Genel

16Tem 2019

Takvâ ancak fena ve yasak edilmiş şeylerden uzaklaşmak, iyi ve işlenmesi emrolunan şeyleri yapmakla hâsıl olur. Çünkü emrolunan şeyleri terketmek kötü bir akıbeti gerektirir.

Takvânın bir kişide hâsıl olmasının yolu fazilet ve güzel ahlâklarla bezenmektir. Bu faziletlerden birisi de övülen bir güzel ahlâk olan şecaattir. Şecaat, üzerine varılması gerekli olan şeyler üzerine cesaretle yürümektir. Yiğitliktir, sabırla bir zorluğun üstüne gitmektir. Bunun uç noktası tehevvür, yani sonu düşünülmeyen hiddettir. Zıttı ise korkaklıktır ve nefiste kök salan bir haldir, üzerine varılması gerekli olan şeyden insanı alıkoyar.

Şecaatin şubeleri on ikidir:

  1. Affetmek (intikam almaya güç getirdiği halde içten gelen bir kolaylıkla cezaları affetmek).
  2. Ulu himmet (dünya saadet ve şekavetine pek aldırış etmemek, Yüce Mevlâ’nın hakkını ödemeye çalışmak).
  3. Sabır (elemlere, çilelere ve ürpertici korkulara karşı mukavemet etme kuvveti).
  4. Yiğitlik (korkunç ve tehlikeli anlarda sebat gösterip muvazeneyi bozmamak).
  5. Hilm (fazla öfke ânında mutedil olmak).
  6. Sükûnet (düşmanlık ve harblerde teenniyle hareket etmek).
  7. Tevazu (fazîlet erbabına mertebesine göre saygı göstermek).
  8. Akıllılıkla birlikte yiğitlik (güzel bir anıyı gerektiren ve aslında bir değer taşıyan şeylere karşı fazlaca istekli olmak).
  9. İyiliklerde ve sevâb kazandıracak hususlarda meşakkatlere katlanmak.
  10. Hamiyet (din ve namusu töhmetten korumak).
  11. Kalb yufkalığı (başkasına dokunan ezâ ve cefadan dolayı üzülüp incinmek).

(İmâm-ı Birgivî, Tarikatı Muhammediye, s.289-290)

15Tem 2019

Allâh (c.c.); şeytanın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’an-ı Kerim’in pek çok âyetlerinde bildirmiştir. Özellikle Adem ve Havva (a.s.)lara şeytanın yaptıklarını Araf Sûresi’nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor. “Ey insanlar, Allâh’ın vaadi elbet olacaktır. Sakın: sizi dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağrur etmesin. Çünkü şeytan düşmanınızdır; onu düşman bilin. O ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar diye -hevesata uymağa- davet eder.” (Fâtır s.5-6) İşte böyle mübarek âyet-i kerimelerle şeytanın düşman tanınması emir buyuruluyor. “And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Nihayet meleklere: ‘Âdem’e secde edin,’ dedik. İblisten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde bulunmadı.”(Araf s.10) “Allâh, ‘Ben sana secde etmeyi emir buyurmuşken seni ondan ne alıkoydu?’ buyurdu. O ise, ‘Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın,’ dedi.” (Araf s.11)

(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s. 147)

CİMA DUASI

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, ‘Bismillah, Allâh’ım şeytanı benden (bizden)ve vereceğin çocuktan uzaklaştır = Allâhümme cennibne’şşeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razagtenâ’ desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir ve kaza edilirse, o çocuğa ebediyyen şeytan zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhari)

14Tem 2019

Âmir ibn-i Rebia (r.a.) anlatıyor: “Ben Resûlullah (s.a.v.)’i, oruçlu iken misvak kullandığını sayamayacağım kadar çok gördüm.” (Buhari, Ebu Dâvud, Tirmizî)

İbni Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Oruçlu, günün başında ve sonunda misvak kullanır.” (Buhari)

Hadislerden anlaşıldığı üzere oruçluyken misvak kullanmak Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetinde olan bir davranıştır. Ancak bu konuda sünnet sarrafı olan mezhep imamlarımızın, tüm rivayetleri nazara alarak, bazı detaylar için de içtihat yaptıklarını görüyoruz. Oruçlu kimse için su ile ıslatılmış misvak ve fırça kullanmak, İmam Ebû Yûsuf’a göre mekruhtur. Oruçlu iken diş macunu sürülmüş fırça kullanmakta ise, mutlak mânada kerahet vardır. Sakınılması icabeder. Ama oruç bozulmaz.

Bir kimsenin diş fırçası ile dişlerini fırçalaması orucunu bozmaz. Çünkü kişi bunu ne yemekte, ne içmekte, ne de onunla gıdalanmaktadır. Fakat diş fırçalanırken tükürüğe eşit ya da tükürükten fazla olarak kan çıkar da onu yutarsa orucu bozulur. Şafî mezhebinde ise bir damla kan yutması dahi orucunu bozar. Bununla beraber diş macununu yutmak da orucu bozar. Fakat ağızda duyulan diş macunu tadı orucu bozmaz. (Ama mekruhtur.) Oruçlu olan bir kişinin diş fırçalarken ağzına hatayla su vb. bir şeyin kaçması da orucunu bozar. Dikkat edilmelidir. Oruçlu olan kişinin diş fırçası ile dişlerini fırçalaması doğru değildir.

Hanefî mezhebinde dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olsa bakılır; eğer az olur da içeriye geçmezse orucu bozmaz. Çünkü adet gereği bundan korunmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber çoğunluğu tükürük teşkil ediyorsa hüküm yine böyledir. Fakat çoğunluğu kan olur ve tadı duyurulur bir halde veya kanla tükürük eşit bulunursa, yutulunca oruç bozulur.

(İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtâr; Bezzâziye; Ömer Nasuhi Bilmen)

13Tem 2019

Allahü Teâlâ şöyle buyurdu: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan da sakının. Allah’tan korkun çünkü, Allah’ın azabı çetindir.” (Nisa s., 80)  buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e itaat etmek, sünnetini yerine getirmeye azami gayret sarfetmek, emrettiklerini yapıp yasakladıklarından kaçınmak her müslüman için vecibedir. Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, ümmetlerinin kendilerine itaat etmesini vacip kılmasın. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetini yerine getirerek, itaat eden kimse, Allah’ın farzlarını yerine getirip Allah’a itaat eder. Zira bir hadîs-i şerîf’inde Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kim bana itaat ederse o Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur. Benim emrime itaat eden, bana itaat etmiş, emirlerime isyan eden de bana isyan etmiş olur.” Allahü Teâlâ şöyle buyurdu: “O gün yüzler ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize keşke Allah’a itaat etseydik, peyambere de itaat etseydik’ diyeceklerdir.” (Ahzab s., 66)

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kur’an kendisini sevmeyen, lezzet almayan kimse için (lâfzı itibariyle) güç, (manası itibariyle) zor ve çetin sayılır. Kur’an-ı Kerim âdil bir Hâkimdir. Kim benim sözüme yapışır, Kur’an’ın mânâsını anlar, (lafzı itibariyle) Kur’an-ı Kerim’i ezberler, (hükmü ile amel ederse) kıyamet gününde Kur’an ile beraber haşrolunur. Kim ki Kur’an-ı Kerim ve benim hadisimi hor görürse dünya ve ahirette hüsrana uğramıştır. Benim ümmetime, benim sözümü tutmalarını, benim emirlerime itaat etmelerini ve sünnetime tâbi olmalarını emrettim. Benim sözüme razı olanlar Kur’an’a da razı olmuştur.”

(Kâdi ‘İyaz, Şifâ-i Şerîf, 377-388.s.)

12Tem 2019

Allâh (c.c.), şeytanın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’an-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde, hususiyle Adem ve Havva (a.s.)’a şeytanın yaptıklarını bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Şüphesiz şeytan, âdemoğlunun kan yolunda (damarlarında) dolaşır. Onun dolaştığı yeri açlıkla daraltınız.” Yani açlığa devam ederek bütün azanızı şeytanın şerrinden koruyun. Nitekim her türlü av hayvanları, mizaç ve tabiatlarının isteğine uygun şeylerle tuzağa düşürülerek avlandığı gibi insanlar da tabiatlarında olan çeşitli ve kuvvetli şehvetlerine, arzu ve isteklerine uygun şeylerle şeytan tarafından tuzağa düşürülmektedirler. Her azanın kendisine mahsus şehvet ye arzusuna meylinin çokluğu ve kuvveti şeytan için tam bir avlama vasıtası olur.

Fakih Ebû’l-Leys merhum, Tenbîü’l-Gâfilin kitabında, bu hususta bir takım haberler ve eserler nakil ve şeytanın kan damarlarında dolaşmasını bildiren Hadîs-i Şerif’i haber verdikten sonra şeytanın şerrinden Cenab-ı Hakk’a sığınmak hususunda da Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e uymaya memur olduğumuzu beyân etmek üzere İbn-i Abbas (r.a.)’den Nâs sûresinin kısaca tefsirini nakleder:

“Habibim, de ki: Nâsın (cin ve insandan hepsinin) Rabbine, nâsı yoktan var edip şeref, kuvvet ve kemâl derecesine eriştiren Rabbine, Efendisine, nâsın hakikî mâliki, nâsın ibadet ve taatına yegâne lâyık ve müstehâk olan Zat-ı Sübhan’a; zikirden kaçarak fırsat buldukça bütün nâsın kalblerine vesvese veren şeytanın şerrinden sığınır, iltica ederim.”

(Ahmed Kemâleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.187)

11Tem 2019

Akıllı ve şerefliler İslâm’a uzak kalamaz; ama kadere de kimse karşı gelemez.

Süheyl bin Amr (r.a.) şöyle rivâyet ederler:

“Resûlullâh (s.a.v.) zaferle Mekke’yi teşrîf buyurunca evime kapandım. Kapımı kapadım ve oğlum Abdullâh bin Süheyl’i, aramızı bulması için, Nebî (s.a.v.)’e gönderdim. Çünkü ben öldürülmeyeceğimden emîn değildim. Oğlum Abdullâh bin Süheyl gitti ve Nebî (s.a.v.)’e: “Yâ Resûlallâh, babam Süheyl bin Amr’a emân veriyor musunuz?” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) de:

“Evet, o, Allâh’ın emânıyla emniyyettedir, meydâna çıksın.” buyurdular ve sonra çevresindeki Ashâbı (r.a.e.)’ne:

“Sizden kim Süheyl’e rastlarsa, onu korkutmasın ki dışarı çıkabilsin. Yemîn ederim ki Süheyl akıllı ve şerefli bir kimsedir. Süheyl gibiler İslâm’a uzak kalamaz; fakat kadere de kimse karşı gelemez.” buyurdular. Abdullâh bin Amr (r.a.) babası Süheyl (r.a.)’in yanına gelip Resûlullâh (s.a.v.)’in buyurduklarını haber verince Süheyl (r.a.): “Vallâhi O Nebî (s.a.v.), büyük küçük herkese karşı şefkatlidir, güzel muâmelede bulunur.” dedi. Süheyl (r.a.) Nebî (s.a.v.)’e gitmek üzere ayağa kalkıyor; fakat geri dönüyordu. Resûlullâh (s.a.v.)’e bîat etmeden Huneyn Gazvesi’ne katıldı ve Ci’rane’de (Mekke’de Harem’in dışında Mikât mahallidir) Müslümân oldu. Resulullâh (s.a.v.) Efendimiz, o gün Süheyl (r.a.)’e Huneyn ganîmetlerinden yüz deve verdiler.

(M. Yûsuf Kandehlevî (r.âleyh), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), c.1, s.173)

İslâm târihinin mühim bir dönüm noktası olan Hudeybiye Musâlehanâmesi’ni imzâlayan Süheyl bin Amr (r.a.)’dir. Mekke’nin Fethi sırasında Müslümân olan Kureyşli’ler arasında Süheyl bin Amr (r.a.) derecesinde metânet gösteren hiçbir kimse bulunmamıştır. Buhârî Şerh-i Tecrîd’in kaydına nazaran, Hz. Ömer (r.a.)’in hilâfeti zamanında Süheyl (r.a.), bütün akrabâsıyla Şâm’ın Fethi’ne iştirâk etmiş, hemen hepsi bu gazâda şehîd olmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kirâm, s.315-318)

10Tem 2019

Salihlerden Ebû Sinan adında bir kişi anlatıyor: “Bir gün bir kişiye misafir olmuştum. Komşusunun kardeşi ölmüş. “Gidelim taziyede bulunalım” dedi. Gittik. Gördük ki çok ağlıyor ve kimsenin nasihâtini de dinlemiyor. Ben:

“Ey Kişi! Ölüm hepimizin kapısını çalacak olan bir şeydir. Niçin bu kadar ağlıyor, nasihât işitmiyorsun?” dedim. Bana:

“Nasıl işitmem! İşitiyorum. Fakat derdim çoktur. Kardeşim zâhmet içindedir. İçim dayanmıyor.” dedi.

Sabredemedim, kendisine:

“Kardeşinin zâhmet içinde olduğunu nasıl bildin? Gayba mı muttalî oldun?” dedim. Bana:

“Gaybdan söylemiyorum. Gördüğümü anlatayım, dinleyin: Gittik kardeşimi toprağa koyduk. Kabir içinden bir ses işittim, “Eyvah!” diye bağırıyordu. Bu kardeşimin sesidir, dedim. Kabrini açmaya başladım. “Sakin ol Yâ Fülan!” diye bir ses duydum. Tekrar örttüm. Gitmeye niyetlendim. Kabir içinden yine “Eyvah!” sesini işittim. Yine döndüm açmaya başladım. Önceki “Dek dur Yâ Fülan!” sesini tekrar işittim. Bu hal üç defa tekrarlandı. Üçüncü defasında kendi kendime, artık bunu açıp görmeliyim, dedim. Kabri kazdım baktım ki içi ateş dolmuş, ateşten bir kuşak beline sarılmış. Çok şaşırdım. Donakaldım. Belindeki ateşten kuşağı çıkarayım istedim. Elimi uzattım, çektim. Parmaklarım koptu, düştü.” diye anlattı. Elini çıkardı: “İşte görün.” dedi. Baktık, parmaklarını ateş yakmış ve düşürmüştü. “İşte kardeşimi bu halde gördüm. Nasıl ağlamayayım?” dedi. Hayret ettik. Biraz sonra kalktık, gittik. Evzaî isminde bir âlim vardı. Onun yanına vardım. “Acayip bir hadiseyle karşılaştım”, diye kendisine durumu anlattım. O da şaşırdı. Kendisine:

“Ey Evzaî! Yahudi ve Hristiyan ölür. Allâhü Teâlâ onların azabını göstermez. Ölen Müslüman’ın azabını halka niçin gösterir?” dedim. “Yahudi ve Hristiyan’ın cehennemlik olduğuna hiç şüphe yoktur. Amma Müslümanlar kendi müslümanlığına inanıp, “cehenneme girmeyiz” diyerek, mağrur olmasınlar, ibret alsınlar diye Allâhü Teâlâ Müslüman’ın ateşe girdiğini gösterdi.

Bunun sebebi budur.” dedi.

(Erzurumlu Mustafa Darir Efendi, Yüz Hadis Yüz Hikaye, s.127-128)

09Tem 2019

Süleyman (a.s.) devrinde güzel sesli ve güzel görünüşlü bir kuş vardı. Bir adam bu kuşu bin dirheme satın alır. Bir gün bir başka kuş gelir ve bu kuşu kafesinin üstünde öterek uçup gider. Bundan sonra o güzel sesli kuş susar, hiç ötmez. Kuşun sahibi, Süleyman (a.s.)’a gelip şikâyette bulunur. Süleyman (a.s.):

-“Onu bana getirin”, der. Kuşu getirdiklerinde Süleyman (a.s.) kuşa der ki: “Sahibin seni yüksek fiyatla satın aldığından onun sende hakkı var, sen niye ötmüyorsun?” Kuş cevaben:

-“Ey Allah’ın Peygamberi, ona söyle, ben bağımı çözmedikçe, kafeste bulunduğum sürece asla Ötmeyeceğim”, der. “Niçin”, der Süleyman (a.s.). Kuş:

-“Benim ötüşüm evlat ve vatan hasretindendi. Ancak bir kuş geldi ve bana “Senin kafeslere konman, güzel sesindendir; susar, ötmezsen kurtulursun. dedi.

Ben de onun için ötmüyorum”, diye cevap verir. Süleyman (a.s.) bunun üzerine adama:

-“Kuşun ne dediğini duydun mu?” der. Adamcağız.

-“Ey Allah’ın Peygamberi, onu salıver; çünkü ben onu sesi için kafese koymuştum”, der.

Süleyman (a.s.) da bin dirhemini vererek kuşu kafesten bırakıverir. Kuş: “Benim şeklimi ve sesimi güzel yapan, bana havada uçma kabiliyeti veren ve kafeste sabır etmek imkânı bahşeden Rabbimi tesbîh ederim.” diye öterek uçar, gider. Süleyman (a.s.) der ki: “Eğer kuş sabretmemiş olsaydı, feraha çıkamayacaktı, sabretti ve kurtuldu.”

Bu kıssada gerçekten nefsin sıfatlarından fani olup kurtulmaya işaret vardır. Zira kul zarurî ve kesin ölümünden önce kendi ihtiyarlayarak ölmedikçe; kendini hemen ölecekmiş gibi ölüme hazırlamadıkça hakiki hayâta ulaşamaz.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu k.s./ Musahabe 6 s.85-86)

08Tem 2019

Kisrâ’ya Mektubu :

«Bismillâhirrahmânirrahîm

Muhammed (s.a.v) Resûlullah’tan Fars Büyüğü Kisrâ’ya, Selâm hidâyete tâbî olanlara, Allâh (c.c.)’ya ve Resûlü (s.a.v)’e îman eden kimseler üzerine olsun. Onlar Allâh (c.c.)’dan başka ilâh olmadığına, O’nun bir olduğuna ve ortağı bulunmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederler. Ben seni Allâh’ın yoluna davet ediyorum. Zira ben diri olan kimselere haber vereyim ve inkâr edenler de Allâh (c.c.)’ın azâbını hak etsinler diye Allâh tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Eğer müslümân olursan selâmete erersin. Eğer sözümü dinlemezsen bütün mecûsîlerin günâhı senin boynuna olur.»

İmam Buhâri, İbn-i Abbâs (r.a.)’ın şöyle anlattığını yazıyor: Mektubu Abdullâh bin Huzâfe (r.a.)’le gönderdi ve Bahreyn hâkimine ver, o götürüp versin diye emretti. O da öyle yaptı. Bahreyn hâkimi de götürüp Kisrâ’ya verdi. Kisra mektubu okuduktan sonra yırttı. Bu haberi alan Resûlullah (s.a.v.) ona «Benim mektubumu yırttığı gibi mülkü parçalansın» diye bedduâ etti.

Bir mektub-u şerif de İran Şahı Nûşirevan’ın oğlu Perviz’e göndermiştir diye meşhurdur.

Bazı âlimler de şöyle yazmışlardır: Hz. Peygamber (s.a.v.) İran ve Rum krallarına mektub gönderdi. Hirakl okudu saygıyla dürüp kaldırdı. Hüsrev yırttı. Hz. Peygamber (s.a.v.) Hüsrev için «mülkü parçalansın» diye beddûa etti. Bir müddet sonra oğlu Şirveyh onu hançerle öldürdü ve az zamân sonra soyu kuruyup tükendi. Hirakl içinse hayırlı duâ etti. Onun mülkü devam etti.

(İmam-ı Kastalâni, İlâhi Râhmet Hazret-i Muhammed (s.a.v.), 1.c, 250.s.)

07Tem 2019

Ucûb (kendini beğenmek) duygusunu, kırmak isteyenin dört şeyi yapması gerekir:

  1. Başarıyı Allâh (c.c.)’dan görmek. Bir kimse, başarıyı Allâh (c.c.)’tan görürse, O’na şükürle meşgul olur, kendini ucbe kaptırmaz.
  2. Allâh (c.c.)’un kendisine ihsân buyurduğu nimetlere bakmak. Bir kimse, Allâh (c.c.)’un nimetlerini görürse, O (c.c.)’a şükür yolunu tutar. Amelini azımsar, iyilikleri ile ucbe kapılmaz.
  3. Amelinin makbul olmama ihtimalini de hesaba katıp düşünmek. Bir kimse, amellerinin kabul olmama korkusunu özünde taşırsa, ucbe kapılmaz.
  4. Daha önce işlediği günâhları düşünmek. Bir kimse, kötülüklerinin iyiliklerine ağır basacağından korkarsa, ucbü azalır. Durumu böyle olan nasıl ucbe kapılsın? Kıyamet Günü amel defterinden neler çıkacağını bilemez. Zira, ucbü ve sevinci, ancak amel defterini okuduktan sonra olacaktır. Mes’ud (r.a.)’ın şöyle dediği anlatılır: “Necat iki şeydedir: Takva ve niyet. Helâk iki şeydedir: Ümitsizlik ve kendini beğenmişlik.”

Vehb b. Münebbih (r.a.) şöyle demiştir: “Sizden önceki ümmetler içinde bir adam vardı, yetmiş yıl Allâh (c.c.)’a ibadet etti, Cumartesi gününden, cumartesi gününe orucunu açardı. Allâhü Teâlâ’dan bir istekte bulundu, arzusu yerine gelmeyince, kendi kendine şöyle dedi: “Eğer sende hayır adına bir şey olsaydı, arzun yerine gelirdi.” Allâh (c.c.) tarafından o anda bir melek indi, şöyle dedi: “Ey âdemoğlu! Nefsini küçülttüğün şu anın, ibadetle geçirdiğin yılların tümünden hayırlıdır.”

(Ebu’l-Leys Semerkandi, Tenbihü’l Gafilin, s.584-586)