Hepsi

04Şub 2018

Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker, şeriatta yapılması gereken şeyi emretmek, yapılmaması gereken şeyi nehyetmek demektir. Kur’an-ı Kerim’de:

“Sizin içinizden, halka her hususta öğüt verecek, hayırlı olanı ve olmayanı bildirecek, ma’rufu emr ve münkerden nehyedecek bir cemaat bulunsun. İşte bu öğüt verenler ve onların öğütlerini dinleyenler, dünyada ve ahirette felah bulanlar ancak bunlardır.” (Âl-i İmran s.104) Buyuruluyor ki, bu âyet-i kerime, emr-i ma’ruf ve nehy-i münker’in bir farz-ı kifaye olduğuna ve felahın da bu vazifeye bağlı bulunduğuna delalet etmektedir. Farz-ı kifaye demek, bir işi ehil ve erbabtan belirli şahıs veya cemaat işlediği vakit bu işe ehil olan umumdan borç düşer olması ve hiç yapan bulunmadığı zaman umumun günahkâr olması demektir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

“İsrail oğullarından kâfir olanlar, Hazret-i Davud ve Meryem oğlu İsa lisanlariyle lanet olundular. Bu da onların isyanlarından, haddi aşmalarından ötürüdür. Onlar, yaptıkları fenalıklardan birbirlerini alıkoymuyorlardı. Yaptıkları işler kötü işlerdi.” (Maide s.78-79) Bu âyet-i kerime, İsrail oğullarının lanet olunmalarına sebep ve illetin, nehy-i münkeri terkettikleri olduğunu bildiriyor.

Hz. Ebûbekir (r.a.) bir hutbesinde buyurmuşlar ki: “Ben Resûlullah (s.a.v.)’den işittim; buyurdular ki: “Eğer bir kimse zalimi zulümde görüp de onu men etmezse Allâh, zâlimin zulmü sebebiyle azabını tamim buyurur (umumîleştirir).””

Müminlerin annelerinden Hz.Aişe (r.a.) demiş ki, “Nebi (s.a.v.) buyurdular: İçlerinde peygamber amelleri gibi amelleri olan on sekiz bin kişi bulunan bir karye halkı azaba uğradı. Dediler: – Ya Resûlullâh, nedendir?

Buyurdular ki: Allâh için buğz, emr-i ma’ruf ve nehy-i münker etmezlerdi; onun için helak oldular.”

(Ahmed Kemâleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.227-230)

03Şub 2018

Medine’ye hicret etmiş olan sahabilerin çoğu ilk anda sıtmaya tutuldular. Hastalık onları çok zayıf düşürdü. Allâh Te’âlâ, Nebî (s.a.v)’i bu hastalığa yakalanmaktan korudu. Sıtmaya yakalanan sahabiler namazlarını ancak oturarak kılabiliyorlardı. Bir gün yine oturarak namaz kıldıkları bir sırada Nebî (s.a.v) çıkageldi. Halkı bu halde gördüklerinde Nebî (s.a.v) “Şunu biliniz ki bu şekilde kılınan namazın sevabı ayakta kılınanınkinin yarısı kadardır” buyurdular. Bunun üzerine halk daha fazla sevap kazanabilmek için zayıflıklarına ve hastalıklarına rağmen namazı ayakta kılabilmek hususunda kendilerini zorladılar.

-Misver b. Mahreme şöyle anlatıyor: Hz. Ömer(r.a) yaralandığı zaman yanına girdim. Üstüne bir örtü örtmüşlerdi. “Nasıl oldu?” diye sordum. “Gördüğün gibidir” dediler. “Onu namaz ile ayıltın. çünkü ona namazdan daha fazla korku veren bir şey yoktur” dedim. Bunun üzerine halk “Ey Mü’minlerin Emîri, kalk namaz vakti geçiyor” dediler. Hz. Ömer “Ya Allâh” diyerek kalktı ve “Namaz kılmayanın İslâm’da hakkı yoktur” dedi ve yarasından kanlar aktığı halde abdest alıp, namaza durdu.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, cilt.3, s.156,157,372)

Sahabe efendilerimizin (r.a.) bir ahlâkı da mescitlere bitişik evlerde oturmayı tercih etmeleri idi. Çünkü, bu sayede zamanlarının çoğunu mescitte geçirebiliyorlardı. Pek tabîî burada en önemli nokta mescit âdabına riayettir. Onlar da bu hassasiyeti zaten gösteriyorlardı. Sonra Allâh Rasûlünün (s.a.v) şu hadisi de onların bu arzuyu göstermelerinde rol oynamıştır: “Mescitler takva sahiplerinin evleridir. Allâh, mescitler evi olan kişinin rahatını, huzurunu üstlenir, sırat köprüsünü geçmeyi tekeffül eder.” Hakem b. Umeyr (r.a) şöyle diyordu: “Mescitleri evler edinin.” Ebû İdris el-Havlanî (r.h.): “Mescitler, insanların Allâh’a ikramda bulundukları evleri ve oturum mekânlarıdır” deyip şu hadisi aktarıyordu: “Mescid her takva sahibinin evidir.”

(İmam Şa’rânî, Selefin İhlâs ve Takvası, s.296-297)

02Şub 2018

Aşağıdaki kitaplar, belli başlı konularda öncelikli olarak okunması gereken kitaplardır. Her başlığın altındaki liste, bu kitaplardan faydalanırken izlenmesi öngörülen öncelik sırasını beyan eder. Ehl-i sünnet çizgisine uygun ve tercümesi düzgün olmak şartıyla başka kitaplardan da istifâde edilebilir.

FIKIH

Mızraklı İlmihal (Hacmi küçük, faydası büyüktür), Üç Boyutuyla İslâm (Muhammed Alaaddin – Ali Eren) ve/veya, Büyük İslâm İlmihali (Ömer Nasuhi Bilmen), Muamelatlı İslâm İlmihali (A. Fikri Yavuz), Ehl-i Sünnet ve Akâidi (Mehmet Çağlayan), İbn-i Abidin, Fetâvâyi Hindiyye, Hadîslerle Hanefî Fıkhı (Eşref Ali et-Tehanevî), Hidaye, Kudûri, Tahavi, Mebsut…

SİYER

Peygamber (s.a.v.) Hayatı (Ahmed Cevdet Paşa – Ertuğrul Düzdağ) ve/veya, Peygamber (s.a.v.)’in Hayatı (Eyüp Sabri Paşa), İlahi Rahmet (İmam Kastalani), Siyer-i Nebî (s.a.v.) (Mustafa Darir Efendi), İslâm Târihi (M. Asım Köksal), Peygamberler Târihi (M. Asım Köksal), Şifâ-i Şerif (Kaad-ı İyâz)

GENEL İSLAMÎ KİTAPLAR

Nasıl İyi Bir Kul Olunur? (İmâm-ı Gazâli), Tenbîhü’l Gafilin-Bustânü’l ârifin (Ebû’l Leys Semerkandî), Büyük Günahlar (İmam Zehebi), Kimya-i Saadet (İmam Gazali), Büyük Ahidler (İmam Şarani), Riyazü’s Salihin (İmam Nevevi), İhyâ-i Ulûmuddin (İmam Gazali, Mütercim: A. Serdaroğlu), Rûhu’l Beyan Tefsiri (İsmail Hakkı Bursevi, Mütercim: Ömer Faruk Hilmi), Cemi’ül Fevâid ve/veya Kütüb-ü Sitte, Selef-i Sâlihîn’in Yüce Ahlakı (İmâm Şaranî), Sohbetler 1-2-3-4-5 (Ömer Muhammed Öztürk)

BİYOGRAFİ

Hayâtü’s Sahâbe (Muhammed Kandehlevi), İmâm-ı ’zâm Ebû Hanife (r.a.) (Heytemî),Velîler Ansiklopedisi (İmâm Şarani), Dört Büyük Halîfe (Şemseddin Sivasi)

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.316-317)

01Şub 2018

Çeşitli işlenmiş gıdalarla insanları ilk önce şişmanlatıp, daha sonra binbir türlü diyet ürünleri ve reçeteleriyle zayflatmaya çalışan sektörlere hizmet eden diyetisyenlerin sık sık tekrarladıkları bir tavsiye vardır: Günde 3-4 öğün yiyin, sabah kahvaltı mutlaka yapın, öğün atlamayın…

Halbuki Cenab-ı Hakkk’ın bünyemize verdiği açlık hissi boşuna değildir.

Açlık sanki bizim düşmanımız gibi algılanmaktadır. Aslında hayatta kalmamızı sağlamak için tasarlanan muhteşem bir mekanizmadır. Elbette yeriz, çünkü yemezsek yaşayamayız. Ama hayatımızda bir kez olsun kendi kendimize, “şu anda mutlaka yemek yemeliyim, çünkü yemezsem ölürüm” dediğimizi hatırlıyor muyuz? Ama pek çok defa “açlıktan ölüyorum” demiş olabiliriz. Açlık, harika bir fenomendir. Doğal halinde, içinde hiç abur cubur olmayan veya az olan yemekleri düzenli yersek, bir sonraki öğüne kadar açlık çekmeyiz.

Ama günde 3 öğün yemeliyiz saplantısından da kurtulmalıyız. Tekrar acıkana kadar yememeliyiz. Acıkınca yemek, daha çok lezzet demektir ve yan etkisi olmayan şahane bir zevktir.

Doğal gıdaların tadsız olduğunu da düşünmeyelim. Aslında bize en fazla fayda sağlayan gıdalar, tadları en lezzetli olanlardır. Rafineri gıdaları terk ettiğimizde bu lezzeti anlarız.

(Prof. Sefa Saygılı, Beslenme Psikolojisi, s.70)

Sonuç olarak Allâh Resûlü (s.a.v.) mide hastalıkların evidir. Tedavinin özü ise perhizdir buyurmaktadır. Yaşamak için yemek gerekir, sağlıklı ve uzun yaşamak içinse az yemek şarttır. Ucuz ve kötü gıdalardan çok miktarda tüketmek yerine nitelikli gıdalardan az miktarda yiyerek sağlıklı kalınız. Az yiyip çok şükredin ki hem bereket artsın hem de sorumluluğumuz azalsın. Doğal gıdaları, az miktarda ve gerçekten acıkınca (günde 1-2 kez) yemeliyiz.

(Kemal Özer, Müslüman’ın Diyeti, s.138)

31Oca 2018

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez-cümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir kalb, 5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi. Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:

“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun zikrini hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı: “Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki istifâde.”

Not:Yazının devamı 11-15 Şubat tarihlerindedir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

30Oca 2018

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri bir misâl:

“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim” buyururlardı.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalb nazargâh-ı İlâhî’dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana: “-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Ayasofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”

29Oca 2018

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak örneklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!

İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i Geylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak:

“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Geylânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

28Oca 2018

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.’

27Oca 2018

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlıyoruz:

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında:“-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937de kendi el yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır

26Oca 2018

“Benim oğullarıma ve dostlarıma birinci vasiyetim; dâima gazâ ve cihâd sünnetini ikâme ve Nebî (s.a.v.)’in dînini kuvvetlendirerek devâm ettirmektir. Tam bir kuvvet ve kudretle Nebî (s.a.v.) Efendimizin sancağını Livâ-yı şerîfini yükseltiniz. İslâm’a hizmet âdetini kullanılmaz hâle getirmeyiniz. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bu zaîf kulunu, beldeleri feth ve İslâmın âdetlerini öne geçirmeğe ve üstün tutmak üzere teyid buyurdu. Bu hânedânda cihâd kanunlarının ve dîne hizmetin dâimi ve istikrarlı olacağını ümîd ederim… Sonra Orhan Gâzî’ye dönerek:

“Dînî ve dünyevî hâdiselerin, eğlenceye dâir ve ma’nevî taleblerin cümlesinde, amellerinde, işlerinde, her türlü hâl ve fiillerinde dâima Şeri’at-ı Mutahharaya uy ve onu uyulacak tek ölçü kabul et.

Mübhem ve meçhûl işlerinde Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in emirlerine ve Şeriât imâmlarının yol gösterciliği ve sağlam derin ve geniş bilgili âlimlerin sözleriyle amel et ki bu vasiyet hayırları toplayıcı ve bütün saâdetleri içine alıp kuşatmaktadır.

Adâleti bütün işlerinde esâs kabûl et. Merhamet ve ihsân melekesiyle donan ki bu sultânlığın şereflerindendir. Reise, baş olan kimseye Allâh’ın kullarının, Allâh’ın ihsânlarından nefsine ortak ve hisse sâhibi görmek gerekir. Böyle olursa reis olan kimse Allâh’ın dergâhındaki sevgililerden mahbûblardan olur.

Elinin altındaki insanlara, hatta mahlûkata dahî merhamet ve şefkat et. Mücâhidlerin başlarını, idaren altındaki bütün halkı ve sana tâbi olanların tamâmını ve bütün askerlerini kendi evlâd ve akrabâların derecesinde tut, kabul et.

Oğul, ben öldüğüm vakit, beni Bursa’da şol gümüşlü kubbenin altına koyasın. Ve bir kimse sana Allâh’ın buyurmadığı sözü söylerse sen onu kabul etme, eğer bilmezsen Allâh ilmini bilene sor.” dedi ve rahmet-i Rahmâna kavuştu.

(Ziyâ Nûr Aksun, Osmanlı Tarihi, c.1, s.26)