Hepsi

18Kas 2018

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in doğduğu gece, Îrân kralı (Kisrânın) sarayı sallandı ve on dört burcu (kale çıkıntısı) yıkıldı. Fârisin (Mecûsîlerin) bin seneden beri hiç sönmeden yanan ateşi söndü. Sâve gölünün suyu yere çekilip kurudu. Mecûsîlerin meşhur âlimi Mü’bedân rü’yâsında serkeş develerin, önlerine kattığı atları öldürüp, Dicle nehrini geçtiklerini ve memleketlerine dağıldıklarını gördü.

Kisrâ, sarayının sallanmasından ve burçlarının yıkılmasından çok korktu. Kimseye bildirmek istemedi. Fakat sabahleyin tahtına oturunca sabredemeyip bu hâdiseyi vezîrlerine ve ileri gelen adamlarına anlattı. O, bunları anlatırken mecûsîlerin ateşinin söndüğünü bildiren bir mektûb geldi. Kisrâ daha çok endişelendi. Sonra Mü’bedân gördüğü rü’yâyı anlattı. Kisrâ, “Mü’bedân’a bu hâdiseler için ne denebilir?” diye sordu. O da bunlar Arâblar arasında meydana gelen bir hâdiseye işârettir, dedi.

Sonra Kisrâ, Nu’mân bin Münzîre mektûb yazıp, bu hâdisenin îzâhını sorabileceği bir âlim göndermesini istedi. O da Abdülmesîh Gassânîyi gönderdi. Kisrâ, bu hâdiseleri ona sordu. Abdülmesîh Gassânî dedi ki: “Bu ilmi dayım Satîh kâhin bilir” dedi. Kisrâ, git ondan bu hâdiseleri sor dedi. Şam’a gidip Satîh kâhini buldu. O anda ölmek üzere idi. Selâm verdi, cevâb alamadı. Bir si’r okumaya başladı. Satîh kâhin si’ri işitince gözlerini açtı ve ey Abdülmesîh! Kisrâ, sarayının sallanması, burçlarının yıkılması, Mü’bedânın rü’yâsı, Sâve gölünün kuruması sebebiyle, bunları sordurmak için seni bana gönderdi, dedi. Bunların hepsi âhir zaman Peygamberi (s.a.v.)’in  doğduğuna işâretdir. O (s.a.v.) bu beldeleri alacaktır. Kisrâlardan, yıkılan burçlar sayısı kadar kimse Îrân’a padişahlık yapacaklar. Sonra devletleri yıkılacaktır.

Abdülmesîh bu haberi Kisrâ’ya götürdü. Kisrâ on dört kişi padişahlık yaptıktan sonra bu devlet yıkılacak. Bu bir hayli iş ve uzun zaman alır, dedi. Fakat bu kisrâlardan on kişinin padişahlığı dört senede bitti. Diğer dördü Emîr-ül mü’minîn Osmân (r.a.) zamanına kadar saltanat sürdüler.

(Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, Şevahiddün Nübüvve, s.69-70)

17Kas 2018

Abdullah b. Mesud (r.a.)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullâh (s.a.v), helal kazanç konusunda şöyle buyurmuştur: “İslam’ın farz olan temel ilimlerini öğrendikten sonra, rızkını helalinden kazanmak da farzdır. (Taberani, el-Kebir, No: 9994)

Helal kazanmak ve onu aramak bize farz kılınmıştır. Fakat, helal rızık yolu dardır; ona ulaşma yolları gizlidir, o yollarda bu rızkın peşine düşmek oldukça meşakkatlidir; helal yoldan onu elde etmek yorucudur ve ele geçen azdır. Bunlarla birlikte, ona yönelenler azdır ve peşine düşenler halk içinde garip/yalnız durumdadır. Bunlar, nefislerin hoşlanmadığı yollardır. Ayette geçtiği gibi; “Sizin hoşlanmadığınız şeyler, belki sizin için daha hayırlıdır. “(Bakara s.216)

Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kim ailesi için helalinden rızık kazanmak için çalışırsa, o kimse Yüce Allâh yolunda cihat eden kimse gibidir. Kim dünyada, iffet içinde yaşamak için helal rızık ararsa, ölünce şehitlerin derecesinde olur.” (Taberani, el-Evsat, No: 5321)

Alimlerden birisi, mücahitlerden birisine şöyle demiştir: “Hiç yiğit kimselerin amelinden yapıyor musun? Gerçek yiğitlerin ameli, helal rızık kazanmak ve ailesine helalinden yedirip içirmektir.”

Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kim kırk gün helâl lokma yerse, Allâh (c.c.) onun kalbini nurlandır, kalbinden hikmet pınarları akıtır.” Bazı rivayetlerde: “Allâh (c.c.) onun kalbinden dünya sevgisini çıkarır.” buyrulmuştur. (İbnul Esir, Camiu’l-Usûl, XI, 557)

İbrahim b. Edhem ve Fudayl b. lyaz’ (r.aleyh)’in şöyle dedikleri rivayet edildi: “Büyük ve şerefli olanlar, hac, cihad, oruç ve namaz ile büyük olmadılar, bize göre şerefli olan kimse, karnına ne girdiğinin farkında olan, yani ekmeğini helâlinden yiyen kimsedir.”

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, s.602-604)

16Kas 2018

Allâh (c.c.); şeytanın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’an-ı Kerim’in pek çok âyetlerinde bildirmiştir. Özellikle Adem ve Havva (a.s.)lara şeytanın yaptıklarını Araf Sûresi’nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor.

“Ey insanlar, Allâh’ın vaadi elbet olacaktır. Sakın: sizi dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağrur etmesin. Çünkü şeytan düşmanınızdır; onu düşman bilin. O ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar diye -hevesata uymağa- davet eder.” (Fâtır s.5-6)

İşte böyle mübarek âyet-i kerimelerle şeytanın düşman tanınması emir buyuruluyor.

“And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Nihayet meleklere: ‘Âdem’e secde edin,’ dedik. İblisten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde bulunmadı.” (Araf s.10)

Allâh, ‘Ben sana secde etmeyi emir buyurmuşken seni ondan ne alıkoydu?’ buyurdu. O ise, ‘Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın,’ dedi.” (Araf s.11)

(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s. 147)

CİMA DUASI

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, ‘Bismillah, Allâh’ım şeytanı benden (bizden) ve vereceğin çocuktan uzaklaştır = Allâhümme cennibne’ş-şeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razagtenâ’ desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir ve kaza edilirse, o çocuğa ebediyyen şeytan zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhari)

15Kas 2018

“Tarihteki Yüz Büyük İnsan” adlı kitabıyla bütün dünyada yankılar uyandıran Amerikalı bilim adamı Prof. Dr. Michael Hart’a kitabın ilk yayınlandığı tarihten on yıl sonra, Kahire’de çağırıldığı bir ödül töreninde, El-Ahram Gazetesi muhabirlerince sorulan; “kitabınızın yayınlanmasının üzerinden 10 yıl geçti neredeyse. “100 ünlü Adam” adlı kitabınızda birinci yeri Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ayırmıştınız, hâlâ bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?” şeklindeki soruya şu cevabı vermişti:

“Bu ünlülerin ilk listesi. Bu sayı 200-300’e bile çıkarılsa Hz. Muhammed (s.a.v.)’in listenin başındaki yeri sabittir. Ben ünlüleri incelerken bazı sabit kriterler ortaya koydum. Bunlardan biri de, ünlülerin insanlık tarihinde bıraktıkları geniş ve derinlemesine izlerdir. Benim, ünlülerin en ünlüsü olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’i tercihim ise, O (s.a.v.)’in hem peygamberliği, hem de dinî ve dünyevî seviyede fevkâlâde başarılı olmasıdır. İnsanlık ahlâkı, felsefî ve hukukî olarak İslâm’dan daha mükemmel bir din görmemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in vefatından sonra da İslâm, dünyanın doğusunda ve batısında yayılmaya devam etti. Dünyada hâlâ birçok insan kalpleriyle ve akıllarıyla İslâm’a yöneliyor. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in davet ettiği din, 14 yüzyıl önce medeniyetin ve kültür merkezlerinin dışındaki bir bölgede doğmuştu. Ve zor şartlar altında yol aldı. Buna rağmen İslâm, dünyanın her yönüne yol buldu. Ve inanıyorum ki Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi, her yönüyle mükemmel bir insan, bir daha gelmez.”

(Michael Hart, The 100, A Ranking of the Most Influential Persons in History, New York, 1978; Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin “100”)

14Kas 2018

İslâm bir bütündür, asla bölünmeyi kabul etmez. İslâm’a inanmış kimse, bütününe inanmak zorundadır. İslâm’ın bir kısmının hakkaniyetine, güzelliğine ve geçerliliğine inanmak, diğer bir kısmının da geçersizliğine, güzel olmadığına ve haksızlığa inanmak ise, tamamını red ve inkar etmektir.

Bu konuda Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: Yoksa siz, kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyor musunuz? (Bakara s.85)

İslam dini, inancıyla, hukukuyla ve sosyal düzeniyle, düzenlerin en doğrusu ve en güzelidir ve insanlar için ilahi bir rahmettir. İslam ceza hukuku da bu kutsal düzenin bir parçasıdır. Diğer parçalar gibi o da insanlar için ilahi bir rahmettir. Cenabı Hakk, Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında şöyle buyurmaktadır: Seni de (ey resulüm), ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya s.107)

Ve o Yüce Peygamberle (s.a.v.) gönderdiği şeriat ve kitap hakkında da şöyle buyurmaktadır: Yahut bize de kitap indirilseydi, muhakkak onlardan daha fazla hidayete bulunurduk, demiyesiniz diye indirdik. Size Rabbinizden bir beyan, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Artık Allâh’ın ayetlerini inkar eden ve onlardan yüz çevirenlerden daha zalim kimdir? Elbette biz, ayetlerimizden yüz çevirenleri, bu kabahatleri yüzünden azabın en kötüsü ile cezalandıracağız. (En’am s.157)

Cenabı Hak, Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.)’i İslâm şeriatiyle göndermişlerdir. esûlullâh Efendimiz (s.a.v.)’in zatı gibi, getirdiği şeriatı da insanlar için rahmettir. Yarısı rahmet, (haşa) yarısı zahmet, zulüm ve adaletsiz olması imkansızdır. O halde, bu şeriatte insanlık için bir rahmet olmasında şüphe etmek küfürdür.

(Mehmet Çağlayan, İslam Hukuk Doktrini, s.307)

13Kas 2018
  • Güneydoğu Asya’da “Malabar” (Endonezya) mihracesi tarafından böyle bir olayın görüldüğüne ve onun emriyle kayda geçirildiğinden söz eden belgeler bulunmaktadır.
  • Hindistan’da “Dhar” racası tarafından tutturulmuş olan bir kayıt vardır. Aynı dönemden kalma bir Hind kitabında da “Ay’ın ikiye bölündüğü sene yazılmıştır” şeklinde bir not bulunmaktadır.
  • 3-4 Mayıs 1967 tarihinde Florida’da Cape Kennedy Uzay Üssü’nden fırlatılan “Orbiter 4” uydusundan çekilen Ay fotoğrafları bulunmaktadır. Orbiter 4’ün bu çalışmasında, Ay’ın dünyamızdan görülmeyen arka yüzü resimlenmiş ve 3000 km. mesafeden çekilen yakın plan fotoğraflarıyla, Ay yüzeyinin % 95’lik bölümü incelenebilmiştir. Bu fotoğraflarda, daha önce küçük bölümler halinde çekilen Ay fotoğraflarında fark edilemeyen bazı hususlar göze çarpmaktadır. Ay’ın arka yüzeyi, uzunluğu 240 genişliği de yer yer 8 km.yi bulan bir yarık tarafından boylu boyunca kuşatılmaktadır. Bu çatlağın merkezi, 65 derece güney ve 105 derece doğu olarak belirlenmiştir. Tabii sebeplerle meydana gelen çatlaklar, dalgalı ve düzensiz bir çizgi oluşturdukları halde, bu çatlak mükemmel bir düz çizgi halindedir.
  • Amerikalılar bu çatlağa “Radley Rille” adını vermişlerdir. Bu çatlakla ilgili olarak Apollo-15 ile gerçekleştirilen derinliğine araştırmalar halka açıklanmayacaktır. Zira 29 Temmuz 1971’de “The Guardian” gazetesinde yayınlanan yorum-haber halkta büyük bir korku oluşturmuştur. Orada çıkan bir yazıda, Müslümanların daha şimdiden bu fotoğraflara dayanmak suretiyle, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “ayın yarılması mucizesi”nin gerçekliğine dair ispat yoluna girdikleri açıklanmaktadır.
  • 1685’te İtalyan astronom Cassinî’nin çizdiği Ay haritasında, Ay yüzeyinin tamamını kuşatan ve tesadüfen oluşmayacak kadar düzgün olan bir çizgi açıkça görünmektedir.

(Ö. Nasuhi  Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelam, s.161)

12Kas 2018

İdris (a.s.), insanlara hikmetli sözler ile pek çok nasihatte bulundu. Onun bu kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır:

Akıllı kimse; sultanlara, âlimlere ve dostlarına hakaret gözü ile bakmasın! Yoksa sıkıntıya düşer, dinine zarar gelir, mürüvvetini yok eder. Akıllı kimse, hikmeti arar. Umumî bela ve musibetten dolayı boşuna ızdırap gösterip, kendisine zarar vermez. Akıllı kimsenin mertebesi yükseldikçe, tevazuu artar. Akıllı kimse başkalarının ayıbına bakmaz, kişinin ayıbını yüzüne vurmaz. Malı çoğaldıkça, mağrur olup ahlâkını bozmaz. Cahil, mertebesi yüksek olsa da, basiret ehlini hakîr ve aşağı görür. Akıllı kimsenin dünyadaki mertebesi ne kadar aşağı olsa da, basîret ehli yanında yüksektir. Bir kimse; adaletli devlet reisi, hükmü geçerli hâkim, tabib-i hâzık ve akarsu bulunmayan bir yerde yerleşse, canını ve malını zâyi etmeye çalışmış olur. Âhiret ile dünya sevgisi bir arada bulunmaz. Duâ ettiğiniz zaman niyetiniz halis olsun, namaz ve oruçlarınızda da böyle yapınız! Yalan yere yemin etmeyiniz! Âdi ve düşük kazançlardan sakınınız! Âmirlerinize itaat ediniz! Büyüklerinize tevâzu gösterip, dillerinizden Allâhü Te’âlâ’ya hamdi düşürmeyiniz! Hikmet, insan için hayattır. Kavuştukları nimetlerden dolayı insanlara haset etmeyiniz! Çünkü, insanlar bu nimetlerden az faydalanırlar. Kendisine yetecek miktardan fazlasını elde etmeye çalışanı hiçbir şey doyuramaz. Dostlar arasındaki hakiki sevgi, içinde bir menfaat temin etme ve kendisinden bir zararı def etme düşüncesi olmayan sevgidir. İnsanda bulunan en faziletli cevher, akıldır. Sahibini pişman ettirmeyen en kıymetli şey, salih ameldir. En koyu karanlık, cehalettir. Hasletlerin en üstünü, kızgınlık hâlinde doğruluk, sıkıntı hâlinde cömertlik, ceza vermeye gücü yettiği hâlde affetmektir.

(M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, s.65-67)

 

11Kas 2018

Kur’an-ı Kerîm’de adı geçen peygamberlerdendir. İdris (a.s.), Kur’an-ı Kerîm’de adı geçmeyen Şit (a.s)’den sonra peygamber olmuştur.

İdris (a.s) rivayetlere göre; beyaz tenli, uzun boylu, geniş göğüslü, gür sakallı idi. İlk kez astronomi ve hesap ilmini, geçmiş zamanların ilimlerini öğrenen İdris (a.s.)’dır. Rivayete göre, ilk defa yazı yazan ve elbise dikip giyen odur. Ondan önce insanlar, hayvan derisi giyerlerdi.

Hz. İdris (a.s)  kavmini putlara tapmaktan şeytana ve Kabiloğullarına tarafgir olmaktan alıkoymuş, kendisine inanan az bir toplulukla Kabiloğullarıyla savaşmış ve onların bir çoğunu esir almıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Miraç gecesinde semada Hz. İdris (a.s) ile karşılaşmış, Cebrail (a.s)’a “bu kimdir” diye sormuş. Cebrail (a.s) “Bu İdris (a.s)’dır. Ona selam ver” deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.) ona selam vermiştir. Hz. İdris (a.s.) selama mukabele ederek “hoş geldin safa geldin salih kardeş salih peygamber” diyerek hayır dua etmiştir.

Kur’an-ı Kerîm’de yer alan İdris (a.s.) hakkında dört ayet-i kerime vardır. Bunlardan ilk ikisi şu şekildedir: “(Ey Muhammed)! Kitapta İdris ‘e dair söylediklerimizi de an. Çünkü o, dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik.” (Meryem s.56-57). İdris (a.s.) hakkında nazil olan diğer iki Ayet-i Kerime şu anlamdadır: “(Ey Muhammed)! İsmail, İdris, Zü’lkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar iyilerdendi. “(Enbiyâ s.85-86).

İdris (a.s) hakkında indirilen bu ayetlerden onun; peygamber, dosdoğru, yüce bir mevkiye yükseltilmiş, sabırlı, Allâh’ın rahmetine kavuşmuş ve iyilerden olmak gibi niteliklere sahip olduğu görülmektedir. İdris (a.s)’a otuz sahife indirilmiştir. İdris (a.s)’a göklerin sırları açılmış olup Allâhü Te’âlâ onu diri olarak göğe kaldırmıştır.

(Şamil İslam Ansiklopedisi, c.4, s.37)

 

10Kas 2018

Savaş başlamadan önce savaş düzeninde mutat olduğu veçhile merkezde yeniçerilerle birlikte beraber kendisi bulunacaktı. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Karaca Sinan Paşa ve sol kola Rumeli Beylerbeyi Hadım Şehabeddin Paşa kumanda edecekti. Merkezde ise II. Murad Hân vardı.

  1. Murad Hân cümle beylerini, paşalarını, yeniçeri, sipahi ve azapların ileri gelenlerini çadırında topladı.

“Sizler her gazada benim yoldaşlarındınız. Heman göreyim sizi din-i İslam aşkına şu karşımızda duran küffâra âşıkane nice kılıç vurursunuz. Zahir bilirsiniz kim, gazanın fazileti ne mertebedir ve şühedanın mertebesi ne kadar yücedir. İmdi kullarım madem doğmaktan kalmadık, elbette ölmekten dahi kalmazız. Öyle olunca size ve bize vacip olan budur ki, şimdi fırsat elimize girmiş iken dilîrâne savaş idüp gazalar edelim. Öldürenlerimiz gazi ve ölenlerimiz şehit olup dünya ve ahiret murâdâtına vasıl olalım” diyerek hitabede bulundu.

  1. Murad Hân o gece yatsı namazından sonra uzun süre nafile namazlar dahi eda ettikten sonra el kaldırıp dualar ederek o gece tâ sabah oluncaya kadar yüzünü yerlere sürüp tazarru ve niyaz eyledi. Sabah olunca alaylarını bozmadan düşmanın bulunduğu yöne doğru harekete geçtiler.

Muharebe çok şiddetli başladı. Sanki kıyamet gününden bir numune idi.  Karaca Bey’in şehit düşmesi üzerine bu cenahtaki İslam askerinin kolu kanadı kırıldı. Bu arada Osmanlı sol kolunun bozulmakta olduğunu gören Kral Vladislav bütün kuvvetiyle Osmanlı merkez koluna hücum etti. Ama Kral Vladislav, yeniçerilerin şaşılacak bir süratle açılıp kapandığını fark edemedi. Koca Hızır hemen koştu ve yere düşen kralın başını gövdesinden ayırdı.

Ve Varna Muhârebesi kazanılmıştı. Bunda Sultan Murad’ın muharebe meydanını terk etmemesi bu büyük başarının elde edilmesinde en büyük âmil olmuştur.

(Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Kayı II, s.77-83)

09Kas 2018

Bilindiği üzere, kulun Allâh (c.c.)’a şükrü, secde, oruç, sadaka, Kur’ân-ı Kerîm okumak gibi çeşitli ibâdetlerle olur. Hz. Mûsâ (a.s.)’ın ümmeti, Hz. Mûsâ (a.s.)’ın kurtulması ve Fir‘avn’ın boğulması nimetini onlara ihsân eden Allâh (c.c.)’ya oruç tutarak fiilî şükürde bulunmuşlardır. Müslümânlar da onlar için en büyük nimet olan Allâh Resûlü (s.a.v.)’in mevlîdini çeşitli ibâdetlerle Allâh (c.c.)’ya şükrederek ihyâ etmektedirler. Bazı âlimler, Mevlîd’in Hz. Mûsâ (a.s.) ile ilgili hâdiseye uygunluk arz etmesi için Allâh Resûlü (s.a.v.)’in  doğumunun tesbit edilmesi ve şükrün özellikle o gün dışa vurulması gerekir demektedir. Fakat şükrün yerine getirilmesi için yapılacak ibâdetler için bir gün söz konusu olmadığından Mevlîd’i de gün ile sınırlamak doğru olmaz.

Allâh Resûlü (s.a.v.) pazartesi günü tuttuğu orucun gerekçesini açıklarken: “Bugün dünyaya geldim” buyurmuşlardır. Buna göre Mevlîd-i Nebî’yi ilk ihyâ eden, o gün oruç tutarak Allâhü Te‘âlâ’ya şükreden Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’dir.

Günümüzde Müslümânların mevlîd merâsimleri şekil açısından bazı farklılıklar arz etse de Aşûre ve Pazartesi günleri Efendimiz (s.a.v.)’in  tuttuğu oruçların gâyesi ile tamâmen örtüşmektedir. Zîrâ hepsi ilâhî rızâyı kazanmak için îfâ edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm Müslümânlara, İslâm’ın ulvî değerleriyle meşru ölçüler çerçevesinde sevinmeyi tavsiye etmektedir: “De ki: ‘Allâh’ın lütuf ve rahmetiyle; yalnız bunlarla sevinsinler.’ (Yûnus s. 58) Allâhü Te‘âlâ mü’mînlere “rahmet”le sevinmelerini emretmektedir.

Efendimiz (s.a.v.), şu Âyet’in delâlet ettiği gibi bizzât rahmettir: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ s.107) Nitekim İbn Abbâs (r.a.) “rahmet” kelimesini, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) olarak tefsîr etmiştir. Mü’minler Allâh Resûlü (s.a.v.)’in varlığıyla her zaman sevinç duyarlar. Fakat doğduğu ay ve gün sevinç daha yoğun bir şekilde yaşanır.

(İnkişaf Dergisi, 10. Sayı, s.34-39)