Mevlana Takviminde Bugün

25May 2019

Kadir gecesi, Ramazan-ı Şerîfin, son on gününde aranır. Kuvvetli ihtimal yirmi yedinci gecesidir. İmâm-ı Mâlik’e (rahimehullâh) göre, Ramazan-ı Şerîfin son on gününün her gecesinde aramak lâzımdır, ya’nî bu geceleri ihya etmek lâzımdır. İmâm-ı Şafiî’ye (r.h.) göre yirmi-birinci gece olması kuvvetlidir. Bâzıları da on dokuzuncu gecedir dediler. Âişe (r.anhâ) gibi. Ebû Berde Eslemî (r.a.) Kadir gecesi Ramazan-ı Şerîfin yirmiüçüncü gecesidir dedi. Ebû Zer ve Hasan (r.a.) Kadir gecesi, yirmi beşinci gecedir dediler. Hazret-i Bilâl’ın (r.a.) Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) bildirdiğine göre Kadir gecesi yirmidördüncü gecedir. İbn-i Abbâs ve Ubeyy İbn Kâ’b (r.a.) Kadir gecesi yirmi yedinci gecedir dediler. Riyâd-üs-Sâimîn kitabında diyor ki, Kadr gecesi, Ramazan-ı şerîfin son on günü içinde devreder. Bu, Ebû Kulâbe’nin rivâyetidir. Bu da, bu geceyi arayanların, birçok geceleri ihya etmesi gerektiğindendir. Ancak bu şekilde, onu bulabilir. Her şeyin doğrusunu Allâhü Teâlâ bilir.

Saîd bin Hasîb: “Bir kimse Kadir gecesinde, yatsı namazında (cemaatte) hazır bulunsa, Kadir gecesinden nasibini almış olur” demiştir.

Enes bin Mâlik (r.a.)’den rivâyetle Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:“Size içinde bin aydan daha hayırlı bir gece olan bir ay gelmiştir. Kim, o gecenin hayrından mahrum kalırsa, o bütün hayırlardan mahrum kalmış demektir. O gecenin hayrından ancak gerçekten nasipsiz biri mahrum kalır.”(İbn Mâce)

(Not: Bu fazîletli geceleri değerlendirmenin bir yolu da cemaate devam etmektir. Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Yatsı namâzında cemaatte bulunan kimseye, gecenin yarısına kadar namâz kılmış gibi sevâb vardır. Yatsı ve sabah namâzlarında cemaatte bulunan kimseye ise, bütün gece namâz kılmış gibi sevâb vardır.”

“İnsanlar yatsı namâzı ile sabah namâzındaki fazîlet ve sevâbı bilselerdi, emekleyerek bile olsa mutlaka camiye, cemaate gelirlerdi.” buyurmuşlardır.)

(Muhammed Rebhâmi, Riyâd’ün-Nâsihîn, s.210-215)

24May 2019

Sabrın esası, Allâhü Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de;

“Ey îmân edenler, cihâd ve şeriatın hükümleri ve tâatin zorluklarına sabredin ve muharebede sebat etmede, özellikle en büyük düşmanınız olan nefsin arzularına uymamakta sabredici olun. Sınır boylarında tam teçhizat kâfirlere karşı durup onları defedin. Allâhü Teâlâ’ya karşı muttaki olun ki, kurtulasınız” (Âli İmran s. 200) ve “Dâima sabredici ol. Senin sabrın ancak Allahü Teâlâ’nın tevfîk ve yardımı iledir” (Nahl s. 127) buyurmasıdır.

Hz. Âişe (r.ânhâ)’nın bildirdiği bir Hadis-i Şerîfte, “Sabır, belânın ilk şiddetli zamanındadır” buyuruldu.

Resûlullah (s.a.v.)’in huzuruna bir kimse gelip: “Ey Allah’ın Resûlü, malım gitti, param gitti, vücûdum hasta oldu” dediği zaman, Resûlullah (s.a.v.): “Malı gitmeyen, parası bitmeyen ve hasta olmayan kimsede hayır yoktur. Zîra Allâhü Teâlâ bir kulunu severse, onu belâya müptela kılar. Ona belâ verdiğinde, ona sabır ihsân eder” buyurdu.

Diğer bir Hadîs-i Şerîfte: “Kul için Allâhü Teâlâ katında derece vardır. Kul bedeninde bir belâya mübtelâ olmayınca, ameli ile o dereceye kavuşamaz. Belâya müptela olunca, o dereceye kavuşur” buyurdu.

“Kötülük yapan karşılığını görür” (Zilzal s. 8) Âyet-i Kerîmesi gelince, Ebûbekir-i Sıddîk (r.a):

“Yâ Resûlullah, bu Âyet-i Kerime’den sonra, “kötülük ile karşılık verilir” den kurtuluş nasıl olur?” dediğinde, Resûlullah (s.a.v.):

“Allâhü Teâlâ seni mağfiret etsin, Yâ Ebâbekir. Sen hasta olmaz mısın, sana belâ gelmez mi? Sen belâya sabreder ve belâdan gamlanırsın, üzülürsün. Bunların karşılığını alırsın. Yani bunlardan sana gelecek hallerin hepsi senin günâhına kefarettir” buyurdu.

(Abdülkâdir-i Geylânî, Gunyetü’t-Tâlibîn, s.489)

23May 2019

İbn Abbâs (r.a.)’ın nakline göre Resûlullâh (s.a.v.) ihrâmlı iken ve oruçlu bulunduğunda hacamat yaptırmıştır. (Buhârî)

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’in nakline göre Resûlullâh (s.a.v.) “Oruçlunun orucunu bozmayan şeyler; hacamat ve ihtilâmdır” buyurmuştur. (Tirmizî) Bu hadîsler ihtilâm olan veya hacamat yaptıran kimsenin orucunun bozulmadığına açık bir delîldir.

Sâbit el-Bünânî şöyle anlatmıştır: Enes b. Mâlik (r.a.)’e “Sizler oruçlunun hacamat yaptırmasını çirkin görüyor muydunuz?” diye soruldu. Enes (r.a.) “Hayır, ancak vücûdu zayıf düşürdüğü için hoş görmüyorduk” dedi. Başka bir sahabe yaptığı rivâyette “Şu‘be bu hadîsi “Sizler Hz. Peygamber (s.a.v.)’in zamanında oruçlunun hacamat yaptırmasını kötü görüyor muydunuz?’ şeklinde nakletmiştir” dedi. (Buhârî) Hadîs hacamatın orucu bozmayacağına açık bir delîldir. Mekrûhluk sebebi ise hacamat yaptırmanın vücûdu zayıf düşürmesi ve kişinin oruç tutmaktan âciz hâle gelmesidir veya oruç tutmanın o kimseye ağır hâle gelmesidir. Söz konusu mekrûhluk, kendisi açısından böyle bir sakıncanın muhtemel olduğu kimselere mahsûstur. Dolayısıyla üzerinde durduğumuz mekrûhluk, gücü kuvveti yerinde olan kimselere yönelik değildir.

(Eşref Ali Tehanevi, Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.7, s.29-31)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Ramazan orucu ve mutlak nafile oruçlarda niyyetin vakti; bir önceki gün güneşin batışından kaba kuşluk vaktine (günün yarısına) kadardır.

(İbni Abidin, Reddül Muhtar)

Bir kimse birkaç defa orucunu bozar da birincisi için kefaret vermemiş olsa, ona bir kefaret kafidir. Velev ki iki ramazana ait olsun. (Cima ile bozulmamış olmak şartıyla)

(İbn-i Abidin, Reddü’l-Muhtar)

22May 2019

Peygamberler Sultanı (s.a.v.) hazretleri hac farizasını yerine getirmeye niyet etti. Yemen ülkesinde bulunan Hz. Haydar (r.a.) ile yolda buluşmak için onun Yemen’den hareket etmesine dair hususi bir mektup gönderilmesini emretti. Durumu hicretin 10. yılı Zilkade Ayı’nın 25. Cumartesi günü etraftaki kabilelere ilan etti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e refakât şerefine nail olmak isteyenlerin hiç durmaksızın Medine-i Münevvere’de toplanmalarını da emretti. Medine-i Münevvere’de epeyce Sahabi (r.a.e.) toplanıp emir üzerine hazır vaziyette bekledi. Hasabe ve çiçek hastalıklarına tutularak Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in refakatinde bulunma şerefinden mahrum kalan kadınların gönülleri “Muhakkak ramazanda yapılan umre, bir hacca eşdeğerdir” (İbn Mâce) sözleriyle teselli buldu.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz mübarek bedenini yıkayıp temizledikten ve türlü türlü kokular süründükten sonra, hazırlanan mübarek ridâsını ve alt elbisesini giyinip Medine mescidine teşrif etti. Dört rekât olmak üzere öğle namazını mescidde, iki rekât olarak ikindi namazını da Zülhuleyfe menzilinde edâ etti. Sonra hac için niyet etti. Kurbanlık develerin korunması işi Naciye b. Sülemî’nin (r.a.) uhdesine verildi. Bundan sonra Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bütün tertemiz hanımlarıyla ve kadınların en hayırlılarıyla birlikte Zülhuleyfe menzilinden hareket edip ertesi günü Vâdilukayka mevkiine vardılar. Bu menzilde Peygamberler kafilesinin başı (s.a.v.) hazretleri, “Bu gece bir elçi ortaya çıkıp “Bu umre ile hac ihramını birleştirmek suretiyle yapılan hacdır” demiştir ki bu seferde isteyen hacca ve umreye, dileyen hacca, dileyen de yalnız umreye niyetle ihrama girmekte serbesttir” (İbn Kesîr) diyerek ihrama girdi.

Sahih rivayet üzere bu mübarek seferde 14.000, bir başka rivayette ise 12.000 hacı bulunuyordu.

(Eyüp Sabri Paşa, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, s.450-451)

21May 2019

Muhammed ibn Ömer el-Mahzûmî (r.âleyh) anlatıyor: “Hz. Ömer (r.a.) bir gün “Haydi namaza!” diye seslendi. Cemaat toplanınca da minbere çıktı. Allâh (c.c.)’a hamd ü sena, Resûlullah (s.a.v.)’e salât ve selâmdan sonra: “Ey cemaat, Mahzumoğulları kabilesindeki halalarımın koyunlarını güttüğümü çok iyi hatırlıyorum. Bu işi, bir avuç hurma ve üzüm karşılığı yapardım. Nereden nereye! İşte; bugünkü durumumu da görüyorsunuz.” diyerek minberden indi. Abdurrahman ibn Avf (r.a.), “Ey Müminlerin Emîri, kendini çok fazla ırgalama bu kadar!” diyerek Hz. Ömer (r.a.)’i ikaz etti. Hz. Ömer (r.a.): “Bırak Ey Abdurrahman! Yalnız kalmıştım, nefsim bana: “Sen Müminlerin Emîrisin! Senden daha üstünü var mı?” diye telkinde bulundu. İşte; ben de nefsime kim olduğunu hatırlatıyorum!” diye karşılık verdi.

Abdullah er-Rumî (r.âleyh) anlatıyor: “Hz. Osman (r.a.), gece abdest alırken, abdest suyunu kendisi getirirdi. Ona, “Hizmetçilerden birine söylesen de o getirse!” denildiği zaman “Hayır, gece onların dinlenme vaktidir.” derdi. Hasan-ı Basrî (r.a.) diyor ki: “Bir defasında, Hz. Osman (r.a.)’i gördüm. Halife idi. Çarşafa sarılmış, mescitte uyuyordu; yanında da kimse yoktu.”

Sâbit (r.âleyh) anlatıyor: “Hz. Selmân (r.a.), Medâin şehrinde vali idi. Şam’dan Teymoğullarından biri geldi. Adamın yanında, bir yük incir vardı. Selmân-ı Fârisî (r.a.)’in üzerinde de bir şalvar ve bir de hırka bulunuyordu. Şam’dan gelen adam -onu tanımadığı hâlde- Hz. Selmân (r.a.)’e: “Gel de şu çuvalı taşıyıver.” dedi. Ancak çevreden görenler, Hz. Selmân (r.a.)’ı tanımışlar ve: “Bak, o zat validir!” diye adamı uyarmışlardı. Bu uyarı üzerine adam, Hz. Selmân (r.a.)’a kendisini tanımadığını söylediyse de, Hz. Selmân (r.a.), “Bu yükü senin evine kadar taşıyacağım.” dedi.

(el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, c.12, s.866; Ebû Nuaym, Hilye, c.1, s.60; İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, c.4, s.63)

20May 2019

Hadîs-i Şerîf’te Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Âişe (r.anhâ) annemize hitâben (onun şahsında bütün kadınlara) şöyle buyurdular: “Ey Âişe! Cebrâil (a.s.), bana kadınlar hakkında o kadar vasiyette bulundu ki, ben kadınları boşamanın haram olacağını zannettim!

Ey Âişe! Kocasının (suçlu bulup haklı olarak) boşadığı her kadının ben hasmıyım!

Ey Âişe! Herhangi bir kadın kocasından hâmile kalsa, hâmile kaldığı zamandan itibâren mutlaka onun için, gündüzleri oruç tutmuş, geceleri sabaha kadar namâz kılmış, ibâdet etmiş ve Allâh (c.c.) yolunda savaşmış gâzînin ecri ve sevâbının bir misli vardır.

Ey Âişe! Herhangi bir kadına doğum sancısı gelir, her sancı vuruşunda ve her çocuğunu emzirişinde bir köle âzâd etmiş sevâbı verilir.

Ey Âişe! Kadın kocasından mehrini hafîfletirse, mutlakâ ona mebrûr (tam, mükemmel ve kabûl olunmuş) bir hac, makbûl bir umre sevâbı vardır. O kadının, eski-yeni, gizli-âşikâr, önceki-sonraki, hatâ ile işlediği ve bilerek kasten yapmış olduğu her türlü günâhı bağışlanır. Böyle bir kadının ilk ve son, büyük ve küçük bütün günâhları affedilir.

Ey Âişe! Bir kadının kocası olur da, kadın da kocası tarafından kendisine gelen eziyetlere sabrederse, bu kadın Allâh (c.c.) yolunda kanlara bulanmış ve şehîd olmuş gibidir. O kadın, Allâhü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de övmüş olduğu şu kadınlardan olur: “Bütün müslimler ve müslimeler, mü’minler ve mü’mineler, kânitler ve kâniteler, sâdıklar ve sâdıkalar, sâbirler ve sâbireler, hâşi‘ler ve hâşi‘alar, mütesaddıklar ve mütesaddıkalar, sâimler ve sâimeler, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allâh (c.c.)’u çok anan zâkirler ve zâkireler, hep bunlara Allâh (c.c.) , bir mağfiret ve bir büyük ecir hazırlamıştır!” (Ahzâb s. 35)

 (İsmâil Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-Beyân Tefsîri, Nisâ Sûresi)

19May 2019

Alimlerin çoğuna göre Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek için zaman sınırı yoktur. Kur’an-ı Kerim kolaylıkla kaç günde hatmedilirse öyle yapılmalıdır. Ancak bazı alimlerin görüşüne göre bir hatim için kırk günden fazla zaman harcanmamalıdır. Bu durumda her gün en az on beş sayfa okumak gerekir. Eğer herhangi bir sebepten dolayı bir gün okunamazsa ertesi gün kaza edilmelidir. İstenilen şey kırk gün içinde bir defa Kur’an-ı Kerim’i tamamlamaktır. Çoğu alimlere göre kırk gün içinde Kur’an’ı bitirmek şart olmasa da bazı alimlerin görüşü böyle olduğundan (kırk günden) aşağı düşürmemeye dikkat edilmelidir. Nitekim bazı hadisler bu manayı kuvvetlendirmektedir. Mecma kitabının yazarı şöyle bir Hadis rivayet etmiştir.

“Kur’an-ı Kerim’i kırk gecede hatmeden çok gecikmiştir.” Bazı alimlerin fetvasına göre Kur’an-ı Kerim ayda bir kere hatmedilmelidir. En güzeli yedi günde bir hatim yapmaktır. Sahâbelerin çoğunun böyle yaptıkları rivayet edilmiştir. Cuma günü başlayıp, her gün Kur’an-ı Kerim’den bir menzil okuyarak Perşembe günü bitirmelidir.

Bir Hadis’te buyuruluyor ki: “Kur’an-ı Kerim eğer günün başında hatmedilirse o günün sonuna kadar, gecenin başında hatmedilirse gecenin sonuna kadar melekler o kişiye rahmet duâsı ederler.” Bazı alimler bu Hadis’ten yaz günlerinde gündüzün başında, kış günlerinde gecenin başında hatimi bitirmeyi iyi görmüşlerdir. Böylece meleklerin dua etmeleri için daha çok zaman kazanılmış olur.

İbn-i Ömer (r.a)’den Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdu: “İki kişiden başkasına haset etmek caiz değildir. Biri Allâhü Teâlâ’nın kendisine Kur’an-ı Kerim okumayı lütfettiği, gece gündüz onunla meşgul olan kimse, diğeri de Allâhü Teâlâ’nın kendisine mal lütfettiği, gece gündüz onu harcayan kimsedir.”(Buhâri, Tirmizi, Nesei)

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i A’mal)

18May 2019

İlk sûfîlerden olan Ebû Bekir Şiblî H. 247’de (861) Sâmerrâ’nın Şibliye köyünde doğdu. Ebû Bekir Şiblî (k.s.) hocalarına karşı çok edebli davranır, onların sözünden çıkmazdı. Söz dinlemenin üstünlüğünü ve faydasını bizzat yaşayışıyla gösterirdi. Dünyâyı terki, haramlardan sakınması çok fazlaydı. Az yer az uyurdu. Fazla uykudan kaçınmak ve az uyumak için gözlerine sürme gibi toz sürerdi.

Ebû Bekr Şiblî bir gün hastalanmıştı. Zamânın halîfesi onu tedâvi etmesi için Hıristiyan bir doktor gönderdi. Doktor yanına geldi ve Şiblî’ye; “Canın ne ister?” dedi. Şiblî, “Senin Müslüman olmanı isterim!” dedi. Hıristiyan doktor çok şaşırdı; “Sen şu anda ölüm hastası birisin, sen kendini düşüneceğine, benim Müslüman olmamı istiyorsun. Peki ben Müslüman olunca sen iyi olacak mısın?” dedi. Şiblî; “Evet!” dedi. Hıristiyan doktor hemen Müslüman oldu. Şiblî de, iyileşmiş olarak yataktan kalktı ve doktorla berâber halîfenin yanına gittiler. Halîfe durumu sorup anlayınca; “Ben hastaya doktor gönderdim zannediyordum, meğer hastayı doktora göndermişim!” dedi.

Buyurdu ki: Öğrenmenin acısını bir müddet tatmayan, hayatı boyunca cehaletin zilletini yudumlar.

Buyurdu ki:

“Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin Hadîs-i Şerîf öğrendim. Bütün bu hâdislerden bir tânesini seçip kendimi ona uydurdum. Çünkü, kurtuluşu ve saâdeti ebediyyeye kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasîhatleri hep bunun için gördüm. Seçtiğim Hadîs-i Şerîf şudur. Peygamberimiz (s.a.v.), bir sahâbiye buyurdu ki:

“Dünyâ için dünyâda kalacağın kadar çalış. Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış, Allâhü Teâlâ’ya, muhtaç olduğun kadar itâat et. Cehennem’e dayanabileceğin kadar günâh işle.”

(Rehber Ansiklopedisi, c.16, s.85)

17May 2019

Kötülüğü emreden (emmâre) nefsin elinden kurtuluşa şöyle bir misal verilebilir: On beş yaşında bir genç köle düşünelim ki; on beş sene gözü görmeyen, kulağı duymayan, kalbinde dahi asla merhameti bulunmayan bir efendiye hizmet etmiştir. Sonunda merhametli bir zat çıkıp gelmiş; o köleyi, o merhametsiz efendinin elinden kurtarmış ve azad etmiş. Sonra hamamda yıkamış. Temiz elbiseler giydirmiş. Çok güzel bir bahçe içinde bir köşke getirmiş. Pembe şilteli bir döşek üstüne yatırmış. Güzelin de güzeli yemeklerle beslemiş. Güzel suretli huriler ve gılmanlar dahi onun hizmetine verilmiş.

İşte otuz beş sene bir dakika dahi durmadan, oturmadan, aç, susuz, gözsüz, kulaksız efendiye gece gündüz hizmet eden o köle bu nimeti görünce nasıl rahat edip teşekkür üstüne teşekkür ederse; Allâh (c.c.)’un ihsan eylediği başarı ile kötülüğü emreden (emmâre) nefsin elinden kurtulan kalb dahi Hâkk Teâlâ ile ünsiyeti ve huzuru buldukta o köleden daha çok rahat eder ve teşekkür üstüne teşekkür eder.

Bu kalb huzurunu tahsil eylemek, bu kalb huzuru ile insanlık sıfatını bulmanın ve insan olmanın şartları yedi olup şunlardır:

  1. Sabır
  2. Teslim
  3. Hilim
  4. Edep
  5. Utanmak
  6. Arzu
  7. Sarılmak

Hemen her şeyde sebebine sarılmak şarttır. Bu yolda sebebine teşebbüsten murad; şeriatla ilgili, tarikata lâyık, hakikata muvafık, marifete uygun olan sebeplere teşebbüs etmektir.

(Mehmed Nuri Şemseddin Nakşibendî (k.s.), Miftâhu’l-Kulûb, s.397)

16May 2019

Yahya b. Eyyûb (r.âleyh) anlatıyor: “Duyduğuma göre, Hz. Ömer (r.a.) zamanında sürekli mescide devam eden dindar bir genç vardı. Hz. Ömer (r.a.), onun bu hâlini çok severdi. Gencin yaşlı bir de babası vardı. Genç yatsı namazını kılar kılmaz, babasının yanına dönerdi. Eve dönüş yolu üzerinde de bir kadın vardı. Kadın, gence tutulmuş ve gönlünü ona kaptırmıştı.

Sürekli gencin yoluna dikilirdi.

Bir gece, genç yine evine dönerken onu baştan çıkarmaya çalıştı. Genç de kadının peşine takıldı. Tam kadının evinin kapısına geldiği ve içeriye adımını atacağı sırada Allâh (c.c.)’u hatırladı ve dilinden şu âyet dökülmeye başladı: “Allâh’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir hayal ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’râf s. 201)

Delikanlı, bu âyeti okuya okuya yere yığıldı. Kadın, yardım etmesi için bir cariyesini çağırdı ve onu evinin kapısına kadar götürdüler. Oraya oturttular ve babasına haber vermek için kapıyı çaldılar. Baba, oğlunu o vaziyette görünce komşularını çağırdı; yardım ettiler ve eve aldılar. Uzun süre geçtikten sonra, genç kendine geldi. Babası, “Oğlum neyin var, ne oldu sana?” dedi. Genç: “Bir şeyim yok baba.” dedi. Babası, ısrar edince anlattı başına gelenleri. Babası, “Hangi âyeti okumuştun?” dedi. Genç, yukarıda zikri geçen âyeti okudu; ama yine kendinden geçti. Baktılar ki, bu kez vefât etmiş. Yıkadılar ve geceleyin götürüp kabristana defnettiler.

Sabah olduğunda, olay Hz. Ömer (r.a.)’e intikâl etmişti. Hz. Ömer (r.a.), gencin babasına geldi ve taziyelerini bildirdikten sonra, “Bana neden haber vermediniz?” diye sordu. Dediler ki, “Ey Müminlerin Emîri! Vakit geceydi, sizi rahatsız etmek istemedik.” Hz. Ömer (r.a.), “Bizi onun kabrine götürün.” dedi. Hz. Ömer (r.a.) beraberindekilerle kabre vardı ve şöyle seslendi: “Ey filân”, “Râbbinin huzuruna çıkmaktan endişe duyan Mü’min’e iki cennet var.” (Rahmân s. 46) dedi. Kabrin içindeki genç, ona cevap verdi: “Ey Ömer! Râbbim bana senin bahsettiğin cenneti iki kere verdi.”

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatus Sahabe, s.414)