Genel

18Ara 2014

İslâm âlimleri, İmâm-ı A’zam (r.a.)’i bir ağacın gövdesine, diğer âlim ve evliyâyı da bu ağacın dallarına benzetmişler, O’nun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemâlâta (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.
İmâm Şa’rani Allâh yolunda kendilerine uyulan sahabe ve tabiunun velilerinden bahsettiği “et-Tabakatü’l-Kübra” kitabında İmâm-ı Azam (r.a.)’in takvasından dolayı kadılık görevine yanaşmamasından, insanların en abidi olduğundan bahseder. Namaz kılarken çok ayakta kaldığından dolayı ona “direk” adı verildiğini, yatsı namazının abdestiyle kırk sene sabah namazını kıldığını, her rekâtta Kur’ân’ı hatmettiğini, namazda ağlama sesinin duyulduğunu hatta komşularının iniltilerinden dolayı ona acıdığını, Kur’ân-ı Kerîm’i vefat ettiği yerde yedi bin defa hatmettiğini anlatır.
İmâm Ahmed Serhendi el-Faruki Mektubat’ında İmâm-ı Azam (r.a.) hakkında şunları söyler: “Küfeli İmâm-ı Azam takvası, verası ve Sünnet-i Seniyye’ye olan bağlılığıyla içtihatta ve hüküm çıkarmada başkalarının kendisini anlamaktan aciz kaldığı yüksek derecelere erişmiştir. Ebû Hanife (r.a.) ince ve nükteli manalara vakıf olduğu için, bazıları yaptığı içtihatlarının Kitap ve Sünnet-i Seniyye’ye ters düştüğünü zannederek O’nun ve arkadaşlarının “ehl-i rey”den olduklarını düşünmüşlerdir. İmâm-ı Azam (r.a.) hakkındaki bu zanları, O’nun sahip olduğu ilim ve dirâyetin mahiyetine ulaşamadıklarından, anlayış ve ferasetine muttali olamadıklarından kaynaklanmaktadır.
“Üstâd Ebû Kasım el-Kuşeyri risalesinde der ki: ‘Ebû Ali Dekkak’ın şunu söylediğini işittim: Ben tasavvufu Ebû Kasım Nasrabazi’den aldım. Ebû Kasım en-Nasrabazi Şibli’den, o Sırri Sakati’den, o Maruf Kerhi’den, o Davud Tai’den, o da Ebû Hanife’den aldı.
İmâm İbn Abidin’de Durrü’l-Muhtar’ın haşiyesinde şunları söyler: “O tasavvuf meydanın kahramanıdır. Çünkü tasavvuf ilminin temeli bilmek, amel etmek ve nefsi temizlemekten oluşmaktadır. Selefin bütünü Onu bu özelliğiyle vasfetmiştir.”
(Prof. Dr. Muhammed Tahir Nur Veli, İnkişaf Dergisi, Sayı 7)

17Ara 2014

Günümüzde bazı insanlar; Bugün hadîs kitaplarından istifâdenin eskiden olduğundan daha kolay olduğunu ve bu hadîslerden veya mevcûd mezheblerden istifâde ederek, yeni bir fıkıh mezhebi kurmanın ve elimizde mevcûd pek çok hadîs kitabına dayanarak, delili en kuvvetli olan görüşü tesbit etmenin mümkün olduğunu iddia etmişlerdir.
Bunun cevabı: Bugün mevcûd en geniş hadîs kitabındaki hadîslerin sayısı, imâmların vâkıf oldukları veya kitaplarında zikrettikleri rivâyet edilen hadîslerden çok daha azdır. Üstelik bu kitaptaki pek çok hadîsin senedlerinin araştırılması gerekir. Gü-nümüzde ise onları tedkik etmek ve sonra onlardan istifâde etmek mümkün değildir. Halbuki Dört Hakk Mezheb İmamlarından İmam-ı Ahmed b. Hanbel (r.a.)’e “Birisi yüz bin hadîs ezberlerse fakih olur mu?” diye sormuşlar, Hazret “hayır” demiş, yükselte yükselte dört yüzbine vardıklarında “Eh, böyle bir kimse belki insanlara fetva veren müctehid bir fakih olabilir.” demiştir.
Diğer bir husus da bazılarının iddia ettikleri gibi fıkıh, dînden ayrı bir şey değildir. Çünkü fıkıh, Kitâb ve Sünnet-i Seniyye’nin, tefsir ve şerhidir ve fıkıh dînden ayrı kabul edilirse dînin tamamını ortadan kaldırır. Böyle bir düşüncenin Kitâb ve Sünnet-i Seniyye’yi bizim için anlaşılmaz bir hale koyacağı, bir gerçektir.
Onlara göre meselâ Ebû Hanîfe’nin fıkhının Kitâb ve Sünnet-i Seniyye ile ilgisi olmayıp sadece Ebû Hanîfe’ye aittir. Kendi fıkıh-ları ise Kitâb ve Sünnet-i Seniyye’nin fıkhıdır!
Böyleleri şöyle derler: “Onlar adamsa biz de adamız.” Çünkü onlar bilmezler ki Mezheb İmamları, boğulacak olan bir kimsenin kurtuluş çâreleri araması gibi, sahip oldukları görüşlerin delillerini araştırmakla ömürlerini geçirmişlerdir.
Bazıları da şöyle derler: “Müslümân, Resûlullâh (s.a.v.)’e uymakla emrolunmuştur, başkasına uymakla emrolunmamıştır.”
Cevab şudur: Sünnet-i Seniyye’ye yapışmak hidâyet, onu terk etmek de sapıklıktır. Mezheb İmâmlarımız, Sünnet-i Seniyye’ye yapışmışlardır ve hidâyet üzeredirler, dolayısıyla, onlara uyanlar da hidâyet üzeredirler. Mezheb imâmları Sünnet-i Seniyye ile amel etmenin doğru usûlünü ve yolunu bize açıklamaktadır.
(Muhammed Avvame, İmâmların İhtilafları, s.21,96,114)

15Ara 2014

Her Müslümân’ın “LÂ İLÂHE İLLALLÂH” Kelime-i Tevhîd’ini çok söylemesi gerekir. Gece gündüz Allâh (c.c.)’e yalvarmalı ve Allâh (c.c.)’den îmânını korumasını istemelidir. Çünkü bu cümle ondandır. Bununla beraber kötü işlerden de sakınmalıdır. Çünkü insanların çoğu Kelime-i Tevhîd’i söylerler; ama son nefeslerinde de îmânlarını kurtaramazlar. Bunun sebebi ise onların kötü davranışlarıdır. Bu yüzden îmânsız olarak dünyadan göçüp giderler.
Böyle bir şeyden Allâh (c.c.)’e sığınırız. Bundan daha büyük musîbet mi olur? Bir kimseyi düşünün ki ömrü boyunca adı Müslümânlar arasındadır. Kıyâmet Günü dirilince ismi kâfirler arasında olur. İşte asıl böylesi için hayret edilir. Kiliseden, mecûsîlerin ateşgedesinden çıkıp cehennem’e giren için hasret duyulmaz. Asıl hasret ona duyulur ki câmiden çıkar, cehenneme atılır. Bu ise yaptığı kötülüklerin ve gizli işlediği harâm işlerin bir sonucudur. Birçok kimseler vardır ki eline halka âid bir mal geçer. “Şimdi bunu harcayayım; sonra veririm ya da helâllık alırım.” der; ama hakk sâhibini râzı edemeden ölüp gider. Bir kimsenin de karısı ile arasında harâm bir durum vâki olur. “Nasıl bırakabilirim? Çocuklarımız var.” der, bunda ısrâr eder. Bu hâlde iken eceli gelir, ölür. Bu ve buna benzeyen harâmların işlenmesinden ve harâmlarda ısrârdan dolayı insanlar îmânsız giderler.
Ölümün ne zaman geleceğini bilemezsin. Bil ki ömür azdır. Boşa geçirildiğinde hasret ve pişmânlık uzun olur. Bunun ilâcı ise harâmlardan kaçarak ihlâsla “Kelime-i Tevhîd”i çok söylemektir.
ŞIRKTEN VE KÜFÜRDEN KORUNMAK İÇIN
SABAH AKŞAM OKUNACAK DUÂ:
“Allâhümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene a’lemü ve estağfirüke limâ lâ a’lemü inneke ente allamül guyub.”
“Ey benim Rabbim! Bir şeyi sana şerik (ortak) koşmaktan sana sığınırım ve hâlbuki ben bilirim ve bilmediğim şey için senden mağfiret taleb ederim. Zira sen gaybleri bilicisin.”
(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (rh. a.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.474-475)

14Ara 2014

Kadere îmân temel îmân esaslarındandır. Kader konusu, kelam ilminin en ince ve zor konusudur. Kadere îmân etmek vâcibtir. Lakin onun mahiyetini ve gerçek sırrını araştırmak bid’attır. Çünkü insanoğlunün aklı bu ilahi sırrın mahiyetini bilmekten ve çözmekten acizdir. Akıl ile bu sırrı çözmeye kalkışanlar içinden çıkamadıktan gibi kimileri de sapmıştır.
Bazıları diyor ki: “Mademki Allâhü Te‘âlâ’nın şerre rızası yoktu o halde şerri niçin yaratmıştır?”
Öncelikle şunu ifade edelim ki, Allâhü Te‘âlâ’’nın azameti karşısında kulluk aczini ve görevini idrak eden bir kimse bu soruyu sormaz. Çünkü aciz kul, yaratıcı efendisinin emir ve yasaklarının nedenini sormaya yetkili olmadığı gibi, hem de büyük bir saygısızlıktır. Kul olmanın görevi efendisine tam bir teslimiyetle bağlanmak, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından da mutlak olarak sakınmaktır.
Şer kötülük eylem haline gelmeden şer değildir. Yani: Kul ne zaman kötülük yaparsa o zaman şer olur. Mesela: Biş denilen ot öldürücüdür, zehirlidir. Fakat yerinde durduğu müddetçe bir zararı yoktur. Lakin onu kullanır veya yemek istersen o zaman öldürür.
Dense ki: Allâh bu zararlı otu niçin yaratmıştır.
Diyoruz ki: Doktorların dediklerine göre, bu ot terbiye edilir ve bazı aşamalardan geçirildikten sonra muazzam bir ilaç elde edilir. Bununla beraber henüz keşfedilmemiş birçok yararları da olabilir.
Neden Biş denilen şeyi yarattı diye Allâh’a itiraz etmek nasıl ki bir ahmaklık ise, Allâh niçin küfrü ve isyanı yarattı diye itiraz etmek de aynı ahmaklıktır.
Keza, yılanın zehri insanlar için zararlıdır. Fakat o kendisi için hayat; bir sebeptir. “Allâh fiilinden sorumlu değildir. Kullar ise sorumludur.” (Enbiya s. 23)
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.293-294)

13Ara 2014

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “And olsun ki misvak kullanmakla emrolundum. Hatta misvak hakkında Kur’ân-ı Kerîmden üzerime bir âyet ineceğini veya vahiy geleceğini zannettim.” (İmâm Ahmet, İmâm Suyuti)
Modern tıbbının misvakın faydalarına ait bulduğu verilerin bir kısmı şunlardır:
1. Misvak antiseptik özelliği sayesinde ağzı temizler, diş çürüklerine ve çeşitli hastalıklara neden olan mikropları öldürür. Yapılan araştırmalarda hastalıkların mühim bir kısmının ağızda meydana gelen mikroplardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Dişler ve diş etlerindeki hastalıklara ağızdaki bakteriler neden olmaktadır. Buralarda yaşayan bakterilerin; böbrek yetmezliklerine, yarım beyin ağrılarına, bazı genel vücut kaşıntıları ile göz ve kulak hastalıklarına sebep olduğu ortaya çıkmıştır.
2. Diş ağrılarını giderir. Yapılan deneylerde yüzeysel diş hassasiyetine bağlı diş ağrılarında misvakın pratik bir çözüm olarak kullanılabileceği anlaşılmıştır.
3. Diş taşı (plak) oluşumunu azaltır. Yapılan çalışmalarda misvakın ağız boşluğunda bulunan farklı bakterilere karşı antibakteriyel etkisi olduğu ve plak oluşumuna engel olduğu gözlemlenmiştir.
4. Dişlerin temiz ve parlak görünmesini sağlar Misvakta dişleri beyazlatan ve koruyan Florür ve slika bulunmaktadır. Yine misvaktaki sodyum bikarbonat, dişlerin temizlenmesi ve parlaklık vermede diş hekimlerince sık kullanılan kimyevî bir maddedir.
5. Diş eti ağrılarını giderir.
6. Dişeti İltihaplarının tedavisinde kullanılır. Misvakta bulnan jogolon maddesinin mikrop öldürücü, iltihap kurutucu etkisi Kuveyt’te 80 kişi üzerinde yapılan araştırmayla ispatlanmıştır.
7. Dişeti hastalıklarının tedavisinde olumlu etkileri vardır. Misvakın ihtiva ettiği diğer maddeler, dişleri temizlemenin yanı sıra, diş etlerini sitimüle ederek, şişme ve kanamaları iyileştirmektedir. Misvakta ayrıca diş etlerini sıkılaştırıcı astrinjent maddesi bulunur.
8. Ağız kokusunu giderir.
9. Dokuların iyileşmesine yardım eder.
10. Ağızda meydana gelen mantarların iyileşmesinde fayda sağlar.
11. Misvakta tükürük dengeleyici maddeler bulunmaktadır.
(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat, s.12-19)

12Ara 2014

Mervezi Z’ir (r.a.)’den nakleder: Hz. Ömer (r.a.)’in bir bayramda, çıplak ayakla mescide geldiğini gördüm. Hz. Ömer (r.a.): “Essâlâtu” diye bağırttı. Halk toplandıktan sonra Hz. Ömer (r.a.) minbere çıktı. Allâh (c.c.)’a, lâyık olduğu şekilde hamd ve sena ettikten sonra Peygamber (s.a.v.)’e sâlât u selâm getirdi ve: “Ey insanlar! Ben Mahzum oğulları kabilesinde teyzelerime çobanlık yaptığımı hatırlıyorum. Onlar bana bir avuç hurma veya kuru üzüm verirlerdi. Bunun için bütün gün çalışıyordum; hem de büyük zorluklarla” dedikten sonra minberden indi. Abdurrahman b. Avf;
“Ey Mü’minlerin Emîri! Yine bugün nefsini ayıpladın durdun.” dedi. Hz. Ömer (r.a.): “Ey Avf’ın oğlu! Azâb olasıca! Ben nefsimle baş başa kaldım. Bana dedi ki: “Sen Mü’minlerin Emîri’sin. Senden üstün kim olabilir? Ben de ona haddini bildirmek istedim.” dedi.
Hz. Ömer (r.a.) sıcak bir günde çıktı. Abasını başına koymuştu. Onun yanından merkebe binmiş bir köle geçiyordu. Köleye:
“Ey genç! Beni terkine alır mısın?” dedi. Köle hemen merkepten inerek: “Ey Mü’minlerin Emîri, sen bin!” dedi. Hz. Ömer (r.a.): “Hayır! Ben binmem. Sen bin, ben senin terkine binerim. Sen beni yumuşak yere bindirmek, kendin de sert yere binmek istiyorsun.” dedi. Böylece Hz. Ömer (r.a.) gencin terkisine bindi ve öylece Medîne’ye girdi. Halk Hz. Ömer (r.a.)’e bakıyordu.
Hz. Osman (r.a.) halife iken bir katıra binmişti. Nail adındaki hizmetçisini de terkisine almıştı.
Hz. Osman (r.a.) geceleri abdest suyunu kendisi hazırlardı. Ona: “Bazı hizmetçilere söylesen bunu yaparlar!” denildi. Bunun üzerine: “Hayır! Onlardan bunu istemem. Çünkü geceler onların istirahat zamanıdır.” dedi.
Hz. Ali (r.a.): Üç şey vardır ki, onlar tevâzuun başıdır:
1. Kiminle karşılaşırsan önce selâm veren olmak.
2. Meclisin en üst noktası yerine, en alt noktasına râzı olmak.
3. Riyâdan kaçınmak, onu hoş görmemektir.
(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, c.3 s.116-117,123)

11Ara 2014

“Cuma günü üzerime yüz defa salâvat getirenin seksen yıllık hatalarını Allah (c.c.) affeder.”
“Üzerime cuma günü veya gecesi yüz defa salâvat okuyan kimsenin yüz türlü haceti kabul edilir.”
“Bin defa üzerime salâvat getiren ölmeden önce cennetle müjdelenir.”
“Cebrail (a.s.) bana gelerek: Ey Allah’ın Resûlü, senin üzerine salâvat getiren kimse için yetmiş bin melek istiğfar getirir, buyurdu.”
“İnsanların bana en yakını üzerime en çok salâvat getirenidir.”
“Üzerime salâvat getirenlere kıyamet günü şefaatçi olurum. Salâvat getirmeyenden ise uzağım.”
(Bu hadisler; El Mustadraf, c.2 s.283’ten tercüme edilmiştir.)
SALAVÂT-I ŞERÎFE
Îkâz: Hadîs-i Şerîf’te: “Kim, bu Salâvât-ı Şerîfe’yi bir def’a okursa; bana 12.000 (on iki bin) salâvât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.
“Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi a’dede men sallâ a’leyhi mine’l-ehyâri ve a’dede men lem yusalli a’leyhi mine’l-eşrârî ve a’dede katarâti’l-emtâri ve a’dede evrâkı’l-eşcâri ve a’dede enfâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve a’dede mâ-kâne ve mâ-yekûnü ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karârı ve salli a’leyhi mâ-teâ’kabe’l-leylü ve’nnehâr. Ve salli a’leyhi ma’htelefe’l-melevâni ve teâ’kabe’l-a’srâni ve kerrara’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve a’dede emvâci’l-bihâri ve a’dede’r-rimâli ve’l-ğıfâr. Ve bellîğ Rûhahü ve ervâha Ehl-i Beytihi minne’t-tehıyyete ve’t-teslîme ve a’lâ cemîi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l Â’lemîn. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedin ve A’lâ Âl-i Muhammedin bi a’dedi külli zerratin elfe elfi merratin. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n- Nebîyyi ve A’lâ Âlihi ve Sahbihi ve Sellim. Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-Rûh. Rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez a’mmâ ta’lemü inneke ente’l- Ea’zzü’l-Ekram.”
(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.137-139)

10Ara 2014

“Habîb-i Zîşân’ım! Sen bilmedin mi ve sana haber gelmedi mi şol kimseden ki, Allâhü Te‘âlâ ona mülk ve saltanat verdiği için İbrâhîm’in Rabbi hakkında mücâdele etti. Ki o zamânda İbrâhîm:
– “Benim Rabbim diriltir ve öldürür.” dedi.
Mücâdele eden (Nemrûd):
– “Ben de diriltir ve öldürürüm.” dedi.
İbrâhîm (aleyhisselâm):
– “Allâhü Te‘âlâ güneşi maşrıkdan getirir, sen de kâdir isen güneşi mağribden getir.” dedi.
Kâfir mebhût oldu, zîrâ Allâhü Te‘âlâ zâlim olan kavmi hidâyette kılmaz.” (Bakara s. 258)
Nemrûd’un ülûhiyyet da’vâsına cür’et ve tekebbürünün sebebinin Allâhü Te‘âlâ Hazretleri’nin kendisine vermiş olduğu mülk ve saltanat olduğunu Cenâb-ı Hakk bu âyet-i celîlede beyân buyurmuştur.
Bu karşılıklı konuşma İbrâhîm (a.s.) ile Nemrûd arasında Hz. İbrâhîm (a.s.)’ın âteşten çıktığı gün olmuştu. Bundan önce İbrâhîm (a.s.) Nemrûd ile görüşmemişti.
Cenâb-ı Hakk, Nemrûd isimli hükümdara Allâh’a îmân etmesi için bir melek gönderdi. Fakat o îmân etmedi, kabûl etmedi. Melek onu ikinci olarak îmâna da’vet eyledi, o yine kabûl etmedi.
Nemrûd üçüncü olarak îmana da’vet edildi, yine kabûl etmedi ve meleğe şöyle dedi:
– Sen tarâftarlarını topla, ben de adamlarımı toplayayım da savaşalım.
Nemrûd, güneş doğarken ordusunu ve askerlerini yığdı. Cenâb-ı Hakk da ona sivrisinek sürüleri gönderdi ki, gökyüzü sinekten görülmüyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk onlara sinekleri musâllat kıldı. Öyle ki, sinekler onların etlerini yediler, kanlarını emdiler ve onları kupkuru kemik bıraktılar. Sineklerden biri de Nemrûd’un burnundan beynine girdi. Onun dimâğında tam dörtyüz sene kaldı. Bu sûretle de Cenâb-ı Hakk onu azâblandırdı. Nemrûd bu müddet içinde başını tokmakla dâima dövdürmüştür. Ve nihâyet Cenâb-ı Hakk onu böylece helâk etti. (Târîh-i Ebû’l- Fidâ)
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. İbrâhîm (a.s.), s.17-19)

09Ara 2014

İmâm-ı Birgivi rahmetullâhi teâlâ aleyh der ki:
İmâm-ı Bezzazi Fetevâ’sında İmâm-ı Kurtubi’nin şöyle dediğini naklediyor: Şarkı türkü söylemek, tanbur, ud ve benzeri çalgıları çalmak, raksetmek, müctehid âlimlerin söz birliği ile haramdır. Mezheb sahibi dört imâma göre böyledir. Sofilerin zikrederken tuhaf hareketler göstermesi, günah bakımından diğer oyunlardan daha şiddetlidir. Çünkü onların bu hareketi ibâdet namına yapılmaktadır. Bu sebeple küfre düşmelerinden bile korkulur.
Allâhü Te‘âlâ âyet-i kerîmede şöyle buyurur:
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allâh (c.c.)’ü anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azâbından koru’ derler.” (Al-i İmrân s. 191)
Buna göre ayakta, otururken ve uzanık halde, edeb dahilinde olursa, zikretmek caizdir. İçine teganni ve raks karışınca, zikir, zikir olmaktan çıkar, sevab yerine günah kazandırır.
Ama (La ilahe illallâh) kelimesini söylerken onun nefy ve isbatını tahkik kasdıyle başı sağa sola hareket ettirmek -zannı galibe göre- caizdir. Çünkü zikir bu takdirde abes ve oyun olmaktan çıkar da tevhide delalet eden bir fiil olur. Başın edeble, güzel niyetle sağa sola hareket ettirilmesi, bir kelimeyi tekrar etmek manasına gelir.
Gerçekten onların zamanında, bîri hâllerine uygun şiir inşad eyler; yufka kalpli olanların, çok kere akılları baş-larından gider, düşüp bayılırlardı. Bazen de kendi ihtiyarı (arzusu) olmaksızın, kalkar ve ihtiyarı olmaksızın hareket ederlerdi. Onların haline bakarak, bunların yaptığına caiz denilmez. Hiç bir kimse, onların, bu zamanın, ahkâmı şer’ıyyeyi bilmeyen günah ehlinin yaptığı gibi, yaptıklarını zannetmemelidir.
(İmâm-ı Birgivi, Tarikat-i Muhammediyye, s.469)

08Ara 2014

Mevlâna (k.s.) Hazretleri şöyle buyurmuştur: Yüzü yıkanmayan, yani; abdest alıp namaz kılmayan kimse cennete girip de huri yüzü görmez. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Abdestsiz namaz olmaz.” (İbn Mâce) buyurmuştur.
Kulluk etmeyen, abdest alarak yüzünü yıkamayıp da yalnız lokma arayan, cehennemin lokmasıdır.
Burnuna su verdiğin vakit, Gani olan Allâh’tan cennet kokusunu iste.Tâ ki, o koku cennet tarafına çeksin. Çünkü gül kokusu gül bahçesine delil olur.
Namaza gel ve Cenâb-ı Hakk’a tazarru, niyaz eyle diye kulu, her gün beş vakit, müezzin davet eder.
Hazret-i Peygamber (s.a.v.); “Rükû ve secde, Hakk, kapısında vücud halkasını vurmaktır.” buyurmuştur. Her kim (namaz kılarak), o kapının halkasını vurursa, onun için bir devlet ve saadet baş gösterir. Bir kimse rükû’ ve sucud edince, yani; namaz kılınca onun secdeleri ahiret âleminde bir cennet olur. Ey delikanlı; o yüksek yola ilerlemek ümidiyle, mihrab önündeki mum gibi kıyam ederek, daima namaz kıl.
Yine Nebî (s.a.v.): “Bir kimse namazı terk ederse, kıyâmet gününde Allâh’ın huzûruna, ona gazâb ettiği halde varacaktır.” (Bezzar)
“Emanete hiyânet edenin tam îmânı yoktur. Abdesti olmayanın namazı yoktur. Çünkü namazın dîndeki mevkii, başın ceseddeki mevkii gibidir.” (Taberânî)
“Bulutlu günde namazı vaktinde kılmağa sürat edin; zira, namazı terk eden, İslâm nimetine nankörlük etmiş olur.”
“Kim mazeretsiz bir namaz geçirirse, onun ailesi ve malı helâk olmuş gibidir.” buyurmuştur.
“Ey gönül; kirinden, kerahatten temizlen, tembellik etme, çevik ol.”
Cenâb-ı Pir’in burada -tembellik etme- demesi:
Namazlarını kılmaya üşenme, hepsini vaktinde eda et. Onları kazaya bırakma tavsiyesidir. Çünkü farz olan bir vakit namazını özürsüz terk etmek büyük günahtır, Allâh’a karşı isyandır, İslâm nimetine nankörlüktür. Peygamberimiz (s.a.v.)’in yoluna muhalefet ve Kur’ân’ın emrine uymamaktır.
(Hakîki Vechesiyle Mevlanâ ve Mesnevi, s. 90)