Genel

20Şub 2013

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN KONUŞMALARI

Konuşmaya Allah’ın adıyla başlarlardı. Daima düşünür ve sükûtu tercih ederlerdi. Lü­zum olmadan konuşmazlardı. Konuştukların­da az ve öz konuşurlardı. Boş söz asla söyle­mezlerdi. Konuştuklarında tatlı ve tesirli ko­nuşurlardı. Kimseye fena söz söylemezlerdi. Gür ve yüksek sesle tane tane konuşurlardı. Konuşma esnasında başlarını yukarı kaldırır­lardı. Konuşurken bazen lâtife ederler ve göz­lerini öne indirirlerdi. Nadiren güler, ekseriya tebessüm ederlerdi. Kahkaha ile gülmezlerdi. Konuşmalarında umumiyetle sözlerini üç defa tekrar ederlerdi, öyle ki dinleyenler bunları ezberleyebilirlerdi. Bir şeye taaccüb edince, eli­nin içini çevirirlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman, bütün kollarını kaldırırlardı. Bazen bir şey söyleyince, ellerini birbirine çırparlardı. Konuşan hiç kimsenin sözünü kesmezler, söz­leri bitinceye kadar dikkatle dinlerlerdi. Nor­mal hallerinde olduğu gibi hiddetli hallerinde de, daima hakkı söylerlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken şeyleri kinaye yoluyla an­latırlardı.

YUNUS EMRE’DEN

«Hani mülke benim diyen köşk-ü saray beğenmeyen.

Şimdi bir evde yatarlar taşlar olmuş üs­tünleri»

 
20Şub 2013

NAMAZDA HUZUR VE HUŞU

Nefsi tezkiyenin şartlarından biri bütün ibadetleri huşu ile yapmaktır. Cenâb-ı Hakk (c.c.): «Ancak namazı huşu ile kılanlar felaha ermişlerdir.» (Mü’minûn 1) buyuruyor. Bu ayetten «Namazı huşu ile kılamayanlar, fela­ha dahil olamayacak.» mânası çıkıyor. Nama­za duran kişi ancak kalb huzuru ile edaya ça­lışırsa o ibâdeti yapmış olur, lezzet alır ve on­dan istifa eder. Namazın aslı, ruhu kalbdeki huşu, halinin namazın her anında bulunması­dır. Çünkü namazdan maksat kalbte Allah-ü Teâlâ’yı bulundurmaktır, korku, ümid ve edeb ile Allah-ü Teâlâyı zikretmektir.

Hz. Ali (r.a.) namaz kılmak için kalktığın­da vücudunu bir titreme alır, yüzünün rengi değişir ve «Yedi kat göklere ve yere arzedilen ve onların tanıyamadıkları emânetin zamanı gelmiştir» derlerdi.

KAFİRUN SURESİ (6. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle)

De ki: «Ey kafirler, ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Benim ibadet ettiğime de siz kulluk ediciler değilsiniz. Ben sizin tap­tıklarınıza tapmış değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma kulluk ediciler değilsiniz sizin dininiz size, benim dinim bana.» (1-6)

 
20Şub 2013

İLMİHAL

Altın ile, gümüş ile vesair mücevherat ile kadınların bezenmeleri caizdir. Erkekler ise ziynet maksadıyla olmaksızın gümüşten hal­kalı mühür kullanabilirler. Ve ziynet için de olsa gümüşlü kemer, altın yaldızlı, işlemeli kılıç kuşanabilirler. Fakat altından, demirden, tunçtan, şişeden, taştan halkalı mühür kulla­namazlar. Bu haramdır. Mühürde itibar kaşa değil, halkayadır. Kası taştan, akikten vesaireden olabilir. Şu kadar var ki bir hacet gö­rülmedikçe mühür kullanılmaması efdaldir.

(Büyük İslâm İlmihali – Ö. N. Bilmen)

ŞEFKAT

Allah’ın Resulü (s.a.v.) buyurdular.

«- Yetimin işlerini üzerine alan kimse ile ben, Cennette bu iki parmak gibiyiz». Efen­dimiz (s.a.v.) bu sözleri söylerken; orta par­mağıyla şahadet parmağına işaret etmiştir.

NUŞİREVÂN-I ÂDİL’İN ÖĞÜTLERİNDEN

*Herkes ile küstahlık eyleme,

*Borçlu adamları yâr tutma,

*İyi dostlardan göz ve gönlü döndürme

*Lâf vurucu kimse ile ihtilâf etme

*Hiç kimse ile alay etme.

ATASÖZÜ

«Keskin bıçak olmak için, çok çekiç ye­mek gerek»

 
20Şub 2013

ZİKR-İ DAİMİYİ KORUMAK

Nefsi tezkiye, kalbi tasfiye hususunda en önemli düsturlardan biri de Cenab-ı Hakk’ı daimî olarak zikretmektir. Bu hususta Cenâb-ı Hakk (c.c.):

«Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikredin…» (Ahzâb, Cum’â ve Bakara sûrelerinde) tekrar tekrar çok zikir buyuruyor. Adette yok, vakit de. Her an emr-i celili; kişinin kemâline göre­dir. Kişinin kemâliyle zikri nasıl mümkün­se murâd-ı subhânî de ondadır. Dünya ha­yatımızda hiç bir ânımızı, Cenâb-ı Mevlâmızın zikrinden gafil olarak geçirmemekliğimiz lâzım­dır. Çünkü yarın yevm-i kıyamette, ehl-i Cen­net, dünyada Allah’ı zikretmediği anları hased edecek ve; «Ne olurdu o anı gafletle geçirmeseydim» diyecek. Orada herkesin defteri ken­disine verildiğinde, bütün insanlar, her lâhza­da dünyada ne ile meşgul olduklarını göre­cek. Burada kullar teyp imal ediyorlar. İnsanın bütün konuşmalarını nasıl olduğu gibi alıyor. Hattâ, arada öksürüğünü bile kaydediyor. Ha­kiki kuvvet sahibi Cenab-ı Hakk’ın tutturduğu defter muhakkak ki daha mükemmel ve nok­sansızdır.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Vâli: (Bu muazzam kainatı ve her an olup biten hâdisatı tek başına tedbir ve idare eden.)

 
20Şub 2013

ÇEVRENİN ÖNEMİ

İnsanın ahlâkı bulunduğu muhite göre şe­killenir. İnsan, ahlaken bozuk bir muhitte bulunuyorsa, ondaki hilm kerem, insanlık, doğ­ruluk, haya, iffet, sabır ve şükür gibi güzel hasletler, şeytanî ve hayvanî ahlâka dönüşür. Hevâ, heves ve şehvetleri yok etmek için gayret eden insan, değerli ahlâk ve kalb te­mizliğini elde etmiş ve aslî vatanına (ahiret) sevgi beslemiş olur. Nefsi emmâreye tâbi olan ruh, hakkın emirlerine boyun eğen ruhla bir sayılmaz.

BANA BU TEN GEREKMEZ

Bana bu ten gerekmez, can gerektir

Ol bakî Cennete iman gerektir

Zehi mürşit ki bizi Hak’ka iletür

Aşık canı ana kurban gerektir

Bular kat, geçti kurban gerektir

Didâr göstermeye Sultan gerektir

Niderim uçmayı yahut huriyi

Bana dergâhına seyran gerektir.

Eğer Muhammed’e ümmet olursan

Dilinde zikr ile Kur’an gerektir.

Namaz ü vird ü teşbih, zikr ü Kur’an

İnayet bunlara Hak’tan gerektir.

Hakikat şerbetin içen âşıklar

Başı açık, teni üryan gerektir.

Âşık Yunus bu sırrı arzulayanın

Ciğeri püryan, gözü giryan gerektir.

Yunus Emre

 
20Şub 2013

TEHECCÜDE KALKMAK

Nefsi tezkiyenin önemli şartlarından biri teheccüde kalkmaktır. Bütün müminlerin üze­rine müekked sünnettir. Rasûl-i Ekrem (s.a. v.)’e vacip hükmündeydi.

Cenâb-ı Hakk, Âyet-i Kerîmede:

«Kullarım bana farzdan sonra en çok na­filelerle yaklaşırlar.» buyuruyor.

Diğer bir âyet-i kerîme’de de:

«Onlar o kimselerdir ki, geceleyin namaz kılmak için yataklarından kalkarlar; Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümidvar olarak dua ederler.» (Secde s. âyet: 16) buyuruluyor.

Sabah namazından velev ki yarım saat da olsa, önce kalkıp teheccüd kılarak, kalbin tasviyesine çalışmaklığımız lâzımdır. Geceleri te­heccüde kalkmak, öğle namazının sünneti gibi müekked sünnettir. Terki mümkün değildir… Orada eksik kalan uyku sabah namazından sonra telâfi edilebilir. Zaten nefis mutmainne oluncaya kadar az yemek, az uyumak, az konuşmak lâzımdır. Nefs-i Mutmainne’den sonra her hal, nur ve ibâdet oluyor. Konuşulduğu zaman da hak konuşulduğu için herkes isti­fade ediyor. Nefis radiye makamına geldiğin­de, kul sabır ve tevekkülle imtihanlara karşı koyuyor, rıza gösteriyor. Mardiye makamında ise, Cenâb-ı Hakk kuldan hoşnut oluyor.

 
20Şub 2013

ŞİFÂ ALLAH (C.C.)TANDIR

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: «Allah(c.c.)ın kulları tedavi olun Allahû Teâlâ derdi yarattığı gibi dermanı da yaratmıştır.» (Tirmizî ve ibn-i Mâce Usame (r.a.)’den rivayet etmiş­lerdir) buyurmuşlardır.

Yine bir Hadîs-i Şeriflerinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: «Allahû Teâlâ her hastalığa bir ilâç yaptı. Hastalık kendi ilâcına rastlarsa Allah (c.c.)’in izniyle yok olur.» (Müsned -İmâm-ı A’zam) buyuruyorlar. Doktorun vazifesi hastalığın hangi haçlarla iyi olabileceğini tesbittir. Cenâb-ı Hak (c.c.) bu dünyayı sebepler dünyası olarak yaratmıştır. Hastalığın iyileşmesi için sebeplere sarılmak lâzımdır. Bunlar doktor ve ilâçlardır. Şifayı doktor ve ilâçlar­dan bilmemek gerekir «Şifa Allah (c.c.)’tan­dır» (Şuara S.: 80).

RABBİMİZİN FERMANI

«Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse Allah-mü’minlere karşı alçak gönül­lü, kâfirlere, karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onlarında kendisini sevece­ği bir kavm getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınamasından (dedikodusundan) çekinmezler. Bu Allah’ın lutf-u inayetidir ki onu kime dilerse ona verir Allah ihsanı bol olan en çok bilendir.» (Maide 54)

 
20Şub 2013

SALİHLERLE SOHBET ETMEK

Tezkiyeyi nefiste en önemli düsturlardan biri de muhakkak ki sâlih ve sadıklarla bera­ber olmaktır. Bu hususta Cenâb-ı Hakk:

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sa­dıklarla beraber olunuz!» (Tevbe s. âyet 119) buyuruyor. Bu konuda sakınmayla ilgili yasak da var:

«Nefsine zulmedenlerle beraber bulunma. Alış veriş biter bitmez, kalk savuş!» (En’am s. â. 68) diye emir buyuruluyor.

Kişinin manevî terakkisinde beraber bu­lunduğu şahıslar çok önemlidir. Kalbten kalbe hal inikas eder. Nitekim, Hadîs-i Şerifte: «Minel kalbi ilel kalbi sebilâ» buyuruluyor. Buna dâir misaller çoktur. İnsanlar sevdikleri ile be­raber bulunurlar; yarın mahşerde ve cennette de böyle olacağını Hadis-i Şerif müjdeliyor: «Kişi sevdiği ile beraberdir» buyuruluyor. Bu dünyada sâlih, sâdıklarla bulunan kişi yarın mahşer günü bu sâlih ve sâdık dostundan is­tifade edecek.

Hadis-i Şerifte «Dünya âhiretin ekeneği­dir» buyuruluyor. Kişi bu dünyâda ne ekerse yarın onu biçecektir. Allah’a asî olanlarla düşüp kalkanlar, yarın onlarla haşrolunacaklardır. Arkadaşına ihanet eden bir kimseden sadık bir köpek daha hayırlıdır.

 
20Şub 2013

HZ. YUNUS (A.S.)’IN KISSASI

«Azabımız gelip çattığı zaman îmân edip de bu îmânı kendisine fayda vermiş bir mem­leket bulunsaydı ya! Bu, asla vaki’ olmamıştır. Ancak Yûnus’un kavmi müstesnadır ki, bunlar imân edince kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve on­ları daha bir zamana kadar yaşatıp faydalan­dırdık.» (Yûnus sûresi, âyet:98) Saffat sûresinde beyân olunduğu veçhile:

«Yûnus da hiç şüphesiz gönderilen pey­gamberlerdendi. Hatta o dolu bir gemiye kaçmıştı. Derken kur’a çekmişler de mağlûblardan olmuştur.» (Saffat sûresi, âyet: 139-141)

«O kınanmış bir halde iken kendisini he­men balık yutmuştu.» (Saffat/142)

«Eğer o çok teşbih edenlerden olmasaydı, muhakkak surette insanların tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalacak idi.» (Saffat/143-144)

Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmenin insanı bir çok müzayakalardan kurtaracağına bu âyet delâlet eder.

«İşte biz onu hasta olarak açık bir yere çıkarıp bıraktık. Üzerine sakı olmayan cinsten gölgelik bir nebat bitirdik. Onu yüzbine pey­gamber gönderdik. Hatta artıyorlardı da. Ni­hayet ona îmân ettiler de onları bir zamana kadar geçindirdik.» (Safat/145-148)


20Şub 2013

AHLAK

Ahlak;huylar demektir. İslam ahlakının kaynağı Kur’an-ı kerim ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin sünnetidir.

İslam dini, ferd veya cemiyet olarak ver­diğimiz sözleri, bağlandığımız teahhütleri ye­rine getirmeyi, bütün işlerimizde dürüst olma­yı, adalet, insaf ve doğruluktan ayrılmamayı, gerektiği zaman kendi aleyhimize de olsa, doğruyu söylemekten, açıklamaktan çekinmemeyi, herkesle iyi geçinmeyi, riyadan göste­rişten sakınmayı her işte ihlaslı ve iyi niyetli olmayı, içimizi dışımızı temizlemeyi, başkaları­nın iyiliğini dilemeyi emreder. İffetli, nefse ha­kim, sabırlı, sebatlı, cesaretli, tevazulu olmayı, nankörlükten son derece kaçınmayı emreder. Dünyada işlediğimiz büyük, küçük, hayır, şer, bütün amellerimizin, Ahirette hesabını vereceğimizi, hayrın temelli saadete erdireceğini, şer­rin ise, hüsrana uğratacağını, işlenilen en kü­çük hayrın da, şerrin de karşılığı görülecektir.

Ahlâkların farklı oluşu; bedenler şehâdet âleminde (dünya) birbirleriyle karşılaş­madan, ruhların, ruhlar âleminde (âlem-î er­vah) birbirleri ile tanışmalarından dolayıdır. Kimin ruhu şalin bir adamın ruhu ile tanışmışsa, bu ezelî tanışma dolayısı ile sâlih olur. İşte ahlâkın sâlih ve fâsid oluşu bundandır.