Hepsi

19May 2019

Alimlerin çoğuna göre Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek için zaman sınırı yoktur. Kur’an-ı Kerim kolaylıkla kaç günde hatmedilirse öyle yapılmalıdır. Ancak bazı alimlerin görüşüne göre bir hatim için kırk günden fazla zaman harcanmamalıdır. Bu durumda her gün en az on beş sayfa okumak gerekir. Eğer herhangi bir sebepten dolayı bir gün okunamazsa ertesi gün kaza edilmelidir. İstenilen şey kırk gün içinde bir defa Kur’an-ı Kerim’i tamamlamaktır. Çoğu alimlere göre kırk gün içinde Kur’an’ı bitirmek şart olmasa da bazı alimlerin görüşü böyle olduğundan (kırk günden) aşağı düşürmemeye dikkat edilmelidir. Nitekim bazı hadisler bu manayı kuvvetlendirmektedir. Mecma kitabının yazarı şöyle bir Hadis rivayet etmiştir.

“Kur’an-ı Kerim’i kırk gecede hatmeden çok gecikmiştir.” Bazı alimlerin fetvasına göre Kur’an-ı Kerim ayda bir kere hatmedilmelidir. En güzeli yedi günde bir hatim yapmaktır. Sahâbelerin çoğunun böyle yaptıkları rivayet edilmiştir. Cuma günü başlayıp, her gün Kur’an-ı Kerim’den bir menzil okuyarak Perşembe günü bitirmelidir.

Bir Hadis’te buyuruluyor ki: “Kur’an-ı Kerim eğer günün başında hatmedilirse o günün sonuna kadar, gecenin başında hatmedilirse gecenin sonuna kadar melekler o kişiye rahmet duâsı ederler.” Bazı alimler bu Hadis’ten yaz günlerinde gündüzün başında, kış günlerinde gecenin başında hatimi bitirmeyi iyi görmüşlerdir. Böylece meleklerin dua etmeleri için daha çok zaman kazanılmış olur.

İbn-i Ömer (r.a)’den Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdu: “İki kişiden başkasına haset etmek caiz değildir. Biri Allâhü Teâlâ’nın kendisine Kur’an-ı Kerim okumayı lütfettiği, gece gündüz onunla meşgul olan kimse, diğeri de Allâhü Teâlâ’nın kendisine mal lütfettiği, gece gündüz onu harcayan kimsedir.”(Buhâri, Tirmizi, Nesei)

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i A’mal)

18May 2019

İlk sûfîlerden olan Ebû Bekir Şiblî H. 247’de (861) Sâmerrâ’nın Şibliye köyünde doğdu. Ebû Bekir Şiblî (k.s.) hocalarına karşı çok edebli davranır, onların sözünden çıkmazdı. Söz dinlemenin üstünlüğünü ve faydasını bizzat yaşayışıyla gösterirdi. Dünyâyı terki, haramlardan sakınması çok fazlaydı. Az yer az uyurdu. Fazla uykudan kaçınmak ve az uyumak için gözlerine sürme gibi toz sürerdi.

Ebû Bekr Şiblî bir gün hastalanmıştı. Zamânın halîfesi onu tedâvi etmesi için Hıristiyan bir doktor gönderdi. Doktor yanına geldi ve Şiblî’ye; “Canın ne ister?” dedi. Şiblî, “Senin Müslüman olmanı isterim!” dedi. Hıristiyan doktor çok şaşırdı; “Sen şu anda ölüm hastası birisin, sen kendini düşüneceğine, benim Müslüman olmamı istiyorsun. Peki ben Müslüman olunca sen iyi olacak mısın?” dedi. Şiblî; “Evet!” dedi. Hıristiyan doktor hemen Müslüman oldu. Şiblî de, iyileşmiş olarak yataktan kalktı ve doktorla berâber halîfenin yanına gittiler. Halîfe durumu sorup anlayınca; “Ben hastaya doktor gönderdim zannediyordum, meğer hastayı doktora göndermişim!” dedi.

Buyurdu ki: Öğrenmenin acısını bir müddet tatmayan, hayatı boyunca cehaletin zilletini yudumlar.

Buyurdu ki:

“Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin Hadîs-i Şerîf öğrendim. Bütün bu hâdislerden bir tânesini seçip kendimi ona uydurdum. Çünkü, kurtuluşu ve saâdeti ebediyyeye kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasîhatleri hep bunun için gördüm. Seçtiğim Hadîs-i Şerîf şudur. Peygamberimiz (s.a.v.), bir sahâbiye buyurdu ki:

“Dünyâ için dünyâda kalacağın kadar çalış. Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış, Allâhü Teâlâ’ya, muhtaç olduğun kadar itâat et. Cehennem’e dayanabileceğin kadar günâh işle.”

(Rehber Ansiklopedisi, c.16, s.85)

17May 2019

Kötülüğü emreden (emmâre) nefsin elinden kurtuluşa şöyle bir misal verilebilir: On beş yaşında bir genç köle düşünelim ki; on beş sene gözü görmeyen, kulağı duymayan, kalbinde dahi asla merhameti bulunmayan bir efendiye hizmet etmiştir. Sonunda merhametli bir zat çıkıp gelmiş; o köleyi, o merhametsiz efendinin elinden kurtarmış ve azad etmiş. Sonra hamamda yıkamış. Temiz elbiseler giydirmiş. Çok güzel bir bahçe içinde bir köşke getirmiş. Pembe şilteli bir döşek üstüne yatırmış. Güzelin de güzeli yemeklerle beslemiş. Güzel suretli huriler ve gılmanlar dahi onun hizmetine verilmiş.

İşte otuz beş sene bir dakika dahi durmadan, oturmadan, aç, susuz, gözsüz, kulaksız efendiye gece gündüz hizmet eden o köle bu nimeti görünce nasıl rahat edip teşekkür üstüne teşekkür ederse; Allâh (c.c.)’un ihsan eylediği başarı ile kötülüğü emreden (emmâre) nefsin elinden kurtulan kalb dahi Hâkk Teâlâ ile ünsiyeti ve huzuru buldukta o köleden daha çok rahat eder ve teşekkür üstüne teşekkür eder.

Bu kalb huzurunu tahsil eylemek, bu kalb huzuru ile insanlık sıfatını bulmanın ve insan olmanın şartları yedi olup şunlardır:

  1. Sabır
  2. Teslim
  3. Hilim
  4. Edep
  5. Utanmak
  6. Arzu
  7. Sarılmak

Hemen her şeyde sebebine sarılmak şarttır. Bu yolda sebebine teşebbüsten murad; şeriatla ilgili, tarikata lâyık, hakikata muvafık, marifete uygun olan sebeplere teşebbüs etmektir.

(Mehmed Nuri Şemseddin Nakşibendî (k.s.), Miftâhu’l-Kulûb, s.397)

16May 2019

Yahya b. Eyyûb (r.âleyh) anlatıyor: “Duyduğuma göre, Hz. Ömer (r.a.) zamanında sürekli mescide devam eden dindar bir genç vardı. Hz. Ömer (r.a.), onun bu hâlini çok severdi. Gencin yaşlı bir de babası vardı. Genç yatsı namazını kılar kılmaz, babasının yanına dönerdi. Eve dönüş yolu üzerinde de bir kadın vardı. Kadın, gence tutulmuş ve gönlünü ona kaptırmıştı.

Sürekli gencin yoluna dikilirdi.

Bir gece, genç yine evine dönerken onu baştan çıkarmaya çalıştı. Genç de kadının peşine takıldı. Tam kadının evinin kapısına geldiği ve içeriye adımını atacağı sırada Allâh (c.c.)’u hatırladı ve dilinden şu âyet dökülmeye başladı: “Allâh’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir hayal ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’râf s. 201)

Delikanlı, bu âyeti okuya okuya yere yığıldı. Kadın, yardım etmesi için bir cariyesini çağırdı ve onu evinin kapısına kadar götürdüler. Oraya oturttular ve babasına haber vermek için kapıyı çaldılar. Baba, oğlunu o vaziyette görünce komşularını çağırdı; yardım ettiler ve eve aldılar. Uzun süre geçtikten sonra, genç kendine geldi. Babası, “Oğlum neyin var, ne oldu sana?” dedi. Genç: “Bir şeyim yok baba.” dedi. Babası, ısrar edince anlattı başına gelenleri. Babası, “Hangi âyeti okumuştun?” dedi. Genç, yukarıda zikri geçen âyeti okudu; ama yine kendinden geçti. Baktılar ki, bu kez vefât etmiş. Yıkadılar ve geceleyin götürüp kabristana defnettiler.

Sabah olduğunda, olay Hz. Ömer (r.a.)’e intikâl etmişti. Hz. Ömer (r.a.), gencin babasına geldi ve taziyelerini bildirdikten sonra, “Bana neden haber vermediniz?” diye sordu. Dediler ki, “Ey Müminlerin Emîri! Vakit geceydi, sizi rahatsız etmek istemedik.” Hz. Ömer (r.a.), “Bizi onun kabrine götürün.” dedi. Hz. Ömer (r.a.) beraberindekilerle kabre vardı ve şöyle seslendi: “Ey filân”, “Râbbinin huzuruna çıkmaktan endişe duyan Mü’min’e iki cennet var.” (Rahmân s. 46) dedi. Kabrin içindeki genç, ona cevap verdi: “Ey Ömer! Râbbim bana senin bahsettiğin cenneti iki kere verdi.”

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatus Sahabe, s.414)

15May 2019

Hz. Ebû Hûreyre (r.a)’den, Resûlullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan onlara kalan (kazanç) ancak açlıktır. Ve nice geceleri ibadetle geçirenler vardır ki, onlara kalan ancak uykusuzluktur.” (ibn-i Mâce, Nesei, Terğib)

İZAH: Bu hadisin açıklamasında alimlerin birkaç görüşü vardır. Birincisi, bu hadisten gün boyu oruç tutup haram malla iftar eden biri kasdedilmiştir. Çünkü haram mal yemenin günâhı oruç tutmanın sevâbından fazladır. Böylece gün boyu çektiği açlıktan başka bir şey elde edemez.

İkinci görüşe göre, oruç tutarken gıybete bulaşan biri kasdedilmiştir. Üçüncü görüş, oruçlu iken günâh vs.’den sakınmayan kişi kasdedilmiştir. Peygamber (s.a.v)’in sözleri çeşitli manaları toplayıcı olduğundan bütün bu görüşler ve bundan başka olanlar buna dahildir. İbadet etmek için gece boyu uyumamak da bunun gibidir. Gece boyu ibadetle meşgul olmuş ama eğlence olsun diye gıybet etmiş veya (buna benzer) bir ahmaklık daha yapmış ise, bütün uykusuzluğu boşa gitmiş olur. Mesela, sabah namazını kazaya bırakmış veya sadece gösteriş ve şöhret için uykusuz kalmış ise boşunadır.

Tefsir alimleri orucun “Oruç size farz kılındı” ayeti ile insanın her âzâsına farz kılındığını yazmışlardır. O halde dilin orucu, yalan vs.’den sakınmak, kulağın orucu, caiz olmayan şeyleri dinlemekten kaçınmak, gözlerin orucu, (caiz olmayan) oyun ve eğlenceleri seyretmekten korunmaktır. Bunun gibi diğer âzâların da orucu vardır. Hatta nefsin orucu, hırs ve şehvetten sakınmaktır. Kalbin orucu, onu dünya sevgisinden boş tutmaktır. Ruhun orucu, ahiret lezzetlerinden bile perhiz etmesidir. En seçkin Allâh (c.c.) dostlarının orucu ise gayrullahın (Allah’tan başkasının) varlığını düşünmekten sakınıp perhiz etmeleridir.

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i Ramazan)

14May 2019

Birincisinde kişi Allâh(c.c.)’a imandan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. İkincisinde 5 vakit namazdan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. Üçünclisünde oruçtan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır.

Dördüncüsünde zekâttan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. Beşincisinde hacdan hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. Altıncısında abdest ve gusülden hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır. Yedincisinde insanlara zulümden hesaba çekilir. Hesabını verebilir ve kurtulursa ileriye gönderilir. Veremezse cehenneme atılır.

Abdullah ibni Ömer (r.a.)’den rivayetle Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Beş husus var ki, sizin onları yapmanızdan Allâh (c.c.)’a sığınırım.

1- Bir kavimde, (toplulukta, millette) açıktan açığa kötülük, fuhuş yapılmaya başlanırsa, o kavimde veba, ayrıca geçmişte dedelerinde hiç görülmeyen hastalıklar olur.

2- Bir millette ölçü ve tartılarda eksiklik yapmak yaygınlaşırsa, o milletin başındaki hükümdar, yönetici, onlara zulmeder.

3- Zekâtını vermeyen toplulukların üzerine yağmur yağmaz. Hayvanlar olmamış olsaydı, böyle bir milletin üzerine gökten bir damla yağmur yağmazdı.

4- Allâh (c.c.) ve Resûlünün emirlerini bozan ve değer vermeyen toplulukların başına, Allâh (c.c.) Müslüman olmayanları musallat eder ve onlar böyle Müslümanların ellerinden mallarının bir kısmını alırlar.

5- Bir milletin yöneticileri, Allâh (c.c.)’ın kitabıyla hükmetmez ve Allâh (c.c.)’ı indirdiği hükümler hakkında münakaşaya başlarlarsa, Allâh (c.c.) aralarında şiddet ve anlaşmazlık meydana getirir. (İbn-i Mace)

(Muhammed Alaaddin b. İbni Abidin, Hediyyetül Aliyye, s.900-937)

13May 2019

İslâm dininin en büyük hükümleri, Kur’ân-ı Kerim ve Resûlullah (s.a.v.)’in hadisleri ile açıklanmış, birçok hükmü de yine bu iki esasa dayanarak ümmetin icmaı ile tesbit edilmiştir. Artık bu gibi hususlarda danışmaya mahal yoktur. Aksi takdirde mukaddes dinin kat’î hükümlerine uyulmamış, apaçık olan dine karşı cephe alınmış, İslâm âlemi büyük bir ayrılığa düşmüş olur. Fakat bazı dünyevî, idarî, siyasî meseleler vardır ki; bunların hükümleri örf ve adete, zamanın değişmesine, sosyal hayatın çeşitli ihtiyaçlarına bağlı olduğundan; işte bu gibi hususlarda danışmaya lüzum vardır. Bu gibi danışmalar Resûlullah (s.a.v.)’in sünneti gereğidir. Bu gibi hususlarda fikir alışverişi ferdî ve sosyal bir prensiptir.

İstişare, hakkında şer’î delil bulunmayan yerlerde Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetidir. Rasul-i Ekrem (s.a.v.)’in bir kısım dünyevî, idarî işlerde Müslümanlarla danışmada bulunmasının kendisine emredilmiş olması bu muhterem ümmet için bir hikmet dersidir. Şöyle ki: İlâhî vahye sahip olan, en yüksek akıl ve zekâ ile donatılan ve bütün İslâm âleminin önderliğini elinde bulunduran Resûlullah (s.a.v.), ümmet içinde danışmaya tenezzül buyurunca artık ümmetin fertlerinin birbiriyle danışmada bulunmayıp da baskıcı ve zorbacı hareketlerde bulunmaları nasıl caiz olabilir? Siyer-i Kebir’de beyan olunduğu üzere Resul-i Ekrem (s.a.v.)  danışmaya büyük bir ehemmiyet verirdi. Hususi işlerinde bile istişarede bulunurdu. Bir Hadis-i Şerif’te buyrulmuştur: “Hiçbir millet, danışmadan zarar görüp helâk olmuş değildir. Danışmayı terketmek ise helâke sebep olur.”

Müslümanların sosyal hayatlarının danışma ve yardımlaşma üzerine kurulmuş olduğunu şu Âyet-i Kerime ifade etmektedir: “Müslümanların işleri, aralarında danışma iledir. Bütün işlerini danışma ile hallederler ve onlar bizim kendilerine rızık olarak ihsân ettiğimiz şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunurlar.” (Şûra s. 38)

(Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’anı Kerim Tefsiri, c.1, s.485)

12May 2019

Bedir Gâzvesi’nden önce düşmanın sayısı adet olarak fazla olduğundan İslâm ordusunun sayıca bir kişi bile artması çok önem arz etmekteydi. Fakat böyle tehlikeli bir zamanda bile Resûl-i Ekrem (s.a.v.), verdiği söze ihlaslı bir şekilde riâyet ediyordu. Nitekim; Ashâb (r.a.e.)’den Ebû Huzeyfet’übn’ül-Yemân (r.a.) ile Ebû Huseyl (r.a.) Mekke’den gelirken müşrikler tarafından yakalanmışlardı. Kendilerine Hz. Peygamber (s.a.v.)’e destek olmaya mı gittikleri sorulduğunda bu iki zât olumsuz cevap vermişler (yani savaşa katılmayacaklarını söylemişler) ve savaşa katılmayacakları temin etmişlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in huzuruna gelip olayı anlattıklarında Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Biz verdiğimiz söze mutlaka riâyet etmeliyiz. Allâh (c.c.)’un yardımı bize yeter.” buyurmuştu.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Bedir Gazvesinde Ebû Bekr’üs  Sıddîk (r.a.) de yanında olduğu hâlde, küçük ve toparlak çadır içinde Hakk Teâlâ’ya karşı: “Yâ Rabb! Peygamberine yardım edeceğin hakkındaki ahdini ve zafer vaadini yerine getirmeni senden isterim. Allah’ım, eğer Müminlerin helâkini diliyor isen bugünden sonra sana ibadet eden bulunmayacaktır.” diye niyâza başladı. Bu hâl bütün Ashâb (r.a.e.)’i heyecanlandırdı, hepsinin gözlerinden yaşlar boşandı.

Resûlullah (s.a.v.)  mübarek ellerini yukarı kaldırarak, öyle heyecan içinde ve yürekten duâ buyuruyordu ki, duâ ve niyâza dalmış bir şekilde mübârek omzundaki hırkası düştüğü hâlde farkına varmamıştı ve secdeye kapanmıştı. Hz. Ebû Bekr’üs-Sıddîk (r.a.) de hırkasını alıp omuzlarına koymuş ve arkasında beklemişti. Sonunda Hz. Ebû Bekir (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’ın ellerinden tutarak: “Bu kadar dilek yetişir Yâ Resûlullah! Rabbine karşı duâda ısrar buyurdun. Cenâb-ı Allâh sana vaad ettiği zaferi yakında verecektir.” dedi.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, s.44-47)

11May 2019

Çok yaşlanıp, ölene kadar Ramazan orucunu veya kaza oruçlarını tutamayacak ihtiyar ve iyi olmasından ümit kesilen hasta oruç tutmaz. Fakir değilse tutamadığı gün kadar fidye verir. Bir Hadis-i Şerifte: “Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta, fidye verir” buyuruluyor. (Nesaî)

Yaşlı olup oruç tutamayan ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, fakir değilse her günün orucu için fidye verir. Fakir ise fidye vermez, duâ eder. Fidye olarak, her gün için bir fitre miktarı verilir. Yahut bunun kıymeti kadar altın, tutulamayan bir aylık orucun fidyesi olarak, bir veya birkaç fakire, Ramazanın başında veya sonunda verilebilir. Fakir, aldığı fidyeyi kendisi kullandığı gibi, başka birine de verebilir. Fidye verdikten sonra, oruç tutabilecek hâle gelen hasta, tutamadığı oruçlarını kaza eder.

(Nehrü’l-fâik)

Hastalık, yaşlılık gibi bir özürden dolayı ramazan orucunu tutamayan zenginin, bu durumu ölünceye kadar devam etse, fakirlere yemek verilmesini vasiyet eder. Velisi de, onun tutamadığı her oruç için, fakire fidye verir.

(Bedâyi)

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Eğer karnı doldurmak lazımsa üçte birini yemeğe üçte birini suya üçte birini de nefes almaya ayırmak gerekir. Azap bakımından en uzun azap görecekler, en çok karnını doyuranlardır. Yediği zaman yediğiyle ibadete kuvvetlenmeye murad ederse o zaman itaat etmiş olur. Zira Cenab-ı Allâh kafirleri, faydalanmak ve nimetleri mal için yediklerinden dolayı zemmetmiştir. Şer’i doymak, midenin üçte birini doldurmaktır. Yemek yerken sol bacağı yatırmak, sağı dikmek sünnetir.

(İbni Abidin, Reddül Muhtar, c.15, s.319)

10May 2019

“Allâhü Teâlâ ve O’nun melekleri sahur yemeği yiyenlere rahmet indirirler.” (Taberâni, İbn-i Hibbân, Teığlb)

Abdullah bin Haris (r.a.) diğer bir sahâbiden şöyle bir hadis nakletmiştir: “Ben, Peygamber (s.a.v)’in huzuruna sahur yemeği yediği bir sırada gelmiştim. Peygamber (s.a.v) “Bu Allâh (c.c.)’ın sana lütfettiği bereketli bir şeydir. Bunu bırakma” buyurdu. Rasûlullah (s.a.v) çeşitli hadislerde sahur yemeği yemeğe teşvik vermiştir. Hatta, “Yiyecek başka bir şey yoksa, bir hurma yiyiniz veya bir yudum su içiniz” buyurmuştur. Bundan dolayı oruç tutanlar, “Hem hurma ye, hem sevâb kazan” atasözüyle ifade edilen sahur yemeğine önem vermelidirler. Yani, bunda kendi rahat ve kazancının yanı sıra, bedavadan sevâb da vardır. Ama iyi bilmeliyiz ki, her şeyin azında ve çoğunda ölçüyü aşmak zararlıdır. Bundan dolayı ibadetlerde zayıflık farkedilecek kadar az yememeli ve gün boyu hazımsızlıktan geğirecek kadar çok yememelidir. Yukarıdaki hadislerde, “İster bir hurma olsun, ister bir yudum su” diye bu konuya işaret edilmiştir. Ayrıca hadislerde çok yemek menedilmiştir.

Hafız Ibn-i Hacer (r.aleyh), Buhâri’nin şerhinde şöyle buyuruyor: “Sahur yemeğinin bereketleri çeşitli sebeplerdendir. Sünnete uymak, ehli kitaba (Yahudi ve Hristiyanlara) muhalefet etmek (çünkü onlar sahur yemeği yemezler) Ve biz onlara uymama uğrunda elimizden geleni yapmakla mükellefiz.” Ayrıca ibadetlere kuvvet, gönül rahatlığı içinde ibadet yapabilmek, şiddetli açlıktan dolayı çoğu kez meydana gelen huysuzluğu gidermek, sahur vaktinde ihtiyaçlı biri bir şey istemeye gelirse ona yardım etmek, komşulardan fakir ve yoksul biri varsa ona yardım etmek (sahur yemeğinin bereketlerindendir). Sahur vakti özellikle duaların kabul edildiği zamanlardır. Sahura kalkma sayesinde Allâh (c.c.)’a duâ etmeye fırsat bulunur, zikir ve diğer ibadetlere de muvaffak olunur.

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i Ramazan)