Hepsi

19Tem 2019

Çelebi Sultân Mehmed’in, kardeşi Musa’yı yenerek, Osmanlı mülkünde rakibsiz bir hâkimiyet kuruşu, her tarafta büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır. Çünkü, on senelik Fetret Devri’nin acı hatıraları ve Şehzade mücâdelelerinin karışıklıkları, büyük bir bıkkınlık ve huzursuzluk doğurmuştu. Onun rakibsiz hükümdarlığı, bu huzursuzluk ve karışıklığın bittiğini müjdeliyordu. Timur badiresinden harâb olan memleketi toplamak için çok çalıştı. Nihayet, babasının çizdiği sınırlar içindeki toprakları, pek az bir istisna ile hâkimiyeti altına aldı.

Çelebi Sultân Mehmed, daha çocuk denilecek yaşta üzerine büyük mesûliyetler almış; büyük gailelerle karşılaşmıştı. Kendisinden nakledilen “Çocuk yaşımda benim çektiğim, bunca belâları kim çekmiştir? Kimse çekmiş değildir.” cümlesi, tam bir hakikatin ifadesidir. 24 defa, bizzat savaşa girmiş; 40 kadar yara almıştı. Kendisi, Osmânoğullarının en büyük hükümdarlarından biridir. Devletini, 8 sene içinde, uğradığı çok büyük bir  felâketten çekip çıkarmış; onu, eski haşmetine kavuşturmak için, yorulmak bilmez bir gayretle çalışmıştı. Bu nedenle, kendisine bazı tarihçiler tarafından “Bânî-i Sânî-i Devlet (Devletin ikinci kurucusu) denmiştir.

Bedenî kuvveti ne kadar fazla ise, manevî vasıfları da o kadar yüksekti. Âdil, şefkatli, âlicenâb, tebaasına karşı merhametli bir hükümdar idi. Pembeye meyilli beyaz tenli, kara gözlü, kara kaşlı, gür sakallı, kartal bakışlı, açık alınlı, geniş göğüslü idiler. Burunları, hanedan ailesinin değişmez şeklinde idi. Başlarına, ecdâdından ayrı tarzda, burma tülbende sardıkları rivayet edilmiştir. İrtihâl haberleri 14 gün gizlenmiştir. Çelebi Mehmed, kısa ömrünü savaş alanlarında geçirmiş olmasına rağmen, memleketin imârına da önem vermiştir. Sultan Mehmed’in en önemli hizmetlerinden birisi de Mekke ve  Medine halkına her sene Sürre Alayı göndererek mâlî yardımda bulunma âdetini başlatmasıdır.

(Ziya Nûr Aksun, İslâm Tarihi 3, s.30-31)

18Tem 2019

Enes b. Malik (r.a.) demiştir ki: “Allâh Resulü (s.a.v.)’in ashâbı birlikte yürürken, önlerine bir kaya yahut tepe gelip de birbirlerinden ayrılsalar, onun arkasında karşılaştıkları zaman birbirlerine selam verirlerdi.”

Müminin, Allâh için sevdiği kardeşinin gıyabında şerefini koruması, onun hakkında güzel övgülerde bulunması, faziletini anlatıp yayması, hatalarını gizlemesi, özür ve mazeretlerini kabul etmesi, bu dostluğun gerektirdiği vazifelerdir.

Hz. Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Bir mecliste oturan iki kimsenin mecliste konuştukları bir emanettir. Öyleyse, onlardan birisine, kardeşinin aleyhine olacak sevmediği şeyleri yayması helal değildir” (İbn-u Mübarek)

Mümin yaptığı bir işte kardeşine yalan söylememeli, onun sırrını, gizli bilgi ve hâllerini kimseye açmamalı, onu gıybet etme ve laf taşıma durumunda bırakmamalı, onu seni idare etmeye mecbur etmemeli, kendisini özür dileme durumuna düşürmemeli, gücünün yetmediği veya yapmak istemediği işleri kendisine yüklememelidir.

Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Arkadaşların en kötüsü, seni idare etmeye mecbur eden ve seni özür dilemek zorunda bırakan kimsedir.” Diğer bir defasında da şöyle demiştir: “Arkadaşların en kötüsü, sana yük olan ve takâtini zorlayandır.”

Ebu Amr b. el-Alâ (r.âleyh) der ki: “Her şeye karşı sabır güzeldir; fakat yakın arkadaştan gelen sıkıntıya sabır zordur.”

Bişr b. el-Hâris (r.âleyh) derdi ki: “İnsanlardan ancak güzel ahlaklı kimselerle içli dışlı ol; ancak bu kimseden hayır gelir; sakın kötü ahlaklı kimseye yanaşma; ondan ancak kötülük gelir.”

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.4, s.355-358)

17Tem 2019

Ali Ramiteni hazretleri buyuruyor ki: Salih bir kimse olabilmek için şunları yapmalı:

  1. Temiz olmalı. Temizlik iki kısma ayrılır:
  2. Zâhiri temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyaların temiz olmasıdır.
  3. Bâtıni temizlik: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allâh (c.c.) düşmanlarını sevmemek, dostlarını sevmek gerekir. Kalb, Allâhü Teâlâ’nın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünya sevgisi, mideye de haram lokma koymamalıdır. Bir Hadis-i Şerif’te, “Haram yiyenin duası kabul olmaz” buyuruldu. Kalb temiz olmazsa ibadetlerin lezzeti alınamaz, Allâhü Teâlâ’ya ait bilgilere yani marifete, kavuşulamaz.
  1. Dile sahip olmalı. Dilin uygunsuz sözleri söylemeyip susması, Kur’an-ı Kerim okuması, emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulunması, dinin emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi gibi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de, “İnsanlar, dilleri yüzünden Cehenneme atılırlar”
  2. Kalabalıklardan uzak durmalı. Bu sebeple göz, haramlara bakmamış olur. Çünkü kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, “(Yabancı kadınlara şehvetle bakanların gözlerine, kıyamette erimiş kızgın kurşun dökülecektir)” Erkeklerin yabancı kadınlara, kadınların da yabancı erkeklere şehvetle bakması haramdır.
  3. Oruç tutmalı. İnsan oruç tutmak suretiyle meleklere benzemiş ve nefsini ezmiş olur.

Bir Hadis-i Kudsî’de; “Oruç bana aittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihayetsizdir” buyrulmaktadır. Başka bir Hadis-i Şerif’te de; “Oruç, Cehenneme kalkandır” buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzura kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hasıl etmelidir.”

(Evliyalar Ansiklopedisi)

16Tem 2019

Takvâ ancak fena ve yasak edilmiş şeylerden uzaklaşmak, iyi ve işlenmesi emrolunan şeyleri yapmakla hâsıl olur. Çünkü emrolunan şeyleri terketmek kötü bir akıbeti gerektirir.

Takvânın bir kişide hâsıl olmasının yolu fazilet ve güzel ahlâklarla bezenmektir. Bu faziletlerden birisi de övülen bir güzel ahlâk olan şecaattir. Şecaat, üzerine varılması gerekli olan şeyler üzerine cesaretle yürümektir. Yiğitliktir, sabırla bir zorluğun üstüne gitmektir. Bunun uç noktası tehevvür, yani sonu düşünülmeyen hiddettir. Zıttı ise korkaklıktır ve nefiste kök salan bir haldir, üzerine varılması gerekli olan şeyden insanı alıkoyar.

Şecaatin şubeleri on ikidir:

  1. Affetmek (intikam almaya güç getirdiği halde içten gelen bir kolaylıkla cezaları affetmek).
  2. Ulu himmet (dünya saadet ve şekavetine pek aldırış etmemek, Yüce Mevlâ’nın hakkını ödemeye çalışmak).
  3. Sabır (elemlere, çilelere ve ürpertici korkulara karşı mukavemet etme kuvveti).
  4. Yiğitlik (korkunç ve tehlikeli anlarda sebat gösterip muvazeneyi bozmamak).
  5. Hilm (fazla öfke ânında mutedil olmak).
  6. Sükûnet (düşmanlık ve harblerde teenniyle hareket etmek).
  7. Tevazu (fazîlet erbabına mertebesine göre saygı göstermek).
  8. Akıllılıkla birlikte yiğitlik (güzel bir anıyı gerektiren ve aslında bir değer taşıyan şeylere karşı fazlaca istekli olmak).
  9. İyiliklerde ve sevâb kazandıracak hususlarda meşakkatlere katlanmak.
  10. Hamiyet (din ve namusu töhmetten korumak).
  11. Kalb yufkalığı (başkasına dokunan ezâ ve cefadan dolayı üzülüp incinmek).

(İmâm-ı Birgivî, Tarikatı Muhammediye, s.289-290)

15Tem 2019

Allâh (c.c.); şeytanın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’an-ı Kerim’in pek çok âyetlerinde bildirmiştir. Özellikle Adem ve Havva (a.s.)lara şeytanın yaptıklarını Araf Sûresi’nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor. “Ey insanlar, Allâh’ın vaadi elbet olacaktır. Sakın: sizi dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağrur etmesin. Çünkü şeytan düşmanınızdır; onu düşman bilin. O ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar diye -hevesata uymağa- davet eder.” (Fâtır s.5-6) İşte böyle mübarek âyet-i kerimelerle şeytanın düşman tanınması emir buyuruluyor. “And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Nihayet meleklere: ‘Âdem’e secde edin,’ dedik. İblisten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde bulunmadı.”(Araf s.10) “Allâh, ‘Ben sana secde etmeyi emir buyurmuşken seni ondan ne alıkoydu?’ buyurdu. O ise, ‘Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın,’ dedi.” (Araf s.11)

(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s. 147)

CİMA DUASI

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, ‘Bismillah, Allâh’ım şeytanı benden (bizden)ve vereceğin çocuktan uzaklaştır = Allâhümme cennibne’şşeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razagtenâ’ desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir ve kaza edilirse, o çocuğa ebediyyen şeytan zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhari)

14Tem 2019

Âmir ibn-i Rebia (r.a.) anlatıyor: “Ben Resûlullah (s.a.v.)’i, oruçlu iken misvak kullandığını sayamayacağım kadar çok gördüm.” (Buhari, Ebu Dâvud, Tirmizî)

İbni Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Oruçlu, günün başında ve sonunda misvak kullanır.” (Buhari)

Hadislerden anlaşıldığı üzere oruçluyken misvak kullanmak Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetinde olan bir davranıştır. Ancak bu konuda sünnet sarrafı olan mezhep imamlarımızın, tüm rivayetleri nazara alarak, bazı detaylar için de içtihat yaptıklarını görüyoruz. Oruçlu kimse için su ile ıslatılmış misvak ve fırça kullanmak, İmam Ebû Yûsuf’a göre mekruhtur. Oruçlu iken diş macunu sürülmüş fırça kullanmakta ise, mutlak mânada kerahet vardır. Sakınılması icabeder. Ama oruç bozulmaz.

Bir kimsenin diş fırçası ile dişlerini fırçalaması orucunu bozmaz. Çünkü kişi bunu ne yemekte, ne içmekte, ne de onunla gıdalanmaktadır. Fakat diş fırçalanırken tükürüğe eşit ya da tükürükten fazla olarak kan çıkar da onu yutarsa orucu bozulur. Şafî mezhebinde ise bir damla kan yutması dahi orucunu bozar. Bununla beraber diş macununu yutmak da orucu bozar. Fakat ağızda duyulan diş macunu tadı orucu bozmaz. (Ama mekruhtur.) Oruçlu olan bir kişinin diş fırçalarken ağzına hatayla su vb. bir şeyin kaçması da orucunu bozar. Dikkat edilmelidir. Oruçlu olan kişinin diş fırçası ile dişlerini fırçalaması doğru değildir.

Hanefî mezhebinde dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olsa bakılır; eğer az olur da içeriye geçmezse orucu bozmaz. Çünkü adet gereği bundan korunmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber çoğunluğu tükürük teşkil ediyorsa hüküm yine böyledir. Fakat çoğunluğu kan olur ve tadı duyurulur bir halde veya kanla tükürük eşit bulunursa, yutulunca oruç bozulur.

(İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtâr; Bezzâziye; Ömer Nasuhi Bilmen)

12Tem 2019

Allâh (c.c.), şeytanın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’an-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde, hususiyle Adem ve Havva (a.s.)’a şeytanın yaptıklarını bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Şüphesiz şeytan, âdemoğlunun kan yolunda (damarlarında) dolaşır. Onun dolaştığı yeri açlıkla daraltınız.” Yani açlığa devam ederek bütün azanızı şeytanın şerrinden koruyun. Nitekim her türlü av hayvanları, mizaç ve tabiatlarının isteğine uygun şeylerle tuzağa düşürülerek avlandığı gibi insanlar da tabiatlarında olan çeşitli ve kuvvetli şehvetlerine, arzu ve isteklerine uygun şeylerle şeytan tarafından tuzağa düşürülmektedirler. Her azanın kendisine mahsus şehvet ye arzusuna meylinin çokluğu ve kuvveti şeytan için tam bir avlama vasıtası olur.

Fakih Ebû’l-Leys merhum, Tenbîü’l-Gâfilin kitabında, bu hususta bir takım haberler ve eserler nakil ve şeytanın kan damarlarında dolaşmasını bildiren Hadîs-i Şerif’i haber verdikten sonra şeytanın şerrinden Cenab-ı Hakk’a sığınmak hususunda da Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e uymaya memur olduğumuzu beyân etmek üzere İbn-i Abbas (r.a.)’den Nâs sûresinin kısaca tefsirini nakleder:

“Habibim, de ki: Nâsın (cin ve insandan hepsinin) Rabbine, nâsı yoktan var edip şeref, kuvvet ve kemâl derecesine eriştiren Rabbine, Efendisine, nâsın hakikî mâliki, nâsın ibadet ve taatına yegâne lâyık ve müstehâk olan Zat-ı Sübhan’a; zikirden kaçarak fırsat buldukça bütün nâsın kalblerine vesvese veren şeytanın şerrinden sığınır, iltica ederim.”

(Ahmed Kemâleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.187)

11Tem 2019

Akıllı ve şerefliler İslâm’a uzak kalamaz; ama kadere de kimse karşı gelemez.

Süheyl bin Amr (r.a.) şöyle rivâyet ederler:

“Resûlullâh (s.a.v.) zaferle Mekke’yi teşrîf buyurunca evime kapandım. Kapımı kapadım ve oğlum Abdullâh bin Süheyl’i, aramızı bulması için, Nebî (s.a.v.)’e gönderdim. Çünkü ben öldürülmeyeceğimden emîn değildim. Oğlum Abdullâh bin Süheyl gitti ve Nebî (s.a.v.)’e: “Yâ Resûlallâh, babam Süheyl bin Amr’a emân veriyor musunuz?” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) de:

“Evet, o, Allâh’ın emânıyla emniyyettedir, meydâna çıksın.” buyurdular ve sonra çevresindeki Ashâbı (r.a.e.)’ne:

“Sizden kim Süheyl’e rastlarsa, onu korkutmasın ki dışarı çıkabilsin. Yemîn ederim ki Süheyl akıllı ve şerefli bir kimsedir. Süheyl gibiler İslâm’a uzak kalamaz; fakat kadere de kimse karşı gelemez.” buyurdular. Abdullâh bin Amr (r.a.) babası Süheyl (r.a.)’in yanına gelip Resûlullâh (s.a.v.)’in buyurduklarını haber verince Süheyl (r.a.): “Vallâhi O Nebî (s.a.v.), büyük küçük herkese karşı şefkatlidir, güzel muâmelede bulunur.” dedi. Süheyl (r.a.) Nebî (s.a.v.)’e gitmek üzere ayağa kalkıyor; fakat geri dönüyordu. Resûlullâh (s.a.v.)’e bîat etmeden Huneyn Gazvesi’ne katıldı ve Ci’rane’de (Mekke’de Harem’in dışında Mikât mahallidir) Müslümân oldu. Resulullâh (s.a.v.) Efendimiz, o gün Süheyl (r.a.)’e Huneyn ganîmetlerinden yüz deve verdiler.

(M. Yûsuf Kandehlevî (r.âleyh), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), c.1, s.173)

İslâm târihinin mühim bir dönüm noktası olan Hudeybiye Musâlehanâmesi’ni imzâlayan Süheyl bin Amr (r.a.)’dir. Mekke’nin Fethi sırasında Müslümân olan Kureyşli’ler arasında Süheyl bin Amr (r.a.) derecesinde metânet gösteren hiçbir kimse bulunmamıştır. Buhârî Şerh-i Tecrîd’in kaydına nazaran, Hz. Ömer (r.a.)’in hilâfeti zamanında Süheyl (r.a.), bütün akrabâsıyla Şâm’ın Fethi’ne iştirâk etmiş, hemen hepsi bu gazâda şehîd olmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kirâm, s.315-318)

10Tem 2019

Salihlerden Ebû Sinan adında bir kişi anlatıyor: “Bir gün bir kişiye misafir olmuştum. Komşusunun kardeşi ölmüş. “Gidelim taziyede bulunalım” dedi. Gittik. Gördük ki çok ağlıyor ve kimsenin nasihâtini de dinlemiyor. Ben:

“Ey Kişi! Ölüm hepimizin kapısını çalacak olan bir şeydir. Niçin bu kadar ağlıyor, nasihât işitmiyorsun?” dedim. Bana:

“Nasıl işitmem! İşitiyorum. Fakat derdim çoktur. Kardeşim zâhmet içindedir. İçim dayanmıyor.” dedi.

Sabredemedim, kendisine:

“Kardeşinin zâhmet içinde olduğunu nasıl bildin? Gayba mı muttalî oldun?” dedim. Bana:

“Gaybdan söylemiyorum. Gördüğümü anlatayım, dinleyin: Gittik kardeşimi toprağa koyduk. Kabir içinden bir ses işittim, “Eyvah!” diye bağırıyordu. Bu kardeşimin sesidir, dedim. Kabrini açmaya başladım. “Sakin ol Yâ Fülan!” diye bir ses duydum. Tekrar örttüm. Gitmeye niyetlendim. Kabir içinden yine “Eyvah!” sesini işittim. Yine döndüm açmaya başladım. Önceki “Dek dur Yâ Fülan!” sesini tekrar işittim. Bu hal üç defa tekrarlandı. Üçüncü defasında kendi kendime, artık bunu açıp görmeliyim, dedim. Kabri kazdım baktım ki içi ateş dolmuş, ateşten bir kuşak beline sarılmış. Çok şaşırdım. Donakaldım. Belindeki ateşten kuşağı çıkarayım istedim. Elimi uzattım, çektim. Parmaklarım koptu, düştü.” diye anlattı. Elini çıkardı: “İşte görün.” dedi. Baktık, parmaklarını ateş yakmış ve düşürmüştü. “İşte kardeşimi bu halde gördüm. Nasıl ağlamayayım?” dedi. Hayret ettik. Biraz sonra kalktık, gittik. Evzaî isminde bir âlim vardı. Onun yanına vardım. “Acayip bir hadiseyle karşılaştım”, diye kendisine durumu anlattım. O da şaşırdı. Kendisine:

“Ey Evzaî! Yahudi ve Hristiyan ölür. Allâhü Teâlâ onların azabını göstermez. Ölen Müslüman’ın azabını halka niçin gösterir?” dedim. “Yahudi ve Hristiyan’ın cehennemlik olduğuna hiç şüphe yoktur. Amma Müslümanlar kendi müslümanlığına inanıp, “cehenneme girmeyiz” diyerek, mağrur olmasınlar, ibret alsınlar diye Allâhü Teâlâ Müslüman’ın ateşe girdiğini gösterdi.

Bunun sebebi budur.” dedi.

(Erzurumlu Mustafa Darir Efendi, Yüz Hadis Yüz Hikaye, s.127-128)

09Tem 2019

Süleyman (a.s.) devrinde güzel sesli ve güzel görünüşlü bir kuş vardı. Bir adam bu kuşu bin dirheme satın alır. Bir gün bir başka kuş gelir ve bu kuşu kafesinin üstünde öterek uçup gider. Bundan sonra o güzel sesli kuş susar, hiç ötmez. Kuşun sahibi, Süleyman (a.s.)’a gelip şikâyette bulunur. Süleyman (a.s.):

-“Onu bana getirin”, der. Kuşu getirdiklerinde Süleyman (a.s.) kuşa der ki: “Sahibin seni yüksek fiyatla satın aldığından onun sende hakkı var, sen niye ötmüyorsun?” Kuş cevaben:

-“Ey Allah’ın Peygamberi, ona söyle, ben bağımı çözmedikçe, kafeste bulunduğum sürece asla Ötmeyeceğim”, der. “Niçin”, der Süleyman (a.s.). Kuş:

-“Benim ötüşüm evlat ve vatan hasretindendi. Ancak bir kuş geldi ve bana “Senin kafeslere konman, güzel sesindendir; susar, ötmezsen kurtulursun. dedi.

Ben de onun için ötmüyorum”, diye cevap verir. Süleyman (a.s.) bunun üzerine adama:

-“Kuşun ne dediğini duydun mu?” der. Adamcağız.

-“Ey Allah’ın Peygamberi, onu salıver; çünkü ben onu sesi için kafese koymuştum”, der.

Süleyman (a.s.) da bin dirhemini vererek kuşu kafesten bırakıverir. Kuş: “Benim şeklimi ve sesimi güzel yapan, bana havada uçma kabiliyeti veren ve kafeste sabır etmek imkânı bahşeden Rabbimi tesbîh ederim.” diye öterek uçar, gider. Süleyman (a.s.) der ki: “Eğer kuş sabretmemiş olsaydı, feraha çıkamayacaktı, sabretti ve kurtuldu.”

Bu kıssada gerçekten nefsin sıfatlarından fani olup kurtulmaya işaret vardır. Zira kul zarurî ve kesin ölümünden önce kendi ihtiyarlayarak ölmedikçe; kendini hemen ölecekmiş gibi ölüme hazırlamadıkça hakiki hayâta ulaşamaz.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu k.s./ Musahabe 6 s.85-86)