Genel

27Oca 2015

Süfyân-ı Sevrî (r.aleyh), Kûfe’de doğdu. Basra’da vefât
etti. Tebe-i Tâbiîn’in büyüklerindendir. Zamânındaki büyük
âlimlerden ilim ve edeb öğrendi. Hadîs ve fıkıh ilminde
müctehîd oldu. Meşhûr âlim ve velîlerden Cüneyd-i Bağdâdî,
Hamdun Kassâr bunun mezhebinde idiler. Mezhebi zamanla
unutuldu.
Süfyân-ı Sevri’nin gözleri daima yaşlı idi. “Günahlarınıza
mı ağlıyorsunuz?” diye soranlara “Evet günahlarım da çoktur
lâkin ben îmansız gitmekten çok korkuyorum” buyururdu.
Bu mübârek zât son nefeste îmansız gitmekten çok korkardı.
Daha genç iken beli kamburlaşmıştı. İnsana gereken
odur ki:
Lâ ilâhe illâlah (Allâh (c.c.)’dan başka tanrı yoktur)
kelime-i tevhidini çok söylemelidir. Gece gündüz Allâh
(c.c.)’a yalvarmalı, îmanını korumasını istemelidir. Çünkü
bu cümle ondandır.Bununla beraber kötü işlerden de sakınmalıdır.
Çünkü insanların çoğu bu cümleyi, söyler ama son
nefeslerinde îmanları gider. Bunun sebebi ise kötü davranışlar
ve gizli işlenen haramlardır. Bu yüzden îmansız olarak
dünyadan göçüp giderler. Böyle şeylerden Allâh’a sığınırız.
Bundan daha büyük musibet olur mu?
Şeytan ölüm anında yalnızca vesvese verir, bu da insanın
îmanını almak demek değildir. İnsan bu dünyada nasıl
yaşamışsa ölüm anındaki şeytanın vesvesesine karşı da
durumu öyle olur. Hayatını İslam ve îman dairesinde geçiren
insanların îmanını şeytan alamaz, verdiği vesvese de tesir
etmez. Ancak yaşantısı İslamiyete uygun olmayan insanlar
şetanın bu vesvesesinden korkmalıdır. Kısacası sekerattaki
durumumuzu şu anki yaşantımız belirleyecektir.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz
öyle dirilirsiniz.”
“Kim ne halde iken ölürse, Allâh onu o şey üzerine
diriltir.” (Feyzu’l-Kadîr, 6 / 226)
(Ebû’l Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin, 474.s.)

26Oca 2015

Çocukluk çağından itibaren Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında
uzun bir bir hayat geçirmiş olan Hz. Ali (r.a.), oğlu Hüseyin
(r.a.)’e Peygamberimiz (s.a.v)’in ahlâkını şöyle tasvir ediyor:
“Peygamberimiz (s.a.v.), güler yüzlü, güzel huylu, nâzik
kalbli idi. Kendisinin ağzından kötü söz çıkmazdı. Resûlullah
(s.a.v.) sevmediği bir hareketi, hoşlanmadığı bir şeyi ihmâl ile
karşılardı. Şâyed öyle bir harekette bulunan bir adam, hareketini
kabul ettirmeye kalkışacak olursa, onu muaheze etmeden,
kalbini kırmadan ya bundan vazgeçirir, ya da susarak hoşnutsuzluğunu
hissettirirdi.
Resûlullâh (s.a.v.) şahsî münâkaşa ve mücâdeleden,
lüzûmundan fazla konuşmaktan, kendisini ilgilendirmeyen
şeylerle uğraşmaktan çekinirdi. Hiç kimseyi tenkîd, tahkir ve
mahcûb etmez, kimsenin sırlarına vâkıf olmak istemezdi.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in bahis konusu ettiği meseleler halkı
yararlandıracak mesele ve konulardı.
Resûlullah (s.a.v.), söz söylemeğe başladığı zaman,
Sahâbîleri hep birden susar, başlarını önlerine eğerek candan
dinlerlerdi. Bir kimse söz söylemeğe başladığı zaman da,
Resûlullah (s.a.v.) yönelir, onu dikkatle dinlerdi. Bir yabancı
kimse sert ve kaba bir şekilde konuşacak olursa, Peygamber
(s.a.v.) ona sonuna kadar katlanırdı.
Kendisinin övülmesini dinlemekten hoşlanmazdı. Eğer, birisi
gördüğü iyilikten dolayı teşekkür edecek olursa, onun bu
teşekkürünü kabul ederdi. Peygamber (s.a.v.) kimsenin sözünü
kesmezdi. Son derece âlicenap, özü, sözü doğru ve temizdi.
Konuşması, sohbeti tatlı idi.
Kendisini, ilk defa görenler vakar ve heybeti karşısında sarsılırlar.
Onunla arkadaşlık edenler ise kendisine hayran olurlardı.”
Ashâb’dan Enes b. Mâlik (r.a.) de: “Ben, on yıl Peygamber
(s.a.v.)’in yanında bulundum. Bir defa bile bana üff! dediğini bilmiyorum.
Ne işlediğim uygunsuz işlerden dolayı beni muaheze
etti, ne de yapılması gereken işlerden dolayı (Niçin yapmadın?)
dedi. O, herkese de böyle idi” der.
(M. Âsım Köksal, Sohbetler, s. 308, 309)

25Oca 2015

İslâm dininin birinci temeli Kur’ân-ı Kerîm’dir. Sünnet ise
ikinci esâsı teşkil eder. Kur’ân’a göre sünnetin konumuna gelince;
Sünnet, Kur’ân’ın açıklayıcısıdır. Nitekim Allâhü Te‘âlâ
şöyle buyurmuştur:
“Biz sana da Kur’ân-ı indirdik, tâ ki insanlara, kendilerine
ne indirildiğini açıkça anlatasın ve ta ki onlar da
düşünüp anlasınlar.” (Nahl s. 44) Başka bir âyette ise “Şüphesiz
ki sen dosdoğru yola iletmektesin.” (Şûra s. 52-53)
buyrulmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.), Kur’ân’ın âyetlerini bazen sözleriyle
bazen davranışlarıyla bazen de her ikisiyle birlikte açıklardı.
Nitekim şu âyette geçen zulüm kelimesini şirk olarak tefsir
ettiği kaydedilmiştir. “Îmân edenler ve îmanlarına zulüm
karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve hidâyet üzere
olanlar da onlardır.” (En’âm s. 32) Yine “Kimin kitabı sağ tarafından
verilirse kolay bir hesap ile hesaba çekilecektir
ve sevinçli olarak ehline dönecektir.” (İnşikak s. 7-9) âyetinde
de “Kolay hesabı” kulun hesab için Allâh’ın huzuruna çıkarılıp
fakat amelleri sorgulanmadan bırakılması olarak tefsir etmiştir.
Buhârî’nin rivâyetinde Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ben nasıl
namaz kılıyorsam siz de öyle kılın” buyurmuştur. Hz.
Peygamber (s.a.v.), Vedâ Haccı sırasında şöyle buyurmuştur:
“Hac menasikini benden alınız. Zira bu haccımdan sonra
bir daha hac yapabileceğimi sanmıyorum.”
Ubâde b. Samit’ten Hz. Peygamber (s.a.v.)’in; “Kadınlarınızdan
fuhuş yapanlara karşı dört şâhid getirin, eğer
şâhidlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut
Allâh onlara bir (çıkar) yol gösterinceye kadar evlerde
hapsedin.” (Nisâ s. 15) âyeti hakkında şöyle buyurduğunu nakleder:
“Benden alınız (benden öğreniniz) Allâh onlara bir
çıkar yol gösterdi. Bekarın bekarla zina etmesinin cezası
yüz değnek ve bir yıl toplumdan tecrid edilmektir. Evli
kimselerin zina cezâsı ise yüz değnek ve recmedilmektir.”
(Muhammed Ebû Şehbe, Sünnet Müdafası, 1.c., 47-48.s.)

24Oca 2015

Kur’ân-ı Kerîm, bu hayatı ilgilendiren tüm meseleleri ele
almış ve hepsi için çözüm yolları göstermiştir. Allâh (c.c.)’un
nizâmının, çağdaş meseleleri çözemeyeceğini iddia edenler,
bu nizâmı incelememiş ve onda derinleşmemiş kimselerdir.
Biri şöyle diyebilir: “Kur’ân-ı Kerîm, toprağın nasıl daha
çok mahsul vereceğini, modern buluşlarla ilgili meselelerle
buna benzer hususlara dair bir çözüm getirmiş değildir.”
Bir kere herkes şunu bilmelidir: Kur’ân, meselelere çare
getirirken, özel meseleleri ele almaz. Prensipler üzerinde durur.
O, yeryüzünün derinliklerine inip Allâh (c.c.)’un âyetlerini
bulmamızı, dünya işlerinde, çalışıp gelir elde etmemizi, yeryüzünü
imar etmemizi ve benzeri hususları yapmamızı ister.
Ona uyduğumuz takdirde beşerin gerçekleştirebileceği ilerlemenin
nihai sınırına ulaşabiliriz. O halde kainatta araştırma
yapmanın zorunlu olduğuna dair temel prensip Kur’ân’da
mevcuttur. O bu konudaki inceleme ve araştırmamızın devam
etmesini bizden prensip olarak istemektedir.
Kalbinde Allâh (c.c.)’a îmân bulunan ve Allâh (c.c.)’un
kudretini kalbinde duyan kişi, inceleme ve araştırmalarına
devam ettiği takdirde çok şey gerçekleştirebilir. Temel prensip,
toprağı ekmemiz, yeryüzünü bayındır hale getirmemiz
ve böylece Allâh (c.c.)’un âyetlerini ortaya çıkarmamızdır. Bu
gibi konularda tembel davranır ve çalışmazsak, başka milletlerin
bizden ileri gitmiş olmasını yadırgama hakkımız yoktur.
Çalışma hususunda Allâh (c.c.)’un nizâmını terk eden biziz.
O halde netice alma konusunda Yüce Allâh’ın kanunlarının
bizi terk etmiş olması tabiidir. Hayatın güzel tarafı işte budur.
Eğer çalışan öğrenci ile hayatında bir kitap bile okumamış
olanı, başarı konusunda eşit ise, hayatın bir güzelliği kalmaz.
Toprağı eken, ona özen gösteren, onu sulayan ve hastalıklardan
onu korumak için ilaçlayan kişi ile onu işlemeyip olduğu
gibi bırakan aynı neticeyi alacak olursa hayatın bir güzelliği
olamaz. İşte Kur’ân, dünya ve âhirette bu mesele üzerinde
durmaktadır.
(Muhammed Mütevelli Şa’râvî, Kur’ân Mucizesi, 36-37.s.)

23Oca 2015

İbâdeti yalnız Allâh (c.c.) için yapmak vâciptir. İbâdette
riyâ şudur: Kişinin, ibâdet ederken, yalnız Allâh (c.c.)’u kastdetmemesidir.
Bu haramdır. Meselâ: Namâz kılan şahsın
ihlâs ile namâz kılması gereklidir. Çünkü biz ibâdet etmekle
emrolunmuşuz. Hâlbuki ihlâs olmaksızın ibâdet olmaz.
İhlâs, kulun kendi fiillerini Allâh (c.c.) için yapmasından
ibârettir. Bu da ancak niyetle olur ve aynı zamânda
riyâkarlığın karıştırılmaması da gerekir. Niyetin merkezi ise
kalptir. Söz konusu niyet, amelin sahih olması için değil,
sevâb kazanmak içindir. Çünkü amelin sahih olması, ilgili
şart ve rükünlere bağlıdır. Namâzın sıhhatine şart olan niyet,
hangi namâzı kılacağını kalben bilmesinden ibârettir.
Sevâb ise, kişinin azminin sıhhati ile ilgilidir. O da bilindiği
üzere ihlâstır.
İbâdetin aslında olan riyâkarlık, tam riyâkarlık olur ki
sevâbı kökünden yok eder. Meselâ, insanlara göşteriş için
namâz kılanın namâzı gibi. Şâyet onlar mevcut bulunmasaydı
namâz kılmayacaktı. Eğer bu fikir, namâzın ortasında
peydâ olursa, anlamsız olur. Çünkü onlar için namâz kılmamış,
sâdece Allâh (c.c.) için kılmıştır.
Eğer namâzda riyâ düşüncesi geldikten sonra namâzı
daha güzel kılmaya başlarsa, güzel kılmanın sevâbı düşer.
(Bununla birlikte yine de farz yerine getirilmiş olunur.)
Ancak riyâkarlık yapan günâh kazanır. Çünkü riyâ büyük
günâhlardan olmakla haramdır. Aynı şekilde riyâkar, kat kat
artan sevâba da hak kazanamaz. Riyâkarlık nâfile namâzda
olursa, hiç kılmamış gibi kökten sevâbını yok eder. Meselâ
insanlar görsün diye öğle namâzının sünnetini kılan, hiç kılmayan
gibidir.
Ücretle okunan Kur’ân-ı Kerîm de riyâya girer. Çünkü
onunla Allâh (c.c.)’u değil, malı kasteder. İşte bunun için “ne
okuyan ne de ölü için sevâb yoktur” demişlerdir. Ücreti veren
ve alan ikisi de günâh kazanırlar.
(Muhammed Alaaddin, el-Hediyyetü’l Alaiyye, 339-341.s.)

22Oca 2015

“Şu kimseler ki, onlar Mekke’de îmân edip Resûlullah
(s.a.v.)’e yardım etmek ve beraberlerinde bulunmak üzere
Medine’ye hicret ettiler. Malları ve canlarıyla Allâh rızası için
düşmanlarıyla cihâd ettiler. Şu Medîne ahâlisi ki, Ensâr-ı
Kirâm’dır, onlar Muhâcirleri kendi evlerinde oturttular ve
yardım ettiler. Muhâcirlerin düşmanlarına karşı gönül birliği
ile tek vücut olarak Muhâcirlere yardım ettiler. İşte bu
sıfatlara sahip olanlar birbirlerinin dostudur. Îmân edip de
(henüz) hicret etmeyenler ise, hicret edinceye kadar onların
velâyetinden (mîrasçılığından) size hiçbir şey yoktur.
Ey Mü’minler, size hicrette yardım etmeyenlerle sizin
aranızda verâset hususunda bir bağ yoktur. Bundan dolayı
onlar size, siz de onlara vâris olamazsınız. Çünkü aranızda
verâsete dair bir velâyet yoktur. Bu hüküm onlar hicret
edinceye kadar devam eder. Eğer hicret ederlerse o zaman
birbirinize vâris olursunuz. Ve eğer onlar din hususunda
sizden yardım talep ederlerse onlara yardım etmek sizin
üzerinize vacibdir. Ancak sizinle arasında anlaşma bulunan
kâfir bir kavme karşı mü’minler yardım talep ederlerse,
yardım etmek vacib olmaz. Çünkü sizinle anlaşma yapmış
olan kâfirler hakkında verilen söze uymak vacib olduğundan,
bu sözün aksine Mü’minlere yardım etmek yapılan
anlaşmayı bozmak olacağından özrü gerektirir. Özür ise
câiz olmaz. Allâhü Te‘âlâ sizin âmellerinizi görücü, bilici ve
âmellerinize göre karşılığını vericidir.” (Enfâl s. 72)
Vacib Te‘âlâ (ve Tekaddes) Hazretleri bu Âyet-i Celîle’de
Muhâcirleri ve Ensârı methetmiştir. Çünkü Muhâcirlerin bir kısmı
eski dinleri olan putperestliği terk ederek Cenâb-ı Hakk’ın
rızasını aramak üzere îmân ederek vatanlarını, mallarını ve akrabalarını
terk edip Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne
yardım maksadıyla hicret etmişlerdir.
Silah vesaire gibi hazırlıkları da olmadığı hâlde Bedir Gazvesi
gibi önemli gazvelerde din düşmanlarıyla muharebe etmişlerdir.
(Hz. Mahmûd Sami (k.s.) Bedir Gazvesi ve Sure-i Enfal Tefsiri, 159-160.s.)

21Oca 2015

Asrının en büyük âlim ve muhaddislerinden olan Hâfız İbni
Hacer el-Askalânî (r.h.), Sahîh-i Buhârî’nin şerhi olan Fethu’l-
Bârî isimli eserinde buyuruyor ki: “Ehl-i Sünnet Allâh’ın yed
(el) sıfatının uzuv olmadığında ittifak etmişlerdir.
“Allâhü Te‘âlâ zâtıyla arşdadır” itikâdı yanlıştır. Arş’a
istivâ, Allâhü Te‘âlâ’nın arşa istikrar etmesi (karar kılması)
mânâsında değildir. Allâhü Te‘âlâ hareket, intikal, hülûl,
mahlûkâtın içine girmek gibi şeylerden münezzehtir.
Vech (yüz) sıfatından kasıt Allâhü Te‘âlâ’nın zâtıdır, kendisidir.
Kulun Allâhü Te‘âlâ’ya yakınlaşmasının mânâsı, değerinin
Allâhü Te‘âlâ katında yükselmesidir.
Allâhü Te‘âlâ’nın nüzûlü muhâl (olanaksız)dır. Hareket; yücelikten
süfliyâta (fâni, dünya ile alâkalı işler) inmek mânâsına
gelir. Allâhü Te‘âlâ ise bundan münezzehtir. Nüzûlden murad
olan rahmet meleğinin inmesi de olabilir. Mânânın Allâhü
Te‘âlâ’nın ilmine tevil edilmesi daha uygundur.
Allâhü Te‘âlâ’nın yakınlığı mesafe yakınlığı mânâsında
değildir.
Allâhü Te‘âlâ’nın semâda oluşu sözünün zâhiri (ilk akla
gelen mânâsı) murad değildir. Zira Allâhü Te‘âlâ bir mekana
girmek ve hülûl etmekten münezzeh olduğundan bu sözden
zâhiri kasdedilmemiştir.
Sadakanın Allâhü Te‘âlâ’ya yükselmesinin mânâsı; sadakanın
ve sâlih amellerin kabul edilmesidir.”
Hâfız el-Beyhakî bir hadîsin açıklamasında, buyuruyor ki:
“Bu hadîsin son kısmında, Allâhü Te‘âlâ’dan mekânın nefyine
(Allâhü Te‘âlâ’nın bir mekânda bulunduğunun söylenmesinin
doğru olmadığına) ve kulun, nerede olursa olsun, Allâhü
Te‘âlâ’ya uzaklık-yakınlık bakımından aynı durumda olacağına
işâret vardır. Buna göre O ez-Zâhir’dir, deliller vasıtasıyla
idraki sahihtir; el-Bâtın’dır, herhangi bir mekânda olduğu düşünülmek
suretiyle idrak edilemez.”
(Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, 400.s.)

20Oca 2015

Uzun yıllardır Zemzem suyu ve kristalleri üzerinde araştırma
yapan Müslüman araştırmacıların yanı sıra; Japon ve Alman
bilim adamları tarafından da Zemzem suyunun mûcizevî
yönleri gözler önüne serilmiştir.
Alman bilim adamı Dr. Knut Pfeiffer, sular üzerine araştırma
yaparken tesadüfen bir miktar Zemzem bulur. Hadîs-i şerîflerde
övülen bu su üzerinde yaptığı deneyler sonucu, kişinin Zemzem
suyundan içtikten 35 dk. sonra rahatladığını ispatlar.
Zemzem’in mayalama özelliğinin bulunduğunu, bir bardağının
bir kova şebeke suyunu temizlediğini, bu özelliğiyle bile
enerji ve şifâ vesilesi olduğunu tespit eden Pfeiffer, “Zemzem her
şart altında değişmiyor ama değiştiriyor.” demiştir. Alman bilim
adamı şunları kaydeder: “Çok acayip bir deney yaptım. Bir damla
Zemzem suyuna yüz damla normal su karıştırdım. Sonuçta
gördüm ki suyun hepsi Zemzem’e dönüşmüş. Sonra bir damla
Zemzem’e bin damla normal su karıştırdım. Ve yine gördüm ki
hepsi Zemzem’e dönüşmüş. Bunun sebebi nedir? Zemzem’de
öyle bir enerji var ki başkasını değiştirir ama kendi değişmez.”
Araştırmalara göre Zemzem’in ilk çıktığı yerdeki sıcaklığı
37 derecedir. Ne niyetle içilirse o derde deva olan ve 66
adı bulunan Zemzem suyu, sesler karşısında farklı şekillere
dönüşmektedir. Bunu ispatlayan ise Japon bilim adamı Dr.
Masura Emoto’dur. Zemzem kristallerini ilk defa mikroskop
ortamında inceleyen Dr. Emoto, suyu değişik ses frekanslarına
maruz bırakır. Suyun moleküler (kristal) düzeninin değişen
frekanslara göre farklılaştığını gören Japon bilim adamı,
Zemzem’in çan sesinde kristallerinin karardığını, Kur’ân-ı
Kerîm ve Ezan sesinde ise parlaklaştığını ve netleştiğini belirlemiştir.
İncelemede her bir kristalin, Kâbe-i Muazzama’ya
benzeyen bir doku oluşturduğu tespit edilir.
ZEMZEM İÇERKEN OKUNACAK DUÂ
Allâhümme inni es’elüke ilmen nâfi’an ve rizgan vâsi’an ve
şifâen min külli dâin. (Allâhım! Senden faydalı ilim, bol rızık ve
her türlü dert ve hastalığa karşı şifâ niyâz ediyorum.)
(Basından Derleme)

19Oca 2015

İstincâ; pisliği tamamen gidermekten ibarettir. Tabii ihtiyacı
(tuvâletini) giderdikten sonra erkeğe ve kadına gereklidir.
İstibrâ; idrar kanallarından çıkartılan idrar’ın etkisini (ve
gelmesi muhtemel sızıntıyı) gidermektir. Özellikle erkeklere
aittir.
İstinkâ; istincâyı aşırı yapıp, büyük abdest yapmanın eseri
kalmamak üzere temizlenmektir.
İstincâ en güzel şekilde suyla yapılır.
Tuvalete sol ayakla girilir, sağ ayak ile çıkılır. İstincâda
sol el kullanılır. Sol el özürlü olursa durum farklı olur. Helâda
oturulurken kıbleye doğru önünü veya arkasını; helâ dışında
abdest bozulurken güneşe, aya ve rüzgâra karşı dönmek
mekruhtur. Akar da olsa suyun içine, kuyu, havuz nehir kenarına,
oturulan bölgeye, kovuk yere, yol üzerine, ağaç altına
küçük veya büyük ihtiyaç gidermek de mekruhtur. Özürsüz
olarak ayakta küçük su dökmek de mekruhtur.
İstibrâ; insanların davranış ve mizaçlarının değişikliği dolayısıyla
yürümek, öksürmek, sol tarafı üzerine yatmak gibi
usûllerle yapılan ve idrar’ın idrar kanallarından tamamen çıktığının
kesin olarak bilinmesidir.
Tuvalete girerken Euzü Besmele çekilip, (Allâhümme
innî eûzü bike minel hubsi vel habâis) duası, çıkınca da
(Elhamdülillâhillezî ezhebe anil eza ve âfâni) duası okunur.
Tuvalette konuşmamalı, çok oturmamalı, bir şey okumamalı,
şarkı söylememelidir. Tuvalette zikredilmez, selâm verenin
selâmı alınmaz. Aksıran ise, kalbinden Elhamdülillah der.
Abdest bozarken sola doğru meyletmelidir. Taharetlendikten
sonra hemen örtünmeli. Erkekler, istinca yaparken, arkadan
öne doğru, kadınlar ise önden arkaya doğru yıkamalıdır.
Taharetlendikten sonra, bezle kurulanmalı. Bez yoksa tuvalet
kâğıdıyla da kurulanmak caiz olur. Bu kâğıtlar o maksatla
imal edilmiştir. Başka kâğıtları kullanmak mekruh olur.
(Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 42.s.)

18Oca 2015

Resûlullah (s.a.v.) bir hutbe irâd ederek şöyle buyurdu:
“Hayatta, ancak dinleyen, tatbik eden, konuşan bir âlim
için hayır vardır. Ey insanlar! Siz sulh ve sükûn zamanındasınız.
Zaman çabuk geçmektedir. Görüyorsunuz ki,
gece ve gündüz, her yeniyi çürütür, her uzağı yaklaştırır,
her vaadedileni gerçekleştirir. Öyleyse büyük meydanda
cihâd için hazırlanın.” Mikdad: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)!
Hüdne nedir?” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Hüdne, belâ ve
imtihandır. Karanlık gecenin parçaları gibi, karanlık meselelerle
karşılaştığınız zaman Kur’ân’a yapışın. Çünkü
Kur’ân şefâati kabul olunan bir şefâatçi, sözüne inanılan
bir davacıdır. Kim Kur’ân’ı kendine önder edinirse, onu
cennete götürür. Kim onu arkasına atarsa, onu da cehenneme
götürür. Bütün iyilik yollarının kılavuzu odur. O asıldır,
açıklayıcıdır. Ciddiyetsiz bir şaka değildir. Onun sırtı
ve karnı vardır. Sırtı yakîn, karnı da ilimdir. Denizi derindir,
acaiplikleri tükenmez ve onu anlayanlar ona doyamazlar.
Dosdoğru yol odur. Cinler onu dinlediklerinde “Biz harikulade
güzel bir Kur’ân dinledik. Doğru yola iletiyor, ona
inandık.” (Cin s. 1-2) demekten kendilerini alamadılar. “Onunla
söyleyen doğru söylemiş, onunla amel eden sevap kazanmış,
onunla hükmeden adaletle hükmetmiş, ona uyan
doğru yolda yürümüştür. Onda hidâyet kandilleri, hikmet
nişâneleri ve en büyük hüccet vardır” buyurdu.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir başka hutbesinde: “Ey Dâvud
ailesi, şükredin! Kullarımdan şükreden azdır.” (Sebe s. 13)
âyetini okuduktan sonra: “Kime üç şey verilmiş ise, Dâvud’a
verilen üstünlük ona da verilmiştir. O üç haslet
1- Allâh’tan gizlide ve açıkta korkmak.
2- Öfkeliyken de, sevinçliyken de adaletten ayrılmamak.
3- Fakirlik ve zenginlikte tutumlu davranmaktan ayrılmamaktır.
(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, 3.c., 163.s.)