Hepsi

28Kas 2018

Ey insan bilmiş ol ki, her şeyin saadeti ve lezzeti meşgul olduğu şeydedir. Şehvet lezzeti; yeme, içme ve çiftleşmede, öfke; intikam almada, kahretmede, göz; güzel şeyleri seyretmede, kulak; güzel sesleri dinlemede bulur.

Ruh da lezzeti, ne için yaratılmış ise onda bulur. Ruhun bulacağı lezzet, her şeyin hakikâti bilmekle ve kudreti yettiği kadar Rabbini anlamaya çalışmadadır.

Çünkü Allâh, varlıkların en yücesidir. O (c.c.)’ün bilgisinden daha tatlı hiçbir şey yoktur. Zira kâinat içinde mevcut bütün mahlûkat, en acaibinden en garaibine O’nun eseridir. Ruh, Hâlik (c.c.)’ün müşahedesi için yaratılmıştır. Ruha bu seyirden daha tatlı ne gelebilir? Allâh (c.c.) sevgisinden yüz çeviren ruh, hasta demektir. İyi edilmezse ahiret saadeti elinden çıkar ve ebedî hüsranda kalır.

Ey Müslüman bil ki, dünya lezzetleri ölümle yok olur. Fakat Allâh (c.c.) sevgisi ve bilgisi ruha ait olduğu için bâkidir. Beden aradan kalkınca ruhun ziyası artar, Hakk (c.c.)’ün nûrunun görünme yolları açılır.

Bil ki, insan büyük bir âlemdir. Bütün eşyanın benzeri onda mevcuttur. Bununla beraber onda, aynı zamanda hayvani hisler de vardır. Yani insan, hayvanları da temsil eder. Meselâ kimi domuz gibi haristir. Kimi köpek gibi yırtıcı, kimi karga gibi mal toplayıcı, kimi horoz gibi şehvetperesttir. Kimi de örümcek gibi avcı, tilki gibi kurnazdır.

Kâinatta bütün varlıklar Allâh (c.c.)’ün emri ile insana hizmetkârdır ve faydalıdır. Bu kadar hesapsız nimetleri ayağının altına sermiş olan Allâh (c.c.)’ün değil de kendi nefsinin emrini dinlersen kötü yapmış olursun.

(İmam Gazali, Vasiyetname-Ülfet Terazisi)

27Kas 2018

İbni Mes’ûd Ensârî (r.a.) şöyle bildirmiştir: Hz. Ebû Be kir (r.a.)’in  müslümân olması vahyin müjdesidir.

O şöyle anlatmıştır: Resûlullâh’ın (s.a.v.) peygamberliği bildirilmeden önce, bir gece rü’yâmda gökden büyük bir nûrun indiğini ve Kâ’benin üzerine düştüğünü gördüm. O nûr Mekkenin bütün evlerine dağıldı. Sonra önceki gibi tekrâr toplanıp benim evime girdi. Evin kapısını kapattım. Sabâhleyin bu rü’yâmı yahûdî âlimlerinden birine anlatıp, ta’birini sordum. Gördüğün rü’yâ karışık rü’yâlardandır. Böyle rü’yâlara i’tibâr olunmaz, dedi. Aradan bir müddet geçti. Ticâret için çıkdığım bir seferde yolum râhip Bahîrâ’nın bulunduğu kiliseye düştü. O rü’yâmın ta’birini râhip Bahîrâ’dan sordum. Sen kimsin, dedi. “Kureyşten bir kimseyim.” dedim. “Allâhü Te’âlâ sizin aranızdan bir peygamber gönderecektir. Sen onun hayâtında vezîri, vefâtından sonra da halîfesi olacaksın,” dedi.

Resûlullâh (s.a.v.)’in peygamberliği bildirilip, insanları dîne da’vet etmeğe başlayınca, beni de İslâm’a da’vet etti. Ben “Her peygamberin bir delîli vardı, senin delîlin nedir,” dedim. “Delîlim, gördüğün rü’yâdır. Yahûdî âlimi sana bu rü’yâya i’tibâr edilmez diye cevâp verdi. Bahîrâ ise o rü’yânın ta’bîri şöyledir diyerek sana cevâb verdi,” buyurdu.” Bunu sana kim haber verdi,” dedim. “Cebrâîl (a.s.) bildirdi,” buyurdu. Bunun üzerine ben artık bundan başka delîl ve şâhid istemedim. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûluh diyerek müslümân oldum.

Bu hâdise üzerine Resûlullâh (s.a.v.)  buyurdu ki: “İslâm’a da’vet ettiğim kimselerden sâdece Ebû Bekir o ânda beni tasdîk edip, sen Allâh (c.c)’ün Resûlüsün, dedi. O Sıddîk-ı Ekberdir.”

(Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, Şevahidün Nübüvve, s.262-264)

26Kas 2018

Hz. Peygamber (s.a.v) Abdurrahman b. Avf (r.a)’a daya narak içeri girdi. Oğlu İbrahim (r.a.), can çekişiyordu. İbrahim (r.a.) vefat ettiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gözlerinden yaşlar aktı. Abdurrahman (r.a) “Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen ağlamaktan halkı nehyediyorsun. Müslümanlar senin ağladığını gördüklerinde ağlarlar” deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.) ,“Bu bir merhamettir. Merhamet etmeyen bir insana merhamet edilmez. Biz halkı feryad etmekten menediyoruz. Ölen kişide olmayan sıfatları ona vermesinden menediyoruz” dedi ve sonra  “Eğer bu herkesin gittiği bir yol olmasaydı, kesinlikle onun için bundan daha fazla bir üzüntüye dalacaktık. Biz onun için mahzunuz. Göz yaşarır, kalp üzülür. Rabb’imizi kızdıracak bir şey söylemiyoruz. Onun geri kalan süt devresi cennette tamamlansın” buyurdu.

Efendimiz (s.a.v.)’in kızlarından birisi bir adam aracılığıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’e haber verdi ki, bir çocuğu ölmek üzeredir. Hz. Peygamber (s.a.v.) gelen adama “Git ona de ki, Allâh (c.c.) neyi alırsa, o Allâh (c.c.)’ındır. Neyi verirse o da Allâh (c.c.)’ındır. Herşey Allâh (c.c.) katında belli bir müddetledir. Ona söyle ki sabretsin ve Allâh’tan sevap istesin” dedi.

Hz. Ebubekir (r.a.) başsağlığı dilediği kişilere şu şekilde nasihat ederdi: “Sabır, başa gelen musibetleri hafifletir. diğer taraftan ağlayıp sızlamanın da hiçbir faydası yoktur. Ölüm, öncesine oranla en zor, sonrasına oranla da en kolay bir hadisedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatını hatırlayınız; göreceksiniz her musibet size hafif gelecektir. Allâh (c.c.) musibetlere karşı gösterdiğiniz sabırdan dolayı size büyük sevâp versin”

Hz. Ali (r.a.), oğlu ölen Eş’as b. Kays’a başsağlığı dileyerek şunları söyledi:  “Eğer üzülürsen merhametin gereğini yerine getirmiş olursun. Sabredersen kader senin üzerinde de hükmünü icra eder. Böylece oğlunu unuttuğun gibi sevâp da kazanmış olursun.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3, s.137-148)

25Kas 2018

Ehl-i sünnet mezhebini, bozuk fırkalardan ayıran birta kım esaslar vardır. Bunları  müslümanların öğrenmelerinde büyük faydalar vardır. Bir kimsenin ehl-i sünnet müslümanı olabilmesi için bunları kabul etmesi gerekir.

Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: “İslâm camiasından (cemaatinden) bir karış ayrılan, İslâm halkasını boynundan çıkarmıştır.” Bir insanın “ehl-i sünnet ve’l-cemaat”den olabilmesi için şu bir kısmı sayılan esasları kabullenmesi gerekir:

  1. Kişinin kendi imanında şübhesi olmamalıdır. “înşaallah mü’minim” gibi şüpheye sebebiyet veren ifadelerden kaçınmalıdır.
  2. Günahkâr mü’mine, (günahı helâl addetmedikçe) kâfir denilemez.
  3. Kıble mensubu, küçük – büyük her müslümanın cenaze namazının kılınması lâzımdır.
  4. Hayır ve şerr Allâh (c.c.)’ün takdiriyle meydana gelir.
  5. Haksız yere hiçbir müslümana silâhla saldırılmaz.
  6. “İman Allâh’ın bir bağışıdır” diye itikad edilmelidir.
  7. Kulların yaptıkları işler Allâh (c.c.)’ün yaratmasıyla olur.
  8. Kabir azabı haktır. Kabre konanın, Münker ve Nekîr melekleri tarafından sorguya çekileceği hak ve doğrudur.
  9. Dirilerin duâ ve sadakaları ölülere fayda verir.
  10. Peygamber (s.a.v.)’in şefaati haktır. Mi’rac hâdisesinde Efendimiz (s.a.v.) gökler ötesi âleme ruh maa’lcesed (hem ruh, hem cesetle) çıkmıştır.
  11. Kıyâmet günü amel defterlerinin okunacağı haktır.
  12. Hesap, Mizan, Sırat haktır. Kıyâmet günü Allâh, kullarını vasıtasız sorguya çekecek.
  13. Peygamberler (a.s.)’dan sonra en üstün insan ve veli Hz. Ebû Bekir (r.a.)’dir.
  14. Ebû Bekir (r.a.)’den sonra insanların ve velilerin en üstünü sırasıyle Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Alî (r.a.e)’dir.
  15. Ashab-ı kiram aleyhinde bulunmak, gıybetlerini yapmak câiz değildir.
  16. Mahiyeti kavranmaksızın Allâh (c.c.)’ün Cennet’de görüleceği gerçektir.
  17. Peygamberler (a.s.)’in mertebeleri velilerin derecelerinden daha üstün ve yüksektir.

(İmam Zehebî , Büyük Günahlar, s.171-172)

24Kas 2018

Ebû Berze el-Eslemî (r.a.)’in nakline göre “Hz. Peygamber (s.a.v.) ateme denilen yatsı namazını ertelemeyi müstehap görürdü. Namazdan önce uyumaktan, sonra da oturup konuşmaktan hoşlanmazdı.”

İbn Mes‘ud (r.a.), “Hz. Peygamber (s.a.v.) yatsı namazından sonra gece oturup sohbet etmemizi yasakladı” demiştir.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanları ilgilendiren husûslarda Hz. Ebû Bekir (r.a.)’le birlikte gece müzâkerelerde bulunurdu. Ben de onlarla birlikte olurdum.” İbn Mes‘ud (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Namazı bekleyen veyâ yolculuk yapan kimse hâriç (yatsı namazından sonra) sohbete dalmak yoktur.”

İbn Ömer (r.a.) bazen yatsı namazını kılmadan yatar ve kendisini uyandırmalarını isterdi.Yukarıdaki hadîslerden birincisi, zikredilen her iki fiilin mekruh olduğunu göstermektedir. İkincisi, sadece gece sohbetinin mekruh olduğunu göstermektedir. Üçüncüsü gece sohbetinin din işleriyle ilgili olanının câiz olduğunu ifâde etmektedir. Dördüncü hadîs, gece sohbetinin uyumayıp, namazı bekleyen kimseler ve eşyasını çalınmaktan korumak için uyumayan ve geceyi sohbetle geçirmeye çalışan yolcular gibi ihtiyaç sâhipleri için câiz olduğunu ifâde etmektedir. Beşinci hadis, yatsı namazı için uyanacağından emîn olan kimsenin namazı kılmadan yatmasının câiz olduğunu göstermektedir. Bu bölümdeki hadislerin her biri, konu ile ilgili bir meselenin hükmünü ifâde etmektedir.

Bilginler şöyle demişlerdir: Yatsı namazından sonraki sohbetin mekruhluğu, faydasız şeyleri konuşma durumunda söz konusudur. Buna karşılık faydalı husûslarda sohbet etmek hayırlıdır ve mekruh da değildir.

(Eşref Alî Tehânevî – Zafer Ahmed el-Osman Tehânevî,  Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.2, s.111-113)

23Kas 2018

“Meşguliyet gelmeden önce vaktin kıymetini bil” asırları aşan bir reçeteden bir satır bu. Elden çıkınca tekrar kazanamadığımız bir sermaye “zaman.” Giden para, giden mal, giden fırsat yerine göre tekrar elde edilebiliyor. Bir başkadır zaman. Onu kuyumcu hassasiyetiyle işlemek ve her parçasını değerlendirmek gerekiyor. İyi planlama ile genişliyor zaman, içine o kadar çok şey sığıyor ki…

Zaman tanzimi mevzubahis olduğunda belki çoğumuz “zaten benim gün boyunca yapacağım şeyler hakkında fazla seçim şansım olmuyor; zaman tanzimi, zamanı istediği gibi kullanma hürriyetine sahip olanlar için” diye düşünüyor olabiliriz. Fakat bunun böyle olmadığını anlamak için kendimize birkaç soru sormak yeterli. Mesela:

Geçtiğimiz hafta içinde televizyon başında veya lüzumsuz konuşmalarla kaç saat harcadık? Sabah güneş doğduktan sonra uyuma adetimiz var mı? Tipik olarak yemek başında ne kadar vakit geçiriyoruz?

Bu ve benzeri sorulara aldığımız cevaplar, aslında hepimizin hayatında farkında olmadığımız büyük bir zaman potansiyeli olduğunu ve bunun faydasız işlerle harcanıp gittiğini ortaya koyacaktır.

Hayatlarına adeta birkaç hayatı sıkıştırmayı başaran meşhurların bazılarından dinlediğimiz ibretli ders: Sabah erken kalkmak ve sonra uyumamak. Fizyologlar insan vücudunun günlük periyodunu açıklarken, bu prensibin hikmetine de ışık tutmuş oluyorlar. Vücudumuzda hergün cereyan eden ve “biyoritm” denen aktiviteler zinciri içinde, sabah saatlerinde salgılanan hormonlar büyük önem taşıyor. Kortizol gibi uyanıklık veren hormonların en fazla salgılandığı periyod sabah 8.00-11.00 arasıdır. Yapılan sayısız araştırma bu saatlerin planlama, düzenleme ve ileriye dönük yapıcı fikir üretimi için en verimli saatler olduğu hükmünde birleşiyorlar.

(Basından Derleme)

22Kas 2018

Gıybet, kişinin işittiğinde hoşlanmayacağı sözü söylemektir. Bu durumda gıybet doğru da söylesen zalim bir gıybetçi olursun. Gıybet, üstü kapalı olarak maksadı ifade etmek ve “Allâh (c.c.) onu ıslah etsin. Geçen gün onun yaptıkları beni üzdü ve kederlendirdi. Allâh (c.c.)’den bizi ve onu ıslah etmesini istiyoruz” denir. Böyle yapmak iki günahı birleştirmek demektir. Birincisi gıybettir, çünkü sözle anlatılmak istenen hasıl olmuştur. İkincisi ise, günahtan uzak durduğunu ve ıslah olduğunu belirterek kendini temize çıkarmış ve övmüş olursun. Ancak senin “Allâh onu ıslah etsin” sözünden amacın dua ise ve o şahsın yaptıkları sıkıntı verdiyse ona gizlice dua et. Bunun belirtisi ise, onu rezil etmeyi ve ayıbını ortaya çıkarmayı istememektir. Onun işlediği kusur dolayısı ile senin sıkıntıya düştüğünü belirtmen, kusurlarını ortaya koyman anlamına gelir. Gıybet etmene engel olması için şu ayet sana yeter “Birbirinizi gıybet etmeyin. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi ister mi? Bunu kerih gördünüz.”(Hucurat s.12)

Müslümanların gıybetini yapmaktan alıkoyacak husus şudur: Nefsinin gizli ve açık bir kusuru var mı? Gizli ve açık da olsa günahı terk edebiliyor musun? Bu soruların cevabını anladığında, bil ki gıyabında konuştuğun, hatalar nisbet ettiğin kişinin bu hatalardan uzak durmadaki acizliği senin aczin gibi, özrü de senin özrün gibidir.

Sen nasıl kusurlarının anlatılmasından ve küçük duruma düşürülmekten hoşlanmıyorsan, o da hoş görmemektedir. sen onun kusurlarını örtersen Allâh (c.c.) da senin kusurlarını örter. Eğer onun kusurlarını açığa çıkarırsan, Allâh da keskin dilli insanları sana musallat eder ki onlar bu dünyada şerefini beş paralık ederler. Sonra da Allâh (c.c.) ahirette, kıyamet günü bütün varlıkların önünde, kusurlarını ortaya çıkararak, seni rezil eder.

(İmâm Gâzâli, Hidayet Rehberi, s.134-135)

21Kas 2018

Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de “Bunda işin iç yüzüne bakabilen feraset (Anlayışlılık, çabuk seziş)  sahipleri için birçok âyet vardır”(Hicr s.75) buyurmuştur. Yani Allâh (c.c.)’ün dostları ve düşmanları üzerinde ortaya çıkardığı alâmetleri iyi bilen kimseler için pek çok ibretler vardır demektir.

Ebû Saîd-i Hudrî (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Müminin ferasetinden sakının.

Şüphesiz o yüce Allâh (c.c.)’ün  nuru ile bakar.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16)

Feraset sahibi, Allâh Te’âlâ’nın nuru ile bakar. Bu şöyle gerçekleşir: İlâhî nurların ışığı onun kalbinde parlar, o da bununla gizli mânaları idrak eder, bilir. Bu nur, imana ait bir özelliktir. O nurdan en fazla pay sahibi olanlar, rabbanilerdir (Yani her şeylerini Rablerine veren ariflerdir). Allâhü Te’âlâ âyette, “Rabbânîler (rabbin dostu) olun” (Âli İmrân s.79) buyurmuştur. Yani âlim, hikmet sahibi, bakışı ve ahlâkı ile Hakk’ın ahlâkı ile ahlaklanmış kimseler olun. Onlar hep Hakk ile meşgul olup, halka ait haberlerden, onlara nazar etmekten ve onlarla meşgul olmaktan uzaktırlar.”

Kettânî demiştir ki: “Feraset, yakînin keşfedilmesi ve gaybın gözle görülmesidir. Feraset makâmı, imânın makamlarından yüksek bir makâmdır.”

Feraset, kalpteki imanın kuvveti derecesinde olur. İmanı daha kuvvetli olan kimsenin feraseti de o nisbette keskin ve kesindir.

Şöyle anlatılır: Allâh (c.c.) kendilerine rahmet etsin, İmam Şafiî ile İmam Muhammed b. Hasan (r.aleyh) Mescid-i Harâm’da oturuyorlardı. İçeriye bir adam girdi. Muhammed b. Hasan, “Benim ferasetime göre şu adam marangozdur” dedi. Şafiî de, “Benim tesbitime göre o demircidir” dedi. Durumu adama sordular; adam, “Önceleri demirci idim, şimdi marangozluk yapıyorum” dedi.

 (Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s.451

20Kas 2018

Mevlîd-i Şerîf okutmak ancak Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizi sevmekle olur. Ashab-ı Kiram (r.a.e.) Efendilerimiz, Resul’ü Ekrem (s.a.v.) Efendimizi evlerine davet etmeyi büyük devlet bilirlerdi. Her müşkülleri hallolur, hayır bereket artar, evlerine feyz-i ilahi, rahmet-i ilahi dolardı.

O zamanda bulunsaydık, biz de davet ederdik. Zaten Mevlîd-i Şerîf okutulmasındaki maksat da, Ashabın yapmış olduğu bu uygulama gibi, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizi evimize davet etmek ve hayır ile bereket olması içindir.

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.)’in şairlerinden olan Hasan b. Sabit (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra onu metheden, ona olan özlem ve sevgisini anlatan birçok kaside söylemiştir.

Mevlîd-i Şerîf okur veya okutturursak Ashab (r.a.e.)’nin yaptığı aynı daveti manevi olarak biz de yapmış oluruz. Çünkü Cum’a günü getirilen Salavat-i Şerîfeyi bizzat kendisi alıyor. Öyleyse davete, yani Mevlîd-i Şerîf’e o da geliyor, demektir.

Sırrı Sâkatî (k.s.) buyuruyor ki: “Her kim Mevlîd-i Şerîf’i okutmak için bir yeri hazırlasa, niyet eylese, o kimse cennet bahçelerinden bir bahçe hazırlamış olur. Çünkü bu hazırlamış olduğu yeri Resûlullâh (s.a.v.)’in sevgisi için hazırladı.” Çünkü Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Her kim beni severse cennette o kimse benimle beraber olur.”

Ariflerin Sultânı İmam-ı Celâleddin es-Suyutî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bir evde, ya bir mahallede veya bir camide Mevlîd-i Şerîf okunsa, orayı melekler sararlar ve onlara salavat getirirler. Oradaki bulunan cemaate Allâh’u Te’âlâ, rahmetini ve rızasını verir. Melekler yani Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Âzrâil (a.s.) o cemaate dua ederler. Cenab-ı Hakk da onlara, o meleklerin duası üzerine rahmetini ve rızasını verir.”

(Yusuf Özge, Fitne, s.156-157)

19Kas 2018

Muhterem ve mübarek Âmine Hâtun birkaç kelime ile doğum gecesini şöyle anlatmıştır:

“O gecenin ilk saatlerinde gök ehli birbirlerine şöyle bağırışıyordu: “Ey sema ve yer ehli! Bu gece öncekilerin ve sonrakilerin seyyidi, insan ve cinlerin Resûlü, Haremeyn’in nebîsi, iki kıblenin imamı, dünya ve âhirette şefaatçi, cihanın sultanı, Allâh (c.c.)’ün Resûlü Muhammed Mustafa (s.a.v.) dünyaya gelecektir.” Bu sesi duyunca yukarı doğru baktım. Kendimi nur içinde boğulmuş vaziyette gördüm. Yer ile gök arasına ipekten bir döşek döşemişlerdi. Bir meleğin elinde üç sancak bulunmakta idi. Onun yanında yeşil kanatlı çok sayıda melek vardı. Hepsinin yüzü açıktı. Çok güzellerdi. Üç sancağın birini doğuya, birini batıya ve diğerini de Kâbe’ye diktiler. Sonra dünyaya bir gulgule düştü. Ondan önce melekler yeryüzüne indiler. Abdülmuttalib’in evini yedi defa tavaf ettiler. Hepsi sevinç içindeydiler. Birbirine o âlemlerin maksudu olan kişiyi “Bu gece gelecektir” diye müjdelemekteydiler.

Âmine Hâtun şöyle anlatır: “Baktım, oğlum Muhammed (s.a.v.) başını secdeye koymuş dua ediyordu. Yaklaşıp elime almak, bağrıma basmak istediğimde, şu sesin geldiğini işittim; “İnsanların gözünden koru. O (s.a.v.)’e Âdem’in ahlâkını, Şit’in mârifetini, Nûh’un şecaatini (cesaret), İbrâhim’in hil’atını, İsmâil’in lisanını, Sâlih’in fesahatını (açık ve güzel ifâde), Lokman’ın hikmetini, Yâkub’un tebşîrini, Yûsuf’un güzelliğini, Eyyûb’ün sabrını, Mûsâ’nın şiddetini, Yunus’un taatini (itaat), Yûşâ’nın cihadını, Dâvûd’un nimetini, Süleyman’ın heybetini, Danyal’in muhabbetini, İlyas’ın vakârını, Hızır’ın ilmini, Yahyâ’nın ismetini, Îsâ’nın remlini, hâsılı bütün Peygamberler (aleyhimüsselam)’ın bütün ahlâkını ona verdik. O (s.a.v.) bütün âlemlerin göz bebeğidir.” Bu sözleri duyunca dilim tutuldu. Aklım gitti. İki gözüm görmekte, kulaklarım da işitmekte idi. Ancak bunları anlayamıyordum. Bir anda O (s.a.v.)’i göremez oldum. Ancak bir göz yumup açıncaya kadar tekrar getirdiler ve önüme koydular Sünnetli idi. Gözleri sürmeliydi. Beyaz bir kumaşa sarmışlardı. Bir bölük melek de yanında durmaktaydı.

 (Erzurumlu Mustafa Darir, Siyer-i Nebî, c.1, s.249)