Genel

05Haz 2019

Kur`an-ı Kerim`i indirildiği Arapça ile okumanın fayda ve hikmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Onlardan sadece bir kaç tanesini arz ediyoruz:

1.Kur`an`ı orijinal Arabçası ile okuyan ibadet etmiş olur, bu okuma insanı Allah`a yaklaştırır, anlamaksızın dahi olsa okuyorsa sevap kazanır. Anlayarak okuyan ise ücret üstüne ücret elde eder. Yüce Allah şöyle buyurur:  “Allah`ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Çünkü Allah, onların mükafatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Çünkü O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir. (Fatır s. 29-30)

2.Kur’an-ı Kerim’i Arapça okumak, Allah`ın bundan önceki kitaplarının başına gelen tebdil ve tahriften O’nu korumak içindir. Cenab-ı Hakkın mânâsını anlamasa dahi Kur`an`ı okuyanlara büyük mükafat vad etmesi, Kur`an`ın koruması ve bekası için en mühim saiklerden biri olmuştur.

Onun için insanlar Kur`an okumaya aşırı düşkünlük göstermişler, hatta bir kısmı Kur`an`ın hâfızı olmuştur. Kıraatın, Kurra ve hafızların çoğalıp her tarafa yayılması, Kur`an`ın dillerde deveranını netice vermiştir. Dolayısıyla hiç kimse onu değiştirmeye cür`et edememiştir.

3.Müslümanlar arasında dil birliğini sağlamak, dinî birliklerini kuvvetlendirmek, aralarında anlaşma ve yardımlaşma vesilelerini kolaylaştırmak, böylece saflarını kuvvetlendirmek, güçlerini artırmak, sözlerini yüceltmek.

4.Devamlı okuyanın yavaş yavaş düşünme ve anlamaya da yol bulacağını sağlamak ve onunla amel etme imkanını temin etmek. Bugün onu gafil okuyan, yarın onu hatırlayarak, düşünerek okur, yarın düşünerek okuyan da onun rehberliğinde amel etmeye başlar. Böylece okuyucu bir dereceden daha yüksek bir dereceye intikal eder.

(Zerkânî, Menâhilu`l-İrfan fi Ulûmi`l-Kur`an, s. 129-130)

04Haz 2019

1- Erken kalkmak
2- Gusletmek
3- Misvak kullanmak
4- Güzel koku sürünmek
5- Giyilmesi mubah olan elbisenin en güzelini giymek
6- Allâh’ın ni’metlerine şükretmiş olmak için sevinçli ve neşeli görünmek ve yüzük takınmak
7- Ramazân bayramında camiye çıkmadan önce tatlı bir şey yemek
8- Yenilen şeyin kuru hurma olması
9- Yenilecek olanın adedinin tek olması
10- Kurban bayramında kurban kesecek kimsenin kurban etinden yemek için yemeği namazdan sonraya bırakması
11- Namaza erkence davranıp sabah namazını mahalle mescidinde kılarak bayram namazı için namazgâha ve büyük camiye gitmek
12- Namaza giderken acele etmeyip sükûnetle yürümek
13- Namaza giderken Ramazân bayramında gizli ve Kurban bayramında açıktan tekbîr getirmek
14- Namazdan dönerken mümkünse başka yoldan gelmek

Mü’minlerle karşılaştığı zaman güler yüz göstermek Elinden geldiğince çokça sadaka vermek.

HADÎS-İ ŞERİF

Enes b. Mâlik (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in: “Allâh Teâlâ arz ve semâlara konuşma izni verse onlar Ramazân orucunu tutanları elbette cennetle müjdelerlerdi.” buyurduğunu rivâyet etmiştir. (Sahîh-i Müslim)

İbn-i Mâce (rh. a.) Ebû Umâme (r.a.)’den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri: “Bayram gecelerini ibâdetle geçiren kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü günde ölmez.” buyurmuşlardır. (el-Heytemî)

(M. Zihni Efendi, Ni’met-i İslâm, s.510)

03Haz 2019

(Kötü son), iki derecelidir. Biri diğerinden daha korkunçtur. Korkunç ve dehşetli olan derece, ölümün dehşetleri anında ve korkularının belirdiği çağda, kalbe ya şüphenin ya da inkârcılığın galip gelmesidir. Bu bakımdan ruh, ya inkârcılığın galebe çaldığı halde ya da şüphe halinde kabzolunur. Dolayısıyle kalbe galebe çalan inkârcılık düğümü, insanoğlu ile Allâh (c.c) arasında, ebedî bir perde olur. Bu ise, daimî bir uzaklık ve sonsuz bir azabı gerektirir.

Daha hafif olan mertebe ise, ölüm çağında kalbe dünya işlerinden birisinin, şehvetlerinden bir şehvetin sevgisinin galip gelmesidir. Dolayısıyle kişinin ruhu, o halde iken kabzolunur. Bu bakımdan kalbinin bununla müstağrak olması, başının dünyaya dönük ve yüzünün dünyaya müteveccih olduğunu gösterir. Ne zaman kişinin yüzü Allâh (c.c)’tan çevrilirse, Allâh (c.c.) ile arasına perde gerilir. Perde gerildiği zaman, azap iner; zira Allâh (c.c)’un alev alev yanan ateşi onları çepeçevre sarar. Kalbi dünya sevgisinden selîm olan ve himmeti Allâh (c.c.)’a yönelen bir mü’mine ise, ateş şöyle haykırır: “Ey mü’min! Geç çünkü senin nûrun benim alevlerimi söndürecek.” Bu bakımdan ne zaman mü’minin ruhu dünya sevgisinin galebe çaldığı bir halde kabzolunursa, durum tehlikelidir. Çünkü kişi neyin üzerinde yaşıyorsa, onun üzerinde ölür. Ölümden sonra kalp için ölüm çağında galebe çalan sıfatın zıddı olan bir sıfatı kazanmak mümkün değildir; zira kalplerde ancak âzâların amelleriyle tasarruf edilir. Oysa ölümden ötürü âzâlar iptal olunmuşlardır. Dolayısıyle ameller de iptal olunmuştur. Bu bakımdan herhangi bir ameli ölümden sonra ümit etmek boşunadır.

(İmam Gazali, İhya-u Ulumuddin, s.585)

02Haz 2019

Sadaka-i fıtır (fıtır sadakası) Ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisab miktarı bir mala sâhip bulunan her Müslümânın vermesi gereken vâcib bir sadakadır. Fitre, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, fecrin doğuşundan itibaren vâcib olur. Bayram namazına çıkmadan verilmesi daha iyidir. Zamanında ödenmeyip sonraya kalan fitreler ise, mümkün olan ilk fırsatta ödenmelidir. Buğday veya buğday unundan en az  (520 dirhem: 1667 gr.) yahud karşılığı para verilir. Çocuklar için velilerinin vermesi uygundur.

HER MÜSLÜMÂN SADAKA VERMELİDİR

İhtiyaçlarımızdan fazla olan giyecek, yiyecek, içecek gibi şeyleri Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in ahlâkına uyarak tasadduk etmemiz ve toplayıp saklamamız hakkındadır. Sadakasız bir gün geçirmemeye dikkat etmeliyiz. Mal cinsinden sadaka verecek bir şey bulamadığımız takdirde, Kur’ân okumak, Allâh’ı tesbih etmek, salat ve selâm getirmek suretiyle sadakada bulunmalıyız. Çünkü, bir hadîs-i şerîfte; “İyilik yapmak kötülük kapılarından korur.” buyurulmuştur. Verilen bir sadaka ile o günün getireceği şer ve bela sadakayı veren kişinin üzerinden uzaklaşmış olur.

Musâ’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre, dedi ki: Peygamber (s.a.v.)  şöyle buyurdu; “Her Müslümânın sadaka vermesi gerekir.”

(Ashâb) dediler ki: “Verecek bir şey bulamazsa?”

“Elleri ile (san’atta veya işte) çalışır. Böylece kendisi faydalanır ve (kazandığından) sadaka verir.» dedi.

(Ashâb) dediler ki: “Gücü yetmez veya çalışamazsa?”

Peygamber (s.a.v.): “Yardım istiyen ihtiyaç sahibine (sözle veya işle) yardım eder.” dedi.

(Ashâb) dediler ki: “Bunu da yapamazsa?”

Peygamber (s.a.v.): “İyilik emreder, yahut hayırlı şey emreder.” dedi.

(Ashâb)  dediler ki: “Bunu da yapamazsa?”

Peygamber (s.a.v.); “Kötülük işlemekten kendini alıkor.

Çünkü bu, onun için bir sadakadır.” dedi. (İmâm Buhârî, Edebü’l  Müfred)

(İmam-ı Şa’rani, El-Uhud’ül Kübra, s. 180)

 

01Haz 2019

Kadir gecesi çoğu senelerde Ramazan’ın yirmiyedinci gecesinde bulunur. Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu: “Gerçek biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik” (Kadir s. 1) Keşşaf sahibi şöyle demiştir:

“Kadir gecesi, bütün işlerin o gece takdir edildiği gece demektir. Nitekim Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: “(O, bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden bir emir ile o zaman ayrılır.” (Duhan s. 4)

Bazıları: “Bu gece, diğer gecelerden daha şerefli olduğu için Kadir gecesi denildi” demişlerdir.

Hakk Teâlâ: “Kadir gecesinin (şerefini) sana bildiren nedir? Sen onun faziletinin sonucuna, kadrinin yüceliğine ve nihayetine erişmedin. Fakat biz sana kadri beyan edelim. Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Onda melekler ve ruh iner de iner.” (Kadir s. 2-5) buyurdu.

Resûlullah (s.a.v.): “İsrâiloğullarmdan kimseye, bin ay ibâdet etmeyince âbid demezlerdi” buyurdu.

Ashâb-ı Güzîn (r.a.e.) işitince üzüldüler, “Bunu kim yapabilir?” dediler. Bunun üzerine Allâh (c.c.) Kadir Sûresini gönderip, o gecenin kadrini bildirdi. Böylece Allâh (c.c.) Peygamber (s.a.v.) ümmetine o bin aydan hayırlısını verdi. O gecede melekler ve ruh iner. Burada ruhdan maksat Cebrail (a.s.)’dır.

“Rablerinin izni ile her bir iş için… O (gece) tanyeri ağarıncaya kadar bir selâmdır.” (Kadir s. 4-5) ayetindeki “her bir emir”den maksat, kullar üzerinde bir yıldan bir yıla takdir olunan bütün işler ve amellerdir. “Selâm” demek, melekler o gecede mü’minlere uğrar, selâm verirler demektir.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim Kadir sûresini okursa Allâh (c.c.) o kişiye Ramazan ayını oruç tutmuş gibi ve Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevâb verir.”

(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Aşıkların Nurları, s.375)

31May 2019

Kadir sûresinde. “Biz onu indirdik” âyetindeki “onu” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’i göstermektedir. Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’i, Kadir gecesinde Levh-i mahfuzdan dünya göğündeki Sefere ve Ketebe meleklerine indirdi.

Sonra Allâhü Teâlâ: “(Ey Nebiyy-i Zîşân), Kadir gecesinin faziletini sana hangi şey bildirdi” yâhud: “(Ey Habîb-i Edîb’im), eğer Allâhü Teâlâ sana Kadir gecesinin azametini ve Kur’ân-ı kerîm’de olan şeyi bildirmemiş olsa idi, sen onu anlayamaz, ona muttalî olamazsın. Lâkin Allâhü Teâlâ Kadir gecesinin azâmetini ve Kur’ân-ı Kerîm’de olan hikmetleri sana bildirdi”demiştir. Kadir gecesini, muazzam ve hikmetler gecesi şeklinde tefsîr eylemişlerdir. Kadir gecesi, o mübarek gecedir ki, Allâhü Teâlâ “Katımızdan her hayırlı iş o gecede ayırt edilir.” (Duhan s.4)

Sonra Allâhü Teâlâ: “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır” (Kadr s. 3) buyuruyor. Ya’nî, Kadir gecesinde işlenen bir sâlih amelin, kendisinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan hayırlıdır.

“O gecede melekler ve rûh Rablerinin emriyle inerler.” Her hayırlı iş için buyuruldu. Sonra: “Kadir gecesi selâm ve selâmettir” buyurdu. “Tan yeri ağarıncaya kadar” buyurularak sûre bitiriliyor. O gece hastalık, falcılık olmaz. Bâzıları selâmdan murad, meleklerin yeryüzündeki mü’minlere selâm vermeleridir ki, sabaha kadar devam eder demişlerdir.

Nebi (s.a.v.) buyurdu ki: “Kadir gecesinde bir kerre İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîmi hatm edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbîh, bir tehlîl, bir tahmîd söyleyen, benim yanımda, yediyüz bin tesbih, tahmıd ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılanı, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibâdetle geçirenden daha çok severim.”

Nebi (s.a.v.) bu gece şöyle duâ edilmesini tavsiye etmişlerdir: “Allâhümme inneke afüvvün tuhıbbul afve fa’füannî” (Allâh’ım! Sen affedersin; afvetmeyi seversin günahlarımı affet!) diye duâ et.

(Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunye’tü-tâlibîn, s.300-302)

30May 2019

29 Mayıs Salı günü öğleye doğru kır atının üstünde beraberinde hocaları ve ordu kumandanları olduğu hâlde muhteşem bir alayla Topkapı’dan İstanbul’a giren Pâdişâh’ın yanında, çok sevdiği hocası Akşemseddîn de vardı. Fâtih Sultan Mehmed Han çok genç olduğu için herkes Akşemseddîn’i pâdişâh sanıyordu. Ona demet demet çiçek sunuyordu. Akşemseddîn, Genç pâdişâhı göstererek; “Sultan Mehmed ben değilim, odur” dedi. Sultan Mehmed de; “Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim ama o benim hocamdır. Şehrin manevî fâtihidir” dedi. Sultan, Türk askerlerinin kale burçları dâhil her taraftan göklere yükselen ezan ve tekbir sesleri arasında, Ayasofya önüne geldi. Genç Sultan, yerlere kapanan ahâli, rahip ve eski Ortodoks patriğine karşı; “Kalkınız! Ben sultan Mehmed, size ve bütün ahâliye söylüyorum ki, bu günden îtibâren hayâtınız ve hürriyetiniz hususunda benim gazâbımdan korkmayınız” diye hitâbda bulundu.

Bütün san’at ve ticâret erbâbıyla ahâlinin dîn, mezheb hürriyetini te’min eden bir ferman yayınlayan sultan Mehmed, Ayasofya’nın Cuma gününe kadar câmi hâline getirilmesini emretti. Maiyyetiyle Ayasofya’ya gelen Fâtih, İstanbul’da ilk Cuma namazını burada kıldı. 655’den 1453’e kadar devam eden bir ideâlin (Feth-i mübîn) gerçekleştirildiği, fetihnamelerle bütün İslâm âlemine müjdelenip dünyâya ilân edildi.

İstanbul fethedilmekle, Osmanlı Devleti toprakları arasında sıkışıp kalan, mevcudiyeti ve siyâseti ile dâima bir tehlike teşkil eden, bin yüz yirmi üç senesi İstanbul’da geçen bin dört yüz seksen senelik Roma İmparatorluğu’na son verildi. Osmanlı Devleti’nde yükselme devri başlayıp, çihân-şümul hâkimiyet fikri gelişti. İnsanlığı îmân birliği içinde bir tek devlet ve hükümdar hâkimiyetinde toplamak için teşebbüse geçildi. Fetihle beraber İstanbul sefahat yeri olmaktan çıkarılarak ilim ve kültür merkezi hâline getirildi. Osmanlılar her gittiği yerde olduğu gibi, İstanbul’da da medrese ve kütüphâneler açtılar.

(Fetihnâme-i İstanbul; (Kıvâmî)

29May 2019

29 Mayıs’da Sultan Menmed Han, sabah namazından sonra güneş yükselince iki rek’at namaz kılarak kılıcını kuşanıp ata bindi ve askerlerine; “Şimdi parlak bir cihâd için birbirinizi teşvik ediniz, zafer için üç şart esastır. Niyetinizi hâlis edip, emirlere itaat ediniz. Yâni tam bir sükûnet ve intizâm ile verilen emirleri eksiksiz icra edip, yaptırınız, îmânınızın verdiği galeyan ile muhârebeye koşunuz. Bu işte liyâkatinizi ortaya koyunuz. Zillet geride, şehâdet ileridedir. Bana gelince, sizin başınızda döğüşeceğime yemîn ederim. Herkesin ne suretle hareket ettiğini bizzat tâkib edeceğim” deyip, hücum emrini verdi. Allâhü teâlânın rızâsı için cihâda niyet etmiş olan Osmanlı askeri; “Ya cennet! Ya İstanbul!” diyor ve iki yerden başka bir makama gitmek istemiyordu. İslâm mücâhidleri arkadaşlarının yaralanmasına, şehîd olmasına aldırmadan; “Allâh Allâh” nidalarıyla hücuma geçti. Ellerine geçirdikleri her türlü vâsıtalarla surlara tırmanmaya çalışıyorlardı.

Fethin bir süre gecikmesi üzerine yerinde duramayan Fâtih, Akşemseddîn’i davet etti. Fakat o, taarruz başlamadan önce çadırına girerek rahatsız edilmemesini söylediğinden, kimse çadıra giremedi. Bunun üzerine Sultan kendisi gitti. Çadırın bir kenarından baktığında, Akşemseddîn kuru toprak üzerinde diz çökmüş, ellerini açmış Allâhü teâlâya yalvarıyor, zamanın sahibini, en büyük evliyâsını imdada göndermesini arzuluyordu. Sultan Mehmed Han da elini açıp; “Âmin” dedi. Her ikisinin gözlerinden yağmur gibi yaşlar aktı. Sultan Mehmed Han oradan ayrılıp otağına doğru gelirken, Bizans surlarına baktı. İslâm askerinin önünde; beyaz elbiseli, yeşil sarıklı başka bir ordunun daha hücum ettiğini gördü. Çok geçmeden Ulubatlı Hasan, otuz kadar arkadaşıyla ilk defa surlar üzerine Osmanlı sancağını dikti ve oracıkta şehîd edildi. Osmanlı kuvvetleri muhtelif bölgelerden dalga dalga İstanbul’a girmeye başlamışlardı.

(Tâc-üt-Tevârih, c.2 s.268)

28May 2019

Şerîatte takvanın genel ve özel olmak üzere iki manası vardır.

Genel Mânâsı: Âhirette zarar doğuracak, azaba sebep olacak şeylerden sakınıp uzaklaşmak. En aşağı derecesi: İnsanı ebediyen ateşte bırakacak olan şirkten kaçınmaktır. En yukarı derecesi; kalbi Cenâb-ı Hakk’tan uzaklaştırıp başkasıyla meşgul eden her şeyden uzak tutup onu yalnız Allâh (c.c.)’a çevirmektir. İşte hakikî takvâ budur.

“Allâh’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece korkun!” (Ali İmran s. 102) mealindeki âyetten de murad budur.

Özel Mânâsı: Şerîatte meşhur olanıdır. Nefsi azaba müstahik edecek şeylerden korumak.

Bunda da ittifakla büyük günâhlardan uzaklaşmak gerekir. Küçük günâhlara gelince, bazılarına göre küçük günâhlar, büyük günâhlardan uzaklaşılmakla temizleniyor. Bu itibarla küçük günâhlardan dolayı kişi azaba çarptırılmaz.

Bazılarına göre küçük günâhlardan da sakınmak lâzımdır. Çünkü müfessirler Âyet-i Kerîmelerde geçen (büyük günâhlar) ibaresini şirkin çeşitleri üzerine hamletmişlerdir. Bu bakımdan büyük günâhlardan sakınmakla küçük günâhların temizleneceği kat’î değildir. Ehl-i Sünnet’e göre büyük günâhlardan kaçınmakla beraber küçük günâhlardan dolayı azaba uğramak mümkündür.

Bu iki çeşit günâhı ayrı ayrı mütalâa etsek dahi, büyük günâhların sayısı yakînen bilinmez. Bazısı yetmiş yedidir, bazısı yüzdür, bazısı yedi yüzdür, demiştir.

Tirmizî (r.âleyh)’in rivayet ettiği, İbnü Mâce ile Hakim’in “hasendir” dediği bir Hadîste Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlar ki: “Kişi müttakîler derecesine ulaşamaz, bir beis var endişesiyle yapılmasında bir beis olmayan şeyleri terk etmedikçe.” Bu Hadîs küçük günâhlardan sakınmanın lüzumunda kat’î ve sarihtir.

(İmam-ı Birgivî, Tarikatı Muhammediye, s.94-96)

27May 2019

Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonra, gerek ashabı kiram, gerekse ümmetden, hiçbir kimsenin Ebu Bekir Sıddık (r.a.)’dan daha üstün olmadığını bilmek ve bunu hak görmek Ehli Sünnet şiarıdır. Ebu Bekir Sıddıkın Resulullah (s.a.v.) dan sonra, Müslümanların halifesi olduğunu kabul etmek lazımdır. Ebu Bekir Sıddık (r.a.)’ın diğer sahabe üzerine üstünlüğü. Kur’an ve hadisle sabittir. «Hani onlardan ikinin ikincisiydi, inkar edenler kendisini (Mekkeden) çıkardıkları sırada ikiside mağarada iken arkadaşına. Üzülme, Allah bizimle beraber diyordu.» (Tevbe s. 40) Ebu Bekir (r.a.)’dan başka hiç kimsenin sahabi oluşu ve diğer ashabdan da üstün olduğu, ayrıca ikinin ikincisi olduğu ayetle sabit değildir. Bu mevzuda haber ise (s.a.v.) Efendimizin şu Sözüdür: «Ebu Bekirden başka hiçbir kimse yok ki, ben ona İslam’ı arzederken tereddüd etmemiş olsun. (Ebu Bekir müstesna, o tereddütsüz kabul etti.) » Ashabı kiramın büyükleri Ebu Bekir Sıddık (r.a.)’ın hilafeti hakkındaki lttifakları (s.a.v.) Efendimizin hadisiyle vuku buldu. İrtihalinden birkaç gün önce, bana bir kağıt kalem getirin Ebu Bekir için yazayım ki onun hakkında iki kişi  dahi ihtilaf etmesin buyurdu. Ebu Bekir (r.a.)’in hilafeti iki sene dört ay devam etmiş, vefatı yaklaşınca Hz. Osman (r.a.)’ı çağırmış, şunu yaz demişti: «Bismillahirrahmanirrahim. Şu, Ebu Bekir bin ebi Kuhafenin, dünyadan çıkmak üzere olduğu, Ahirete de başladığı anda yazılan bir mukaveledir Ben Ömer İbni Hattab’ın halife olmasını istiyorum. Eğer adaletli davranırsa ki, benim O’nun hakkındaki zannım ve reyim de odur…» Bu yazıdan sonra mektubu mühürledi. Ashabı kiramın hepsi kltapda adı reçen Hz. Ömer (r.a.)’ın hilafetinde ittifaka varıp biat ettiler.

(Sevâd-ı Âzam, Hakim es-Semerkandî, s.114)