Genel

28Ara 2014

Müslümânların kanayan yarası Doğu Türkistan’ın durumundan kamuoyu maalesef habersizdir.
Çin hükümeti, Doğu Türkistan’ın kaynaklarını sömürmekte, Müslümân Türk halkını ise fakirliğe ve açlığa mahkum etmektedir. Ekonomik baskı, Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı soykırımın çok önemli bir parçasıdır. Bugün Doğu Türkistan halkının büyük kısmı fakirlik içerisinde yaşamakta, %80’inden fazlası da açlık sınırının altında hayatlarını devam ettirmeye çalışmaktadır.
Çin, 1961’den bu yana, pek çok uluslararası örgütün karşı çıkmasına rağmen, çeşitli nükleer denemelerini Doğu Türkistan’ın Lop Nor bölgesinde gerçekleştirmektedir.
Doğu Türkistan’da nükleer deneme kurbanı olanların sayısı resmi olarak belirlenememekle birlikte, yaklaşık 210 bin kişinin radyoaktif atık nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.
Doğu Türkistan’da yapılan zulümlerden biri de Müslümânların çoğalmasını önlemeye çalışmaktır. 1 çocuktan fazlasına izin verilmemektedir, buna rağmen hamile kalanlara zorunu kürtaj uygulanmaktadır. Çin’de yaşayan 9 aylık hamile olan bir kadın, evraklarının üzerinde “doğum yapamaz” ibaresi yazılı olduğu için çocuğunun nasıl elinden alındığını şöyle dile getirmiştir:
“Ameliyat odasında, alınan çocuğun dudaklarını nasıl emdiğini, kollarını nasıl gerdiğini gördüm. Bir doktor zehiri beynine enjekte etti, çocuk öldü ve bir çöp kovasına atıldı.”
Tüm bu zulümlerin ekonomik sebeplerinin yanında asıl sebep, kendilerine en büyük düşman olarak hak dîni ve bu dîni yaşayanları görmeleridir. Ve bu düşmanlıkları büyük bir öfke ve kine dönüşmekte, akıl almaz işkencelerle ve zulümlerle inananları îmânlarından döndürmeye çalışmaktadırlar. Ancak tüm bunları yaparken unuttukları çok büyük bir gerçek vardır. O da herşeyin sahibinin Allâh olduğu ve zaferin sonunda muhakkak Allâh’ın ve inananların olacağıdır. Bu, Allâh’ın kanunudur, geçmişte olduğu gibi gelecekte de üstün gelecek olanlar, Allâh’ın izniyle, îmân edenlerdir:
“Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır.” (Saffat Sûresi, 172)
(Daha fazla bilgi için: Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html)

27Ara 2014

İmâm Müslim’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
– Cennet ehli cennete girdikleri zaman yüce ve münezzeh olan Allâh:
– Bir şey istiyor musunuz ki (nimetlerinizi) artırayım? Buyurur. Cennet ahalisi de:
– (Ey Rabbimiz) sen bizim yüzlerimizi ağartmadın mı? Bizleri (cehennem) ateşinden kurtarıp cennete girdirmedin mi? derler. Bunun üzerine Allâhü Te‘âlâ (kulları ile zâtı arasındaki) hicabı (perdeyi) kaldırıverir. Artık cennet ahalisine, Aziz ve celil olan Rabblerine bakmaktan daha sevgili hiçbir şey (yani cennet nimeti) verilmemiştir.
Cennet halkına şöyle denir: “Ey cennet ahalisi sizlere selâm olsun” Bu da Allâh’ın, “Çok esirgeyici Rabb(ler)inden bir de selâm vardır”, sözüdür. Cennet ahalisi Rabblerine baktıkları zaman cenneti ve cennetin nimetlerini unuturlar. Nihâyet Allâhü Te‘âlâ onların gözlerinden gizlenince cennet halkının üzerlerinde ve meskenlerinde onun nuru ve bereketi kalır.
Başka rivâyette: Sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şu âyeti okudu: “Güzellik yapanlara daha güzeli, bir de ziyade vardır.” (Yûnus s. 26)
– Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e bu ziyade sorulunca;
– İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzel iyilik, bir de ziyade vardır, âyetinden soruldu da Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– İyilik edenler, dünyadaki sâlih amellerdir, daha güzel vardır sözü de cennettir, ziyade ise Kerîm olan Allâh’ın zâtına bakmaktır, diye tefsir buyurdu.
İmâm Kurtubi (r.a.) der ki: Allâhü Te‘âlâ kullarına tecelli ettiği zaman onların gözlerinden hicapları kaldırır. Kullar Hakk Te‘âlâ’yı görünce ırmaklar şiddetle çağlayarak dökülür, ağaçlar birbirine sürtünerek ses çıkarırlar, tahtlar ve yüksek menziller birtakım seslerle, şiddetle kaynayan sular su şırıltıları sesiyle cevap verirler. Rüzgârlar uzun mesafelerden eserler, evlerin, konakların içinde halis misk ve kâfur biter, kuşlar oynaşırlar.
(İmâm Şa’rânî, Ölüm – Kıyâmet – Âhiret, s.348-353)

26Ara 2014

Bu kulun vazifesi şudur ki: Evvelâ kibri kalbinden söküp atsın ve kimseye kibir ve gurur satmasın. Sonra hiç kimseye boyun eğmeyip herkese şahsiyetine ve değerine göre tevazu (alçak gönüllülük) göstersin ve kendi kalbinde nefsini herkesten alçak ve zelil görsün.
Eğer bir âlimi görürse bu, benden üstündür, desin. Ben, bunun gibi nasıl olabilirim. Bu benden çok yüksektir. Ben ondan çok aşağıyım desin. Eğer bir cahille karşılaşırsa bunun Cenâb-ı Hakk’a isyanı, cehaletinden olmuşsa benimki ilmimle olmuştur. O halde o, benden özürlü ve üstündür ve ben, ondan daha aşağıyım ve hakirim desin. Eğer yaşça kendinden büyüğüne rastlarsa, bu benden evvel Cenâb-ı Hakk’a itaat etmiştir. Onun için benden üstündür, ben ondan aşağıyım desin. Eğer kendinden küçüğüne bakarsa, ben ondan evvel Cenâb-ı Hakk’a âsi olmuşum. Ben ondan da aşağıyım desin. Eğer kendi yaşdaşıyla karşılaşırsa, ben kendi fena hallerimi bilirim, fakat bununkini bilmem. Belli olan günahlar ise belli olmayandan daha çok tahkir edilmeğe lâyıktır. Bu sebepten bu benden üstündür, ben ondan aşağıyım desin. Eğer bir kâfirle karşılaşırsa, belli değil belki bu kâfirin sonu Müslümân olmaktır ve belki benim sonum onun şimdiki hali gibi olur. Asıl olan, insanın sonudur, bu sebepten ben ondan aşağıyım desin. Eğer bir köpek, bir yılan veya başka bir hayvana bakarsa, bunun Cenâb-ı Hakk’a isyanı yok. O halde buna ne soru var, ne de azâb. Halbuki ben isyan denizine dalmışım, ben hem sorgu hem de azâba hak kazanmışım. Bu sebepten ben bundan daha aşağı ve daha hakirim desin. Bu suretle bütün yaratıkları kendinden üstün ve kendini onlardan aşağı görsün.
(Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz., Marifetname, c. 2. s.51,52)

25Ara 2014

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) Hazretleri’nin ileri gelen talebelerindendir. Zâhidlerin en meşhûrlarındandır. 165 (m. 781)’de Bağdâd’ta vefât etmiştir.
İmâm-ı A’zam (r.a.)’in yirmi sene derslerine devam etmiştir. Fıkıh ilminde talebelerin içinde en önde gelenler arasına girmiştir. Dâvûd-i Tâî Hazretlerinin tövbe etmesine, şarkıcı bir kadının:
Hangi güzel yüzdür ki, toprak olmadı,
Hangi tatlı gözdür ki, yere akmadı.
beytini işitmesi sebep olmuştur. Bu beyti düşündükçe şuuru alt üst oldu. Zamanının en büyük âlimi İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.) Hazretleri’nin huzûruna geldi. İmâm-ı A’zam (r.a.) bunun yüzünün renginin değiştiğini görünce sebebini sordu. Hz. Dâvûd-i Tâî: “Dünyâ’dan soğudum. Bende meydana gelen bu hâli, anlatamayacak hâldeyim. Bu hâlin ne olduğunu okuduğum kitaplarda bulamıyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?” dedi. İmâmın gösterdiği yolda, dünyâya düşkünlüğü tamamen terk edip, dînin emir ve yasaklarına uymada, haram ve şüphelilerden kaçmada örnek olacak şekilde ilerledi.
Evinde hiç durmadan, biraz sonra ölecekmiş gibi ibâdet ederdi. Boş şeylerle meşgûl olmazdı. Lüzumsuz bir tek kelime konuşmaz, ibretsiz bir yere bakmazdı.
Yemek yerken vakitten tasarruf olsun diye ekmeği suyun içine doğrar, çorba gibi yapıp öyle yerdi. “Çiğnemek, zamanı uzatıyor, bir lokmayı çiğnemek, elli âyet-i kerîmeyi okumama engel oluyor, niçin zamanı zayi edeyim.” derdi.
Ebû Ayaş anlattı: Dâvûd-i Tâî’nin evine ziyârete gittim. Elinde kuru bir ekmek vardı ve ağlıyordu. “Yâ Dâvûd, sana ne oldu, niçin ağlıyorsun?” diye sorduğumda: “Bu ekmeği yemek istiyorum, fakat helâlden midir, değil midir bilemiyorum.” dedi.
Bir arkadaşı kendisini ziyârete geldi. Dışarıda güneşin altında içi su dolu bir testi duruyordu. “Testiyi niçin gölgeye koymuyorsunuz?” diye sordu. Hz. Dâvûd da, “Testiyi oraya koyduğumda, orası gölgeydi. Onu, güneş ısıtıyor diyen nefsimin arzusu için, yerini değiştirmek husûsunda Allâh’tan utanıyorum.” dedi.
(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2 s.696)

24Ara 2014

Haçlı Seferleri 1096-1291 yılları arasında meydana gelmiştir. İlk bakışta dîni nitelikli görünen bu seferlerin temel sebepleri, Türklere karşı destek arayan Bizans’ın siyasi güç kazanma, fakirleştirilmiş Avrupa halkının ekonomik avantajlar elde etme, papalığın ise Ortodokslar üzerinde nüfuz kurma gâyesinden başka bir şey değildi. Haçlı Seferleri, doğu dünyası ve insanlık değerlerini kaybetmemiş Avrupalılar tarafından, nefretle kınanmıştı. Maalesef, bu gün bile bir kritiğe tâbi tutulsa Haçlı Seferleri benzeri çapulcu seferlerine katılacak binlerce insan, yani insanlıktan uzaklaşmış varlık bulunabilir.
Haçlı Seferleri’nin tertipleyicilerinden Pierre Lermit, Tanrı’nın kendisiyle görüşüp İsâ’nın mezarının (Kudüs) Müslümânlardan temizlenmesi gerektiğini ve Müslümânlara karşı savaşılması gerektiğini söylediğini ileri sürüyordu.
Papa, seferlere katılanlara zafer vaat etmişti. İlk dört seferde istedikleri başarıyı elde edemeyenler bu başarısızlığın sebebini papaya sorduklarında ondan, “Sizler günahkâr insanlarsınız; seferlere günahsız kişiler katılmalı.” cevabını almışlardı. Papanın bu yaklaşımı seferlere 12-13 yaşlarındaki çocukların gönderilmesinde etkili olmuştu.
1212’de (V. Haçlı Seferi) Fransa’da Etienne adlı bir Fransız çocuk binlerce çocuğu peşine taktı. Bu çocukların çoğu, daha Italyan lîmânlarına inemeden, uzun yolculuğa dayanamadan öldü. I. Haçlı Seferi’nde Haçlılar, Kudüs’te yaklaşık 40.000 Müslümân’ı katlettiler. Gödofroi de Buygon, Papa II. Urban’a yazdığı mektupta: “Kudüs’te bulunan bütün Müslümânları katlettik; malumunuz olsun ki Süleyman Mabedi’nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslümân kanına batmış olarak yürüyoruz.” diyordu.
Bu sahnelerin günümüzün çağdaş dünyasında bile aynen sürmesi insanlığın sandığımızın aksine gelişmediğini mi gösteriyor acaba?
Kudüs ve civarını işgal eden Haçlılar altın, gümüş ve değerli taşların peşine düşmüştü. “Müslümânlar kurnazdır, değerli takıları yutarak saklamışlardı.” diyerek öldürdükleri Müslümânların cesetlerini parçalayarak içlerinde değerli takılar arıyorlardı.
(Tarih Mecmuası-Hayat; Yıl: 1965, Sayı: 4, s. 20)

23Ara 2014

Hz. Hüseyin (r.a.) on iki imâmın üçüncüsü ve imâmların atasıdır. Künyesi Ebû Abdullah’dır. Lakabları, şehîd ve seyyiddir. Hicretin dördüncü senesinde Şa’ban ayının dördünde, salı günü, Medîne’de doğdu. Resûlullâh (s.a.v.) onun ismini Hüseyn (r.a.) koydu.
İbn-i Abbâs (r.anhümâ) şöyle nakletmiştir:
Resûlullâh (s.a.v.) her sabâh namâzını kıldıktan sonra, mübârek yüzünü Ashâb-ı Kirâm’a (r.a.e.) çevirirdi. Mübârek yüzünü gören herkesin gamı, üzüntüsü gider, mesrûr olurlardı. Bir gün sabâh namâzından sonra, mübârek yüzünü dönmedi ve Hz. Alî (r.a.)’i çağırdı. İkisi birlikte mescitten çıkıp gittiler. Ashâb-ı Kirâm nereye ve niçin gitdiklerini anlayamadılar. İkisi birlikte Hz. Fâtıma (r.anhâ)’nın evine gittiler. Resûlullâh (s.a.v.): “Yâ Alî, sen kapıda dur, gelenlerin içeri girmelerine mâni’ ol.” buyurdu. Resûlullâh (s.a.v.) içeri girdi. O sırada Hz. Hüseyn (r.a.) doğmuştu. Hz. Hüseyin (r.a.)’in mübârek yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, karanlık bir gecede bir yere otursa, mübârek alnından ve yüzünden parlayan nûrun aydınlığında, yolu görürlerdi. Mübârek göğsünden ayaklarına kadar olan kısmı, Resûlullâh (s.a.v.)’e tam benzerdi.
Nitekim Hz. Hasan (r.a.)’in de mübârek göğsünden başına kadar olan kısmı Resûlullâh (s.a.v.)’e benzerdi. Resûlullâh (s.a.v.): “Hüseyin benden, ben de Hüseyin’denim, Allahü Te‘âlâ Hüseyn’i seveni sever.” buyurdu.
İmâm-ı Zeyne’l Âbidîn (r.a.) şöyle anlatmıştır:
Hz. Hüseyn (r.a.), Kûfe’ye giderken, yolda her konakladığımız yerde, Yahyâ bin Zekeriyyâ (a.s.)’dan bahsederdi. Bir gün şöyle buyurdu: “Dünya’nın aşağılığından ve kıymetsizliğinden biri de, Hz. Yahyâ (a.s.)’ın mübârek başını, Benî İsrâil’den değersiz bir kadına hediyye götürmeleridir!
Hz. Hüseyin (r.a.) kâtillerinden ve onların arkadaşlarından bir belâya düşmeden ve rezîl olmadan ölen yoktur.
Nasıl umarlar şehîd edenler Hüseyni,
Yevm-i kıyâmetde dedesinden sefâ’ati.
(Molla Câmi, Şevâhiddü’n-Nübüvve, s.328-335)

22Ara 2014

Hz. Peygamber (s.a.v.) hastalığı sırasında “Üzerime su dökünüz.” dedi. Sonra çıkarak Allâh’a hamd ve sena ettikten sonra Uhud şehîdlerinden bahsetti ve onlara Allâh’tan mağfiret diledi ve duâ etti. Sonra: “Ey muhacirler! Siz durmadan artıyorsunuz. Ensar ise olduğu gibi kalmaktadır. Kesinlikle ensar benim sığındığım dostlarım ve sırdaşlarımdır. Onların iyilerine ikrâmda bulununuz ve kötülerinin de kusurlarına göz yumun.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sözlerinin ne anlama geldiğini anlayan Hz. Ebûbekir (r.a.) ağladı.
Allâh’ın Resûlü (s.a.v.): “Çeşitli kuyulardan getirilmiş sudan yedi kırba üzerime dökün. Belki biraz hafiflik hissederim de çıkıp halka vasiyette bulunurum.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) başını sımsıkı bağladığı bir bez parçasıyla minbere çıktı. Allâh (c.c.)’e hamdu sena ettikten sonra “Allâh (c.c.)’un kullarından bir kul, dünya ile Allâh katındaki nimetler arasında muhayyer bırakılmıştır. O kul da Allâh’ın katındaki nimetleri tercih etmiştir.” dedi. Resûlullâh (s.a.v.)’in bu hutbesinin manasını Ebûbekir (r.a.)’den başka hiçbir sahabi anlamadı. Ebûbekir (r.a.) ağlayarak “Babalarımızı, analarımızı ve çocuklarımızı sana feda ederiz.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.):
“Yerinde dur! Benim yanımda dostluk ve yardım bakımından insanların en üstünü Ebû Kuhafe’nin oğludur. Mescide açılan kapılara bakın ve Ebûbekir’in kapısından başka bütün kapıları kapatın. Çünkü ben, onun üzerinde bir nur gördüm.” dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v.) son hutbesinde: “Kim beş vakit farz namazları cemaatle kılmak hususunda dikkatli olursa, o çakan şimşek gibi Sırat Köprüsü’nü geçenlerin ön safında olur. Allâh onu tabiinlerin ilk kafilesi içinde haşreder. Beş vakit namazı cemaatle kıldığı her gün ve her gece için, Allâh yolunda şehid edilen bir kişinin ecri kadar ecir verilir.” buyurdu. (Heysemi, c.2 s.39)
Ya Rabbel Alemin! Hatalarımızı lütfunla bağışla. Kalbimizi Habibi’nin muhabbetiyle ihya et râzı olup cemalini nasib ettiğin kullarının arasına kat! (Âmin).
(Bidaye, c. 5 s.229-230; Heysemi, c.9 s.42)

21Ara 2014

Asrımızda, bütün dünyada, dînin esasına uymayan, akâid ve amelde esasla bağdaşmayan, dîni, aklî, felsefî cereyanlar görülmektedir. Nerede ise, mezhebsizlik mezhebi ortaya çıkarılmakta Selefilik, Şiilik ve benzerleri hak mezheb ve doğru yol olarak sunulmaktadır.
Ayrıca büyük bir tehlike de, tasavvuf ve tarîkatler oyuncak hâline getirilmektedir. İmân bilgileri, ehl-i sünnet akaidi, farzlar, haramlar, vâcibler, mekruhlar, Sünnet-i Seniyye’ler öğrenilip, yerine getirilmeden, sadece tarikate, o da kuru ve şeklî bir girmekle, sonsuz kurtuluşa erişileceğine dair aldatıcı haplar dağıtılmakta, yutturulmakta, tarikatın ise şeriatın bir kısmı olduğu söylenmemekte, dîn büyüklerinin “İlimsiz tarikate giren, ya sapıtır, ya aklını yitirir.” sözleri hiçe sayılmaktadır.
Allâh korusun! Gözlerde sağlam görüş kalmadı mı da, düşmanlar dost görünmekte, uzaklık yakınlık sanılmakta; kalblerdeki yakîn ve İslâm nuru söndü mü de, bâtıl hak, küfür İslâm, bid’at sünnet, kolaylık zorluk, ucuzluk pahallılık olarak görünür hâle gemiştir. Dedelerimizin en hassas oldukları Ehl-i sünnet vel-Cemâ’at esası, nerede ise unutulmaktadır. Bu ne korkunç değişme, bu ne müdhiş inkilâbdır ki, en kutsal değerlere bile pervasızca dil uzatıldığı halde, ilgili kimselerde -istisnalar hariç- karşı koymak, mâni’ olmak için bir hareket görülmemektedir.
Resûlullâh (s.a.v.) ve: “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz.” (Dârimî) ve “Ehl-i Beytim Nûh aleyhisselâmm gemisi gibidir, onları sevenler, gemiye binenler gibi kurtulun.” (Taberânî) hadîsleri ile, Eshâb ve Ehl-i Beytine, hiç ayırım ve istisna yapmadan uymağı ve onları sevmeği emretmiş, bunu kurtuluş sebebi olarak sunmuştur. Onlardan aldıkları ilim ve halleri, daha sonra gelenlere ulaştıran, Tâbi’in, Tebe-i tâbi’in, dört mezheb imâmlar ve bunların yollarından giden gerçek âlimlere tâbi olmak hususunda ise Müslümânlar icma edilmiştir.
(İmâm-ı Şa’rânî, Mizanü’l Kübra, Önsöz)

20Ara 2014

Bir hoşgörü müessesi olan ailede İslâm’a muhalif olmayan her konuda eşlerin birbirlerini hoş görmeleri gerekir. Birbirlerinin ayıplarını, kabahatlerini yüzüne çarpmamak gerekir. Resûlullâh (s.a.v.): “Kadınlara hayırhah olun, zira kadın bir eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır, öyleyse kadınlara hayırhah olun.” (Buhârî, Müslim) buyurarak kadınları eğe kemiğine benzetmişlerdir. Onları ille de düzeltmeye uğraşmamak gerekir. Eğe kemiği düzeltilmeye uğraşıldığı takdirde kırılır. Kendi hâli içerisinde düzgünce muhafaza etmeye çalışmak gerekir.
Kadınlık hâlleri vardır. O hâlleri içerisinde sinirlidir, değişik günlerdir, o günlerde de onları hoş görmek gerekir. Kadın da erkeği hoş gördüğü takdirde bu, beraberinde bir ömür mutluluk getirecektir. Resûlullâh (s.a.v.) sâliha bir kadının bulunduğu evin cennet bahçesi gibi olduğunu beyân buyurmuşlardır. Eğer sâliha bir kadın yok da hırçın, huysuz bir kadın varsa, o zaman da o ev cehennem çukurlarından bir çukur gibi olur. Nebi (s.a.v.) Efendimiz: “Sizin hayırlılarınız, kadınları için hayırlı olanlarınızdır.” (İbn-i Mace) buyurmuşlardır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hâdis-i şerîflerinde: “Ne mutlu o mü’mine ki evinden çıktığı zaman ailesi tarafından ne zaman dönecek diye evine dönmesi beklenir. Yazıklar olsun o kişiye ki evinden çıktığı zaman ailesi ‘Elhamdülillâh, çıktı da kurtulduk.’ der.” buyurmuşlardır. Başka bir hadîs-i şerîfte: “Hayırlınız, karısına ve çoluk çocuğuna hayırlı olanınızdır. Ben (bu hususta) sizin en hayırlı olanınızım.” (Feyzü’l-kadir) buyrulmuştur. Cenâb-ı Hakk herkesi eşine, çocuklarına son derece hayırlı olanlardan eylesin. Bu şekilde yuva kurmayı herkese nasib müyesser eylesin. Cenâb-ı Hakk sırât-ı müstakimden ayırmasın.
(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.145-153)

19Ara 2014

Resûlullâh (s.a.v.)’e salı günü hakkında sual ettiler; Resûlullâh (s.a.v.); kan günüdür, çünkü o gün Havva hayz getirdi. Âdem’in oğlu kardeşini o gün öldürdü. Yine o gün Cercis, Zekeriyyâ, Yahya ve oğlu, Firavun’un karısı Âsiye bînt-i Müzârrın ve Benî İsrail’in bakarası katlolundu.
Resûlullâh (s.a.v.) salı günü hacamat yaptırmaktan şiddetle nehyetmişlerdir. Çünkü o günde öyle bir saat vardır ki, kişi hacamat yaptırırsa kanı durmaz ve ekseri hallerde insan kanı durdukdan sonra ölür. Yine salı günü İblis yeryüzüne indi, yine o gün cehennem yaratıldı ve yine o gün Eyyûb (a.s.) derde tutuldu.”
Çarşamba gününden sordular. Cevaben buyurdular ki:
“Meşakkat ve azâb günüdür. Çünkü o gün Firavun ve kavmi boğuldular, yine o gün Âd, Semûd ve Sâlih (a.s.) kavmi helâk oldular ve o gün tırnak kesmek nehyolundu. Çünkü çarşamba günü tırnak kesmek baras hastalığına neden olur.” Bazıları çarşamba günü hasta ziyaretini mekruh gördüler.
Resûlullâh (s.a.v.)’e perşembe gününden sordular; Resûlullâh (s.a.v.) cevaben; “Hacetlerin yerine getirildiği gündür, gerektiğinde sunanların huzûruna da perşembe günü çıkılır. Çünkü İbrahim (a.s.) Mısır melikinin huzûruna perşembe günü çıktı, hacetini gördü ve Mısır melik’i ona Hâcer’i hediye eyledi.”
Resûlullâh (s.a.v.)’e cuma gününden soruldu cevaben:
“Nikâh günüdür, Âdem (a.s.), Havva ile, Yûsuf (a.s.), Züleyha ile, Mûsâ (a.s.), Şuayb’ın kızıyla, Süleyman (a.s.), Belkıs ile, ve Resûlullâh (s.a.v.) de Hâtice ve Âişe (r.anhümâ) ile cuma günü nikâhlandılar.” buyurdu. Abdullâh ibn-i Mes‘ûd (r.a.)’den rivâyet olunduğuna göre şöyle demişdir: “Kim cuma günü tırnaklarını keserse Allâhü Te‘âlâ ondan dertleri çıkarır, yerine şifâ koyar.” (Ruhu’l- Beyân, c.2 s.6)
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 9-10.s.)