Genel

18Nis 2019

Bu gecede yüz rekat namâz kılınır. Bu durumda namâzın, her iki rek‘atında bir selâm verilir. Her rek‘atta Fâtiha’dan sonra 10 (on) İhlâs-ı Şerîf okunur. İsteğe göre bu namâz on rek‘at da kılınabilir. (O zamân her rek‘atta Fâtihadan sonra 100 (yüz) İhlâs-ı Şerîf okunur ve 10 (on) rek‘atın sonunda bir kere selâm verilerek namâz tamâmlanır.) Bu şekilde kılmak, bütün müstehâb namâzlarda rivâyet edilmiştir. Selef (r.a.), bu namâzı kılar ve buna “Hayır namâzı” derlerdi. Hattâ bu namâzı, bir araya toplanıp cemâatle de kılarlardı. (Hanefî mezhebinde terâvihten başka hiçbir nafile namâz cemâatle kılınmaz.)

Hasan-ı Basrî (r.aleyh)’in bu namâz için şöyle dediği rivâyet olunur: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sahâbîlerinden otuz kişi bana dediler ki:

“Bu gecede bu namâzı kılan bir kimseye, Cenâb-ı Hakk yetmiş defa nazar eder ve her bir nazar ile onun yetmiş ihtiyâcını giderir. Bu ihtiyâcların en azı da affedilmektir.”

(Hüccetü’l- İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, c.1 s.555)

BERÂT GECESİNDE NE YAPMALIYIZ?

Berât’ın 15. gününü mutlakâ oruçlu geçirmeliyiz. Hz. Alî (k.v.)‘den “Şabânın on beşinci günü oruç tutun, gecesinde kâim olun.” meâlinde İbn-i Mâce bir hadîs rivâyet etmiştir. (Hüccetü’l- İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, 1.c., 556.s.)

Akşam namâzını edâdan sonra, üç defa Yasîn-i şerîf okunur. Her Yâsîn’den sonra bir defa Berât duâları okunur. Bu Berât duâları; ilk okuyuşta Cenâb-ı Hakk’tan hayırlı ve uzun ömür talebi ile kazâ’ ve belâlardan korunmak; ikincisinde bol ve helâl rızık temennîsi; üçüncüsünde, son nefesinde hüsn-i hâtime (îmânla) ile bu dünyâdan göçmeye niyet edilir.

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.62)

17Nis 2019

Sübkî (Rahimehullâh) tefsirinde şöyle buyurur: “Beraat gecesi, bir yıl içinde işlenen günahlara keffaret; Cuma gecesi, hafta içinde işlenen günahlara keffarettir. Yani bu geceleri ibâdet ile ihya etmek, belirtilen sürelerdeki günahlara keffarettir.”

Bu sebeple Beraat gecesine “Keffaret Gecesi” de denilir. Yine bu geceye, şu hadîsi şerîf sebebiyle “Hayat Gecesi”de denilmiştir: “Her kim bayram gecesini ve Şaban ayının on beşinci (Beraat) gecesini ibâdetle ihya ederse, kalplerin öldüğü günde o kişinin kalbi ölmez” (İbn Mâce, 1782)

Bu gecenin bir adı da “Kısmet ve Kader Gecesi”. Bu ismi almasının sebebi şu rivâyettir.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Şaban ’ın yarısının gecesinde senenin tüm işleri kesin kararı bağlanır. Yaşayacak olanlar, ölecek olanlardan ayrılıp yazılır.” (Suyûtî, Dürül-Mensûr, 13/252-253)

Bir rivâyette ise şöyledir: “Şaban’ın yarısının gecesi, Allâhü Teâla ölüm meleğine, o sene öldürmek istediği her canlının ruhunu kabzetmesini vahiyde bulunur (isimlerini bildirir).” (Suyûtî, Dürül-Mensûr, 13/254)

Atâ bin Yesâr (r.a.) şöyle rivâyet eder: “Şaban ayının 15. gecesi olunca, gelecek yılın Şaban ayına kadar ölecek olanların isimleri yazılarak ölüm meleğine verilir. İnsan bir yanda ağaç diker, evlenir, bina yapar; ama ismi ölecekler listesine kaydedilmiştir! Ölüm meleği, ölüm anının gelerek emri yerine getirmeyi bekler.”

Bu gecenin bir adı da “Şefâât Gecesi”dir. Bunun dayanağı da rivâyet edilen şu hadîsi şerîftir: “Resûlullâh (s.a.v.)  Şaban ayının 13. gecesi ümmetine şefâât etmek için duâ edip yalvardı. Kendisine, ümmetinin üçte birine şefâât etme izni verildi. 14. gecesi yine duâ edip yalvardı. Bu sefer üçte ikisine şefâât etme yetkisi verildi. 15. gecesi bir daha yalvardı. Bu sefer de, kaçak develer gibi Allâh’tan kaçanlar dışında bütün ümmetine şefâât etme izni verildi. Yani günah işlemeye devam ederek Allâhü Teâlâ’dan kaçanlar ve O’ndan uzaklaşanlar şefâât dışında kaldı.” (Ebû Dâvûd, 2775)

(Fazîletleriyle Aylar ve Geceler, s. 267)

16Nis 2019

Yahudi’nin biri dolu bir kab altınla bir yere oturup önünden geçen Müslümanlara, “Bu fakire yarım dinarlık bir yardımda bulunanlara bu fakir bir dinar verecektir” demiş olsa, oradan geçen Müslümanlar fazladan verilecek bu parayı almak için, Yahudiye istediği parayı vermek için başına üşüşmüş olmazlar mı?

Halbuki Hâkk Teâlâ, “Herhangi bir şeyi hayır için harcarsanız yerine Allâh başkasını verir. Allâh (c.c) rızk verenlerin hayırlısıdır” (Sebe s. 39) buyurmuşlardır.

Ve yine Hâkk Teâlâ diğer bir âyetinde, “Mallarını Allâh (c.c.) yolunda harcayanların durumu o dane gibidir ki, yedi başak verir, herbir başakta da yüz dane bulunur. Allâh dilediğine kat kat verir. Allâh (c.c.) ihsânı bol olan, hakkıyla bilendir” (Bakara s. 261) buyurmaktadır.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, “Kişi sadaka vermekle malı hiçbir zaman eksilmez” buyurmuşlardır. Gerek yukarıda gösterilen âyetlerle, gerekse Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in açıklamaları ile kişi nefsini imtihan etsin ve eğer istenilen bir sadakayı veya verilecek bir zekâtı gönül arzusu ile verip, hatta elinde bulunanın bütününü istemiş olsa da, bunu verdiği takdirde, nefsinde bir burukluk hissetmeyen kimse, kâmil bir imana sahip olduğuna hükmetsin. Kişi, nefsinin bunu vermekten kaçındığını görürse, nefsinde imân eksikliğinin bulunduğuna hükmetmelidir.

Ancak gerçek mü’min zekâtını malı arttığı için değil, Allâh (c.c.)’un emri olduğu için vermelidir. Şunu bil ki, kul için yapılması vacib olan şey, kalbinde Allâh (c.c.) sevgisi taşıyorsa, dünya ve âhiret malından karşılığını beklemeden Allâh (c.c.)’ın emirlerini yerine getirmek gayesiyle infâkta bulunmasıdır. Verdiğinin yerine karşılığını alenen istemek, azametli olan Allâh (c.c.)’a karşı cehalet ve terbiyesizliktir.

(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.165-167)

15Nis 2019

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hutbelerinde müslümanlardan bazı grupları hayırla andıktan sonra şöyle buyurdular:

“İçinizden bazı kimselere ne oluyor ki komşularına İslâm’ı anlatıp onlara bildiklerini öğretmiyorlar ve niçin iyiliği emredip kötülüklerden nehyetmiyorlar? Öte yandan bilmeyenler neden komşularından ve bilenlerden sorup öğrenmiyorlar? Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki ya sizden bilenler, kendi komşularına öğretip onları bilgi sahibi yaparak iyiliği emredip kötülüklerden menedecek, bilmeyenlerse komşularından sorup öğreneceklerdir ya da onları cezalandıracağım”. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözlerden sonra minberden inip Hücre-i Saadetlerine gittiler.

Bunun üzerine sahabiler kendi aralarında “Acaba Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözleriyle kimi kastetti?” demeye başladılar. İçlerinden bazıları “Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözleriyle Eşaroğullarını kastetmişlerdir. Çünkü onlar dinde bilgi sahibi kimseler olup komşuları da cahil ve hiçbir şeyden haberleri olmayan göçebelerden ibarettir” dediler. Bu sözler Eş’aroğullarının kulağına gittiğinde bunlar Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bir kavmi hayırla yâdetmiş, bizleri ise tehdit etmişsin. Suçumuzun ne olduğunu öğrenebilir miyiz?” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) de hutbesinde söylediklerini tekrar etti. O zaman Eş’aroğulları “O halde bize bir sene mühlet ver!” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.)  de onlara istedikleri mühleti vererek “İsrâiloğullarından kafir olanlar Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın dilleriyle lanetlendiler. Bu lanetlenmeleri de isyan ettiklerinden ve hadlerini aştıklarından ötürüdür. Yaptıkları fenalıktan birbirini uyarıp menetmezlerdi. Andolsun yaptıkları pek çirkin şeylerdir” (Mâide s.78-79) meâlindeki Âyet-i Kerimeleri okudular.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3, s.448-449)

 

14Nis 2019

Maddeci akıl, Kur’an-ı Kerim’in özellikle ahiretle ilgili, Peygamberlerin mucizelerini, evliyaların kerametlerini ve bunlara benzer gayb âlemi ile ilgili gerçekleri idrak etmekten acizdir.

Evliyaların kerametine de inanmak lazımdır. Keramet de akıl ve ilim üstü bir olaydır. Evliyaların kerametleri mensup oldukları dinin hak olduğuna ve Peygamberinin bir mucizesinin devamıdır. Veli kullar, Allâhü Teâlâ’nın dilediği zamanda ancak kerametlerini gösterebilirler. Allâh (c.c.) dilemez ve bir şeyi bildirmek istemezse, veli zat da keramet gösteremez. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den sonra bu ümmetin en büyük velisi Hz.  Ömer (r.a.) kendisini şehid edecek katilin hemen arkasındaki safta bulunduğunu bilememiştir. Çünkü Allâhü Teâlâ bir hikmete binaen, bunu ona bildirmemiştir. Diğer taraftan Medine’nin Cami Minberinde hutbe okuyan Hz. Ömer (r.a) Iran topraklarında bulunan İslâm ordusunu bir hikmete binaen Allâh (c.c) ona bir keramet olarak gösteriyor, okuduğu hutbeyi keserek “Ya Sâriye El cebel -Ya Sâriye el cebel” diye çağırırken islam birlik kumandanı Hz. Sâriye (r.a.) de bir keramet olarak, arada bu kadar mesafeye rağmen, Hz. Ömer (r.a.)’in sesini işitiyor ve tanıyor. Birliği ile beraber karşılarında bulunan dağa düşmandan evvel çıkarlar ve düşmanlannı mağlub ederler.

Tevatür derecesine erişmiş buna benzer örnekler çoktur. Kur’an-ı Kerim’de kerametlerden birçok örneklerin bulunması, onun varlığına yeterli delildir. Tekrar şunu unutmamak lazımdır ki, keramet sahibi olan zatın istediği zaman değil, Allâh (c.c) ’ın irade ettiği zaman keramet izhar edilir. Tabii ki, veli zat keramet izhar etmek ister ve Allâh (c.c) da rıza gösterirse hemen olur.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.293)

13Nis 2019

Âli İmran sûresi 28. Âyette “Mü’minler, mü’minlerin gayri kâfirleri dost edinmesin ler” buyurulmuştur.

Hazret-i Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre: Münafıkların reisi, Abdullah ibn-i Ubeyy ve arkadaşları Yahudiler ve müşriklerle dostluk yapıyor ve onları Müslümanların ahvâlinden haberdar ediyorlar dı. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) aleyhine muzafferiyet ümid ediyorlardı. Nazil olan bu Âyet-i kerîme ile mü’minler bundan nehyedildi.

Bu ayetin tefsirine göre kim kâfirleri dost edinirse Allah Teâlâ’nın dostluğundan çıkmıştır. Kâfirleri dost edinenlerin Allah Teâlâ’dan ilişiği kesilmiş olur.

  1. âyette “De ki: Allah Teâlâ ve resulüne itaat edin. Eğer Allah Teâlâ ve resulüne itaatten yüz çevirirseniz

(kâfirlersiniz) Hak Teâlâ ise, kâfirleri sevmez.” buyurulmuştur.

Rivayet edildiğine göre, münafık Abdullah ibn-i Übeyy: «Muhammed kendisine tâati, Allah Teâlâ’ya tâat gibi tutuyor. Ve bize Nasârânın, îsâ’ya sevgisine benzer bir sevgi ile kendisini sevmemizi emrediyor.» demeye başladı. Bunun üzerine bu Âyet-i kerîme nâzil oldu. Ve böyle bir şübhenin vârid olamayacağını gösterdi.

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz.

«Bütün ümmetim Cennet’e girer, yalnız istinkâf edenler gir mez.»  buyurdu. Dediler ki:

«Ondan kim istinkâf eder?»

«Bana, itaat eden Cennet’e girer, isyan eden istinkâf eder.» buyurdular.

Âl-i İmran 99. ve 100. Âyetlerde de şöyle buyurulmuştur: “De ki: Ey Kitab ehli! Hak dîn, İslâm olduğunu bilirken, niçin îmân edenleri Allah yolundan döndürmek, istikâmetten ayırmak  istiyorsunuz?  Allah  Teâlâ,  yaptıklarınızdan gâfil değildir. Ey mü’minler! Eğer siz o Kitab verilenlerin içlerinden herhangi bir fırkaya itaat ederseniz, sizi îmân etmişken döndürür, kâfir ederler.”

 (Ayıntâbi Mehmet Efendi, Tibyân Tefsîri, c. 1 s. 221,249)

12Nis 2019

Anadolu ve İran seyahatine âit intibâları 1821’de neşredilen “Voyage en Armenié et en Perse” ismindeki eserinde anlatan müsteşrik Amedee Jau-bert , Müslümân-Türklerin âlimlere karşı gösterdikleri alçakgönüllülüğü şöyle anlatır: “Şarklılar kendilerinin bilmediklerini bilen âlim kimselere karşı hududsuz bir hayranlık gösterirler. Onların nazarında mahviyet ve tevâzu ilmin en güzel husûsiyyetidir; işte bundan dolayı bir Acem şâirinin cidden san‘atkârâne olan şöyle bir teşbîhi vardır: Meziyyetlerinin te’mîn ettiği üstünlüklere tevâzu fazîletini ekleyen bir kimse, üstündeki yemişlerin çokluğundan dolayı başını yere doğru eğen bir ağaç dalına benzer.”

A.Brayer (Neuf Annéesâ Constantinople, 1836, Paris, c.1 s. 198-199’da) eski Türk tevâzuunu şöyle anlatır: “Müslümân Türkler arasında kibir ve gurur adetâ yok gibidir. Kur’ân’ın en şiddetle nehyettiği temâyüllerin biri de budur: Yeryüzünde sakın azametle yürüme; insanlardan nazarlarını gururla çevirme. Mütekebbir ve mağrur olandan Allâh nefret eder. Harekâtında mütevâzî ol; yavaş sesle konuş. Kibir cehâletten ileri gelir, âlim aslâ mağrûr olmaz. Bir taraftan da mütemâdiyen mahviyet telkîn edilir: Tevâzu cennet kapısının anahtarıdır. Alçakgönüllülük, yükselme ve saâdetin süsüdür. Tevâzu insana asillik verir. Hakîkî hâkim mütevâzi olur. Hemcinslerine karşı dâima alçak gönüllü ol.

İşte bundan dolayı Müslümân-Türk’ün yürüyüşünde vakar ve ihtişâm olmakla beraber, kat‘iyyen kibir ve azamet yoktur. Dâima yavaş sesle konuşur; el ve kol hareketlerinde hiçbir zaman tahakküm içeren bir edâ sezilmez; hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır.

Türk edeb, hayâ ve tevâzuunun kaynağı İslâmiyettir. Vücûdun bakılmayacak noktalarından yüz çevrilmesi, dînî bir vecîbedir. Kadına dâima ve her yerde, hattâ gezinti yerlerinde bile hürmet edildiği için sarkıntılık ve tecâvüz gibi suçlar Osmanlı’da bilinmez. İffet hayâ ve tevâzuda a‘zamî olgunluğa ulaşmaları İslâm ahkâmının yaşanmasındandır.

(İsmâîl Hâmi Danişmend, Garb Membalarında Türk Seciyye ve Ahlâkı, 27.s.)

11Nis 2019

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in mübârek anne ve babaları tertemiz insanlardı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in babası Abdullah, tevhid dini üzere ve şirkten uzak idi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in annesi Hz. Âmine annemiz, câhiliyet döneminde Allâh (c.c.)’a îmânı olup, tevhid üzereydi. Allâhü Te‘âlâ, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in anne ve babasını onun için diriltti ve onların ikisi de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e îmân ettiler. Bu olayı İmâm Kurtubî Hazretleri “EtTezkiratü fî Ahvâli’I-Mevtâ ve umûri’l-Âhireti” isimli kitabında şöyle naklettiler:

Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle buyurdu:

“Efendimiz (s.a.v.) bizimle veda haccını edâ etti. Devenin arkasındaydı. Orada ağladı. Çok üzüntülü bir şekilde ağlamaya başladı. Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri’nin bu ağlamasına ben de ağladım. Sonra Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri deveden indi. Devenin yularını elime verip:

“Ey Humeyrâ tut” dedi. Yani devenin yularını elime verip bana tut dedi. Devenin sağ tarafına yaslandı. Uzun süre öylece kaldı. Sonra bana döndü. Sevinçli ve tesebbüm eder bir haldeydi. Ben ona:

“Annem ve babam sana feda olsun Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.). Yanımdan inerken üzüntülüydün, ağlıyordun hatta senin ağlamana dayanamadım ben bile ağlamıştım! Sonra sen yanıma sevinçli, tebessümlü bir şekilde döndün. Ne oldu ya Resûlullah (s.a.v.)!“dedim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

“Ben annem Amine’nin kabrine gittim! Ben Rabbim Allâh (c.c.)’dan annemin diriltilmesini istedim, duâ ettim. Allâh (c.c.) annemi diriltti, annem dirildi ve bana dua etti.” buyurdular.”

Rivayet olundu ki; Allâhü Teâlâ, Efendimiz (s.a.v.)’in ebeveynini (anne-babasını), amcası Ebû Tâlib’i ve dedesi Abdülmuttalib’i diriltti ve onlar, Efendimiz (s.a.v.)’e iman ettiler.

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, c.1, s.797-798)

10Nis 2019

İmam-ı Şâfii (r.h.) şöyle demiştir: “Kitap, sünnet, ashab ve icmaya aykırı şeyler icad etmek sapıklıktır. Bunlara muhalif olmayan, hayırlı ve güzel olan şeyler ortaya çıkarmak ise kötü bid’at değildir.” Asırlardan beri Berât, Regâib ve Kadir gecelerinde kılınan namazlar bu kapsamdadır.

Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet zamanında akdedilen bir ilim meclisinde, dönemin büyük fıkıh alimlerinden sayılan Molla Hüsrev,  Molla Gürâni  gibi âlimlerle, bir çok ilimde maharet sahibi, tasavvuf ilimlerinde derya olan Şeyh Akşemseddin’in de hazır bulunduğu bir yerde Regâib namazının sıhhati üzerinde birleşmişler ve bunun üzerine vakfiyede yer alması için sultan tarafından emir verilmiştir. Bidatlar Kur’an ve sünnetle çelişir, onlarla bir tearuz içinde olursa bunlara kötü bidat denir. Dinde sonradan uydurulan dedikleri budur, bunlar reddedilmiştir. Böyle değil de bidatin şeriatta bir aslı olur ve tekarrup yani Allah rızasını kazanmak için ortaya çıkarılırsa, o zaman buna bidat-ı hasene derler. Bunu “sonradan ortaya çıkma” değil, “sünnet” tabir ederler ve bunlar makbuldür. Zira bu nevi uygulamalar, ulemânın yoludur. Bunlar Nebi (s.a.v.)’in temiz sünnetine dahildirler.

Zira mutlak sünnete muhalif olmayan muhdes, yani sonradan ortaya çıkarılmış şeyler kapsamının dışındadırlar. Nitekim, “Her kim İyi bir sünnet koyarsa (Müslim, zekat 69) hadisinde bidat-ı hasene sünnetle tabir edilmiştir. Bundan dolayı bidat-ı hasene, sünnet kapsamındadır. Özellikle meşayih ve evliyanın tatbikatları bu açıdan son derece önemlidir.

Bu Nebi (s.a.v.)’in  şeriatını değiştirmek gibi algılanmamalı belki onun gizli taraflarını açıklamanın söz konusudur. Bu açıklama ise bid’at değil, hidâyetin ta kendisidir. Dolayısıyla bu tip ibadetler indî olmayıp şer’idir. Onların tatbikatları sünen-i hüdâ çerçevesinde mütâlâa edilmelidir. Halbuki Bazı sığ âlimler bunu anlayamayıp reddetme yoluna gitmişlerdir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Hadis-i Erbain, s. 14, 226)

09Nis 2019

İslâm ahkâmını öğrenirken Cenâb-ı Hakk’ın farz kıldığı şeylerin Resûlullah (s.a.v.)’in sünneti ile pekiştirilmesi gerektiği gerçeğini de asla unutmamak gerekir. Mesela farz namazların yanında sünnetleri de kılmak gerekir.

Bugün bazı kesimler müslümanlara sünnet namaz kılmak yerine kaza namazı kılmak gerektiği fikrini aşılamaya çalışmaktadır. Bu bir ifsad hareketidir. Bunu iddia eden kişilerin bu iddialarına muhakkık ulemâdan delil göstermeleri gerekmektedir. İslâm’da kimsenin kendi kafasına göre hüküm verme hakkı yoktur. Eğer bir kimsenin kaza namazı borcu varsa bunu ödemesinin de bir usûlü vardır ve borç bu usûle uygun olarak ödenmelidir. İnsan önce namazla yükümlü olduğu zamanı tesbit eder ve o zamandan sonra hangi vakitten ne kadar borcu olduğunu tayin eder. Bu tayini yaparken hesapladığı miktarı kıldığı takdirde borcunu ödemiş olduğuna kalben inanacağı bir miktar belirlemek esastır. Hz. Mâhmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) kaza namazı borcu olanlara her vakit namazdan sonra o vakte ait bir kaza namazı kılmalarını tavsiye buyururlardı. Meselâ bugün sabah namazını edâ ettikten sonra borcu olan son sabah namazının farzını iki rekat kılarak kaza etmesini, öğle namazını edâ ettikten sonra borcu olan son öğle namazının farzını dört rekat kılarak kaza etmesini, ikindi namazını edâ ettikten sonra borcu olan son ikindi namazının farzını dört rekat kılarak kaza etmesini, akşam namazını edâ ettikten sonra borcu olan son akşam namazının farzını üç rekat kılarak kaza etmesini ve yatsı namazını edâ ettikten sonra borcu olan son yatsı namazının farzını dört rekat kılarak, vitr-i vacib’ini de üç rekat kılarak kaza etmesini ve bu şekilde her gün sistemli olarak kaza namazlarını ödemelerini tavsiye buyururlardı. Bu tavsiyelerine bir de şu müjdeyi ilave ederlerdi: “Eğer bir kimse kaza namazı borçlarını ödemeye niyet eder, bu şekilde sistemli olarak başlarsa ve bir gün sonra bile olsa irtihâl ederse Hakk Teala hazretleri “Bu kulum ihlâs ile söz vermişti, eğer ben ona ömür verseydim bu borcunu tamamlayacaktı.” diyerek tüm kaza namazı borçlarını siler, tüm kaza namazı borçları ödenmiş olur.”

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.26)