Genel

18Kas 2014

Rivâyet edilir ki: Şeytân hiçbir zaman arefe günü düştüğü zillet, küçüklük ve horluğa düşmemiştir. Cenâb-ı Allâh (c.c.)’un rahmetinin indiğini ve büyük günâhları affettiğini gördükçe şeytân ezilir, perişân olur. Zîrâ öyle günâhlar vardır ki ancak Arafat’ta vakfe yapmak ona keffâret olabilir.
Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur:
“Günâhı en büyük insan, Arafat’ta vakfe yapıp da, Allâh (c.c.)’ün, kendisini affetmediğini düşünen kişidir. Bir hacc, Allâh (c.c.) yolunda yirmi (20) gazveden daha fazîletlidir.”
Denildi ki: Üzerinde bir def’a hacc yapılan deve, hacca gitmeyen kırk (40) deveden bereketlidir. Bir deve üzerinde yedi (7) def’a hacc yapılırsa, onu cennet bahçelerinde otlatmak Allâh (c.c.)’e vâcib olur. Bunun da tasdîki Nehrânî Rahimehullâh’ın anlattığı şu husûstur:
En-Nehrânî diyor ki: “Bana ulaştığına göre: Bir hamam fırıncısı, yakmak için deve kemiklerini getirir, fırının içine atar, kemikler fırından çıkar, ikinci kez atar, yine çıkar, derken üçünücü kez atar yine fırından dışarı çıkar ve şiddetle fırıncının göğsüne çarpar, tam o sıra hâtiften bir ses:
“- Yazık sana! Bunlar, on def’a (10) Mekke’ye gitmiş bir devenin kemikleridir. Nasıl olur da, bunları ateşte yakarsın?”der.
Hâcının bineğine bu kadar şefkât ve merhamet edilirse artık kendisine ne kadar merhamet edileceğini bir düşün.
Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki:
“Kim, Beytullâh’ı helâl kazançla haccederse, Allâh (c.c.) atmış olduğu her adıma mukâbil kendisine yetmiş hasene (sevâb) yazar, yetmiş günâhını siler ve yetmiş derece yükseltir.”
(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsîri, s.252-254)

17Kas 2014

Dünya’da İslâm’a olan ilgi her geçen gün daha da artmaktadır. Son 5 yıldır İslam’a büyük ilgi gösteren Japonya’da yaşayan genç kız Leyko, Budist bir ailenin ferdi iken, İslâm ülkelerine çeşitli seyahatler yapmış, sonunda ezan sesinden etkilenerek İslam’a ilgi duymuş, daha sonra Kur’ân meali ve Nebî (s.a.v.)’in siyerini okuyarak 6 aylık bir araştırma sürecinden sonra Tokyo’daki İslâm Merkezi’ne giderek Kelime-i Şehâdet getirmiş ve İslâm’la şereflenmiştir. Bu safahatı kendisi şöyle anlatıyor:
“Özellikle hadîs kitapları beni İslâm’a hazırladı. Hadîsler sayesinde eski alışkanlıklarımın yerini alacak yeni alışkanlıklar edindim. Müslümân olduktan sonra kendimi yeniden doğmuş gibi hissetmeye başladım. Bu his beni hiçbir zaman terk etmedi.
Kelime-i Şehâdet getirdikten hemen sonra örtündüm ve örtümü bir daha çıkarmadım. Hatta Müslümân olduktan bir gün sonra çalıştığım şirkete başım örtülü bir şekilde gittim. Şirketin müdürü başörtülü bir şekilde çalışamayacağımı söyledi, ben de hemen şirketten istifa ettim. İşsiz kalınca hiç üzülmedim. Çünkü kalbimde Allâh’a karşı büyük bir îmân oluşmuştu. Ona tevekkül ediyordum ve Allâh’ın beni yalnız bırakmayacağını biliyordum. Allâh’a îmân etmiştim ve ne olursa olsun onun bana emrettiği gibi bir hayat sürmeye karar vermiştim. Müslümân olduktan sonra kendimi yeniden doğmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Bu his beni hiçbir zaman terk etmedi. Başörtüsü benim her şeyim. Örtüm başımda olduğu zaman Allâh’ın bana olan şefkat ve sevgisinin daha fazla arttığını hissediyorum.
İslâm’a ve Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e karşı içimde çok büyük bir sevgi var. Bir de Hz. Hatice (r.anha)’yı çok seviyorum ve elimden geldiği kadar Hz. Hatice (r.anhâ)’yı kendime örnek almaya çalışıyorum.”
(Gerçek Hayat Dergisi)

16Kas 2014

Tevessül, bir sebeptir, tesir eden değildir. Müessir yani tesiri yaratan, tek olan ve ortağı bulunmayan Allâh’tır. Allâh yiyecek ve içeceği de, doymak ve suya kanmak için sebeb kılmıştır. Bunların bir tesiri yoktur. Hakîkî müessir, Allâhü Te‘âlâ’dır.
Bazen istekte bulunulan kimse, vesîle kılınandan üstün olur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile Allâh’tan istekte bulunulması gibi. Allâh’a yaptığı duâda “Resûlullâh (s.a.v.) vasıtası ile senden diliyorum.” derse, bunun câiz olduğunda tereddüt yoktur.
Her günâhkâr, Allâh’a kendisinden daha yakın kimseyi vesîle kılabilir. Hiçbir fert bunu inkâr edemez. Buna; şefâât, tevessül veya istiğâse adı vermekte bir fark yoktur. Bu tevessül, müşriklerin, başkasına ibâdet ederek Allâh’a yaklaşmayı dilemesi kabilinden bir hareket değildir. Zîrâ onların yaptığı küfürdür. Müslümânlar; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, diğer enbiyâ-i mürselîn ve sâlihler ile tevessülde bulundukları za-man, onlara ibâdet etmiş olmadıkları için, Allâh’ın tevhidinden dışarı çıkmış değillerdir. Zîrâ fayda vermekte ve zarara uğratmakta Allâh tektir ve ortaktan münezzehdir. Bu câiz olunca, bir kimsenin “Resûlü (s.a.v.) vâsıtası ile Allâh’tan istiyorum.” demesi de câizdir. Zîrâ o kimse, Allâh’tan isteyicidir, başkasından değil. Bu beyanlardan açığa çıkmış olmaktadır ki, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ile meded dilemek iki ma‘nâya gelmektedir:
Birincisi, Resûlullâh (s.a.v.) vâsıtası ile veya O’nun makâmı, hakkı, bereketi ile hâcetinin verilmesini Allâh’tan dilemektir. Bu esas üzerine, meded dileyen kimse, Allâh’a duâ edip Azîz ve Celîl olan Allâh katında Habîbi’ni vâsıta kılmış olur.
İkincisi, meded dileyen kimse Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’den kendisi için duâ buyurmasını ve hacetinin yerine getirilmesini istemiştir. Zîrâ o, kabrinde câvidânî bir hayata sâhibdir. Nitekim insanlar, Kıyâmet günü O (s.a.v.)’den kendilerine şefâât etmesini isteyeceklerdir.
(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, s.138)

15Kas 2014

“Bir kimse fecir namazının sonunda dizleri üzerine oturarak (çökerek) hiçbir kimse ile konuşmadan (Lâ ila¬he illallâh, vahdehu la şerike lehü, lehü’l-mülkü velehü’I-hamdü yühyî ve yümît, ve hüve alâ külli şey’in kadîr) diye on kez tekrarlarsa, Hakk Te‘âlâ o kişiye on iyilik yazdı¬ğı gibi on kötü amelini de silmiş olur, ayrıca da o kişiyi on basamak yükseltmiş olur, o kişi o gününde her türlü mekruhtan ve şeytânın şerrinden korunur ve o gün şirk¬ten gayrı yapacağı herhangi bir günahla muaheze olun¬maz. (hesaba çekilmez) Zira Hakk Te‘âlâ şirk işleyenleri hiçbir şekilde affetmez ve korumaz.” (Tirmizî). Nesâî’nin rivâyetinde (kadîr’den sonra) “biyedihi’l-hayr” ziyadesi vardır.
“Her kim akşam namazından sonra on kez (Lâ ilahe illallâh, vahdehü la şerike lehü, lehü’l-mülkü velehü’I-hamdü yühyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in kadir) derse Hakk Te‘âlâ melâikeden silâhlı koruyucular gönde¬rerek o kişiyi şeytânın şerrinden sabah oluncaya kadar korur. Ayrıca Hakk Te‘âlâ o kişiye on iyi amel yazdığı gibi helak edici on kötü amelini de silmiş olur. Bütün bu sa¬yılanların yanında (okuduğu tevhid) on mü’min köle ka¬dının azad edilmesi sevabına eşittir” buyrulmuştur. (Nesâî ile Tirmizî)
“Fecirden sonra üç kez, ikindiden sonra da üç kez (Estağfurullâh el-azîm ellezî lâ ilahe illâ hüve’l-hayye’l-kayyûme ve etûbü ileyh) diyerek istiğfârda bulunan kimsenin deniz köpükleri kadar kabahatleri olsa da affedilir.” (es-Sinni)
“Her farz namazdan sonra kişi on kez İhlâs sûresini okumuş olsa, dilediği kapıdan cennete girdiği gibi ora¬daki hurilerden biriyle de evlendirilir.” (Ebû Ya’lâ ve Taberânî)
“İhlâs sûresini sabah namazından sonra okuyan¬lar da aynı şekilde ikrâm görmüş olurlar.” (İbn Ebi’d- Dünya ve Taberânî)

14Kas 2014

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün sahabileriyle birlikte Mekke’ye gidiyorlardı. Cümdan Dağı’nın yanından geçerlerken Hz. Peygam¬ber (s.a.v.) “Yanından geçmekte olduğunuz şu dağ Cümdan Dağı’dır. Müferridler yarışı kazandılar.” buyurdular. Sahabilerin “Ey Allâh’ın Resûlü! Müferridler kimlerdir?” diye sormaları üzerine de, “Allâh (c.c.)’u çok zikredenlerdir.” buyurdular. Hz. Peygam¬ber (s.a.v.), “Ey Allâh’ın Resûlü! Müferridler kimlerdir?” sorusuna şöyle cevap verdiler; “Başlarına ne gelirse gelsin aldırmayacak kadar Allâh (c.c.)’un zikrine dalanlardır. Zikir onların ağır yük-lerini omuzlarından indirir. Böylece bu kişiler kıyâmet günün¬de Allâhü Te‘âlâ’nın huzûruna hafif bir yükle gelirler.” (Müslim, Tirmizî)
Ebû Said el-Hudrî şöyle anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’e “Kıyâmet gününde, Allâh (c.c.) katında derece bakımından insanların en üstünü kimdir?” diye soruldu. “Allâh (c.c.)’u çok anan¬lardır.” cevabını verdiler. Bunun üzerine ben “Ey Allâh’ın Resûlü! Bunlar Allâh (c.c.) yolunda savaşanlardan da mı üstündürler?” diye sordum. “Allâh (c.c.) yolunda savaşan kişi elindeki kılıcı parça¬lanıncaya ve kendisi de kana boyanıncaya kadar kafirlere ve müşriklere kılıç sallasa, yine de Allâh (c.c.)’u çok ananlar dere¬ce bakımından daha üstündürler.” buyurdular. (Tirmizî)
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün şöyle buyurdular: “Allâhü Te‘âlâ kıyâmet gününde ‘İnsanlar bugün kerem ehlinin (cömertlerin) kim olduğunu bileceklerdir.’ buyurur. Bunun üzerine sahabiler “Ey Allâh’ın Resûlü! Kerem ehlinden maksat kimlerdir?” diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: “Allâh’ın anıldığı meclislere devam edenlerdir.” buyurdular. (Terğib c.3 s.63)
Bir gün adamın biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e:
“Ey Allâh’ın Resûlü! İslâm’ın hükümleri çok fazladır. Bunların içerisinden hangisine yapışmamı tavsiye edersiniz?” dedi. Hz. Pey¬gamber (s.a.v.)’de: “Dilin Allâh (c.c.)’yu anmaktan dolayı daima yaş olsun!” (Terğib, c.3 s.54) buyurdular.
Muaz b. Cebel şöyle anlatıyor: Son konuşmamızda Hz. Pey¬gamber (s.a.v.)’e “Ey Allâh’ın Resûlü! Allâhü Te‘âlâ katında amel¬lerin en sevimlisi hangisidir?” diye sordum. “Dilin Allâh (c.c.)’un zikrinden dolayı yaş olduğu halde ölmendir” (Heysemi, c.10 s.74) buyurdular.
(Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, c.3, s.8-16)

13Kas 2014

Hz. Zeyd bin Sâbit (r.a.) kendi devrinin en büyük âlimi ve fetva ehli sayılan yüksek dereceli sahâbilerdendir. Bil¬hassa feraiz ilminde söz sahibiydi. Denilir ki, Medine-i Münevvere’de fetva, hukuk, feraiz, kıraat dallarında en önde gelen kişilerdendi. Resûlullâh (s.a.v.) hicret edip Medine-i Münevvere’ye geldikleri zaman o henüz on bir yaşında küçük bir çocuktu. Bundan dolayı, arzu etmesi¬ne rağmen Bedir ve bunun gibi ilk savaşlara katılmasına müsaade edilmemişti. Hicret’ten beş yıl önce altı yaşında iken yetim kalmıştı. Resûlullâh (s.a.v.) hicret edip Medine-i Münevvere’ye geldiğinde halk huzûruna geliyor, feyzin¬den istifade etsinler diye çocuklarını da birlikte getiriyor¬lardı. Zeyd (r.a.) da huzûruna getirildi. Zeyd (r.a.) diyor ki: Ben Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzûruna getirildiğim za¬man: “Bu Neccâr kabilesinden bir çocuktur. Siz daha Medine’ye gelmeden önce Kur’ân-ı Kerîm’den on yedi sure ezberlemiştir.” dediler. Peygamber (s.a.v.) beni imti¬han etmek için okumamı söyledi. Ben de Kâf suresini oku-dum. Peygamberimiz (s.a.v.) benim okuyuşumu beğendi.
Resûlullâh (s.a.v.) Yahudilere bir mektup göndermek istediği zaman mektubu Yahudilerden biri yazardı. Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yahudiler yazdıkları mektuplara bir şey karıştırırlar diye güvenmiyorum. Sen yahudilerin dilini öğren.” dedi. Zeyd (r.a.) diyor ki: Ben on beş günde onların lisanı olan İbraniceyi iyice öğrendim. Ondan sonra Yahudilere giden mektupları ben yazardım ve onlardan gelenleri ben okurdum. Başka bir hadîste şöyle geçmektedir: Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Benim bazı kimse¬lere Süryanice mektup yazmam gerekiyor.” buyurdu ve bana Süryaniceyi öğrenmemi emretti. Ben de on yedi gün¬de Süryani dilini öğrendim (Feth, el-İsabe) Hicret’in kırk beş (45) târihinde Medîne-i Münevvere’de vefat etmiştir.
(Zekerriyâ Kandehlevi (r.h), Fezâil-i A’mâl, s.159-160)

12Kas 2014

İbrâhîm (a.s.)’e bülûğ çağından önce, rüşd’ü verilmişti.
İbrâhîm (a.s.) Tevhîd Ehli olanların imâmı idi.
İbrâhîm (a.s.) Allâh (c.c.)’un nîmetlerine şükreden bir zâttı.
İbrâhîm (a.s.), başlıbaşına bir Ümmet’ti. Allâh’a itaâtkârdı. Bâtıl dînlerden uzak ve Muvahhid bir Müslümândı.
İbrâhîm (a.s.)’e Allâh (c.c.) tarafından dünyada bir güzellik (iyi hal ve mevki) verilmişti.
İbrâhîm (a.s.); yumuşak huylu, yufka yürekli, kendisini ta¬mamiyle Allâh’a vermiş bir zât’tı.
Yüce Allâh (c.c.) onu Halîl (Dost) edinmişti.
Peygamberlik, kitâb, hikmet, büyük bir mülkü saltanat, İbrâhîm (a.s.)’in Hânedânına, soyundan gelenlere verilmiştir.
İbrâhîm (a.s.): “Benden sonrakiler içinde, benim için bir lisân-ı sıdk ver! (Dünyada, kıyâmete kadar bâki kalacak bir yâd-ı cemil, zikr-i cemil ver! İsmimi, hep iyilikle andır!) diyerek duâ etmiş, bugüne kadar kendisine sevgi ve saygı besleme¬yen hiçbir millet ferdi görülmemiştir.
İbrâhîm (a.s.), bütün insanlara imâm, kendisinin makâmı da, Müslümânlara Musâlla (namazgâh) kılınmıştır.
İbrâhîm (a.s.) Allâh (c.c.) yolunda ateşe atılanların, Allâh (c.c.) yolunda hicret edenlerin ilki idi.
Kıyâmet gününde insanlar, yalın ayak ve çıplak haşroluna¬caklar. O gün insanların ilk giydirileni İbrâhîm (a.s.) olacaktır.
İbrâhîm (a.s.), konuklayan insanların ilki idi.
İbrâhîm (a.s.) ilk kez bıyığını kırpıp kısaltan,
İlk kez, koltuk altı ve etek temizliği yapan,
İlk kez, tırnaklarını kesen,
İlk kez, misvak ile dişlerini temizleyen,
İlk kez, ağzını su ile çalkalayan,
İlk kez, su çekip burun temizliğini yapan,
İlk kez, edep yerlerini su ile temizleyen,
İlk kez, saçlarını tarayan,
İlk kez, bacağına don (kilot) giyen,
İlk kez, ayağına ayakkabı giyen.
(Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, s. 226)

30Eyl 2014

“Muhakkak, o küfredenler, O Allâh’ın yolundan ve ken-disi(ni ziyâret)te yerli, misafir insanları müsâvî kıldığımız Mescid-i Harâm’dan alıkoymakta olanları… Kim orada zulm ile ilhâda yeltenirse biz ona pek acıklı bir azâb tattırırız.” (Hacc s. 3)
Allâhü Te’âlâ, kâfirlerle mü’minlerin arasını ayırdıktan sonra hem mukaddes ilân ettiği evin büyüklüğünden, hem de kâfirlerin küfrünün büyüklüğünden bahsederek “İnnellezîne keferû ve yesuddûne an sebîlillâhi” ya’ni; “Habîbim (s.a.v.)’in getirdiklerini inkâr edip O’nun yolundan ve Mescid-i Harâm’dan men’ edenler yok mu?” buyurmuştur. Sanki “Kâfir olanlardan beklenen, onların Allâh (c.c.)’ün yolundan men etmeleridir.” denilmek istenmiştir.
Ebû Alî eI-Fârisî (r.h.) şöyle der: Âyetin takdiri, “Geçmişte inkâr edenlere gelince onlar, şu anda da, alıkoyuyor ve men’ ediyorlar.” şeklindedir ki bu ifâdeyle, “Onların hem şu anda hem de gelecekte yaptıkları şeyler dâhil olur.”
Cenâb-ı Hakk’ın, “Mescid-i Harâm’dan” ifâdesine gelince bu da, “Onlar, o mü’minleri Mescid-i Harâm’dan da alıkoyuyorlar.” demektir.
“Kendisini ziyarette yerli, misafir insanları müsâvî (eşit) kıldığımız Mescid-i Haram…” ifadesiyle ilgili Ebû Alî el-Fârisî (r.h.): “Biz, o Mescid-i Harâm’ı insanlar için dînî emirlerin îfâ edildiği bir ibâdet mekânı kıldık ki orada insanların yerlisi yabancısı denktir.” der.
Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki: “Kim, Beytullâh’ı helâl kazançla haccederse, Allâh (c.c.) atmış olduğu her adıma mukabil kendisine yetmiş hasene (sevâb) yazar, yetmiş günâhını siler ve yetmiş derece yükseltir.” Hacc ibâdetinin yapılmasında fırsatların kaçırılmaması ve acele edilmesi gerektiğini te’kîd eden hadîs-i şerîflerden bazıları; “Haccedemezden önce haccediniz; çünkü Beyt iki kerre yıkılmıştır; üçüncüde ise (göğe) kaldırılacaktır.” “Haccedemezden önce haccediniz; yeryüzü onun tarafına gitmenizi (haccetmenizi) engellemeden önce haccediniz.”
(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.), Tefsîr-i Kebîr , c.16 s.291-293)

29Eyl 2014

1. İnsanı küfre sokan, küfür olduğundan korkulan sözleri söylemek
2. Yanlış ve yalan söz söylemek
3. Kişinin arkasından söz söylemek, söz götürüp getirmek
4. Alay edici sözler söylemek, sövmek ve zinâ hakkında konuşmak
5. Halka lânet etmek, insanları yermek ve kötülemek
6. Çekişmek. Dövüşmek
7. Kinaye yolu ile yalan söylemek
8. İnad etmek
9. Sırrı (gizli şeyi) açığa vurmak, söylemek
10. Bâtıl (gerçeksiz) söze dalmak
11. Halkın anlamadıklarını sormak veya yalan yanlış şeyler söylemek
12. İnsanları birbirine düşürecek sözler söylemek
13. Öfkeli, kızarak söz söylemek
14. İnsanların ayıplarını, kusurlarını araştırmak
15. Büyüklerin yanında yersiz konuşmak
16. Ezan okunurken, hutbe okunurken, Kur’ân okunurken konuşmak
17. Tuvalette iken veya cima halinde konuşmak
18. Müslümâna veya kişinin kendisine bedduâ etmek
19. Camide, dünyaya ait şeylerden konuşmak
20. İnsanlara kötü lakap takmak
21. Fazla yemin etmek, Allâh (c.c.)’dan başkasıyla yemin etmek
22. Telâşla sormak ve vasiyeti sormak
23. Kur’ân’ı kendine göre tefsir etmek
24. Başkalarını korkutmak, başkalarının konuşmasını kesmek
25. Meşrû âmirin sözünü reddetmek, yapmamak
26. Başkasını yüzünde övmek
27. Hicivle (başkasını aşağılayarak) şiir söylemek
28. Lüzumsuz konuşmak, manasız, boş şeyler konuşmak
29. Başkalarının yanında fısıldaşmak
30. Başkasını kötü yola, isyana yöneltmek veya kötülük işlemeğe müsaade etmek.
(Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s.190-191)

31Ağu 2014

Selçuklu atabeglerinden olan Nûreddîn Mahmûd Zengi 1118’de Musul’da doğmuştur. İyi bir eğitim ve öğretim görerek, İslâm terbiyesiyle yetiştirildi. Gençliğinden îtibâren babasının seferlerine katılarak kumandanlık vasıflarını geliştirdi. Babasının ölümü üzerine, Musul Atabegliği oğulları arasında paylaşıldı. Nûreddîn Mahmûd Zengi, Haleb merkez olmak üzere Fırat Nehri’nin batısında kalan yerleri aldı.
1147-1149 yılları arasında gerçekleşen İkinci Haçlı Seferlerini netîcesiz bırakan İslâm kahramanlarından biri olan Nûreddîn Zengi, kurduğu eğitim kurumları, sosyal tesisler ve yaptığı îmâr faaliyetlerinin yanında, komutanlarına özel önem vermiş ve başta Selahaddin Eyyubi olmak üzere onları gerek kumandanlık ve gerekse siyaset konusunda yetiştirmiştir. Uygulamış olduğu usta siyaset sayesinde Müslümânların birliğini sağlamış ve sonradan komutanlarından Selahaddin Eyyubi tarafından gerçekleştirilecek olan Kudüs’ün Fethi’nin zeminini hazırlamıştır.
Nureddin Zengi ileri görüşlü bir liderdi, O’nun üç hayali vardı. İlki İslam birliğini kurmaktı -ki bunu hayattayken gerçekleştirmiştir-. İkinci hayali yani Kudüs’ün yeniden fethini kendisinden hemen sonra Selahaddin Eyyûbi gerçekleştirmiştir. Son hayali ise Konstantiniyye’nin fethi idi, bu fetih de Fatih Sultan Mehmed Han’a nasip olmuştur.
Medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastâne ve dâr-ül-hadîsler yaptırdı. Masrafların karşılanması, tâmirâtı ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı. Şam’da yaptırdığı büyük hastâne, devrin en meşhur mütehassıs doktorlarının hizmet verdiği bir sağlık müessesesiydi. Hadîs üniversitesi mâhiyetindeki ilk Dar ü’l-hadîsi o kurdu ve pek çok kitap vakfetti. Haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. Nûreddîn Zengi, Allâhü Te‘âlâ’nın emrine riâyet edip halkının sağlığını ve memleketin huzûrunu korudu. Aynı zamanda Hanefi mezhebinde âlim, geceleri evrad ve zikir ile meşgul olan bir zât idi. Nebî (s.a.v.)’in Türbe-i Saâdeti’ni saldırılardan korumuştur.
(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.15, s.274-275)