Güncel Meseleler

21Haz 2015

“Peygamberim, mü’minleri cihâda teşvik et! Eğer senden harbin şiddetlerine sabredecek yirmi kişi bulunursa onlar iki yüz düşmana galebe ederler ve eğer sizden yüz kişi olursa onlar o kâfirlerden binine galebe ederler.Çünkü kâfirler idraksiz bir gürûhtur.” (Enfâl s. 65) Bu âyeti kerîme Bedir gazâsında harb başlamazdan evvel önce Betda mevkiinde nâzil olmuştur.Bu âyet nâzil olduktan sonra Resûlullâh (s.a.v.), Ashâbını saff-ı harb nizâmına koyup düşmanla karşı karşıya geldiklerinde düşmana saldırmağa teşvik ederdi. Nitekim Bedir günüde kemiyet ve keyfiyet cihetinden dört misli çok bir düşmanla karşılaşan ashâbını, sâhası göklerle yer kadar geniş olan cennet vaadiyle teşvik eylemiş ve galebe tahakkuk etmiştir.  İbn-i Abbas (r.a.)’in rivâyetine göre, Müslümanlar on misli çokluğundan düşmanla çarpışmayı ağır bulmuşlardı. Bunun üzerine bu ağırlık tahfif ve Enfâl sûresinin altmış beşinci âyeti neshedilerek altmış altıncı âyet nâzil olmuştur. “Şimdi Allâh sizden -yükünüzü- hafifletti ve bildiki sizde muhakkak bir zaaf vardır. Şimdi sizden sabır edebilecek yüz kişi olursa onlar iki yüze galebe ederler. Sizden bin kişi olursa onlarda Allâh’ın izniyle iki bine galebe ederler. Çünkü Allâh sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl s. 66) Bu âyet-i kerîmenin mazmûnuna göre harb sahasında Müslüman kuvveti düşmanın yarısı derecesinde az ve zayıf olursa çarpışmak vâcibdir. Fakat bundan da az bir hadde indiği sûrette düşmana atılmak vâcib değildir. Belki bir takım harb vesilesi olabilecek şeylere göz yumurak harb tehlikesini atlamak caiz
olur. Alî bin Ebi Talib ( r.a.)’in İbn-i Abbas (r.a.)’den rivâyetide böyledir. Burada istifâde edilen fâideler cümlesinden biriside memleketi düşmana karşı muhafaza için serhadleri tutmak ve kapamak Allâh (c.c.) yolunda harb ve kıtal ecri gibi ecri mucib olduğudur. O cümleden biriside insana ezâ ve meşakkat ârız olduğu zamanlarda o meşakkati kaldırmak ve fıtrî kuvvetleri
yerinde tutmak için şiir inşâdının câizi olmasıdır.
(Hz.Mahmûd Sami Ramazanoğlu (k.s.) Mûsahâbe 3, s.184-185

19Haz 2015

Abdullah b. Mes‘ud (r.a.) şöyle buyuruyor: “Kıyâmet gününde bütün insanlar dünyada az bir geçimle yetinmiş olmayı temenni edecektir. Nefsinde bir şüphe bulunmadığı sürece sizden herhangi birinize akşam ya da sabah içinde bulunduğu durum zarar veremez. Sizden birinizin bir ateş korunu ağzına alıp sönünceye kadar tutması, Allâh (c.c.)’un kendisi için hükmettiği birşeye “Keşke bu olmasaydı!” şeklinde itiraz etmesinden daha hayırlıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye I/137.) Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kuvvetli mü’min, Allâh (c.c.) nazarında zayıf
mü’minden daha sevgili ve daha hayırlıdır. Aslında her ikisinde de bir hayır vardır. Sana faydalı olan şeye karşı gayret göster. Allâh (c.c.)’dan yardım dile, acz izhar etme. Bir musibet başına gelirse: “Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi!” deme. “Allâh (c.c.) takdir etmiştir. O (c.c.)’un dilediği olur!” de! Zira “eğer” kelimesi şeytan işine kapı açar. (Kütüb-ü Sitte, Kader Bölümü 3. Fasıl)
Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur: “İster hoşuma giden olsun isterse de gitmeyen; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için farketmez. Çünkü ben hayrın hoşuma
gidende mi yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.” (Kenz, II/145) Hz. Alî (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Allâh (c.c.)’un kazâ ve kaderi kendisine râzı olan ya da olmayan herkes üzerinde
hükmünü icrâ eder. Ancak hükmüne râzı olanlar sevap kazanır kenrâzı olmayanların tüm amelleri boşa gider.” (Kenz,  II/145)
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular: “Her ümmetin mecûsîleri vardır. Benim ümmetimin mecûsîleri de kader yok diyenlerdir. Onlardan kim ölürse cenâzesine gitmeyin, hastalanırsa ziyâret etmeyin. Onlar Deccal’ın taraftarıdırlar. Allâh Te‘âlâ onları Deccal’in zümresine ilhak etmeyi va‘d etmiştir.”

(Sünen-iEbû Dâvud)
(Fıkh-ı Ekber Şerhi, 253-254.s

18Haz 2015

(Ramazân ayının başında veyâ ortasında veyâ sonunda
üç kere okunacak dua.)
“Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Allâhü Râbbün ahadün samedün ferdün li’l-‘âlemîne,
nebîyyinâ Muhammedin erselehu mübeşşiran. Li’l-kâfirîne
münzirûne münzîran mine’n-nâri ve münziran nebîyyinâ
Muhammedün ahadün, hâmidün ve kâsimun ve şâhidün
li’l-mü’minîne ve kâimun nebîyyinâ Muhammedün vehüve
nebîyyü’l- Mustafâ salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem.
Ve’l-imâmu’l-murtezâ, ve’r-resûlü’l- müctebâ, nebîyyinâ
Muhammedün hüve’r-resûlü’l-murselü, sâhibu’l-kitâbi,
münziru ve’l-kitâbu’l-mecdü, nebîyyinâ Muhammedün
sâhibu’l-livâ’i ve’l-minberi ve’l-burâki’l- ezheri ve’r-rızâ’i
ve’l-kevseri nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü’l-cinâni Ahmedün,
‘abdun mutî‘un, ‘âdilün, ‘abdun, cevâdün, nâfi‘un,
li’l- müşrikîne kâilün, nebîyyinâ Muhammedün ve şefî‘unâ
Muhammedün ve resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün
hayrun li’l-’âlemîne şefî‘un li’l-müznibîne ve’lmücrimîne,
nebîyyinâ Muhammedün ihtârahu ve erselehu
fî hâlkıhî şerrafehu, yuhibbuhu nebîyyinâ Muhammedün
salla’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî
ecma‘îne bi-rahmetike yâ erhame’r- râhimîn.”
Ramazân-ı Şerîf’te Okunacak duâlar:
İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn”
İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü’z- zünûb”
Son on (10) gün: “Yâ ‘atîga’r- rigâb”
1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def‘a okunmalıdır.
2. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gecesi Fetih Sûresi
okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden biizni’llâhi
Te‘âlâ muhâfaza olunur.
3. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i
Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.
4. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gününde 363 (üç
yüz altmış üç) İhlâs-ı şerîf okunur.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 42.s)

17Haz 2015

Nasîhat isteyebilmek Müslümânların birbirleri üzerindeki
haklarındandır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Yanında olan
ilmi gizleyenin başına, yarın kıyâmette cehennem ateşin
den kamçı ile vurulur.” buyurmuşlardır. Yine buyurmuşlardır:
“Din nasîhattir.” (Hz. Ebû Hureyre (r.a.)) Nasîhat edecek kimsenin
önce kendine nasîhat etmesi, nefsine öğüt vermesi lâzımdır.
Ancak nefsi kabul ederse, başkalarına nasîhat etmelidir. Allâhü
Te‘âlâ: “Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?
Yapmayacağınızı söylemeyiniz, Allâh yanında
şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff s. 2-3) Nasîhat edecek
olan kişi buna dikkat etmelidir.
Müslümân, hasta olduğunda müslümân kardeşini ziyâret
etmelidir. Hasta olanı bir defa ziyâret etmek farz-ı kifâyedir.
Hadîs-i şerîfte: “Sabahleyin bir Müslümân hastayı ziyâret
eden Müslümâna, yetmiş bin melek, sabahtan akşama kadar
mağfiret dilerler. Akşamleyin onu yoklarsa, yetmiş bin
melek, onun için sabaha kadar mağfiret dilerler ve onun için
cennette bir bahçe olur.” (Ebûl-Leys Semerkandi) buyrulmuştur.
Başka bir hadîs-i şerîfte: “Hastayı yoklayan şehîd sevâbına
kavuşur.” buyrulmuştur. Hasta ziyâretine giden kimse hastadan
uzak durmamalıdır. Zira uzak durmak bid’attir. Hastaya duâ
etmeli ve onun için Allâh’tan şifâ dilemelidir. Şöyle duâ etmelidir:
“Es’elullahe’l-azîm Rabbel-Arşi’l azîm en yeşfîke.”
Ölünün defin hazırlıkları ve cenazesinin uğurlanması farz-ı
kifâyedir ve Müslümânların birbirleri üzerindeki haklarındandır.
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir ölünün cenaze namazını kılana
bir kırat sevâb verilir” buyurdular. “Ya Resûlullâh (s.a.v.), bir
kıratın ağırlığı ne kadardır” dediklerinde: “Onun daha küçüğü
Uhud Dağı kadardır.” buyurdular. (Buhârî) Müslümânın
Müslümân üzerinde hakları vardır. İnanan kimse bu hakları
gözetmelidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Mü’min, kardeşi Müslümânın hukukunu gözetmez. Halbuki
kıyâmette Allâhü Te‘âlâ’nın huzûrunda bu haklar ondan
istenir. Akıllı olanın bu haklara riâyet etmesi, kıyâmette istendiğinde
âciz kalmaması gerekir.”
(Muhammed Rebhâmî, Riyâdün Nâsihîn, 232-241.s.)

15Haz 2015

Hastalanmaktan veya hastalığın artmasından korkan kimse
oruç tutmaz veya orucunu bozar. Zira Allâh (cc) şöyle buyurmuştur:
“Sizden her kim hasta veya yolcu olursa, (tutamadığı
günler kadar) diğer günlerde oruç tutar” (Bakara s.
184) Yani hasta veya yolcu Ramazanda (isterse) oruç tutmaz.
Tutmadığı günler sayısınca, diğer günlerde oruç tutar.
Yolcunun oruç tutması, tutmamasından daha iyidir. Çünkü
yolcunun oruç tutması azimettir. Azimete uymak ise,
ruhsata uymaktan daha iyidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.)
şöyle buyurmuştur: “Yolcu oruç tutmazsa, bu ruhsattır.
Tutarsa, daha fazîletlidir.” Tutmaması da caizdir. Zikredilen
hadîs-i şerîfde bu hüküm yer almaktadır.
Ramazanda yolculuğa başlamak caizdir. Buna dair icmâ
vardır. Bir kimse fecrin doğuşundan (oruç başladıktan) sonra
yolculuğa çıkarsa, o gün orucunu bozmaz. Oruca başlarken
mukim olduğu için, o günün orucunu tamamlaması
lâzımdır. O orucu kendi arzusuyla iptal edemez. Bozduğu
takdirde, hem kaza ve hem de keffaretle mükellef olur. Ama
hastalanması hâlinde hüküm bunun tersinedir. Çünkü bu
durumda oruç tutmama özrü ona, ibâdet edilme hakkına sahib
olan Allâh (c.c) tarafından gelmiştir. (Bunun kararı, müslüman
olduğu bilinen uzman bir doktor tarafından verilebilir)
Hâmile veya çocuğunu emziren bir kadın çocuğunun
veya kendisinin durumundan korkarsa, oruç tutmaz. Sonradan
sadece tutamadıklarını kaza eder: Bu hüküm hastanın
durumuna kıyaslanarak verilmiştir. İki mes’ele arasındaki
ortak nokta; zorluk ve zararın bertaraf edilmesidir.
Oruç tutamayan yaşlı kimse de tutmaz. Her gün için bir
fakir doyurur: Çünkü o, oruç tutmaktan âcizdir. Kaza etmesi
de umulmaz. Bu sebeple onun oruç tutma farzı ölünün ki
gibi fakire yemek yedirme şekline dönüşmüştür. Bu hususta
Allâh (c.c) şöyle buyurmuştur: “Oruç tutmaya güçleri
yetmeyenlere bir fakiri doyuracak kadar fidye gerekir.”
(Bakara s. 184) (Mevsilî, el-İhtiyar, c.1 s. 273-274)

14Haz 2015

Şeyh Muhyiddin-i Arabî (k.s.) hazretleri, “el-Futûhatü’IMekkiyye”
isimli kitabının vasiyetlerinde şöyle der:
Bizim yanımızda insanların ileri gelenlerinden biri cüzzam
hastalığına mübtelâ oldu. Cüzzam hastalığından Allâhü
Te‘âlâ hazretlerine sığınırız. Onu gören bütün tabipler (ve mahir
doktorlar) onun için;
– “Cüzzam hastalığı tam olarak bu adama yerleşmiş! Bu
hastalığın artık tedâvi edilmesi mümkün değildir!” dediler.
Kendisine Sa’d es-Suûd isimli bir muhaddis ve medreselerde
hadis-i şerif öğreten zât onu gördü. Bu zâtın Efendimiz
(s.a.v.) hazretlerinin hadîs-i şerîflerine îmânı tam idi. Muhaddis
sordu:
– “Ey hasta! Neden kendini tedâvi ettirmiyorsun (Allâhü
Te‘âlâ hazretler dert vermiş ise derman da vermiştir! Neden
doktorlara gitmiyorsun?)” Hasta olan zat;
– “Efendim! Benim hastalığımın ilâcı ve tedâvisi yokmuş!”
dedi. Sa’d es-Suûd buyurdular:
– “Tabipler yalan söylüyorlar! (Ya da bilmeden konuşuyorlar)!
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bütün tabiplerden daha
uzman ve mahir bir tabip idi. Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri,
çörek otunun tohumu hakkında şöyle buyurdular: “Muhakkak
ki o (çörek otu tohumu) bütün hastalıklara şifâdır…”
Senin başına gelen bu cüzzam hastalığı da bu hadîs-i
şerîfte mutlak olarak zikredilen hastalıklardan biridir.
Sonra o muhaddis Sa’d es-Suûd:
– “Bana çörek otu tohumu ile bal getirin!” dedi.
Çörek otu habbeleriyle balı birbirine karıştırdı. Hasta adam
o karışımı bütün bedenine sürdü. Başına, yüzüne, kollarına
ve ayaklarına… Ve ondan biraz yedi. Bir saat kadar öylece
adamı olduğu halde terk ettiler.
Bir zaman sonra adam gidip yıkandı. Onun o cüzzamlı
derileri soyuldu. Yepyeni bir deri çıktı. Saçından düşenlerin
yerine yenisi çıktı. Adam cüzzam hastalığından şifâ buldu.
Eskiden âfiyette olduğu hal üzere geldi.
(İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, c.9 s. 709-710)

11Haz 2015

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim (dinen geçerli) hiç bir özrü olmadığı halde
Ramazanın bir günü dahi (bilerek) oruçsuz geçirirse,
Ramazan’m dışında ömrü boyunca oruç tutsa da onun
yerini asla tutamaz.”
Aralarında Hz. Alî (r.a.) da bulunduğu bazı âlimler bu
hadîse dayanarak, “Ramazân orucunu geçerli bir sebep olmadan
yiyen kimse ömür boyu oruç tutsa da yine onu kaza
edemez.” görüşüne varmışlardır Eğer oruca başlayıp da
bozmuş ise kazâ olarak tutacağı bir güne ilâve olarak altmış
gün (keffâret) orucu tutar, üzerinden farz borcu kalkmış olur.
Elbette mübârek Ramazândaki bereket ve fazîletleri kazanamamış
olur. Yukarıdaki hadîste zaten Ramazânda oruç
tutmakla elde edilen bereketin (Ramazân dışında tutulan
oruçla) elde edilmeyeceği kasdedilmiştir. Bütün bunlar oruç
sonradan kaza edildiği takdirdedir. Bir de devrimizdeki bazı
fasıkların yaptığı gibi daha baştan hiç oruç tutmayan birinin
sapıklığına ne demeli? Bu gibi kimseler “Orucu evinde yiyecek
bir şeyi olmayanlar tutsun” veya, “Bizi aç bırakmakla
Allâh’ın eline ne geçecek” vs… Bu gibi laflardan son derece
sakınılmalıdır.
Ramazâanda açıkça ve özürsüz olarak orucunu yiyen
kimselere karşı, bu çirkin hareketten nefret ettiğimizi açığa
vurma mesuliyetimiz vardır. Îmânın, bunun kötü olduğunu
kalpten geçirmekten daha aşağı bir derecesi yoktur. Oruç
tutmayan bir kimse, oruçla alay etmese bile özürsüz oruç
tutmadığı için yine de fasık olur.
Hadîs-i şerîf: “Ramazan ayı mübârek bir aydır. Allâhü
Te‘âlâ, size ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet
kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar
bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir.
O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum
kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.” (Nesâi)
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, 590-591.s.)

09Haz 2015

Ebû Hüreyre (r.a), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e
hiç kimsenin sormaya cesâret edemediği şeyleri sormak
husûsunda son derece cesur davranır, hiç çekinmezdi. Birgün
Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz’e: “Yâ Resûlullâh! Nübüvvetle
alâkalı ilk gördüğünüz alâmet nedir?” diye sordu.
İki cihânın saâdet rehberi olan Allâh Resûlü (s.a.v) şöyle
buyurdu: “Ey Ebû Hüreyre! Mâdem sordun, söyleyeyim.
Ben on yaşlarındayken birgün sahrâda idim. Başımın üstünden
gelen bir sesle irkildim. Bir adam diğerine sordu:
“Bu, O mudur?”
Öteki cevap verdi:
“Evet, bu O’dur.”
O zamâna kadar hiç kimsede görmediğim yüzler,
kimsede bulmadığım rûhlar ve hiç kimsede görmediğim
elbiselerle karşıma çıktılar. Yürüyerek bana doğru gelen
o iki adamdan her biri, bir kolumdan tuttu, fakat dokunduklarını
hiç hissetmedim.Biri arkadaşına: “Haydi O’nu
yere yatır!” dedi.
Berâberce beni yere yatırdılar. Ben hiçbir zorluk ve
güçlükle karşılaşmadım. Yine biri diğerine: “Haydi göğsünü
aç!” dedi ve o da açtı. Fakat ne kan gördüm, ne de
bir acı hissettim. Ona yine şöyle dedi: “Haydi, oradaki
kin ve hasedi çıkar!”
O da oradan kan pıhtısı gibi bir şey çıkardı. Sonra onu
fırlatıp attı. “Haydi, şimdi onun yerine şefkat ve merhameti
yerleştir!” dedi. Çıkardıkları şey büyüklüğünde ve
gümüşe benzeyen bir şey koyduklarını gördüm. Sonra
sağ ayağımın başparmağını tutup oynattı ve: “Haydi
selâmetle git!” dedi.
Ben kalkıp giderken içim şefkat ve merhametle dolu
idi. Ondan sonra da hep küçüklere karşı şefkat, büyüklere
karşı da merhamet hissettim.”
(Ahmed b. Hanbel , V, 139; Heysemî, VIII, 223)

08Haz 2015

Vekîl, vekâlet verenin ihtiyaç duyduğu bütün şeyleri yapmaya
yetkili kıldığı kimsedir. Bu yüzdendir ki insanlar vekâlet
olarak, ihtiyaç duyduğu mahsus ve makûl bütün işleri gerçek
ve bağımsız tek vekîl olan Allâh (c.c.)’ya havale etmektedirler.
İnsanı ilgilendiren bütün işlerde Allâh (c.c.)’ye güvenip
dayanmalı, O (c.c.)’ya sığınmalı ve yalnız O (c.c.)’dan
yardım dilemeliyiz. Zira inananlar, inanmayanlar, iyiler, kötüler,
kuşlar, vahşi ve evcil hayvanlar, her ihtiyaç sahibi Allâh
(c.c.)’ye güvenip dayanır. Yalnız O (c.c.)’ya tevekkül ederler.
Allâh (c.c.)’nun özel ve seçkin dostları, îmanla, dinine
yardım etmekle, sözünü yüceltmekle, düşmanlarına karşı
cihad etmekle, O (c.c.)’yu sevmekle ve emirlerine uygulamakla
Allâh (c.c.)’ye tevekkül ederler. Buhârî’nin naklettiğine
göre İbn Abbas (r.a.): “Hz.İbrahim (r.a.) ateşe atıldığı zaman
‘Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl’ (Allâh (c.c.) bize yeter. O
(c.c.) ne güzel Vekîl’dir.)” sözünü söylediğini bizlere bildirmiştir.
Buna göre vekîl, koruyan, himâye eden, kefil olan,
adâletli davranan ve yeterli olan anlamlarına da gelmektedir.
Vekîl olan Allâh (c.c.), pek zengindir. Kul, kalbini işlerden
uzak tutmalı, bütün işleri Allâh (c.c.)’ya havale etmeli, bu işlerin
sıkıntı ve zorluklarıyla kalbini meşgul etmemelidir. Yine
de kul bütün bu sıkıntı ve zorluklara rağmen Allâh (c.c.)’dan
çok isteklerde bulunmamalı ve O (c.c.)’nun verdiklerine râzı
olup sabretmelidirler. Zaten eğer insanlar, kendi üzerlerine
düşen bütün vazifeleri yaptıktan sonra, Allâh (c.c.)’ya tevekkül
edip işlerini O (c.c.)’ya ısmarlarlarsa mutlaka muradlarına
nâil olurlar. Şunu da unutmamak lâzımdır ki sırt üstü yatıp
ben işimi Allâh (c.c.)’ya havâle ettim diyenler her saadetten
mahrum kalırlar. Meselâ şu var ki: Çalıştık, toprağa tohum
ektik, mutlaka başak toplayacağız, o iş ister istemez olacak
dememeli, tesiri Yüce Allâh (c.c.)’dan beklemeliyiz. Bu sebepler
birer vasıta hükmünde olup, bütün tesir yine Allâh
(c.c.)’nun elindedir.
(Kurtubi – Beyhaki – es-Sa’di, Esmâü’l-Hüsnâ, 430-435.s.)

08Mar 2015

Bildiğiniz gibi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanıyor.
Kadın ve erkeği birbirine rakipmiş gibi göstermek her
iki cinse karşı da yapılmış bir zulümdür. Çünkü onlar, birbirinin
tamamlayıcısıdır ve Allâh bunu bir hikmetle yaratmıştır:
“Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratıp
aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de onun varlığının
delillerindendir.” (Rûm s. 21)
Kadın hakkı ve özgürlük sloganlarıyla kadının hak ve özgürlükleri
elinden alınmıştır. Çağımız insanı kadını yeterince
tanıyamamıştır. O, zarif ve ince yapılı olup şefkat ve merhamet
meziyeti yüksektir. Annelik görevini yerine getirerek
sıcak bir aile ortamında mutlu olmak kadının yaratılışında var
olan bir özellik. Kadının görevleri yapı ve yaratılışına uygun
olmalıdır. Eşitlik söylemleriyle narin yapılı bir varlığa kaldıramayacağı
görevler yüklemek âdil bir tutum değildir. Süslü ve
cilâlı sözlerle kadını vahşî Kapitalizm’in kölesi, sömürü çarkının
kurbanı yapmak kadın hak ve özgürlüğü olamaz.
Kadın, gerçek yerini İslâm’da bulmuştur. Asrı Saadet’te
annelik, aile kurma, çocuk sahibi olma hakkını ideal anlamda
kullanmıştır. Bununla birlikte kadınlarda otorite ve dirâyet gibi
meziyetler diğer meziyetlerine göre biraz daha geri plândadır.
O yüzden aile reisi erkektir. Kadından otorite olmaz.
Kadında olmayan bir yeteneği ondan istemek kadına yapılmış
bir iyilik değildir. Onun tabiî ve fıtrî özelliklerini dikkate
almayanlar dengeyi bozar, problemlerin artmasına sebep
olurlar.
Günümüzde oradan oraya koşturan kadınlar, kreşlerde
anne şefkatini (boş yere) arayan çocuklar ve fast food tarzı
bir yaşam sürülen ev bozulan dengenin yansımalarıdır.
Bu problemlerin çözüm yolunu Allâh Resûlü (s.a.v.) 1400
yıl önce insanlığa sunmuştur: “Kadın bir avrettir. Kadının,
Allâh’a en yakın olduğu yer, kendi evidir. Dışarı çıktığında
şeytan, onu erkeklere süslü göstermeye çalışır.” (İbn
Battal, 4/82)
(Basından Derleme)