Hepsi

09Oca 2018

Hz. Ebû Bekir’in adı Abdullah, künyesi Ebû Bekir’dir. Lakabı, Sıddîk ve Atîk’dir. Kureyş’dendir. Câhiliyyette ismi Abdü’l-Kâbe idi. Müslüman olunca Hz. Peygamber (s.a.v) ona Abdullah ismini vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) ‘in doğumundan iki sene sonra dünyaya gelmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v) ‘i ilk tasdik edenlerden olduğu gibi Mi’râc-ı Nebîyi dahî müşriklerin inkârına rağmen hiç tereddüt etmeden derhal tasdik ettiğinden “Sıddîk” nâmına hak kazanmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kimi İslâm’a davet etti isem ilk lâhzada tereddüt geçirmiştir. Yalnız Ebû Bekir müstesnadır. O hemen tasdik etmiştir.”

Cehennem ateşinden âzâd olunmuş bulunduğu kendisine müjdelenmiş ve bu itibarla da “Atik” lâkabını taşır.

Hz Ebû Bekir (r.a) nezîh bir hayat geçiren afif(iffetli, dürüst) bir zât idi. Faziletten ayrılamaz, daima iyilik yapmayı severdi, İslâmiyet’ten evvel doğruluğu, insaniyet perverliği ile bilinen mu’teber bir tüccardı. Fena hallerden kaçınırdı. Her şeyin mubah görüldüğü o câhiliyyet devrinde şeref ve haysiyet kırıcı hallerden çekinmiş, temiz bir hayat geçirmiştir.

-”Cahiliyyet zamanında, içki içmedin mi?” denilmiş.

-”Hâşâ! Ben namusunu korur, insanlık şerefini tanır bir adamım. İçki içen bunları zayi eder.” demiştir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v), bu sözü duyunca: “Ebû Bekir’in dediği doğrudur. Ebû Bekir’in dediği doğrudur.” buyurmuştur.

İslâmiyet insanları bir ağaç ve taş parçasından ibaret olan putlara tapmaktan vazgeçirip bir ve tek olan Allâh Te’âlâ’ya ibâdete davet ediyordu. Ebû Bekir (r.a) da aradığını bulmuştu. Hemen imân ederek câhiliyet karanlığından kurtulup İslâm’ın nuruna kavuşmuştu. Böylece hür erkekler içinde ilk Müslüman unvanını almıştır.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a.), s.11-22)

08Oca 2018

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlattı: “Dinde fıkıh ilmini öğrenmek kadar hiç bir şeyle Allâh’a ibadet edilemez. Fıkıh ilmine vâkıf bir kimse, şeytana bin âbidden zorlu ve çetin gelir. Her şeyi ayakta tutan bir dayanak vardır; dini ayakta tutan da fıkıh ilmidir.”

Fakih Ebû Cafer şöyle der: Resûlullah (s.a.v.) mescide girdi, orada iki meclis gördü. Biri, Allâh’ın zikri ile meşguldü. Diğeri fıkıh ilmi öğreniyordu. Birincisi Allâh’a duâ ediyor ve O’na rağbet gösteriyordu.

Bunları gördükten sonra Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her iki meclis de iyilik üzerinedir. Ancak, biri diğerinden daha üstündür. Bunlar Allâh’a duâ ederler, ancak, Allâh dilerse onların dilediğini verir dilemezse vermez. Fakat burada öğrencilere ve halka ilim öğretenler var ki, bunlar başkadır. Ben de ancak muallim olarak gönderildim. Bunlar daha faziletlidir.”

Hz. Ömer (r.a.) şöyle der:

“Dinde fıkıh ilmini öğreniniz. Arapçayı ve güzel rüya tabirini de öğreniniz. Eğer rüya tabiri ilmine dalmak fıkıh ilmini öğrenmekten alıkorsa, o zaman, onu bırakıp fıkıh ilmi ile uğraşmak, daha faziletlidir. Çünkü; fıkıh ilminde, Allâh’ın hükümlerini bilmek vardır. Rüya tabiri ilmini öğrenmek ise, böyle değildir.”

Şa’bî (r.h.) şöyle der: “Bir kimse, Şam’dan kalkıp Yemen’e kadar gitse, gelecekte kendisine faydalı bir kelime öğrense, onun bu gidişinin boşuna olmadığı görüşündeyim. Bil ki, ilmin çeşitleri vardır. Bu çeşitlerin her biri Allâh katında güzeldir. Ama, hiçbiri fıkıh ilmi gibi değildir.”

Durum böyle olunca, insana gereken, diğerlerine nazaran, en fazla fıkıh ilmine önem vermektir. Çünkü, bir kimse fıkıh ilmini bilirse, diğerlerini bilip öğrenmek kendisine kolay gelir. Çünkü, fıkıh dinin kıvamıdır.

(Ebu Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin, s.492-798)

07Oca 2018

Tenbîhü’l-Gâfilin kitabında nakledildiğine göre Hazret-i Sevban (r.a.) rivayetiyle Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlar ki: “İstikamet ediniz! Buna ancak cehd (çalışma ve çabalama) ile kadir olursunuz. Biliniz ki, amellerin hayırlısı namazdır ve abdeste ancak mümin devam eder.”

Bu hadîs-i şerifin izahında deniliyor ki: İman ve tâat üzerinde istikamet edenin sevabını saysanız elbet kadir olamazsınız; ancak cehd ile kadir olursunuz. Daima abdestli bulunmak mümin ahlâkındandır. Binaenaleyh mümine lâyık olan, bütün gündüzlerini abdestli geçirmek, geceleri de abdestli olarak uyumaktır. Mümin bunu yaptığı vakit Allâh onu sever, insanların amellerini yazmaya müvekkel melekler de sever ve Allâhü Te’âlâ’nın hıfzında olur. Bu izahın delili:

“Hazret-i Ömer Faruk (r.a.), Kâbe-i muazzama örtüsü için ashabdan birini Mısır’a göndermiş. O sahabî, Şam arazisinde, bir rahibin ibadet odasına yakın bir yere inmiş; o odada oturan ve herkesten alim olan rahibin ilminin derecesini anlamak için münazara varmış. Kapı önünde uzun müddet bekledikten sonra kapı açılarak içeriye alınmış. O rahibin ilmi hoşuna gitmiş ve kendisinden kapı önünde niçin bekletildiğini sormuş. Rahib, cevabında şunları söylemiş:

– Biz, sizi, bize yöneldiğiniz zaman görmüştük. Baktık ki, üzerinizde sultan heybeti var, sizden korktuk, sizi kapıda bıraktık. Çünkü Allâhü Te’âlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâm’a buyurmuşlar ki: “Bir sultandan korktuğun zaman abdest al ve ehline de abdest ile emret. Zira abdest alan kimse, korktuğu şeyden, benim hıfzımda ve emanımda olur.” Biz, bu emre uyarak hepimiz abdest aldık ve namaz kıldık da senden emin olduk; ondan sonra kapıyı açtık.”

(Ahmed Kemaleddin Üstün, Elli Dört Farz Şerhi, s.44-45)

05Oca 2018

Ehl-i sünnet müslümanlarının itikadda iki imamı vardır: 1 – İmam Matüridî. 2 – İmam Eş’arî. Bunlar esasta birdir. Ancak teferruata ayrılırlar. Yine ehl-i sünnetin amelde dört imamı vardır: 1 – İmam A’zam Ebû Hanife (r.a.). 2 – İmam Mâlik (r.a.). 3 – İmam Şafiî (r.a.). 4 – İmam Ahmed İbn Hanbel (r.a.). Bunlar da esasta müttefik olup, teferruata ait bazı ictihadî ihtilâflar olmuştur ki, bu ihtilâflar inşaallah ümmetimiz için rahmet ve kolaylık vesilesidir. Bu kısa izahattan sonra, müslüman kardeşlerimizin dikkatlerini zamanımızdaki bazı bid’at ve dalâlet cereyanları üzerine çekmek istiyoruz. Şu cereyan ve mezhebler ehl-i sünnet dışıdır:

1. Mezhepsizlik: Bunlar hak mezheblerden birini kabul ve taklid etmezler, kendi düşüncelerine göre Kitab ve Sünnet’ten hüküm çıkartırlar. Müctehidlik taslarlar. İçtihada yetkileri olmadığı için de ayakları kayar. Mezhebsizlik dinsizliğe köprüdür.

2. Selefiye: Bu cereyanı kuran İbn Teymiye, aklı ilminden az olduğu için aşırılığa, taşkınlığa saptı, itikad ve amelde yanlış ictihadlar yaptı. Halen Arap dünyasında selefiyecilik çok yaygındır. Cemalüddin Afganî, Muhammed Abduh gibi sarıklı masonlar bu yolun yolcularıdır. İbn Teymiye’nin vur dediğini öldüren bir zihniyete sahip olan vehabilik de Muhammed İbn Abdülvehhab adlı bir Necidli tarafından kurulmuş olup bilhassa itikad sahasında bozuk inanç ve fikirlere sahiptir bir gruptur.

3. Mezhepleri birleştirmek: Bu cereyan selefiyenin bir koludur. Abduh’un talebesi Reşid Rıza bu fikri yaymak için büyük bir kitap yazmış ve Türkiye’deki destekçileri bunu basmışlardır. Gayeleri mezheblerin hükümlerini birbirine karıştırıp, kolaylıklarını cem’ ederek dini oyuncak haline getirmektir.

4. Şia: Bunların piri Abdullah İbn Sebe’ adlı Yemenli bir yahudi dönmesidir. İran’daki Humeynî devriminden sonra Türkiye’ye de el atmışlar, bilgisiz halktan ve gençlerden taraftar toplamışlardır.

(İmam Zehebî , Büyük Günahlar, Ek Kısmı s.172,173)

04Oca 2018

Abdest lügatte; güzellik ve parlaklık, şer’î ıstılahta ise, belli organları yıkamak ve meshetmektir. Buna göre yıkanan ve meshedilen organlar abdest ile güzelleşmektedir. Allâh (c.c.) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı da (yıkayın). Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allâh size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (Maide s. 6)

Abdestle ilgili bu âyeti açıklayan hadis vârid olmuştur. Rivayete göre abdest alırken, suyu dirsek ve topuklarının üzerine akıtan Resûlullâh (s.a.v.), abdest alırken suyu topuklarına ulaştırmayan bir adamı gördüğünde; “Ateşte yanacak topukların vay haline!” buyurmuş ve adama topuklarını yıkamasını emretmiştir.

Namaz için temizlik çeşitli şekillerdedir. “Allâh (c.c.) temizliği yerlerine yerleştirmedikçe, kişinin namazını kabul buyurmaz.” hadîs-i şerîfi hükmî pisliklerden temizlenmeyi bildirirken “Bedenindeki kanı yıka ve namaz kıl.” hadîs-i şerîfi de, maddî pisliklerden temizlenmeyi ifade etmektedir.

Elbisenin temiz olma şartı “Elbiseni temiz tut.” (Müddessir s. 4) âyetinde; namaz kılınacak yerin temizliği şartı şu âyet-i kerîmede zikredilmektedir: “…Tavaf edenler, ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evini temiz tut.” (Hacc s. 26)

(Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, 1/15, s.92)

03Oca 2018

Übeyy b. Ka’b (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) gecenin üçte ikisi geçtiğinde kalkar: “Ey insanlar! Allâh (c.c.)’ı zikrediniz! Allâh (c.c.)’ı zikrediniz! Sûr’a birinci kez üfürüldü (râcife); bunun arkasından da ikincisi (râdife) gelecektir. Ölüm tüm acılarıyla gelip çatmıştır!” derlerdi. Bir gün “Ey Allâh (c.c.)’ın Rasûlü! (s.a.v.) Ben sana çok salât ü selâm getiriyorum. Duâlarımın ne kadarını size ayırayım?” dedim. “Dilediğin kadarını” buyurdular.“Dörtte birine ne dersiniz?” dedim. “Dilediğin kadarını ayırabilirsin. Ancak ne kadar çok ayırırsan senin için o kadar hayırlı olur!” dediler. Bu kez “Yarısına ne dersiniz?” diye sordum. O (s.a.v.) yine: “Dilediğin kadarını ayırabilirsin. Ancak ne kadar çok ayırırsan senin için o kadar hayırlı olur!” buyurdular. “Üçte ikisine ne buyurursunuz?” dediğimde yine aynı cevabı verdiler. Bunun üzerine “Ey Allâh(c.c.)’ün Rasûlü! (s.a.v.) Bütün dualarımı (salevât getirmek) sana ayırıyorum” dedim. O zaman şöyle buyurdular: “Bu durumda bütün ihtiyaçlarından ve üzüntülerinden kurtulursun. Ayrıca günahların da bağışlanır.”

Bir gün Sahabe Nebi (s.a.v.)’e nasıl salavat getirileceğini sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrahime ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kemâ bârekte alâ İbrahime fi’l-alemin, inneke hamîdün mecîd (Rabb’im! İbrâhim ve âline getirdiğin salevât gibi Muhammed(s.a.v.)’e ve onun âline de salevat getir. Âlemler arasında İbrâhim’i bereketlendirdiğin gibi Muhammed’i ve onun âlini de bereketlendir. Sen övülmeye lâyık yüce bir zât’sın)” deyiniz. Selamsa bildiğiniz gibidir.”

Nesâi’de Ebû Talhâ (r.a.)’dan gelen bir rivâyet şöyledir: “Bir gün Resûlullâh (s.a.v.), yüzünde bir sevinç olduğu hâlde geldi. Kendisine: “Yüzünüzde bir sevinç görüyoruz!” dedik. “Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi: “Ey Muhammed (s.a.v.)! Rabbin diyor ki: “Sana salâvât okuyan herkese benim on rahmette bulunmam, selam okuyan herkese de benim on selam okumam sana (ikram olarak) yetmez mi?”

(Nesai, Sehv 55) (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, c.4, s.54-56)

02Oca 2018

Efendimiz (s.a.v.), bizlere işlerimize başlarken Allâh (c.c.)’a hamd ederek başlamamızı vasiyet etmişlerdir. Zira hamd etmek ihtiyacımızı arz etmeden önce sunduğumuz bir hediye hükmündedir.

İnsanın şükrü dil ile Allâh (c.c.)’a hamd etmektir. Bir de, üzerinde bulunan nimetleri Allâh (c.c.)’dan bilip bunu itiraf etmektir.

Muhammed b. Kâ’b el-Kurezî şöyle der: Süleyman (a.s.)’a milleti içinden birtakım insanlar geldiler ve şöyle dediler:

“Sana öyle bir şey verildi ki, senden önce hiç kimseye verilmemişti.”

Bunun üzerine Süleyman (a.s.) şöyle dedi:

“Dört huy var ki, bunlar bir kimseye verilmiş ise, ona verilen, Dâvud soyuna verilenden hayırlıdır:”

1. Allâh’tan korkmak.

2. Zenginlikte ve fakirlikte orta hâlli olmak. İktisatlı davranmak.

3. Öfke anında adalete riâyet etmek.

4. Darlığa da genişliğe de razı olup Allâh (c.c.)’a hamd etmek.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir kişinin mescide girip namaz kıldığını, sonra, “Ey Allâh’ım! Beni mağfiret ve rahmetine kavuştur” diyerek duâ ettiğini duyar. O kişiye:

“Ey namaz kılan kişi! Pek acele ettin, namazını kıldıktan sonra oturup gereken usul ve edeple Allâh (c.c.)’e hamd-ü senâda bulunmanın ve bana da salât ve selâm getirmenin akabinde Allâh (c.c.)’a duâ etmiş olsaydın daha iyi olurdu.” buyurmuşlardır. O kişiden sonra başka bir kişi namaz kıldı. Sonra da oturup Allâh (c.c.)’a hamdda bulundu, Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selâm getirdi. Efendimiz (s.a.v.) o kişiye:

“Ey namaz kılan kişi! Allâh (c.c.)’dan ne dilersen dile, Allâh (c.c.) duânı kabul ederek sana icâbet eder.” buyurdular.

Allâh (c.c.)’a hamd ederken unutulmaması gereken en önemli unsurlardan birisi hamdın sadece verilen nimetler karşısında yapılmayacağıdır. Hamd her kulun üzerine düşen bir vazifedir. Bizlere bu dünyayı ve dolayısı ile kendine kul olma hakkı veren Allâh (c.c.)’a hamd etmek bir karşılık sonucu değildir. Ancak Allâh (c.c.) asla kulunun hamdını karşılıksız bırakmaz.

(İmam Şa’rânî, Uhud-ül Kübra s.334, Ebû’l Leys Semerkandi, Tenbih-ül Gâfilin, s.520)

01Oca 2018

Cenâb-ı Hakk her hayırlı işe besmele ile başlanmasını emir buyurmuştur. Bu husus müteaddid âyet-l celîlelerde beyân olunmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de: “Herhangi bir hayırlı işe eğer besmele ile başlanmazsa o iş ebter olur” yani sonu hayır ile tamamlanmaz ve bereketli olmaz buyurmuşlardır.

Rûhu’l-Beyân tefsîrinde naklolunur ki: “Fir’avun henüz ulûhiyet davasında bulunmadan önce sarayının kapısına “Bismillah’’ yazdırmıştı. Musa’ya îmân etmediği için Musa Cenâb-ı Hakk’a: “Ya Rabbi ben onu dâ’vet ediyorum ama onda bir hayır görmüyorum” diye yakındığında Cenâb-ı Hakk: “Her halde sen onun helak edilmesini istiyorsun. Ve sen sâdece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısına yazdırdığı yazıyı da görüyorum.” buyurdu.

Kim besmeleyi kalbine bir ömür boyu dilinden düşürmemek üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk Fir’avun’a Fir’avun olduğu halde sarayının kapısına bir besmele yazdırdığı için bu kadar mühlet veriyor. Onu kalbine yazan bir mü’minin ne kadar güzel lütuflara mazhar olacağı açıktır. Duasına da muhakkak surette icabet olunur. Kulun duasına icabet olunması için ilk şart; helâl lokma ile içini ıslah eylemek, son şart ise ihlâs ve huzûr-ı kalbdir. Yani Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyle yönelmektir. Eğer ağıza konulan lokma helâl değilse o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması, mâsivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi zorlaşır. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lâzımdır.

Resûlullah (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de yiyip içtiğimiz vakit yemeğin başlangıcında besmele çekmemiz hakkındadır. Çünkü Allâh’ı anmadan yenilen her şey ölü hayvan yemek gibidir.

Kur’an’da şöyle buyurulur: “Üzerlerine Allâh’ın ismi anılmayanlardan yemeyin.” (En’âm s.121) Böylece Allâh (c.c.) ile birlikte bulunur ve bu nimetlerin devamlılığını ve hayrını elde etmiş oluruz.

(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe 2, s.9)

31Ara 2017

Abdülaziz b. Ebî Revâd (r.ah.) der ki: “Benim ulaştığım salih kişiler, hayırlı amelleri işlemek için büyük bir gayret gösterirlerdi. Ameli işledikten sonra da, amelin kabul edilip edilmediğini düşünerek korkarlardı!” “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır âyet-i kerimesini Fudayl b. lyâz (r.a.) şöyle açıklar: “Yani kimin daha ihlâslı ve kimin dosdoğru yaptığını sınamak için…” Bunun nasıl olacağını kendisine soranlara şöyle der: “Bir amelde ihlâs bulunur fakat amel ilme göre doğru olmaz ise kabul edilmez.” Et-Tiyâhî şöyle der: “Şu dört şeyin bir amelde bulunması gerekir: Yüce Allah’ı tanımak/marifetullah, hakkı tanımak, ihlâs sahibi olmak ve ameli sünnet üzere işlemek. Bunlar olmadan yapılan hiçbir amel fayda vermez.” Ebû Ubeyde b. Ukbe (r.ah.) şöyle der: “Amellerini mükemmel yapma sevincini yaşamak isteyen kişi niyetini güzelleştirsin; çünkü Allâhu Teâla, niyetini güzelleştiren kişiye, ağzına koyduğu lokma için bile sevap verir!” Niyetin en güzel açıklamasını, Hz. Resûlullah (s.a.v.) yapmıştır; kendisine ihsânın ne olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “İhsan; Allâhu Teâla’yı görüyormuş gibi O’na kulluk etmendir!” Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) tarif ettiği bu makam, ariflerin bulunduğu müşahede makamı ve yakîn sahiplerinin marifetlerini gösteren bir izahtır. Onlar ihlâslı kullar için en fazla ihlâsa sahip olanlardır. Abdullah b. Mübarek (r.a.) şöyle der: “Nice küçük ameller vardır ki niyet onları büyütür; yine nice büyük ameller vardır ki niyet onları küçültür!” El-Antakî şöyle der: “Allâhu Teâla’ya ibâdet kalpten yapıldığı zaman âzâlar istirahat eder.”

(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kalplerı̇n Azığı, c.4, s. 85-88)

30Ara 2017

“Kim bizim işimizden olmayan bir iş yaparsa o reddedilir.” (Ebû Davud) İslâm âlimlerine göre dinin üçte biri sayılan bu hadîs, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emrine muhalefet edilmemesi gerektiğini de ifade etmektedir. Çünkü kişiyi doğruya ve kurtuluşa ancak kendisi doğru yolda olan birisi götürebilir. Dolayısıyla bütün hayırlı işlerin Resûlullah’ın (s.a.v.) getirdiklerinde olması ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hidâyet üzere bulunması sebebiyle O (s.a.v.)’e uymak gerekir. Bu inanç içinde olduktan sonra kaynaklar dan hareketle çözümler üretmek zor değildir. Aksi halde Abdullah b. Mes’ûd’un (r.a.) ifadesiyle “Sünneti terk ederseniz dalâlete düştünüz demektir.” Ancak toplumda görülen gerileme, bozulma için bu şekilde bir yola başvurulmadığı olmuş, başka yollar da denenmiştir. Bazen reformcu diyebileceğimiz kimseler, ıslahat yolunda eskiyi atmak, geçmişi değiştirip onun yerine yeniyi koymak metoduyla hareket etmişlerdir. Halbuki hedef, ilk cevheri arayıp bulmak, cehalet asırları boyunca onun üzerine çökmüş ve İslâm’ın gerçek mânâsını Müslümanların anlamalarına mâni olmuş bulunan bid’at ve yanlış gelenekleri atıp temizlemektir. Bir başka çare olarak yabancı kültürün dikkatsiz ve ihtiyatsız iktibası yoluna edilmiştir. Oysa bu faaliyet, yabancı hakimiyetini beraberinde getirir. Kültürünü kaybedenler, kavmî ve dinî varlıklarını koruyamamışlardır. Bunun bilincinde olan bir kısım İslâm âlimleri, geçmişten beri yabancı akımlara Kitab ve Sünnet’e karşı çıkmışlardır. Burada sünnetin konumuna işaret etmekte fayda vardır. Çünkü Kur’ân’a ittibâ, ancak sünneti talep ile gerçekleşebilir. Sünnet, bir Müslüman’ın hayatından koparılıp alınırsa o kişi için Kur’ânî emirler, anlamsızlaşır, uygulanamaz hale gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rehberliğine muhtaç olmadan getirdiği dini anlamanın ve yaşamanın imkânı yoktur.

(Doç Dr. Aynur Uraler, Sünnete Uymanın Engelleri)