Güncel Meseleler

08Mar 2015

Bildiğiniz gibi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanıyor.
Kadın ve erkeği birbirine rakipmiş gibi göstermek her
iki cinse karşı da yapılmış bir zulümdür. Çünkü onlar, birbirinin
tamamlayıcısıdır ve Allâh bunu bir hikmetle yaratmıştır:
“Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratıp
aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de onun varlığının
delillerindendir.” (Rûm s. 21)
Kadın hakkı ve özgürlük sloganlarıyla kadının hak ve özgürlükleri
elinden alınmıştır. Çağımız insanı kadını yeterince
tanıyamamıştır. O, zarif ve ince yapılı olup şefkat ve merhamet
meziyeti yüksektir. Annelik görevini yerine getirerek
sıcak bir aile ortamında mutlu olmak kadının yaratılışında var
olan bir özellik. Kadının görevleri yapı ve yaratılışına uygun
olmalıdır. Eşitlik söylemleriyle narin yapılı bir varlığa kaldıramayacağı
görevler yüklemek âdil bir tutum değildir. Süslü ve
cilâlı sözlerle kadını vahşî Kapitalizm’in kölesi, sömürü çarkının
kurbanı yapmak kadın hak ve özgürlüğü olamaz.
Kadın, gerçek yerini İslâm’da bulmuştur. Asrı Saadet’te
annelik, aile kurma, çocuk sahibi olma hakkını ideal anlamda
kullanmıştır. Bununla birlikte kadınlarda otorite ve dirâyet gibi
meziyetler diğer meziyetlerine göre biraz daha geri plândadır.
O yüzden aile reisi erkektir. Kadından otorite olmaz.
Kadında olmayan bir yeteneği ondan istemek kadına yapılmış
bir iyilik değildir. Onun tabiî ve fıtrî özelliklerini dikkate
almayanlar dengeyi bozar, problemlerin artmasına sebep
olurlar.
Günümüzde oradan oraya koşturan kadınlar, kreşlerde
anne şefkatini (boş yere) arayan çocuklar ve fast food tarzı
bir yaşam sürülen ev bozulan dengenin yansımalarıdır.
Bu problemlerin çözüm yolunu Allâh Resûlü (s.a.v.) 1400
yıl önce insanlığa sunmuştur: “Kadın bir avrettir. Kadının,
Allâh’a en yakın olduğu yer, kendi evidir. Dışarı çıktığında
şeytan, onu erkeklere süslü göstermeye çalışır.” (İbn
Battal, 4/82)
(Basından Derleme)

17Haz 2014

sigorta
Son devir İslâm Âlimleri ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin haram olduğunu söylemişlerdir. Fıkıh âlimlerinin bu konudaki kararları şudur:

1. Sigorta akdinde aldanma vardır. Çünkü sigortalı ne kadar vereceğini, ne kadar alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit öde­dikten sonra bir âfet gelir çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün bedelini sigorta şirketinden alır. Belki de bütün taksitleri yatırdığı halde malı âfetten mahfuz kaldığı için bir şey almaz.

2. Sigorta kumarın bir çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin, meydana gelen felâkette hiçbir rolü yoktur, ama mâlı helâk olsa bedelini vermektedir. Yahut devamlı musibetten masun kaldığı için bedelsiz olarak taksitleri almış olmaktadır.

3. Sigorta fıkıh kitaplarında tarif edilen faiz muâmelelerini içerir.

4. Sigorta muâmelesinde bedelsiz olarak başkasının malı­nın alınması vardır. Bu da “Ey îmân edenler, mallarınızı ara­nızda haksız yere yemeyiniz.” (Nisâ s. 29) âyetindeki yasağın kapsamına girer. Sigortanın mubah olduğuna dair serdedilen delillere cevabımız şudur:

1. Sigortanın mubah olması için insanların faydasına oldu­ğunu düşünerek fetva vermek doğru değildir.. Çünkü onda, zu­lüm, kumar ve riba vardır.

2. “Eşya aslında helâldir.” şeklindeki kaide sigortanın helâl olması için bir belge teşkil etmez. Çünkü bu Kur’ân ve sünnete ters düşüyor.

3. “Zaruret yasak olan şeyi mubah kılar.” kaidesi bunun için bir delil olamaz. Çünkü burada helâli mubah kılacak kadar zor­layıcı bir şey yoktur.

4. Burada örf ile istidlal etmek de doğru değildir. Çünkü örf, Kur’ân ve Sünnet’le çelişemez.

Muhammed Abduh, Şeltüt gibi zevâtın “Sigorta, muhtemel musibetlerin zararını azaltmak için kurulmuş bir yardımlaşma müessesesidir.” demeleri doğru değildir. Çünkü bunu yardımlaş­ma diyecek olursak riba ve piyangoyu aynı şekilde değerlendir­mek gerekecektir.”

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvâlar, c.3, s.269)

19Mar 2013

İYİLİKHerkese, cennet veya cehennemden hangisine gi¬deceği yazılmışsa oraya gitmek için gerekli işler ona ko¬laylaştırır. Allâhü Te’âlâ herkesin hangi yolda gideceğini ezelde bildiği için yazmıştır. Cennetlik kimseye Cenne¬te gidecek amelleri yapmak kolay olur. O amelleri işler. Allâhü Te’âlâ’nın lûtfu ile işi hayır ile son bulur. Cehen¬nemlik kimseye de, oraya gidecek işleri yapmak kolayla-şır. Onları işler ve cehenneme gider.
Resûlullâh (s.a.v); “Çalışmayalım, alnımıza yazılan¬ları görürüz.” diyenleri çalışmaya, kulluğun gereklerini yerine getirmeye teşvîk etmişlerdir. Burada biri diğerini iptal etmeyen iki husus vardır. Birincisi, gizli olan Allâhü Te’âlâ’nın hükmüdür, ikincisi, zahirde kulluk vasfıdır. Hakkında yazılanı bilemez. Bunun için çalışıp îmânın hakîkatini elde eder. Bu sebeble Resûlullâh (s.a.v.) “amel ediniz” buyurmuşlardır.
Resûlullâh (sav): “Dilediğiniz ameli yapınız! Her amel kişinin ezeldeki takdirine uygun olarak meyda-na gelir. Ondan başka ameli yapmağa muktedir ola-maz.” buyurmuşlardır.
Allâhü Te’âlâ’nın hükmü muhakkak meydana gelir. Hükmettiği şey bozulamaz. Âyet-i Celîle’de: “Biz her şeyi şübhesiz bir takdir ile yarattık.” (Kamer s. 49) buy-rulmaktadır. Ahlâk, dış görünüş, rızık, hayır, şer ve ecel Allah (C.c.)’nün takdîri iledir. Not: Akâid serisinin bir sonraki yazısı 28 Haziran tarihindedir.
(Seyyid Altzâde (r.h.), Ş/Vafü7 islâm, 22-23.S.)
Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kul, hayrıyla, şer-
riyle kadere inanmadıkça, kendine (hayır ve serden)
isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve ser-
den) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bil-
medikçe îmân etmiş olmaz.” (Tirmizt, Kader, 10)

19Mar 2013

helal-rizik-pesinde-kosmak-islamin-en-kutsal-ibadetlerindendir[1]“Ey insanlar! Sizi cennete yakınlaştıracak, cehen-nemden uzaklaştıracak hiçbir şey yoktur ki ben onu size emretmiş olmayayım ve sizi cehenneme yaklaştıracak, cennetten uzaklaştıracak hiçbir şey yoktur ki onu sizden nehyetmeyeyim. Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl (a.s.)), rızkıma tam olarak kavuşmadıkça nefsimin ölmeyeceğini kalbimesok-tu. Allah’tan korkun ve rızk aramayı güzel yapın. Onun gecikmesi birtakım günahlarla sizi Allah’a isyana şevket-in es in. Çünkü Allah katındakilere ancak O’na itaatle ulaşı¬labilir.” (Bey haki)
“Kadınları nikahlayın. Şübhesiz onlar size mal getire-cektir.” (Deylemî)
“İktisad eden fakîrleşmez.” (Tâberâni)
“Geçimde tutumluluk bir kısım ticaretten daha hayırlı¬dır.” (Dârekutnî)
“Yolculuk yapın, sıhhat bulun ve zengînleşin.” (Beyhâki)
“Misafir, rızkıyla gelir, kavmin günahıyla gider ve onla-rın günahlarını azaltır.” (Deylemî)
“Allah kime bir nimet verirse çokça el-hamdü lillâh deyip Allah’a hamdetsin. Kimin günahı çoğalırca (bazı rivayetlerde kaygısı, gamı artarsa) ‘estağfirullâh’ deyip Allah’tan bağışlanmayı dilesin. Kimin de rızkı geciktirilirse çokça ‘La havle velâ kuvvete illâ billâh’ desin” (Tâberâni)
“Bir kimse istiğfara devam ederse Allah ona her dar-lıktan bir çıkış yolu verir, her kaygıdan âzâd eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (Timizi)
“Vakıa sûresi zengînlik süresidir. Onu okuyun ve ço¬cuklarınıza Öğretin.” (i. Merduyye)
“Kadınlarınıza Vakıa sûresini öğretiniz. Şübhesiz o, zengînlik süresidir.” (Deyiemi)
Ümmü Seleme (r.anha)’nın rivayet ettiğine göre Hz. Pey¬gamber (s.a.v.) sabah namazından sonra şöyle duâ ederdi: “Allâhım senden temiz rızık, faydalı ilim ve makbul amel
Ulerim.”(Ahmedb.Hanb

19Mar 2013

235[1]Bir Hadîs-i Şerîf’te: “Gerek erkek ve gerek kız yedi yaşın¬daki çocuklarınıza namaz ile emrediniz. On yaşındakileri de kılmazlarsa darb ediniz (yavaşça dövünüz) ve onların yatak-larını ayırınız.” buyurulmuştur.
On yaşındaki çocuklar namaz kılmazlarsa hafifçe el ile (avuçtan ziyâde olmamak üzere) darb edileceği (dövüleceği) Fıkıh kitâblarında açıklanmıştır, işte namazın önem derecesi ve devam etme gerekliliği çocukluk çağında başlamaktadır. Bir Müslümânın evlâdına çocukluk çağında namazını ve farzları öğretmesi farzdır, aksi takdirde ebeveyn mes’ûldür. Ve evlâdına dînî şefkatsizliğinden dolayı vicdanen de azâbdadır. Başka bir Hadfe-i Şerîf’te de:
“Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar, sonra anasTyla babası onu yahûdî, nasrânî, mecus, yapar-lar.” buyurulmuştur.
Evlâdının küçük yaşta dînî terbiyesini ve öğrenimini ihmâl eden kimsenin evlâdı fena ahlâk ve bozuk i’tikâd ve akımlara kapılmak tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı açıktır. Not: Salih Ameller serisinin bir sonraki yazısı 11 Mart tarihindedir. HHZ Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe, 6.c, 17.s.; 3.c, 55.s
NAMAZI GEREĞİNCE ÖNEMSEMEYENLER
Namaza yeterince önem vermeyenler hakkında Peygambe¬rimiz (s.a.v.) şu zararlarının olacaklarını haber vermişlerdir: Dünyada olan zararları: 1-Rızkından bereket kalkar, 2-Hanesinden bereket kalkar,
3- Cenâb-ı Hakk, yüzünden îmân nurunu kaldırır,
4- Mü’min-i hâlis indinde (sâlih Mü’minler katında) zelil ve hakîr olur.
Ölüm ânında zararları:
1- Susuz olarak vefat eder. Su içinde olsa dahî fayda ver¬mez.
2-Aç olarak vefat eder.
3- Ruhunun alınması gayet müşkil (zor) olur.
4-îmânından (Tmânsız gitmesinden) genellikle korkulur.
Kıyametteki zararları:
1- Kabirden kalkınca yüzü siyah olarak kalkar,
2- Hesabı gayet güç olur,
3- Cenâb-ı Hakken rahmetinden uzak olduğu alnında yazılı olur.
4- Cehenneme dâhil olanlarla cehenneme dâhil olur.

9 Mart, Mevlâna Takvimi

18Mar 2013

Sultân II. Abdülhamîd Hân’ın önceden aldığı tedbîrler
ve O’nun eğittiği askerlerle Haçlı’ya karşı kazanılan ve Türk
târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübârek zaferdir.
Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en hassâs
yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Çanakkale Muhârebeleri,
Osmânlı Devleti’nin dört sene harbe dayanmasına, bu yüzden
Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebeb oldu. Bu başarı
yalnız Osmânlı kuvvetlerinindir.
İlk bombardımandan i’tibâren 324 gün ve çıkarma
gününe göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde
Osmânlı Ordusu’nun ölümsüz bir zaferiyle kapanan I.
Dünya Savaşı’nın bu en kanlı sahnesine ordumuzun en
kıymetli ve en büyük kısmı iştirâk etmiş ve semereleri burada
inkişâf eylemiştir. Türklerin resmî kayıtlara göre kayıp
mikdârı 251.000, müttefiklerin ise 252.000 idi.
Türkler, 2200 yıllık târihlerinin en büyük topyekün
felâketine ma’rûz kaldılar. Bu savaş sonunda Türkiye’nin
hiçbir zaman istilâ görmemiş en değerli toprakları,
Anadolu’nun içlerine kadar tahrîp edildi. Türk ekonomisi,
savaştan tam bir yıkım hâlinde çıktı. Asrın başlarında 50-
100 bin nüfûsa erişmiş Anadolu şehirlerinde nüfûs, yarımın
çok aşağılarına düştü.
Birinci Cihan Harbi, Türk milletinin askerlik değerini ve
manevî gücünü bir defa daha ortaya çıkarmaktan da geri
kalmadı. Çanakkale zaferi, Türklerin büyüklük çağlarında
kazandıkları zaferlerden biri gibi değerlidir. 4 yıl boyunca
Türkler, dünyanın birbirine hiç benzemeyen ülkelerinde
Çanakkale’de, Kafkasya’da, Galiçya’da (Polonya),
Makedonya’da, Dobruca’da, Yemen’de, Hicaz’da, Libya’da,
Sina’da, Filistin’de, Irak’ta, İran’da vuruştular. Teçhizat eksik
ve mahrumiyet büyüktü. Savaştan çıkan dört devletin
uğradığı muamele hakaretâmizdi. Türkler, baş kaldırdı. Almanlar,
Avusturya-Macaristân ve Bulgaristan baş eğdi.
(Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, 11.c., 248.s.)

24Oca 2013

muhabbet“Bununla beraber “Ben nefsimi temiz etmem (temize çıkarmam). Çünkü nefis olanca şiddeti ile kötülüğü emredendir. Muhakkak, meğer ki, Rabbimin esirgemiş bulunduğu (bir nefis) ola. Zîrâ Rabbim çok yarlığayıcı çok esirgeyicidir.” (Yûsuf s. 53)

Bir kadın hâkime müracaatla kocasından mehir taleb etti. Hâkim, kadının iki şâhid huzurunda yüzünü açtığı takdirde hükmedeceğini ifâde etti. Kocası: “Buna hâcet yoktur. Ben zevceme mehir vermeyi, borcumu kabûl ederek va’d ediyorum.” dedi. Ve zevcesinin yüzünün açılmasına razı olmadı. Bunun üzerine karısı da, hâkim ve iki şâhid huzurunda yüzünün açılmasına razı olmadığından memnûn olup dedi ki: “Şâhid olun ben de kocamda olan mehir hakkımdan vazgeçtim”

“O cennetlerde gözlerini zevcelerine hasretmiş asla başka bir kimseyi nazarından geçirmez kadınlar vardır ki, onları zevc (koca)’larından evvel insan ve cinden hiçbir kimse meshetmemiştir (dokunmamıştır). Hâl böyle olunca Rabbinizin nimetlerinden hangisini tekzîb edersiniz (yalanlarsınız).” (Rahmân s. 56-57) Ya’ni Ehl-i îmân ve ibâdet erbabı için hazırlanmış olan cennetlerde bakışlarını ancak kocalarına odaklamış ve kocalarından (kocalarından) başkasını hatırından geçirmez, başkalarına bakmaz hâtûnlar vardır. Ki, onları kocalarından evvel insandan olan hâtunları insanlardan ve cinlerden olan hâtûnları cinden hiçbir erkek meshetmemiş -dokunmamış-dır. Binâenaleyh, cennet ehlinin hâtunları gözleri ile kocalarından gayriye bakmadıkları gibi kalpleri ile de kocalarından başkasına muhabbet etmezler. Karı ile kocadan herbirinin kalbleri yekdiğerine karşı emîn ve muhabbetleri dâim olur. Şu halde rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlamaya cür’et edersiniz.

Âyet-i celîlede kadınların tesettürü – örtünmesi – övülmüş ve karı ve kocanın birbirine karşı muhabbetlerinin devamının ancak tesettürde (Kadınların ve erkeklerin nâmahremlere vücutlarının haram kısımlarını örtüp göstermemeleri ve şer’î tesettürün tamamında)* olduğuna işaret olunmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Sûre-i Yûsuf Tefsîri, 72-73.s.)

* (Kur’an, kadınların saygınlığını korumak gayesiyle onların hayalı davrenmalırını ve haramdan kaçınmalarını emreder. Tâ ki rezil heveslerin ayağı altında, şefkat madenleri olan bu kadınlar aşağılanmasınlar. Önemsiz bir meta hükmüne geçmesinler. Günümüzde maalesef kadınlar  yuvalarından çıkarılıp, perdelerini yırtılıp, alınır satılır bir nesne haline getirilmiştir. Açık – saçıklık, karı koca arasındaki samimi hürmet ve muhabbeti kaldırıp ailevi hayatı zehirlemiştir.)

24Oca 2013

hosgorMüslmümanlar olarak bizim dünya hayatı boyunca dikkat edeceğimiz hususlardan bir tanesi de, müslümanlar için hoş­görü sahibi olmamız.

Şimdi Türkiye’de herkese hristiyan ve yahûdî için hoşgö­rü sahibi olması, hoşgörü ile hareket etmesi telkin edilirken, müslümanların birbirine karşı hoşgörülü olmaları söylenmi­yor. Yani hıristiyana, yahûdîye hoşgörü telkin eden kişiler, Müslüman’a bir telkinde bulunmuyorlar. Maalesef bugün bir kısım müslümanlar, câmide ön saflardaki boş yerlere geç­mek için arkadan gelen cemaate bile hoşgörüde bulunmuyor. Cemaat dağılırken aynı müsamahasızlık yine devam ediyor, o kalabalık arasında birbirlerini itiyor, kalplerini kırıyorlar. Bir câmide en arkadaki en öndekini, en öndeki en arkadakini beklese beş-on dakikayı geçmez câminin boşalması. Halbuki Allah (c.c.) bize Onunla beraber olanlar inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. (Fetih s. 29)

buyuruyor. Şimdi müslümanlar neye çağırılıyor Türkiye’de? O küffâra karşı son derece anlayışlı olmaya…

Sahâbe Efendilerimiz birbirlerine karşı kenetlenmiş bir vücûd gibiydi. Medine-i Münevvere’deki bir sahâbeye bir hediye geldiğinde o hediyenin kırk evi dolaşıp tekrar ilk eve döndüğü defalarca vâki olmuştur. O zaman şimdiki gibi bol­luk zamanı değildi.Onlar ayrıca yoklukla da dünyevi yönden imtihan ediliyorlardı. Birine bir hediye geliyor, o onu başka­sına hediye ediyor, o başkasına, o başkasına derken yine dönüp dolaşıp ilk eve geliyor hediye. Allah Resûlu (s.a.v.) Hediyeleşin, muhabbetiniz artar. buyuruyor. Neticede hediye o ilk gelene tekrar dönünce, ‘Allah (c.c.) bunu benim aileme, çoluk çocuğuma göndermiş’ deyip kabul ederdi. Bize düşen, her yönüyle bize örnek olan Sahâbe Efendilerimiz gibi kâfirlere karşı son derece şiddetli olurken birbirlerimize karşı son derece merhametli olmamızdır.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sohbetlerinden derlenmiştir.)

24Oca 2013

AM-TAT~1Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) bana:

“Bana buğzetme, dînini terketmiş olursun!” buyurdular. Ben:

“Ey Allah’ın Resulü, ben size nasıl buğzederim? Allah hidâyeti bana sizin elinizden ulaştırdı” dedim.

“Arab’a buğzedersin, böylece bana buğzetmiş olur­sun” buyurdular.” (Tirmizî, Menâkıb)

Osman ibn-i Affân (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) buyur­dular ki:

“Kim Arab’ı aldatırsa şefaatime giremez ve sevgim de ona Ulaşmaz.” (Tirmizî, Menâkıb)

Bu iki Hadîs, Arab milletine karşı kötü his beslemenin teh­likesine dikkat çekmektedir. Müslümanlar kardeştirler, birbir­lerini sevecekler, aralarında buğz ve düşmanlığa yer verme­yecekler, birbirlerini aldatmayacaklar. Müslümanlar arasında bunlar haram olmakla birlikte, Arablara karşı yapılması daha büyük bir günâhı gerektirmektedir. Zîra Resûlullâh da Arab’dır. Şu hâlde meşû bir sebeb olmadan Arab’a karşı alınan tavır islâm’a karşı alınmış bir tavırdır, ikinci Hadîs böyle bir durum­da kişinin kalbinde Resul (s.a.v.) sevgisinin hâsıl olmayacağı­nı, dolayısıyla da Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisini sevmeyeceği­ni haber vermektedir. Bunlar bir Mü’min için felâkettir.

Dilimizde Arab düşmanlığı kokan sözlerin varlığı, pürüzsüz bir tende kanserli bir ur gibi durmaktadır. Meselâ, “Ne Şam’ın şekeri ne Arab’ın yüzü!”, “Arab saçına dönmek!”, hele kimi yö­relerimizde siyah köpeklere “Arab!” isminin verilmesi hiç kabul edilir bir durum değildir. Milletimizin şuuraltına Arab’ın; pis, pej­mürde, kara yüzlü, çirkin, işe yaramaz olduğunu yerleştirerek, Müslümanları bölmeye çalışmışlardı. Muhtelif kitablarda ingi­lizlerin yalanlarına inanıp da ihanet eden Şerîf Hüseyin ve ya­nındaki 2000 civarında adamından yola çıkarak, bütün Arab-ların hâin olduğu fikrini uyandıran bilgiler yazılıdır. Bu açıdan yahûdîlerin uydurduğu ve Müslüman halkları birbirine düşman etmeyi, onları zayıflatıp köleleştirmeyi amaçlayan sözlere asla itibar etmemeliyiz. Onlara inâd Şam’ın dünyaca meşhur şeke­rini de Arab kardeşlerimizi de seviyoruz!

(Sezai Karakoç)

24Oca 2013

Ehl-i Kitapla İttifak mı?ehlikitap

Bazı kimseler, “Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan Kelime-i Tevhid inancıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’i kabul ve tasdîk etmek ise şart olmayıp bir kemâl mertebesidir”. “Ehl-i kitap ile Amentü’de ittifâk hâlindeyiz.” iddiasında bulunuyor. Bu iddiaya “Âmentü” yü yani Îmân’ın şartlarını tek tek ele alarak cevap verelim:

1. Biz bir ilâha inanırız. O da Allâhü Teâlâ’dır. Onlar üç ilâha inanırlar. Hz. İsa (a.s.)’a tanrının oğlu ve tanrı diyorlar.

2. Onlar melekleri kız gibi görüyorlar; biz ise, meleklerde erkeklik dişilik olmadığına inanıyoruz. Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruluyor ki: “Allâh ile birlikte başka ilâh edinen cehenneme atılır. Rabbiniz oğulları size ayırdı da kendisi için kız olarak melekleri mi edindi? Elbette vebâli çok büyük söz ediyorsunuz.” (İsra s. 39-40) 

3. Onlar tanrı gökte derler, biz Allâh (c.c.)’u mekândan münezzeh biliriz.

4. Biz semâvî kitapların hepsine inanırız; onlar, Kur’ân’a inanmazlar. Biz bütün peygamberlere inanırız; onlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e inanmazlar.

5. Biz hayrın ve şerrin Allâh (c.c.)’dan olduğuna inanırız, onlar, (Tanrı kötülükleri takdir etmez) derler.

İncil ve Tevrat’ın hükümleri Kur’ân-ı Kerîm’in gelmesiyle nesholmuş, yürürlükten kalkmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin bütün hükümleri kıyâmete kadar geçerlidir. Allâhü Teâlâ, kıyâmete kadar değişmemek üzere İslamiyeti bütün insanlara din olarak göndermiştir.

Âyet-i Kerîme’de, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır.” buyurulduktan sonra, “(Rahmetim) Allâh’dan korkup, haramlardan kaçan, zekâtlarını veren ve âyetlerimize inananlar içindir” buyuruluyor. (Araf s. 156) Bundan sonraki ayette de, “Ümmî peygamberime (Hz. Muhammed (s.a.v.)’e) uyanlar için” buyuruyor. Yine, Âyet-i Kerîmelerde, “Allah indinde hak din ancak İslâmdır.” (Âl-i İmran s. 19) “İslâm’dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.” (Âl-i İmran s. 85)buyuruluyor.

“Cennete sadece müslüman olan girer.” (Buharî)

***

HZ. İBRAHİM (A.S.)’IN YOLUNDA OLANLAR ANCAK ÜMMET-İ MUHAMMED (S.A.V.)’DİR.

Allah Teâlâ hazretleri İbrahim (a.s.)’ın menâkıb-ı celîlesini beyândan sonra İbrahim (a.s.)’ın övülmüş ahlâklarından yüz çevirenlerin hallerinin hâyret verici olduğunu beyân etmek üzere:

“İbrahim’in milletinden kim yüz çevirir? Kimse yüz çevirmez, ancak nefsine ihânet eden ve nefsini zulmet (karanlıklar) içinde terk eden yüz çevirir! Zât-ı ulûhiyetime kasem (yemin) ederim ki Biz muhakkak dünyâda İbrahim’i ihtiyar ile (seçerek) nâs (insanlar) arasında nübüvvete intihâb ettik (peygamberlik verdik) ve o âhirette de elbette sâlihler zümresindendir.”

Şu halde İbrahim (a.s.)’ın milletine ittibâ etmek lâzımdır.

Gerek Yahudi ve Nasâra (Hristiyan) ve gerekse Arap, cümlesi İbrahim (a.s.)’a mensûb olmakla iftihar (eder) ve menkîbelerini  anmaktan ve fiillerine uymaktan şeref duydukları halde, Resûlullah (s.a.v.)’e îmandan yüz çevirmeleri hayret vericidir. İbrahim (a.s.) kendi zürrîyetinden Resûl gönderilmesine duâ buyurmuş ve bu duâsı eseri olarak âhir zaman Nebî’si (s.a.v.) Efendimiz gönderilmiş iken Resûlullah (s.a.v.)’e tâbi olmadılar.

Hazin Tefsîri’nde beyân olunduğuna nazaran Âyet-i Celîle’nîn iniş sebebi Abdullah ibn-i Selâm (r.a.)’ın yeğenlerinden Muhâcir’in îmandan geri durmasıdır. Abdullah İbn-i Selâm yeğenleri Seleme ile Muhâcir’i dîn-i İslâma davetle:

“Ey yeğenlerim! Siz bilirsiniz ki Allah teâlâ Tevrat’ta “İsmail (a.s.)’ın neslinden Ahmed isminde bir Nebî ba’s edeceğim (göndereceğim), O’na îmân eden ihtida eder (hidayete erer) ve necat bulur (kurtulur) ve îmân etmeyen dalâlette (sapıklıkta) kalır ve mel’un olur.” buyuruyor, deyince, Seleme’nin îmân edip, Muhâcir’in geri durması üzerine bu âyet-i celîlenin nâzil olduğu rivâyet edilmiştir.

(Hz. Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), 17-18.s.)