Hepsi

15May 2019

Hz. Ebû Hûreyre (r.a)’den, Resûlullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan onlara kalan (kazanç) ancak açlıktır. Ve nice geceleri ibadetle geçirenler vardır ki, onlara kalan ancak uykusuzluktur.” (ibn-i Mâce, Nesei, Terğib)

İZAH: Bu hadisin açıklamasında alimlerin birkaç görüşü vardır. Birincisi, bu hadisten gün boyu oruç tutup haram malla iftar eden biri kasdedilmiştir. Çünkü haram mal yemenin günâhı oruç tutmanın sevâbından fazladır. Böylece gün boyu çektiği açlıktan başka bir şey elde edemez.

İkinci görüşe göre, oruç tutarken gıybete bulaşan biri kasdedilmiştir. Üçüncü görüş, oruçlu iken günâh vs.’den sakınmayan kişi kasdedilmiştir. Peygamber (s.a.v)’in sözleri çeşitli manaları toplayıcı olduğundan bütün bu görüşler ve bundan başka olanlar buna dahildir. İbadet etmek için gece boyu uyumamak da bunun gibidir. Gece boyu ibadetle meşgul olmuş ama eğlence olsun diye gıybet etmiş veya (buna benzer) bir ahmaklık daha yapmış ise, bütün uykusuzluğu boşa gitmiş olur. Mesela, sabah namazını kazaya bırakmış veya sadece gösteriş ve şöhret için uykusuz kalmış ise boşunadır.

Tefsir alimleri orucun “Oruç size farz kılındı” ayeti ile insanın her âzâsına farz kılındığını yazmışlardır. O halde dilin orucu, yalan vs.’den sakınmak, kulağın orucu, caiz olmayan şeyleri dinlemekten kaçınmak, gözlerin orucu, (caiz olmayan) oyun ve eğlenceleri seyretmekten korunmaktır. Bunun gibi diğer âzâların da orucu vardır. Hatta nefsin orucu, hırs ve şehvetten sakınmaktır. Kalbin orucu, onu dünya sevgisinden boş tutmaktır. Ruhun orucu, ahiret lezzetlerinden bile perhiz etmesidir. En seçkin Allâh (c.c.) dostlarının orucu ise gayrullahın (Allah’tan başkasının) varlığını düşünmekten sakınıp perhiz etmeleridir.

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i Ramazan)

14May 2019

Birincisinde kişi Allâh(c.c.)’a imandan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. İkincisinde 5 vakit namazdan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. Üçünclisünde oruçtan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır.

Dördüncüsünde zekâttan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. Beşincisinde hacdan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. Altıncısında abdest ve gusülden hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. Yedincisinde insanlara zulümden hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır.

Abdullah ibni Ömer (r.a.)’den rivayetle Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Beş husus var ki, sizin onları yapmanızdan Allâh (c.c.)’a sığınırım.

1- Bir kavimde, (toplulukta, millette) açıktan açığa kötülük, fuhuş yapılmaya başlanırsa, o kavimde veba, ayrıca geçmişte dedelerinde hiç görülmeyen hastalıklar olur.

2- Bir millette ölçü ve tartılarda eksiklik yapmak yaygınlaşırsa, o milletin başındaki hükümdar, yönetici, onlara zulmeder.

3- Zekâtını vermeyen toplulukların üzerine yağmur yağmaz. Hayvanlar olmamış olsaydı, böyle bir milletin üzerine gökten bir damla yağmur yağmazdı.

4- Allâh (c.c.) ve Resûlünün emirlerini bozan ve değer vermeyen toplulukların başına, Allâh (c.c.) Müslüman olmayanları musallat eder ve onlar böyle Müslümanların ellerinden mallarının bir kısmını alırlar.

5- Bir milletin yöneticileri, Allâh (c.c.)’ın kitabıyla hükmetmez ve Allâh (c.c.)’ı indirdiği hükümler hakkında münakaşaya başlarlarsa, Allâh (c.c.) aralarında şiddet ve anlaşmazlık meydana getirir. (İbn-i Mace)

(Muhammed Alaaddin b. İbni Abidin, Hediyyetül Aliyye, s.900-937)

13May 2019

İslâm dininin en büyük hükümleri, Kur’ân-ı Kerim ve Resûlullah (s.a.v.)’in hadisleri ile açıklanmış, birçok hükmü de yine bu iki esasa dayanarak ümmetin icmaı ile tesbit edilmiştir. Artık bu gibi hususlarda danışmaya mahal yoktur. Aksi takdirde mukaddes dinin kat’î hükümlerine uyulmamış, apaçık olan dine karşı cephe alınmış, İslâm âlemi büyük bir ayrılığa düşmüş olur. Fakat bazı dünyevî, idarî, siyasî meseleler vardır ki; bunların hükümleri örf ve adete, zamanın değişmesine, sosyal hayatın çeşitli ihtiyaçlarına bağlı olduğundan; işte bu gibi hususlarda danışmaya lüzum vardır. Bu gibi danışmalar Resûlullah (s.a.v.)’in sünneti gereğidir. Bu gibi hususlarda fikir alışverişi ferdî ve sosyal bir prensiptir.

İstişare, hakkında şer’î delil bulunmayan yerlerde Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetidir. Rasul-i Ekrem (s.a.v.)’in bir kısım dünyevî, idarî işlerde Müslümanlarla danışmada bulunmasının kendisine emredilmiş olması bu muhterem ümmet için bir hikmet dersidir. Şöyle ki: İlâhî vahye sahip olan, en yüksek akıl ve zekâ ile donatılan ve bütün İslâm âleminin önderliğini elinde bulunduran Resûlullah (s.a.v.), ümmet içinde danışmaya tenezzül buyurunca artık ümmetin fertlerinin birbiriyle danışmada bulunmayıp da baskıcı ve zorbacı hareketlerde bulunmaları nasıl caiz olabilir? Siyer-i Kebir’de beyan olunduğu üzere Resul-i Ekrem (s.a.v.)  danışmaya büyük bir ehemmiyet verirdi. Hususi işlerinde bile istişarede bulunurdu. Bir Hadis-i Şerif’te buyrulmuştur: “Hiçbir millet, danışmadan zarar görüp helâk olmuş değildir. Danışmayı terketmek ise helâke sebep olur.”

Müslümanların sosyal hayatlarının danışma ve yardımlaşma üzerine kurulmuş olduğunu şu Âyet-i Kerime ifade etmektedir: “Müslümanların işleri, aralarında danışma iledir. Bütün işlerini danışma ile hallederler ve onlar bizim kendilerine rızık olarak ihsân ettiğimiz şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunurlar.” (Şûra s. 38)

(Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’anı Kerim Tefsiri, c.1, s.485)

12May 2019

Bedir Gâzvesi’nden önce düşmanın sayısı adet olarak fazla olduğundan İslâm ordusunun sayıca bir kişi bile artması çok önem arz etmekteydi. Fakat böyle tehlikeli bir zamanda bile Resûl-i Ekrem (s.a.v.), verdiği söze ihlaslı bir şekilde riâyet ediyordu. Nitekim; Ashâb (r.a.e.)’den Ebû Huzeyfet’übn’ül-Yemân (r.a.) ile Ebû Huseyl (r.a.) Mekke’den gelirken müşrikler tarafından yakalanmışlardı. Kendilerine Hz. Peygamber (s.a.v.)’e destek olmaya mı gittikleri sorulduğunda bu iki zât olumsuz cevap vermişler (yani savaşa katılmayacaklarını söylemişler) ve savaşa katılmayacakları temin etmişlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in huzuruna gelip olayı anlattıklarında Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Biz verdiğimiz söze mutlaka riâyet etmeliyiz. Allâh (c.c.)’un yardımı bize yeter.” buyurmuştu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Bedir Gazvesinde Ebû Bekr’üs  Sıddîk (r.a.) de yanında olduğu hâlde, küçük ve toparlak çadır içinde Hakk Teâlâ’ya karşı: “Yâ Rabb! Peygamberine yardım edeceğin hakkındaki ahdini ve zafer vaadini yerine getirmeni senden isterim. Allah’ım, eğer Müminlerin helâkini diliyor isen bugünden sonra sana ibadet eden bulunmayacaktır.” diye niyâza başladı. Bu hâl bütün Ashâb (r.a.e.)’i heyecanlandırdı, hepsinin gözlerinden yaşlar boşandı.

Resûlullah (s.a.v.)  mübarek ellerini yukarı kaldırarak, öyle heyecan içinde ve yürekten duâ buyuruyordu ki, duâ ve niyâza dalmış bir şekilde mübârek omzundaki hırkası düştüğü hâlde farkına varmamıştı ve secdeye kapanmıştı. Hz. Ebû Bekr’üs-Sıddîk (r.a.) de hırkasını alıp omuzlarına koymuş ve arkasında beklemişti. Sonunda Hz. Ebû Bekir (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’ın ellerinden tutarak: “Bu kadar dilek yetişir Yâ Resûlullah! Rabbine karşı duâda ısrar buyurdun. Cenâb-ı Allâh sana vaad ettiği zaferi yakında verecektir.” dedi.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, s.44-47)

11May 2019

Çok yaşlanıp, ölene kadar Ramazan orucunu veya kaza oruçlarını tutamayacak ihtiyar ve iyi olmasından ümit kesilen hasta oruç tutmaz. Fakir değilse tutamadığı gün kadar fidye verir. Bir Hadis-i Şerifte: “Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta, fidye verir” buyuruluyor. (Nesaî)

Yaşlı olup oruç tutamayan ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, fakir değilse her günün orucu için fidye verir. Fakir ise fidye vermez, duâ eder. Fidye olarak, her gün için bir fitre miktarı verilir. Yahut bunun kıymeti kadar altın, tutulamayan bir aylık orucun fidyesi olarak, bir veya birkaç fakire, Ramazanın başında veya sonunda verilebilir. Fakir, aldığı fidyeyi kendisi kullandığı gibi, başka birine de verebilir. Fidye verdikten sonra, oruç tutabilecek hâle gelen hasta, tutamadığı oruçlarını kaza eder.

(Nehrü’l-fâik)

Hastalık, yaşlılık gibi bir özürden dolayı ramazan orucunu tutamayan zenginin, bu durumu ölünceye kadar devam etse, fakirlere yemek verilmesini vasiyet eder. Velisi de, onun tutamadığı her oruç için, fakire fidye verir.

(Bedâyi)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Eğer karnı doldurmak lazımsa üçte birini yemeğe üçte birini suya üçte birini de nefes almaya ayırmak gerekir. Azap bakımından en uzun azap görecekler, en çok karnını doyuranlardır. Yediği zaman yediğiyle ibadete kuvvetlenmeye murad ederse o zaman itaat etmiş olur. Zira Cenab-ı Allâh kafirleri, faydalanmak ve nimetleri mal için yediklerinden dolayı zemmetmiştir. Şer’i doymak, midenin üçte birini doldurmaktır. Yemek yerken sol bacağı yatırmak, sağı dikmek sünnetir.

(İbni Abidin, Reddül Muhtar, c.15, s.319)

10May 2019

“Allâhü Teâlâ ve O’nun melekleri sahur yemeği yiyenlere rahmet indirirler.” (Taberâni, İbn-i Hibbân, Teığlb)

Abdullah bin Haris (r.a.) diğer bir sahâbiden şöyle bir hadis nakletmiştir: “Ben, Peygamber (s.a.v)’in huzuruna sahur yemeği yediği bir sırada gelmiştim. Peygamber (s.a.v) “Bu Allâh (c.c.)’ın sana lütfettiği bereketli bir şeydir. Bunu bırakma” buyurdu. Rasûlullah (s.a.v) çeşitli hadislerde sahur yemeği yemeğe teşvik vermiştir. Hatta, “Yiyecek başka bir şey yoksa, bir hurma yiyiniz veya bir yudum su içiniz” buyurmuştur. Bundan dolayı oruç tutanlar, “Hem hurma ye, hem sevâb kazan” atasözüyle ifade edilen sahur yemeğine önem vermelidirler. Yani, bunda kendi rahat ve kazancının yanı sıra, bedavadan sevâb da vardır. Ama iyi bilmeliyiz ki, her şeyin azında ve çoğunda ölçüyü aşmak zararlıdır. Bundan dolayı ibadetlerde zayıflık farkedilecek kadar az yememeli ve gün boyu hazımsızlıktan geğirecek kadar çok yememelidir. Yukarıdaki hadislerde, “İster bir hurma olsun, ister bir yudum su” diye bu konuya işaret edilmiştir. Ayrıca hadislerde çok yemek menedilmiştir.

Hafız Ibn-i Hacer (r.aleyh), Buhâri’nin şerhinde şöyle buyuruyor: “Sahur yemeğinin bereketleri çeşitli sebeplerdendir. Sünnete uymak, ehli kitaba (Yahudi ve Hristiyanlara) muhalefet etmek (çünkü onlar sahur yemeği yemezler) Ve biz onlara uymama uğrunda elimizden geleni yapmakla mükellefiz.” Ayrıca ibadetlere kuvvet, gönül rahatlığı içinde ibadet yapabilmek, şiddetli açlıktan dolayı çoğu kez meydana gelen huysuzluğu gidermek, sahur vaktinde ihtiyaçlı biri bir şey istemeye gelirse ona yardım etmek, komşulardan fakir ve yoksul biri varsa ona yardım etmek (sahur yemeğinin bereketlerindendir). Sahur vakti özellikle duaların kabul edildiği zamanlardır. Sahura kalkma sayesinde Allâh (c.c.)’a duâ etmeye fırsat bulunur, zikir ve diğer ibadetlere de muvaffak olunur.

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i Ramazan)

09May 2019

Ey oğul! İnsanın hanımı huzur ve sükûnet kaynağıdır. Bir kızla evlenmek istediğinde ailesini iyice araştır ve öğren. Çünkü temiz ve asil bir aile tatlı meyveler yetiştirir. Bilmiş ol ki kadınlar parmaklarımız kadar birbirinden farklıdırlar. Şu kadınla hayatını kur!..

Ey oğul! Kadınların bir kısmı da sevimli ve merhametlidir. Bereketli ve feyizlidir. Soylu çocuk doğurur. Kendisine her zaman güvenilir. Komşuları arasında itibarlıdır. Aile sırlarını korur, kimsenin yanında açmaz. Cömerttir, eli açıktır. Bağırıp çağırmaz, alçak sesle konuşur. Evi tertemizdir. Çocukları çiçek gibi, gönül alıcıdır. Hayrı süreklidir. Kocası da o nisbette yumuşak huyludur. Namus onun şiarı, terbiye değişmez vasfıdır. Evlenmek istediğin kızı iyi seç.

Ey oğul! Huysuz ve karaktersiz kadından sakın. Çünkü böylesinin dili kocası üzerinde çirkin ve ağırdır. Böylelerinin gizli hali olmaz. Aile sırrını sokağa dökerler. İyilik ve hayrı çoktan yere gömmüşlerdir. Asık suratlı olarak sabahlar, akşam nerede olduğu bilinmez. Kocası evet dese, o hayır der. Böylesi kadınlardan uzak dur.

Kadınların bir kısmı da ağırcanlı ve kıt anlayışlıdır. Kocasını sever, kazancına razı olur; fakat güneş doğup yükseldiği halde hâlâ sesi duyulmaz. Yemekleri bayat, kapları kirli ve paslıdır.

Şirret ve karaktersiz kadından sakın. Onların dış görünüşlerine aldanma, böyleleri kocasına karşı kaba ve hırçındır. Kocası kendisine saygılı olduğu zaman bunu bir üstünlük sanar. Hiçbir iyiliğe karşı teşekkür etmesini bilmez. Az şeye de hiç kanaat etmez.

(İmâm Gazâlî, Ey Oğul Risalesi)

08May 2019

“O kimseler ki onlar altınla gümüşü cem ederler de o cem ettikleri altın va gümüşü Allâhü Teâlâ yoluna sarfetmezler. Onlar için acıtıcı azabı müjde et. O günde ki bahillerin (cimri) cem edip sakladıkları altın ve gümüş, cehennem ateşinde kızdırılıp, alınları, yanları ve arkaları onunla dağlanacağını hatırlasınlar. Ve onlar hakkında denilir ki şu sizin nefsiniz için cem ettiğiniz malınızın azabıdır. İşte şu malın gıdasını tadınız.” (Tevbe s. 34-35)

Zekat vermekten yüz çeviren kimsenin yüzlerini, yanlarını ve arkalarını döndürüp de zekâtını vermedikleri o paraları cehennem ateşinde kızartılarak vücudları dağlanarak azâb verilir.

“Karun’a insaf gelmeyince biz Karun’u ve hanesini beraber yere batırdık. Karun’u biz yere batırınca Cenâb-ı Allâh’ın gayri Karun’a yardım eder bir cemâat bulunmadı. Binâenaleyh Karun yardım görenlerden olmadı.” (Kasas s. 81)

Zekât ve sadakanın, helâlinden temiz mallardan verilmesi gerekir. Zekât ve sadakası verilmeyen mallar, yok olmağa mahkûmdur.

Bir Hadîs-i Şerife göre: “Her sabah iki melek inip birisi, “Yâ Rab! (Zekât ve sadakasını vererek) malını harcayana, harcadığının yerine yenisini ver! der. Öbürüsü de “Yâ Rab! (Zekat ve sadaka hakkını ödemeyerek) malını harcayana da malının telefini ver!” der.”

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Birisi adına zekât vermeye vekil olan kimse zekâtı kendi parasından verip sonra müvekkilinden alsa caiz olur ancak müvekkilinin parasını kendine harcayıp sonra öderse zekat sahih olmaz.

(İbni Abidin, Reddül Muhtar)

07May 2019

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Böylece biz İbrahim’e semâvât ve arzın hükümranlığını, acâib ve garaibini gösterdik.” (En’am s. 75) buyurulduğu veçhile İbrahim (a.s.) her gece göğe çıkarılırdı. Yine bir gece semaya çıkarıldı. Kötü bir iş yapan bir günahkârı gördü ve şöyle dedi:

“Ey Allâh’ım! Bu adam senin rızkını yiyor, senin yerinde yürüyor ve emirlerini yapmıyor. Sen onu helâk et!”

Allâhü Teâlâ da o kimseyi helak etti. Başka bir günahkârı gördü, onun da helâkine duâ edince kendisine şöyle nida olundu:

“Ey İbrahim! Kullarımın helaki için duâ etmekten vazgeç ve onlara mühlet vererek yavaş yavaş davran. Çünkü ben onların isyanlarını daima görüyorum da yine helâk etmiyorum!”

Resûlullah (s.a.v.)’den rivayet olunan bir Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyurulmuştur:

“Merhamet, ancak şakî kimsenin kalbinden sökülüp atılmıştır.”

Amr İbn’ül-As (r.a.)’in oğlu Abdullah (r.a.)’in rivayet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:

“Merhamet edenlere Allâhü Teâlâ da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki semada olan da size merhamet etsin. Rahim (akrabalık bağı) Rahmân’dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allâh (c.c.) onunla (rahmet bağı) kurar, kim de koparırsa Allâh (c.c) da ondan (rahmet bağını) koparır.” (Ebû Dâvûd, Tirmizî)

Ariflerin bazıları şöyle dedi: “Sevgi bir tohumdur, kalblerin toprağına ekilir, akıl suyu ile sulanır. Toprağın verimliliği ve suyun temizliğinin derecesine göre meyve verir.”

Âyet-i Kerime’de şöyle buyrulur: “Toprağı verimli ve güzel memleketin nebâtı Rabbinin izni ile bol çıkar. Fena olandan ise fâidesi pek az olandan başkası çıkmaz.” (Araf s. 58)

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), s. 29-31)

06May 2019

(Ramazân ayının başında veyâ ortasında veyâ sonunda üç kere okunacak duâ.)

“Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhü Râbbün ahadün samedün ferdün li’l-‘âlemîne, nebîyyinâ Muhammedin erselehu mübeşşiran. Li’l-kâfirîne münzirûne münzîran mine’n-nâri ve münziran nebîyyinâ Muhammedün ahadün, hâmidün ve kâsimun ve şâhidün li’l-mü’minîne ve kâimun nebîyyinâ Muhammedün vehüve nebîyyü’l- Mustafâ salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem. Ve’l-imâmu’l-murtezâ, ve’r-resûlü’l- müctebâ, nebîyyinâ Muhammedün hüve’r-resûlü’l-murselü, sâhibu’l-kitâbi, münziru ve’l-kitâbu’l-mecdü, nebîyyinâ Muhammedün sâhibu’llivâ’i ve’l-minberi ve’l-burâki’l- ezheri ve’r-rızâ’i ve’l-kevseri nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü’l-cinâni Ahmedün, ‘abdun mutî‘un, ‘âdilün, ‘abdun, cevâdün, nâfi‘un, li’l- müşrikîne kâilün, nebîyyinâ Muhammedün ve şefî‘unâ Muhammedün ve resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün hayrun li’l-’âlemîne şefî‘un li’l-müznibîne ve’l-mücrimîne, nebîyyinâ Muhammedün ihtârahu ve erselehu fî hâlkıhî şerrafehu, yuhibbuhu nebîyyinâ Muhammedün salla’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma‘îne bi-rahmetike yâ erhame’r- râhimîn.”

Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.

“Allâh (c.c.) tek olan ve Rabb olandır, herkes O’na muhtaçtır, O hiç kimseye muhtaç değildir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi âlemlere müjdeleyici olarak gönderendir. Kâfirleri ateşle korkutan Efendimiz (s.a.v.) tektir. Övülen ve mü’minlere şâhid olandır. Efendimiz (s.a.v.) seçilmiş nebî, râzı olunan önder ve seçkin elçidir. O (s.a.v.) gönderilmiş elçidir. Kitap sâhibi (azaptan) korkutan nebîdir. Efendimiz (s.a.v.) sancak, minber, burak, rızâ makamı ve kevser sâhibidir. Gönüllerin süsü Ahmed (s.a.v.)’dir. İtaatkar, adâletli, cömert bir kuldur. Dünyâda müşriklere faydalı, âhirette bize şefââtçi olandır. Hz. Muhammed (s.a.v.) bizim iftiharımızdır. Âlemlerin en hayırlısı, günahkarların şefââtçisidir. Hz. Muhammed (s.a.v.), Cenâb-ı Hakk’ın seçip gönderdiği, mahlûkâtın içinde şerefli kıldığı Efendimizdir. Ey merhametlilerin en merhametlisi Allâh’ım! Rahmetinle Efendimize, âline ve ashâbına salât ve selâm olsun.”

(İbâdet Takvimi ve Duâlar, Misvâk Neşriyât, s.66-68)