Güncel Meseleler

17Eyl 2017

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.
23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye haline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.
Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh hazretlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beyliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.
Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’z-zamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”
Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn.
*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allah (c.c.) onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.
**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler.
***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

14Eyl 2017

Hasedin zararının dünyada da dinde de, (âhirette de) sana ait olduğunu bilmelisin. Hased edilen için iki hususta da bir zararı olmadığına, bilâkis faydası olacağına akıl erdirmelisin.
Sana dindeki zararı, Allah’ın (c.c.) kazasına, takdirine razı olmaman, ona kızman ve kullarına böldüğü nimeti beğenmemen, O’nun adaletine baş kaldırman ve bu yüzden Allah (c.c.)’den gelen şeyleri inkâr edip mü’minlerden birine vâcip olan nasihati bırakarak kötü fikir ve fena niyet beslemendir ki, bu haramdır. Dünyadaki zararı ise, gam, keder, üzüntü, nefis daralması (ruhî sıkıntı) dır. Hased edilene bir zararı olmadığı meydandadır. Çünkü senin hasedinle nimet ondan ayrılmaz, günahkâr da olmaz. Ahirette ise senden zulüm gördüğü için bir mazlum olarak fayda görecektir; bilhassa ona karşı olan hasedini söz ve fiile çıkardığın, yani gıybetini yaptığın, onun gizli hallerini meydana döktüğün, sövüp saydığın takdirde. Bütün bunlar onun âhirette faydalanacağı bir takım hediyelerdir ki ona hediye etmişsin. Dünyadaki faydası ise, kendisine düşmanlık eden hasedçinin kötümser ve gamlı kederli olmasıdır. Çünkü halkın en mühim maksatlarından biri de düşmanlarının kötü duruma düşmesi ve üzüntülere kapılmasıdır.
Hasedin ameli yönden ilacı, hasedin gerektirdiği şeyin karşıtıyla nefse teklifte bulunmakla mümkündür. Şöyle ki, hased onu yerme ve kötülemeye sevkedecek olursa, o dilini (hased olunan kimseyi) övmeye zorlayacaktır. Onu tekebbüre sevkedecek olursa, o, hased olunana karşı mütevâzi davranmaya kendini zorlayacak ve özür dilemeyi tasarlayacaktır. Ve hased iyilik ve ihsânda bulunmayı men edecek olursa, o, hased olunana daha fazla iyilik ve ihsânda bulunmayı kendi için lüzumlu sayacaktır. Onu bedduâ etmeye sevkedecek olursa, o hased olunan kimsenin elindeki nimetin artması için duâ edecektir.
Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: «İnsanlar hased edişmedikleri müddetçe hayır üzeredirler.» (Taberani)
(İmâm Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye, s.188)

29Ağu 2017

İslâm hukuku insafla incelendiğinde zaman, toplumların mutluluk ve istikrarına tek çare ve ilaç olduğu görülecektir.
1- İslâm hukuku, kaynak itibari ile beşer üstü olduğundan, müeyyide ve kaideleri ile her zaman şamil, insan cinsinin ihtiyaçlarını karşılayacak genişlikte ve mükemmeliyette olduğu için, beşer tarafından düzenlenen kanunlardan büyük bir üstünlük ve imtiyaza sahiptir.
2- Onun hükümleri insanoğlunun ruh tekâmülünü ve güzel ahlâkının gelişmesini hedef almakta ve bütün davranışlarında kontrol altında olduğu hissini ve inancını vermektedir. Gücünü, adalete ve ahlâki kurallara bağlı kalmaktan alır.
3- İslâm hukuku ihtiva ettiği hüküm ve müeyyidelerle beraber, ahlâki prensiplere de büyük bir yer ve değer vermektedir. Koymuş olduğu tedbirler tatbik edilmiş olsa, can, mal ve namus korunmasında, bütün beşeri sistemlerden daha üstün olacağı muhakkaktır. Çünkü beşeri sistemlerde, yalnız mağdurun hakkını nazara almakla yetinmekte, bundan da daha önemli olan toplumun güveninin ve ahlâkının ihlal edildiği düşünülmemektedir. Toplumun selameti açısından hukukta bu dar görüş asla doğru ve isabetli olmaz.
4- Beşeri düzenlerde genel kaide şudur: Ceza hukukunda, suçun seldi ve mahiyeti ne olursa olsun hâkim karar vermedikçe, maznun suçlu değildir, herkes gibi vicdanı hür ve temiz bir vatandaş olarak yaşamakta ve bir suçsuzun yararlanacağı bütün haklardan istifade etmektedir. Bu durum uzun zaman sürmekte ve hatta bazen senelerce devam etmektedir. Adaletin böylesine sürüncemede kalması toplum vicdânını rahatsız etmektedir. Bununla beraber kanun koyucu bir beşerdir, ferdi ve sosyal olayların tesiri altında kalması mümkün ve hatta muhakkaktır.
(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, s.123)

23Ağu 2017

Âişe (r.anhâ)’dan rivâyetle: Resûlullah (s.a.v.) zamanında bir kimse vardı. Zilhicce ayı görününce oruç tutardı. Bu hâli Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaşınca, onu huzuruna çağırıp: “Seni bu günlerde oruç tutmaya mecbur eden sebeb nedir?”
buyurdu. “Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Şu günler, meşâir ve hacc günleridir.

Hacıların duâlarına ortak olmayı Allâhu Teâlâ’dan istedim” cevabını verdi. Resûlullâh (s.a.v.) ona: “Zilhicceden oruç tuttuğun her gün için, bin köle azâd etmiş, bin deve kurbân eylemiş ve Allâh (c.c.) yolunda cihâd eden gâzî ve askerleri götürmek için bin at hediye etmiş gibi sevâbın vardır. Arefe günü olduğunda senin için iki bin köle azâd etmiş, ondan önce bir sene ve sonra bir sene oruç tutmuş gibi sevâb vardır.” buyurdu. İbn-i Abbâs (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte Nebî (s.a.v.): “İçinde oruç tutulacak ve sâlih ameller işlenecek günler içerisinde Allâhü Tealâ katında Zilhiccenin ilk on günündekilerden  daha sevgili yoktur.” buyurduğunda, orada bulunanlar, “Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Allâh (c.c.) yolunda cihâd da mı ondan sevgili değildir?” diye sordular. Cevâblarında: “Allâh (c.c.) yolundaki cihâd da ondan sevgili değildir. Ancak mal ve canı ile beraber cihâd için çıkıp da, geriye hiçbir şey bırakmaksızın, bu uğurda mal ve canını feda eden kimse müstesnâdır ve Allâhu Teâlâ katında daha sevgilidir.” buyurdu.

Nebî (s.a.v.): “Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amel yedi yüz katıyla mükâfatlandırılır.” (Tâberânî) Bu günlerde fakîre sadaka veren, peygamberlere yardım etmiş gibi olur. Bir hasta müslümanı yoklayan, Allâhu Teâlâ’nın evliyâ kullarını ziyâret etmiş, dolaşmış gibi olur. Bir cenazede bulunsa, Allâhu Teâlâ’nın ayını uğurlamış gibi olur. Bir mü’mine elbise giydirse, Allâhu Teâlâ ona Cennet hullesi ihsân eder. Bir yetimin gönlünü etse, Allâhü Teâlâ kıyâmet günü onu Arş’ın gölgesinde bulundurur. İlim meclisinde bulunsa, peygamberler meclisinde bulunmuş gibi olur.

(Hz. Seyyid Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyet’ü-tâlibîn, s. 352-353)

20Ağu 2017

Nebî-yi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah (c.c.)’nun eli cemaatle birliktedir”. Yani Allah (c.c.)’nun rahmeti, şefkati ve lütufları, cemâate yönelmiştir. Cemaatle namaz bırakılırsa, kul için bunun zıddı düşünülebilir (bu lütuflardan mahrum kalır) (İ. Şa’rani)
Bu konuda diğer hadis-i şeriflerde de şöyle buyrulmuştur: “Cemâatle namaz, sünnet-i hüdâlardandır (Merğinâni). Cemâatle namazı terk eden, ancak münafıklardır. « (Nasbü’r-râye c. 2, s. 21) «Sıhhati yerinde olduğu halde, ezanı duyup da ona icâbet etmeyenin namazı geçerli değildir». (İbn-i Mâce, Beyhâkî) «Namaz ezanını duyup da mâni bir özrü olmadan onu izlemeyenlerin kılacakları namazı Hakk Teâlâ kabul etmez».

Mâni özrün ne olduğu Efendimiz (s.a.v.)’e sorulmuş, Efendimiz (s.a.v.), «Korku veya hastalıktır», buyurmuşlardır». (Ebû Dâvud ve İbn Hibban) Namazın kabul olunmamasının manası, bu namazdan dolayı Allâhu Teâlâ tarafından kişiye verilmesi beklenen sevabın verilmeyip sadece namaz borcunun üzerinden düşmesi demektir. Hadislerde geçen “Onun namazı olmaz” sözünden de bu kastedilmiştir. Çünkü mükâfatı ve ikramı olmayan namaz, namaz olur mu? Bu, İmâm Ebû Hanife (r.a.)’e göredir. Sahâbe ve Tabiinden (r.a.e.)’dan bazılarına göre ise, bir mazeret olmadan namazı cemaatle kılmamak haram, cemaatle kılmak ise farzdır. Hatta birçok alimlere göre (cemaatsiz kılınan) namaz, namaz değildir. Gerçi Hanefi Mezhebi’ne göre namaz olur ama kişi cemaati terkettiği için mutlaka suçlu durumuna düşer.

Hz. İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilen hadis-i şerif’te (cemaati terk eden kişi hakkında): “O kişi Allah’a ve Resûlü’ne âsi olmuştur” buyrulmaktadır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemâatle Kılınan Namazın Fazileti, s.58)

11Ara 2016

Mevlid Kandili, Nebi (s.a.v.)’in dünyayı teşrîflerinin yıl dönümüdür.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Allâh (c.c.) ilk defa benim aklımı, benim nûrumu yarattı. Âdem (a.s.) daha su ile çamur arasındayken ben peygamberdim.” (Tirmizi)

Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Âdem (a.s.)’ın yaratılmasından ondört bin yıl evvel Rabbimin karşısında bir nûr idim.” (Ahmed bin Hanbel)

Bu âlem ve âlemdeki her şey, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hürmeti için yaratılmıştır. “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” kudsiyetinin mazharı olan Peygamberimiz (s.a.v.), yine bir Hadîs’lerinde şöyle buyurdular: “Ben, babam İbrâhîm (a.s.)’ın duâsı, Hz. Îsâ (a.s.)’ın müjdesi ve vâlidemin rü’yâsıyım.” (Ahmed bin Hanbel)

Hz. İbrahîm (a.s.), Kâ’be’nin temellerini yükseltirken duasında diyordu ki: “Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.” (Bakara s. 129)

Peygamberimiz (s.a.v.)’in geleceğini müjdeleyen Îsâ (a.s.), ayrıca O (s.a.v.)’e ümmet olmayı Allâh (c.c.)’dan niyaz etmişti…

Resûlûllah (s.a.v.) dünyayı şereflendireceği sabah Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe hemen Ebû Leheb’e müjdeye koştu.  Kardeşin Abdullâh’ın oğlu oldu! diyerek Ebû Leheb’e müjdeledi.

Ebû Leheb buna çok sevindi. Müjdenin karşılığı olarak cariyesine: – Kardeşimin oğluna süt vermen şartı ile seni âzâd ettim, demişti.

Resûlûllah (s.a.v.)’in dünyaya gelişine sevinip müjde getiren câriyesini de ona süt vermeye görevlendirdiği için Ebû Leheb’in azabı bile, her Mevlid gecesinde hafiflemektedir.Mevlid gecesine sevinen, o geceye kıymet veren mü’minlerin de pek çok sevâb kazanacakları buradan anlaşılmaktadır.  Mevlid gecesinde Peygamberimiz (s.a.v.)’e çok çok selâvat-ı şerife getirmek gerekir.

  (Ragıb Güzel, Üç Aylar, s. 68-75)

 

02Eki 2015

Ebû Hüreyre (r.a)’den şöyle demiştir: Resûlullâh (s.a.v) mesciddeyken müslümanlardan bir kimse yanına geldi ve
ona bir nidâ edip: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)! Ben zinâ yaptım” dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Bu sefer o zât peygamberin yüzünü döndürdüğü tarafa geçip yine: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)! Ben zinâ ettim” dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Nihâyet o zât bu itirafı dört kere tekrarladı. Bu şekilde kendi aleyhine dört kere şehâdet edince Resûlullâh (s.a.v) onu çağırıp: “Sende delilik var mı?” diye sordu o zat: “Hayır” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Sen evli misin?” diye sordu. O zat: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) oradakilere: “Bunu götürünüz ve recm ediniz” emrini verdi. (Müslim) Nebî (s.a.v.)’in şeriât getirici olarak ebedî ve kalıcı bir
kanun vaz’etmek gibi zînâ edenleri recmettiği ve recmedilmesini emrettiğini gösteren birçok delîller vardır:
Bir: Allâh Sübhânehû ve Te‘âlâ, Mâide sûresinde recme işâret etmiş ve onu Allâh’ın hükmü saymıştır ve Allâh’ın
hükmüyle takdîr edilen cezâ da hadd cezâsıdır. İki: Resûlullâh (s.a.v.) birçok defa i’lân etmiştir ki, Recm
Allâhü Te‘âlâ’nın hükmüdür ve belli bir zamanla sınırlı bir hüküm değildir. O sadece ebedî ve kalıcı bir kânûndur.
Recm hadîslerinin ma’nâ yönünden mütevâtir olduğunu hadîs ve fıkıh âlimlerinden bir çokları açıkça ifâde
etmişlerdir. İbn-i Hümâm’ın Fethu’l-Kadîr’inde, Âlûsî’nin Rûhu’l-Meânî’ isimli tefsîrinde, Şah Veliyyullâh Dıhlevî’nin de Hüccetullâhi’l-Bâliğa diye tanınan kitabında… Ben de kendi başıma, okunmakta ve ellerde dolaşmakta olan kitaplarda Recm hadîslerini araştırdım ve recmin elli iki sahâbeden rivâyet edildiğini buldum. (Takiyüddin Usmânî) (Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, 10.c., 99.s.)

04Ağu 2015

Müfessir Kurtubi der ki, şarkı söylemek, ney çalmak ve raks etmek icma ile haramdır. Şeyhü’l-İslâm Abdülkadir-i Geylani (k.s.)’un: (Raksa helâl diyen kâfir olur) fetvâsını gördüm. Haram olduğunda sözbirliği olduğu bilindikten sonra, helâl diyenin kâfir olacağı anlaşılır. Bu kimselerin toplantılarında oturmak caiz değildir. Raks, oyun, dans, şarkı ve çalgı haramlıkta eşittir. İstihsan
kitabında der ki, çalgı sesi dinlemek haramdır. Fısk yani harama güzel ve helâl demek ise küfürdür. Raks ve elbisesini yırtmak, Kur’ân-ı Kerîm okunurken, zikredilirken, vaaz
dinlerken de olsa böyledir. Bu mecliste bulunanın şahidliği kabul edilmez. Çünkü onları büyük günah işlemek üzere toplamıştır. Kendilerini, sûfiyye diye isimlendirip, eğlence ve raks
ile meşgul olan ve nefislerinde bir rütbe iddia edenlere ne dersin? İmâm-ı ‘zam şöyle buyurmuştur: “Onlar, Allâh’a karşı iftira ediyor ve yalan söylüyorlar.” Zamanımızdaki tarikatçıların yaptıkları raks, söz ve semaları haramdır. Ona gitmek ve o mecliste oturmak caiz değildir. Haram olan davranışlar, teğannî ve ney çalarak yaptıkları hareketlerdir. Bazı tasavvuf ehli caiz görmüş ve önceki meşayıhı hüccet göstermişlerdir, buna ne dersin? İmâm şu cevabı vermiştir: “Onların yaptıkları başka bunların yaptıkları başkadır. Gerçekten onların zamanında, biri hallerine uygun şiir inşad
eyler; yufka kalpli olanların, çok kere akılları başlarından gider, düşüp bayılırlardı. Bazan de kendi ihtiyarı (arzusu) olmaksızın, kalkar ve ihtiyarı olmaksızın hareket ederlerdi. Onların haline bakarak, bunların yaptığına caiz denilmez. Hiç bir kimse, onların, bu zamanın dînî hükümleri bilmeyen günah ehlinin yaptığı gibi, yaptıklarını zannetmemelidir.” (Feteva-i Hindiyye, c. 12 s.111-112.)

15Tem 2015

Her sözü vahye dayanan Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in kadın ve erkek için çizdiği hudutlar ve Allâh (c.c.)’dan getirdiği şer’î emirler bulunmaktadır.Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Hiçbir erkek, yabancı bir kadınla yanında bir mahremi bulunmadıkça tenha bir yerde asla beraber bulunmasın! Bir kadın da yanında mahremi bulunmadıkça sefere çıkmasın.” (Müslim) Bilinen bir gerçektir ki, kadınların sosyal hayat içinde kendilerine özgü birtakım rolleri vardır. Bunlara uymak, kadının menfaatini koruması, şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi için gereklidir. Meselâ bir kadın, yanında bir mahremi bulunmadıkça, yabancı bir erkekle tenha bir yerde buluşup görüşmemelidir. Aynı şekilde bir erkek de bir mahremi olmayan bir kadınla yalnız kalmamalıdır. Çünkü
bu görüşme kötü zanna yol açabilir ve ahlaka aykırı eğilimlere sebep olabilir. Aynı şekilde bir kadın ortalama bir yürüşle üç günlük (90 km.’lik) bir mesafede bulunan bir yere yanında mahremi olmadan (babası, kocası, kardeşi, torunu vb.) çıkıp gitmemeli, hatta hali vakti yerinde olan Müslüman bir kadın, yanında bir mahremi bulunmadıkça bu kadar bir mesafe uzakta bulunan Mekke’ye hac vazifesini yerine getirmek için bile çıkıp gidemez. Bu ona farz değildir. Çünkü yolculuk zahmetli ve yorucudur ve kadının birtakım kişilerle temasta bulunması kaçınılmazdır. Yaratılıştan naif
olan, şeref ve haysiyetini ne olursa olsun koruması gereken kadının, bu kadar uzak bir yola kendi başına çıkıp gitmesi, hikmete ve maslahata uygun değildir. İslâmiyet’in bu konudaki emir ve tavsiyesi, kadınları himaye etme ve kor ma hikmetine dayanır. Zaten İslâmiyet’in her emrinde ve her yasağında bir nice hikmet ve fayda saklıdır. Bizim vazifemiz de onlara riâyet etmektir. Selâmet ve saadetimiz buna bağlıdır.
(Misvak Neşriyat, Hakk Dînin Bâtıl Yorumlarına Cevaplar, s.270)

02Tem 2015

İbn Abbas (r.a.)’den: Bir adam Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Amellerden hangisi daha üstündür?” diye sorduğunda buyurdular ki; “Hâllulmurtehildir.” O adam; “Hâllulmurtehil ne demektir?” diye sorduğunda Peygamber (s.a.v.): “Kur’ân-ı Kerîm’i başından başlayıp sonuna varıncaya kadar okuyan, sonuna varınca yine başından başlayan, durduğu yerden tekrar ilerleyen Kur’ân ehline denilir” buyurdu. (Tirmizî, Hâkim) “Hâil” varacağı yere ulaşan kimseye denir. “Mürtehil” ise oradan hareket edene denir. Yani Kur’ân-ı Kerîm bittiğinde yeniden başlanmalı. “Yeter artık bitti, sonra bir daha bakarız” denmemelidir. Günümüzde halk bunu ayrıca bir usul kabul etmekte, sonradan Kur’ân’ı hatim etmeye önem vermemektedir. Halbuki işin (gerçeği) böyle değildir. Aslında burada hemen ikinci hatime başlamak maksattır. Ona başlayınca da bitirmek gerekir. Zira, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) (Kur’ân’ı bitirince) Kul eûzubirabbinnas’ı okurdu. Bir de Bakara sûresinin başından Muflihun’e kadar okur ve ondan sonra hatim duâsı yapardı. (Darimi) Ebû Mûsa el-Eş’arî (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kur’ân-ı sık sık okuyarak yoklayınız. Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Kur’ân’ın hafızadan çıkması, bağlanmış devenin kaçmasından daha süratlidir.” (Buhâri, Müslim) İnsan hayvanı korumaktan gâfil
olur ve hayvan ipinden kurtulursa kaçar, gider. Bunun gibi, eğer Kur’ân-ı Kerîm muhâfaza edilmezse, hafızada kalmaz ve unutulur. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in ezberlenmesi gerçekten
onun apaçık bir mûcizesidir. Yoksa Kur’ân’ın yarısı veya üçte biri kadar olan bir kitabın ezberlenmesi bile sadece zor değil, hemen hemen imkansızdır. Bu sebeple Allâhü Te‘âlâ O’nun ezberlenmesini Kamer sûresinde bir nimet olarak zikretmiş ve bu konuda sık sık uyarıda bulunmuştur: “Andolsun ki, Biz Kur’ân’ı ezberlemek için kolaylaştırdık. Ezberleyen yok mudur?” (Kamer s. 17-22-32-40)

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.239)