm.

Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’sselâmeti ve’l-afve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d-dünya ve’l-âhireti. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr.

Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen nı’meh ve devâmel afiyeh ve’r-zükna hüsne’l-hatimeh.

Allâhümme zid velâ tenkus bi hurmeti’n-Nebîyyî Sallallâhü Aleyhi ve Sellem. Ve bi hürmeti Sırrı Sûreti’l-FÂTİHA…

(Ömer Muhammed Öztürk, İbadet Takvimi ve Duâlar, s.127)

09Ağu 2019

Nâfi’nin İbn-i Ömer (r.a.)’den rivâyet ettiğine göre der ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allâhü Teâlâ Arefe günü kullarına nazar eder. Kalbinde zerre kadar îmânı olan kimseyi bırakmayıp mağfiret eder.” İbn-i Ömer’e (r.a.): Bu mağfiret insanların hepsi için mi, yoksa Arafat’ta bulunanlar için midir? dediğinde, İbn-i Ömer (r.a.): “Belki bütün insanlar içindir” buyurdu.

İmam Hibbetullâh’ın Saîd bin Müseyyeb’den onun da EbûHureyre (r.a.)’den naklettiği bize haberde Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse Arefe günü Öğle ile ikindi arasında dört rek’at namaz kılsa, her rek’atinde bir kere Fâtihâ ve elli kere İhlâs sûrelerini okusa, Allâhü Teâlâ ona bin kere bin sevab yazar. Kur’ân-ı Kerîm’den okuduğu her harf için cennette ona bir yüksek derece verilir. Her derece arası beş yüz yıllık yoldur. Ve her harf için ona yetmiş hûrî verilir. Her birisi için yakuttan yetmiş bin sofra, her sofrada yeşil kuş etinden yiyecekler vardır. Etin soğukluğu kar, tadı bal ve kokusu misk gibidir. O eti ateş pişirmemiştir. Başladığı zaman bulduğu lezzet ve tatlılığı, yemeğin sonunda da bulur. Bıkmak olmaz. İsteyerek, severek yer. Sonra o kimseye kanatları yakuttan, gagası altından bir kuş gelir. Bin kanadı vardır. Benzerini, dinleyenlerin duymadıktan güzel bir ses ile Arefe günü ehline merhaba diyerek seslenir. Sonra o kuş, o kimsenin yanına düşüp kanatlarının her birinin altından yetmiş türlü yemek çıkarır. O yemeklerden yer. Sonra o kuş Allâhü Teâlâ’nın izni ile silkinip uçar gider. O kimse kabrine konulunca, Kur’ân-ı Kerîmin her harfi ona öyle bir nur ile ışık saçar ki, o kimse o anda Beyt-i şerîfin etrafında tavaf edenleri görür. O Yâ Rabbi, kıyâmet kopsun, kıyâmet gelsin diyerek bir an evvel kıyâmetin kopmasını ister” buyurdu.

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu’t-Tâlibîn, s.335)

08Ağu 2019

Kurbân bayramının arefe gününün sabah namâzından i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâzına kadar yirmi üç vakit farz namâzlardan sonra def‘a:“Allâhüekber, Allâhüekber, Lâ ilâhe illâ’llâ huva’llâhu ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l hamd”diye tekbîr alınır ki, buna (teşrîk tekbîri) denir.

Teşrîk tekbîrleri, âlimlerin birçoğuna göre vacîbdir.

Arefe Günü Zikri

Nebi (s.a.v.) arefe gününde en çok şu zikri yaparlardı: “Lâ ilahe illâllâhüvahdehu lâ şerike leh lehül mülkü ve lehülhadmdübiyedihi’lhayr ve hüve alâ külli şey’in kadir”

Terviye ve Arefe Günü Orucu

Ebül Kasım-ı İsfehânî ve Beyhakî, Enes bin Mâlik’in (r.a.) bildirdiği şu hadîs-i şerîfi naklederler: “Bu günlerin her biri, fazilette bin güne, Arife günü ise on bin güne eşittir” buyuruldu. Bir başka hadîs-i şerîfde de: “Zilhiccenin ilk on gününün her günündeki oruç, sevab bakımından, helâl malından âzâd edilmiş yüz kölenin sevabına yâhud Allâh (c.c.) yolundaki mücâhidlere yüz at verme sevabına, yâhud Kâ’be’ye kurban için gönderilen yüz devenin sevabına eşittir. Terviye günü olunca, ya’nî Zilhiccenin sekizinci günü ise, bin köle âzâd etmek, bin at vermek ve Kâ’beye bin deve kurban için göndermek sevabına eşittir. Arife günündeki oruç ise, iki bin köle âzâd etmek, iki bin at vermek ve kâ’beye kurban için iki bin deve göndermek sevabına eşittir” buyuruldu. Bir başka hadîs-i şerîfde de: “Arife günü oruç tutanın sevabı, altmış sene ara vermeden oruç tutmanın sevabı gibidir” buyuruldu. Ravdatül ulemâda diyor ki: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: “Arife günü oruç tutana, Âdem (a.s.)’ın zamanından kıyâmetin kopması demek olan Sûr’a üfürülünceye kadar olan insanların oruç tutanlarının ve tutmayanlarının sayısının iki katı kadar sevâb yazılır.”

(Muhammed Rebhâmi, Riyâd’ün-Nâsihîn, s.270-271)