Hepsi

09Haz 2018

Hz. Aişe (r.a.) şöyle buyurmuştur: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in döşeği, içi hurma lifiyle doldurulmuş deridendi.

İmam Beyhaki de, Hz. Aişe (r.a.)’in şöyle buyurduğunu söylüyor : Bir gün Ensâr hatunlarından biri bana geldi. Rasülullah (s.a.v.)’in döşeğini görünce gitti ve bana içi yünle doldurulmuş bir döşek gönderdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) gelip gördü ve

—Ya Aişe bu nedir, dedi. Ben de: Ensardan bir hatun geldi senin döşeğini gördü ve gidip bunu gönderdi.

—Ya Aişe bunu. geri gönder. Vallahi, eğer isteseydim Allâh (c.c.) benimle gümüş ve altın dağlar yürütürdü, buyurdu.

İmam Ahmed, İbn-i Hibbân ve Beyhaki; İbn-i Abbâs (r.a.)’ın şöyle söylediğini yazıyorlar: Bir gün Hz. Ömer (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in odasına girdi ve Rasülullah (s.a.v.)’in bir hasır üstünde yattığını ve hasırın iplerinin mübarek vücudunda iz bıraktığını gördü. Hz. Ömer (r.a.) :

—Ya Resûlullâh (s.a.v.) bir yumuşak döşek üzerinde yatsaydınız ne olurdu, dedi.

—Ya Ömer benim dünya ile ne işim vardır. Benim dünya ile ilişkim sıcak bir günde yola çıkan ve bir ağacın altında bir saat gölgelenip sonra kalkıp yoluna devam eden yolcuya benzer, buyurdu.

İmam Taberânî, Abdullah bin Mesud (r.a.)’ın şöyle söylediğini yazıyor:

– Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına vardım, hamam gibi sıcak bir odada hasırın üstünde yatıyordu. Mübarek vücudunda hasırın izlerini görünce ağladım ve:

—Ya Resûlullâh (s.a.v.) acem ve rum kralları ipekten döşekler üzerinde yatıyorlar sen ise bu hasırın üstünde yatıyorsun deyince :

—Ya Abdullah ağlama muhakkak ki dünya onlar için, âhiret de bizim içindir,buyurdu.

(İmam-ı Kastalanî, İlahi Rahmet, s.393-394)

08Haz 2018

El-Ğaniyy, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir şeye ihtiyaç duymayan demektir. O, kendisinin dışında her şeyden müstağni, kendisinin dışında her şey ona ihtiyaç duyandır. Allâh (c.c): “Ey insanlar! Allâh’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur.” diye buyurmaktadır. (Fâtır s.15)

Allâh (c.c), bu sıfatla muttasıftır (vasıflanmıştır). Çünkü ihtiyaç bir noksanlıktır. Muhtaç, ihtiyaçlarını yerine getirmekten ve ona ulaşmaktan acizdir. Muhtaç için, muhtaç olmayan bir zatın bulunması bir lütuftur. Acziyet, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh (c.c.) hakkında caiz değildir. Bütün üstün vasıflara sahip bir kimsenin aciz olması düşünülemez. Çünkü O, kendisi dışındaki her şeyi bizatihi kendisi yaratmıştır. Yoktan yaratılan, sonradan yaratılan bir başka şeye malik olamaz. Allâh (c.c.) her şeyin yaratıcısıdır. Allâh (c.c.)’ün dışındaki her şey fakirdir. O, noksan sıfatlardan münezzeh ve âlemlerden müstağnidir. Noksan sıfatlardan münezzeh olan dilediğine, dilediği şekilde verir.

El-Ganiyy, Kur’ân-ı Kerim’de onsekiz defa zikredilmiştir. Bunlar: “Ve huve’l-ganiyyu’l-hamid” (O hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, övülmeye layıktır.) “Ve hüve ganiyyun hâkim” (O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şeye hükmedendir.) “Ve hüve ganiyyun kerim “(O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, kerem/sahibidir.) “Ve rabbüke’l-ganiyyu zür-rahme” (Rabbın her şeyden müstağni, rahmet sahibidir.) Ve sübhanehu’lganiyyu lehu mafi’s semavati vema fi’l-ardi. (Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh (c.c.) her şeyden müstağni ve yerdeki ve göktekilerin sahibidir.)

Hulasa Allâh Te’âlâ, her yönden tam ve mutlak mânâda müstağnidir ve bütün mahlûkatı da O’na muhtaçtır. Onları varlıklı eden O’dur. Seçkin kullarını, kalplerine rabbani bilgileri ve imanî hakikatleri doldurmak suretiyle zengin eden de O’dur.

(Ayet ve Hadislerle Esmaül Hüsna Şerhi, s.291)

07Haz 2018

7 Haziran 2018 / 23 Ramazan 1439

Allâh Te’âlâ şöyle buyurdu: “(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, Kur’an onda (ki Kadir gecesinde Levh-i mahfuzdan semâ-i dünya’ya) inmiştir.” (Bakara s. 185)

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: “Ramad, yanmış taşa derler. Bunun içindir ki, bu aya Ramazan denildi. Çünkü o zaman sıcak mevsime gelmişti. Çok sıcakta oruç tutarlardı. O günlerde sıcaktan taşlar yanardı.”

Hazret-i Enes (r.a), Resulullah (s.a.v.)’den şöyle nakleder: “Bu Ramazana niçin Ramazan denildiğini bilir misiniz?”

Ashab- kiram (r.a.e.): “Hak Celle ve A’lâ Hazretleri ve Resul (s.a.v.)’i bilir” dediler.

Resulullah (s.a.v.): “O ayda Hak Celle ve A’lâ Hazretleri kişinin günâhını yaktığı için Ramazan denmiştir”buyurdu.

Müfessirler şöyle derler: “Hak Celle ve A’lâ Hazretleri Ramazanı geçmiş bütün ümmete arzetti. Fakat onlardan hiçbiri tutmadı. Bu hayırlı ümmete nasip oldu.”

Ebu Zerr (r.a), Resulullah (s.a.v.)’den şöyle nakleder: “İbrahim (a.s.)’ın suhufu Ramazanın üçüncü gecesi, İncîl İsa (a.s.)’a Ramazanın onüçüncü gecesinde, Kur’ân-ı Azimü’ş-Şân Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’ne Ramazan’ın yirmidördüncü gecesinde nazil oldu.”

Bazıları: “Kadir gecesi de yirmidördüncü gecesindedir” derler.

Ebû Hüreyre (r.a), Resulullah (s.a.v.)’den şöyle rivayet eder: “Ramazanın ilk gecesi olunca, melekler şeytanı ve cinnîleri bağlarlar, cehennem kapısını kaparlar. Cennet kapısını açarlar. Bir melek, hayır yapan gelsin, kötülük yapan gitsin, diye çağırır. Hak Celle ve A’lâ Hazretleri’nin bu ayda ateşten kurtulmuş kulları vardır. Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece böyle derler.”

(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Envar’ül Aşıkin, s.370-371)

06Haz 2018

16. yüzyıl Osmanlı âlimlerinden olan İmam Birgivi’nin aşağıdaki ifadelerinden anlaşılıyor ki günümüzdeki modernistler her devirde var olagelmektedir:

“Kur’an-ı Kerim’in tefsirini (açıklamasını) yapmak; ondan ve hadîslerden şer’î, fıkhî, dinî hüküm çıkartmak ancak icazetli din âlimlerinin yetkisi dâhilinde olan bir iştir. Din âlimi olmayan, Arapça bilmeyen, âlet ilimlerini ve ‘âlî ilimleri tahsil edip icazetli bir âlimden icazet almamış bulunan câhillerin ve heveskârların Kur’an tefsirine, din hakkında kendi hevâ, heves ve re’yleriyle fikir beyânına yeltenmeleri İslâm’a ve Müslümanlara büyük zarar verir. İslâm ümmeti içinde anarşiye yol açar, Müslümanların felâketine sebebiyet verir, kâfirlerin ekmeğine yağ sürer. Ehliyeti olmayan icâzetsiz kişilerin fikir ve aksiyon plânında at oynattıkları bir Müslüman toplumda birlik olmaz; böyle bir toplum felah bulmaz. Bugün Müslümanların içinde bulundukları zilletli durumun ana sebebi budur.”

İcazeti, ehliyeti, liyakati olmayan ehl-i sünnet dışı kişilerin yaptıkları tefsir, tercüme ve mealler birer “hevâ ve re’y tefsiri” olup yararlı değil, zararlıdır; bunları okuma metoduyla sağlam din bilgisi edinilemez; bunlar okunmamalıdır. Para hırsıyla, yâni bozuk niyetle yayınlanan bu kabil kitaplar din kitabı sayılamaz.

Dinimizi, Allâh (c.c.)’ün ve Resul (s.a.v.)’inin rızalarına uygun olarak anlayıp öğrenmenin yolu ehliyetli, liyakatli, icazetli dört mezhep âlimlerinin kitaplarını (akaid, fıkıh, ilmihal, ahlâk, tasavvuf vs.) okumakla mümkün olur.

Hak mezhebler arasında temel meselelerde, ana maddelerde hiçbir ihtilâf yoktur. Teferruata ait görüş ayrılıkları ise İslâm fıkhının, hukukunun, kültürünün zenginliğini teşkil etmektedir. Hak mezhebler ortadan kalkar ve mezhebsizlik yayılırsa İslâm’ın safiyeti bozulur, bid’atler hâkim olur. Mezhebsizlik ehl-i İslâm için en büyük belâ ve felâkettir.

(Ahmed Kadızâde, Birgivi Vasiyetnamesi Kadızâde Şerhî, s.310-311)

05Haz 2018

Osman b. Ebi’l-Âs der ki: “Resûlullâh (s.a.v.) beni Taife vali tayin ettiği zaman Resûlullâh (s.a.v.)’in bana en son sözü: ‘Ey Osman! Sen Sakiflerin imamısın. Bir müezzin tut! Fakat o, okuyacağı ezan için bir ücret almayacaktır! Sen kavmine imamlık yapacağın zaman halka namazı hafiflet. Namazı itidal üzere kıldır! Halkın zayıf (güçsüz) olanlarını; içlerindeki yaşlıların, küçüklerin, zayıfların ve iş-güç sahibi olanların durumlarını gözönünde tut! Kendi başına kılacağın zaman, onu istediğin gibi kıl buyruğu olup, hatta benim namazda ne kadar duracağımı veya ne kadar müddette kıldıracağımı bile tayin etmiş, ‘Kur’ân’dan, İkra’ bismi rabbikellezî halak…Ve benzerlerini oku!’ buyurmuştu.

Bakara sûresini okuyordum.

‘Yâ Resûlullâh! Kur’ân hafızamdan çıkıp gidiyor!?’ dedim. Resûlullâh elini göğsümün üzerine koydu ve: ‘Ey şeytan! Osman’ın göğsünden çık!’ buyurdu. Bundan sonra, ezberlemek istediğim hiçbir şeyi unutmadım.

‘Yâ Resûlullâh! Şeytan benimle namazım ve kıraatim arasına girip namaz ve kıraatimi karıştırıyor!?’ dedim.

Resûlullâh (s.a.v.): “O, Hınzib diye anılan bir şeytandır! Onu sezince, hemen ‘Euzubillâhimineşşeytânirracîm’ diyerek ondan Allâh’a sığın! Sol tarafına da üç kere tükür! buyurdu. Ben bunu yapınca, Allâh (c.c.) onu benden defedip giderdi.”

Osman b. Ebi’l-Âs, Müslüman olduğundan beri bedeninde duyduğu ve şiddetinden öleceğini sandığı hastalık ve ağrıdan şikâyetlendiği zaman, Peygamberimiz (s.a.v.), **“Bedeninde rahatsızlık duyduğun yerin üzerine elini koy, sür! Elini oraya üç kere sürerken, ‘Bismillah!’ de! Oraya elini yedi kere daha sür ve her sürüşte ‘Euzu billahi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve ehâziru’ (Duyduğum ve sakındığım şeyin şerrinden Allâh’a ve O’nun izzet ve kudretine sığınırım)’ de!”** buyurdu.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi)

04Haz 2018

Sayı yazısının icadı ve sistemli hale getirilmesi, son derece hayati bir önem taşımaktadır. Sayı sistemine, Müslümanların “es-sifr” dedikleri “Sıfır”ın(0) ilavesini, matematik ve medeniyetler tarihinde bir “devrim” olarak değerlendirebiliriz. Zira, şu anda çağdaş ilimin ve hayatın her cephesinin, bu “sistem”le ayakta durduğu bilimsel bir gerçektir. Bugünkü maddi medeniyetin inkişafı, ortalama on asır önce başlamıştır.

Matematik tarihinin unutamayacağı büyük matematikçi Harezmi, yazdığı bir kitapta; sayıların ve sıfırın nasıl kullanılacağını bu sıfır dahil “sayı sistemi” ile nasıl çok yüksek basamaktan sayıların, kolayca gösterilebileceğini anlatır. Böylece, İslam coğrafyasındaki devlet dairelerinde, bu “sayı sistemi” kullanılmaya başlar. İslam matematikçileri, bu sayı sistemine dayanarak, dört işlemli hesaplar yaparlar.

“Sıfır”(0) olmadan ne matematik ne bilimler nede teknoloji olur. Sıfır, bir anlamda sayı sisteminin sihirli bileşenidir. Sayı sistemi ve bu sisteme dayanan bütün matematik sistemler, ancak “sıfır anahtarı”yla çözülür. Modern matematikte, “sıfır kavramı”nın önemi artmıştır. Bugün, sıfırsız, matematiği düşünmek, imkansızdır.

H. G. Wells, “Kısa Dünya Tarihi” inde şöyle çizer:

“Biçimsiz Roma Rakamları’nın yerini, bugün hala kullandığımız Arap Rakamları aldı. Sıfır işareti, ilk defa icat edilip kullanılmaya başlandı.”

Batı’nın, bu İslam rakamlarından haberi çok geç oldu. Daha doğrusu Batı, bu sistemi 13. yy.da çok geç kavrayabildi. Dr. Sigrid Hunke; şu tespiti yapar:

“Bu rakamların, tabii ilimler, nakliye, teknik ve ekonomik alandaki mühim rolü, Dünya’nın bütün medeni milletleri tarafından kabul olundu.”

(Halil Bayraktar, İslam Medeniyeti’nin: Bilim Ve Teknolojiye Katkıları)

03Haz 2018

Muhammed b. FazI, Hasan’dan naklen anlatılır:

Ashâb (r.a.e.), aralarında konuşuyorlardı. Resûlullâh (s.a.v.) yanlarına geldi ve şöyle buyurdu: “Ben geldim. Size Kadir Gecesi’ni bildirmek istiyorum. Kadir gecesi hakkında, bilmeden konuşacağınızdan korkmuştum. Belki hayırdır. Onu Ramazanın son on gününde arayınız. Kalan dokuzda, yedide, beşte, üçte, bir de son gecede.

O gecenin alâmetleri şunlardır. Aydınlık, rahat bir gecedir. Ne sıcaktır ne de soğuk. O gecenin sabahında güneş parlak doğmaz. Bir kimse inanarak, sorumluluğunu idrak ederek ve sevâbını yalnız Allâh (c.c.)’dan umarak o geceyi ihya ederse, Allâhü Te’âlâ, onun geçmiş günâhlarını bağışlar.”

Bir kişi, sevâba ve Resûlullâh (s.a.v.)’in anlattığı faziletli hâllere kavuşmak isterse, bu mübarek aya son derece saygı göstermelidir. Ayrıca bu ayda dilini yalandan, gıybetten ve boş sözlerden korumalıdır. Duygularını da, hatâlardan, yanlış hareketlerden muhafaza etmelidir. Kalbini ise kıskançlıktan, müslümanlara düşmanlık duygusu beslemekten alıkoymalıdır. Bu anlatılanları yaptıktan sonra da yaptığı ibadetlerin Allâh katında kabul olup olmayacağına dair sürekli düşünmeli ve korkmalıdır.

Ebû Zer (r.a.) anlatır: “Resûlullâh (s.a.v.) ile oruç tuttuk. Ramazan ayının yirmi üçüncü gecesi kalktı, namaz kıldı. Gecenin üçte biri böyle bitti. Ramazan ayının yirmi dördüncü gecesi bize görünmedi. Ramazan ayının yirmi beşinci gecesi olunca geldi; bize namaz kıldırdı. Ve gecenin yarısı böyle geçti. Bu arada, şöyle dedik: “Bu gecemizi nafile ibadetle geçirsek.” Şöyle buyurdu: “Bir kimse, evine gider, sonra gelir imama uyup sabah namazını kılarsa bütün geceyi ibadetle geçirmiş olur.” Yirmi altıncı gece bize fazladan namaz kıldırmadı. Yirmi yedinci gece kalktı, ehlini de topladı, bize namaz kıldırdı. O kadar çok kıldırdı ki. sahur yaptırmayacağından korktuk.”

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn, s.375-376)

02Haz 2018

Peygamber (s.a.v) müslümanlar için kimin halife olacağını (açıkça) bildirmeden vefat etmişti. Resûlullâh (s.a.v)’in böyle davranması müslümanların nesilden nesile yöneticilerini belirleme sorumluluğunu üstlenmeleri gerekçesine dayanıyordu. İslâm tarihinde araştırma yapan bir kimse Resûlullâh (s.a.v)’in söz ve davranışlarında Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in diğer sahabelerden daha faziletli olduğuna işaret eden bir takım işaretler hissedecektir.

Rivayet olunur ki Evs kabilesini oluşturan topluluklar arasında bir takım anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştı. Resûlullâh (s.a.v) bu toplulukların arasını bulmak amacıyla onlara giderken Bilâl-i Habeşî’ye şöyle buyurmuştu: “Ben dönmeden namaz vakti gelirse, Ebû Bekir’e namazı kıldırması emrimi bildir”

Bir hanım, bir meselesinin çözümü hususunda Resûlullâh (s.a.v)’e gelmişti. Hz. Peygamber (s.a.v) kadının meselesi hakkında gerekli hükmü verip, daha sonra durumun tetkiki için kendisine gelmesini kadından istedi. Kadın Resûlullâh (s.a.v)’e şöyle dedi: “Geldiğim zaman seni bulamazsam ne olacak?” Hz. Peygamber (s.a.v) kadına şöyle buyurdu: “Beni bulamazsan Ebû Bekir’e git” İşte bu durumları, ilk müslüman olan kimse olması, İslam’a ilk girenlerin önde gelenlerinin onun eliyle müslüman olması onun halife olarak tanınması meselesinde rol oynamıştır.

Sakîfe’de toplananlara Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İşte Ömer, işte Ebû Ubeyde, hangisine isterseniz (halife olarak) biat ediniz!” diyerek hitap ettiği zaman Hz. Ömer şöyle demişti: “Hayır! Allâh’a yemin ederim ki senin olduğun yerde bu görevi biz üstlenmeyiz. Sen muhacirlerin en faziletlisi, (hicret sırasında) mağarada (Resûlullâh (s.a.v) ile beraber) iki kişinin ikincisi ve namazda Hz. Peygamber (s.a.v)’in vekili idin. Halife olma hususunda senin önüne kim geçebilir?” Böylece Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e biat tamamlanmıştı.

(Muhammed Mütevelli Şaravi, Aşere-i Mübeşşere, s.29-30)

01Haz 2018

Ticarette borcu güzelce ödemek, ihsâna dâhildir. Borcun güzelce ödenmesi şu şekildedir: Borçlu kimse, hak sahibine bizzat gider. Onu, hakkını almak için gelmeye mecbur etmez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Sizin en hayırlınız, borcunu ödemek hususunda en iyi davrananızdır.” (Müslim ve Buharî, Ebu Hüreyre (r.a.) ’den)

Borcunu ödemeye imkânı olduğu zaman tehir etmeksizin hemen yapmalıdır, velev ki borcun vakti henüz gelmeden de olsa… Şart koşulan maldan daha iyisini ve daha güzelini teslim etmelidir. Eğer borcunu edâ etmekten âciz ise, kalbinde Allâh Te’âlâ ne zaman kendisine imkân verirse borcunu edâ etmek niyeti olmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Bir müslüman vakti gelince ödemek üzere başkasından borç alıyorsa, Allâh Te’âlâ (c.c), onu koruyan ve borcunu ödeyinceye kadar kendisine dua eden bir grup meleği vekil kılar.” (İmam Ahmed, Hz. Âişe’den)

Müslüman, ticari muamelesinde bir müddete kadar borç vermek için bir grup fakiri aramalı, onlara imkân vermek suretiyle ecir elde etmeye çalışmalıdır. Bu muameleyi yaparken onların imkânları olmadıkça, onlardan hakkını istememeye azimli olduğu halde yapmalıdır. Çünkü selefin sâlihlerinden bazılarının iki defteri vardı. O hesap defterlerinden birinde bilinmeyen fakir ve zayıfların isimleri yazılıydı. Böyle bir defter tutmanın hikmeti şuydu: Fakir yiyecek maddesini veya meyveyi görürdü. Canı onu çekerdi. Gelir dükkâncıya ‘Benim şu maddeye ihtiyacım var, fakat almak için param yok’ derdi. Dükkân sahibi de ‘Al! Zengin olduğun zaman getirip verirsin’ derdi. Bu kimse ancak fakire şöyle derdi: ‘İstediğini al! Eğer daha sonra imkânın olursa gelir verirsin. Eğer imkânın olmazsa sana helâl-i hoş olsun!’

(İmam Gazzali, İhya-i Ulumi’d-din, c.2, s.214)

31May 2018

Ezanın Türkçeleştirilmesi fikri ilk defa Ziya Gökalp tarafından 1918’de ortaya atılmıştır. Gökalp’in Türkçülük yönündeki genel fikirleri çerçevesinde ezan da dahil olmak üzere ibadet dilinin Türkçeleştirilmesiyle ilgili görüşleri Cumhuriyet döneminde hararetle benimsenmiştir. 1928 yılında “İlahiyat Fakültesi’nce Hazırlanan Lâyiha” başlıklı bu raporun üçüncü maddesinin bir bendinde sözü edilen ıslahat arasında “İbadet lisanı Türkçe olmalıdır. Âyetlerin, duaların, hutbelerin Türkçe şekilleri kabul ve istimal edilmelidir” ifadeleri yer almıştır. Basına intikal ettikten sonra şiddetli tepki gören bu ıslahat programı hakkında lehte ve aleyhteki yayımlar kısa süre içinde durdurulmuştur. (Türkiye Maarif Tarihi, V, 1938-1967)

Ezanın Türkçe okunması fikri, “Vatan” şiirinin yayımlanmasından yaklaşık on beş yıl sonra Atatürk’ün takibi ve yer yer bizzat katılarak doğrudan yaptırdığı çalışmaların ardından 1932 yılında uygulamaya konulabilmiştir. Bu tarihte yayımlanan tamimden sonra ezanın Türkçe okunması sıkı bir şekilde takip edildi ve zamanla merkezden uzak bazı bölgeler dışındaki bütün vilâyetlerle karakol ve jandarma teşkilâtının ulaşabildiği bütün yerleşim birimlerinde Türkçe ezan okutulmasına başlandı.

Ezanın Türkçe okunmasına ilk büyük tepki 1 Şubat 1933’te Bursa’da meydana geldi. Arapça ezan okuma hadisesine karışan on dokuz kişi, Çorum Ceza Mahkemesi’nde bir yıl süren muhakemeden sonra ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. (Kocatürk, s. 546). 4 Şubat 1933 tarihinde bütün müftülüklere bir tamim göndererek görevlilerin ezanı ve kāmeti Türkçe okumalarını, buna uymayanların “kati ve şedid bir şekilde” cezalandırılacağını bildirdi (Metni için bk. Albayrak, s. 262).

Ezanın aslî şekliyle okunması suç haline getirildikten sonra ceza uygulamalarının kanunda öngörülen miktarların üç dört katına kadar çıkarıldığı, dayak gibi yıldırıcı polisiye tedbirlerin sürdürülmesinin yanında aylarca akıl hastahanelerine kapatma gibi cezalandırmalara başvurulduğu da öğrenilmektedir (Ceylan, III, 376-398).

(Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.12, s.38)