Hepsi

20Tem 2018

Serpuş, her devirde ve cemiyette, giyenlerin mensup olduğu sınıfı ve zihniyeti temsil etmiştir. İnsanlar, başına giydikleri ile birbirinden ayırt edilmiştir. Türkiye’de ise 1925’de çıkarılan ve tarihte benzeri bulunmayan bir kanunla halka şapka giymek mecburiyeti getirilmiştir. Bu kanunun kabulü sırasında yapılan konuşmalarda, zihniyetle serpuş arasında irtibat olduğu; Türk halkının da şapka giymekle muhafazakârlıktan kurtulacağı müdafaa edilmiştir.

Ancak şapka inkilâbı, hiç bir inkılâbın görmediği reaksiyonu doğurmuştur. Konya, Rize, Erzurum, Sivas, Kayseri, Maraş, Erbaa, Giresun gibi şehirlerde çıkan isyanlar kanla bastırılmıştır. Hamidiye zırhlısı Rize’yi denizden bombardıman etmiştir. Âleme ibret olsun diye aralarında sarıklıların da bulunduğu onlarca kişi asılmıştır. Hatta şapka inkılâbından çok önce yazdığı kitabından dolayı büyük İslam Âlimi İskilipli Atıf Efendi de idam edilmiştir. Kel Ali gibi, birkaç ay öncesine kadar şapka giyenleri züppelikle suçlayanlar, “Anandan şapkayla mı doğdun?”diye tokatlayanlar, şimdi bu mahkemelerde şapka giymeyenlere ölüm cezaları vermişlerdi.

Hazret-i Peygamber (s.a.v.), serpuşun iman ile küfr arasını ayırd eden bir alâmet olduğunu söylediği için (Taberânî), başa giyilen şeylerin, Osmanlı kültüründe mühim bir yeri vardır. Şapka giymek, dinden çıkmakla bir tutulmuştur. Çünkü Ebussuud Efendi’nin, ‘Başına ecnebi külahı geçirenin imanı gider!’ diye fetvası bulunuyordu. Ancak Din adamları, zaruretten dolayı imana zarar vermeyeceği, ama evde mutlaka çıkarılması gerektiği hakkında gizli fetvalar neşretmiştir.

Şapka kanununun ardından, bütçe zayıf olduğu halde, memurlara şapka kredisi açılmıştır. Ecnebi gemiler aylarca Türk limanlarına giyilmiş şapkalar taşımıştır. Parası olmadığı için şapka alamayan halk, başına şapkaya benzeyen garip şeyler geçirmiştir. Polis, sokakta şapkasız gezenleri çevirmiş, 6 ay hapse ilâveten bir de para cezası vermiştir…

(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, www.ekrembugraekinci.com)

19Tem 2018

Nebi (s.a.v.)’in: “Eğer ümmetime zorluk vermeyecek olsaydım her abdest aldıklarında misvak kullanmalarını emrederdim.”  buyurduğu misvak hakkında yüzü aşkın hadis-i şerifi olduğu bilinmektedir. Nitekim Muhbir-i Sâdık (s.a.v.) “Misvak konusunda size çok şey söyledim.” buyurmuşlardır. (Buhari)

İsveç’te bulunan Karolinska Enstitüsünce yayınlanan araştırmaya göre misvakın diş plağını azaltmak ve diş eti iltihabını önlemekte normal diş fırçasından daha üstün olduğunu belirtilmiştir. Batı, ilk diş fırçasını 1780 yılından itibaren İngiltere’de kullanmaya başlamıştır. Batı medeniyetinin 230 yıl gibi kısa bir süre önce kullanmaya başladığı diş fırçasına bakılırsa bu konuda İslam medeniyetinin ne kadar önde olduğu anlaşılır.

Amerika ve Avrupa’da yapılan araştırmalar yalnızca diş fırçası kullanmakla ile yeterli temizliğin gerçekleşmediğini ortaya koymuştur. Dişlerin fırçalanması sonunda, büyük gıdalar temizlenmekte fakat diş fırçasının naylon kılları bakteri plağına tesir edememekte ve yutulduğu takdirde mideye zarar vermektedir. Misvakın pH derecesi ile tükrüğün pH’ı (7,1) aynı olduğundan ağızda yabancı cisim reaksiyonu göstermez. Diş macunları ise ileri derecede bazik olduğundan ağız içi dengeyi bozar.

Yine yapılan araştırmalarda misvakın diş çürümelerine sebep olan mikropların öldürülmesinde diş fırçasından daha etkili olduğu ve misvakın mikrop barındırmadığı ispatlanmıştır. Şöyle ki; deneylerde taze ve kullanılmamış misvakta hiçbir bakteri bulunmadığı gözlemlenmiştir. Kullanılmış ve deforme olmuş misvak özlerinde az sayıda mikrop ve bakteri gözlenmiştir. Ayrıca misvaklandıktan sonra 2 saat boyunca ağızda mikroba rastlanılmamış buna karşılık kullanılan misvak üzerinde oldukça fazla bakteri ve mikrop bulunmuştur. 2 saatin sonunda ise ağızda yeniden mikrop üremeye başlamış, misvakta ise sahip olduğu anti septik etkisi sayesinde mikropların öldüğü gözlemlenmiştir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat)

18Tem 2018

Kumar, Allâh Te’âlâ’nın: «Aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin» (Bakara s. 188) âyeti ile yasak kıldığı bir yoldan insanların malını yemektir. Kumarbaz, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şu hadislerinde nitelendirdiği kimselerdendir: «Bir takım kimseler Allâh’ın (müslümanların maslahatına tahsis buyurduğu) malında haksız olarak tasarrufta bulunurlar. Onlar için kıyâmet gününde cehennem muhakkaktır.»

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Bir kimse arkadaşına: Gel seninle kumar oynayalım derse (o sözünün keffareti olarak) derhal sadaka versin.» (Buhari, Edeb) Yalnızca söz, kefareti veya sadakayı gerektirir ise ya bilfiil kumar oynama hakkında düşünelim!

Şu sahih hadise dayanarak tavla oyununun haram olduğunda sözbirliği vardır. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) buyuruyor ki:«Tavla oynayan sanki elini hınzır etine, kanına batırmıştır» (Müslim). «Tavla oynayan Allâh’a ve Resûlüne âsi olmuştur»

Ulemanın çoğu -ortaya bir şey konulsun konulmasın- satranç oyununun haram olduğunu söylemiştir. Mal (para, menfaat) mukabilinde oynamak, söz birliği ile haramdır.

İmam Nevevîye: Satranç oyunu câiz midir, değil midir? Satranç oynayan günahkâr olur mu olmaz mı? diye sorulduğunda şu karşılığı verdi: «Eğer namazı vaktinde kılmaya engel olursa veya bir şey karşılığında oynanırsa haramdır. Bu mahzurlardan uzaksa, İmam Şafiîye göre mekruh, diğer mezhepler nezdinde (böylesi bile) haramdır».

Hz. Ali (r.a.) de şöyle der: «Satranç acemlerin kumarıdır.» Hz. Ali (r.a.) satranç oynayan bir takım kimselerin yanına uğrar ve onlara şöyle der: «Sizin kendinizi verdiğiniz bu heykeller nedir? Birinizin kor alıp da sönünceye kadar elinde tutması satranç taşlarına dokunmasından daha hayırlıdır. Vallahi siz, böyle oyunlar için değil başka vazifeler görmek için yaratıldınız.»

(İmam Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günahlar, s.81-82)

17Tem 2018

Aklı başında olan insana yakışan, her vakit Allâh’a tevbe edip günahlardan yüz çevirmek, günahında ısrar etmemektir. Ebûbekir Sıddık (r.a.)’dan rivayet olunur ki, Hazret-i Resûl Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: “İstiğfar eden kimse, günahta ısrar etmiş değildir. Bir günde yetmiş kere günaha dönse de.” Yani her bir günahta istiğfar etmek şartiyle bir günde yetmiş kere günah işlese, her birinde sebat azmi ve kasdiyle istiğfar ettiği için o kimse masiyette ısrarcıdır denilemez.

Peki, tevbemiz nasıl olmalıdır? Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki “Kalbinde nedamet (pişmanlık) olmadığı halde sadece dil ile edilen istiğfar, yalancılar tevbesidir.” (Münavî) Amellerde niyetin büyük bir önemi vardır. Yapılan amellerdeki gaye ve maksadın hâsıl olabilmesi için, önce kalben inanmak; sonra da onu dil ile ikrar etmek lazımdır. Kalben inanılmadığı halde dil ile söylemenin kıymeti olmaz. Tevbenin özü, ihlâs ve samimiyyete dayanmadıkça; kul kendini kandırmış, Rabbı’yla alay etmiş hükmündedir.  (Kenz’ül İrfan, s.270)

Dil ucu ile yapılan ve kalbin haberi olmayan istiğfar hakkında Rabîatü’l Adeviyye: “Bizim istiğfarımız, daha çok istiğfarlara muhtaçtır.” der. Yani dil ile istiğfar ederken günahı da işlemeğe niyet vardır. Bu türlü tevbe yalancılar tevbesidir. Doğru tevbe ancak dil ile istiğfar ederken bir daha günahı işlememeye de kalb ile niyet etmektir. Bu suretle tevbe yapıldığında günah büyük de olsa Allâh onu mağfiret buyurur. Çünkü Allâh, böyle kullarının günahlarından geçiverici ve kullarını esirgeyici olduğunu âyet-i kerimeleriyle bildirmiştir.

“Her kim, -başkası hakkında- bir kötülük işler veya öz nefsine zulüm eder de sonra istiğfar ederse Allâh’ı mağfiret edici ve merhamet buyurucu bulur.” (Nisa s. 110)

(Ahmed Kemâleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.179)

16Tem 2018

Tasavvuf, çeşitli haksız ithamlara maruz kalmıştır. Bazı tasavvuf münkirlerinin tasavvufu sürekli zemmetmelerine, tasavvuf ehlinin büyüklerine karşı adeta harp açmış olmalarına rağmen, ders kürsülerinde ve Cuma namazlarında daha önceki ithamlarından hâyâ etmeden bu tasavvuf ehli büyüklerinin sözlerini insanlara nakletmeleri şaşırtıcı bir çelişkidir.

Onlar, hiç utanmadan ve gayet rahat bir şekilde: “Fudayl bin İyaz dedi ki, Cüneyd Bağdadi dedi ki, Hasan Basri, Sehl bin Tüsteri, Muhasibi ve Bişri Hafi dedi ki” diyerek nakiller yapabilmektedirler. Bu zatlar, tasavvufun imamları, kutupları ve temel taşlarıdır. Tasavvuf kitapları, bunların sözleri, menkıbeleri ve hayat hikayeleri ile doludur.

Tasavvufun temelini atan bu büyük insanların durdukları yeri anlayabilmek için, onların sözlerine kulak verelim:

Cüneyd Bağdadi şöyle der: “Peygamberimiz (s.a.v.)‘in yoluna ve sünnetine uymak ve onun izini takip etmekten başka bütün yollar insanlara kapalıdır. Çünkü bütün hayır yolları, sadece Peygamberimiz (s.a.v.)’e, onun izini takip edip ona tabi olanlara açıktır, başkasına değil.”

Bayezid Bestami bir gün talebelerinin yanına gelmiş ve şöyle demiştir: “Kalkın ve şu Allâh’ın dostu diye bilinen falan adamı ziyaret edelim.” Bayezid Bestami, talebeleri ile beraber dışarı çıktığında o adamın mescide doğru geldiğini fakat gelirken de kıble yönüne tükürdüğünü görür. Bunun üzerine Bayezid Bestami, yolunu değiştirip ona selam vermeden geri döner ve yanındakilere: “Resûlullâh (s.a.v.)’in bir edebini yerine getirmekte kendisine güvenemediğimiz birisinin, sahip olduğunu iddia ettiği velayet ve sıdk makamlarında olduğuna nasıl güvenebiliriz” der.

(Muhammed Alevi Maliki, Mefâhim)

15Tem 2018

Kıyamet gününde kimse kimseye itibar ve iltifat etmez. Herkes kendi nefsiyle meşgul olup, benden bir şey ister diye birbirinden kaçarlar.

Kardeş kardeşe, «Dünyada malından ve mülkünden bana niçin birşey vermedin» der. Kadın kocasına, «Bana haram yedirdin» der. Çocuklar babalarına, «Bana niçin ilim öğretmedin ve beni niçin doğru yola sevk etmedin» derler.

Nitekim Hak Te’âlâ Hazretleri buyurur: «(Hatırla ki o gün) baldır(lar)ın açılacağı, kendilerinin secdeye da’vet edilecekleri bir gündür. Fakat (buna) güç yetiremeyeceklerdir» (Kalem s.42).

Bütün halk tek tek hesap olunur. Herkes yalnız kendisinin hesap olunduğunu sanır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: «Hakkın arasında hiçbir zaman çekişme eksik olmayacaktır, öyle ki, ten ile can çekişirler. Can:

«Benim elim yok ki, onunla tutayım. Ayağım yok ki, onunla yürüyeyim, gözüm yok ki, onunla göreyim. Ne yaptıysa ten yaptı, benim suçum yoktur» der.

Ten ise: «Ey Rabbim! Beni bir ağaç gibi yarattın. Benim elim ve ayağım tutmazdı ki, onunla günah işleyeyim. Bu can bana bir nur gibi geldi. Onunla konuştum, onunla gördüm. Benim asla günâhım yoktur» der.

Bunun üzerine Hak Te’âlâ şöyle buyurur: «Sizin durumunuz gözsüz ile ayaksıza benzer. Gözü olan kişi bir bağ içinde çok yemiş gördü. Ayaksızı gözsüz götürdü, o bağa girdiler. Yemiş çaldılar. Öyle olunca ikisine birlikte azap etmek gerekir. Geri kalan uzuvlar da böyledir. Yani göz, kulak, el ve ayak, onlara da soru sorulur».

Nitekim Hak Te’âlâ buyurur: «Senin için hakkında bir bilgi hâsıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalb: Bunların herbiri bundan mesuldür» (İsrâ s.36).

(Yazıcıoğlu Ahmed Bican, Envârü’l Âşıkin, s.475-477)

14Tem 2018

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Sa‘d b. Mu‘az (r.a.) hakkında şöyle buyurmuştur:

“İşte (vefâtı sırasında) Allâh’ın Arşı onun için (sevincinden) sarsıldığı kişi budur. Ona gök kapıları açıldı ve onun cenâzesinde yetmiş bin melek hazır bulundular. Vallâhi Sa‘d’ı kabir bir kez sıktı da sonra onu serbest bıraktı.” (İmâm Neseî, Hazreti Âişe (r.a.)’dan)

Hz. Âişe (r.anhâ)’dan rivâyet edilen başka bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“Muhakkak kabrin sıkması vardır. Eğer kabir sıkmasından herhangi biri kurtulsaydı elbette Sa‘d bin Mu‘az kurtulurdu” (Neseî ile Beyhakî İbn-i Ömer (r.a.)’dan)

Hâfız Ebû Nuaym şöyle rivâyet etmiştir:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Esed kızı (Hz. Alî (k.v.)’in annesi) Fâtıma (r.a.)’nın cenâzesini teşyi ederken Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) tabutu bazen taşır. Bazen arkaya kalır, bazen de öne geçerdi. Sonra Efendimiz (s.a.v.), Fâtıma (r.a.)’nın kabrine inerek (mübârek) gömleğini çıkardı ve onun lâhdine yatıp uzandıktan sonra çıktı. Oradakiler Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’den, gömleğini çıkarıp Fâtıma binti Esed (r.a.)’nın kabrinin içine yatmasından sordular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz cevâben:

– “Ben, inşallâh Fâtıma’ya ebedî olarak (cehennem) ateşinin dokunmamasını ve kabrinin ona karşı geniş olmasını istedim ve Esed kızı Fâtıma’dan başka hiçbir kimse kabir sıkmasından mu‘af tutulmadı”  buyurdular. Bunun üzerine oradakilerden biri tarafından:

– Yâ Resûlallâh, oğlun Kasım da mı kurtulmadı? diye sorulunca Allâh’ın Resûlü (s.a.v.):

– “Onlardan daha küçük (olarak ölen oğlum) İbrahim de kurtulamadı” buyurmuştur.

(İmâm Şa‘rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, s.101)

13Tem 2018

Her peygamber gibi Nuh (a.s.)’ın da mucizeleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Hazreti Nuh’a, kavminden bir kısım kimseler gelip, köylerindeki büyük taşların toprak olmasını teklif etmişlerdi. Hazreti Nuh bunun için duâ edince, Cenabı-ı Hak, Cebrail’i (a.s.) gönderip; “Eliyle taşlara işaret etsin” buyurdu. Hazreti Nuh (a.s.) eliyle taşlara işaret edince, bütün taşlar, istisnasız toprak kesildi. Onun bu mucizesi ile on iki kişi imana geldi.

Hazreti Nuh (a.s.), Allâhü Te’âlâ’nın izni ile, çok uzak olan, gözlerin göremeyeceği şeyleri görerek, haber verirdi. Bu mucizesine sebep şuydu: Bir defasında, çocuklarını kaybeden iki kimse gelerek dediler ki: -Hak peygamber isen, çocuklarımızın nerede olduklarını haber ver, biz de iman edelim. Cenab-ı Hak, Cebrail aleyhisselamı gönderip, ona, uzak yerdeki şeyleri görecek göz verdiğini bildirdi. Hazreti Nuh (a.s.), doğu istikametine bakıp, pek uzak bir yerde, çocukların koyun gütmekte olduklarını görüp, haber verdi. Hazreti Nuh’un (a.s.) haber verdiği yer çok uzak olduğundan, o kimseler, orayı kolay bulabilmeleri için alamet istediler. Hazreti Nuh (a.s.), filân tepe diye tarif etti. O iki kimse, tarif edilen yere gidip, çocuklarını buldular. Bu mucizeyi görmekle, Hazreti Nuh’un (a.s.) hak peygamber olduğunu anlayan o iki kişi, imanla şereflendiler.

Hazreti Nuh (a.s.) bulutsuz olarak yağmur yağdırdı. Rivayet edildiğine göre, kavminden bazı kimseler, Hazreti Nuh’a (a.s.) gelerek dediler ki: -Bir mucize gösterirsen, iman ederiz. Hazreti Nuh (a.s.) da buyurdu ki: -Nasıl mucize istersiniz? -Bulut olmadığı hâlde yağmur yağdır. Hazreti Nuh (a.s.), bunun için duâ edince, Allâhü Te’âlâ; “Ellerini semaya kaldır” buyurdu. Hazreti Nuh (a.s.) emir icabı, ellerini semaya kaldırdı. Kaldırmasıyla birlikte yağmur yağmaya başladı.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi, s.129-132)

12Tem 2018

Resulullah Efendimiz (s.a.v.), Ömer oğlu Abdullah (r.a.)’a hitaben şöyle buyurmuştur: “Sabahladığın vakit akşamlayacağını düşünme, akşamladığın vakit ise sabahlayacağını düşünme. Ömrünün bir kısmını ahiretin için ayır, sıhhatinden bir kısmını ise hastalığın için ayır. Ey Abdullah! Yarın adının ne olacağını bilemezsin.”

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki:

“Sizin için çok korktuğum iki huy vardır. Bunlar da nefsinizin arzularına uymak ve uzun emeldir. Nefsin arzularına uymak, insanı Hak’tan alıkoyar. Uzun emel ise, dünya sevgisinden ileri gelir. Allâhü Te’âlâ dünyayı dilediğine verir. Hem sevdiğine hem de düşman olduğuna. Fakat bir kulunu sevdiği zaman, mutlak surette ona imanı nasip eder. Şimdi iyi biliniz ki, dünya arkasını çevirdi, gitmek üzere. Ahiret ise bize önünü çevirmektedir. Şunu da iyi biliniz ki, amel gününde hesabınız olmayacağı gibi, hesap gününde de amelinizin olmayacağından korkulur.”

Ebû Said el -Hudri (r.a.) anlatıyor: Usame b. Zeyd (r.a.), bir ay vade ile yüz dinara Zeyd b. Sâbit (r.a.)’den bir cariye satın alır. Bunu duyan Resulullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Bir ay vade ile cariye satın alan Usame’ye şaşmıyor musunuz? (Bir ay yaşayacağına nasıl garanti vermektedir?) Usame, uzun emel sahibidir. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allâh’a yemin ve kasem ederim ki; gözlerimi açtığımda kapamadan, lokmayı yuttuğumda onu hazmetmeden öleceğimi düşünürüm. Ey insanoğulları! Eğer aklınız varsa, kendinizi ölülerden sayınız. Allâh’a yemin ederim ki, size vaad edilen (ölüm) gelecek ve siz ona engel olamayacaksınız.”

Nebi (s.a.v) şöyle buyurdular: “Bu ümmetin öncekileri, kesin iman ve zühd sayesinde kurtuldu. Sonrakiler cimrilik ve uzun emel sebebiyle helak olacaklardır.”

(İmam Gazali, Kimyâ-yı Saadet, s.801-802)

11Tem 2018

Cuma namazı, hür, akıllı, baliğ, mukim, erkek olan ve hasta olmayan her Müslümana farzdır. Cuma ve bayram namazları, İslâm ahkâmının en büyüklerindendir.

Mescidlerin varlığı, minarelerde ezan okunması, Cuma ve bayram namazlarının kılınması, o beldede müslümanların bulunduğuna ve İslâmî hükümlerin bir kısmının olsun icra olunduğuna açık bir delildir. Hanefi mezhebine göre Müslümanların başındaki idareci Müslüman ise cuma namazını kılabilmek için onun izni şart koşulmuştur. Şayet idareci Müslüman olmazsa veya Müslüman olduğu halde izin vermezse imkân olursa yine kılınacaktır.

Cuma namazının şartlarının bir kısmının olmadığı gerekçesiyle ‘Türkiye’de Cuma namazı kılınamaz’ düşüncesi yayılmaya çalışılmaktadır. Cuma namazını kılmayıp ve kıldırmayarak değil de, kılarak, kıldırarak ve cemâati uyararak hedefe doğru ilerlemek lâzımdır. Çünkü Allâh’ın yardımı cemâatle beraberdir. Dînin dünyâda en büyük feyzi böyle bir cemâatin oluşması ile ortaya çıkar. Bunun içindir ki, cemaatlerini kaybedenler, perişan olurlar.

Hakîkaten müslüman olabilmek ve müslüman olarak ölebilmek için her şeyden evvel Cenab-ı Hakk’ın ipine, İslam’a yapışarak tevhîd üzere toplanmak şarttır. Bunun en bariz örneği de Cuma cemâatlerinde görülmektedir. Hadis-i şerîfte **“Her kim hayâtımda veya benden sonra, gerek âdil ve gerek zâlim bir imamı bulunduğu halde hafife alarak, yâhud inkâr ederek Cuma’yı terk ederse Allâh onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiç bir işini mübarek kılmasın…” (İbn Mâce, İkame, 78, Hadis no: 1081)** buyrulmuştur.

Şer’î bir özür olmaksızın Cuma’yı terk etmek neticesi münafıklığa varacak olan büyük bir hüsrandır.

(Ekrem Doğanay, İslam’ın Şiarı Cuma Namazı ve Hükümleri, s.190-191)