Mevlana Takviminde Bugün

22Nis 2018

Altı asır i’la-yı Kelimetullâh sancağını şerefle dalgalandıracak olan Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi, misafir olduğu evin odasında Kitabullâh’a hürmeten uyumadığı ve daha sonra Kur’an’ın ahkamını yeryüzüne hakim kılmak için devlet sancağını eline aldığı zaman gençti. Osman Gazi’nin serdengeçtileri gençti. Peygamber (s.a.v.) müjdesine nail olmuş ordunun başındaki kumandan gençti. Istanbulu’u fetheden “güzel askerler”in hepsi gençti. Milli Mücadele’de “Allâh! Allâh!” nidalarıyla cepheye koşan, tertemiz alnından vurulup şehid düşen o mübarek askerlerin çoğunun bıyığı henüz yeni terlemişti.

Lütfen bu noktada durup biraz düşünelim:

Mazide gençlik çağlarında zaferden zafere, fetihten fethe koşan, bu cennet vatandaki İslâm mührünü kazımak isteyen küffara karşı iman dolu göğsünü siper eden o gazilerin, o şehidlerin torunları nasıl bugün maalesef binlerce örneği görüldüğü üzere o şehid ve gazilerin hasımlarına benzer hale geldi?.. Dünün fetih neslinin torunları nasıl bugünün “popçu, punkçu” gençliği haline geldi? Dün İstanbul surları önünde hücum borusunun çalınmasını sabırsızlıkla bekleyen, heyecandan yerinde duramayan gençlerin torunları, nasıl bugün ne idüğü belirsiz sözde sanatçıların konserlerinde tepinir, kendini yerden yere atar hale geldi?

Dün cilbab ve peçenin sembolize ettiği iffete el ve dil uzatıldı diye canını feda eden gençlerin torunları, bugün nasıl ninelerinin, annelerinin tesettürüne hor bakar ve Çanakkale’de karşılarında savaşan düşmanın kılık-kıyafetine bürünür hale geldi?

Sahi dostlar, dün Çanakkale’yi toplarıyla, tanklarıyla geçemeyen düşman nasıl aramıza karıştı; gençlerimizi nasıl kendisine benzetti? Bu gençlik üzerine nasıl dehşetli oyunlar oynandı ki; gençlik ecdadını, tarihini, mazisini, kültürünü unutuverdi? Unutmak şöyle dursun, ecdadına ve ecdadının kültürüne yabancı ve düşman hale geldi? Müstehcenlik mikrobu, alkol, uyuşturucu, kumar belası gençliğin yakasına nasıl yapıştı?

http://belgelerlegercektarih.net/

21Nis 2018

Sakal, Peygamber (s.a.v.)’in sünneti, yani yolu olduğu gibi, bütün peygamberler (a.s.)’in de sünnetidir. Cenab-ı Allâh tarafından gönderilen bütün nebi ve resûller sakallı idiler. Bu yüzden sakalın büyük bir önemi vardır. İslâm’da sakalın hükmüne gelince: Hanefî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre erkeklerin sakal bırakmaları vaciptir. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “On haslet fıtrattandır; Bıyığı kısaltmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak…” Ayrıca buyurmuştur ki: “Bıyıkları kısaltınız, sakalları da bırakınız.”

Yukarıda adı geçen mezhep kurucu ve sâlikleri, hadisteki emir vücup içindir, diyerek sakal kesmenin haram olduğuna hükmetmişlerdir.

Şafiî âlimlere göre ise sakal bırakmak vacip değil, sünnettir, kesmek tenzîhen mekruhtur. Gazali, Şeyh Zekeriyya el Ensârî, İbn-i Hacer, Remlî, Hatîb Şirbînî, İmam Nevevî ve Rafiî (r.h.e.) de bu görüştedirler.

(Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.2, s.277)

ALTIN VE GÜMÜŞ YÜZÜK TAKMAK CAİZ MİDİR?

Gümüş yüzük takmak, erkek ve kadın için mubah ise de, altın yüzük takmak erkek için haram, kadın için helaldir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: **“Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helâl, erkeklerine haram kılınmıştır.”**

Abdullah ibn-i Abbas (r.a.)’dan rivayet edilmiştir: “Peygamberimiz (s.a.v.) birisinin elinde (parmağında) altın yüzük gördü. Hemen elinden çıkarıp attı. Ve dedi ki nasıl olur da sizden biriniz bir ateş parçasını alıp eline sokar?” Peygamberimiz (s.a.v.) gittikten sonra adama:

Yüzüğünü al ondan faydalan, denildiğinde “Hayır Allâh’a yemin ederim madem ki Peygamberimiz (s.a.v.) atmıştır asla almam.” dedi. Hulâsa dört mezheb ile Ashâb (r.a.e.)’nin cumhuruna göre erkek için altın yüzük takmak haramdır. Cevazı için fetva vermek doğru değildir.

(Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.1, s.130)

20Nis 2018

Allâh Te’âlâ buyurdu: «Mallarını gece gündüz gizli, aşikâr (Hakk yolunda) harcayanlar (yok mu?), işte onların, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir» (Bakara s. 274).

Resûl (s.a.v.) buyurdu: «Sadaka vermek kabir hasretini söndürür. Kıyamet gününde kişi sadakası gölgesinde oturur». Resûlullâh (s.a.v.) Hazretlerine: «Sadaka vermek kime uygundur?» diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri: «Anasına, sonra babasına, sonra akrabasına vermek gerekir» buyurdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri buyurdu: «Bana peygamberlik veren Allâh hakkı için, kim bir yetime sadaka verirse, Hak Celle ve A’lâ Hazretleri kıyamet gününde ona azap etmez. Kim kendi hısımlarına sadaka verip başkalarına vermese, Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri o kişiye kıyamet gününde bakmaz».

Ebû Hüreyre (r.a), Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri’nden şöyle nakleder: Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri buyurdu: «Cennette nurdan odalar vardır». Ashab: «Ey Allâh’ın Resûlü! O odalar kimindir?» diye sordu. Resûl (s.a.v.) buyurdu: «İnsanlara sadaka veren, güzel şeyler söyleyen, yemek yediren, halk uyurken gece namazını kılanındır». Yine Resûl (s.a.v.) buyurdu: «Allâh’ın yanında en üstün amel, açlıktan yüreği yanmış birinin karnını doyurmaktır».

Nakledildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Sizin üzerinize olan sadaka vermekte altı türlü haslet vardır. Üçü bu dünyada, üçü âhirettedir. Dünyada olan üç haslet şunlardır: Bir: Allâh Te’âlâ sadaka veren kişinin rızkını artırır. İki: Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri ömrüne bereket verir. Üç: Hakk Te’âlâ evlerini yapar. Âhirette olan üç haslet de şunlardır: Bir: Yarın kıyamet gününde çıplak kalmaz. İki: Başı üzerinde bir gölge bulunur. Üç: Cehennemle arasında perde olur.”

(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Envârü’l-’Aşıkîn, s.397)

19Nis 2018

Sıhhatin ve hastalığın görünen sebebi yiyeceklerdir. Nitekim Acâib-ül mahlûkat kitabında diyor ki: Bütün hastalıkların aslı, bir kimsenin kendisine yaramayan, dokunan şeyleri yemesidir. Bütün ilâçların başı da, mizacına uygun şeyleri yemesidir. Az yemek, ilâç kullanmaktan daha uygundur. Bu konuda Câlinos der ki, balık zarar, nar da hep faydadır. Bununla beraber az balık yemek, çok nar yemekten iyidir. Üstadımdan (r.h.) işittim. Buyurdu ki, hastalıkların sebebi dört şeydir: Kötü su, kurt, pis koku ve pastırma gibi, kurutulmuş şeyleri yemek. Hikmet sahiplerinin kitaplarında diyor ki: Altı şey, cima’ı artırır, gece uykuyu azaltır, gündüz çok uyutur, bevli habseder. Bunlardan ikisi, tok karnına yemek ve gece su içmektir.

O halde, insan çok yemeyi âdet etmemelidir. Çünkü bu, hayvanların âdetidir. Dinde ayıp, hikmette beğenilmeyen bir şeydir. Bunun için yiyeceklerde ihtiyat üzere olmak lâzımdır. Zararlı şeyleri yememelidir. Az yemeyi âdet edinmelidir. Zamansız yemek yememelidir. Belki zamanının çoğunda aç durmalıdır. Yemek yiyince gerçekten iştah ile arzu ile yemelidir ki, doktora ve ilâca muhtâç olmasın.

Ebû Abbâs Kassâb (r.h.) buyurur: Açlıktan takatsiz kalmayınca, hiçbir zaman yemek yemedim. Bunun için de hiç bir zaman doktora ihtiyâcım olmadı.

Beyt: Gördüm tıbbın elifbası, Açlık her derdin devası.

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki, «Allâhü Te’âlâ, her hastalığın ilâcını yaratmışdır. Yalnız, ölüme çâre yokdur.» Bir hadîs-i şerîfte, «Hastalıkların başı, çok yemektir. İlâçların başı, perhizdir». buyurmuşlardır.

İnsan hasta olmamağa dikkat etmelidir. Bunun için de, şerî’ate uygun yaşamak lâzımdır. Şerî’ate uymakta gevşek davranarak, hasta olan kimse, ilâç almalı, perhîz etmeli ve fakirlere sık sık sadaka vermelidir.

(Muhammed Rebhâmi, Riyad’ün Nâsıhin, s.584-589)

17Nis 2018

Ebu Nuaym (r.aleyh), İbn-i Ömer (r.a.)’in şöyle anlattığını söylüyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) “Mü’minin giyimi, temizliği ve aza kanaat edip razı olması, Cenab-ı Hakk Hazretleri’ne ikramdandır” buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.), renk ve biçimde kendine has bir elbise giymezler, ak, siyah, yeni, eski ne rast gelirse giyinirlerdi. Bir hadîs-i şerîfte: “Ben bir kulum. Kulların giydiği elbiseler gibi giyerim” buyurmuşlardır. Hz. Aişe (r.a), “Resûlullâh (s.a.v.)’in bir ak tacı vardı ve giyecekler arasında da gömleği fazla severdi.” buyurmuşlardır.

Yezîd kızı Esmâ (r.a.) şöyle buyurdular: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gömleğinin kolları, mübârek bileğine kadardı. Bundan fazla etmezdi ki, tutmaya engel olmasın. Eksik de etmezdi ki soğuk ve sıcaktan korunmaya yetsin. Bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) “Elbiseden yere temas eden her şey ateştedir” buyurdular. Hattâbî (r.aleyh) bunların mânâsı şudur diyor: Elbisesini topuklarından daha aşağı uzatan kimsenin, topuğundan aşağısı cehennem ateşinde azap görür demektir. Resûlullâh (s.a.v.) beyaz, yeşil ve sarı renkten hoşlanırlar ve beyazın en güzel renk olduğunu söylerlerdi. Kendileri bazen baştan başa sarı renkli elbiselerede giyerledi. Kırmızı renkten hoşlanmazlardı.

Birgün Abdullah b. Ömer (r.a kırmızı elbise giyerek Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına gitmişti. Peygamberimiz (s.a.v.)’de bu elbiseden hoşlanmadığını ima edince Abdullah (r.a.) evine giderek bu elbiseyi yakmıştı.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), c.1, s.374-380)

Şa‘bân-ı Şerîf’te Okunacak Duâlar:

“Allâhümme bârik lenâ fî şa’bân ve belliğnâ ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân.”

(Bu duânın, -sayı sınırı olmamakla berâber- Şa’bân-ı Şerîf boyunca günde 100 defa okunması çok fazîletlidir.)

Şa‘ban-ı Şerîf Duâları:

İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh”

İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâgu celle şânüh”

Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh”

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.55)

16Nis 2018

Birilerini zannettiği gibi kuran 1400 sene öncesinin kitabı değildir. 1400 sene önce nüzul eden ama tüm zamanları kuşatan bir kitaptır. Zira sonsuzdan gelen sonsuz ilim sonsuz hikmet yüklü bir kelamı ezelidir.

Şu her bir zerresi Allâh (c.c)’ü tanıtan kainatın evrimci bir düşünceyle izaha çalışan birileri nasıl kainattaki mahlukları ilkel-gelişmiş diye ayırıyorlarsa çağları ve asırları da öylece bölüyorlar. Nasıl amip insandan önce var edilmiş diye ilkel görüyorlarsa ilk insanı da ilkel insan olarak görüyorlar. Zamanı düz bir çizgi olarak görüyor; sonraki her yılı önceki her yıldan ileride düşünüyorlar. Böyle olunca geçmişte kalan herşey bugün var olandan ve gelecekte var olacak olandan geri olmuş oluyor. Kuranı da 1400 yıl öncesine hapsedince matah soruymuş gibi soruyorlar: “İslâm çağımıza cevap verebilir mi?” “Kur’an çağımızın ihtiyaçlarını karşılayabilir mi?”

Oysa bir kere ilkel bir yaratık yoktur. Her şey kendi görevini mükemmel biçimde yapmaktadır. hangi gelişmiş insan ilkel amipin yaptığını yapabilir?” İkincisi ilkel insan yoktur: İlk insan bir peygamberdir! Üçüncüsü eğer çağlar ilkellik tasnifine sokulacaksa şu modern çağdan daha ilkel bir zaman yoktur. Çünkü insanlık hiçbir çağda elli milyon insanı bir anda öldüren dünya savaşları nükleer silahlar ve ekolojik faaliyetler görmemiştir. Dördüncüsü bu gün birçok batılının da kabullendiği üzere zaman düz bir çizgi üzerinde gitmez aksine bir daire gibidir. Gece-gündüz, ilkbahar-yaz sonbahar-kış, tohum-ağaç-çiçek-meyve-tohum… Bütün bu örneklerin de bize gösterdiği gibi bir dönüşüm söz konusudur. Beşincisi Alim, Hakim, Semi ve Basir olan; ilmi hikmeti kudreti işitmesi, görmesi bizim bilmediğimiz şekilde ve anlayamayacağımız sonsuzlukta olan Allâh (c.c)’ın kelamı olan Kur’ân kelamı ezelidir; yani çağlar üstüdür.1400 sene öncesini değil bütün zamanları kaplar.

(Zafer Dergisi Yayınları, Gerçeğe Doğru, c.4 s.198-199)

15Nis 2018

Mahşerde mîzândan sonra Sırat köprüsü gelir. Hadîs-i şerîflerde şöyle buyruluyor: “Kıyâmet gününde cehennemin üzerine Sırat köprüsü kurulur. Bu köprüde kaypak yerler, ayakların kayıp sâbit kalamayacağı kısımlar, kapanlar, demirden kelepçeler, dikene benzer kılçıklar vardır. İmanlı kişiler, amellerine göre, göz açıp kapamadan, ya şimşek gibi, ya hızla uçan bir kuş gibi, ya iyi koşan asil bir at hızıyla geçer giderler. Böylece bir Müslüman ya hiç zarar görmeden veya yara bere içinde geçip kurtulur. Yâhut feci şekilde cehennem ateşine düşer.”(Buhârî, Müslim) “Sırat köprüsünü geçmek herkesin nûruna bağlıdır. Kimi göz açıp yumuncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi yıldız kayması gibi, kimi koşan at gibi Sırat’ı geçerler. Nûru çok az olan da yüzüstü sürünür. Elleri ve ayakları kayar, tekrar yapışır. Nihâyet, sürüne sürüne kurtulur.” (Taberânî) “Sırat köprüsünden en kolay geçecek olanınız, ehl-i beytimi ve ashâbımı çok seveninizdir.” (Deylemî) “Sırat köprüsünü şimşek gibi ilk geçenler, beş vakit namazı cemaatle kılmaya devam edenlerdir.” (Taberânî) “Bana getirilen salavât, sırat köprüsü üzerinde size nur olur.” (Dârekutnî) “Kıyâmette Sırat köprüsü üzerinde mü’minlerin alâmetleri; “Rabbim, bize selâmet ver” demeleri olacaktır.” (Tirmizî) “Ümmetimden biri, Sırat köprüsünde sürünerek ve emekleyerek yol alırken, bana getirdiği salavâtlar onu elinden tutarak ayağa kaldırır. Böylece Sırat’ı geçer.” (Taberânî). Hadîs-i şerîflerde çokça bahsedilen Sırat köprüsü yedi duraktır. Kula yedi yerde, yedi şeyden sual edilecektir. Birinci durakta imandan, ikinci durakta namazdan, üçüncü durakta zekâttan, dördüncü durakta oruçtan, beşinci durakta hacdan, altıncı durakta kul hakkı, ana-baba hakkı ve akrabâyı gözetip gözetmediğinden, yedinci durakta gusledip etmediğinden sorulacaktır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-3, s.182-183)

14Nis 2018

Zahid, dünyaya rağbet etmeyen, nefsâni zevk ve arzudan kendini çekerek ibâdete veren kimsedir.

“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye, yeryüzündeki her şeyi bir süs yaptık.” (İsra s. 7) İlahi kelamının tefsiri şu manaya göre yapılmıştır: Yani, kimin daha zahid olacağını denemek için böyle yaptık, demektir.

Ebu Zerr (r.a.)’den nakille, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Dünyaya karşı zahidlik, helal olan şeyleri (zahidane davranmak için kendine) haram kılmak ve malı elden çıkarmak değildir. Gerçek zahidlik, Allâh katında verilecek olanların, senin elinde olan şeylerden daha güven verici olması ve sana bir şey isabet ettiği zaman elde edeceğin sevab sebebiyle musibete uğramayı, uğramamış olmaya tercih edebilmendir. “ (Tirmizî, Zühd, 29)

Zahid için iki sevap vardır. Birisi, fakirliğe sabretmesinden, diğeri de gönlünü maldan çekip zahid olmasından dolayıdır.

Fakirlik, Peygamberimizin (s.a.v.) seçtiği bir durumdur ve bütün nebilerin şiarıdır. Aynı zamanda büyük sahabi ve sufilerin de yoludur.

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle anlatıyor: Allâh Resûlü (s.a.v.)’in ailesine ait hiç bir evde ne ekmek ne de yemek pişirmek için ateş diye bir şey yakılmazdı. Bu hâl bazan bir ay, bazan da iki ay böyle devam ederdi. Dinleyenler

“Peki ne ile yaşıyorlardı, ey Ebu Hureyre?” diye sordular. Ebu Hureyre (r.a.),

“Hurma ve suyla geçinirlerdi. Bir de, ensardan bir kaç komşuları vardı. Allâh onları mükâfatlandırsın. Ara sıra Hz. Peygamber (s.a.v.)’e süt gönderirlerdi” dedi. (Heysemi, X/215)

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kalplerin Azığı, c.2, s.545-547)

13Nis 2018

Receb-i Şerîf’in yirmi yedinci gecesi on iki (12) rek‘at namâz kılınır. Her iki rek‘atta bir selâm verilir. Her rek‘atta bir (1) Fâtiha ve on bir (11) İhlâs okunur. Namâzdan sonra yüz (100) defa Salevât-ı Şerîfe ve bir kere şu duâ okunur:

“Allâhümme innî eselüke bi-müşâhedeti esrâri’l- muhibbîne ve bi’l- hılveti’lletî hassante bi-hâ seyyidi’l- mürselîn. Hîne üsriyet bihî leyletü’s- sâbi’u ve’l-ışrûne en-terhame kalbiye’l- hazîne ve tücîbe da‘vetî yâ ekrame’l- ekramîn. Âmin!”

RECEBİN YİRMİ YEDİNCİ GÜNÜ VE GECESİ İBÂDETLERİ

Hasan-ı Basrî (r.a.) anlatmıştır: “Abdullâh b. Abbâs (r.a.) Recebin yirmi yedinci günü sabahından i‘tibâren i‘tikâfa girerdi. O, öğle vaktine kadar namâz kılardı. Öğle namâzını kıldıktan sonra biraz istirahât eder, sonra (dört rek‘at) namâza durur: Her rek‘atta; bir Fâtiha, üç Kadir sûresi (İnnâ enzelnâhu fî leyleti’l-kadr), elli (50) İhlâs sûresini (kul hüva’llâhu ahad), bir Felâk ve bir Nâs sûresini okuyarak kılardı. Sonra ikindi vaktine kadar duâ ederdi. İbn-i Abbâs (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in böyle yaptığını da söylerdi.”

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.): ”Recebin yirmi yedinci günü oruç tutan kimse için, Hâkk Te‘âlâ, altmış ay oruç tutmuş sevâbını yazar. Ve o gün Nebî (s.a.v.) üzerine Cebrâil (a.s.)’ın Allâhü Te‘âlâ tarafından peygamberlik vazîfesini indirdiği ilk gündür.” buyurdular.

Öyle ise bu gecede kaza namazı olan biraz kaza namazı veya nafile namaz kılmalı ve Kur’an-ı Kerîm okumalıdır. Günâhlarını düşünerek tevbe istiğfara devam etmeli, Peygamber (s.a.v.)’e Salavât-ı Şerife’yi fazlaca getirmeli, zikir, tevhid, duâ ve niyazda bulunarak bu gecenin nurundan ve feyzinden istifade etmelidir.

(Hz. Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Üç Aylar ve Fazîletleri)



	
12Nis 2018

“Eksiklikten uzaktır O Allâh ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü. O’na ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye. Gerçekten O işiten gören dir.” (İsrâ s.1) Âyette geçen kulunu (bi ‘abdihî) sözü, ruh ve cisimin birleşiminin adıdır. Bundan İsrâ hâdisesinde ruh ve bedenin birlikte bulunduğu anlaşılır.

Nebî (s.a.v.), Mi’râcını Kureyşliler’e anlatırken, Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiği gibi, Mescid- i Aksâya uğradıklarını söyledi. Kureyşliler, Onun Mescid-i Aksâ’yı dahâ önce görmediğini biliyorlardı. Mescid-i Aksâ’nın şeklini sordular. O sırada Cebrâîl (a.s.) Mescid-i Aksâ’yı Resûlullâh (s.a.v.)’in gözlerinin önüne getirdi. Sorulan şeylere Mescid-i Aksâ’yı seyrederek cevâb verdi.

Ayrıca Kureyşlilerin Şâm’a gitmiş olan bir kervânından haber sordular. “Kervân yoldadır. Ben onlara uğradığım zamân, falan kişi deve üstünde oturmuştu. Hava soğuk idi. Kölesinden kilim istedi. Ben susamıştım. Falan kimsenin bardağından su içtim. Bir kimse bir şey kaybetmişdi. Onu arayıp buldular. Bizim Burakımızdan kervândaki develer ürktü ve etrâfa dağıldılar. Eğer develeri toplamak için çok oyalanmazlarsa, falan gün güneş doğarken Mekke’ye gelirler” buyurdu.

Kervânın geleceğini söylediği gün müşrikler iki grup oldular. Bir grubu kervânın geleceği tarafı, bir grup da güneşin doğacağı tarafı gözetlemeye başladılar. Kervânı gözetleyenler âniden, işte kervân geldi diye bağrıştılar. O anda güneşin doğuşunu gözetleyenler de, işte güneş doğuyor diye bağrışdılar. Kervânı karşıladılar ve anlatılanları ve başlarından geçen hâdiseleri tek tek sordular. Hepsinin doğru olduğunu öğrendiler. Fakat inâdlarından ve kibirlerinden dolayı îmân etmediler. İnkârları ve kibirleri arttı.Yûnus bin Bükeyr, bu rivâyete ilâveten şöyle demiştir: “O gün güneşin doğması, kâfilenin gelmesine kadar Allâhü Te’âlâ tarafından geciktirilmiştir.” Allâhü Te’âlâ’nın dalâletde bırakdığını, kimse hidâyete erdiremez.

(Molla Câmi, Şevâhidü’n-Nübüvve, s.114-115)