Hepsi

10Şub 2019

Hz. Mahmud Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi ve ihvana kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kâleminden yayınlamaya devam ediyoruz:

Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan yardımlarının Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı) varsa 1000 de hasenesi (sevabı) var. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim buyuruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakkın huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna:

“Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşılıklı severdik) diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:

“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâmü’r-Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn. Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin

09Şub 2019

Duânın kabul olunmasının temeli bâtınî edeptir ki o da, tevbe etmek, zulümle aldıklarını geri vermek, bütün varlığıyla Allâhü Teâlâ’nın ibâdetine yönelmektir. İşte duânın kabul olunmasının en yakın sebebi budur.

Nitekim Ka’b’ul-Ahbâr (r.a.)’den şöyle rivayet edilir: “Hz. Musa (a.s) zamanında şiddetli bir kıtlık oldu. Musa (a.s) İsrâiloğulları’nı yanına alarak yağmur duâsına çıktı. Fakat yağmur yağmadı. Böylece üç defa yağmur duâsına çıktı. Yine yağmur yağmadı. Bunun üzerine (müteessir olan) Hz. Musa (a.s.)’a Allâhü Teâlâ şöyle vahyetti: “Sizin içinizde bir dedikoducu olduğu için, ne senin, ne de seninle beraber dua edenlerin dualarını kabul etmem.” Bunun üzerine Musa (a.s) sordu: “Yâ Rab! O dedikoducu kimdir? Bana göster ki, kendisini aramızdan çıkaralım?” Hz. Musa (a.s.)’ın bu isteği üzerine Allâhü Teâlâ ikinci defa şöyle vah-

yetti: “Ey Musa! Ben sizi kovuculuktan menederken kendim mi kovucu olayım?” Bu müşkil durum karşısında kalan Hz. Musa (a.s.), İsrailoğulları’na “Hepiniz birden dedikodudan tevbe edip, Allâhü Teâlâ’ya sığının” buyurdu. İsrailoğulları da bu kötü fiilden tevbe ettiler. Ondan sonra Allâhü Teâlâ onlara yağmur ihsan etti.”

Mâlik b. Dinar (r.a.) şöyle demiştir: “İsrâiloğulları’nda büyük bir kıtlık meydana geldi. Birkaç defa yağmur duâsına çıkmalarına rağmen, yağmurun yüzünü göremediler. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ, peygamberlerine şöyle vahiy gönderdi: “Onlara söyle ki, sizler necis bedenlerinizle benim huzuruma geliyorsunuz. Kana boyanmış ellerinizi benim dergâhıma uzatıyorsunuz. Mideleriniz haramla dolu olduğu hâlde geliyorsunuz. Şimdi ise benim gazâbım sizin üzerinize daha da artar. Bu durumda bana gelmeniz sizi gittikçe benden uzaklaştırır; (bu söylediklerimden tevbe eder gelirseniz, o zaman size râhmet ederim. Aksi takdirde râhmetin yüzünü göremezsiniz).”

 (İmâm Gazalî, İhya-u Ulumuddin)

08Şub 2019

Gazap (kızgınlık) kötüdür. Nefsinden dolayı Mü’minlere kızmaktan sakınılmalıdır. Gazap sahibi günâhtan kurtulmaz. Kızgınlığını yenenler ve insanların kusurlarını affedenler dinde beğenilmiş kimselerdir. O kimseler hilm (yumuşak huyluluk, ağır başlılık) elde etmeye uğraşmalıdır. Bir kimsede hilm olması, o kişinin akıllılığını ve nefsine hakim olup gazabını yendiğini gösterir.

Hilm, kişinin Allâhü Teâlâ’nın sevgisini kazanmasına sebep olur. Hilm ile cennette yüksek derecelere kavuşulur. İnsanlara karşı rıfk ve hilmle (yumuşak) davranana cehennem haram olur.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “İlim, Mü’minin dostudur. Hilm onun veziridir. Akıl onun delilidir. Amel onun kayyımı (ayakta tutanı)dır. Rıfk (yumuşak huyluluk) onun babasıdır. Yumuşaklık onun kardeşidir. Sabır ise onun askerlerinin kumandanıdır.”

Hz. Âişe (r.ânhâ)’nın rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte şöyle buyuruluyor: “Kim gazaplandığı halde hilm (yumuşak huyluluk) gösterirse, Allâhü Teâlâ’nın sevgisi ona vâcip olur.”

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivayet eylediği Hadîs-i Şerîfte: “Pehlivan, güreş tutan değil, kızdığı zaman kızgınlığını yenendir” (Buhârî, Müslim) buyuruldu. İnsan kızdığı zaman, şeytanın elinde, top gibi esirdir. Onu günâha, hattâ küfre atar da, haberi bile olmaz. Ebû Hüreyre (r.a.)’in bildirdiği Hadîs-i Şerifte buyuruldu ki: “Resûlullah (s.a.v.)’in huzuruna bir kimse gelip, “Yâ Resûlâllah, bana bir nasîhat et de onu tutup kurtulayım” dedi. “Kızma” buyurdu. O kimse, bir kaç defa daha, “Yâ Resûlullah, bana nasîhat et” dedi. Her defasında “Kızma” buyurdu.” (Buhârî)

Bir Hadîs-i Şerîfte de: “Kızgınlığını yenen (ki insan kızgınlığını yenebilir) kimsenin kalbini Allâhü Teâlâ, emniyyet ve îmân ile doldurur.” buyuruldu.

(Allâme Eş-Şeyh Alaaddin Abidin, El-Hediyyetü’l-Alaiyye, s.596) (Mevlana Muhammed Rebhani, Riyad’ün Nasıhin, s.528)

07Şub 2019

“İmânı olduğu hâlde, ileride imânının(bir anda veya yavaş yavaş) gitmesine sebep olan şeyler kırk kadardır:

  1. Bid’at sahibi yani itikadı bozuk olmak.
  2. Zayıf yani amelsiz imân.
  3. Dokuz uzvunu doğru yoldan çıkarmak. Bu dokuz uzuv ve kötülükleri şunlardır: El: Haram olan şeyleri tutmamalı, Dil: Yalan söylememeli ve kötü şeyler konuşmamalı, Göz: Haram olan şeylere bakmamalı, Mide: Haram olan şeyleri mideye sokmamalı, Kalb: Kibir, ucub, su-i zan gibi şeylerden kaçmalı, Kulak: Haram şeyleri dinlememeli, Ayak: Kötü yerlere gitmemeli, Ferc: Zina ve livatadan uzak durmalı, Burun: Haram şeyler koklamamalı.
  4. Büyük günâh işlemeye devam etmek.
  5. Nimet-i İslâm’a şükrünü kesmek.
  6. İmânsız gitmekten korkmamak.
  7. Zulüm etmek.
  8. Sünnet üzere okunan ezanı dinlememek.
  9. Anaya babaya âsi olmak. Onların İslâmiyet’e uygun, mubâh olan emirlerini sert sözle ret etmek.
  10. Doğru olsa bile, çok yemin etmek.
  11. Namazda tadîl-i erkânı terk etmek.
  12. Namazı ehemmiyetsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocuğuna öğretmeye önem vermemek.
  13. Şarap ve fazlası sarhoş eden her içkiyi, az da olsa, içmek.
  14. Müminlere eziyet etmek.
  15. Yalan yere evliyalık ve din bilgisi satmak. Ehl-i Sünnet bilgilerini öğrenmeyip, kendini din adamı olarak tanıtmak.

(Mızraklı İlmihâl, s.77-78)

06Şub 2019

Sultan II. Mahmud 1824’de çıkardığı bir ferman ile çocukların dini eğitimini almadan çıraklığa gönderilmesini yasaklamış ve böylece ailelerin bir an önce daha fazla para kazanalım derken dinden, diyânetten habersiz yetişen nesillerin Cenâb-ı Hakk’ın gazabına sebep olacağı konusunda anne babaları uyarmıştı.

Sultan II. Mahmud fermanında özetle şöyle demekteydi: “Çocukların önce dini temelleri sağlam olsun, sonra para kazanmaya başlasınlar, yoksa bu işin sonu iyi değil..!”

Söz konusu fermanın o bölümü şöyledir:

“(…) vel hâsıl her şeyden evvel zarûrî dînî bilgileri öğrenmek, dünya işlerinin tamamından önce yapılması gereken bir farz iken, bir zamandan beri insanlar, analarının ve babalarının suçu olarak kendileri câhil kaldıkları gibi, çocuklarının da câhil kalmasına aldırmadan ve Rezzâk-ı Âlem olan Allâhü Teâlâ hazretlerine tevekkülsüzlük ile hemen para kazanmak sevdasına düşerek; çocukları, mektepten alıp bir usta yanına çıraklığa verdiklerinden, bu gibi çocuklar, küçükten cehâletle büyüyüp, sonradan da okuyup öğrenmeye heves etmediklerine binâen, bütün veballeri analarının ve babalarının boynuna olup, kıyâmet gününde bir taraftan bunlar, mes’ûliyet altına girecekleri gibi, bir taraftan kendileri buna pişman olacaklarından başka, Allâh (c.c.) korusun bütün gençliği cehâlete sürüklemekten dolayı, bütün ekseri halk, dinden, diyânetten habersiz olduklarından, bu durum Cenâb-ı Hakk’ın gazabına sebep olacağının işâreti olup, Allâh (c.c.) muhâfaza etsin böyle giderse Allâh (c.c)’un şiddetli azabıyla terbiye olacağımızı, akl-ı selîm olanların bildiği gibi, müslüman evladını o gibi dünya ve âhiret musibetlerinden halâs ve korumak lazım gelmektedir (…)”

(Prof.Dr. Bayram Kodaman, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, TTK Ankara)

05Şub 2019

Kur’an okuyucusu duruma göre gizli ve açık bir şekilde Kur’an kıraat edebilir. Her iki okuyuşla ilgili rivayetler mevcuttur. Gizli okuyuş konusunda Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Gizli kıraatın, açıktan yapılan kıraata göre fazileti, zekâtın gizli verilmesinin, açıktan verilmesine karşı olan fazileti gibidir.” Diğer rivayetler ise şöyledir:

“Açık olarak Kur’an’ı kıraat eden, zekâtını açıktan veren gibidir. Kıraatını gizli yapan ise, zekâtını gizli veren gibidir.” “Gizli amel, açıkça yapılan amele göre yetmiş kat daha faziletlidir.” “Rızkın en hayırlısı yeterli olanıdır. Zikrin en hayırlısı da gizli yapılanıdır.” “Hiçbiriniz, akşamla yatsı arasında, kıraatını, diğerini rahatsız edecek şekilde açıktan yapmasın.”

Saîd b. Museyyeb (r.a.) bir gece Resûlullâh (s.a.v.)’in mescidinde Ömer b. Abdülaziz (r.a.)’in namazda, sesli olarak Kur’an okuduğunu gördü. Sesi de pek güzeldi. Yanında bulunan hizmetçisine: “Şu namaz kılana git ve sesini kısmasını söyle” dedi. Hizmetçisi: “Nasıl olur, mescid bize ait değildir. Herkesin ondan hakkı vardır” dedi. Bunun üzerine Saîd (r.a.): “Ey namaz kılan, eğer namazdan muradın Yüce Allâh ise, sesini yükseltme. Ama muradın insanlar ise, iyi bil ki onlar, Allâh (c.c.)’dan yana sana hiçbir fayda veremezler ve hiçbir ihtiyacını karşılayamazlar” dedi. O zaman Medine valisi olan Ömer b. Abdülaziz (r.a.), sesini kesti ve rekâtını kısa tutarak namazını tamamladı. Selâm verdikten sonra ayakkabılarını aldı ve oradan çıkıp gitti.

Öte yandan sesli kıraat da önemlidir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.), gece namazında sesli olarak Kur’an okuyan bir grubu beğenmiş ve hatta Kur’an okuyuşlarına kulak verip dinlemiştir. Ayrıca bir rivayette kıraatın sesli yapılmasını tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz, gece namaz kılmak üzere kalktığında kıraatını sesli yapsın. Çünkü melekler ve evde bulunan diğer cin vesaire onun kıraatını dinler ve onunla namaz kılar.”

(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb)

04Şub 2019

Hâfız Abdülazîz b. Revvâd (r.âleyh) der ki: “Ebû Hanîfe (r.a.) insanların mezheblerini tayîn etmede kıstâs tutulmuştur. Böylece, her kim O (r.a.)’ı severse o kişinin ehl-i sünnetten olduğu ve her kim O (r.a.)’a buğz ederse ehl-i bidadden olduğu kolayca anlaşılır.”

İbrâhim b. Muâviye de: “Ehl-i sünnet yolunun tamâmlayıcı şartlarından biri de Ebû Hanîfe (r.a.)’i sevmektir. Ebû Hanîfe (r.a.) adâleti temsil eder ve onunla hükmederdi. İnsanlara ilim yolunu gösterip meselelerini çözümlerdi” derdi.

Esed b. Hakîm (r.âleyh) de; “Ebû Hanîfe (r.a.)’e saygı göstermeyen ya bilgisiz ya da bidatçıdır” derdi.

Ebû Süleymân (r.âleyh) dedi ki: “Ebû Hanîfe (r.a.) şaşılacak bir özelliğe sâhiptir. Sözlerinden yüz çevirenler  O’nu anlamaya güçleri yetmeyenlerdir.”

Ebû Âsım (r.âleyh) şöyle dedi: “Ebû Hanîfe (r.a.) benim yanımda İbn-i Cüreyc’den daha fakîhtir. O’nun gibi fıkıhta hüküm çıkarmaya muktedir bir başka kişiyi gözüm görmemiştir.”

Dâvud-ı Tâî (k.s.)’un yanında değerli isimleri anıldığında; “O, karanlık gecede yol yürüyenlere yol gösterici bir yıldızdır. İlm-i tevhîde inananların kalblerinde kabul görür ve kendisine rağbet edilirdi” derdi.

Kadı Şerîk (r.âleyh) şöyle derdi: “Ebû Hanîfe (r.a.) uzun süre sessiz kalır; çok tefekkür ederdi. Görüşü isâbetli idi; güzel hükümler çıkarırdı. İlim öğrenmek isteyen talebe fakîrse onu zengîn eder; ilim öğrenince “İşte helâl ve haramı öğrenerek şimdi en büyük zengînliğe erdin” derdi.

Halef b. Eyyûb (r.âleyh) derdi ki: “Din ilimleri Cenâb-ı Hakk’tan Resûl-i Zîşân (s.a.v.) Efendimiz’e, O (s.a.v.)’den Ashâbı (r.a.e.)’e, sonra yüce Tâbiîne intikâl etti. Daha sonra da Ebû Hanîfe (r.a.) ve talebelerinde karâr kıldı. Bu ise, bizzat Allâh (c.c.)’un lûtfudur; insanların arzusuna uysun ya da uymasın.”

(Hâfızuddîn Muhammed el-Kerderî, Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe, 102-147.s.)

03Şub 2019

On ikinci yüzyılda Türkistan’da yetişen, yer çekimi ve terâzilerle fiziğin dinamik ve hidrostatik konularına ağırlık verip bilhassa hidrostatik üzerine yönelen alimdir. Sıvıların yoğunluğunu ölçme âletini keşfetti. Birçok katı ve sıvı cismin yoğunluklarını son derece hassas ve bugünkü neticelere yakın bir şekilde tesbît etti. Yine Hâzinî, yoğunlukları ölçmek için aerometre kullandı. Sıvı maddelerin yoğunluğunu hesâblama metodunu ve cisimlerin hava içindeki ağırlıklarını hesâplamak için hikmet terâzisi denilen beş kefeli terâziyi geliştirdi. Hâzinî havanın ağırlığının bulunduğunu ve ölçülebileceğini ortaya koymakla, Toriçelli’den önce mes’eleyi ele almış ve incelemiş olmaktadır. Hâzinî, sıvılar gibi havanın da bir ağırlığı ve kaldırma gücü bulunduğunu söyledi. Hâzinî’nin bu ve benzeri ilmî araştırmaları, barometrenin (basınç ölçme âleti) keşfedilmesinde temel teşkil etmiştir. Böylece o, Toriçelli, Paskal, Boyle ve diğer batılı bilim adamlarına öncülük etmiş oldu ve Akışkanlar Mekaniği ilmini kurdu. Ayrıca, birçok ilmî deneyler sonunda bütün cisimlerin yerkürenin merkezine doğru, bir câzibe kuvveti (gravitasyon) ile çekildiklerini gösterdi. Bîrûnî’nin yaptığı araştırmayı geliştirerek, kütleler arasındaki çekim prensibini ortaya koydu. Bu konuyu eserinde şöyle anlatır: “Kuvvet, hacim, şekil ve âlemin merkezinden uzaklık bakımından birbirinin aynı olan cisimlerin ağırlıkları birbirlerine eşittir. Dünyânın merkezine muayyen uzaklıktaki ağırlığı belli olan her cismin, dünyânın merkezine olan uzaklığının farklılığına göre ağırlığı da farklıdır. Dünyânın merkezine olan uzaklık arttıkça, ağırlık da artar, yaklaştıkça hafîfler. Bu sebeple bir cismin ağırlığının diğer cismin ağırlığına nisbeti, onların dünyânın merkezine olan uzaklıklarının nisbeti gibidir.” Görüldüğü gibi yer çekimini Newton (1665) değil, ondan beş yüz elli sene önce yaşayan İslâm âlimi keşfetmiştir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.9, s.37-38)

02Şub 2019

Allâhü Teâlâ erkeklerden kadınlaşanlara, kadınlardan da erkekleşenlere lânet etti. Yâni giyinişlerinde, sözlerinde erkeklere benzemeye özenen kadınlarla, kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lânet etsin…

Ebû Hüreyre (r.a.)’den Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Cenâb-ı Hakk erkek giyinişi gibi giyinen kadına, kadın gibi giyinen erkeğe lânet etsin”. Kadın, erkeklerin kıyafetine büründüğü vakit Allâh (c.c.)’un ve Resûlü (s.a.v.)’in lânetine müstahik olur (hak kazanır). Kocası, kadının böyle giyinmesine imkân verdiği için o da lâneti hak etmiştir. Çünkü kocanın vazifesi hanımını Allâh (c.c.)’a itaate yöneltmek, onun isyanına engel olmaktır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Cehennem ehlinden iki sınıf var ki, onları henüz görmedim. Bir topluluk ki, ellerinde sığır kuyrukları gibi kırbaçlar vardır. Onlarla halkı döverler. Diğer topluluk da bir takım kadınlar ki, giyinmişlerdir fakat çıplaktırlar (yâni vücutlarını gösteren elbiseler giyerler), başka kadınları kendileri gibi yapmaya teşvik ederler. Başlarını deve hörgücü gibi horoz yaptırırlar. Onlar ne cennete girebilirler, ne da onun kokusunu koklarlar. Halbuki cennetin kokusu pek uzak mesafelerden duyulur.”

Nâfi (r.a.) şöyle anlatıyor: Koyun güden bir kadın sırtında ok dağarcığı karşıdan çıkageldi. Abdullah b. Ömer (r.a.): “Sen kadın mısın, erkek misin?” “Kadınım” dedi. Bunun üzerine İbn Ömer (r.a.), İbn Amr (r.a.)’e döndü ve “Allâhü Teâlâ Peygamberi diliyle kadınlardan erkeklere, erkeklerden de kadınlara benzemeye özenenlere lânet etmiştir.” buyurdu.

Kadının men edildiği şeylerden bazıları da şunlardır: Takılarını (mücevherlerini) göstermek, dışarı çıktığında kokular sürünmek, gösterişli elbiseler giyinmek, uzun elbiseler üzerine kısa çarşaflar giymek, yenleri geniş ve uzun yapmak.

(İmâm Zehebi, Büyük Günâhlar, s.121)

01Şub 2019

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in, çarşı ve pazarda dolaşırken, ehli gafletin zulmaniyetinin sirayet etmesine karşı tavsiye ettiği duâ ve faziletine karşı Hadis-i Şerif alimleri hayran kalmışlardır.

Çarşı ve pazarlarda gezinirken Allâhü Teâlâ’yı zikreden kişilerin, bunu yapmayanlara karşı bir üstünlükleri vardır. İnsanların çoğunun gaflette bulunduğu ve alışveriş ile meşgul olduğu çarşı ve pazarlarda Rabb’ini zikretmeye önem vermelidir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bunun önemine işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“Kim çarşıya girince “Lâ ilâhe illailahü vahdehu lâ şerike leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümitü ve hüve hayyün lâ yemûtü bi-yedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şeyin kadir” duasını okursa Allâh (c.c.) ona bir milyon sevâb yazar, onun bir milyon günâhını affeder ve mertebesini bir milyon derece yüceltir.” (Tirmizî, İbn Mâce)

Diğer bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulmuştur:

“Gafillerin arasında Allâh (c.c.)’u zikreden kişi, savaştan kaçanlar arasında sebat edip savaşan

kimse gibidir.” (Taberânî)

Bunun için Muhammed b. Vâsi (r.a.) ve İbn Ömer (r.a.), sırf yüce Allâh (c.c.)’u zikrederek bu fazileti elde etmek için pazar yerlerine girerlerdi.

Hasan-ı Basrî (k.s), çarşı pazarlarda Allâh (c.c.)’u zikredenler hakkında şöyle der: “Onlar kıyamet günü, yüzlerinde dolunayın parlaklığı gibi bir aydınlık ile ve güneş gibi bir güzellik içinde gelirler. Çarşı ve pazarlarda istiğfarda bulunan kimselerin, orada bulunanların sayısınca günâhları affedilir.”

(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, c.2, s.265; İmâm-ı Gazâlî, IhyâüUlumi’d-Din, c.2, s.803)