Hepsi

09Eki 2017

Hz. Aişe (r.anhâ)’nin bildirdiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) Bedir’e doğru yola çıkıp Harretü’l-Vebere’ye varınca, bir adam [Hubeyb b. Yesaf (Îsâf)] gelip yetişti ki, kendisi güçlülüğü ve cesaretiyle tanınırdı. Ashâb (r.a.e.), onu gördükleri zaman, sevindi.
Hubeyb, Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Sana tâbi olmak, senin yanında bulunup elde edilecek ganimetten yararlanmak için geldim!” dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Sen Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.
Hubeyb: “Hayır!” dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse geri dön! Ben asla bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.
Hubeyb geri döndü.
Sonra, bir ağacın yanında, Peygamberimiz (s.a.v.)’e tekrar gelip yetişti ve ilk söylemiş olduğu sözü söyledi.
Peygamberimiz (s.a.v.) ona:
“Sen Allah’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye tekrar sordu.
Hubeyb: “Hayır!” dedi.
“Öyleyse geri dön! Ben bir müşrikin bana yardım etmesini istemem!” buyurdu.
Hubeyb geri döndü.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in Beyda’da bulunduğu sırada ona tekrar yetişti ve sözünü tekrarladı.
Peygamberimiz (s.a.v.) de ona yine: “Sen Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.
Hubeyb: “Evet!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse, bizimle birlikte yürü, git!” buyurdu.

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar)

08Eki 2017

Hatem el-Esam’dan nakledildiğine göre acele şeytândandır, ancak beş şeyde değil. Onlar Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetindendir. Konuğa yemek yedirmek, ölüyü teçhiz etmek, bekâr kızı evlendirmek, borcu ödemek ve günahlardan tevbe etmek.
Hadislerde geçen maddeler aslında birer örnektir. Bunlar başka rivâyetlerle çoğaltılabilir. Nitekim Hz. Ali’den (r.a.) gelen bir rivâyet de şöyledir: Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) bana şu tenbihte bulundu: “Ey Ali, üç şey vardır ki, sakın onları geciktirme:
(1) Vakti girince namaz, (hemen kıl!)
(2) Hazır olunca cenaze, (hemen defnet!)
(3) Kendisine denk birini bulduğun bekâr kimseleri, (hemen evlendir!) (Tirmizî, Sünen, Salât, 127, Hadis no: 171)
Kezâ, Efendimiz (s.a.v.) diğer bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:“Sâlih ameller yapmakta acele ediniz. Zira yakın bir zamanda karanlık geceler gibi bir takım fitneler meydana çıkacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamı eder. Mü’min olarak akşama kavuşur, kâfir olarak sabahlar. Dinini az bir dünyalığa satar.” (Müslim, Tirmizî)
Sonra acele ancak dünyevi işlerde kötülenmiştir. Çünkü teemmül ve tefekküre ihtiyaçları vardır. Çünkü onların âkibetleri bilinmez. Uhrevî işlere gelince asılda kötülenmiş değildir. Çünkü Allâhu Teâlâ’nın şu âyeti buna delalet eder.
“… (Ey mü’minler) hayır işlerine koşun, birbirinizle yarış edin…” (Bakara s. 148) .Büyüklerden biri; helada iken hizmetçisini çağırdı ve dedi ki: Benim gömleğimi çıkart ve onu falana ver. Hizmetçisi: “çıkıncaya kadar sabretseydin ya”, dedi. O da: Benim aklıma onun sarfedilmesi geldi, nefsime karşı, bu fikrinden cayıp değişmesinden emin değilim dedi.
(Muhammed Ebû Said Hadimi, Berika c.4, s.139-140)

07Eki 2017

Öfkeyi kabartan sebepler, büyüklük taslamak, ucub (kibir, gurur), mizah yapmak, müstehcen konuşmak, başkasıyla alay etmek, başkasını ayıplamak, mücadele etmek, düşmanlık gütmek, hainlik, fazla mal ve mertebeye şiddetle harislik göstererek düşkün olmaktır. Bunların tümü, düşük ve dinen kötü sıfatlardır. Bu sebepler insanoğlunda kaldıkça öfkeden kurtulması mümkün değildir. Bu bakımdan herşeyden önce bu sebepleri, zıtları ile bertaraf etmelidir. O halde, tevazu göstermek suretiyle gururu öldürmeliyiz, nefsimizi  tanımak suretiyle ucubu öldürmeliyiz. Mağrur olmayı, senin de kölenin cinsinden olduğunu bilmekle silmeliyiz. Çünkü insanlar bir babadan gelmişlerdir. Ancak fazîlette değişik mertebelere ayrılmışlardır. Bu bakımdan Ademoğulları bir cinstir. Ancak fazîletlerle iftihar edilir. İftihar etmek, ucub gütmek ve kibre kapılmak rezaletlerin en büyüklerindendir. Bunlar, rezaletlerin aslı ve başıdırlar. Sen bunlardan boşalmadıkça başkasından hiçbir üstünlüğün olmayacaktır. Öfkeyi kabartan sebepler, büyüklük taslamak, ucub (kibir, gurur), mizah yapmak, müstehcen konuşmak, başkasıyla alay etmek, başkasını ayıplamak, mücadele etmek, düşmanlık gütmek, hainlik, fazla mal ve mertebeye şiddetle harislik göstererek düşkün olmaktır. Bunların tümü, düşük ve dinen kötü sıfatlardır. Bu sebepler insanoğlunda kaldıkça öfkeden kurtulması mümkün değildir. Bu bakımdan herşeyden önce bu sebepleri, zıtları ile bertaraf etmelidir. O halde, tevazu göstermek suretiyle gururu öldürmeliyiz, nefsimizi  tanımak suretiyle ucubu öldürmeliyiz. Mağrur olmayı, senin de kölenin cinsinden olduğunu bilmekle silmeliyiz. Çünkü insanlar bir babadan gelmişlerdir. Ancak fazîlette değişik mertebelere ayrılmışlardır. Bu bakımdan Ademoğulları bir cinstir. Ancak fazîletlerle iftihar edilir. İftihar etmek, ucub gütmek ve kibre kapılmak rezaletlerin en büyüklerindendir. Bunlar, rezaletlerin aslı ve başıdırlar. Sen bunlardan boşalmadıkça başkasından hiçbir üstünlüğün olmayacaktır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘‘Şiddetli ve kahraman, başkasının sırtını güreşte yere getiren kimse değildir. Pehlivan ancak o kimsedir ki, öfkelendiği anda nefsine hâkim olur’’ Bu cahil kimseleri, hâlim ve affedici kimselerin hikâyelerini okumak ve onların öfkelerini nasıl yuttuklarını anlatmak suretiyle tedavi etmek daha uygundur. Çünkü böyle yapmak, peygamberler, velîler, hükemâ ve âlimlerden nakledilmiştir. Faziletli padişahların büyüklerinden de nakledilmiştir. Anlaşıldı ki her illetin ilâcı, onun maddesini ve sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Bu bakımdan öfkenin sebeplerini tanımak gerekir. Hz. Yahya, Hz. Îsâ (a.s.)’a şöyle der:- Hangi şey daha şiddetlidir? -Allah’ın öfkesi ve gazâbı…-İnsanı Allah (c.c.)’ün öfkesine yaklaştıran nedir? -Senin öfkelenmendir.-Öfkeyi açığa çıkaran ve bitiren nedir? -Kibir, böbürlenmek, kendini büyük görmek ve körü körüne taassub!

(İhyâ-i Ulumi’d-din, İmâm Gazâli, c.3, s.385-393)

06Eki 2017

Hadislerde de meşhur olmuştur ki bu sûreyi okumaktan, kastedilen şudur: Bütün şeriatların ve ibâdetlerin en
önemli ve şerefli hedefi, Allah’ın zâtını, sıfatlarını ve fiillerini bilmektir. Bu sûre de, Allah’ın zâtını bilme konusunu ihtiva etmektedir. Binâenaleyh İhlâs Sûresi, Kur’ân’ın üçte birine denk olmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim “Kulhüvallahu ehad” sûresini bir kere okursa, Allah’a meleklere, kitablara ve peygamberlere inanan kimseye verilen mükafat gibi bir mükafaat verilir ve yine ona yüz şehid ecri verilir.” Rivâyet edildiğine göre, Cebrail (a.s) Hz.Peygamber (s.a.v.) ile birlikte iken, Ebû Zerri’l-Gifâri (r.a) geldi. Cebrail (a.s), “Ebû Zerr geldi” dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.v.), “Onu tanıyor musun?” diye sordu. Cebrail (a.s) da, “O, bizim yanımızda, sizin yanınızdakinden daha meşhur” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bu fazîlete ne sayede ulaştı?” diye sordu. Cebrail (a.s), “Kendisini küçük gördüğü ve kulhüvallahu ehad süresini çok okuduğu için” cevabını verdi. Sehl b. Sa’d’den şu rivâyet edilmiştir: “Bir adam, Hz. Peygamber (s.a.s)’e geldi ve ona fakirlikten şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Evine girdiğin zaman, eğer orada bir kimse varsa ona selam ver. Eğer hiç kimse yoksa kendine selam ver ve bir defa “Kuîhüvallahu ehad” sûresini oku” ( Feyzu’l Kadir 1/341 ) dedi. Adam bunu yaptı ve Allah Teâlâ, onun rızkını, komşularına bile bol bol verecek kadar çoğalttı.” Enes (r.a)’den de şu rivâyet edilmiştir: Bir adam, bütün
namazlarında, “Kulhüvallahu ehad” sûresini okuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.), bunun sebebini sordu. O da, “Ey Allah’ın Resûlü, ben bu sûreyi seviyorum” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bunun üzerine, “Senin onu sevmen, seni
cennete sokar buyurdu. (Tirmizi, Fezâil-iKur’ân 11 (5/180)

(Fahreddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, c.23 s.553)

05Eki 2017

Ümmü Ma’bedin kız kardeşinin oğlu Hind’den, o da Ümmü Ma’bed’den şöyle nakletmiştir: Resûlullah (s.a.v.)
çadırıma uğradı. Gece çadırımda istirâhat edip, uyudu. Uyanınca su istedi. Mübarek ellerini yıkadı ve ağzını
çalkalayıp, suyunu çadırımın yanında bulunan bir dikenin dibine döktü. Sabahleyin baktık ki, oradan büyük bir
ağaç yetişmiş. Kocaman meyveler vermişti. Meyvelerin kokusu amber gibi, tadı şeker gibi idi. O meyveleri aç
kimse yese doyar, susuz kimse yese suya kanar, hasta olan yese sıhhate kavuşurdu. Üzüntülü kimse yese neşelenirdi.
O ağacın yaprağından yiyen deve ve koyunlar hesapsız süt verirdi. Biz o ağacın adını mübarek ağaç koymuştuk. Çevredeki kabileler, hastaları için onun meyvelerinden istemeye gelirlerdi. Bir seher vaktinde o ağacı yemişleri dökülmüş, yaprakları küçülmüş bir halde gördüm. Çok korktum ve üzüldüm. Bir de işittim ki, Resûlullah’ın (s.a.v.) vefât haberi geldi. Bu hadiseden sonra, aradan otuz sene geçti. Yine bir sabah vakti dışarı çıkıp baktım ki, o ağaç
kökünden budaklarına kadar diken halini almış, meyveleri yere dökülmüştü. Hazret-i Ali’nin (a.s.) şehid edildiği
haberini işittik. Bu hadiseden sonra o ağaç artık meyve vermedi. Fakat yapraklarından faydalanıyorduk. Bir gün
baktım ki ağacın içinden halis kan akıyordu. Yaprakları solmuştu. Üzüntülü bir halde otururken, Hazret-i Hüseyin
(r.a.) şehit edildi diye haber getirdiler. Ondan sonra o ağaç kökünden kurudu ve belirsiz oldu.

(Molla Cami, Şevahid-ün Nübüvve, s.127, 128)

04Eki 2017

Sultan Reşad, felâketli bir devrin pâdişâhıdır. 65 yaşında tahta çıkan bu yaşlı Pâdişâh, bedenen kuvvetli ve sıhhatli
değildir. Tabiat olarak, halîm ve selîm, müşfik ve derviş-meşrebdir. Buna ilavete çok zor şartlar altında padişahlık yapmıştır. Bunu kendisi şöyle ifade eder: “…Ben, milletin ateşli külü üzerine oturdum, taht-ı Saltanat’ın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor; millete de malûmat verilemiyor. Elbette bir gün tarih, bu hakikatları yazar. Sultan Reşad’ın, siyasî hâdiseleri iyi değerlendirebildiği,
bunlar hakkında doğru görüş ve kanaatlar ortaya koyduğu muhtelif kaynaklarda ısrarla ifâde edilmiştir. Yine Pâdişah’ın, bazı hâdiselerde İttihatçılar’a direndiği, fakat baskılar karşısında ileri varamayıp “Bunların dediğini yapmak lâzımdır.” diyerek boyun eğdiği, Ali Fuad Bey’ce rivâyet edilmiştir. Sultan Reşad hakkında en büyük övgü, Liman von Sanders’e aittir. Türkiye’de Beş Yıl isimli eserinde: “Pâdişâhı, her bakımdan iyi ve lütufkâr bir koruyucu olarak buldum. Uzun zaman uzlette kalmış bu yaşlı adamın, şahsî kararı ile hareket edebilen ve bu kadar malûmatlı bir insan olduğunu, pek az yabancı tahmin edebilir.” demiştir Mahmud Şevket’in hâtıralarına göre ise, Balkan Harbi’nde Kabine, Edirne’nin terki şartıyla sulh yapmağa karar vermiş ve bunu Londra sefiri Tevfık Paşa’ya bildirmiştir. Sadrâzam Mahmud Şevket, bunu Pâdişah’a nakletmiş; ondan “Edirne’yi terk etmemelisiniz.” cevâbını almıştır. Yine Balkan Harbi’nde, Pâdişah’ın İstanbul’u terketmesi bahis mevzuu olmuş; Sultan Reşad bu teklife “Askerimin başında şehîd olmağa hazırım. Hayır! İstanbul’u kat’iyyen terk etmeyeceğim.” şeklinde mukabele
etmiştir. Harb-i Umumî esnasında da, Medine’nin asla düşmana bırakılmamasını, sonuna kadar müdafaa edilmesini
istemiş; aksi halde, saltanattan çekileceğini bildirmiştir.!

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s. 165-172)

03Eki 2017

Allah Teâlâ, insanoğluna iyi davranmayı (ihsânı) ve adâleti emir buyurmaktadır. Adâlet, kurtuluşun yegâne sebebidir. Bu bakımdan adâlet, ticaret sermayesi yerine geçer. İhsan (iyi davranmak) ise zaferin elde edilmesi ve saadetin kazanılmasına biricik sebeptir. Bu bakımdan iyi davranmak, ticarette kârın yerine geçer. Dünya muamelelerinde sadece sermayesiyle yetinip kâra iltifat etmeyen bir kimse, akıllı sayılmadığı gibi, âhiret muameleleri de böyledir. Yani bu muamelelerde de kişi, sadece sermaye ile yetinmemeli, kâr aramalıdır. Dindar bir kimse, sadece adâletle hareket edip zulümden kaçınmakla yetinmemeli, ihsânın (iyi davranmanın) bütün kapılarını çalmalıdır. Bu bakımdan müslüman bir kişi, ticarette normal de insanların aldanmadığı bir şekilde arkadaşını aldatıp fâhiş kârlar elde etmemelidir. Hz. Ali (r.a.) Kûfe çarşısında elinde kamçısı olduğu halde gezip şöyle derdi: ‘‘Ey tüccarlar! Hakkı alınız ve hakkı veriniz! Böyle yaptığınız takdirde (faizden veya felâketten) salim kalırsınız. Az kâra razı olun ki, çok kârdan mahrum olmayasınız.’’ Abdurrahman b. Avf (r.a.)’e “Senin zengin oluşunun sebebi nedir?” denilince şöyle buyurdu: “Ben ne kadar az olursa olsun, hiçbir zaman, hiçbir kârı tepmiş değilim. Benden istenilen bir hayvanın satışını geciktirmiş değilim. Ben borçla satış yapmam. İşte benim zenginliğimin sebepleri bunlardır.”
Müşteri eğer zayıf bir kimseden yiyecek maddesi alıyorsa veya herhangi bir fakirden bir şey alıyorsa ona biraz fazla
kâr bırakmakta hiçbir beis yoktur. Böyle bir kimse ile alışveriş yaptığı zaman, müsamaha ve kolaylık göstermesi ve bu şekilde satıcıya iyilik yapması gerekir. Bir de böyle yapmak suretiyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Allah, satışı kolay bir kişiye rahmet eylesin” hadîsinin kapsamına dâhil olmuş olur.
(İmâm Gazâli, İhyâ-i Ulumi’d-din, c. 2, s. 210,211)

02Eki 2017

Resûlullah (s.a.v.) Efendimize hakaret eden veya bu hakaretinden dolayı o kişinin küfründen ve azap çekmesinden şüphe eden de kafir olur. Bütün Peygamberlere ve meleklere küfretmek de küfürdür. Ebû Bekir ve Ömer’e (r.a.e.) küfreden kafirdir. Hazreti Ali’yi (r.a.) onlardan üstün bilmekle kâfir olunmaz. Hazreti Aişe’yi (r.a.) iffetsizlikle itham etmek, bazı alevilerin iddia ettikleri gibi, Hazreti Ali’nin (r.a.) ilahlığını iddia etmek veya vahiy meleğinin (vahyi Hz. Ali (r.a.)’e getirecekken) Peygamber (s.a.v.) Efendimize yanlışlıkla vahiy getirdiğini iddia etmek veya inanmak, imana, kitaba ve mukaddesata küfür etmek de küfürdür. Sihirin helal olduğunu iddia etmek ve inanarak yapmak
da küfürdür. Kehânet küfürdür. Kahin, kainatın geleceğinden haber veren ve gizli şeyleri bildiğini iddia eden kimsedir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kahin, arafa giden ve onların dediklerini tasdik eden kimse, Muhammed’e nazil olanı kâmilen inkar etmiş olur.” Hadisi şerifini dört hadis kitabı da rivâyet etmiştir. Merğirânî Hidâyet sahibi, kitabında diyor ki: Yıldızlara ait bilgiyi öğrenmek kötü bir şey değildir, çünkü bu ilim iki kısımdır: Birinci Kısmı: Hesaba dayalıdır ki bu gerçektir ve Allâhu Teâla’nın kitabında da bu ifade edilmektedir: “Güneş ve ayın ‘hareketlerini’ hesapladı.” (Rahman s. 5) Yani seyir ve hareketler hesaba dayalıdır. İkinci Kısım: Yıldız ve havanın seyir ve hareketleriyle anlaşılan Allâhu Teâla’nın takdir ve iradesiyle vaki olacak hadiselerden ‘hava olaylarından” istidlal yoluyla bilgiler edinmek. Bunlar caizdir. Nitekim hastanın nabzına bakan doktorun, sağlık ve hastalığın
durumunu nabız hareketiyle anladığı gibi.. Şâyet hava raporunu veren kişi, Allâhu Teâla’nın (c.c.) kaza ve kaderine
inanmıyor da, kendisinin gayb ilmine sahip olduğunu iddia ediyorsa o zaman kafir olur.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s.283)

01Eki 2017

Hilm, öfkeyi yutmaktan daha üstündür. Hilm, doğrudan doğruya heyecanlanmamak, sinir sistemine hâkim olmaktır.
Bu bakımdan hilm, aklın kemâline delâlet eder, gazap kuvvetinin kırıldığını, (öfkenin) akla baş eğdiğini ifâde eder.Hilmin dört fazîleti vardır. a) Allah sevgisine erişmek. İsfehânî’nin Hz. Aişe’den (r.a.) yaptığı rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlar ki: «Allah’ın sevgisi, öfkelendikten sonra yumuşayan kimseye vâcip olur.»
Taberânî’nin Hz. Fâtıma’dan (r.a.) yaptığı rivâyette, Resûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: «Şüphesiz Allah terbiyeli,
edepli, yumuşak ve halkın elinde olan şeyden gözünü kesen, iffetli kimseyi sever; terbiye dışı konuşan, ısrarla halktan bir şeyler dilenen kimseyi sevmez.» b) Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin zîneti ve matlûbudur. İbni Ebî Dünyâ’nın İbni Uyeyne’den (r.a.) yaptığı rivâyete göre Peygamber (s.a.v.) Efendimizin dualarından biri de şu imiş: «Allah’ım! Beni ilmimle zenginleştir, yumuşak huylulukla zînetlendir, takva ile bana ikramda bulun ve afiyet ile bana iyilikte bulun veya beni güzelleştir.» c) İlmin en yakın oluşu ve emrolunmuş bulunması. İbni Sinnî’nin Ebû Hüreyre (r.a.)’dan yaptığı rivâyete göre, Resûlüllah (s.a.v.) buyurmuşlar ki: «İlim, vakar ve yumuşaklık isteyin, ilim öğretirken ve öğrenirken ahlâkınızı güzelleştirip yumuşak davranın; haddini aşan kibirli âlimlerden olmayın, sonra cehliniz hilminize gâlip gelir.» d) Derecelerin yükselmesi. Taberânî ile Bezzâr’ın Ubâdet b. Sâmit (r.a.) den yaptıkları rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Size Allâhu Teâlâ’nın bir kişinin şeref ve derecesini nasıl yükselttiğini
haber vereyim mi?» Ashab: Evet, dediler. Buyurdular ki: «Sana kabaca davranana karşı yumuşak davranırsın,
zulmedeni affedersin, seni mahrum edene verirsin, senden ilgisini kesene gidip, münâsebet kurarsın!»
(İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye Tercümesi, s.206-207)

30Eyl 2017

İbn-i Abbâs (r.a.)’den rivâyetle Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Muharrem ayında bir gün oruç tutana bu gününe
karşılık otuz gün oruç sevabı yazılır.” Hz. Ömer İbni’l-Hattâb (r.a.): “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), Allâhü Teâlâ,
Aşûra gününü bizim için fazîletli kıldı mı? dedi. “Evet Allâhü Teâlâ, sizi Aşûra günü ile tafdil eyledi. Allâhü Teâlâ
gökleri, yeri, dağları, yıldızları, Arş ve Kürsî’yi, Levh ve Kalemi, Cebrâil ve melekleri Aşûra günü yarattı. Allâhü
Teâlâ, Âdem (a.s.)’ı Aşûra günü yarattı. İbrahim (a.s.) Aşûra günü dünyaya geldi. Allâhü Teâlâ, İbrahim (a.s.)’ı
Nemrud’un ateşinden Aşûra günü kurtardı. Ona Aşûra gününde, oğlunun yerine, kesmek için, büyük bir koç verdi. Firavun’u, Aşûra günü boğdu. İdris (a.s.)’ı Aşûra günü göğe kaldırdı. Eyyûb (a.s.)’dan belâyı Aşûra günü giderdi. Îsâ (a.s.)’ı Aşûra günü göğe kaldırdı. İsâ (a.s.) Aşûra günü dünyaya geldi. Âdem (a.s.)’ın tevbesini Aşûra günü kabul etti. Dâvud Aleyhisselâm’ın zellesini Aşûra günü bağışladı. Süleyman (a.s.)’a mülkü, Aşûra günü verdi. Kıyâmet Aşûra gününde olur. Gökyüzünden ilk önce râhmet ve yağmurun inişi Aşûra günündedir. Aşûra günü gusül eden, ölüm hastalığından başka hastalık görmez. Aşûra gününde bir hastayı ziyaret eden, bütün insanları ziyaret etmiş gibi olur. Aşûra gününde bir kimseye su veren, hiç isyân etmemiş gibi olur” buyurdular.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s. 167-170)
“Aşûre günü âile efrâdını iyi doyuran ve onları her bakımdan memnûn edenlere Hakk Te‘âlâ gelecek senenin
refâh ve rızkını o nisbette genişletir.” (Beyhâki) Süfyân (r.h.): Biz bu hâli elli yıldır tecrübe ediyoruz. Kolaylık
ve rahat geçimden başka bir şey görmedik buyurdular.
(Hz. Seyyid Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-tâlibîn, s.352-353)