Hepsi

01Ara 2017

Osman b. Âs (r.a.)’ın annesi Fâtıma-i Sakîfe anlatıyor: Ben o gece Hz. Âmine’nin yanındaydım. Yeryüzünde benzeri görülmemiş bir güzellik ortaya çıkarak gökteki bir yıldız dünyanın dört bir yanına ışıklar saçtı; oda içinde birçok meşale yandı zannettim. Çünkü o saadet yıldızı, koca bir nur ile doğdu. Amine’den bütün âleme bir nur yükseldi ki yerle gök arasında nurdan başka bir şey görünmedi. Abdurrahman bin Avf (r.a.)’ın anası Şifâ Hâtûn bildiriyor. Hz. Muhammed (s.a.v.) doğunca ben almıştım. Elim üstüne düştüğü anda bir kimsenin Allah’ın rahmeti üzerine olsun dediğini duydum ve doğu ile batı arasının nurla dolduğunu ve Rum ülkesindeki bazı köşkleri gördüm ve yine o anda Muhammed (s.a.v.)’i emzirdim, sarıp yatırdım. Birden vücudum titredi, gözlerim karardı ve Muhammed (s.a.v.) gözümden kayboldu. Ve ne oldu deyince; doğu tarafına götürdüler, diye kulağıma bir ses geldi. Bu söz kalbimden hiç gitmedi. Tâ Hz. Muhammed (s.a.v.) Peygamber oluncaya kadar unutmadım ve ilk müslüman olanlardan biri oldum. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in doğumu ile meydana gelen haller şunlardı: Ahiret gününde şefaatçi olacak Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in doğduğu gece Sâve gölünün suyu kaybolmuş, o geceye gelinceye değin bir damla su görülmemiş olan Semâve çölünde çeşitli ırmaklar ortaya çıkmıştı. İran kisrasının sarayından on dört burç düşmüş, Fars ilinde ateşe tapanların bin yıldan beri yanan ateşi sönmüştü.

(Eyüp Sabri Paşa, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Hayatı, s.45 İmâm Kastalâni, Mevahib-ü Ledünniyye, s.37)

30Kas 2017

Allah Teâlâ tarafından Cebrâil (a.s.)’a, mahlukâtın en şereflisi, mevcûdâtın hulâsası, cihanın sultanı, âhir zaman peygamberinin (s.a.v.) bu gece doğacağını göklerde nidâ etmesini emretti. Bütün mukarreb melekler ve rûhânîler haberdâr oldular. Hz. Cebrâil (a.s.); Hepinize müjdeler getirdim. Taatınızı, tesbihinizi artırın. Bu gece Âlemlerin Rabbi’nin Habîbi’nin (s.a.v.) doğumu ile yerler, gökler ve on sekiz bin âlem aydınlanacaktır. Siz de tesbihlerinizi, salavâtlarınızı artırın. Gökleri süsleyin. O’nun ümmeti için istiğfar edin, dedi. Ardından da cehennem meleğine, yedi cehennemi bağlamasını, Rıdvan’a zikrederek bütün cenneti bezeyip süslemesini, hûrîlerin, gılmanların ve vildanların bu işle uğraşmasını, onların hepsinin cennette gezmesine izin verildiğini söyledi. Çeşit çeşit saçılar saçmalarını emretti. Yine Cebrâil (a.s.) hava yüzünde dünya ehli üzerine cennetin saçılarından saçmalarını meleklere emretti. O zaman uyanık olanlar için bu ne büyük bir saadet, uyuyanların ise vay haline! Bütün kurt ve kuşlar uyandı. Cinler, periler, hayvanlar ve kuşlar bundan haberdar oldu. O gece Rabbin hikmeti ile ateşler kuru olsun yaş olsun hiçbir şeyi yakmadı. Uyanık olanlar yemek pişirmek ve su kaynatmak için dahi olsun ateş yakamadılar. Şaşakaldılar. Bu durumu duyan yeller aşka gelip esmeye başladı. Dört bir tarafa, bütün karanlık bölgelere hatta hatta denizlere kadar haber verdi. Deniz içinde bulunan hayvanlar aşka gelip salavâtla meşgul olmaya başladılar. Ey azizler! Siz ve biz bir salavât işittiğimizde hiç hareket ve aşka gelebiliyor muyuz? Muhabbetimiz artıyor mu? Allah Teâlâ cümlemize tevfîk müyesser etsin.

(Erzurumlu Mustafa Darîr Efendi, Siyer-i Nebî, s.233)

29Kas 2017

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin doğduğu güne sevinmek, o gün yemek yedirmek ve mevlid-i şerif okutmak fazîleti çok büyüktür. Hz. Ebûbekir (r.a)’e Komşu Olur Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Hazretleri, buyurdu ki: “Kim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mevlidinin okunması için bir dirhem harcama yaparsa; o kişi cennette benim refikim (ve arkadaşım)dır.” İslâm Dinini İhyâ Etmiş Gibi Olur Hazret-i Ömer (r.a.), buyurdu ki: Kim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mevlidine tazimde bulunursa; o kişi sanki islâm dinini ihyâ etmiş gibidir. Bedir ve Huneyn’e Katılmış Gibi Olur Hazret-i Osman (r.a.), buyurdu ki: Kim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mevlidinin okunması üzerine bir dirhem infak ederse; o kişi sanki Bedir ve Huneyn savaşlarına katılmış gibidir. İman ile Vefat Etmeye Sebep Olur Hazret-i Ali (r.a.), buyurdu ki: Kim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mevlidine tazimde bulunur ve Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin mevlidinin okunmasına sebep olursa; o kişi imansız olarak dünyadan çıkmaz. (Mutlaka îman ile vefat eder) Ve hesapsız olarak (hesap ve sual görmeden) cennette girer Uhud Dağı Kadar Altın Infak Etmek Hasan Basrî (k.s.) Hazretleri, buyurdu ki: ”İsterdim ki, Uhud dağı kadar altınım olsun; o altınların hepsini Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin mevlidinin okunması üzere infak edeyim.”

(Şihabüddin Ahmed bin Yusuf el Heytemi, Nimetiû’l-Kübrâb, s.6)

28Kas 2017

Tarih,coğrafya bibliyografya ile meşgul olmuş meşhur bir alimdir. İlme verdiği ehemmiyetten dolayı kendisine kalan iki mirasın büyük bir kısmını kitaba verdi. Kendisini tamamen ilme verdiği için Sultan 4. Murad Han’ın Bağdat seferine katılamadı. Bir taraftan kendisi öğrenirken diğer yandan bir çok talebeye ders verdi. Din alimlerine olan aşırı sevgisi sebebiyle devamlı onlarla beraber olmaya çalışırdı. Astronomi ve teşrih (anatomi) bilmeyen kimsenin Hakk’ı tanımaktan aciz kalacağını belirtmiştir. Dindar bir zât olup huşu içinde şartlarına uygun yapılacak duaların kabul olacağına veKur’ân-ı Kerim’in şifa vereceğine olan inancını sık sık zikrederdi. Katip Çelebi çalışkan iyi huylu, vakarlı az konuşan çok yazan biri olarak bilinir. Arabi, Farisi yanında Latinceyi’de bilirdi. Osmanlı Devleti’nde batı ilmi ile ilgilenen, Doğu ilmi ile mukayesesini ve sentezini yapan ilk Türk ilim adamlarından biridir. Bazı Latince eserleri de Türkçe’ye tercüme etmiştir. Yazdığı 20’yi aşkın eseriyle sadece Türk dünyasında değil, bütün Dünya’ya seslenmiştir. Çalışmalarının genişliği ve derinliği ile döneminin en mühim ilim adamlarından sayılmıştır. Özelikle bibliyograyfa ve biyografya’ya ait eserlerini hazırlarken fiş kullanarak ilmi bir usulle çalışmıştır. Kitaplarının her biri yaşadığı toplumdaki olayların ve problemlerin her biri için cevap özelliği taşımaktadır. Eseri Arabi çok kıymetli bir eserdir. 15 bine yakın kitap ve 10 bine yakın muellifi tanıtan bibliyografya ansiklopedisi mahiyetindedir. Bu eserindeki kitapları tanıtırken “bunu gördüm” diye bahsettiği eser sayısı insanı hayrete bırakacak kadar çoktur. Batıda çok ilgi görmüş ve araştırma yapan herkesin başvuru kitabı olmuştur.

(Müslüman Bilim Adamları 2, s.192-197)

27Kas 2017

Abdullah b. Amr der ki: “Ben, Resûlullâh (s.a.v.)’den duyduğum her şeyi ezberlemek ister ve yazardım. Kureyşîlerden olan Sahâbîler, beni bundan nehy ettiler (Sen, Resûlullâh (s.a.v.)’den duyduğun her şeyi yazıp duruyorsun ama, Resûlullâh (s.a.v.), beşerdir. Gazap halinde de, rızâ halinde de, söz söyler!) dediler. Bunun üzerine, ben, bir müddet yazmaktan vazgeçtim. Nihâyet, durumu Resûlullâh (s.a.v.)’e arz ettim. Resûlullâh (s.a.v.), ağzına parmağıyla işaret ederek “Yaz! Varlığım, kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, buradan, hak sözden başkası çıkmaz!” buyurdu.” Peygamberimiz (s.a.v.), dil şakası yaparken bile, doğruluktan, doğru sözlülükten ayrılmaz “Ben, şaka yaparım ama, gerçekten başkasını söylemem!” buyururdu. Bir koca karı, Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelip “Yâ Resûlullâh! Beni, cennete koyması için Allâh’a duâet!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “Ey Ümmü filan! Yüce Allâh, koca karıyı cennete koymaz!” buyurdu. Namaz vakti girince, Peygamberimiz (s.a.v.) namaza çıktı. Peygamberimiz (s.a.v.), namazdan dönünceye kadar kadıncağız, ağladı durdu. Hz. Aişe (r.anhâ); “Yâ Resûlullâh! (Koca karı, cennete girmez!) dediğin için, bu kadıncağız, ağlayıp duruyor!” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), güldü: “Haber veriniz ki: O, cennete koca karı olarak girmeyecek! Çünkü, yüce Allâh “Gerçekten, biz, onları, yep yeni bir yaratılışla yarattık ta, kız oğlan kızlar, kocalarına sevgiyle düşkün hep bir yaşıt yaptık. Amel defterleri sağ taraflarından verilecek Ashâb-ı yemin için” (Vâkıâ s. 35) buyuruyor.” Ve kendisinin gençleşip de, cennete öyle gireceğini söylemek istediğini anlattı.

( M. Asım Köksal, İslâm Tarihi Medine Devri, c.11, s.437)

26Kas 2017

İcazet, zahiri din ilimlerinde veya tasavvuf-tarîkat sahasında olur. Bir kimsenin gerçekten din âlimi yahut tarîkat şeyhi olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icâzetname bulunması icap eder. İcazeti, tabiatiyle icâzetli bir âlim verebilir. Böyle bir âlimin derslerine yeterli müddet devam eden talebe başarı gösterir ve yetişirse ya kendi isteğiyle yahut onun istemesine lüzum kalmadan bizzât hocası, liyakat ve ehliyet kazandığı için icâzet verir. Tarîkatlerde de bir kimseye şeyhlik yahut halifelik ancak icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icâzet ya bütün ilimler, yahut sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek mevzuda, meselâ sadece hadis okutabilmek veya muayyen bir kitabı okutabilmek mevzuunda icâzetname vermişlerdir. Bilindiği gibi İslâmî ilimler ve faaliyetler iki ana bölüme ayrılır: Zahirî ilimler ki bunlar medreselerde din uleması, fakihler, müderrisler tarafından talebe-i ulûma okutulur. İkincisi: Ahlâka, tasavvufa, nefislerin tezkiyesine, Şeriatın bâtın tarafına ait ilimler ki bunlar sûfî tarikleri tarafından tekkelerde, zâviyelerde müridlere ve dervişlere şeyhler, mürşidler tarafından öğretilir. Birinci ilimlerde kaal (söz), ikinci ilimlerde hal (tavır, hareket, yaşayış) esastır. Her iki ilim dalı da kaynağını Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den alırlar. Ehl-i sünnet inancının bozulmadan, saflığı bulandırılmadan, bid’atlerle karıştırılmadan devam edebilmesi için şer’i ve tasavvufî (zahirî ve bâtıni) ilimlerin mutlaka ve mutlaka icâzetli ulema ve meşayih (din âlimleri ve şeyhler) tarafından ümmete öğretilmesi gereklidir. Medreselerin ve tekkelerin kapatılmasından sonra icâzet müessesesi ve âdeti sarsıntıya uğramış, son yarım asırlık «fetret devrinde» bulanık suda balık avlamaya heveslenen birtakım icâzetsiz «din adamları» ve «müteşeyyihler» türeyerek müslümanların zihinlerini karıştırmışlardır. Tıp Fakültesinden diploması olmayan bir operatör-tabip ne ise icâzetsiz din âlimi (!) veya tarîkat şeyhi (!) de odur.

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, s.273)

25Kas 2017

Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: «Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin tâ kendileridir.» (Al-i Imrân s: 104) Müslim, Ebû Saîd (r.a.)’ın Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.)’den şöyle duyduğunu rivâyet etmiştir: «Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde, onu eliyle değiştirsin (gidersin). Buna güç getiremezse, diliyle değiştirsin. Buna da güç getiremezse, kalbiyle (buğzetsin) ki bu îmânın en zayıf tezahürüdür.» Bu hadîs iyiliği emretme, kötülükten men’etme gerekliliğinin her şahıs üzerine vâcip olduğunu katiyyet ifâde eder. Çoğu âlimler de böyle söylemişlerdir. Fakat bâzı âlimlere göre, el ile gidermek hükümdar ve icra mevkiinde olanlara, dil ile gidermek âlimlere, kalb ile üzülmek ve buğzetmek halk üzerine vâciptir. Nitekim İmâm A’zam Ebû Hanîfe’den (r.a.) de böyle rivâyet olunmuştur. Hâkim’in Câbir bin Abdullah (r.a.)’den yaptığı rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Şehitlerin efendisi, büyüğü Hamza’dır ve bir de hükümdarın önünde durup ona iyilikle emrettiği ve kötülükten men’ettiği için öldürülen kimsedir.» Yahya bin Utarid (r.a.)’den yapılan rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Hayra yönelik bütün iyi ameller ve Allah yolunda savaşmak, iyilikle emir ve kötülükten men’etmek karşısında büyük bir denize (nispetle) küçücük bir kabarcık gibidir.» Bu hadîse dayanarak demişler ki: İyilikle emretmek, kötülükten men’etmek üstündür. Çünkü öldürülme inancı kesinlik ifâde ettiği ve kâfirlere zarar vermek gibi te’sirler yok olduğunda cihad etmek caiz değildir. Fakat iyilikle emretme ve kötülükten men’etme caizdir. Ve bu yolda öldürülenler şehidlerin üstünlerinden sayılır.

(İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye, s.362-369)

24Kas 2017

Zafer, maneviyatla kazanılır. Ne derecede iyi silâhlandırılırsa silâhlandırılsın, manevî yapısı bozuk olan askerin zafere erişmesi mümkün değildir. Şimdi Türk askerinin manevî yapısını ve ahlâkını, amansız bir Türk düşmanından, Roma Germen İmparatoru Charles-Quint’in Kaanûnî nezdindeki büyükelçisi Baron von Busbecq’ten dinleyelim: «Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese ettiğim zaman, istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu galib gelecek ve pâyidâr olacak, diğerleri de mahvolacaktır Türkler’in tarafında, kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut; hiç sarsılmamış bir kuvvet var; birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umûmî fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamâkârdır. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türkler’in) zafere, bizim de hezîmete alışkın bulunmamızdır. Neticenin ne olacağını tahmin etmek artık mümkün mü? Yalnız İran, bizim lehimize işe müdahale ediyor. Çünkü düşman, hücuma teşebbüs ettiği zaman, arkalarını tehdid eden tehlikeyi (İran’ı) hesaba katmak mecburiyetindedir. Fakat İran, bizim mukadderatımızı geciktirmekten başka bir iş görmüyor. İran bizi kurtaramaz. Türkler, İranlılar ile işlerini neticelendirdikleri zaman, bütün Doğu’nun kuvvetlerinden yardım görerek, bizim boğazımıza atılacaklardır. Bu tehlikeye karşı ne kadar hazırlıksız bulunduğumuzu düşünmekten korkuyorum.” Yine II. Murad devrinde Türkiye’ye gelip Türk ordusunu gören de la Brocquiere şunları yazar : «Ordudaki büyük emirler ve kumandanlar, öyle basit bir kıyâfette idiler ki, onları, alayların içinde, alelade neferlerden ayırmak imkânsızdır. Padişahı (II. Murâd’ı) camide namazını kılarken gönniye muvaffak olabildim. Ne tahta benzer bir koltukta, ne bir iskemlede değil, fakat, yere serilmiş bir seccadede ibâdet ediyordu. Çevresinde, arkasında veya başı üzerinde, mevkiini işaret eden hiç bir şey yoktu»

(Yılmaz Öztüna, Büyük Türkiye Tarihi, c.9 s. 263)

23Kas 2017

Peygamberimiz’in (s.a.v) muhterem hanımlarından Medîne’de bulunan Yahûdîlerin Benî Kureyzâ kabîlesindendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 626 senesinde Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin üzerine yürüdü. Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin bulunduğu kale, Müslümanların eline geçti. İçinde bulunan Yahûdîler malları, mülkleri, çocukları ve kadınları ile birlikte ganîmet olarak alındılar. Benî Kureyzâ’dan alınan savaş ganîmetleri ve esirleri Müslümanlar arasında İslâm dînine uygun bir şekilde taksim edildi. Reyhâne (r.anha) da savaş esirleri arasında bulunuyordu. Ganîmetler taksim edilip, sıra esirlere gelmişti. Reyhâne (r.anha) da Peygamberimiz (s.a.v.)’in hissesine düşmüştü. O zaman Yahûdîlik dînine inanan Reyhâne (r.anha)’yı dilerse Müslüman olmak husûsunda serbest bırakmışlardı. O da; “Ben kendi dînimde kalmak istiyorum.” diye Peygamberimize (s.a.v.) arz etmişti. Peygamberimiz, bu hareket ve davranışıyla, İslâm dînine girmek için zorlamak yoktur, hükmünü bizzât kendileri tatbik etmişlerdir. Efendimiz (s.a.v.), daha sonra Reyhâne (r.anha)’ya şöyle buyurdular: “Sen Allâhu Teâlâ’nın ve O’nun Resûlü’nün yolunu tutmak ister misin? Ben böyle uygun görüyorum.” Reyhâne (r.anha) da: “Evet.” deyince Efendimiz (s.a.v.) bu davranışından sonra onu âzâd ettiler. Mehirlerini vererek, nikâhına aldılar. Ayrı bir ev açarak hanımları arasına koydular. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ilk hanımı Hazret-i Hatice’dir. Diğer evlenmelerinin hepsini Hazret-i Aişe’yi nikâhladıktan sonra yaptı. Bunların hepsi dînî, siyâsî veya merhamet ve ihsân ederek yapılan evlenmelerdir. Nitekim Reyhâne (r.anha) ile olan evlenme de böyledir. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Bütün zevcelerimle evliliklerim ve kızlarımı evlendirmem, hepsi Cebrâil’in (a.s.) Allâhu Teâlâdan getirdiği izinle olmuştur.” Reyhâne (r.anha); sâkin, temiz karaktere sâhip, yumuşak huylu bir hanımefendiydi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den önce vefât ettiği için naklettiği hadîs-i şerîf yoktur.

(Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt’in Fazileti, Misvak Neşriyat, s.112-114)

22Kas 2017

Araştırmalar orucun, bazı hastalıkların tedavisine yardımcı olduğunu göstermiştir. Oruçluyken sinirli veya agresif olunacak varsayımı doğru değildir. Amerika’da bazı merkezlerde stres ve depresyonla başa çıkma yöntemi olarak oruçtan faydalanılmaktadır. Modern tıbbın oruca bakışı Hipokrat zamanına dayanmakta ve aslında oruç tutmanın faydaları bilimsel olarak asırlardır kabul edilmektedir. Hipokrat daha sağlıklı olmak için, bugüne kadar gelmiş birçok din de ruhu temizlemek için oruç tutmayı önermiştir. Unutulmaması gereken bir konu ise; hangi sebeple tutulursa tutulsun, oruç tutan kişinin sağlıklı olması şart koşulmuştur. İslâmiyet ay takvimini kullandığı için her yıl 11 gün, miladi takvime oranla hızlı hareket eder, bu sebeple 33 yıllık bir döngüyle Ramazan ayının tutulduğu mevsim değişiklik gösterir. Güneşin doğuşu ve batışı ekvatorda 12 saat iken, yaz aylarında 64 derece enlemde 22 saate kadar artabilmektedir. Dolayısı ile orucun etkilerini bir bölge veya mevsim için sabit tutmak imkansızdır. Standart olarak yorum yapılamasa da sağlık açısından tüm mevsim ve saatleri içine alan bölgelerden çok çeşitli bilimsel araştırmalar yayınlanmıştır. Oruç tutmanın sağlık açısından etkilerini araştıran birçok bilimsel makale incelendiğinde, sağlıklı bireylerde zarar vermek şöyle dursun, oruç tutmanın birçok faydaları gösterilmiştir. Amerikan Endokrinoloji Dergisi’nden İskandinav Romatoloji Dergisi’ne kadar birçok kaynak, orucun etkilerini incelemiştir. Bazı yayınlara göz atacak olursak; lupus, artrit, sedef, egzama, ülseratif kolit, Crohn hastalığı ve bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıkların tedavisi için oruç tutmanın faydaları hep olumlu olarak sunulmaktadır. Oruçluyken sinirli olduğunu belirten bireyler olduğu gibi, aslında Amerika’da bazı merkezlerde stres ve depresyon ile başa çıkma tedavisi olarak oruç kullanılmaktadır.

(Dr. Halit Yerebakan, www.sabah.com.tr/saglik/2014/06/30/depresyonun-ilaci-oruc)