Genel

17Oca 2015

Abdestin manevî birçok faydaları ve sevabları olduğu
gibi, maddî olarak da pek çok yararları vardır. Vakit vakit
abdest alan bir müslüman temizliğe riâyet etmiş, temizliği
alışkanlık haline getirerek kendisini, birçok hastalıklara sebebiyet
verecek kirli hallerden korumuş olur.
Bir hadîs-i şerîfte; “Abdest üzerine abdest, nûr üzerine
nûrdur.” (İmâm Gazâli) buyrulmuştur.
Başka bir hadîs-i şerîfde şöyle buyrulmaktadır: “Her kim
emrolunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu şekilde
namaz kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhâri)
Namaz gibi bir kısım din görevlerini yerine getirmek
için abdest almaya gerek vardır. Bu görevlerden her birinin
yapılması, abdestin bir sebebidir. Abdestsiz bir kimse
namaz kılamaz, tavaf edemez, bir mahfaza içinde olmaksızın
Kur’ân’ı tutamaz, Kur’ân’ın tam bir âyetinin veya bir
kısmının yazılı bulunduğu bir levhâya el süremez. Bunları
yapmak haramdır. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’i ezber olarak veya
karşıdan mushafa bakarak abdestsiz okuyabilir. Aklı olan
ve büluğ çağına eren ve suyu kullanmaya gücü yeten her
müslüman, gerektiği zaman abdest almakla yükümlüdür.
(Ö.Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali)
“O mushaf-ı şerîfe (tamamen temiz olanlardan başkası
el süremez.)” (Vakıâ s. 79) âyet-i kerîmesine göre taharetsiz
olan bir kimse, Kur’ân-ı Kerîm’e dokunamaz, eline
alamaz. Velev ki, bir kılıf, bir sandık içinde bulunsun. İbn
Ömer (r.a)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.)
buyurdu ki: “Hayızlı ve cünüp Kur’ân’dan bir şey okumasın.”
(Tirmizî, İbn Mâce) (Ö.Nasuhi Bilmen Tefsiri)
Efendimiz (s.a.v.)’in yapmamızı istediği işlerden biri de
Allâh’ın kelâmını abdestli okumamız ve abdestli dinlememiz
hakkındadır. Bu Allâh’ın kelâmına hürmetin gereğidir. (Bu
müstehâbdır) Okunan tilâvet secdelerini yapabilmemiz için
de abdestli olmamız şarttır.
(İmâm Şarâni, el-Uhudü’l-Kübrâ, 11.s.)

16Oca 2015

Hz. Fâtih’in şeyhi meşhur Akşemseddin Hazretleri,
Mâddetü’l-Hayât’ında, aynen şöyle yazmaktadır (Ali Emin, Tıb, no. 126, v. 50): “Cümle marazların (hastalıkların), sûret-i nev’iyyesi hasebiyle (çeşitleri bakımından), bitki ve hayvanlarda olduğu gibi, tohumları ve asılları vardır, ot tohumu ve ot kökü gibi, bunlar gözle görünmez.” Akşemseddin bu notları kaleme alırken 1450 yılında bulunduğu, mikroskobun olmadığı, Pasteur’den 4 asır öncesinde olduğu unutulmamalıdır. Pasteur’ün de mikroskobu olmasa idi, daha fazlasını söyleyemezdi.
Çiçek aşısı da Türk îcâdıdır. 1695’de İstanbul’da çocuklara çiçek aşısı yapıldığını biliyoruz. (A. Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, 194) 1721’de Lady Montague, İstanbul’da İngiltere
sefîresi iken bu aşının nasıl yapıldığını görüp İngiltere’ye
dönünce anlatmıştır. Türkler’in asırlarca uyguladıkları çiçek
aşısına Avrupa uzun müddet direndi. Ancak 1764’de Fransız
Tıb Akademisi bu aşının “faydalı olabileceğini” kabul etti. Ama
XV. Louis 1774’de çiçeğe yakalandı, aşı yapılması teklifini
reddetti ve öldü. Avrupa’da ilk aşı ancak 1796’da İngiltere’de
yapıldı. (Lavisse-Rambaud, VII, 756; Cevdet, l, 234-7,353-4) Keşfin
Türkler’den gelmesi, Avrupa’yı çok uzun müddet tereddüdde
bıraktı. Râhibler, bu aşıyı yaptıranın dinden sapıtacağını ilân
ettiler. Halbuki Lady Montague, İstanbul’da çocuğunu aşılatmıştı.
1759’da Voltaire, çiçek aşısını savundu. Ama uzun
müddet hekimler, Kilise’den çekindiler. Avrupa’da dinsiz olarak
şöhret yapmış Voltaire’e kulak asan olmadı. Lady Montague,
Türkiye’de aşılanıp da ölen tek kişinin olmadığını yazıp
söylemesine rağmen, inandırıcı olamadı.
Kesin şekilde Batı tıbbının kabul ve tatbik edilmesi,
Şânîzâde Mehmed Atâullâh Efendi ile başlar. Batı dillerinin
birkaçını ve Doğu dillerini de biliyordu. Batı tıb terimlerini
Latince’den Arabça’ya aktardı. Osmanlı îcâdı olan bu Arabça
köklerden (cezr) üretilmiş binlerce kelime, Arab ülkelerinde de
kabul edildi.
(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, 2.c. 190-191.s.)

15Oca 2015

Allâh (c.c.)’un Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı saygılı olunması gerektiği
husûsunda Kur’ân-ı Kerîm’de birçok emirleri bulunmaktadır:
“Şüphesiz Allâh ve Resûlü’nü incitenlere, Allâh dünya ve
âhirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azâb hazırlamıştır.”
(Ahzâb s. 57) buyrulmaktadır.
Yine Kur’ân-ı Kerîm’de Hakk Te‘âlâ hazretleri: “Ey îmân
edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini
beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin,
çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen
dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız
Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir.
Allâh ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamber’in
hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından
isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların
kalpleri için daha temizdir. Allâh’ın Resûlü’ne rahatsızlık
vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız
ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allâh katında büyük
bir günâhtır.” (Ahzâb s. 53) buyurmaktadır.
Yine başka bir âyet-i kerimede: “Ey îmân edenler! Allâh’ın
ve Peygamberi’nin önüne geçmeyin. Allâh’a karşı gelmekten
sakının. Şüphesiz, Allâh hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
(Hucurât s. 1) buyrulmaktadır.
Cenâb-ı Hakk, Nebî (s.a.v.)’e nasıl hürmet gösterilmesi gerektiğini
şöyle beyân buyurmuştur: “Mü’minler ancak Allâh’a
ve peygamberine inanan, onunla beraber toplumu ilgilendiren
bir iş üzerindeyken ondan izin almadan çekip gitmeyen
kimselerdir. O hâlde bazı işlerini görmek için senden
izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver ve onlar için
Allâh’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allâh çok bağışlayandır,
çok merhamet edendir.” (Nûr s. 62) Hemen akabinde ise:
“(Ey inananlar!) Peygamberin (sizi) çağırmasını aranızda
birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın (zira O’nun çağırmasına
derhal koşmak gerekir, Peygamber çağırmasına aldırmazlık
edilemez). İçinizden biribirini siper ederek sıvışıp gidenleri
Allâh gerçekten bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler,
başlarına bir belânın gelmesinden veya elem dolu bir azâba
uğramaktan sakınsınlar.” (Nûr s. 63)

14Oca 2015

Hz. Ebû Bekir (r.a.) bütün malını İslâm uğruna harcamıştır. Zorluk Seferi olarak anılan Tebük Seferi’ne herkes elinde ne varsa getirerek katkıda bulunmuştu. Resûlullâh (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e: “Ne getirdin ya Ebû Bekir?” diye sorunca: “Malımın tamamını ya Resûlullâh!” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Peki ailene, çocuklarına ne bıraktın?” diye sorunca: “Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’i bıraktım ya Resûlullâh, yetmez mi?” dedi. Allâh (c.c.) şefaatine nâil eylesin. Âmin.

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın âlicenaplığına ve Resûlullâh (s.a.v.) sevgisine bir örnek daha verilecek olursa: Hz. Ebû Bekir (r.a.), Mekke’nin fethinden sonra kendisi âmâ olan babası Ebû Kuhâfe’nin elinden tutarak müslüman olması için Resûlullâh (s.a.v.)’in huzûruna getirdi. Resûlullâh (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’i çok sevdiği için, Ebû Kuhâfe de doksan küsür yaşlarında olduğu için Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e: “Onu buraya kadar yormasan biz giderdik” buyurunca Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Ya Resûlullâh (s.a.v.), onun size gelmesi daha uygun ve evlâdır” dedi. Daha sonra Ebû Kuhâfe, Kelime-i Şehâdet getirip müslüman olunca Hz. Ebû Bekir (r.a.) ağlamaya başladı. Resûlullâh (s.a.v.): “Ya Ebû Bekir, bugün senin için şerefli bir gündür, baban müslüman oldu. Ağlamanın sebebi nedir?” diye sorunca Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Vallâhi ya Resûlullâh (s.a.v.), şurada keşke babam Ebû Kuhâfe’nin yerine sizin amcanız Ebû Talib olsaydı. Siz buna çok daha fazla sevinirdiniz, ben onun hâlâ İslâm ile müşerref olmadığını düşünerek ağladım.” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) işte böyle bir zât idi. Allâh (c.c.) bize onun yolunda olmayı ve onu hakkıyla sevmeyi nasib eylesin. (Âmin)

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 2.c., 70-71.s.)

13Oca 2015

Hz. Ebû Bekir (r.a.) temiz bir hayat geçiren iffetli bir kişi
idi. Faziletten ayrılmazdı ve daima iyilik yapmayı severdi.
İslâmiyet’ten önce, doğruluğu ve insanları sevmesi ile tanınan,
güvenilir bir tüccardı.
Câhiliyet devrinin kötülüklerinden uzak kalmıştı ve fenâ
hallerinden kaçınırdı. Câhiliyet devrinde bile bir damla içki
içmemiştir. Her türlü şeyin yapılmasında hiçbir sakınca görülmeyen
o câhiliyyet devrinde, şeref ve haysiyet kırıcı hallerden
çekinmiş, temiz bir hayat geçirmiştir. Hz. Ebû Bekir
(r.a.)’e: “Câhiliyet zamanında, içki içmedin mi?” diye sorulduğunda:
“Hâşâ! Ben namusunu koruyan, insanlık şerefini
tanıyan bir adamım. İçki içen bunları kaybeder.” diye cevap
vermiştir. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) bu sözü duyunca: “Ebû
Bekir’in dediği doğrudur. Ebû Bekir’in dediği doğrudur.”
buyurmuştur.
Câhiliyet zamanında putperestlikten nefret ederdi ve hakikati
araştıranlardandı. İslâmiyet insanları bir ağaç ve taş
parçasından ibâret olan putlara tapmaktan vazgeçirip bir ve
tek olan Allâhü Te‘âlâ Hazretleri’ne ibâdete davet ediyordu.
İşte, Ebû Bekir (r.a.) da aradığını bulmuştu. Hemen îmân
ederek câhiliyet karanlığından kurtulup İslâm’ın nûruna kavuşmuştu.
İslâmiyet’ten önce de Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in
eski dostu idi. Kan davalarını çözmek ve halletmek için hakem
tayin edilirdi.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) hatırı sayılan bir tüccardı ve büyük bir
servet sahibiydi. İbn-i Sa’d’in tahminine göre kırk bin dirhem
miktarında bir sermayeyle ticaret işlerini çevirirdi. Elinde
nesi varsa Allâh (c.c.) yolunda, dîn uğrunda sarf eder, hayır
işlerine harcardı. Onun büyük ve unutulmaz hizmetlerinden
biri de müşriklerin işkencesi altında inleyen çaresiz Müslüman
esirleri satın alarak serbest bırakıp özgürlüklerine kavuşturmasıdır.
Bu şekilde, hem işkenceden kurtulan hem de
hürriyete kavuşan Müslümanları ne kadar sevindirmiştir.
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ebû Bekir (r.a.), 18-23.s.)

12Oca 2015

Her vasiyeti biz müslümanlara hayat veren, Nebî (s.a.v.)
Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden birinde bütün gücümüzle
çalışarak helâl, yani günâh olmayan bir rızkı kazanmamız,
çevremize de bunu öğütlememiz, helâl kazançtan yememiz,
giyinmemiz, çoluk çocuğumuza, aile ve yakınlarımıza, dîn kardeşlerimize
yararlı olmamız istenmektedir.
Mükellefler yeryüzünde bulundukları sürece helâl rızıklar
bulurlar. Yeter ki; kul helâl talebinde samimî olsun. Hakk Te‘âlâ,
hayvanların karnındaki fışkı ile kan arasından sütü çıkardığı
gibi, haramlarla şüpheli nesneler arasından da helâlları öyle
çıkarır.
Ey kardeşim! Niyetini iyi ve temiz tutmaya çalış, ameli
helâle yöneltmeye bak. Helâl yoldan rızıklandığın takdirde
Allâh’a hamd ve şükürde bulun. Haram bir rızkı almış isen Allâh
(c.c)’a tevbe ve istiğfarda bulun. Bütün gayret ve gücünü iyiye
doğru yöneltirsen Allâh (c.c)’un izniyle âhiret gününde seni fazlaca
üzecek bir sıkıntın kalmamış olur.
Halbuki, haram veya şüpheli rızık alma ve yeme yolunda
nefsi ile mücahede etmeyen, dizginlerini gevşek tutan, günâhı
kendisinden uzaklaştıramayan kimseler âhirette itab edilecek.
Hakk Te‘âlâ, kuluna günâhdan uzak kalmasını buyrukları ile zorunlu
kılmıştır ve bunu kulundan istemektedir.
Kişiye haramın kısmeti olduğu keşfen gösterilse bile, kulun
vazifesi yine ona yaklaşmamaktır.Peygamberimiz (s.a.v.):
“Helâlinden istemek, namaz, oruç gibi farzlardan sonra
gelen ilk farzdır.” (Taberâni)
“Bir kimse helâlinden güzelce yer, sünnetle amel eder,
insanlara emniyet aşılar, kendini şerden uzak tutarsa, cennete
girer.” buyurmuşlardır. Efendimiz (s.a.v.)’in bu konuşmasını
dinleyenler; “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) bu gibilerden bu
gün ümmetinde çok kimse vardır” derler. Efendimiz (s.a.v.):
“Bu söylediklerim benden sonraki yüzyıllarda gelecekler
içindir” buyururlar. (Tirmizî) Nebî (s.a.v.) ashâbından birine:
“Ey Said, yediklerin iyi ve helâlinden olursa, duan Allâh
katında kabul olur” buyururlar. (Taberâni)
(İmâm Şa’râni, Uhûdu’l Kübrâ, 361-364.s.)

11Oca 2015

Mü’minûn sûresi, ikinci âyetinde; “Namazda huşû üzere
olan mü’minler.” “Namaz kılan kimsenin, kemâli tevazu’
ve tezellül ile Allâh’dan gayrısını kalbinden çıkarıp Cenâbı
Hakk’a yönelmesi ve huşûyu koruması” beyân buyurulmuştur.
Bu âyet-i celîlede: “Felaha nail olacak mü’minler şu
kimseler ki farz olan namazlarını edaya devam ederler.”
Mü’minûn sûresi, dokuzuncu âyette ise; “Namaza devam ile
namazın muhafazası” beyân buyurulmuştur.
Mü’minûn sûresi, 2’de: “huşûya dikkat” ve Mü’minûn: 9’da
“namazın şeraitine (şartlarına) riâyetle devama dikkat” beyân
buyurulmuştur.
“Şüphe yok ki ben, (evet) ancak ben Allâh’ım; benden
başka ilâh yoktur; öyle ise bana kulluk et ve beni anmak
için namaz kıl!” (Tâhâ s. 14)
Namazı kalble, dil ile ve bütün’ a’zâ ile (yapılan) ibâdetleri
kapsayan en fazîletli ibâdet olduğuna bu âyet-i celîlede işâret
buyrulmuştur. (Yine bu âyetlerde) namazın şânına özen göstermek
gerektiğive i’tinâ (ile kılınması gereken) en fazîletli ibâdet
olduğuna işâret vardır.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kıyâmet gününde muhasebeye
evvelâ namazdan başlanır. Eğer namaz hesâbı
doğru verilirse diğer amellerin de kabûlüne yardımı olur.
Aksi takdirde diğer amellerin muhasebesinde de sıkıntı çeker.”
buyurmuşlardır.
Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Temizliğini tam yapıp
beş vakit namazı sürekli vakitlerinde kılanın namazları
kıyamet günü kendisi için nur ve delil olur.” (İmâm Ahmed)
(Namaz bütün ibâdetleri kendinde toplar. Şöyle ki; Bedenin
zekâtı olması yönüyle, zekât ibâdetine; yeme içme gibi beşeri
hallerden uzaklaşmak yönüyle oruç ibâdetine, bir araya gelip
topluca Cenâb-ı Hakk’a yönelmek yönüyle de hacc ibâdetine
benzer
Yine namazdaki rükû, secde gibi hareketlerle meleklerden
hayvanlara ve ağaçlara kadar bütün mahlûkatın ibâdetleri bir
arada yapılmış olunur.)
(Mahmûd Sami Ramazanoğlu (k.s.), Mûsahâbe 3, 675.s.)

10Oca 2015

Hz. Alî (r.a), Kümeyl’e hitap ederek: “Ey Kümeyl, ilim
maldan hayırlıdır. Çünkü malı sen koruyacaksın, fakat ilim
seni korur. İlim hâkim, mal mahkûmdur. Mal sarf etmekle
azalır, ilim sarfiyatla çoğalır.” buyurmuştur. Yine Hz. Alî (r.a):
“Bir âlim, gündüzleri oruçlu olduğu hâlde harb eden, geceleri
de ibâdetle geçiren mücâhid âbid’den daha üstündür.
Bir âlimin ölümü ile İslâm âleminde açılan boşluğu,
onun gibi yetişecek bir âlimden başkası dolduramaz.” demiştir.
Yine Hz. Alî (r.a) bir manzûmesinde şöyle buyuruyor:
“Övünmek ancak ehl-î ilme mahsûstur. Çünkü onlar doğru
yolda oldukları gibi arzû edenlere de doğru yolu gösterirler.
Herkesin derecesi bilgisi ile ölçülür. Câhiller ise, âlimlere
düşmandırlar. Âlim ol ki, ölmeyesin. Çünkü insanlar ölür,
fakat âlimler diridirler.”
Hasan-ı Basri (r.aleyh): “Âlimlerin mürekkebi şehidlerin
kanıyla tartılır ve ağır gelir.” demiştir. İbn Mes‘ûd (r.a.): “İlim
yok olmadan okuyun; ilmin yokluğu, âlimlerin vefâtıyladır.
Varlığım kudretinde olan Allâhü Te‘âlâ’ya yemin ederim ki,
Allâh (c.c.) uğrunda ölen hakîkî şehidler, âlimlere verilen
yüksek dereceleri görünce, âlim olmak için tekrar dünyaya
gelmeği arzû edeceklerdir. Doğrusu şu ki, kimse âlim olarak
doğmamıştır. İlim, çalışıp öğrenmekle elde edilir” buyuruyor.
İbn Abbas (r.a.): “Zorluğuna katlandım, okudum, neticede
ululuğa erdim” buyurmuştur. Hattâ İbn Mâlik, İbn Abbas
hakkında: “İbn Abbas gibisini görmedim. Çünkü yüzüne
bakan en güzel yüzü görmüş, sözünü duyan en tatlı sözü
dinlemiş, fetvâlarını tedkîk eden de, hakikî ilmi bulmuş olur.”
demiştir.
Ebû’d-Derdâ (r.a.): “Bir mes’ele öğrenmek, benim için bir
gece ibâdetten daha sevimlidir.” buyurmuştur. Ayrıca “Âlim
ve ilim talibi hayırda beraberdir. Dîğer insanlar ise, bir kıymet
taşımaz. Yâ âlim, ya talebe veya dinleyici ol; bunların
hâricinde kalma, helâk olursun.” demiştir.
(İmâm Gazâli, İhya u Ulûmi’d Dîn, 23-29.s.)

09Oca 2015

İmâm-ı ‘zam hazretleri, ilim ve amel konusunda, herkesin
âciz kaldığı yüksek derecelere çıkmış bir âlimdir. Sevenleri
olduğu gibi hasetçileri ve düşmanları da çoktu. Buna rağmen
ders okutma ve fetvâ konusunda kendisine aslâ yılgınlık
gelmedi. Tam tersine kendisi hakkında verilen müjdelerin iyiye
yorumlanması buna eklenince çalışma ve ikbâlleri arttı. Bu
cümleden olarak:
Bir gece rü’yâda Ravza-i Mutahhara’yı kazıp Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in mübârek kemiklerini çıkarıp toplayarak göğsünün
üzerine koyduğunu gördü. (Bir başka rivâyet de kemikleri
çıkardıktan sonra birleştirdiği şeklindedir.) Bu durumdan çok
rahatsız oldu, çok sarsıldı. Kendisinde ortaya çıkan ıztırâb ve
şiddetli korku sebebiyle arkadaşları ziyâretine geldi.
Muhammed b. Sîrîn’e rü’yânın yorumunu sordurmaya
mecbûr oldu. İbn-i Sîrîn, rü’yâyı anlatan kişiye hemen şu
cevâbı verdi: “Bu rü’yânın sâhibi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in
sünnetini tefsîr etmede kimsenin ulaşamayacağı bir mertebede
insânlara incelik ve gizlilikleri açıklayıp onları aydınlığa
kavuşturacaktır.” Bu yorum İmâm-ı ‘zam (r.a.)’e ulaştırılınca
çok ferâhladı. Gerçekten de akılları hayrete düşürecek derecedeki
dîni sorunları inceleyip çözüme kavuşturmayı başarmıştır.
Başka bir rivâyet de şöyledir: Öğrencilerinden biri yanına
vardığında kendisini üzüntülü görünce sebebini sormuştu.
Yukarıda anlatılan rü’yâyı aktardığında: “Muhammed b.
Sîrîn’in çok yakın arkadaşlarından biri buraya yakın bir yerde
bulunmaktadır. İzin verirseniz gidip onu çağırayım.” dedi.
İmâm-ı ‘zam (r.a.): “Hayır biz gidip soralım.” dedi. Gidip
rü’yâsını anlatınca şu yorumda bulundu: “Siz Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in sünnetini ikâme konusunda başka kimsenin ulaşamadığı
yüce bir mertebeye ulaşacak, şer‘î ilimlerin inceliklerine
ve hakîkatlerine vukûfiyet kazanacaksınız.” Bu iki rivâyet
arasında çelişki yoktur.
(İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), İbn-i Hacer el-Heytemî, 133.s.)

08Oca 2015

Müctehid olmayan kişinin (Müctehid; İmâm-ı ‘zam gibi
Kur’ân ve Sünnetten hüküm çıkartma yetkisine sahip büyük
âlimlerdir.) İslâmî ilimleri çok iyi bir şekilde tahsil etmiş
olsa bile mezheb imâmlarının görüşünü terk ederek, duyduğu
bir âyete veya hâdise tâbi olması câiz değildir. Çünkü
âlimler, o âyeti veya hadîsi mutlaka görmüştür. Şâyet
görünüşte muhalefet etmişse mutlaka bildiği bir delîle
dayanmaktadır. Bu konu ile alakalı âyet-i kerîmeler şöyledir:
“Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” (Nahl s. 43) “…
Hâlbuki onu, Resûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere
götürselerdi; onların arasından işin içyüzünü
anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi…” (Nisâ s. 83)
Ahmed b. Hanbel (r.aleyh) şöyle demiştir:”Kişinin yanında,
içinde Resûlullah (s.a.v.)’in sözü, Sahâbe ve Tabiûn’un
görüşleri bulunan kitâblar varsa, ilim sâhibi müctehid birine,
hangisinin alınacağını ve böylelikle doğru bir biçimde
(nasıl) amel edeceğini sormadıkça, dilediği ile amel etmesi
ve dilediğini seçip onunla hükmetmesi ve amel etmesi câiz
olmaz.
(İmâm Ebû Ya’lâ el -Ferrâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, 1.c.,31-65.s.)
(Kur’ân, Sünnet-i Seniyye ve icmâdan sonra), “kıyâs”
yani ehil alimlerin Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyeden yola çıkarak
yaptıkları ictihâd, İslâmiyyet’in dört temelinden birisidir.
Buna hepimizin uyması gerekir. İctihâd, her müslüman için
huccettir, seneddir. Bunun için müctehid olan âlimlere uymak
lâzımdır. Dînin temellerini, bu âlimlerin bildirdiklerine
uygun olarak öğrenmelidir. İctihâd derecesinde olan yüksek
âlimler, dînin hükmlerini açığa çıkarmışlardır. Dînden
olmayan şeyleri meydâna çıkarmış değillerdir. Görülüyor
ki, ictihâd yolu ile bildirilen hükümler, sonradan meydâna
çıkarılmamıştır. Dînden olan, dînin temeli olan şeylerdir.
Çünkü, dîn bilgilerinin temelleri dörttür. Dördüncüsü, kıyâs
yanî ictihâddır.
(Mektubat-ı Rabbani, 1.c., 260. ve 272. Mektup)