Genel

13Şub 2013

  MİSVAK KULLANMAK Misvak kullanmak; abdestin sünnetlerin­den biridir. Şöyle ki: Misvak, arak denilen ağacın dalıdır. Parmak kalınlığında ve kulla­nanın karışı boyunda olmalıdır. Sağ ele alınır, serçe parmağının üstünden geçirilir, baş par­makla altından tutulur ıslatılarak ağzın sağ ta­rafından başlanır, dişlere enine sürülür, isti­mali oruca mani değildir. Misvakın pekçok faideleri ve sevabı var­dır. Dişleri temizler, ağız kokusunu giderir, haz­mı kolaylaştırır, gözlerin ferini artırır, sıhhate hizmet eder… Bir Hadis-i Şerif’te; «Eğer ümmetime zahmet vermiyecek olsa idim, her abdest alırken misvak kullanmalarını emrederdim.» buyurulmuştur. «Her müslümana misvak ile dişleri temiz­lemek vacib olduğu gibi, cum’a günü guslet­mek de vaciptir.» (Ebu Naim) «Dişleri misvak ile temizlemek, ölümden başka bütün hastalıkların mühim bir kısmına şifadır.» (Deylemi) ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN El-Evvel: (İlk. Evveliyetinde başlangıcı olmayan.) El-Ahir: (Son. Varlığının sonu olmayan. Ahiriyetinde de son bulmıyan.    

13Şub 2013

GÜZEL AHLÂK Alâ’ b. eş-Şıhhîr (radiya’llâhu anh)’den: Bir kişi Peygamber Efendimiz’in önünden gelerek şöyle sordu: «- Ya Resulallâh, hangi amel daha efdaldir? Peygamber (s.a.v.): «- Güzel ahlâk.» buyurdu. Sonra Pey­gamberimiz (s.a.v.)’in sağından gelerek: «- Hangi amel daha fazîletlidir?» diye soru­sunu tekrarladı. Peygamberimiz (s.a.v.): «- Güzel ahlâk.» diye cevap verdi. Adam so­luna geçerek tekrar: «- Hangi amel daha fa­zîletlidir?» diye sordu, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: «-Güzel ahlâk.» diye cevap bu­yurdular., Bunun üzerine adam, Peygamber (s.a.v.)’in arka tarafına geçerek yine aynı şe­kilde:«- Ya Resûlallâh, hangi amel daha fa­zîletlidir?» diye sorunca, Peygamber Efendi­miz adama dönerek: «- Niçin anlamıyorsun? Güzel ahlâktır, o da gücün yeterse kızmamandır.» buyurdular. «Hadîsi, Muhammed b. Mervezî Kitâbü’s-Salât’da Mürsel olarak rivâyet etmiştir.) ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN El-Mukît: (Her yaratılmışın rızkını ve­ren.) El-Kasib: (Muhâsib: Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatiyle hesabını iyi bilen.)

13Şub 2013

ABDEST Abdest, muayyen uzuvları usulû vechile yıkamaktan, meshetmekten ibaret bir temizlik­tir, bir ibadet ve taattır. Abdeste güzelliğinden, nezafete hizmetinden dolayı «vuzu’» adı verilmiştir. Abdestin manevî birçok faideleri, se­vapları olduğu gibi, maddeten de pek çok men­faatleri vardır. Abdestsiz bir kimse namaz kılamaz, tavaf edemez, Mushafı Şerifi bitişik olmayan bir gilâf içinde bulunmadıkça eline alamaz. Kur’ânın tam veya gayri tam bir âyetine bile el süremez. Bunlar haramdır. Fakat Kur’ân-ı Ke­rîmi ezber olarak karşıdan Mushafa bakarak okuyabilir. «Müslim yahut mü’min kul abdestte yü­zünü yıkadığı zaman gözü ile baktığı her hatası su ile beraber yüzünden sıyrılıp çıkar. El­lerini yıkadığı zaman elleri ile işlediği hatalar su ile beraber iki elinden çıkıp gider. İki aya­ğını yıkadığı zaman da o ayaklarıyla yürüyerek yapmış olduğu her hatâ su ile beraber çıkar. Nihayet o kul hatalardan çıkıp kurtulup terte­miz olur.» (Müslîm-Tirmîzi) «Abdest üzerinde abdest, nûr üzerinde nûrdur.» (Hadis-i Şerif) ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN El-Batın: (Gizli)

13Şub 2013

İTAAT Ebû Hüreyre (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Allâhu Teâlâ, sizin için üç (şey) den râ­zı olur ve sizin için üç (şey) den kızar. Râzı olduğu şeyler: Ona ibâdet edip şirk koşmamanız, Toplu olduğunuz halde Kur’ân’a sarılıp tefrikadan kaçmanız, Allâhu Teâlâ’nın başınıza âmir kıldığı kimselerin sözünü dinlemenizdir. Kızdığı şeyler de: Dedikodu, Lüzum­suz yerlerde malı israf, Fazla soru sormaktır.» (Muvatta) Said bin Cübeyr (k.s.) derdi ki: «Allah’a itaat edip, emirlerini yerine geti­ren; O’nu zikrediyor, demektir. O’nun emirle­rine göre hareket etmeyen, ne kadar tesbih çekerse çeksin; ne kadar Kur’ân okursa oku­sun, zikretmiyor sayılır.» Eshab-ı Kiram’dan Ebu’d-Derda (r.a.)’e sordular: «- İnsanlar neden bu kadar ölüm­den korkar ve tiksinirler.» Cevap verdi: «- Çünkü onlar fâni dünyalarını mâmur edip ebedî karargâhlarını virân etmişlerdir. Hiç kimse mâmur bir diyardan, virân bir beldeye gitmek istemez.» ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN El-Celîl: (Celalet ve büyüklük sahibi) El-Kerîm: (Keremi bol.)

13Şub 2013

CEMAATLE NAMAZ Resulûllah (s.a.v.) Efendimiz: «Cemaate devam etmeyenlerin, nedamet etmezlerse, (cemaate devamsızlıklarından piş­man olmazlarsa) elbette evlerini yakarım.» bu­yurdular. Hadis-i Şerif (Camiussagir) Yani evleri yakmaktan murat: Cemaati terkedenlere Cenab-ı Hakk (c.c.)’ın dünyada acil bir ceza vermesi demektir. Devamlı şekilde cemaati terkedenler, piş­manlık göstermeyip, hiç bir özre mebnî olmaksızın bu hallerinde devam ederlerse onlar için Cenab-ı Hakk (c.c.) yangın, deprem, sel felâ­keti gibi (Allahümmahfazna) tabiî bir afet ve­rerek onları cezalandırır. Cemaate devam etmekte pek büyük, maddî ve manevî fayda var­dır. ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN Allah: (Ülühiyete mahsus sıfatların hep­sini kendinde toplamış bulunan Zâtı Vâcibül vücûda delâlet eden âlemdir ve sayılan isim­lerin içinde ism-i âzamdır.) Er-Rahman: (Ezelde bütün yaradılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyu­ran, sevdiğini, sevmediğini ayırdetmeyen, bü­tün mahlûklarını sayısız nimetlere müstağrak kılan.)

13Şub 2013

  AKŞEMSEDDİN HAZRETLERİ Asıl adı Şemseddin Mehmed b. Hamza’dır. Bayramiye tarikatının şehsiye kolunun kurucusu olan Akşemseddin, 1389’da Şam’da doğdu. İstanbul’un fethinden sonra, 1459 Ocak ayında Göynük’de vefat etti. Fatih Sultan Mehmed’in şehzadeliği za­manında hocalığını yapan Akşemseddin Haz­retleri Fetih esnasında, Emevilerin İstanbul’u muhasarası sırasında şehid düşen Hâlid bin Zeyd Ebu Eyyüb El Ensarî (r.a.)’nın kabrini buldu. Fetih günü Ayasofya Camii’nin ilk vaa­zını veren Akşemseddin, bir müddet daha İs­tanbul’da kaldıktan sonra Göynük’e döndü. Akşemseddin, devrinin meşhur bir tabibi olarak da tanınır. Özellikle bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştığı ve bu konuda bir risale yaz­dığı rivayet edilmektedir. Akşemseddin’in tasavvufî şiirleri de vardır. ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN Er-Râkîb: Bütün varlıklar üzerinde göz­cü, bütün işler kontrolü altında bulunan. El-Mucîb: (Kendine yalvaranların istek­lerini veren). El-Vasi’: (Geniş müsaadekâr)

13Şub 2013

CİMRİLİK Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in Âl-i İmran Sûresi 18. Âyetinde meâlen: «Allah Teâlâ’nın, kendilerine -fazlından olarak- verdiği şey­den cimrilik edenler; bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar. Hayır… Bu on­lar için bir şerdir. O cimrilik ettikleri şey, kıyâ­met gününde boyunlarına dolanacaktır. Ve göklerin ve yerin mirası Allah Teâlâ içindir. Ve Hak Teâlâ, yaptığınız her şeyden tamamiyle haberdardır.» buyuruyor. Cömertlerin en cömerdi, Peygamberimiz (s.a.v.) dahi, şu kelimelerle duada bulunurdu: «Allahım!.. korkaklıktan Sana sığınırım. Cimrilikten Sana sığınırım. Bunaklık getiren ömür­den Sana sığınırım. Dünya fitnesinden ve ka­bir azabından Sana sığınırım.» Cimrilikten kurtulmanın çaresini de gene Peygamber Efendimiz (s.a.v.) den öğrenelim: «(Şu üç (haslet) kimde bulunursa nefsin, cimriliğinden korunmuş olur: Zekâtını ödeyen, misafiri konuklatıp doyuran, bir de felâkete uğrayanlara yardım edip veren kimse.» Unutmayalım ki, cimriler cehennemden bir daldır. Cimrilikten Allaha sığınalım. ESMÂ’ÜL HÜSNÂ’DAN El-Hakim: (Buyrukları ve bütün işleri hik­metli)

13Şub 2013

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR Bedevî bir Arab: – Yâ Rasûlallah! Kıyâmet ne zaman ko­pacak? diye sormuştu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bedevîye: – Âhiret için ne hazırladın? diye sor­muştu. Enes (r.a.) rivayetinde bedevî: – Yâ Rasûlallah! Benim Allah’a ve O’nun Peygamberine muhabbetten başka Âhiret için bir hazırlığım yoktur diye cevâb vermesi üze­rine;Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bedevîye: – Sen sevdiğin kimse ile berabersin! bu­yurmuştur. Enes (r.a.) der ki Biz de: – «Yâ Resulûllah! Âhirette sevdiğimiz ile berâber miyiz» diye sorduk. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.): – Evet berabersiniz! diye tasdik buyurdu. Biz de böylece bu cevabtan pek ziyade bir ferah ve sevinç duyduk. ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN Er-Rezzâk: (Yaradılmışlara, faydala­nacakları şeyleri ihsân eden.) El-Fettâh: (Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran.)

13Şub 2013

HZ. EBUBEKİR (R.A.) Bir gün Ashâb-ı Kirâm (R. Anhüm) Rasûlullah (s.a.v.)’e Hz. Ebû Bekir (r.a.) den şikayet etmek için gelmişlerdi. «- Yâ Resulûllah! Hz. Ebû Bekir oda­sında yalnız başına ciğer kebabını yer, kokusunu duyarız, bizi hiç davet etmez», dediler, Resûl-i Ekrem (s.a.v.): «- Bir daha öyle yaptığında bana haber verin, beraberce evine gidelim», buyurdular. Bir gün haber verdiler. Hemen kalkıp Hz. Ebû Bekir’in odasına gitti. «- Yâ Ebû Bekir sen ciğer kebabı yiyormuşsun, bize de var mıdır?» diye sordular. «- Yâ Resulûllah! Ben ciğer kebabı ye­miyorum. Pişen kendi ciğerimdir. Hak Teâlâ bana İslâm dinini nasîb etti. Habibine dost ey­ledi. Ashâb-ı Kirâm arasında şöhret verdi. Aca­ba kıyâmet gününde hâlim ne olur, bu kadar nî’metin şükrünü yapabilir miyim, diye korktu­ğumdan ciğerim kebap oluyor.» dedi. ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN El-Cebbâr: (Kırılanları onaran, eksik­leri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan.) El-Vedûd: (İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızâsına erdiren, yahut sevilmeye ve dostluğu kazanılmağa biricik lâyık olan.)

13Şub 2013

  HALÂVET-İ İMÂN Enes (r.a.) şöyle demiştir: Nebîy-yi mükerrem Sallallahü Teâlâ Aley­hi ve Sellem buyurdu ki: «- Kimde üç şey bulunursa halâvet-i îmân’ı tatmış olur: 1- Allah ile Rasulûllah, kendisine ma­dâlarından daha sevgili olmak. 2- Bir kimseyi bilâ garaz velâ ivaz sev­mek, ancak Allah için sevmek. 3- Allah onu küfürden kurtardıktan son­ra, yine küfr’e dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.» Kendisi ateşe atılmayı sevdiği gibi, Şeref-i İslâm ile müşerref olduktan sonra tekrar küf­re avdet etmeği asla sevmemek ve küfürden uzak olmağa çalışmak ve küfre yakın olma­mağa çalışmak.                           ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN El-Muizz: (İzzet veren, ağırlayan) El-Müzil: (Zillete düşüren, hor ve ha­kir eden.) Es-Semî: (İyi işiten.) El-Basîr: (İyi gören.) El-Hakem: (Hükmeden, hakkı yerine getiren.)