Genel

25Mar 2015

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Allâh Resûlü
(s.a.v.)’in mübârek ağızlarından çıkan her bir sözün doktorlar
için büyük tıp kitabı olduğunu hiçbir akıl sahibi inkâr edemez.
Nitekim günümüzde birçok alanda olduğu gibi tıp alanında da
hadîs-i şerîfler sayesinde ilerleme kaydedilmekte, bazen de
hadîs-i şerîflerde haber verilen gerçeklere dolaylı yoldan ulaşılmaktadır.
Hacamat da Peygamberimiz (s.a.v.)’in sıkça başvurduğu bir
tedâvi uygulaması olup bizzat Cebrail (a.s.)tarafından kendisine
ve ümmetine tavsiye edilen bir tedâvi şekli olmuştur. Kendileri
Nebî (s.a.v.): “Damardan veya deriden kan aldırmak, tedâvi
olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır.” buyurmuşlardır.
(Bağdadî)
Hacamat, yüzlerce yıldır dünyanın birçok yerinde koruyucu
hekimlikte ve hastalıkların tedâvisinde uygulanmış günümüzde
de dünyanın birçok yerinde alternatif tıpta en fazla tavsiye edilen
tedâvi metodu hâline gelmiştir
Çocuklarda beyin felci, şişmanlık, sivilce, baş ağrısı, sinüzüt,
migren, bel fıtığı, vücut ağrısı, cilt hastalıkları, cüzzam hastalığı,
görme rahatsızlıkları, cinnet (sinir hastalığı), nuas, baras, sevda
gibi birçok hastalığın tedâvisi için hacamat uygulanır.
Şeker Hastalığı ve Hacamat
Yine ‘Diabetes Care’ isimli uluslararası bir dergide çıkan İtalyan
Francesco Equtani ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada
vücut demirindeki azalmanın insülün hassasiyetini ve miktarını
artırdığını bulmuşlar, yani şeker hastalığına karşı hacamatın koruyuculuğunu
ispatlamışlardır. Çünkü pankreasta insülin üreten
hücrelerde biriken demir şeker hastalığına, karaciğerde biriken
demir siroza sebep olur. Hattâ kısırlık bile demirin toksik miktarlarda
birikimiyle meydana gelebilir.
Zona (Herpes Zoster) Tedavisi ve Hacamat
Pekin Üniversitesi Çin Tıbbı Bölümü’nde 651 hastanın üzerinde
yapılan deneylerde ıslak kupa (hacamat) terapisinin zona
(herpes zoster) tedâvisinde etkili olduğu anlaşılmıştır. Aynı araştırma
neticelerine göre bu tedâvi metodunda hiçbir ciddi yan etki
gözlenmemiştir.
(Ömer Muhammed Öztürk, Misvak ve Hacamat, 47.,63.s.)

24Mar 2015

Bu dört mezheb imâmlarının tek amacı Kur’ân ve sünneti
açıklamaktır. Mezheb imâmlarından hiçbirisi, kendisini
herhangi bir kanun koyucu olarak görmemiştir. Gerçek
kanun koyan, helâl ve haramı açıklayan Allâhü Te‘âlâ’dır.
Bu kanunları insanlara tebliğ eden ve açıklayan Allâh’ın
Resûlü (s.a.v.) Efendimizdir. Mezheb imâmları da kendilerinden
sonra kimsenin ulaşamayacağı bir vukufiyetle
Kur’ân ve sünneti açıkladıkları için onlara tâbi oluruz. Nitekim
İmâm-ı ‘zam’dan sonra kimseye 4000 kişiden ders
almak, İmâm Ahmed b. Hanbel’den sonra da kimseye 1
milyon hadîs ezberlemek nasîb olmamıştır.
Bunlar; “Görüşüm, sahîh hâdise muhalif düşerse, hadîs
mezhebimdir. Sahîh hâdise karşı, sözümü duvara çalın.”
gibi sözlerle, hükümlerde mutlaka ana kaynaklara bağlılıklarını
ifade ederler. Onların bu ifadeleri, güvenilir kaynaklarda
zikredilmektedir.
“Sahîh hadîsi bulduğunuz zaman, sözümü duvara çalın.”
sözünün muhatapları da bu mezheb imâmlarından
sonra gelen, onlara tâbi olma metodunu bilen, menkul ve
makul ilimlere tam olarak hâkim ve muttaki, “Mezhebte
müçtehid” ilim adamlarıdır. Bunların çoğu hatta tamamı;
hadîsleri ezberlemiş, mezheb imâmlarının delîllerini, kuvvet
ve zayıflığını bilen, bütün usul ve furu’u yutmuş, halleri
fetvalarından daha temiz ve takvâ yolunu daima tercih etmiş
zatlardır.
Yani her fıkıh âlimine gördüğü hadîsle müstakil olarak
amel etmesi câiz değildir. Bu, ancak içtihâd rütbesi olan
kimsenin hakkıdır. “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan
sonra peygambere muhalefet eder, mü’minlerin
yolundan başkasına uyup giderse; onu döndüğü o yolda
bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız.
O, ne kötü bir yerdir!” (Nîsâ s. 115)
(Misvak Neşriyat, Hakk Dînin Bâtıl Yorumları’na Cevaplar, s.139)

23Mar 2015

Namazın başlıca 20 sünneti vardır:
1. Ezan ve Kâmet (yalnız kılan içinde sünnettir.)
2. İftitâh tekbiri esnasında elleri tekbîr ile beraber kaldırmak.
3. Tekbîr esnasında parmaklarını zorla bitiştirmeye veya ayırmaya
çalışmayıp, onları kendi hâlinde bırakmak.
4. İmâm olan kimsenin tekbirleri, tesmi’ .(semi’allahü limen hamideh
demeyi) ve selâmı yüksek sesle söylemesi.
5. Subhânekeyi okumak.
6. Eûzü çekmek.
7. Besmele çekmek.
8. Fatiha sûresini okuyup bitirince sessiz olarak «âmin» demek.
9. Sübhâneke’yi sessiz okumak, eûzü ve besmeleyi sessiz
çekmek.
10. Sağ eli, sol elin üzerine koymak.
11. Namaz kılan erkeğin ellerini göbeğinin altına, namaz kılan
kadının ise ellerini göğsünün üzerine koyması.
12. Namaz arasındaki tekbirleri, semiallahü-limen hamideh ve
rabbenâ leke’l hamd demek.
13. Rükû’da dizlerini sıkıca tutmak. Bu esnada parmakların
birbirlerinden ayrı tutulması. (Erkekler için)
14. Rükûdaki tesbihleri üçer kezsöylemek.
15. Secdelerdeki tesbihleri üçer kez söylemek.
16. Namaz kılan erkeğin her iki ka’dede sol ayağını döşeyip
onun üzerine oturması ve sağ ayağını dikip onun parmaklarını
kıbleye döndürmesi.
17. Namaz kılan kadının, her iki ka’dede de ayaklarını sağ tarafa
çıkararak, onların üzerine oturması.
18. Son oturuşta teşehhüdden (Tahiyyat-ı okuduktan) sonra
salevât duasını okumak,
19. Namazın sonunda Kur’ân lafızlarına benzeyen lafızlarla ve
me’sûr dualarla duâ etmek.
20. Tahiyat’ta iki şehâdetin zikri esnasında, bazı rivâyetlere
göre, işâret parmağı ile işâret etmektir.
Burada sünnet olarak zikredilenlerin dışında kalan, farz ve
vâcib olmayan şeylerin ekserisi namazın edebleridir. Sünnetlerin
terki sehiv secdesini gerektirmez, sevabın azalmasını gerektirir.
(İbrahim Halebî, Halebî Sağîr, 260-262.s.)

22Mar 2015

Hz. Ebûbekir (r.a.) halife seçildiği zaman Allâh’a hamdu
sena ettikten sonra şöyle buyurdu: “Ben sizin en hayırlınız
olmadığım halde sizin başınıza halife seçildim. Ancak
Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.) dinin hükümlerini
açıklamıştır. Sizin en zayıfınız, hakkı alınıncaya kadar
benim yanımda kuvvetlidir. Ey insanlar! Ben ancak Hz.
Peygamber (s.a.v.)’in yoluna uyarım. Kendiliğimden birşey
icad edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı
olun. Eğer sırat-ı müstakimden kayarsam beni düzeltiniz.
Ben bu sözümü söyler, hem kendim için hem de sizler için
Allâh’ın affını taleb ederim.”
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in irtihâlinin ertesi günü Hz.
Ebûbekir (r.a.) kalkıp Allâh’a hamd ve sena ettikten sonra
şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ben de sizin gibi bir insanım.
Bilmiyorum, belki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yapabildiği
şeyleri bana da teklif edeceksiniz. Halbuki Allâhü Te‘âlâ,
Hz. Muhammed (s.a.v.)’i alemlerden üstün kılmış ve onu
afetlerden korumuştu. Ben ise ancak Hz. Muhammed
(s.a.v.)’e tabi olan birisiyim. Hz. Peygamber (s.a.v.) vefât
ederken, hiç kimsenin, onun üzerinde bir çöp darbesi kadar
bile hakkı yoktu. Benimse, bir şeytanım vardır. Zaman
zaman bana galebe çalar. Ey insanlar! Siz, ne zaman biteceğini
bilmediğiniz bir ömür süresinde sabah ve akşamlarınızı
geçiriyorsunuz. Eğer bu süreyi sâlih amellerle geçirebilirseniz,
bunu yapın. Ecel gelmeden, elinizdeki fırsat
kaçmadan, sâlih amel yapmakta acele ediniz. Çünkü ecelini
unutan, amelini başkasına bırakan kimseler vardır. Sakın
onlar gibi olmayın. Çok acele edin. Çünkü arkanızdan
gelen ve size yetişmek isteyen bir şey vardır ki, o da çok
hızlı gelen ecelinizdir. Ölümden korkun. Yaşayanlara değil,
öldükten sonra arkada bırakacakları güzel şeylere gıbta
edin.” (Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, 3.c., 175-178.s.)

21Mar 2015

Kur’ân edebi yönden hayranlık uyandırıcı, benzersiz bir
üsluba sahiptir. Öncelikle belirtilmesi gereken Kur’ân’ın her
çağdan, her türlü insan grubuna hitap eden bir anlatıma sahip
olmasıdır. Hiçbir yönden Kur’ân’ın taklidi mümkün olmamıştır.
Allâh (c.c.)’un Kur’ân’ın benzersizliğine dikkat çektiği
âyetlerden bir kısmı şöyledir: “Eğer kulumuza indirdiğimiz
(Kur’ân)’dan şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun
benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz,
Allâh’tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz
yardımcılarınızı) çağırın. (Bakara s. 23) Yoksa: “Bunu kendisi
yalan olarak uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Bunun
benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru
sözlüyseniz Allâh’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.”
(Yunus s. 38)
Kur’ân’ın mûcize kelimesi ile nitelendirilmesinin sebeplerinden
biri, yukarıdaki âyetlerde vurgulandığı gibi insan çabası
ile bir benzerinin yazılamamasından kaynaklanır. İşte bu
imkansızlık ne kadar büyük olursa, mûcize de o denli büyüktür.
Dolayısıyla Kur’ân’ın üslûbunun yüzyıllardır milyarlarca
insan arasından, tek bir kişi tarafından bile taklit edilemez
oluşu, mûcizevi yönünün ispatlarından biridir.
F. F. Arbuthnot, The Construction of the Bible and the Koran
(İncil ve Kur’ân’ın Yapısı) adlı kitabında, Kur’ân hakkında
şu yorumda bulunmuştur: Edebi bakış açısıyla değerlendirildiğinde,
Kur’ân en saf Arapçaya örnektir. Dilbilimcilerin bazı
durumlarda Kuran’da kullanılan belirli kalıp ve ifâdelerle uyuşacak
kurallar kullandıkları ve Kur’ân’a eş bir çalışma üretmek
için birçok denemede bulunmalarına rağmen, henüz
hiçbirinin bu konuda başarılı olmadıkları bildirilmiştir.
Kur’ân’ın anlatımında kullanılan kelimeler hem anlam bakımından,
hem de üslubun akıcılığı ve etkisi bakımından son
derece özeldir. Ancak Kur’ân’ın Allâh’ın emir ve yasaklarını
bildirdiği kutsal bir kitap olduğuna îmân etmek istemeyenler,
çeşitli bahaneler öne sürerek inkâra yönelmişlerdir.
(Arbuthnot, The Construction of the Bible and the Koran, 5.s.)

20Mar 2015

Hırsızlık suçu ve cezâsı âyetlerde şöyle geçmektedir:
“Hırsız erkek ile hırsız kadının irtikâb ettikleri suça bir
karşılık ve Allâh tarafından insanlara ibret verici bir
ukubet olmak üzere ellerini kesiniz. Allâh azîz ve hakimdir
(mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
Kim yaptığı zulüm ve haksızlıktan sonra tövbe edip halini
ve işini düzeltirse Allâh tövbesini kabul eder; Çünkü
Allâh gafurdur, rahimdir (affı ve merhameti boldur).”
(Mâide s. 38-39)
Kitap ve sünnette erkekler hakkında varid olan bir hükmün
delalet yoluyla kadınlar hakkında da geçerli olmasına
rağmen âyette “kadın hırsızların/sârika” açıkça zikredilmesinin,
bu konunun beyanına fazla itina gösterilmiş ve
caydırıcı olması için kadınlar açıkça zikredilmiştir. Hırsızlık,
başkasının malını gizlice almaktır. Ancak el kesme cezası
verilebilmesi için bazı şartlar gerekir.
Buna göre, hırsızlığın sabit olması için; çalınan malın
muhafaza altına alınmış olması, çalınan malın en az on
dirhem değerinde olması gibi şartlar gerekir. Bunun gibi
daha birçok şart gerekir. Her hırsızın hemen eli kesilmez.
Hırsızlık suçunun cezâsında, el kesmekten maksadın sağ
elin kesilmesidir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir hırsız
getirildiğinde onun sağ elinin kesilmesini emretmiştir.
Bazı kimseler İslâm’ın hırsızlık suçuna vermiş olduğu
cezanın çok ağır bir ceza olduğu yönünde görüşler ortaya
atarak İslâm dairesinin dışına çıkmışlardır. Oysa ceza
caydırmak için verilir. Bugün hırsızların defalarca hapse konulmasına
rağmen hapisten ilk çıktıklarında yaptıkları şeyin
hırsızlık olduğu açık bir gerçektir. Yani hırsızlık, böyle bir
cezayla değil ancak bu fiili yaparken en büyük yardımcıları
olan elleri kesilmekle bitirilebilir.
Yol kesme, kısas gibi suçlarda da cezanın yapılan fiilin
cinsine benzer şekilde verilir.
(Şeyhülislam Ebûssuud Efendi, İrşadü’l Akl-ı Selim Tefsiri, 2.c., 268.s.)

19Mar 2015

Peygamberimiz (s.a.v.) (ve diğer peygamberler) Allâh
(c.c.)’u ve sıfatlarını bilmemekten masumdurlar. Bu husus,
kendisine peygamberlik gelmeden öncesi ve geldikten sonrası
için kesin olarak sabittir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in, din
işlerinde beyân buyurduğu, vahiy yolu ile Rabbinden alıp tebliğ
buyurduğu husûslarda ilme muhalif bir halde bulunması da
kesin olarak vâki değildir. Bu husûs da aklî ve şer’î delillerle
sabittir. Peygamberimiz (s.a.v.), Allâh onu peygamber olarak
ümmetine gönderdiği andan beri kasıdlı olsun, kasıdsız olsun
yalan söylemekten ve sözünde durmamaktan korunmuştur.
Yalan söylemenin ve sözünde durmamanın O’nun için imkansız
olduğu şer’i, akli ve nazari delillerle sabittir. Kendisine
peygamberlik gelmeden önce yalan söylemekten kesin olarak
münezzehtir. Büyük günâhlardan ittifakla münezzehtir.
Bütün günâhlardan da uzaktır. Devamlı olarak unutmak ve
gaflet içinde bulunmaktan, ümmeti için Allâh’ın gönderdiği hükümlerde
kendiside devamlı unutma ve hatâ etme hallerinden
korunmuştur. Rızaâ hâlinde olsun, öfkeli iken olsun, ciddi konuşurken
olsun, şaka yaparken olsun bütün hallerinde Peygamber
(s.a.v.) korunmuştur.
Bu husûslara, sımsıkı sarılman ve kesinlikle kabullenmen
sana vaciptir. Bu bölümleri hakkıyla bilmenin faydası büyük
olduğu gibi tehlikesinin de büyüklüğünü bilmen gerekir. Çünkü
Peygamber (s.a.v.)’e, vâcip, caiz ve imkansız olanları,
peygamberin getirdiği hükümlerin (farz, vacip, sünnet gibi)
şekillerini bilmeyen kimse, zikredilen husûsların aldıkları hükmün
tersine itikad etmesinden emin olmaz. Peygamberimiz
(s.a.v.) için düşünülmesi câiz olmayan bir şeyi O’na isnâd
etmek suretiyle veya Peygamber (s.a.v.)’de olmayandan
kendisini tenzih etmez de böylece bilmediği halde helâk olur,
cehennemin en derin ve aşağı tabakasına düşer. Çünkü bâtıl
olanın Peygamber (s.a.v.)’de (mevcud olduğunu) sanmak ve
Peygamber (s.a.v.)’e caiz olmayanı ona isnâd edip inanmak
sâhibini helâk ve hüsrâna götürür.
(Kadı İyad, Şifâ-i Şerîf, 590-591.s.)

18Mar 2015

Müslüman Türk’ün, şanlı tarihindeki kahramanlık destanlarından
biri de Çanakkale Zaferidir.
99 yıl önce yaşanan bu tarihi olay, adeta bu gün meydana
gelmiş gibi milletimizin hafızasında tazeliği ve canlılığını korumaktadır.
Çünkü Çanakkale Zaferi, kahraman Mehmetçiğin
dünya’yı hayrete düşüren bir îman ve kahramanlık destanıdır.
Şüphesiz bu şanlı zafer, her türlü imkânsızlık karşısında Mehmetçiğin
îman ve azminin açık bir göstergesi olarak tarihe altın
harflerle yazılmıştır. Bu mücadele ırkları, renkleri, dilleri değişik
çeşitli milletlerden oluşan muntazam haçlı ordularının, milletimizi
yok etmek amacıyla kara, deniz ve havadan var gücüyle
saldıran Hilal ve Haç mücadelesidir. Kısaca îman ve küfür
mücadelesidir. Sultân II. Abdülhamîd Hân’ın önceden aldığı
tedbîrler ve O’nun eğittiği askerlerle Haçlı’ya karşı kazanılan ve
Türk târihinin dönüm noktasını teşkîl eden bir mübârek zaferdir.
Mehmed Âkif’in uzun manzûmesi olmasaydı bu büyük savaş
günümüze nasıl intikâl edebilecekti? Meçhûl!..
Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Memleketin en hassâs
yerine yöneltilen taarruz kırıldı. Osmânlı müdâfaasiyle Çanakkale,
Irak ve Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve
Fransız askeri, Müttefik devletlerin ana cephelerinden uzak tutuldu.
Muhârebeler iki taraf için ağır kayıplara sebeb oldu.
Çanakkale muhârebeleri, Osmânlı devletinin dört sene harbe
dayanmasına, bu yüzden Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına
sebeb oldu. Bu başarı yalnız Osmânlı kuvvetlerinindir.
İlk bombardımandan i’tibâren 324 gün ve çıkarma gününe
göre de tam 259 gün devam ederek neticesinde Osmânlı ordusunun
ölümsüz bir zaferiyle kapanan I. Dünya savaşının bu
en kanlı sahnesine ordumuzun en kıymetli ve en büyük kısmı
iştirâk etmiş ve semereleri burada inkişâf eylemiştir. Türklerin
resmî kayıtlara göre kayıp mikdârı 251.000, müttefiklerin kayıp
mikdârı ise 252.000 idi.
II. Abdülhamîd Hân’ın açmış olduğu yüksek mekteblerden
me’zûn olan îmânlı ve kültürlü binlerce genç Çanakkale’de
şehîd olmuşlardır.
(Millî Gençlik Mecmuâsı, Çanakkale Özel Sayısı, 1977)

17Mar 2015

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)
şöyle buyurmuştur: “Bir kimse Allâh’a inanır, peygamberlerini
doğrular ve sırf Allâh yolunda cihâd etmek için
evinden çıkarsa, Allâh o kimseyi, eğer şehîd olursa cennete
koymayı, gazi olursa, sevap ve ganimete nail olarak
evine döndürmeyi üzerine almıştır. Muhammed’in hayatı
elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh yolunda yaralanan
bir kimse, kıyâmet günü yaralandığı şekilde gelir.
Yarasının rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusudur.
Muhammed’in hayatını elinde tutan Allâh’a yemin ederim
ki, eğer savaş araçlarını bulamadıkları için savaşa katılamayan
bazı Müslümanlar’ın üzüleceğinden korkmasaydım,
Allâh yolunda savaşa gidenlerden hiç bir zaman geri
kalmazdım. Onları teçhiz edip beraberinde götüremediğim
gibi, onlar da kendiliklerinden yol masrafını tedarik
edemiyorlar. Benden geri kalmak da onları üzer. Hayatım
elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh yolunda savaşıp
öldürülmemi, sonra dirilip savaşarak tekrar öldürülmemi,
yine dirilip yine öldürülmemi arzu ederdim.” (Müslim)
Abdullah b. Cahş, Uhud günü Sa’d’a, “Gel, Allâh’a duâ
edelim” dedi. Böylece Abdullah ile Sa’d bir kenara çekildiler.
Sa’d; “Ya Rab! Düşmanla karşılaştığımızda bana çok kuvvetli,
zulümleri çok şiddetli olan bir kişiyi rastlat ki, ben onunla, o
da benimle savaşsın. Sonra onu mağlup etmeyi bana nasip
et. Ben onu öldüreyim, onun üzerindeki silahlarını, ağırlıklarını
alayım!” diye duâetti ve Abdullah b. Cahş, Sa’d’ın bu duasına,
“Amin!” dedi. Sonra; “Ey Allâh’ım! Bana şiddetli bir kişiyi
rastlat ki, hücumları şiddetli olsun. Ben senin yolunda onunla
savaşayım, o da benimle. Sonra beni mağlup etsin, burnumu,
kulaklarımı kessin. Ben seninle mahşer gününde mülaki
olduğumda, kulağımın ve burnumun niçin kesildiğini sorasın.
Ben de; “Senin uğrunda ve senin Resûlü’nün uğrunda oldu”
diyeyim. Sen de, “Doğru söyledin” diyesin, dedi ve bu şekilde
şehid oldu.
(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, 1.c., 496-497.s.)

16Mar 2015

Bir gün Hz. Ömer (r.a.), Medine’den üç mil mesafede bir
kadına rastlamıştı. Üç çocuğu ağlıyordu ve tencere de ocakta
idi. Hz. Ömer (r.a.), çocukların niçin ağladığını sordu. Kadın
da, iki günden beri çocukların aç olduğunu ve çocukları aldatmak
üzere tencerede su kaynamakta olduğunu söyledi. Hz.
Ömer (r.a.), hemen Medine’ye dönerek un, yağ, hurma alarak
arkasına yüklenmişti. Kölesi Eslem (r.a.) yükü götürmek
istemiş, Hz. Ömer (r.a.) de reddetmişti ve demişti ki: “Kıyâmet
günü benim yüküme katılacak değilsin!” Hz. Ömer (r.a.), kadının
ateşini kendi yakmış, çocuklar yemek yedikten sonra
oynamaya başlamış. Kadın da demiş ki: “Cenâb-ı Hakk sana
mükâfatını versin. Ömer (r.a.)’in bulunduğu makama o değil,
sen layıksın!..”
Bir defa Hz. Ömer (r.a.) dolaşırken çadırda oturan bir
Arap’a rast gelmişti. Onunla konuşurken bir çığlık kopmuş, karısının
doğum sancısı tutmuş. Hz. Ömer (r.a.) hemen evine dönerek,
eşi Ümmü Gülsüm (r.anhâ)’yı alıp getirmiş, kadına yardım
etmiş, bir erkek çocuğu doğurtmuştu da, Ümmü Gülsüm
(r.anhâ), Hz. Ömer (r.a.)’e: “Ya Mü’minlerin Emiri! Arkadaşına
müjde ver, Allâh (c.c.)’un keremiyle dünyaya bir oğlu geldi.”
demişti. Arap da kiminle konuştuğunu anlayınca saygı vaziyeti
almıştı. Hz. Ömer (r.a.) o çocuğa ödenek vermişti.
Hz. Abdurrahmân bin Avf (r.a.) der ki: “Bir gün Hz. Ömer
(r.a.) evime gelmişti. Niçin beni çağırtmayıp zahmet ettiğini sorunca:
“Medine’ye bir kervan gelip şehrin dışına konakladığını,
yolcuları yorgun olduğu için dinlenmeye ihtiyaçları olduğunu
söyledi; haydi gidelim de kervanı koruyalım” dedi. Sabaha kadar
kervanı bekledik.
Arabistan kıtlığı esnasında Hz. Ömer (r.a.): Et, yağ, balık
yememiş ve şöylece yakarışta bulunmuştu: “Ya Rabbi benim
günâhlarım yüzünden Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’i mahvetme!..”
Kölesi Eslem (r.a.) demiş ki: “Kıtlığın şiddeti azalmamış
olsaydı, Hz. Ömer (r.a.), fakirlerin hâlinden duyduğu üzüntüden
mutlaka ölürdü.”
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 110-111.s.)