Hepsi

09Ara 2019

Kerâmetin zıddı olarak, kâfir, fâsık ve müteşeyyıh, yâni velî olmadığı hâlde velîlik taslayan bâzı şahıslardan evliyânın kerâmetine benzer birtakım fevkalâdelikler sâdır olabilir. Bunların iddiâlarına uygun olarak meydana gelen hârikulâdeliklere istidraç denilmiştir. Kısaca istidraç; küfrü veya fâsıklığı açıkça görülen kimsenin isteğine uygun olarak zuhur eden harikalıklardır.

İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri bu konuda şöyle buyurmuştur: “Havada uçan, suyun üzerinde yürüyen veya ateş yiyen veyahut da bunlardan başka harikulâde haller gösteren bir şeyhi gördüğün zaman onu iyi araştır… O şeyh, eğer Allâh (c.c.)’un farzlarından ve Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetlerinden birini terkediyorsa yalancıdır, düzenbazdır. O evliyâ değildir. O şeyhin işleri asla kerâmet değildir; belki istidrâçtır…”

(İmam-ı Gazâlî, Mukaşefetu’l-Kulub, s.48)

İmâm Rabbânî (k.s.) hazretleri sahte şeyhler için şunları söylemiştir: “Ermeyen bir şeyhin çevresinde bulunmak ve onunla sohbet etmek ve ona bağlanmak, zehirli bir kılıç ile yaralanmaktan daha beterdir. Zehirli kılıç insanın maddî hayatını alır, sahte şeyhler, insanın manevî hayatını öldürür.”

(İmam-ı Rabbânî, Mektubat; c.1, s.73)

Şeyh İmâm Allâme Müfessir Muhakkik Seyyid İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Babadan, âbâ-ü ecdâd’tan miras yoluyla şeyhlik iddia edenlere asla iktidâ etmemek, uymamak ve onlara tabi olmamak gerekir. Çünkü babadan miras yoluyla şeyhlik iddia edenlerin, hakîkat âlemine götüren tarikatta, bir hidâyet ve nasipleri yoktur.

Bunlara, yâni miras yoluyla şeyhlik makâmına oturanlara uymak uygun değildir… Bunlara uymak ve onlara mürid ve talebe olmak caiz değildir.”

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan Tefsiri, c.1, s.274)

08Ara 2019

“Ey Mü’minler! Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz ,hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allâh katında büyük bir günâhtır.” (Ahzâb s. 53)

İşte bu Âyetler ile Cenâb-ı Hakk, kadınlara tesettürün lüzûmunu ve tesettürde, erkek ve kadınlar için kalblerinde temizlik ve tahâret olduğunu beyânla Resûlü (s.a.v.)’in kadrini ve şânını yüceltmiş ve yükseltmiştir.

Hz. Âişe Sıddîka (r.anhâ) Vâlidemiz’den Müslim ve Buhârî’nin rivâyetlerine nazaran, bu Hicâb Âyeti’nin nüzûl sebebi şöyledir: “Ezvâc-ı tâhirat (r.a.e.), bazen akşamları Medîne kadınlarıyla berâber boş meydânlığa gezinti için çıkarlardı. Hz. Ömer (r.a.) de “Yâ Resûlallâh! Eşleriniz perde altına alsanız; zîra huzûrunuza her çeşit insan gelir gider.” derdi. Lâkin, bu husûsta Allâh (c.c.) tarafından bir emir gelmediği için, Hz. Ömer (r.a.)’in bu teklîfine Nebî (s.a.v.) Efendimiz sükût buyururlardı. Bir gün Nebi (s.a.v.)’in temiz eşlerinden Hz. Sevde (r.anhâ) Vâlidemiz, âdet üzere gezintiye çıktıklarında Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Sevde! Biz, seni bildik” dedi ki bu sözlerinden maksâdı, Hicâb ile ilgili ilâhî bir emrin gelmesini istemeleriydi.”

Şu hâlde nefsini azâbdan kurtarmak isteyenlerin, gerek Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in zamanlarında; gerekse ebedî âleme irtihâllerinde Resûlullâh (s.a.v.)’e ezâ verecek, şerîatın hükümlerine aykırı bir harekette bulunmaktan şiddetle kaçınmaları gerekir.

Hicâb Âyeti, nâzil olunca Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in akrabâları gelip “Yâ Resûlallâh, bizler de perde arkasından mı konuşacağız?” demeleri üzerine Ahzâb suresi 55. Âyet nâzil oldu ki bu Âyet ile Allâh (c.c.), Müslüman kadınlara yedi sınıf erkekten gayrisiyle konuşurken perde arkasından konuşmalarını emir buyurdu.

(Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân, 11.c.,4460-4462.s.)

07Ara 2019

Kâinat Big Bang ile yani dev bir patlama ile yoktan var edilmiştir. Patlama esnasında ortaya çıkan çekim gücü patlama gücüne baskın çıksaydı, o zaman evren genişleyemeden tekrar içine çökecekti. Eğer bunun tersi gerçekleşse ve patlama gücü çok fazla olsaydı, bu kez de madde birbiriyle bir daha asla birleşmeyecek şekilde savrulacaktı. Peki bu denge ne kadar hassastı? İki güç arasında ne kadarlık bir oranda farklılığa izin verilebilirdi?

Ünlü matematiksel fizik profesörü Paul Davies, bu soruyu cevaplamak için uzun hesaplar yaptı ve inanılmaz bir sonuca ulaştı. Davies’e göre, Big Bang’in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (10-18) bile farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı. Dünyayı incelediğimizde, neredeyse bitmeyecekmiş gibi duran çok daha büyük “yaşam için gerekli dengeler” listesi oluşturabiliriz. Mesela: Yer kabuğunun kalınlığı; eğer daha kalın olsaydı, atmosferden yerkabuğuna çok fazla miktarda oksijen transfer edilirdi. Eğer daha ince olsaydı, hayatı imkansız kılacak kadar fazla sayıda volkanik hareket olurdu.

Ozon Tabakasının Kalınlığı; eğer daha fazla olsaydı:Yeryüzü ısısı çok düşerdi. Eğer daha az olsaydı, yeryüzü aşırı ısınır, Güneş’ten gelen zararlı ultraviole ışınlarına karşı bir koruma kalmazdı. Sismik (Deprem) Hareketleri; eğer daha fazla olsaydı, canlılar için sürekli bir yıkım olurdu. Eğer daha az olsaydı, okyanus zeminindeki besinler suya karışmaz, okyanus ve deniz yaşamı dolayısıyla bütün Dünya canlıları olumsuz etkilenirdi.

Burada sayılanlar Dünya’da yaşamın oluşabilmesi ve canlılığın devam edebilmesi için gereken, son derece hassas dengelerden sadece birkaçıdır. Bütün bunlar Cenab-ı Hakk’ın kudretinin birer nişânesi değil mi?

(Hugh Ross, Recent Scientifc Discoveries Reval the Unmistakable

Identity of the Creator)

06Ara 2019

Bilmiş ol ki; çocukların terbiye yolu, üzerinde ehemmiyetle durulması gereken işlerden biridir. Çocuk, anne ve babanın yanında ilâhî bir emânettir. Onun kalbi sâfî bir cevherdir. Her türlü nakış ve sûretten boş, nakşedilen her şeyi kabûle müstaîd, kendisine müteveccih, her şeye meyil eder vaziyettedir. Kendisine iyilik telkîn edilir ve iyi işler yaptırılırsa, çocuk iyi bir insan olarak yetişir; dünyâ ve âhirette saâdete ulaşır. Onu böyle yetiştiren anne-baba, muallim ve mürebbî de sevâbda ona ortak olur. Kötü işlere itilir ve hayvanât gibi ihmâl edilir, terbiyesine bakılmazsa, işi azıtır ve helâk olur. Onun bu kötülüğünde ise velî ve murâkıbı ortaktır. Zîrâ Allâhü Teâlâ:

“Ey îmân edenler, kendinizi ve çoluk çocuğunuzu Cehennem ateşinden koruyunuz.” (Tahrîm s. 6) buyurmuştur.  Çocuğu sıyânet, onu güzel terbiye edip temizlemek, ona ahlâkî fazîletleri öğretmek, kötü arkadaşlardan onu korumak, devâmlı sûrette zevkü safâ içinde bırakmamak, refâh ve zînet sebeblerini sevdirmemektir. Çünkü zînet ve refâha alışınca büyüdüğü zaman, onları elde edebilmek için ömrünü onların peşinde kaybeder ve ebediyyen helâk olur gider. Bunun için daha ilk günlerinde çocuğun terbiyesine ehemmiyet vermeli.

Haramdan meydana gelen sütten beslenen vücûd pisleşir, pisliklere ve kötü işlere meyil eder. Çocuk, iyiyi kötüden ayırd edebilecek seviyeye geldiği zaman, ki genellikle bu, altı yedi yaşlarında olur, dikkatle takip edilmelidir. Bu da utanma hissinin kendisinde başlaması ile belli olur. Çocuğun, utanıp kendini büyüklerden sayarak bâzı işlerini terk etmesi, akıl nûrunun parlamasına delâlet eder. Bu sâyede bâzı şeylerin çirkinliğini farkeder ve onları yapmaktan utanır. Bu fehim ve idrâk hâli Allâh (c.c.)’un bir lûtfudur. Aynı zamanda kalbinin temizliğini, ahlâkının itidâlini müjdeler. Bunun gibi bu hâl, erginlik çağında akl-ı kâmilin müjdecisidir. Utangaç çocuğu ihmâl etmek doğru olmaz. Onun hayâsından faydalanarak terbiyesine dikkat etmek lâzımdır.

 (Huccetü’l İslâm İmâm Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, c.3, s.165)

05Ara 2019

Hz. Peygamber (s.a.v), köle ve cariyelerini bir müddet sonra âzâd ederdi ve onları kendi hizmetinde kalmak veya başka yere gitmek hususunda serbest bırakırdı.

Vefat ettikleri zaman âzâd edilmemiş hiçbir köle ve cariyesi yoktu. Önce validesinden kendisine kalan Ümmü Eymen (r.a.) adındaki Habeşli cariyeyi âzâd etmişti. Fakat Ümmü Eymen (r.a.) yine hizmetlerinde kaldı.

Sonra Hz. Hatîce (r.ânhâ), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e Zeyd bin Harise (r.a) adındaki köleyi hediye etti. Resûl-i Ekrem (s.a.v) onu da âzâd ederek, kendisine oğul yaptı ve “Cennetlik bir kadın almak isteyen, Ümmü Eymen ile evlensin” demiş oldukları için, Zeyd (r.a.), Ümmü Eymen (r.ânhâ) ile evlendi ve Usâme (r.a.) adında bir oğulları oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.) onu da kendi evlâdı gibi severdi. Baba ile oğul her ikisi Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in seçkin ashâbındandı. İkisi de sağlığında serasker olmuşlardı. Ümmü Eymen (r.ânhâ) da mübarek ve uğurlu bir kadındı. Uhud gazasında bulunarak, askerlere su yetiştirir ve yaralılara bakardı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) onu ziyaret ederlerdi.

Süheyb-i Rûmi (r.a.), Musul taraflarından olup, Rumlar oralarını yağma ettikleri zaman onu esir almışlar ve bedevilere satmışlardı. İbn-i Cecı’ân (r.a.) da onlardan alıp, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e göndermişti. İlk mûslüman olan seçkin ashâbdandı.

Selmân-ı Fârisî (r.a.), İran ahalisinden olup, bir aralık esir düşerek bir Yahudiye satılmış ve Resûlullah (s.a.v) onu esaretten kurtarmıştır. O da mümtaz sahabelerdendir.

Ebû Râji’ (r.a.), Hz. Abbâs (r.a.)’in kölesi olup, onu Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bağışlamıştı. Hz. Abbâs (r.a.)’in mûslüman olduğunu müjdeleyince, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) onu âzâd etti ve yine âzâdlılarından Selmâ (r.ânhâ) ile evlendirdi.

Bunlardan başka Resûlullah (s.a.v.)’in daha birtakım âzâd edilmiş köle ve cariyeleri vardı. Allâh (c.c.) hepsinden razı olsun.

(Ahmet Cevdet Paşa, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, s.325-326)

04Ara 2019

Allah (c.c.)’nun “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları İnsanlar arasında döndürür dururuz” (Âl-i İmran s. 140) Âyeti hükmünce takdir ettiği 700 yıllık ömrü, Din-i Mübin-i islam’ı yeryüzüne hakim kılmak için cihadla geçiren Muhteşem Osmanlı, dış güçler tarafından içerdeki bazı gafil ve hain kimselerin kullanılmasıyla, Cihan Harbi’ne sokulmuş ve millet ateşe atılıp küfrü eline ikram edilmiştir, içine düşülen bu durumdan memleketi kurtarmak isteyen o günkü Darü’l Fünun (bugünkü üniversite gençliği) 1916 yılının ortalarına doğru Türk Talebe Birliğini (TTB) kurmuşlar, ardından da birçoğu cephelere giderek Şehid olmuştur.    Savaş yıllarından sonra Milli Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde, başındaki idarecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerini ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete  sahip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeyi gayret etmiştir. Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Ömer Öztürk, Milli Türk Talebe Birliğini hakiki gayesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yönetmiş ve hakiki hedefine taşımıştır.    1971’e kadar sadece kamuoyuna yönelik ve belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Türkiye’deki güdümlü kör dönüşü bir aktörü durumunda olanı MTTB, 1971 ‘de Ömer Öztürk’ü Genel Başkan olmasıyla, siyasi birçok kurumun MTTB’yi kendi çıkarları için kullanmak istemesine rağmen, hiçbir mihrakın kontrolü ve desteği olmaksızın Türkiye’nin en güvenilir teşkilatlarından biri olmuştur. Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve enstitüler kurmuştur. Ömer Öztürk’ün kazandırdığı bu ruh ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devam ettirmiştir. Türkiye’de “sol’un” temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği gibi: “Buna engel olmak için ise Türkiye’de bir ihtilal yapılmıştır.”      12 Eylül 1980’de memleket idaresine el koyan Askeri Yönetimi tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde gençliğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği bütün mevcudiyeti Fatih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

(mttb.com.tr)

03Ara 2019

Beş vakit namazın her rek’atinde okuduğumuz Kur’ân-ı Ke rimin Fatihası, hamd’le başlar. Hamd, Allah Teâlâyı, lûtf-ü ihsan buyurduğu sonsuz ni’metlerine karşı ta’zim ile anmak, övmektir. Allah, kullarına hiç bir karşılık beklemeksizin ni’metlerini bol bol ihsan eder. Ni’metleri sayılamıyacak kadar çoktur. Her faydalan dığımız nimet O’nundur, O’nun eseridir. Mademki öyledir, hamd ve şükür, ibâdet ve kulluk da O’na bizi yaratan, besleyen ve ko ruyan Rabbimize olur; başkasına olmaz.

Hamdetmek, ta’zîm ile Cenâb-ı Hakk’ı anmak tâatin en üstü nüdür. Bir ni’mete karşılık, «Elhamdülillah» diyen bir kul, kaza nacağı bol sevâbla, ebedî hayra nail olur.

Ezkâr-ı Nevevîde rivayet edildiğine göre: Âdem Aleyhisselâm demiş ki: «Yâ Rabbi! in’am ettiğin ni’metlerine karşılık bana Öyle bir şey öğret ki, bütün hamd ve tesbihleri kendisinde toplamış olsun.»

Bunun üzerine, sabah, akşam üçer kere: «Elhamdülillâhi rabbil’â-lemiyn, hamden yüvâfî ni’amehû ve yükâfi meziydeh» (Allah’a, ni’metlerme yetecek, fazlasını hak edecek şekilde hamd ederim), de, buyurulmuştur.

Şu kadar var ki, yerinde hamdetmesini de bilmek lâzımdır. Ve yalnız dünya ni’metleri, maddi ni’metler için değil, asıl dîn ni’metleri,  manevî  ni’metler  için  hamdetmelidir.

Evliyadan Sırrı Sakatı bir gün:

«Ben, bir kere hamdettiğim, elhamdülillah dediğim için otuz yıldan beri istiğfar ediyorum»  demiş.

«Niçin?»  diye sormuşlar. Anlatmış:

«Bağdad’ta yangın olmuş ve birçok dükkân yanmıştı. Bu sı rada yalnız benim dükkânımın yanmadığını haber verdiler. Ben de hamdettim. Hamdetmenin ma’nâsı sevinmekti. Âlemin dük kânları yandığı hâlde benimkinin yanmaması yüzünden hoşnud olmaktı. Halbuki dindaşlığın ve mürüvvetin hakkı sevinmemekti. Bu yüzden otuz yıldır, o günün hamdinden dolayı, tevbe ve istiğfar ile meşgulüm.»

(Ayıntâbi Mehmet Efendi, Tibyân Tefsîri, c. 1 s. 17-18)

02Ara 2019

İlâhî kitapların üçüncüsü olan İncil, İsa (a.s.)’a indirilmiştir.

Fakat bugün Hıristiyanların elinde bulunan ve Ahd-i Cedid (Yeni Ahid) denilen kitaplar Hz. İsa (a.s.)’a Allâhü Teâlâ tarafından gönderilen İncil değildir. Incil’in bozulup değiştirilmesi ve birbirine uymayan çok sayıda İncillerin ortaya çıkmasının sebebi, o devirdeki baskı, zulüm ve Hıristiyan mezhepleri arasındaki ihtilaflardır. İlk yıllarda Hz. İsa (a.s.)’ın tebliğ ettiği dine karşı yapılan baskı gizlenmeyi gerekli kılmış, bu gizlilik de bu hak dinin inancına dışarıdan birçok fikrin girmesine sebep olmuştur. Hatta öyle ki, görüşü birbirinden ayrı olan birçok cemaat diğerine düşman olmuştur.

Zamanımızda, Hıristiyanların elinde birbirini tutmayan Luka, Matta, Yuhanna ve Markos isimli şahıslar tarafından yazılan ve bu isimlerle anılan 4 ayrı İncil vardır. Bunların dışında daha pek çok İnciller meydana çıkmışsa da Hz. İsa (a.s.)’dan asırlar sonra Mîlâdî 325 yılında İznik’te toplanan meclis tarafından, 360 incil arasından sadece bu ismi geçen dört İncil kabul edilmiş diğerleri yakılmıştır.

“İmanın tadını Rab olarak Allâh (c.c.)’u, din olarak İslamı, peygamber olarak Peygamber (s.a.v)’i seçip razı olan duyar.” (Müslim, Tirmizi)

Sadece Allâh(c.c.)’ın varlığını kabul etmek, îman etmiş olmak için kâfi değildir. Buna şu hâdise delildir: Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Hz. Abbas (r.a), Mekke’nin Fethi günü Ebû Süfyan’ı Peygamberimiz’in huzuruna çıkardı.

Peygamberimiz (s.a.v.), “Yâ Ebâ Süfyan! Henüz lâ ilâhe illallah diyeceğin vakit gelmedi mi?” diye sordu.

Ebû Süfyan biraz düşündükten sonra, Lâ ilâhe illlah dedi. Fakat Peygamberimiz bunu kâfi görmeyip ilâve olarak, “Ya “Muhammedün Resûlüllah” diyeceğin vakit daha gelmedi mi?” buyurdu. Bunu da söylemesi üzerinde durdu, sonra Ebû Süfyan, Muhammedün Resûlüllahdiyerek imana geldi ve İslâmla şereflendi. Peygamberimiz (s.a.v) de onun başka bir şey söylemesini istemedi.

(Muhammed Alaaddin b. İbni Abidin, Hediyye-tül Abiyye , s.900)

01Ara 2019

Mânevî sahada rehber olan Peygamberler, maddî sahada da insanlara öncülük etmiş ve onları, ulaşabilecekleri son merhalelere doğru yönlendirmişlerdir. İğneyi ilk bulan ve onunla elbise diken Hz. İdris (a.s.), saati ilk bulan ve onunla zamanı ölçen Hz.Yusuf (a.s.), ağaca şekil veren ve onunla dev dalgaları aşan Hz. Nuh (a.s.), demiri işleyerek şekillendiren Hz. Davut (a.s.), asâsıyla yerden su çıkaran Hz. Musa (a.s.), elbisesini ateş yakmayan Hz. İbrahim (a.s.), hastaların şifasına vesile olan ve ölüleri dirilten Hz. İsa (a.s.) ve nihayet geri döndüğünde yatağı dahi soğumayacak kadar kısa bir zamanda, zaman ve mekân mefhumlarını alt üst ederek Mirac’a çıkan Efendimiz (s.a.v.)’e kadar bütün Peygamberler (a.s.e.) insanlar için maddî terakkinin uç noktalarını gösterdiler. Bu mucizelerin diliyle “Ey insanoğlu, sen de çalış ve Allâh (c.c.)’a itaat et ki, sana da ihsân edilsin” mesajını verdiler. Hz. Süleyman (a.s.) ise, günümüzde hâlâ üzerinde uğraşılan bir konunun uç noktalarını gösteren bir mucizesinde, eşyanın aynen naklini sağlamış ve Saba Melikesi Belkıs’ın tahtını bir anda yanına celbetmiştir. Neml Sûresi’nin 36-42. âyetlerinde gayet tafsilatlı olarak anlatılan bu mucize sonucunda, Belkıs’ın yakut ve zümrütlerle işlenmiş altın tahtı, bir anda Hz. Süleyman (a.s.)’ın yanında belirmiş, tahtın etrafındaki kişilerin sesleri ve görüntüleri de, aynen müşahede edilmiştir.

Bu âyetler, cisimlerin uzak mesafelerden aynen veya sureten (görüntü olarak) nakledilebileceğini, seslerin (telsiz, telefon ve radyo ile) aynen aktarılabileceğini açıkça göstermektedir. Nitekim bu işaretin ilk bölümü gerçekleşmiş ve cisimlerin görüntüleri; televizyon cihazlarıyla, dünyanın bir ucundan diğerine nakledilir hâle gelmiştir.

Cisimlerin aynen nakledilebilmesi konusunda yapılan çalışmalar, bugün olanca hızıyla sürdürülmekte ve teorik olarak da bunun,mümkün olabileceği kabul edilmektedir.

(Gerçeğe Doğru Dergisi, c.1, s.3-4)

30Kas 2019

Peygamberimiz (s.a.v.)’in torunları şöyledir:

1. Alî (r.a.) 2. Ümâme (r.anhâ) 3. Abdullah (r.a.) 4. Hasan (r.a.) 5. Hüseyin (r.a.) 6. Muhsin (r.a.) 7. Ümmü Gülsüm

(r.anhâ) 8. Zeyneb (r.anhâ) 9. Rukiyye (r.anhâ) Kız Torunları

Ümâme(r.a.):

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Zeyneb (r.anhâ)’nın kızı Ümâme (r.anhâ) Hazretlerini çok severdi.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, namaz kılarken Ümâme (r.anhâ) Hazretleri gelir, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin mübârek omuzlarına binerdi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Ümâme (r.anhâ) Hazretlerini hep omuzlarında taşırdı. Peygamberimiz (s.a.v.), namaza başlarken Ümâme (r.anhâ) Hazretlerini mübârek başlarına alırdı. Rükû ve secdeye gideceği zaman onu başından yere indirirdi. Kıyâma kalktığı zaman yine onu başına koyardı.

Hz. Fâtıma (r.anhâ):

Vefat edeceği zaman, Hz. Alî (r.a.)’e, Hz. Ümâme (r.anhâ) ile evlenmesini vasiyet etti. O da evlendi. Hz. Ali (r.a.) vefat edeceği zaman Müğira bin Nevfel bin Hars bin Abdulmuttalib hazretlerine, Ümâme (r.anhâ) ile evlenmesini vasiyet etti. Ümâme (r.anhâ) hazretlerinin evladının olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor.

Rukiyye (r.anhâ):

Hz. Fâtıma (r.anhâ) ile Hz. Alî (r.a.)’in kızlarıdır. Daha küçük yaşta iken irtihâl etti.

Ümmü Gülsüm (r.anhâ):

Hz. Fâtıma (r.anhâ) ile Hz. Alî (r.a.)’in kızlarıdır. Ümmü Gülsüm (r.anhâ), Hz. Ömer (r.a.) ile evlendi. Bu evlilikten Rukiyye ve Zeyd adında iki çocuğu oldu. Bir rivâyete göre Rukiyye ile Zeyd küçük yaşta irtihâl ettiler.

Zeyneb (r.anhâ): Hz. Fâtıma (r.anhâ) ile Hz. Alî (r.a.)’in kızlarıdır. Hz. Zeyneb (r.anhâ)’nın çocuklarına “Zeynebî” denilirdi. Hz. Zeyneb (r.anhâ)’nın soyunun devam edip etmediği kesin olarak bilinmemektedir.

(Ömer Faruk Hilmi, Ehli Beyt’in Fazîleti, 136.s., Misvâk Neşriyat)