Genel

30Eki 2019

Huzeyfe bin Yemân (r.a.)’den rivayetle Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Dünyâyı âhirete tercih edeni, Allâhü Teâlâ üç şeye müptelâ eder: Kalbinden hiçbir zaman gam gitmez. Hiçbir zaman zengin olmayacak fakirliğe düşer. Doymayan bir hırsa tutulur.” Bir rivayette de: “Öyle meşgul olur ki, hiçbir zaman boş vakti bulunmaz” buyruldu.Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Dünyâ sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır. Dünyâyı terk etmek bütün ibâdetlerin başıdır.”

Resûlullah (s.a.v.) zamanında bir fakir vefât etti. Elbisesinde iki dirhem (gümüş) buldular. Resûlullah (s.a.v.):  “Bu iki gümüş, onun kalbinde iki ateş alâmetidir”, yani derecesini düşürürler buyurdu. Ama Abdürrahman bin Avf (r.a.), o zenginliği ile beraber Cennetle müjdelenen on kişiden biri olmuştur. Buradan anlaşıldı ki, bütün dünyâ, bir kimsenin olsa ve o Allâhü Teâlâ’nın emir ve yasaklarına riâyet etse ve gönlünü bu mala mülke bağlamasa, kötü değildir.

Kimyâ-yi Saâdet kitabında diyor ki, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Mal ve makam sevgisi, kalpte nifakı, suyun sebzeyi büyüttüğü gibi büyütür” buyurdu. Bir Hadîs-i Şerîf’te de: “Mal ve makam sevgisinin, müslümânın dînine yaptığı zarar, koyun sürüsüne saldıran iki aç kurdun bu sürüye verdiği zarardan büyüktür” buyurdu.

Allâhü Teâlâ, “Şu âhiret yurdunu (Cenneti), yeryüzünde büyüklük ve makam aramayanlara veririz” (Kasas s. 83) buyuruyor.

O halde, ariyet olarak, yani birkaç gün kullanman için sana verilen mal ve makama, rütbeye mağrur olma! Beş günlük fânî devletle övünme! Zira çok yakında ecel seli gelir. Bu güzel manzara ve rahatlık sebeplerini, temeli sakat ömür binasını siler götürür.

(Mevlana Muhammed Rebhani, Riyad’ün Nasıhin, s.530-531)

29Eki 2019

Kasden bir mü’mini öldürmek hususunda âlimler çeşitli görüşler belirtti.Bâzıları, o ebedî cehennemde kalır, derken; bâzıları da, o Allâh (c.c.)’nun arzusunda kalır: Dilerse bağışlar, dilerse azap eder, dediler. Ebedî cehennemde kalır, diyenlerin en önemli delili, Salim b. Ebî Caad tarafından yapılan bir rivayettir. Şöyle anlatır: “Ibn Abbas (r.a.)’ın gözü kapandıktan sonra yanında bulunuyordum. Biri ona geldi ve şöyle dedi:

“Bir mü’mini kasden öldüren kimse için ne dersin?” “Onun cezası, ebedî cehennemdir” dedi. O kimse, tekrar sordu: “Peki, sonradan tevbe eder, yararlı işler yapar ve hidâyete ererse, ne buyurursun?” “Hidâyeti bulmuş olur. Nefsimi kudret elinde tutan Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki, anlattığın mânâda âyet nazil oldu. Onu nesheden bir başka âyet nazil olmadı.”

Âyet-i Kerime’de şöyle buyruldu: “O kimselerdir ki, Allâh ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allâh’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar…” (Furkan s. 68)

Ve bu âyetten sonra da, şöyle buyuruldu: “Ancak bir kimse tevbe eder, iyi amel işlerse, işte Allâhü Teâlâ, bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir…” (Furkan s. 70)

Adam öldürmenin yanı sıra kişinin intihar etmesi hakkında da bir çok Âyeti Kerime ve Hadis-i Şerif mevcuttur.

Ebû Hüreyre (r.â.) yolu ile gelen Resûlullah (s.a.v.) Hadîs-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Bir kimse, zehir içerek kendini öldürürse, içtiği zehir elinde olduğu hâlde ebedî cehennemde içerek kalır. Bir kimse, kendini bir demirle öldürürse, cehennem ateşi içinde ebedî olarak, o demiri karnına sokar, durur.”

Ayrıca, Resûluliah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Bir kimse, kendisini neyle öldürürse Kıyamet Günü, o şeyle azap olunur.”

(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihül Gafilin Bostanül Arifin, s.882- 883)

28Eki 2019

Tam adı Muhammed bin Ahmed el-Beyrûnî el-Harizmî’dir. Beyrûnî’nin doğduğu bölgenin Türklerin hâkim olduğu bir bölge olmasına ve kendisinin de ana dilinin Türkçe olduğuna bakarak; Harezm’in yerli Türklerinden olduğu kaynaklar tarafından kabûl edilmektedir. Beyrûnî, civar arâziye hâkim yüksek bir yerden geniş düzlük bir alana bakılınca ufukta gözlenen alçalış açısı ve gözlem yerinin ufuk düzlemine göre yükseltisi ölçü verileri aracılığı ile dünyânın çapını belirleme metodunu uygulayarak, çapı 25000 mil olarak tesbît etmiştir. Demek ki Beyrûnî, Newton ve Pi-card’dan hem de 700 yıl önce tam bir doğrulukla bu işi tesbît etmiş bulunuyordu. Bu metod, iki nokta arasındaki boylam farkını o iki nokta arasındaki uzaklık ile enlem farkı bilgilerinden çıkarmaya dayanır. Dolayısıyla Beyrûnî, boylam belirlenmesinde de tutarlı metodların ilk sâhiblerindendir.

Alman ilim adamı Sigrid Hunke der ki: “Müslümânların üniversal fikirli Aristosu, büyük Türk bilgini Beyrûnî (9731043) dünyânın güneş etrafındaki dönüşünü müzâkere ve münâkaşa mevkiine koyan ilk âlimdir.” Astronomi konularına ait mükemmel eserler yazmıştır. Astronomi cetvelleri XII. asırda İspanya’lı bir yahudî tarafından İbrânîceye tercüme edilmiştir. Beyrûnî’nin en önemli eseri “Âsâru’l Bakıyye”dir. İran, Suriye, Yunan, Yahudî, Hıristiyan, Saba ve Arap takvimleri ve bayramları üzerinde bir eserdir. Eserde Hint astronomisine kırk bölüm ayrılmıştır. Ayrıca usturlab, planisfer, yıldızların hareketlerini gösteren küreler hakkında eserler yazdığı gibi, Sultân Mes‘ûd’a da astronomi tabloları yaptı. Her gün kendi etrafında bir defa ve yılda bir defa da güneşin etrafında dünyânın döndüğü kabûl edildiği takdîrde de astronomik verilerin doğru çıkacağına inanmıştı. Ayrıca bir astronomi ansiklopedisi yazmıştır. “Âsâru’l Bakıyye” isimli eserinde matematik ve astronomiye dâir daha birçok keşifleri olduğu anlaşılmaktadır.

(İhsan Kurt, Bilim Tarihinde Keşiflerin İç Yüzü, s.40-117)

27Eki 2019

Abdullah bin Menâzil buyurdu ki: “İnsanlar senin sûi zannından, sen de nefsinin vesvese ve hevasından kurtulduğun vakit, senin için vakitlerin en fazîletlisidir. İnsanlar edebe, ilimden çok daha fazla muhtaçtır. Hayadan bahseden, ama kendisi Allahü Teâlâ’dan haya etmeyen kimseye ne kadar şaşılır. İhtiyâcı olmayan bir şeyi kendisine lâzım kılan, ihtiyâcı olan bir şeyi zayi etmek durumunda kalır.

Allahü Teâlâ çeşitli ibâdetleri bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfar etmeği buyurdu. İstiğfarı en sonra söyledi. Böylece kula, bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve mağfirelt dilemesi lâzım oldu.

Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibâdet yapmaktan hayırlıdır. Kendisinden ilim öğrendiği zât-ta, ayıb ve kusur arayan, o zâtın ilminden, feyiz ve bereketinden istifâde edemez. Tevekkül sahibi kimse, her şeyden yüz çevirip Allahü Teâlâ’ya dönen kimsedir.

Farzlardan birini eda etmeyen, sünneti yapmama belâsına yakalanabilir. Sünneti terk edenin ise bid’ate düşmesi muhakkaktır. Sâhib olduğun vakitlerin en faziletlisi; nefsinin istek ve arzularından kurtulduğun ve halk için sû-i zanda bulunmadığın vakittir.

Nefsi için bir hizmetçi istemediği müddet zarfında kul, kuldur. Kendisi için bir hizmetçi istedi mi, yüksek derecesinden düşmüş ve kulluğun âdabını terk etmiş olur. Çünkü başkasının kendisine hizmet etmesini istiyecek kadar nefsini büyük görmüştür.

Eğer bir kul, bütün ömrü boyunca bir an riyasız ve nifaksız kalırsa, o bir ânın bereketini tâ ömrünün sonuna kadar duyar. Ârif kimse, Allâhü Teâlâ’dan gelen hiçbir şeyi acâib karşılamaz.

(İslam Alimleri Ansiklopedisi)

26Eki 2019

Allâh herkese yaratılışta hakkını vermiştir. Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Yaratan hiç bilmez olur mu?” (Mülk s. 14) Bu kelâma, yakînen îmân eden; Allâh’ın, kulları hakkındaki hükmüne râzı olmuş demektir. Allâhü Teâlâ; kadın ve erkek her iki cinse de kapasitelerine ve kudretlerine göre farklı sorumluluklar vermiştir. Herkes, kendine çizilen sınıra razı olsa, sosyal düzen de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Her iki cins, kendi fıtrî özelliklerini koruyacak ve bu sayede; işsizlik, maaşların yeterli olamaması gibi problemler de ortadan kalkacak veya en aza inecektir.

Kadınlar, devlet başkanı olamaz. Bunda ittifak vardır. Kadın; fıtratı icabı nârin, zayıf, duygusal ve merhametli olduğundan ve tesettür ile mükellef bulunduğundan, devlet başkanlığı mesleğine uygun değildir. Evli ise kocasının yönetimi altında, bekârsa babasının velâyeti altındadır.

Kocasının izni olmadan, mahremsiz sefere çıkamaz. Resûlullah (s.a.v.), “Siz kadınları Allâh (c.c.)’un emâneti olarak aldınız.” buyurarak devamında erkekler üzerine kadınlar için mükellefiyetler vasiyyet etmiştir. (Vedâ Hutbesi)

Bununla birlikte kadına, nafaka (evin geçimini temin etmek) ve sükna (kalacak yer temin etmek) farz değildir. Bütün bunlar erkeğin vazifesidir. Kadının malı, yalnız kendisine aittir; evin nafakası için harcamaya zorlanamaz. Tamamen kendi tasarrufundadır. Mehîr hususunda da böyledir. Mehri kendine aittir. Evlatlara hayatta iken verilecek hîbe ve hediye konusunda erkekle kız çocuk arasında eşit muamele yapılmak mecburiyeti vardır.

Resûlullah (s.a.v.); Nu’man ibn Beşîr (r.a.)’in babasına bunu emretmiştir. Erkekle kadının hissesinin farklı olması mirastadır. Zira Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de: “…erkeklerinizden iki şahid getirin; eğer iki erkek şahid olmazsa şahidliklerine razı olduğunuz bir erkek ve iki kadın şahidlik eder, eğer ikisinden biri yanılırsa, diğeri (diğer kadın) ona hatırlatır…” (Bakara s. 282) buyuruyor.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, 255.s.) (Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar)

25Eki 2019

Allâhü Teâlâ’nın ve Resûlü (s.a.v.)’in emirleri ve yasakları konusunda, Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği konular hakkında maddeci aklın kafalara soktuğu ve zihinlerde oluşturduğu niçin-neden ve nasılları ve bunun gibi sorular ve evhamlara yer ve değer vermemelidir.

Tamamı ilahi vahiy olan Kur’an’ın güneşi ile aydınlanmış ve Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’in irşadıyla bereketlenmiş manevi akla sahip olmak ve bezenmek lazımdır. Allâhü Teâlâ’nın ve Resûlü’nün emirleri ve yasakları konusunda insanları doğru yola götüren ebedi ve sermedi saadete erdiren ve cennet kapılarını sonuna kadar açan ilahi vahyin nurundan feyiz alan manevi akla uyulmalıdır. Çünkü o büyük sahrada yolunu kaybetmiş kimselere en doğru yol göstericidir. Bütün dehşet ve korkulara düşenler için en güvenilir yardımcı ve bütün hastalıklara en güzel deva ve şifadır. Hayat boyunca da bu imândan ayrılmamalı, inançsızlıkla ve günâhların kiri ile onu söndürmemelidir.

Kalbde ve kafada imân nurunun daha da parlaması, hayat boyunca bu aydınlığın daha geniş bir alana yayılması için, Kur’an-ı Kerim’in ve Resûlü Emin (s.a.v.)’in emir ve yasaklarına uyulmalıdır. Onların gaybden verdikleri haberlere tereddütsüz inanılmalı ve kabul edilmeli. Bunun için herhangi bir delil aranmamalıdır. Çünkü imân etmekle sorumluyuz, delil aramakla değil. Sorumlu olduğumuz konuları mutlaka yapmalı, sorumlu olmadığımız konularda susmasını bilmeliyiz.

Zaten manevi akıl insana bu özellikleri gösterecektir. Allâhü Teâlâ Yüce Habibi (s.a.v.)’e: “Emrolunduğun gibi doğru ol.” buyurmuştur. O (s.a.v.)’e emrolunduğunun delillerini ara dememiştir. Allâh (c.c)’un emrine delil isteyerek ilk itiraz eden şeytan olmuştur. Şeytan zavallı aklı ile yaratılışının unsuru olan ve her şeyi yakan, yok eden ateşi; nema ve hareket kaynağı olan topraktan üstün sanmıştır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.291)

24Eki 2019

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kalbinde, zerre kadar kibir bulunan cennete giremeyecektir.” Aradan biri sordu: ”Elbisemin temizliği bana bir üstünlük duygusu verir. Ayakkabımın bağları beni sevindirir. Kamçımın sapı da bana bir hoşlanma duygusu verir. Benim bu hâllerim kibir sayılır mı?” Buna karşılık, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allâh (c.c.) güzeldir; güzelleri sever. Sonra Allâh (c.c.); kulunda nimetinin eserini görmeyi de sever. Kötümseri, kötümserlik çıkaranı sevmez. Kibirli, hakkı hiçe sayan, halka yan gözle bakarak küçük görendir.”

Hz. Hasan (r.a.)’den naklen, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu anlatıldı: “Bir kimse, ayakkabısını diker, elbisesini kendisi yamar, yüzünü Allâh (c.c) için secdeye kapatırsa o kimse, kibirden berî olur.”

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir kimse, kaba (yün) elbise giyer, yamalı ayakkabı giymekten utanmaz, bineğine kendisi biner, koyununu kendisi sağar, zavallı kimselerle oturup kalkmaktan utanmazsa Allâh (c.c.) ondan kibri alır.”

Kibir, kâfirlerin ve firavunların huyudur. Ama tevazu, peygamberlerin ve sâlih kulların huyudur. Çünkü Allâhü Teâlâ kâfirleri anlattı ve şöyle buyurdu: “Çünkü onlara “Allâh (c.c.)’dan başka ilâh yoktur” denildiği zaman, büyüklük taslarlardı.” (Saffât s. 35) Karun, Firavun ve Haman’ı şöyle anlattı: “…Mûsâ onlara apaçık deliller getirmişti de onlar, yeryüzünde büyüklük taslamışlardı…”(Ankebut s. 39)

“O kimseler ki, bana ibadet etmekten yana kibre kapılırlar; hakîr bir şekilde cehenneme gireceklerdir.” (Mümin 60) Bir başka âyette ise şöyle buyurdu: “Allâh (c.c.) kibirli olanları sevmez.” (Nahl s. 23)

Çünkü Allâh (c.c.), tevazu sahibi kullarını sever. Allâh (c.c.) onları överek şöyle buyurdu: “Rahman’ın kulları, yeryüzünde tevazu ile gezerler…” (Furkan s. 63)

(Ebü’l Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin Bostanü’l Arifin, s.205-211)

23Eki 2019

Tirmizî’nin Übey bin Kâ’b (r.a.)’den yaptığı rivayette, Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Hakikat, abdestin de bir şeytanı var, adı Velhan’dır. Artık siz suyun vesvesesinden sakının.”

Necis olduğuna dair kesin bir bilgi yoksa herhangi bir suyun necis olup olmadığında tereddüde düşüp şüphe ve vesveseye kapılmamalıdır. Çünkü eşyada asıl, olan temizlilktir.

Vesvesenin afetleri şunlardır:

  1. Akıllı olan kimsenin sakınması için şeytana gülünç ve maskara olmak keyfiyeti yeter de artar.
  2. Allâh (c.c.)’un emrini terketmektir. Cenâb-ı Allâh buna işaretle buyuruyor ki: “Şübhe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır. Onun için siz de onu bir düşman tutun.” (Fâtır s. 6)

Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) de buyurdular ki: “Suyun vesvesesinden sakının.” Buradaki emir vücub içindir. O takdirde vesveseye kapılmak günâhın tâ kendisidir.

  1. Suyu israf etmektir. Çünkü Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: “İsraf etmeyin!.”
  2. Vesvesenin namazı kerahet vaktine te’hîre sebebiyet vermesi veya cemaati terke, namazı bırakmaya, ta’lîm, zikir ve fikirden alıkoymaya yol açması ve buna benzer faziletlerden, mahrum bırakması, aynı zamanda vakitlerin boşuna akıp gitmesine sebebiyet vermesidir.
  3. Dinden olmayan yeni mekruh şeylerin meydana çıkmasına yol açmasıdır. Abdest için özel bir kap, namaz için ayrı elbise kullanmak, başkasının kabından abdest almamak ve benzeri bir takım bid’atlar, bu kabildendir.
  4. Abdest, gusül, yeme ve içmede murdar şeylerden sakınmadıkları vehmiyle müslümanlar hakkında kötü zanda bulunmak ve namazlarının kabul olmadığını bile ileri sürmek.
  5. Dinde, nezafet ve taharette fazla ihtiyatlı olduğunu, bu hususta halktan ayrıldığını düşünmek, kendini beğenmek ve başkalarına karşı kibirliliktir.

Vesvesenin ilâcı, ilim ve amel ile elde edilir.

(İmâm-ı Birgivî, Tarikatı Muhammediye, s.532)

22Eki 2019

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.

Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm.

Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rahmeh.

Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.

Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘melûn.

Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.

Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyen.

Selâmün ‘aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.

Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.

Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ

Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.

Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.

Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehümâ min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.

Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.

Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.

Selâmün hiye hattâ matla‘i’l-fecr.

SAFER AYI DUÂSI

“Allâhümme bârik fî şehri’s-saferi va’htim le-nâ bi’s-sa‘âdeti ve’z-zafer.”

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.33-36)

21Eki 2019
  1. yy.’da, İslâm âleminde yetişmiş büyük matematik ve astronomi âlimidir. Matematik başta olmak üzere, ömrünün büyük kısmını astronomik gözlemler yapmak, eser te’lîf etmek ve ders vermekle geçirdi. Matematik ve astronomideki hizmetleriyle ilim târihinde önemli bir yer tutan Ebü’l-Vefâ, trigonometriye (müsellesât), tanjant (zıl), kotanjant (zıllüt-temâm), sekant (tâti’) ve kosekantı (tâ-ti’ut-temâm) kazandırdı. Zamanına kadar hiçbir matematikçinin yapamadığı hassaslıkta trigonometrik çizelgeler hazırladı. Astronomik gözlemler için gerekli ceyb (sinüs) ve zıl (tanjant) değerlerini gösteren çizelgeleri on beşer dakikalık açı aralıklarıyla hesâbladı. Trigonometrinin altı esâs oranı arasındaki trigonometrik münâsebetleri ilk defa açıkladı. Bu oranlar günümüzde de aynen kullanılmaktadır. Sekant’ın kâşifi olarak genellikle Kopernik bilinirse de, ünlü bilim tarihçilerinden Morite ve Carra da Vaux’un araştırmaları sonucu, buluşun Ebü’l-Vefâ’ya ait olduğu tesbît edilmiştir.

Ebü’l-Vefâ, sinüs değerlerinin hesâbı için; yeni bir metod geliştirdi. Böylece hazırladığı cetvellerde 30° ve 15°’lik açının sinüsünü son derece dakik olarak virgülden sonra sekiz ondalık basamak hâlinde hesâbladı.

Trigonometrinin yanında cebir ilmi üzerine de, derinlemesine çalışmalarda bulunan Ebü’l-Vefâ, zamanında birçok Müslümân astronomi ve matematik âlimi, Ebü’l-Vefâ’nın çalışmalarını ve eserlerini görmek üzere Bağdat’a gittiler ve derslerinde bulundular. Günümüzde birçok batılı ilim adamı Ebü’l-Vefâ’nın eserleri üzerinde araştırma yapmaktadır. Onun yaptığı ilmî çalışmalar o devirde İslâm âleminin ilim ve fende ne kadar ileri olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

Zahîruddîn Beyhâkî, “Târîhu Hukemâ-i’l-islâm” kitâbında Ebü’l-Vefâ’nın şu sözlerini nakletmektedir: “Mal, can emniyeti ve sıhhat olmadan yaşanılan hayât, hayât değildir. Bir kimse sana, söz ile üstün gelirse aldırma, yeter ki, sükût ile gâlib gelmesin. Bir kimsenin seviyesine uygun olarak arkadaşlık et. Hocanın hakkını gözetmemek ahlâka sığmaz. Düşük, karaktersiz kimselerle görüşüp konuşma!”

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.6, s.148-149)