Genel

14Ara 2014

Kadere îmân temel îmân esaslarındandır. Kader konusu, kelam ilminin en ince ve zor konusudur. Kadere îmân etmek vâcibtir. Lakin onun mahiyetini ve gerçek sırrını araştırmak bid’attır. Çünkü insanoğlunün aklı bu ilahi sırrın mahiyetini bilmekten ve çözmekten acizdir. Akıl ile bu sırrı çözmeye kalkışanlar içinden çıkamadıktan gibi kimileri de sapmıştır.
Bazıları diyor ki: “Mademki Allâhü Te‘âlâ’nın şerre rızası yoktu o halde şerri niçin yaratmıştır?”
Öncelikle şunu ifade edelim ki, Allâhü Te‘âlâ’’nın azameti karşısında kulluk aczini ve görevini idrak eden bir kimse bu soruyu sormaz. Çünkü aciz kul, yaratıcı efendisinin emir ve yasaklarının nedenini sormaya yetkili olmadığı gibi, hem de büyük bir saygısızlıktır. Kul olmanın görevi efendisine tam bir teslimiyetle bağlanmak, emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından da mutlak olarak sakınmaktır.
Şer kötülük eylem haline gelmeden şer değildir. Yani: Kul ne zaman kötülük yaparsa o zaman şer olur. Mesela: Biş denilen ot öldürücüdür, zehirlidir. Fakat yerinde durduğu müddetçe bir zararı yoktur. Lakin onu kullanır veya yemek istersen o zaman öldürür.
Dense ki: Allâh bu zararlı otu niçin yaratmıştır.
Diyoruz ki: Doktorların dediklerine göre, bu ot terbiye edilir ve bazı aşamalardan geçirildikten sonra muazzam bir ilaç elde edilir. Bununla beraber henüz keşfedilmemiş birçok yararları da olabilir.
Neden Biş denilen şeyi yarattı diye Allâh’a itiraz etmek nasıl ki bir ahmaklık ise, Allâh niçin küfrü ve isyanı yarattı diye itiraz etmek de aynı ahmaklıktır.
Keza, yılanın zehri insanlar için zararlıdır. Fakat o kendisi için hayat; bir sebeptir. “Allâh fiilinden sorumlu değildir. Kullar ise sorumludur.” (Enbiya s. 23)
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.293-294)

13Ara 2014

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “And olsun ki misvak kullanmakla emrolundum. Hatta misvak hakkında Kur’ân-ı Kerîmden üzerime bir âyet ineceğini veya vahiy geleceğini zannettim.” (İmâm Ahmet, İmâm Suyuti)
Modern tıbbının misvakın faydalarına ait bulduğu verilerin bir kısmı şunlardır:
1. Misvak antiseptik özelliği sayesinde ağzı temizler, diş çürüklerine ve çeşitli hastalıklara neden olan mikropları öldürür. Yapılan araştırmalarda hastalıkların mühim bir kısmının ağızda meydana gelen mikroplardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Dişler ve diş etlerindeki hastalıklara ağızdaki bakteriler neden olmaktadır. Buralarda yaşayan bakterilerin; böbrek yetmezliklerine, yarım beyin ağrılarına, bazı genel vücut kaşıntıları ile göz ve kulak hastalıklarına sebep olduğu ortaya çıkmıştır.
2. Diş ağrılarını giderir. Yapılan deneylerde yüzeysel diş hassasiyetine bağlı diş ağrılarında misvakın pratik bir çözüm olarak kullanılabileceği anlaşılmıştır.
3. Diş taşı (plak) oluşumunu azaltır. Yapılan çalışmalarda misvakın ağız boşluğunda bulunan farklı bakterilere karşı antibakteriyel etkisi olduğu ve plak oluşumuna engel olduğu gözlemlenmiştir.
4. Dişlerin temiz ve parlak görünmesini sağlar Misvakta dişleri beyazlatan ve koruyan Florür ve slika bulunmaktadır. Yine misvaktaki sodyum bikarbonat, dişlerin temizlenmesi ve parlaklık vermede diş hekimlerince sık kullanılan kimyevî bir maddedir.
5. Diş eti ağrılarını giderir.
6. Dişeti İltihaplarının tedavisinde kullanılır. Misvakta bulnan jogolon maddesinin mikrop öldürücü, iltihap kurutucu etkisi Kuveyt’te 80 kişi üzerinde yapılan araştırmayla ispatlanmıştır.
7. Dişeti hastalıklarının tedavisinde olumlu etkileri vardır. Misvakın ihtiva ettiği diğer maddeler, dişleri temizlemenin yanı sıra, diş etlerini sitimüle ederek, şişme ve kanamaları iyileştirmektedir. Misvakta ayrıca diş etlerini sıkılaştırıcı astrinjent maddesi bulunur.
8. Ağız kokusunu giderir.
9. Dokuların iyileşmesine yardım eder.
10. Ağızda meydana gelen mantarların iyileşmesinde fayda sağlar.
11. Misvakta tükürük dengeleyici maddeler bulunmaktadır.
(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat, s.12-19)

12Ara 2014

Mervezi Z’ir (r.a.)’den nakleder: Hz. Ömer (r.a.)’in bir bayramda, çıplak ayakla mescide geldiğini gördüm. Hz. Ömer (r.a.): “Essâlâtu” diye bağırttı. Halk toplandıktan sonra Hz. Ömer (r.a.) minbere çıktı. Allâh (c.c.)’a, lâyık olduğu şekilde hamd ve sena ettikten sonra Peygamber (s.a.v.)’e sâlât u selâm getirdi ve: “Ey insanlar! Ben Mahzum oğulları kabilesinde teyzelerime çobanlık yaptığımı hatırlıyorum. Onlar bana bir avuç hurma veya kuru üzüm verirlerdi. Bunun için bütün gün çalışıyordum; hem de büyük zorluklarla” dedikten sonra minberden indi. Abdurrahman b. Avf;
“Ey Mü’minlerin Emîri! Yine bugün nefsini ayıpladın durdun.” dedi. Hz. Ömer (r.a.): “Ey Avf’ın oğlu! Azâb olasıca! Ben nefsimle baş başa kaldım. Bana dedi ki: “Sen Mü’minlerin Emîri’sin. Senden üstün kim olabilir? Ben de ona haddini bildirmek istedim.” dedi.
Hz. Ömer (r.a.) sıcak bir günde çıktı. Abasını başına koymuştu. Onun yanından merkebe binmiş bir köle geçiyordu. Köleye:
“Ey genç! Beni terkine alır mısın?” dedi. Köle hemen merkepten inerek: “Ey Mü’minlerin Emîri, sen bin!” dedi. Hz. Ömer (r.a.): “Hayır! Ben binmem. Sen bin, ben senin terkine binerim. Sen beni yumuşak yere bindirmek, kendin de sert yere binmek istiyorsun.” dedi. Böylece Hz. Ömer (r.a.) gencin terkisine bindi ve öylece Medîne’ye girdi. Halk Hz. Ömer (r.a.)’e bakıyordu.
Hz. Osman (r.a.) halife iken bir katıra binmişti. Nail adındaki hizmetçisini de terkisine almıştı.
Hz. Osman (r.a.) geceleri abdest suyunu kendisi hazırlardı. Ona: “Bazı hizmetçilere söylesen bunu yaparlar!” denildi. Bunun üzerine: “Hayır! Onlardan bunu istemem. Çünkü geceler onların istirahat zamanıdır.” dedi.
Hz. Ali (r.a.): Üç şey vardır ki, onlar tevâzuun başıdır:
1. Kiminle karşılaşırsan önce selâm veren olmak.
2. Meclisin en üst noktası yerine, en alt noktasına râzı olmak.
3. Riyâdan kaçınmak, onu hoş görmemektir.
(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, c.3 s.116-117,123)

11Ara 2014

“Cuma günü üzerime yüz defa salâvat getirenin seksen yıllık hatalarını Allah (c.c.) affeder.”
“Üzerime cuma günü veya gecesi yüz defa salâvat okuyan kimsenin yüz türlü haceti kabul edilir.”
“Bin defa üzerime salâvat getiren ölmeden önce cennetle müjdelenir.”
“Cebrail (a.s.) bana gelerek: Ey Allah’ın Resûlü, senin üzerine salâvat getiren kimse için yetmiş bin melek istiğfar getirir, buyurdu.”
“İnsanların bana en yakını üzerime en çok salâvat getirenidir.”
“Üzerime salâvat getirenlere kıyamet günü şefaatçi olurum. Salâvat getirmeyenden ise uzağım.”
(Bu hadisler; El Mustadraf, c.2 s.283’ten tercüme edilmiştir.)
SALAVÂT-I ŞERÎFE
Îkâz: Hadîs-i Şerîf’te: “Kim, bu Salâvât-ı Şerîfe’yi bir def’a okursa; bana 12.000 (on iki bin) salâvât getirmiş gibi olur.” buyurulmuştur.
“Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n-Nebiyyi a’dede men sallâ a’leyhi mine’l-ehyâri ve a’dede men lem yusalli a’leyhi mine’l-eşrârî ve a’dede katarâti’l-emtâri ve a’dede evrâkı’l-eşcâri ve a’dede enfâsi’l-müstağfirîne bi’l-eshâri ve a’dede mâ-kâne ve mâ-yekûnü ilâ yevmi’l-haşri ve’l-karârı ve salli a’leyhi mâ-teâ’kabe’l-leylü ve’nnehâr. Ve salli a’leyhi ma’htelefe’l-melevâni ve teâ’kabe’l-a’srâni ve kerrara’l-cedîdâni ve’stakbele’l-ferkadâni ve a’dede emvâci’l-bihâri ve a’dede’r-rimâli ve’l-ğıfâr. Ve bellîğ Rûhahü ve ervâha Ehl-i Beytihi minne’t-tehıyyete ve’t-teslîme ve a’lâ cemîi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîne ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l Â’lemîn. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedin ve A’lâ Âl-i Muhammedin bi a’dedi külli zerratin elfe elfi merratin. Allâhümme Salli A’lâ Muhammedi’n- Nebîyyi ve A’lâ Âlihi ve Sahbihi ve Sellim. Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-Rûh. Rabbi’ğfir ve’rham ve tecâvez a’mmâ ta’lemü inneke ente’l- Ea’zzü’l-Ekram.”
(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.137-139)

10Ara 2014

“Habîb-i Zîşân’ım! Sen bilmedin mi ve sana haber gelmedi mi şol kimseden ki, Allâhü Te‘âlâ ona mülk ve saltanat verdiği için İbrâhîm’in Rabbi hakkında mücâdele etti. Ki o zamânda İbrâhîm:
– “Benim Rabbim diriltir ve öldürür.” dedi.
Mücâdele eden (Nemrûd):
– “Ben de diriltir ve öldürürüm.” dedi.
İbrâhîm (aleyhisselâm):
– “Allâhü Te‘âlâ güneşi maşrıkdan getirir, sen de kâdir isen güneşi mağribden getir.” dedi.
Kâfir mebhût oldu, zîrâ Allâhü Te‘âlâ zâlim olan kavmi hidâyette kılmaz.” (Bakara s. 258)
Nemrûd’un ülûhiyyet da’vâsına cür’et ve tekebbürünün sebebinin Allâhü Te‘âlâ Hazretleri’nin kendisine vermiş olduğu mülk ve saltanat olduğunu Cenâb-ı Hakk bu âyet-i celîlede beyân buyurmuştur.
Bu karşılıklı konuşma İbrâhîm (a.s.) ile Nemrûd arasında Hz. İbrâhîm (a.s.)’ın âteşten çıktığı gün olmuştu. Bundan önce İbrâhîm (a.s.) Nemrûd ile görüşmemişti.
Cenâb-ı Hakk, Nemrûd isimli hükümdara Allâh’a îmân etmesi için bir melek gönderdi. Fakat o îmân etmedi, kabûl etmedi. Melek onu ikinci olarak îmâna da’vet eyledi, o yine kabûl etmedi.
Nemrûd üçüncü olarak îmana da’vet edildi, yine kabûl etmedi ve meleğe şöyle dedi:
– Sen tarâftarlarını topla, ben de adamlarımı toplayayım da savaşalım.
Nemrûd, güneş doğarken ordusunu ve askerlerini yığdı. Cenâb-ı Hakk da ona sivrisinek sürüleri gönderdi ki, gökyüzü sinekten görülmüyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk onlara sinekleri musâllat kıldı. Öyle ki, sinekler onların etlerini yediler, kanlarını emdiler ve onları kupkuru kemik bıraktılar. Sineklerden biri de Nemrûd’un burnundan beynine girdi. Onun dimâğında tam dörtyüz sene kaldı. Bu sûretle de Cenâb-ı Hakk onu azâblandırdı. Nemrûd bu müddet içinde başını tokmakla dâima dövdürmüştür. Ve nihâyet Cenâb-ı Hakk onu böylece helâk etti. (Târîh-i Ebû’l- Fidâ)
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. İbrâhîm (a.s.), s.17-19)

09Ara 2014

İmâm-ı Birgivi rahmetullâhi teâlâ aleyh der ki:
İmâm-ı Bezzazi Fetevâ’sında İmâm-ı Kurtubi’nin şöyle dediğini naklediyor: Şarkı türkü söylemek, tanbur, ud ve benzeri çalgıları çalmak, raksetmek, müctehid âlimlerin söz birliği ile haramdır. Mezheb sahibi dört imâma göre böyledir. Sofilerin zikrederken tuhaf hareketler göstermesi, günah bakımından diğer oyunlardan daha şiddetlidir. Çünkü onların bu hareketi ibâdet namına yapılmaktadır. Bu sebeple küfre düşmelerinden bile korkulur.
Allâhü Te‘âlâ âyet-i kerîmede şöyle buyurur:
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allâh (c.c.)’ü anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azâbından koru’ derler.” (Al-i İmrân s. 191)
Buna göre ayakta, otururken ve uzanık halde, edeb dahilinde olursa, zikretmek caizdir. İçine teganni ve raks karışınca, zikir, zikir olmaktan çıkar, sevab yerine günah kazandırır.
Ama (La ilahe illallâh) kelimesini söylerken onun nefy ve isbatını tahkik kasdıyle başı sağa sola hareket ettirmek -zannı galibe göre- caizdir. Çünkü zikir bu takdirde abes ve oyun olmaktan çıkar da tevhide delalet eden bir fiil olur. Başın edeble, güzel niyetle sağa sola hareket ettirilmesi, bir kelimeyi tekrar etmek manasına gelir.
Gerçekten onların zamanında, bîri hâllerine uygun şiir inşad eyler; yufka kalpli olanların, çok kere akılları baş-larından gider, düşüp bayılırlardı. Bazen de kendi ihtiyarı (arzusu) olmaksızın, kalkar ve ihtiyarı olmaksızın hareket ederlerdi. Onların haline bakarak, bunların yaptığına caiz denilmez. Hiç bir kimse, onların, bu zamanın, ahkâmı şer’ıyyeyi bilmeyen günah ehlinin yaptığı gibi, yaptıklarını zannetmemelidir.
(İmâm-ı Birgivi, Tarikat-i Muhammediyye, s.469)

08Ara 2014

Mevlâna (k.s.) Hazretleri şöyle buyurmuştur: Yüzü yıkanmayan, yani; abdest alıp namaz kılmayan kimse cennete girip de huri yüzü görmez. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Abdestsiz namaz olmaz.” (İbn Mâce) buyurmuştur.
Kulluk etmeyen, abdest alarak yüzünü yıkamayıp da yalnız lokma arayan, cehennemin lokmasıdır.
Burnuna su verdiğin vakit, Gani olan Allâh’tan cennet kokusunu iste.Tâ ki, o koku cennet tarafına çeksin. Çünkü gül kokusu gül bahçesine delil olur.
Namaza gel ve Cenâb-ı Hakk’a tazarru, niyaz eyle diye kulu, her gün beş vakit, müezzin davet eder.
Hazret-i Peygamber (s.a.v.); “Rükû ve secde, Hakk, kapısında vücud halkasını vurmaktır.” buyurmuştur. Her kim (namaz kılarak), o kapının halkasını vurursa, onun için bir devlet ve saadet baş gösterir. Bir kimse rükû’ ve sucud edince, yani; namaz kılınca onun secdeleri ahiret âleminde bir cennet olur. Ey delikanlı; o yüksek yola ilerlemek ümidiyle, mihrab önündeki mum gibi kıyam ederek, daima namaz kıl.
Yine Nebî (s.a.v.): “Bir kimse namazı terk ederse, kıyâmet gününde Allâh’ın huzûruna, ona gazâb ettiği halde varacaktır.” (Bezzar)
“Emanete hiyânet edenin tam îmânı yoktur. Abdesti olmayanın namazı yoktur. Çünkü namazın dîndeki mevkii, başın ceseddeki mevkii gibidir.” (Taberânî)
“Bulutlu günde namazı vaktinde kılmağa sürat edin; zira, namazı terk eden, İslâm nimetine nankörlük etmiş olur.”
“Kim mazeretsiz bir namaz geçirirse, onun ailesi ve malı helâk olmuş gibidir.” buyurmuştur.
“Ey gönül; kirinden, kerahatten temizlen, tembellik etme, çevik ol.”
Cenâb-ı Pir’in burada -tembellik etme- demesi:
Namazlarını kılmaya üşenme, hepsini vaktinde eda et. Onları kazaya bırakma tavsiyesidir. Çünkü farz olan bir vakit namazını özürsüz terk etmek büyük günahtır, Allâh’a karşı isyandır, İslâm nimetine nankörlüktür. Peygamberimiz (s.a.v.)’in yoluna muhalefet ve Kur’ân’ın emrine uymamaktır.
(Hakîki Vechesiyle Mevlanâ ve Mesnevi, s. 90)

06Ara 2014

Ömer Muhammed Öztürk, MTTB’de görev yaptıkları yıllarda gençliğe her şeyi Sünnet-i Seniyye’ye göre değerlendirmeyi, Sünnet-i Seniyye kantarında tartmağı öğretmişlerdir. Bunun da yolunun (Türkiye Müslümânları olarak çoğunluk Hanefi olduğu için) İmam-ı A’zam’a tâbi olmaktan geçtiğini, onun Sahâbe ve Tâbiin (r.a.e.)’den alıp bütün dünyaya yaydığı Ehl-i Sünnet İtikadı’na ve Fıkıh ilmine sarılmakla mümkün olacağını vurgulamışlardır. Bir taraftan bütün insanlara bunları anlatırken, diğer taraftan özel sohbetlerinde de Nakşibendiyye yolunun inceliklerini, nefis tezkiyesinin ve kalp tasfiyesinin şartlarını anlatmışlar, irfana susamış gönüllerde marifet tomurcuklarının açmasına vesile olmuşlardır. Doğruları öğretmişler yanlışlara işâret etmişlerdir.
“Doğruları öğrenirseniz, yanlışlar kendiliğinden ortaya çıkar. Yanlışlar öğrenilmez!” buyurmuşlardır.
“İslâm’ı öğren, yaşa; öğret, yaşat.”
Ömer Muhammed Öztürk bu dört temel umdeyi MTTB’ye Genel Başkan olduktan sonra hep vurgulamışlardır. Kendilerinin bütün hayatı da bu dört esasta temerküz eder. Bu dört esas şöyle açıklanır:
1. İSLÂMI ÖĞRENMEK: Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkadir Geylani (ks.) Hazretleri buyuruyorlar ki: “Evlâd bu dîn, defter köşelerinden, kitablardan, medreselerden değil (bunlar gerekli ve faydalı olsa da İslâm’ı tam manasıyla öğrenebilmek için yeterli olmaz.); hakk erenlerin ağzından öğrenilir.”
Yusuf Hamedânî (k.s.)’a sormuşlar, efendim sizin gibi hakiki bir âlime yetişip ilim öğrenemeyenler dînlerini nasıl öğrensinler?
Hazret buyurmuş: “Öyle olduklarına inandıkları kimselerin (hakiki Ehl-i Sünnet âlimlerinin) kitaplarını okuyup mucibince amel etsinler.”
2. ÖĞRENDİKLERİNİ YAŞAMAK: Allâhü Te‘âlâ Saff Sûresi 2. ve 3. Âyetlerde (meâlen): “Ey îmân edenler! Yapamayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapamayacağınızı söylemeniz, Allâh katında şiddetli bir buğza sebep olur.” buyurmaktadır, bu nedenle öğrendiklerimizi yaşamak mecburiyetindeyiz.
3-4. YAŞADIKLARINI ÖĞRETMEK, ÖĞRETTİKLERİNİ YAŞATMAK: Allâhü Te‘âlâ bu hususta da Bakara Sûresi, Âyet 30’da meâlen: “Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak ben yeryüzünde emirlerimi tebliğ ve infâzaya me’mur bir halife yaratacağım.’ demişti.” buyuruyor.
(www.ramazanoglumahmuds a m iks.com)

05Ara 2014

Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Medîne’ye hicretlerinden önceki yaklaşık 10 yıllık dönemde, Milli Türk Talebe Birliği’ndeki başarılarını anlatmaktan kelimeler aciz kalır.
1971’de kendilerine teklif edilen MTTB Genel Başkanlığı’nı ilk etapta reddeden, daha sonra ma‘nevi terbiyesinde yetiştiği Sâhibü’z-zaman Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.)’un emirleri ile MTTB Genel Başkanlığı teklifini kabul eden Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, “Burası siyasi bir kuruluştur, siyaset ise yalanla iç içedir.” tereddütünü yine o yüce Zât’ın verdiği “Evlâdım dürüstlük en büyük siyasettir. Bu dürüstlüğe devam etmek şartıyla ağzınıza geldiğini söyleyiniz.” cevâbıyla aşmış, 2,5 yıla yakın MTTB Genel Başkanlığı döneminde bu düsturun ne kapılar açtığını bize göstermiştir. 26 Mart 1971’de genel başkan olarak yaptığı ilk konuşma, onun takip edeceği yolun ve düsturların ne olduğunu bize göstermektedir:
“Memleketimizin içinde bulunduğu şartlar dâhilinde yüksek tahsil gençliğine büyük görevler düşmektedir. Yarının yürütücü kadrosu olan gençlik, bugünün sakat maarif politikası neticesinde, maziden kopuk, istikbali düşünebilme imkânı ve kapasitesinden mahrum bir tarzda yetiştirilmektedir. Eğitimimizin millî olması, mazisine lâyık, istikbaldeki vazifesine hazır, mukaddesatına bağlı gençler yetiştirmek, orta tahsilden itibaren talebelerle çok yakından ilgilenmek ve onları kazanmak, birer mücahit rûhuyla yetişmelerini sağlamak, başlıca görevimiz olmalıdır. Asırlardır yerleşmiş, ebede kadar devam edecek olan prensiplerin anayasam olacağına sizleri şahit tutuyorum. Seçilsem de seçilmesem de, inandığım davanın neferi olarak, son nefesime kadar Hakk’a hizmet yolunda olacağım.”
1971 yılında genel başkan olan Muhterem Ömer Öztürk, MTTB’yi hakikî gâyesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yöneterek, iç ve dış düşmanların bütün hücumlarına rağmen Türkiye’ye damgasını vurmuş, memlekette estirilen zararlı rüzgârlara kapılmayan, maneviyatı kuvvetli, bugünlerde memleket idaresinde söz sahibi olan Müslümân Türk Gençliğini yetiştirmiştir.
(www.ramazanoglumahmuds a m iks.com)

04Ara 2014

Muhammed b. FazI, Ebû Hureyre (r.a.)’den naklen şöyle anlatmıştır:
Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) sordu: “Gıybet nedir? Bilir misiniz?” Allâh ve Resûlü (s.a.v.) daha iyi bilir, dediler. Şöyle buyurdu:
“Dîn kardeşini sevmediği bir şeyle anarsan gıybetini etmiş olursun.” Sahabelerden biri sordu:
“Dediğim ayıbı kendisinde görürsem ne olur?” Şöyle buyurdu: “Dediğin şey onda varsa gıybet olur yoksa yalan söylemiş, iftira etmiş olursun.” (Tirmizî)
Üç grup insanın gıyabında konuşmak gıybet sayılmaz. Şunlardır:
1. Zâlim bir idarecinin,
2. Açıktan kötülük işleyen bir kimsenin,
3. Bid’at ehli birinin. (Dîne yeni işler katmaya çalışan, bozmaya çalışan kişi.)
Yâni; bunların işleri görüş ve fikirleri anlatılırsa, gıybet sayılmaz. Ancak, bedenlerinde bir ayıp varsa, o da bunları söylerse gıybet sayılır. Sadece tuttukları yol, işledikleri fiil anlatılırsa bir sakınca yoktur. Bunlar anlatılmalı ki, halk onlardan korunsun. Nitekim bu mânâda Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Günahkâr kimsenin bulunduğu hâli anlatınız ki, halk ondan korunsun.” (Ebû’l-Leys Semerkandî) Küfür olan gıybet, Müslümânların gıybetidir. Bu çeşit gıybeti edene biri dese ki: “Gıybet etme!” O da buna karşılık:
“Bu, gıybet değil; ben doğruyu söylüyorum” derse Allâh’ın haram kıldığını helâl saymış olur. Bu hâlden, Allâh’a sığınırız.
Nifâk sayılan gıybet, İsmi verilmeden yapılan bir insanın gıybetidir. O böyle yaparken, kimin gıybetini ettiğini bildirmek istemez. Bununla da vera sahibi bir kimse gibi görünmek ister. Böylesi bir hareket, münâfıklıktır.
Mâsiyet olan gıybet: İsim verilerek bir insanın gıybetinin yapılmasıdır. Fakat bir mâsiyet olduğunu bilerek yapılan gıybettir. Bu şekilde gıybet eden kimse âsidir. Tevbe etmesi gerekir.
(Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l- Gâfilîn, s.177, 185-186.)