Genel

20Şub 2013

MUTMAİNNE NEFSE ULVÎ BİR HİTAP

Hz. Mevlâmız (c.c.) âyet-i kerîme’de:

«- Ey Rabbına muti olan nefs-i mutmaine! Sahibine dön. Sen ondan razı, o da senden hoşnut. Kullarımın arasına gir, Cennetime dahil ol!» (Fecr:27-30) buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk (c.c.) mutmainne nefis sa­hiplerini de yerlerinde kalmayıp çalışarak radiye ve mardiye makamlarına yükselmeğe da­vet ediyor. O halde bizler de kul olarak nefsi­mizi tezkiye edip bu sıfatlara nail olabilmek için bazı şartlara riâyet ederek çalışmaklığımız gerekir. Bu şartlar:

1 – Halâ-yı Bâtın (Az yemek, mideyi tam olarak tıka basa doldurmamak.)

2 – Namazı, duayı ve diğer ibâdetleri hu­zur ve huşu ile edaya çalışmak,

3 – Zikr-i daimiye devam etmek,

4 – Geceleri teheccüde kalmak,

5 – Salihlerle sohbet etmektir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (s. a.v.) şöyle buyurmuştur:

«Gerçekten siz, mallarınızla insanları (memnun etmeğe) güç yetiremezsiniz. Ancak onları sizin güler yüz ve güzel huyunuz mem­nun edebilir.»

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Hayy: (Diri, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten.)

 
20Şub 2013

RESULULLAH (S.A.V.)’İN ZİKİRLERİ

Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’an’da:

«Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allah’ı zikrederler.» (Âl-i İmran 191).

«Nice adamlar vardır ki, hiç bir ticaret, hiç bir alışveriş onları zikrullahtan alıkoymaz.» (En-Nûr 37) buyurmaktadır.

Kur’ân tebliğcisi o büyük önder, bu emir ve sıfatların en canlı timsâli idiler. Hz. Âişe (r.a.) validemiz, bize Resûlullah (s.a.v.)’ı Al­lah (c.c.)’ı tenzih ve takdisten geri kalmadık­larını haber veriyorlardı. Otururken, yatarken, yürürken, uyurken, abadest alırken, seyahat ederken, evinden çıkarken, mescide giderken, düşmanla mücâdele ederken dâima Allah (c.c.)’ı zikreder, dâima O’nun adını takdîs ederlerdi.

Hz. Aîşe (r.a.) der ki:

– «Ben Resûlullah (s.a.v.)’ın Ramazan­dan başka hiçbir ayda tam oruç tuttuğunu görmedim. Gene Onu, hiçbir ayda Şa’ban (ayı) kadar oruç tuttuğunu görmedim.» (Buhârî, Müslim) Bir Hadîs-i Şerifte de:

«Şa’ban’ın yarısı kaldığı vakit oruç tutma­yınız!» Veya «Oruçla Ramazan ayının önüne geçmeyiniz! Ancak bu, sizden birinizin tut­makla olduğu bir oruca rastlarsa tutsun!» (Tirmizî) . buyurulmuştur.

 
20Şub 2013

HALÂ-YI BÂTIN (AZ YEMEK)

Mükerrem sıfatla yaratılan insanın kalbine, Cenâb-ı Hakk nazar eder. Az yiyip, oruç utarak açlıktan istifade etmeğe çalışılmalıdır. Tefsirde beyan edildiği üzere orucun 10 tane hassası vardır.

1 -Toklukta belâdet-i humuk (ahmaklık ve akılsızlık) vardır. Açlıkta safai kalp hasıl olur, hafıza kuvvetlenir. 2 – Toklukta kalb katı olur, ibadetlerden bir lezzet alınamaz. Aç­ıkta rikkat-i kalb hasıl olur, ibadet, dua ve münacaattan lezzet alınır. 3 – Toklukta fe­rah, iftihar ve tuğyan vardır. Açlıkta kalbte zül ve inkirar hali meydana gelir. 4 – Tokluk­ta unutkanlık vardır. Açlıkta fakir ve açların hali hatırdadır. 5 – Toklukta nefs-i emmâre kuvvet bulur, günah işlemeğe meyli artar. Aç­lıkta şehevât kırılır. 6 – Toklukta uyku ve gaflet vardır. Açlıkta uyanık ve seheri olu­nur. 7 – Toklukta tembellik ve gevşeklik var­dır. Açlıkta devamlı ibadet ve taat müyesser olur. 8 – Tokluk ekseri hastalıkların başlan­gıç sebebidir. Açlık bedene sıhhat verir. 9 – Toklukta sıkıntı ve ağırlık vardır, açlıkta fe­rahlık ve hafiflik vardır. 10 – Tokluk tasadduk ve îsârı men eder, açlık ise arttırır.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Kayyum: (Gökleri, yeri ve her şeyi tu­tan.)

 
20Şub 2013

PEYGAMBER (S.A.V.)’İN KONUŞMALARI

Konuşmaya Allah’ın adıyla başlarlardı. Daima düşünür ve sükûtu tercih ederlerdi. Lü­zum olmadan konuşmazlardı. Konuştukların­da az ve öz konuşurlardı. Boş söz asla söyle­mezlerdi. Konuştuklarında tatlı ve tesirli ko­nuşurlardı. Kimseye fena söz söylemezlerdi. Gür ve yüksek sesle tane tane konuşurlardı. Konuşma esnasında başlarını yukarı kaldırır­lardı. Konuşurken bazen lâtife ederler ve göz­lerini öne indirirlerdi. Nadiren güler, ekseriya tebessüm ederlerdi. Kahkaha ile gülmezlerdi. Konuşmalarında umumiyetle sözlerini üç defa tekrar ederlerdi, öyle ki dinleyenler bunları ezberleyebilirlerdi. Bir şeye taaccüb edince, eli­nin içini çevirirlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman, bütün kollarını kaldırırlardı. Bazen bir şey söyleyince, ellerini birbirine çırparlardı. Konuşan hiç kimsenin sözünü kesmezler, söz­leri bitinceye kadar dikkatle dinlerlerdi. Nor­mal hallerinde olduğu gibi hiddetli hallerinde de, daima hakkı söylerlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken şeyleri kinaye yoluyla an­latırlardı.

YUNUS EMRE’DEN

«Hani mülke benim diyen köşk-ü saray beğenmeyen.

Şimdi bir evde yatarlar taşlar olmuş üs­tünleri»

 
20Şub 2013

NAMAZDA HUZUR VE HUŞU

Nefsi tezkiyenin şartlarından biri bütün ibadetleri huşu ile yapmaktır. Cenâb-ı Hakk (c.c.): «Ancak namazı huşu ile kılanlar felaha ermişlerdir.» (Mü’minûn 1) buyuruyor. Bu ayetten «Namazı huşu ile kılamayanlar, fela­ha dahil olamayacak.» mânası çıkıyor. Nama­za duran kişi ancak kalb huzuru ile edaya ça­lışırsa o ibâdeti yapmış olur, lezzet alır ve on­dan istifa eder. Namazın aslı, ruhu kalbdeki huşu, halinin namazın her anında bulunması­dır. Çünkü namazdan maksat kalbte Allah-ü Teâlâ’yı bulundurmaktır, korku, ümid ve edeb ile Allah-ü Teâlâyı zikretmektir.

Hz. Ali (r.a.) namaz kılmak için kalktığın­da vücudunu bir titreme alır, yüzünün rengi değişir ve «Yedi kat göklere ve yere arzedilen ve onların tanıyamadıkları emânetin zamanı gelmiştir» derlerdi.

KAFİRUN SURESİ (6. ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle)

De ki: «Ey kafirler, ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Benim ibadet ettiğime de siz kulluk ediciler değilsiniz. Ben sizin tap­tıklarınıza tapmış değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma kulluk ediciler değilsiniz sizin dininiz size, benim dinim bana.» (1-6)

 
20Şub 2013

İLMİHAL

Altın ile, gümüş ile vesair mücevherat ile kadınların bezenmeleri caizdir. Erkekler ise ziynet maksadıyla olmaksızın gümüşten hal­kalı mühür kullanabilirler. Ve ziynet için de olsa gümüşlü kemer, altın yaldızlı, işlemeli kılıç kuşanabilirler. Fakat altından, demirden, tunçtan, şişeden, taştan halkalı mühür kulla­namazlar. Bu haramdır. Mühürde itibar kaşa değil, halkayadır. Kası taştan, akikten vesaireden olabilir. Şu kadar var ki bir hacet gö­rülmedikçe mühür kullanılmaması efdaldir.

(Büyük İslâm İlmihali – Ö. N. Bilmen)

ŞEFKAT

Allah’ın Resulü (s.a.v.) buyurdular.

«- Yetimin işlerini üzerine alan kimse ile ben, Cennette bu iki parmak gibiyiz». Efen­dimiz (s.a.v.) bu sözleri söylerken; orta par­mağıyla şahadet parmağına işaret etmiştir.

NUŞİREVÂN-I ÂDİL’İN ÖĞÜTLERİNDEN

*Herkes ile küstahlık eyleme,

*Borçlu adamları yâr tutma,

*İyi dostlardan göz ve gönlü döndürme

*Lâf vurucu kimse ile ihtilâf etme

*Hiç kimse ile alay etme.

ATASÖZÜ

«Keskin bıçak olmak için, çok çekiç ye­mek gerek»

 
20Şub 2013

ZİKR-İ DAİMİYİ KORUMAK

Nefsi tezkiye, kalbi tasfiye hususunda en önemli düsturlardan biri de Cenab-ı Hakk’ı daimî olarak zikretmektir. Bu hususta Cenâb-ı Hakk (c.c.):

«Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikredin…» (Ahzâb, Cum’â ve Bakara sûrelerinde) tekrar tekrar çok zikir buyuruyor. Adette yok, vakit de. Her an emr-i celili; kişinin kemâline göre­dir. Kişinin kemâliyle zikri nasıl mümkün­se murâd-ı subhânî de ondadır. Dünya ha­yatımızda hiç bir ânımızı, Cenâb-ı Mevlâmızın zikrinden gafil olarak geçirmemekliğimiz lâzım­dır. Çünkü yarın yevm-i kıyamette, ehl-i Cen­net, dünyada Allah’ı zikretmediği anları hased edecek ve; «Ne olurdu o anı gafletle geçirmeseydim» diyecek. Orada herkesin defteri ken­disine verildiğinde, bütün insanlar, her lâhza­da dünyada ne ile meşgul olduklarını göre­cek. Burada kullar teyp imal ediyorlar. İnsanın bütün konuşmalarını nasıl olduğu gibi alıyor. Hattâ, arada öksürüğünü bile kaydediyor. Ha­kiki kuvvet sahibi Cenab-ı Hakk’ın tutturduğu defter muhakkak ki daha mükemmel ve nok­sansızdır.

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN

El-Vâli: (Bu muazzam kainatı ve her an olup biten hâdisatı tek başına tedbir ve idare eden.)

 
20Şub 2013

ÇEVRENİN ÖNEMİ

İnsanın ahlâkı bulunduğu muhite göre şe­killenir. İnsan, ahlaken bozuk bir muhitte bulunuyorsa, ondaki hilm kerem, insanlık, doğ­ruluk, haya, iffet, sabır ve şükür gibi güzel hasletler, şeytanî ve hayvanî ahlâka dönüşür. Hevâ, heves ve şehvetleri yok etmek için gayret eden insan, değerli ahlâk ve kalb te­mizliğini elde etmiş ve aslî vatanına (ahiret) sevgi beslemiş olur. Nefsi emmâreye tâbi olan ruh, hakkın emirlerine boyun eğen ruhla bir sayılmaz.

BANA BU TEN GEREKMEZ

Bana bu ten gerekmez, can gerektir

Ol bakî Cennete iman gerektir

Zehi mürşit ki bizi Hak’ka iletür

Aşık canı ana kurban gerektir

Bular kat, geçti kurban gerektir

Didâr göstermeye Sultan gerektir

Niderim uçmayı yahut huriyi

Bana dergâhına seyran gerektir.

Eğer Muhammed’e ümmet olursan

Dilinde zikr ile Kur’an gerektir.

Namaz ü vird ü teşbih, zikr ü Kur’an

İnayet bunlara Hak’tan gerektir.

Hakikat şerbetin içen âşıklar

Başı açık, teni üryan gerektir.

Âşık Yunus bu sırrı arzulayanın

Ciğeri püryan, gözü giryan gerektir.

Yunus Emre

 
20Şub 2013

TEHECCÜDE KALKMAK

Nefsi tezkiyenin önemli şartlarından biri teheccüde kalkmaktır. Bütün müminlerin üze­rine müekked sünnettir. Rasûl-i Ekrem (s.a. v.)’e vacip hükmündeydi.

Cenâb-ı Hakk, Âyet-i Kerîmede:

«Kullarım bana farzdan sonra en çok na­filelerle yaklaşırlar.» buyuruyor.

Diğer bir âyet-i kerîme’de de:

«Onlar o kimselerdir ki, geceleyin namaz kılmak için yataklarından kalkarlar; Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümidvar olarak dua ederler.» (Secde s. âyet: 16) buyuruluyor.

Sabah namazından velev ki yarım saat da olsa, önce kalkıp teheccüd kılarak, kalbin tasviyesine çalışmaklığımız lâzımdır. Geceleri te­heccüde kalkmak, öğle namazının sünneti gibi müekked sünnettir. Terki mümkün değildir… Orada eksik kalan uyku sabah namazından sonra telâfi edilebilir. Zaten nefis mutmainne oluncaya kadar az yemek, az uyumak, az konuşmak lâzımdır. Nefs-i Mutmainne’den sonra her hal, nur ve ibâdet oluyor. Konuşulduğu zaman da hak konuşulduğu için herkes isti­fade ediyor. Nefis radiye makamına geldiğin­de, kul sabır ve tevekkülle imtihanlara karşı koyuyor, rıza gösteriyor. Mardiye makamında ise, Cenâb-ı Hakk kuldan hoşnut oluyor.

 
20Şub 2013

ŞİFÂ ALLAH (C.C.)TANDIR

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: «Allah(c.c.)ın kulları tedavi olun Allahû Teâlâ derdi yarattığı gibi dermanı da yaratmıştır.» (Tirmizî ve ibn-i Mâce Usame (r.a.)’den rivayet etmiş­lerdir) buyurmuşlardır.

Yine bir Hadîs-i Şeriflerinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: «Allahû Teâlâ her hastalığa bir ilâç yaptı. Hastalık kendi ilâcına rastlarsa Allah (c.c.)’in izniyle yok olur.» (Müsned -İmâm-ı A’zam) buyuruyorlar. Doktorun vazifesi hastalığın hangi haçlarla iyi olabileceğini tesbittir. Cenâb-ı Hak (c.c.) bu dünyayı sebepler dünyası olarak yaratmıştır. Hastalığın iyileşmesi için sebeplere sarılmak lâzımdır. Bunlar doktor ve ilâçlardır. Şifayı doktor ve ilâçlar­dan bilmemek gerekir «Şifa Allah (c.c.)’tan­dır» (Şuara S.: 80).

RABBİMİZİN FERMANI

«Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse Allah-mü’minlere karşı alçak gönül­lü, kâfirlere, karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onlarında kendisini sevece­ği bir kavm getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınamasından (dedikodusundan) çekinmezler. Bu Allah’ın lutf-u inayetidir ki onu kime dilerse ona verir Allah ihsanı bol olan en çok bilendir.» (Maide 54)