Genel

10Eki 2019

Tac’ul Kısas kitabında diyor ki:  “Mirac gecesinde  Allâhü Teâlâ’nın selâmı, hak peygamberine ulaşınca,   Resûlullah (s.a.v.) bakıp  ümmetini gördü. Selâm şerefine onları da ortak edip: “Esselâmü aleynâ” dedi. Sonra bütün peygamberleri de zikredip: “Ve alâ ibâdillâhis sâlihîn” dedi. Melekler bu büyük hâl ve manzara karşısında hayran kalıp: “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” dediler.  O zaman Allahü Teâlâ: “Habibim, (bu kelimeleri) Mi’râc gecesinin hediyesi olarak ümmetine götür. Namazda bu kelimeleri söyleyene, göklerdeki her meleğe verdiğim sevâbı veririm.” buyurdu. Sonra: “Ey Habibim ne dilersin?” buyurdu. “Yâ Rabbi, günahkâr ümmetlerim vardır, onları bana bağışla” dedi. “Ümmetinden yetmiş binini sana bağışladım. Başka ne istersin?” buyurdu. “Ümmetimi isterim, yâ Rabbi”. “Yetmiş binini daha sana bağışladım; başka ne istersin?” buyurdu. “Ümmetimi isterim, yâ Rabbi” dedi.

Bu Hadîs-i Şerîfi bildiren râvî der ki, yedi yüz defa bu emr-i ilahi geldi, her defasında, ümmetimi isterim dedi. Allahü Teâlâ: “Ey Habibim, bu kadar istiyor musun?” buyurdu. “Yâ Rabbi, bağışlayıcı sensin, isteyen de ben. Ne yapsalar da, kim olsalar da, hepsini bana bağışla” dedi. Allâhü Teâlâ: “Ey Habibim, eğer bütün ümmetini bu gece sana bağışlasam, benim rahmetim ortaya çıkar. Ama senin izzetin görünmez. Bu gece, ümmetinin bir kısmını sana bağışladım. Diğer iki kısmını durdurdum. Yarın kıyamet günü, önce gelen ve sonra gelen bütün insanlar bir yerde toplandıkları zaman, sen ümmetini iste, ben de senin için onları bağışlıyayım. Böylece ümmetinin günâhları, senin şefaatin ile benim rahmetim arasında mağfiret olunsun ve herkes senin benim katımdaki yakınlığını, mertebeni bilsin ve izzetin o gün zahir olsun.” buyurdu.

(Muhammed Rebhami, Riyadün Nasihin, s.111)

09Eki 2019

Size lâzım olan temel bilgiler öğrenmeden mutasavıflardan nakiller yaparak, falanca dedi ki, filanca buyurdu ki gibi lakırdılar ediyorsunuz. Bu ne haldir?.. Sizler, bu sözlerden önce, Şafii dedi ki Ahmed b. Hanbel  dedi ki İmam-ı A’zam dedi ki, gibi sözler söyleyiniz. Önce, kesin ve açık olan kulluk muâmeleleriniz sıhhate kavuşturunuz. Sonra da, diğer sözlerle faydalanmağa çalışınız. “Haris dedi Ebû Yezid dedi” gibi laflar ne noksanlık getirir ne de fazlalık. Şafii buyurdu, Mâlik buyurdu gibi (onların fetvalarını aktarmağa başlangıç olan bu sözleri) yolların en kolayı, mesleklerin (Allâh c.c.)ya) en yaklaştırıcı olanıdır. Şeriatın sütunlarını, ilim ve amel ile güçlendiriniz. Sonra da, ilmi hükümlerin ve amellerdeki hikmetlerin derinliklerine himmetlerinizi yöneltiniz. İlim meclisi, bir adamın bilgisizce farz ibâdetlerden ayrı olarak yaptığı, yetmiş senelik nafile ibâdetinden daha üstündür. Âyet:

“De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (ez- Zümer s.9). Bir başka âyette de:

“De ki yahud karanlıklarla nur bir olur mu?” (er-R’ad s. 16) buyurulur.

Tarikat şeyhleri ve hakikat meydanlarının süvarileri sizlere diyorlar ki: Bilgelerin (âlimlerin) eteklerine sarılınız. Size, felsefeye dalınız demiyorum. Derinliğine fıkhı öğreniniz, diyorum. Hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuş:

“Allâh hayrını murad ettiği kimseyi, dîni mevzularda  anlayışlı kılar” (Buhârî ve Müslim)

Velî kullar hiçbir zaman cahil olmamıştır. Allâh, cahil dost edinmemiştir. Şâyet, cahili dost edinirse, onu (kudretiyle) bilgi sahibi yapar. Ona öğretir.

Veli, dînini bilmek hususunda cahil olmaz. O, nasıl namaz kılacağını, nasıl oruç tutacağını, nasıl zekat vereceğini, nasıl haccedeceğini, nasıl zikir yapacağını bilir. Allâh (c.c.) ile olan muâmele ilmine hakkıyla vakıftır. Böyle bir adam, ümmi de olsa âlim sayılır. Ona, ancak peşinden gidilecek hakikat ilmini bilmeyen cahil der!…

(Ahmed er-Rufâî (k.s.), Kurtarıcı Öğütler, s.120)

08Eki 2019

Osmanlılar, İbn Sînâ tıbbına ilâveler yapmaya çalışmışlardır. Bilhassa amelî tıbba ehemmiyet vermişler, hastanelerini iyi şartlar içinde tutmaya gayret göstermişlerdir. Bu derecede savaşan bir devletin, pratik tıbba ve cerrahiye ağırlık vermesi tabîidir. Operatör Amasyalı Sabuncuoğlu Şerâfeddin, 1465’de Fâtih’e sunduğu Türkçe Cerrâhiyye-i İlhâniyye’sinde, devrinin operatörlük sanatını renkli resimler de koyarak çok iyi îzâh etmiştir. Sonraki asırda Antakyalı Dâvud, bu yolda devâm etti. XV. asırda Ahi Çelebi, idrar yolları üzerindeki mühim eserini yazdı.

Akıl ve rûh hastalıkları çoktan ayrı branş olarak ayrılmıştı. Daha Sinoplu Mü’min Çelebi, 1453’ten önce İkinci Murâd’a sunduğu Zahiyre-i Murâdiyye’sinde 25 bâb hâlinde akıl, rûh, sinir hastalıklarını incelemişti.

“Akıl hastalarını tedâvî etmeyi Avrupa, Türkler’den öğrendi. Türkler, bizden çok önce akıl hastalarına mahsûs hastaneler yaptılar. 1788’de bile İngiliz Dr. John Heward, Türk akıl hastanelerinin eskisine nisbetle inhitât hâlinde, fakat hâlâ

Avrupa’dan üstün bulunduğunu kaydeder.” (Dr. Kraft-Ebing, Traite Cli-nique de Psychiatrie, Paris 1897, 53.s.)

Bu satırları, son asrın en büyük psikiatrlarından birinin kitâbından aldım. “1818’de Fransa’da akıl hastaları hasta kabûl edilmez, hayvanlardan ve cânîlerden kötü muâmele görür, eski asırlarda ise yakılırdı.” (Es-quirol, Rapport, Paris 1874, s.2; Jean Vinchon, Les Malades de l’Esprit, Paris 1930, s.24)

Osmanlı devletinde yaşayan Rûmlar da, Türkler’in delileri hastaneye yatırması ile alay edip, kendi cemâatlerindeki delileri, vücûdlarına giren Şeytân’ı kovmak için döğer, aç ve susuz bırakırlardı. (Sarraf Hovannesyan, İnciciyan’da, s.120)

Osmanlı hekimleri, ateh-i kable’l-mîâd dedikleri schizophrenie’yi, mâl-i hülyâ dedikleri melancolie ve kara sevda dedikleri hysterie’yi birbirinden ayırmasını bilerek ayrı ayrı tedâvî ediyorlardı. En ünlü akıl hastanesi, Kanûnî’nin dedesi İkinci Bâyezid’in yaptırdığı Edirne’deki Bâyezid Hastanesi’dir.

(Evliyâ, III, 468-470)

(Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c.2, s.189)

07Eki 2019

Gece namazının övülüp teşvîk olunması Cenâb-ı Hakk’a münâcât olunduğundan ötürüdür. Çünkü münâcât, feyz ve nûr-i ilâhiyi celbeder. Hakîkat ehli âlimleri gecenin evvelinde feyz-i ilâhînin zayıf olduğunda ittifâk etmişlerdir. Gece ortasından sonraki münâcâtlarda feyz-i ilâhi kuvvetli gelir. Onun için Allâhü Teâlâ’nın dünya semâsına rahmetiyle tecellisi seher vaktine mahsûstur. Seher vaktinden kuşluk vaktine kadar feyiz ve ilâhi tecelliyât boldur.

Teheccüd namazının fazîletli olanı, gece yarısına kadar uyuyup gecenin son üçte birinde kalkmak ve son altıda birinde uyumaktır. Zira Dâvud (a.s.) ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz böyle yaparlardı. Teheccüdün uykudan sonra daha fazîletli olması güçlüğünden dolayıdır. Hadîs-i Şerîflerde buyurulmuştur ki: “Gece namazı günâhları söndürür.” “Gece namazına devam ediniz. Zira o sâlihlerin şiârı, âdetidir.”

“Allâhü Teâlâ’ya kulun en yakın olduğu vakit gecenin nihâyetindedir. Eğer o saatte Allahü Teâlâ’yı zikredenlerden olmaya gücün yeterse sen de o vakit zikir ve ibâdet eyle.” (Tirmizî)

Bir kimse iki rekât da olsa teheccüd namazı kılmaya devam ederse “kavvâmîn”den yani gece namaz kılanlardan yazılır. Bir kimse gece teheccüde kalkmaya niyet ederek yatar lâkin vaktinde uyanamazsa geceyi ihyâ etmiş sevâbı yazılır.

Ayet-i Kerime’de teheccüd namazı kılanlar için gizlenmiş olan mükâfâtı melek, beşer ve cinlerin idrâkten âciz oldukları bildirilmiştir. (Secde s. 17)

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“Benim şu mescidimde kılınan namaz, on bin namaz (ın sevâbına) mukâbil olur. Mescid-i Harâm’da kılınan namaz, yüz bin namaz (ın sevâbına) mukâbil olur. Ribât (nöbet) mahallinde kılınan namaz, iki milyon namaz (ın sevâbına) mukâbil olur. Bunların tamamından daha fazîletli olan ise kulun gece yarısında sırf Allâhü  Teâlâ’nın rızâsı için kıldığı namazdır.”

(Burhânü’l-Müttakîn, Şerhu Hadîs-i Erbaîn)

06Eki 2019

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “İslâm hidâyetine eren ve rızkı geçimine yetecek kadar olup da durumu hoşnutlukla karşılayanlara ne mutlu!” “Allâh (c.c.)’un verdiği az rızka razı olanların, Allâh (c.c.) da az ameline razi olur.”

“Allâh (c.c.) bir kulu sevince ona belâ verir, sabrederse onu sever, hoşnutlukla karşılarsa onu mümtaz kılar.”

“Kiyamet Günü olunca. Allâh (c.c.) ümmetimden bazılarını kanatlandırır da onlar da kabirlerinden cennetlere uçarlar. Orada koşuşurlar ve diledikleri nimetlere konarlar. Melekler onlara: “Hesaplaşma gördünüz mü?” diye sorarlar. Onlar da: “Hiçbir hesap görmedik” derler. Melekler onlara: “Sıratı aştınız mı” diye sorarlar. Onlar da: “Biz sıratı görmedik” derler. Melekler onlara: “Cehennemi gördünüz mü?” diye sorarlar. Onlar: “Hiçbir şey görmedik” diye cevap verirler. Bunun üzerine melekler onlara: “Siz kimin ümmetindensiniz diye sorarlar. Onlar: “Muhammed (s.a.v.) ümmetindeniz” derler. Bunun üzerine melekler: “Allâh (c.c.)’un hoşnutluğu üzerinize olsun, dünyada ne amel işlediğinizi bize söyleyiniz” derler. Onlar da: “İki özelliğimiz vardı, onlar sayesinde Allâh (c.c.)’un fazileti ile bu dereceye ulaştık” diye cevap verirler. Melekler: “O iki özellik nelerdir?” diye sorarlar. Onlar da: “Yalnız başımıza kalınca Allâh (c.c.)’un emrine karşı gelmekten haya ederdik ve Allâh (c.c.)’un payımıza ayırdığı rızka az da olsa razı olurduk” diye cevap verirler. Bunun üzerine melekler onlara: “Bu derece size lâyıktır.” diye cevap verirler.”

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Ey fakirler! Allâh (c.c.)’a kalbden râzı olunuz ki, fakirliğinizin sevabına kavuşasınız, yoksa sevâba eremezsiniz.” Bir başka hadisi şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Kanaatkar aziz olur, muhtarıs ise düşkün olur.” Yine Peygamberimiz (s.a.v.): “Kanâat tükenmez bir hazinedir.” buyurmustur.

(İmâm Gazalİ, Kalplerin Keşfi, s.359-363)

05Eki 2019

Tarihte ilk kez Afrika’daki aşırı kilolu insanların sayısı, yetersiz beslenenlerin kinden fazla hale geldi. Yılda 150 milyon insan çok yemek, 50 milyon kişi ise tütün ürünü kullanmak yüzünden hayatını kaybediyor. Günümüz insanı, yüz yıl önce yaşayan bir kişiye göre ortalama 8 kat fazla tüketiyor. Bütün bunlara rağmen insanlığı bekleyen en önemli sorun, yine de gıda sorunu’. Bu kez sorun gıda bulamamak değil, aşırı gıda tüketmek. Fakat sorun sadece aşırı tüketmekle de sınırlı değil. Yediğimiz gıdaların gereksiz ve sağlıksız petrokimya menşeli katkılardan oluşması ve özellikle de Müslüman kimseler açısından haram veya şüpheli içerik taşıyor olması en temel sorunlardan biri.

Çağımızın en ölümcül hastalıkları, obezite, diyabet, kalp-damar hastalıkları ve kanser olarak sıralanabilir. Obezite ve kanserin ana sorumlusu olarak rafine şeker ve tatlandırıcılar gösteriliyor.

Bu nedenle özellikle ‘2.Dünya Savaşı’ndan itibaren dünyada ne değişti de kanser arttı?’ sorusu önemli. 2.Dünya Savaşından bu yana, rafine edilmiş şeker tüketimindeki aşırı artış, tarımın, hayvan yetiştirme yöntemlerinin ve dolayısıyla gıdaların değişmesi, çok sayıda kimyasal madde ve katkı maddesine maruz kalmamız, insana, hayvanlara, bitkilere ve dolayısıyla evrene inanılması güç zararlar verdi.

Tabiî gıdalarla beslenen bir insanın, normal şartlarda kanser gibi ölümcül bir hastalığa yakalanması imkânsıza yakındır. Yeni çağın haz eksenli tüketim tarzı ve buna uyumda büyük beceri gösteren insanlık, maalesef kendi eliyle hastalıklara davetiye çıkarmaktadır.

Allah (c.c.), “Sizin başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandıklarınız (yaptıklarınız) yüzündendir” buyurarak, başımıza gelenlerin kendi davranışlarımızın sonucu olduğunu açıkça beyan etmektedir.

(Kemal Özer, Şeytan Ye Diyor, s. 16)

04Eki 2019

On güzel ahlâk vardır ki, bunlar münciyyâttan, ya’nî insânı kurtaran huylardandırlar. Hepsinin aslı ve özü güzel huylu olmaktır. Nitekim Huccet-ül İslâm İmam Gazâlî (r.aleyh) İhya ve Kimya kitaplarında on güzel ahlâkı bildirmiştir. Tevbe ise bunlardan bir tanesidir.

Şeriata uymayan her şeyi terk etmek, âkil ve baliğ olmuş her mümine farzdır. Yani Allâhü Teâlâ, kullarına, kendine itaatsizlik etmemelerini farz kılmıştır. Bir mü’min nefsinin ve kötü arzularının galebesi ile bir günâha girerse, derhal tevbe etmek kendisine farz olur.

Rabbine yönelip, pişmanlık duyması lâzım olur. Çünkü tevbenin ma’nâsı, hatâ ve günâhdan Allâhü Teâlâ’ya sığınmaktır, rücû’ etmektir. İşte Allâhü Teâlâ: “Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe edin, ki dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşasınız” (Nur s. 31) buyurmaktadır. Vesît tefsîrinde diyor ki, yani size emrettiği tâatlerine rücû’ ediniz ve yasak ettiklerinden uzak olunuz ki, sonsuz saâdete kavuşasınız.

Bütün günâhlardan tevbe etmek makbuldür. Tevbeyi kalb, dil ve beden ile yapmak lâzımdır. Çünkü kul, bu üç şeyden ibarettir. Kalbin tevbesi, işlediği günâha pişman olmak, dilin tevbesi özür dilemek, istiğfar ve afv dilemek, bedenin tevbesi ise günâhdan yüz çevirmek, uzak olmaktır. Tevbe böyle olunca, o kimse, sanki o günâhı hiç işlememiş gibi olur. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Pişmanlık tevbedir. Günâhlarına tevbe eden, günâh işlememiş kimse gibidir.” buyurmuştur. Bu cins günâhlar, kul ile Allâhü Teâlâ arasında olan günâhlardır.

Bunlarda başkasının hakkı yoktur.

Allâhü Teâlâ başka bir ayetinde ise: “Ey îmân edenler! Allâh’a öyle tevbe edin ki, tam bir pişmanlıkla hâlis bir tevbe olsun” (Tahrim s. 8) buyuruyor.

(Mevlana Muhammed Rebhani, Riyad’ün Nasıhin, s.366-367)

03Eki 2019

Herkes için, kendisine ve çoluk çocuğuna yetecek kadar çalışıp kazanması vaciptir. Bundan fazlasını aramak mubah olup Rabbin ibadeti ile meşgul olmakta da sakınca yoktur. Övünmek, böbürlenmek, gösteriş yapmak için kazanmaz, fazla kazanç için farz ibadeti terketmezse, bir mahzuru yoktur. Yeteri kadar rızık talebinde bulunmanın vacip olduğunun delili ise, aşağıda anlatılanlardır:

Allâhü Teâlâ, farz ibadetlerin yapılmasını gerekli kıldı. Kulun, farzları edaya hazır olmasını da ancak elbiseye ve nefsin kuvvetine bağlı kıldı. Bunlar ise ancak çalışıp kazanmakla mümkün olur. Sonra, Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu: “Namaz eda edildikten sonra yeryüzüne dağılın. Allâh’ın fazlını isteyin…” (Cum’a s. 10)

Abdullah b. Mübarek (r.a.) şöyle anlatır: “Bir kimse, pazar işini bırakırsa, mürüvveti gider. Huyu kötüleşir.” Hakîm Ebûl Kasım (r.a.) şöyle der: “Helâl yoldan rızık aramak, iffetli ihtiyaç sahibini güzel eder. Günü gününe kazanıp yiyenin ayıbı örtülür. Aklı az, düşük muhannetlerin (namert) dilini keser.”

Dediler ki: “Her şeyin bir süsü ve zineti vardır. Gencin süsü ve zineti ise, çalışması içinde gizlidir.” Dediler ki: “Altı huy vardır. Bunlar, bir insanda bulunursa, o insanların efendisi olur.” Kendisinin ve çoluk çocuğunun rızkını helâl yoldan çalışıp kazanmak ise bu huylardan bir tanesidir.

Şöyle dendi: “Rızık talebi işini bırakmak, üç şeyden ötürü olur: Tembellik, takva, utanmak.” Bir kimse, tembelliği yüzünden rızık istemeyi bıraksa, sonunda dilenciliğe düşer. Takva yüzünden rızık talebini bırakanın da tamah yoluna kaymasından korkulur. Utandığı ve çekindiği için rızık istemeyi bırakan ise, bir gün gelir ki, hırsızlık yolunu tutar.

(Ebü’l Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin Bostanü’l Arifin, s.890-891)

02Eki 2019

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurur: “Evlenen kişi dininin yarısını koruma altına almıştır; diğer yarısı için de Allâhü Teâlâ’dan korksun” (Taberânî) Allâhü Teâlâ evlenme konusunda şöyle buyurmuştur: “Aralarınızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin” (Nur s. 32)

Allâhü Teâlâ, evliliğe ihtiyaç duyanların evlenmesini emir buyurmuş, kendisini koruyabilenleri de evlenmeye teşvik etmiştir. Buna göre ihtiyaç durumunda evlenmek farz, ihtiyaç duyulmadığı durumda ise sünnettir.

Hasan-ı Basrî (r.âleyh) Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’den şu hadisi rivayet etmiştir: “Kim geçim sıkıntısı korkusu ile evlenmeyi terk ederse bizden değildir. “  (İbn-u Hacer)

Yine Resûlullah (s.a.v.) bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurur: “Dindarlığından ve güvenilir olduğundan emin olduğunuz biri (evlenmek için) size geldiğinde onu evlendirin. Eğer böyle yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat ortaya çıkar” (Tirmizî) Diğer bir Hadis-i Şerif de şöyledir:

“Her kim Allâhü Teâlâ’nın rızasını kazanmak için evlenir veya evlendirirse, Allâhü Teâlâ’nın velayetini (dostluk ve korumasını) hak eder” (Ebu Dâvud)

Bu, Allâhü Teâlâ’nın en aşağı derecedeki velayetini kazanmak için yapılması gereken ameldir; çünkü velayetin pek çok derecesi vardır ve herbir derecenin elde edilmesi için yapılması gereken salih ameller bulunmaktadır.

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.4, s.412-415)

01Eki 2019

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi, gece yarısından sonra yeryüzüne inecek belâlardan Allâh (c.c.)’un izniyle korunmak için imsâkten önce dört rek‘at nâfile namâzı kılıp Fâtiha’dan sonra zamm-ı sûre olarak, birinci rek‘atte 17 “Kevser”; ikinci rek‘atte 5 “İhlâs”; üçüncü rek‘atte 1 “Felâk”; dördüncü rek‘atte 1 “Nâs” sûrelerini okuyup selâmdan sonra duâ edilecektir.

Safer’in son çarşambasının gecesi veyâ gündüzü iki rek‘at namâz kılıp birinci ve ikinci rek‘atte Fâtiha’dan sonra 11’er “İhlâs” okunacak. Namâzdan sonra 7 def‘a istiğfâr edilecek ve el kaldırıp 11 def‘a Salât-ı Münciye ve sonlarında “inneke ‘alâ külli şey’in kadîr” okunacaktır. Bu duâlarda, “Allâhü Te‘âlâ’nın, kendimizi, âile fertlerimizi ve bütün Mü’minleri gökten inen, yerden gelen ve bütün belâlardan muhâfaza buyurması” için niyâz edilecektir. Yine Safer ayının son çarşamba gecesi veya gündüzü iki rek’ât namaz kılınıp, birinci rek’atta Fâtihâ’dan sonra  7 “Kadir” , ikinci rek’atta Fâtihâ’dan sonra 5 “Kevser” okunacaktır.

SALÂT-I MÜNCİYE:

“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed. Salâten tüncînâ bihâ min cemî‘il ahvâl-i vel-‘âfât ve takdî lenâ bihâ cemî‘al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemî‘i’s-seyyiât ve terfe‘ûnâ bihâ a‘le’d-derecât ve tübelliğunâ bihâ aksal-gâyât min cemî‘i’l-hayrâti fi’l-hayâti ve ba‘de’l-memât.”

SAFER AYININ İLK VE SON ÇARŞAMBA GÜNÜNDE OKUNACAK DUÂ

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm “Allâhümme salli alâ Muhammedin abdike ve nebiyyike ve resûlike ve alâ âlihî ve bârik ve sellim. Alâhümme innî e’ûzü bike min şerri hâze’l yevmi ve min külli şirretin ve belâin ve beliyyetin-i’lletî fîhi ve yekûnü  fî ‘ilmike yâ Dehru, yâ Deyhâru, yâ Keynânü, yâ Keynûnü, yâ Evvelü, yâ Ebedü, yâ Mübdiü, yâ Mu’îdü, yâ Ze’l-celâli ve ikrâm. Yâ Ze’l-arşi’l mecîdi ente tef’alü mâ türîdü. Allâhümma’hrüsnî bi-aynike’lletî lâ-tenâmü fî nefsî ve mâlî ve evlâdî ve dînî ve dünyâye’lletî’btelânî bi-suhbetihim bi-hurmeti’l ebrâri ve’l- ahyâri bi-rahmetike yâ Azîzü, yâ Ğaffâru, yâ Kerîmü, yâ Settâru, bi-rahmetike yâ Erhame’r Râhimîn. Allâhümme şedîdü’l kuvâ yâ Şedîdü, yâ Azîzü, yâ Kerîmü, yâ Kebîru, yâ Müteâlü! Zelleltü bi-ızzetike, cemî’ı halkike yâ Muhsinü, yâ Mücmilü, yâ Mütefaddilü, yâ Mün’imü, yâ Mükrimü lâilâhe illâ ente. Allâhümme yâ Latîfü letafte bi-halki’s semâvâti ve’l-ardı ültuf binâ fî kadâike ve âfinâ min belâike ve lâ-havle ve lâ- kuvvete illâ bike bi-rahmetike yâ Erhame’r Râhimîne. Hasbüna’llâhü ve ni’mel vekîl lâhavle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâhi’l Alîyyi’l Azîm. Ve sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.”

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.31-35)