Genel

14Kas 2014

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün sahabileriyle birlikte Mekke’ye gidiyorlardı. Cümdan Dağı’nın yanından geçerlerken Hz. Peygam¬ber (s.a.v.) “Yanından geçmekte olduğunuz şu dağ Cümdan Dağı’dır. Müferridler yarışı kazandılar.” buyurdular. Sahabilerin “Ey Allâh’ın Resûlü! Müferridler kimlerdir?” diye sormaları üzerine de, “Allâh (c.c.)’u çok zikredenlerdir.” buyurdular. Hz. Peygam¬ber (s.a.v.), “Ey Allâh’ın Resûlü! Müferridler kimlerdir?” sorusuna şöyle cevap verdiler; “Başlarına ne gelirse gelsin aldırmayacak kadar Allâh (c.c.)’un zikrine dalanlardır. Zikir onların ağır yük-lerini omuzlarından indirir. Böylece bu kişiler kıyâmet günün¬de Allâhü Te‘âlâ’nın huzûruna hafif bir yükle gelirler.” (Müslim, Tirmizî)
Ebû Said el-Hudrî şöyle anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’e “Kıyâmet gününde, Allâh (c.c.) katında derece bakımından insanların en üstünü kimdir?” diye soruldu. “Allâh (c.c.)’u çok anan¬lardır.” cevabını verdiler. Bunun üzerine ben “Ey Allâh’ın Resûlü! Bunlar Allâh (c.c.) yolunda savaşanlardan da mı üstündürler?” diye sordum. “Allâh (c.c.) yolunda savaşan kişi elindeki kılıcı parça¬lanıncaya ve kendisi de kana boyanıncaya kadar kafirlere ve müşriklere kılıç sallasa, yine de Allâh (c.c.)’u çok ananlar dere¬ce bakımından daha üstündürler.” buyurdular. (Tirmizî)
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün şöyle buyurdular: “Allâhü Te‘âlâ kıyâmet gününde ‘İnsanlar bugün kerem ehlinin (cömertlerin) kim olduğunu bileceklerdir.’ buyurur. Bunun üzerine sahabiler “Ey Allâh’ın Resûlü! Kerem ehlinden maksat kimlerdir?” diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: “Allâh’ın anıldığı meclislere devam edenlerdir.” buyurdular. (Terğib c.3 s.63)
Bir gün adamın biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e:
“Ey Allâh’ın Resûlü! İslâm’ın hükümleri çok fazladır. Bunların içerisinden hangisine yapışmamı tavsiye edersiniz?” dedi. Hz. Pey¬gamber (s.a.v.)’de: “Dilin Allâh (c.c.)’yu anmaktan dolayı daima yaş olsun!” (Terğib, c.3 s.54) buyurdular.
Muaz b. Cebel şöyle anlatıyor: Son konuşmamızda Hz. Pey¬gamber (s.a.v.)’e “Ey Allâh’ın Resûlü! Allâhü Te‘âlâ katında amel¬lerin en sevimlisi hangisidir?” diye sordum. “Dilin Allâh (c.c.)’un zikrinden dolayı yaş olduğu halde ölmendir” (Heysemi, c.10 s.74) buyurdular.
(Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, c.3, s.8-16)

13Kas 2014

Hz. Zeyd bin Sâbit (r.a.) kendi devrinin en büyük âlimi ve fetva ehli sayılan yüksek dereceli sahâbilerdendir. Bil¬hassa feraiz ilminde söz sahibiydi. Denilir ki, Medine-i Münevvere’de fetva, hukuk, feraiz, kıraat dallarında en önde gelen kişilerdendi. Resûlullâh (s.a.v.) hicret edip Medine-i Münevvere’ye geldikleri zaman o henüz on bir yaşında küçük bir çocuktu. Bundan dolayı, arzu etmesi¬ne rağmen Bedir ve bunun gibi ilk savaşlara katılmasına müsaade edilmemişti. Hicret’ten beş yıl önce altı yaşında iken yetim kalmıştı. Resûlullâh (s.a.v.) hicret edip Medine-i Münevvere’ye geldiğinde halk huzûruna geliyor, feyzin¬den istifade etsinler diye çocuklarını da birlikte getiriyor¬lardı. Zeyd (r.a.) da huzûruna getirildi. Zeyd (r.a.) diyor ki: Ben Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzûruna getirildiğim za¬man: “Bu Neccâr kabilesinden bir çocuktur. Siz daha Medine’ye gelmeden önce Kur’ân-ı Kerîm’den on yedi sure ezberlemiştir.” dediler. Peygamber (s.a.v.) beni imti¬han etmek için okumamı söyledi. Ben de Kâf suresini oku-dum. Peygamberimiz (s.a.v.) benim okuyuşumu beğendi.
Resûlullâh (s.a.v.) Yahudilere bir mektup göndermek istediği zaman mektubu Yahudilerden biri yazardı. Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yahudiler yazdıkları mektuplara bir şey karıştırırlar diye güvenmiyorum. Sen yahudilerin dilini öğren.” dedi. Zeyd (r.a.) diyor ki: Ben on beş günde onların lisanı olan İbraniceyi iyice öğrendim. Ondan sonra Yahudilere giden mektupları ben yazardım ve onlardan gelenleri ben okurdum. Başka bir hadîste şöyle geçmektedir: Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Benim bazı kimse¬lere Süryanice mektup yazmam gerekiyor.” buyurdu ve bana Süryaniceyi öğrenmemi emretti. Ben de on yedi gün¬de Süryani dilini öğrendim (Feth, el-İsabe) Hicret’in kırk beş (45) târihinde Medîne-i Münevvere’de vefat etmiştir.
(Zekerriyâ Kandehlevi (r.h), Fezâil-i A’mâl, s.159-160)

12Kas 2014

İbrâhîm (a.s.)’e bülûğ çağından önce, rüşd’ü verilmişti.
İbrâhîm (a.s.) Tevhîd Ehli olanların imâmı idi.
İbrâhîm (a.s.) Allâh (c.c.)’un nîmetlerine şükreden bir zâttı.
İbrâhîm (a.s.), başlıbaşına bir Ümmet’ti. Allâh’a itaâtkârdı. Bâtıl dînlerden uzak ve Muvahhid bir Müslümândı.
İbrâhîm (a.s.)’e Allâh (c.c.) tarafından dünyada bir güzellik (iyi hal ve mevki) verilmişti.
İbrâhîm (a.s.); yumuşak huylu, yufka yürekli, kendisini ta¬mamiyle Allâh’a vermiş bir zât’tı.
Yüce Allâh (c.c.) onu Halîl (Dost) edinmişti.
Peygamberlik, kitâb, hikmet, büyük bir mülkü saltanat, İbrâhîm (a.s.)’in Hânedânına, soyundan gelenlere verilmiştir.
İbrâhîm (a.s.): “Benden sonrakiler içinde, benim için bir lisân-ı sıdk ver! (Dünyada, kıyâmete kadar bâki kalacak bir yâd-ı cemil, zikr-i cemil ver! İsmimi, hep iyilikle andır!) diyerek duâ etmiş, bugüne kadar kendisine sevgi ve saygı besleme¬yen hiçbir millet ferdi görülmemiştir.
İbrâhîm (a.s.), bütün insanlara imâm, kendisinin makâmı da, Müslümânlara Musâlla (namazgâh) kılınmıştır.
İbrâhîm (a.s.) Allâh (c.c.) yolunda ateşe atılanların, Allâh (c.c.) yolunda hicret edenlerin ilki idi.
Kıyâmet gününde insanlar, yalın ayak ve çıplak haşroluna¬caklar. O gün insanların ilk giydirileni İbrâhîm (a.s.) olacaktır.
İbrâhîm (a.s.), konuklayan insanların ilki idi.
İbrâhîm (a.s.) ilk kez bıyığını kırpıp kısaltan,
İlk kez, koltuk altı ve etek temizliği yapan,
İlk kez, tırnaklarını kesen,
İlk kez, misvak ile dişlerini temizleyen,
İlk kez, ağzını su ile çalkalayan,
İlk kez, su çekip burun temizliğini yapan,
İlk kez, edep yerlerini su ile temizleyen,
İlk kez, saçlarını tarayan,
İlk kez, bacağına don (kilot) giyen,
İlk kez, ayağına ayakkabı giyen.
(Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, s. 226)

30Eyl 2014

“Muhakkak, o küfredenler, O Allâh’ın yolundan ve ken-disi(ni ziyâret)te yerli, misafir insanları müsâvî kıldığımız Mescid-i Harâm’dan alıkoymakta olanları… Kim orada zulm ile ilhâda yeltenirse biz ona pek acıklı bir azâb tattırırız.” (Hacc s. 3)
Allâhü Te’âlâ, kâfirlerle mü’minlerin arasını ayırdıktan sonra hem mukaddes ilân ettiği evin büyüklüğünden, hem de kâfirlerin küfrünün büyüklüğünden bahsederek “İnnellezîne keferû ve yesuddûne an sebîlillâhi” ya’ni; “Habîbim (s.a.v.)’in getirdiklerini inkâr edip O’nun yolundan ve Mescid-i Harâm’dan men’ edenler yok mu?” buyurmuştur. Sanki “Kâfir olanlardan beklenen, onların Allâh (c.c.)’ün yolundan men etmeleridir.” denilmek istenmiştir.
Ebû Alî eI-Fârisî (r.h.) şöyle der: Âyetin takdiri, “Geçmişte inkâr edenlere gelince onlar, şu anda da, alıkoyuyor ve men’ ediyorlar.” şeklindedir ki bu ifâdeyle, “Onların hem şu anda hem de gelecekte yaptıkları şeyler dâhil olur.”
Cenâb-ı Hakk’ın, “Mescid-i Harâm’dan” ifâdesine gelince bu da, “Onlar, o mü’minleri Mescid-i Harâm’dan da alıkoyuyorlar.” demektir.
“Kendisini ziyarette yerli, misafir insanları müsâvî (eşit) kıldığımız Mescid-i Haram…” ifadesiyle ilgili Ebû Alî el-Fârisî (r.h.): “Biz, o Mescid-i Harâm’ı insanlar için dînî emirlerin îfâ edildiği bir ibâdet mekânı kıldık ki orada insanların yerlisi yabancısı denktir.” der.
Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki: “Kim, Beytullâh’ı helâl kazançla haccederse, Allâh (c.c.) atmış olduğu her adıma mukabil kendisine yetmiş hasene (sevâb) yazar, yetmiş günâhını siler ve yetmiş derece yükseltir.” Hacc ibâdetinin yapılmasında fırsatların kaçırılmaması ve acele edilmesi gerektiğini te’kîd eden hadîs-i şerîflerden bazıları; “Haccedemezden önce haccediniz; çünkü Beyt iki kerre yıkılmıştır; üçüncüde ise (göğe) kaldırılacaktır.” “Haccedemezden önce haccediniz; yeryüzü onun tarafına gitmenizi (haccetmenizi) engellemeden önce haccediniz.”
(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.), Tefsîr-i Kebîr , c.16 s.291-293)

29Eyl 2014

1. İnsanı küfre sokan, küfür olduğundan korkulan sözleri söylemek
2. Yanlış ve yalan söz söylemek
3. Kişinin arkasından söz söylemek, söz götürüp getirmek
4. Alay edici sözler söylemek, sövmek ve zinâ hakkında konuşmak
5. Halka lânet etmek, insanları yermek ve kötülemek
6. Çekişmek. Dövüşmek
7. Kinaye yolu ile yalan söylemek
8. İnad etmek
9. Sırrı (gizli şeyi) açığa vurmak, söylemek
10. Bâtıl (gerçeksiz) söze dalmak
11. Halkın anlamadıklarını sormak veya yalan yanlış şeyler söylemek
12. İnsanları birbirine düşürecek sözler söylemek
13. Öfkeli, kızarak söz söylemek
14. İnsanların ayıplarını, kusurlarını araştırmak
15. Büyüklerin yanında yersiz konuşmak
16. Ezan okunurken, hutbe okunurken, Kur’ân okunurken konuşmak
17. Tuvalette iken veya cima halinde konuşmak
18. Müslümâna veya kişinin kendisine bedduâ etmek
19. Camide, dünyaya ait şeylerden konuşmak
20. İnsanlara kötü lakap takmak
21. Fazla yemin etmek, Allâh (c.c.)’dan başkasıyla yemin etmek
22. Telâşla sormak ve vasiyeti sormak
23. Kur’ân’ı kendine göre tefsir etmek
24. Başkalarını korkutmak, başkalarının konuşmasını kesmek
25. Meşrû âmirin sözünü reddetmek, yapmamak
26. Başkasını yüzünde övmek
27. Hicivle (başkasını aşağılayarak) şiir söylemek
28. Lüzumsuz konuşmak, manasız, boş şeyler konuşmak
29. Başkalarının yanında fısıldaşmak
30. Başkasını kötü yola, isyana yöneltmek veya kötülük işlemeğe müsaade etmek.
(Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, s.190-191)

31Ağu 2014

Selçuklu atabeglerinden olan Nûreddîn Mahmûd Zengi 1118’de Musul’da doğmuştur. İyi bir eğitim ve öğretim görerek, İslâm terbiyesiyle yetiştirildi. Gençliğinden îtibâren babasının seferlerine katılarak kumandanlık vasıflarını geliştirdi. Babasının ölümü üzerine, Musul Atabegliği oğulları arasında paylaşıldı. Nûreddîn Mahmûd Zengi, Haleb merkez olmak üzere Fırat Nehri’nin batısında kalan yerleri aldı.
1147-1149 yılları arasında gerçekleşen İkinci Haçlı Seferlerini netîcesiz bırakan İslâm kahramanlarından biri olan Nûreddîn Zengi, kurduğu eğitim kurumları, sosyal tesisler ve yaptığı îmâr faaliyetlerinin yanında, komutanlarına özel önem vermiş ve başta Selahaddin Eyyubi olmak üzere onları gerek kumandanlık ve gerekse siyaset konusunda yetiştirmiştir. Uygulamış olduğu usta siyaset sayesinde Müslümânların birliğini sağlamış ve sonradan komutanlarından Selahaddin Eyyubi tarafından gerçekleştirilecek olan Kudüs’ün Fethi’nin zeminini hazırlamıştır.
Nureddin Zengi ileri görüşlü bir liderdi, O’nun üç hayali vardı. İlki İslam birliğini kurmaktı -ki bunu hayattayken gerçekleştirmiştir-. İkinci hayali yani Kudüs’ün yeniden fethini kendisinden hemen sonra Selahaddin Eyyûbi gerçekleştirmiştir. Son hayali ise Konstantiniyye’nin fethi idi, bu fetih de Fatih Sultan Mehmed Han’a nasip olmuştur.
Medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastâne ve dâr-ül-hadîsler yaptırdı. Masrafların karşılanması, tâmirâtı ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı. Şam’da yaptırdığı büyük hastâne, devrin en meşhur mütehassıs doktorlarının hizmet verdiği bir sağlık müessesesiydi. Hadîs üniversitesi mâhiyetindeki ilk Dar ü’l-hadîsi o kurdu ve pek çok kitap vakfetti. Haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. Nûreddîn Zengi, Allâhü Te‘âlâ’nın emrine riâyet edip halkının sağlığını ve memleketin huzûrunu korudu. Aynı zamanda Hanefi mezhebinde âlim, geceleri evrad ve zikir ile meşgul olan bir zât idi. Nebî (s.a.v.)’in Türbe-i Saâdeti’ni saldırılardan korumuştur.
(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.15, s.274-275)

30Ağu 2014

Kur’ân’da Hz. Süleyman’ın ordularından bahsedilirken, karıncaların arasında bir “haberleşme sistemi” olduğuna işaret edilmektedir:
Nihâyet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin.” (Neml s. 18)
20. yüzyılda karıncalar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar, bu küçük hayvanların çok organize bir sosyal yaşantıları olduğunu ve bu organizasyonun gereği olarak aralarında çok kompleks bir iletişim ağının var olduğunu ortaya koymuştur.
Büyük veya küçük herhangi bir karınca, başındaki karmaşık duyu organlarıyla, milyonlarca hatta daha fazla kimyasal ve görsel sinyalleri yakalar. Beyin 500.000 sinir hücresi içerir; gözler birleşiktir; antenler insandaki burun ve parmak ucu gibi hareket eder. Ağzın altındaki projeksiyonlar tadı algılar, kıllar dokunmaya karşılık verir.
Biz farkına varmasak da karıncalar, hassas duyu organları sayesinde oldukça farklı iletişim yöntemleri kullanırlar. Avlarını bulmaktan birbirlerini takip etmeye, yuvalarını kurmaktan savaşmaya kadar hayatlarının her anında bu duyu organlarından faydalanırlar. 2-3 milimetrelik vücutlarının içine sığdırılmış yüzbinlerce sinir hücresiyle, insanları hayrete düşürecek bir iletişim sistemine sahiptirler.
Karıncaların iletişim kurmak amacıyla kullandıkları kimyasal maddeler, yarı-kimyasallar (semiochemicals) olarak bilinen “feromen”lerdir. Bir karınca sinyal olarak bu sıvıyı salgıladığında, diğerleri koku veya tat alma yoluyla mesajı alır ve cevap verirler. Karınca feromenleri üzerinde yapılan araştırmalar, tüm sinyallerin koloninin ihtiyaçlarına göre salgılandığını ortaya çıkarmıştır.
Görüldüğü gibi, karıncaların yaptıkları işlemleri yapabilmek için, kapsamlı bir kimya bilgisine ihtiyaç vardır. 14 asır öncesinde, karıncalar hakkında böylesine ayrıntılı bilgi sahibi olunmadığı bir dönemde, karıncaların iletişimine dikkat çekilmesi Kur’ân’ın bilimsel mucizelerinden biridir.
(National Geographic, c. 165, no. 6, s. 777, Bert Hölldobler-Edward )

29Ağu 2014

Allâhümme leke’l hamdü ente kayyimü’ssemâvâti ve’l-‘ardı vemen fîhinne veleke’l hamdü ente nûru’s-semâvâti ve’l-‘ardı vemen fîhinne ve leke’l hamdü ente melikü’s semâvâti ve’l-‘ardı vemen fîhinne ve leke’l hamdü ente’l-hakku ve va‘düke hakkun ve likâüke hakkun ve kavlüke hakkun ve’l-cennetü hakkun ve’n-nâru hakkun ve’n-nebiyyûne hakkun ve Muhammedun salla’llâhu ‘aleyhi ve selemle hakkun ve’ssâatü hakkun. Allâhümme leke eslemtü ve bike âmentü ve ‘aleyke tevekkeltü ve ileyke enebtü ve bike hâsamtü ve ileyke hâkemtü fa’ğfirlî mâ kaddemtü ve mâ ahhartü ve mâ esrartü ve mâ a‘lentü ente’l mukaddimü ve ente’l muahhiru lâilâhe illâ ente velâ havle velâ kuvvete illâ billâh.
Türkçe Anlamı:
Hamd olsun Sana Yâ Rabb! Sen bütün semâları, arzı ve onlardakileri ayakta tutansın. Hamd sana mahsûsdur ey Rabbim! Sen semâlarda, arzda ve onlarda ne varsa hepsinin nûrusun. Hamd Sana mahsusdur ey Rabbim! Sen semâların, arzın ve onlardakilerin mâlikisin. Ve Sana yine hamd olsun ki, Sen Hakk’sın. Senin va‘din de hakk, Sana kavuşmak da hak, sözün de hak, cennet de hak, ateş de hak, nebîler de hak, Hz. Muhammed -salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem- de hak, kıyâmet saati de hak. Sana teslîm oldum ey Rabbim! Sana îmân ettim, Sana tevekkül ettim ve Sana yöneldim. İnanmayanlara karşı, Sana dayanarak mücâdele ettim ve neticede ancak Seni hakem olarak kabul ettim, benim evvelki yaptıklarımı da, sonradan yapacaklarımı da, gizli yaptıklarımı da, açık yaptıklarımı da mağfiret et. Öne alan da Sen’sin, geriye bırakan da Sen’sin. Sen’den başka ilâh yoktur. Kuvvet ve kudret ancak, Allâh’a dayanmakladır.
(İmâm-ı Buhârî, Sahih-i Buhârî, Teheccüd 14)

28Ağu 2014

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bizlere vermiş olduğu emir ve vasiyetlerden biri de, her gece yatmadan önce bedenî temizliğimizi yapıp, gece teheccüdüne kalkmaya niyet etmemizdir.
“Herhangi bir kul taharet üzerine (abdestli) gecelerse o kulla birlikte bir melek de yatar. Kişi uyanınca o melek Rabbına şöyle yalvarır: Ey Allâh’ım! Falan kulunu mağfiret buyur, çünkü o temiz (abdestli) olarak yattı.” (İbn-i Hibban)
Mâlik, Ebû Davûd, Nesâi şu hadîsi rivâyet ederler: “Gece namazına kalkma itiyadında olan kişi, uykusuna yenilip uyur kalırsa, Hakk Te‘âlâ o kişinin gece kılacağı namazın ecir ve sevabını kalkıp kılmış gibi ona yazar, aynı zamanda o kişinin bu uykusu da Rabbinden kendisine bir sadaka olmuş olur.”
Rivâyet edildiğine göre Nebî (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Cennette öyle odalar vardır ki içi dışından, dışı içinden görülür. Allâhü Te‘âlâ onları, sözü yumuşak söyleyenlere, yemek yediren, oruca devam eden, insanlar uykuda iken gece namaz kılanlara hazırlamıştır.” buyur-muşlardır.
Yine bir hadîste Peygamberimiz (s.a.v.): “Kim gece namazını güzelce kılarsa, yani namazında kalbini dosdoğru tutar ve huşûyu muhâfaza ederse, noksanlıklardan sakınırsa Allâh ona dokuz ikrâmda bulunur. Bunların beşi dünyada, dördü âhirettedir.
Dünyadaki beş ikrâmı:
1. Onu dünyada afetlerden muhâfaza eder.
2. Namazın eserini yüzünde izhâr eder.
3. Onu sâlih kullarına ve bütün insanlara sevdirir.
4. Lisânında hikmeti câri kılar.
5. Dînde ince anlayışla nasîblendirir.
Ahiretdeki dört ikrâmı:
1. Kıyâmet Günü’nde kabrinden yüzünü ak olarak kaldırarak haşreder.
2. Hesâbını kolaylaştırır.
3. Kitâbını sağ tarafından verir.
4. Sırât’tan berk-i hatif (şimşek) gibi geçer.”
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.). Musâhabe, c.3;
İmam Şa’rânî, el-Uhûdü’l Kübra, s. 134 , 135

27Ağu 2014

Ümmü Süleym (r.anhâ) Enes bin Mâlik’in (r.a.) annesi ve Hz. Ebû Talha (r.a.)’in hanımıdır.
Hz. Ümmü Süleym (r.anhâ)’nın oğlu ağır hastalanıp babası Ebû Talha’nın evde bulunmadığı bir sırada ölmüştü. Ümmü Süleym (r.anhâ), onu yıkayıp kefenledi ve evin bir köşesine koydu. Buhurlayıp üzerini örttü. Ev halkına da: “Ebû Talha’ya oğlunun öldüğünü, ben söylemedikçe, hiç biriniz söylemeyiniz!” diye tenbîh etti. Akşam olunca, Ebû Talha (r.a.) eve geldi. “Çocuk nasıldır?” diye sordu. Ümmü Süleym (r.anhâ)’da: “Çocuğun ızdırabı dîndi. Rahatladığını sanıyorum!” dedi. Hz. Ebû Talha, O’nun sözünden, çocuğun gerçekten iyileştiğini sandı. Ümmü Süleym (r.anhâ) akşam yemeğini hazırladı. Kocası oruçluydu. Ona yemeğini yedirdi, içirdi. O güne kadar hiç yapmadığı şekilde özenerek süslendi. Ona karşı neşeli görünmeye çalıştı. Sonra yattılar. Gecenin sonuna doğru Ebû Talha (r.a.) mescide çıkmak isteyince, Hz. Ümmü Süleym! “Ey Ebû Talha! Şu komşumuzun yaptığına baksana” dedi. O da: “Ne oldu?” diye sorunca: “Benden emanet bir şey aldılar. Onu geri aldım diye ağlamaya başladılar.” dedi. Hz. Ebû Talha: “Hiç öyle şey olur mu?” deyince, hanımı: “İşte, Allâhü Te‘âlâ bize verdiği emanetini geri aldı.” diyerek çocuğun öldüğünü kendisine bildirdi. O da bunun üzerine “İnnâlillâhi ve innâ ileyhi râciûn” dedi. Sonra sabah namazını kılmak için mescide gitti. Namazdan sonra çocuğunun öldüğünü ve hanımı ile arasında geçen durumu Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e haber verince her ikisi için de: “Cenâb-ı Hakk, bu gecenizi hakkınızda mübârek eylesin!” diye duâ etti. O gece, Ümmü Süleym (r.anhâ) oğlu Abdullâh’a hamile kalmıştı. Bu çocuk, Ümmü Süleym’in, Resûlullâh (s.a.v.) ile beraber katıldığı bir harpte dünyâya gelmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) ona Abdullâh ismini koyup, hakkında hayır duâ etmişti. Bu duânın bereketiyle Abdullâh bin Talha’nın yedi veya dokuz oğlu olmuştu ki, hepsi de Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyip, hâfız olmuşlardı.
(İslam Âlimleri Ansiklopedisi, c.2 s.578)