Genel

08Ara 2018

Resûlullâh (s.a.v.) ‘e salavat getirmenin faziletini bildiren kuvvetli birçok hadis vardır.

İmam Ahmed ve başkaları Ebu Talha’nın şöyle anlattığını yazıyorlar : Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri geldi.

Yüzü sevinçli olduğunu gösteriyordu. Sahabe (r.a.e.):

“Ya Resûlullâh (s.a.v.) mübarek yüzünden sevinçli olduğunu görüyoruz”. Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

“Bana melek geldi ve ya Muhammed, Rabbin (c.c.) buyurdu ki, ümmetinden bir kimse sana bir salat etse ben ona on salat ederim ve bir selam etse ben ona on selam ederim” diye buyurdu.

Yine Ahmed ve İbn Mâce Amir bin Rabia’dan Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu yazıyor :

“Bana salat getiren bir kimseye melekler de salat ederler. Bir kul dilerse az, dilerse çok etsin” Bundan maksat ise, meleklerin salâvat etmesinden zevk duyan bana çok salât etsin demektir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Cuma günleri bana çok salâvat okuyun! Bunlar, bana bildirilir” buyurdu. Öldükten sonra da bildirilir mi denilince buyurdu ki: “Toprak, Peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir, “Falan oğlu filan, sana selam söyledi” der.”(İbni Mace)

Başka bir hadis-i şerifte Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Kıyamet gününde Müslümanların bana en yakın olanları, benim üzerime en çok salâvat getirenleridir.”

(Tirmizi)

Allâh Te’âlâ Kuran-ı Keriminde şöyle buyurur :

“Gerçekten Allâh ve Melekleri, Peygambere salât ederler. (şeref ve şanını yüceltirler) Ey iman edenler ! Sizde ona salât edin. (Allâhümme salli alâ Muhammed) deyin ve gönülden teslim olun.” (Ahzab s.56)

(İmam-ı Kastalanî, İlahi Rahmet, s.184-185)

07Ara 2018

Gerçeğe uygun hükmeden, adaleti yerine getiren, hükmünde adil olan, bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan demektir.

“Aralarında adaletle hükmedilir. Ve onlara zulmedilmez.” (Yunus s.54)

Allâh, mazlumu zalimin zulmünden korur. O’nun bu vasfı mazlumun hakkını zalimden alması yönüyle tam ve kâmildir. Bu adaletinin nihayetsizliğini, insaf ve merhametini gösterir. Buna Allâh’tan başkası güç yetiremez. Bu isim, onun bütün fiillerinin denk ve uygunluk arz ettiğini ifade eder.Allâhü Te’âlâ en üstün adalet ve merhamet sahibidir. Her işi birbirine denk ve lâyıktır. Kullarına muamelesi tam, adalet ve merhamet üzeredir. Allâh, onlardan hiç birinin yapmış olduğu iyiliğin, bir zerresini karşılıksız bırakmaz. Birbirlerine karşı yaptıkları haksızlıkları düzeltir, hakkı yerine getirir. Hiçbir mazlumun hakkı kaybolmaz. Mahlûkattan görebildiklerine dikkatle bak! Allâh onları nasıl denk ve birbirine uygun yaratmıştır.

Meselâ denizlerin, dağların, ovaların doyulmaz güzelliği ne kudrettir. Allâh, bunları görebilmek için göz vermiştir. Hamd ü senalar olsun, eğer göz vermeseydi bu güzelliklerin icadı abes olurdu. Göz verip de, güzellikleri yaratmasaydı bu defa da gözün faydası olmazdı. Ciğerlerimize çektiğimiz temiz hava, içimizi temizleyip hayatımıza hayat kattıktan sonra zararlı olan maddeleri de alarak çıkıp gidiyor. Bu ne büyük nimettir. Eğer hava olmasaydı yahut havanın unsurlarından yalnız biri eksik olsaydı, bizim gibi teneffüsle yaşayan mahlûkat yok olurdu. Bunun gibi kâinatta her şey şayan-ı hayret bir intizam içindedir.

Bu ism-i şerif hükmünü kendine örnek tutanlar, işlerinde, sözlerinde, fikirlerinde ifrat ve tefrite kapılmazlar, itidalden ayrılmazlar. Onların işleri sözlerine, sözleri fikirlerine uygun ve muvafık olur.

(Ayet ve Hadislerle Esmaül Hüsna Şerhi, s.287-288)

06Ara 2018

İslâmiyette danışma, muhtelif görüşlerin tecellisiyle hakkın ortaya çıkmasına yardım edeceği için övülmüştür, sünnettir. Fakat dünyevî gayeler uğrunda Müslümanların ihtilâfa düşmeleri, fırka fırka olup biri birine karşı düşmanca bir tavır almaları asla caiz değildir. Böyle bir hareket, Müslümanların sosyal varlığını zayıflatır, yok olmaya sevkeder. Bundan düşmanlar istifadeye kalkışır. Bu sebepledir ki, bir hadis-i şerifte: “Allâh Te’âlâ’nın kudreti, yardım ve desteği cemaat üzerindedir, birlik ve beraberlik içinde yaşayanlar, Allâh tarafından desteklenmiş olurlar.” buyrulmuştur.

Rasulullah (s.a.v.) efendimiz, bir gün dağınık bir halde oturup ayrı ayrı konuşmakta bulunduklarını gördüğü bir kısım sahabe-i kiramına hitaben: “Bana ne oldu!. Sizi fırka fırka görüyorum.” buyurdu.

Bu hadis-i şerif ümmet arasında bölünmenin uygun olmadığına işaret etmektedir. Zaten Müslümanların aralarına ayrılık sokanların Müslümanlardan olmadığını ifade eden hadis-i şerif de “biz Müslümanları ayrılığa düşüren, bizden değildir,” manasınadır.

Biz Müslümanlar için tam bir din kardeşliği, vatan sevgisi dairesinde hareket ederek karşılıklı olarak iyiliği tavsiye amacıyla istişarede bulunmak bir dinî, ahlâki sosyal vazifedir. Şahsî menfaatler, düşünceler sebebiyle samimî şekilde istişarelerden ayrılmak, tamamen şahsî arzuların benimsenmesini istemek elbette İslâmiyetin bizlere verdiği terbiyeye, onun bu yoldaki pek lüzumlu emirlerine, tavsiyelerine muhaliftir. Danışma heyetini teşkil eden zatların bütün gayeleri, hak ve hakikatin ortaya çıkmasını görmekten başka olmayacaktır. Bu gibi zatlar derler ki: Bizim için istenen ve müşterek olan gaye meydana gelsin de bu hususta hangi arkadaşlarımızın reylerine uygun bulunmuş olursa olsun, bizim için her şekilde takdire, kabule lâyıktır.

  (Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’anı Kerim Tefsiri, c.1, s.486)

05Ara 2018

MTTB’nin unutulmaz Genel Başkanı Ömer Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’nde yaptığı ilk basın toplantısında şunları kaydeder: “Millî Türk Talebe Birliği olarak bütün ithal malı düşüncelerin karşısındayız. Türk’ün kendine has millî, mukaddes düşüncelerinin savunucusu olduk ve olacağız. Türk yüksek tahsil gençliğine fikrî ve kültürel çalışmalarla hizmet etmeyi tek gaye ve yol edindik. Biz antikomünist ve antikapitalist bir harekâtın gençliğiyiz. Halk kitlelerinin candan bağlılığı ile entellektüel halk sentezini bu teşkilâtta kurduk. Hedefimiz bütün Türkiye’de bu sentezi gerçekleştirmektir. Hepinizi ‘zafer inananlarındır’ imanıyla selâmlıyorum.”  Ömer Öztürk, bu ilk basın toplantısında, MTTB’nin temel felsefesini kendi millî ve manevî değerlerinden aldığını belirtmiş bundan sonra Millî Türk Talebe Birliği’nin Türkiye’deki bütün teşkilatlarla iletişim kuracağını, ancak milli ve manevi değerleri olmayan gruplardan uzak kalacağını beyan etmiştir. Ömer Öztürk’ün basın toplantısını, “hepinizi zafer inananlarındır imanıyla selamlıyorum” diyerek sonlandırması da MTTB’nin İslam’ı sıkı sıkıya benimseyen bir teşkilat olduğunun ve bu sürecin de geri döndürülemeyeceğinin bir ilanıdır.

Millî Türk Talebe Birliği artık 50. dönemden itibaren Ömer Öztürk’ün gayretleri ile “Müslüman Gençlik Yetiştirmek” hedefini önüne koymuştur. Genel kuruldan sonraki günlerde Basın-Yayın Müdürlüğü bünyesinde yapılan toplantılarda Ömer Öztürk şunları söylemiştir: “Hakiki âlimlerin ağzından ve eserlerinden öğrendiklerimizi yaşamalıyız. Öğrenip yaşadıklarımızı, sözümüzü dinleyecek en yakınlarımızdan başlayarak öğretmeliyiz ve öğrettiklerimizi de yaşatmalıyız.” Bu doğrultuda Müslüman gençliğin başlıca görevleri şunlardır: 1. İtikadı düzgün (Ehl-i Sünnet) olmalı, 2. Dinini sağlam kaynaklardan öğrenmeli, 3. Öğrendiğini hayatına tatbik etmeli, 4. Öğrendiği bilgileri başkalarına da öğretmeli, 5. Öğrettiklerinin tatbik edilmesini sağlamalı, 6. Dünyasını tanzim ederken İslam’a uymalıdır.

(www.mttb.com.tr)

04Ara 2018

1900’lü yıllara İslam dininin anlayış ve yasayışı ile giren Anadolu insanı, Cumhuriyet devrimi ile başlayan batılılaşma eğilimiyle birlikte sahih İslam anlayışından giderek uzaklaşmış, tek parti döneminin din aleyhtarı politikalarıyla dininden koparılmaya çalışılmıştır. Bu yıllarda Müslüman gençliğin, çevrelerinde kümelendiği birkaç yazar ve bir iki dergi dışında kendilerini ifade edebildiği, dinamizmini ve söylemini dini inançlarından alan herhangi bir oluşum veya yapılanmadan bahsetmek oldukça zordur. 1970’li yılların başından itibaren ise Millî Türk Talebe Birliği çatısı altında, üniversite ve orta öğrenim öğrencileri kendilerini İslam gençliği olarak ifade etmeye başlamışlardır. Bu tarih, bugün hala üniversitelerde, İslamî yaşantıyı benimseyen ve bu uğurda mücadele eden Müslüman gençliğin şekillenişinin bir başlangıcı olarak kabul edilebilir.

Millî Türk Talebe Birliği, kuruluş gayesine yönelik faaliyetlerini 1971 yılına kadar aralıklarla devam ettirmeye çalışmış fakat bu tarihe kadar daha çok belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetleri ile ön plana çıkmıştır. Bir önceki dönem Genel Muhasiplik vazifesinde iken, Türkiye Temsilcisi olarak katıldığı “Dünya Gençlik Kurultayı”nda kendini gösteren, konferans müddetince Birleşmiş Milletler binasında Müslüman ülke temsilcileri için ezan okutup, mescid açtırarak Müslüman gençlerin namaz kılmasını temin eden Ömer Öztürk’ün başkan olmasıyla, MTTB İslamî bir kimliğe kavuşmuş, temsil ettiği misyon için bir iftihar vesilesi olmuştur. Bu döneme kadar belli mihrakların kontrol ve desteğinde sadece kamuoyuna yönelik göstermelik faaliyetlerinden öteye gidemeyen, dışarıdan güdümlü ve kör bir dövüşün aktörü olan Millî Türk Talebe Birliği, Ömer Öztürk’ün başkan olmasıyla, Türkiye’deki dış mihrakların sahnelediği senaryoların hiçbirinin aktörü olmadan, ülkemizin en güvenilir teşkilatlarından biri haline gelmiştir. Böylece MTTB’de yepyeni bir dönem ve bütün Türkiye’ye damgasını vuracak bir gençlik hareketi başlamıştır.

(www.mttb.com.tr)

03Ara 2018
  • Âyetel-Kürsi ile birlikte Hâ-mîm El-Mü’min sûresini (ileyhilmasîr)’e kadar evvelini okumak. Ebu Hureyre’den (r.a.) nakl ediyor: Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Her kîm, Ãyelel-Kürsi ile birlikte Hâmîm eI-Mu’min süresinin evvelini (ileyhilmasîre kadar) sabahleyin okursa, o iki ayet onu akşama kadar, akşam okursa, sabaha kadar muhafaza eder.” (Tirmizî)
  • Yüz kere Lâ ilâhe illellahu vahdehû lâ şerikelehu, lehulmülkü ve lehülhamdu ve hüve alâ külli şey’in kadir’i okumak.
  • Allâh’ın adını çokça zikretmek
  • Abdest almak, namaz kılmak. Öfke şiddetlenince, kişiyi o afetten kurtaracak en büyük silâh bu ikisidir. Çünkü öfke, Âdemoğlunun kalbinde ateş gibi alev alev yanan bir şeydir. Nitekim Tirmizî ve diğerleri Ebû Sa-id el-Hudrî-den rivâyet etmişlerdir. Allâh’ın Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin! Öfke, Ãdemoğlu’nun kalbinde bir kıvılcımdır. Görmüyor musunuz, kişi kızınca gözleri  kararıyor, boyun damarları şişiyor. Her kim öfkeden bir şey hissederse, yere yapışsın.” Başka bir haberde şöyle varit olmuştur: “Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateşi ancak su söndürebilir.”

Sünen’de varit olduğuna göre Allâh’ın Nebisi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Şüphe yok ki gazap şeytandandır. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söner. Şu halde içinizden birisi öfkelendiği zaman hemen abdest alsın.”

  • Fazla bakmak, fazla konuşmak, fazla yemek ve insanlarla fazla ihtilattan sakınmak. Çünkü şeytan Âdemoğlu’na bu dört kapıdan musallat olur. İmam Ahmed’in Müsned’inde şöyle varit olmuştur: “Bakış (harama) İblis’in oklarından zehirli bir oktur. Allâh rızası için gözünü haramdan sakınan kişi, kıyamete kadar kalbinde hissedeceği Allâh tarafından ihsan edilmiş bir tad bulur.”

(İmam-ı Şibli, Cinlerin Esrarı, s.147-151)

02Ara 2018

On şey vardır ki, kişiyi cinlerin şerrinden muhafaza eder:

  1. Onların şerrinden Allâh’a sığınmak. Cenâb-ı Hak: “Eğer seni şeytandan (gelen) bir dürtüş fitlerse hemen Allâh’a sığın. Çünkü o, (senin) sığındığını) hakkıyla işiten, (niyetim, silâhını) çok iyi bilendir” (Fussilet s.36.) buyurmuştur.

Sahih’de varit olmuştur ki: Nebî (s.a.v.)’in huzurunda iki adam birbirlerine hakaret etti. Birisinin yüzü (sinirden) kıpkırmızı kesilince, Nebî (s.a.v.) : Ben bir kelime öğreteyim; Onu söyleyince, kendinde hissettiğin o şey kayıp olur, gider. O kelime şudur: Euzü Billahi Mineşşeytanirmcîm.

  1. Muavvizeteynî (Felak-nas sûreleri) Tirmizi, Ebû Nadre tariki ile, Ebû Saîd’den (r.a) nakl etmiştir: “Allâhın Resûlü (s.a.v.) cinlerin ve insanların gözlerinin şerrine uğramıştı. Nihayet Muavvizeteyn nazil olunca onları ve diğerlerini okudu.
  • Âyetel-Kürsi’yi okumak. Ayetel-Kürsiyi oku; Allâh sana bir koruyucu gönderir de artık hiç bir şeytan sabaha kadar yanına gelemez.
  • Bakara süresini okumak. Sahih’de Ebû Hüreyre’den nakil edilmiştir: Allâh’ın Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: “Evlerinizi kabirlere  çevirmeyin. İçinde Bakara süresi okunan bir  eve asla şeytan girmez.”
  • Bakara süresinin sonunu okumak. Sahih’de Ebû Mes’ud El-Ansariden nakl edilmiştir: “Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Her kim, Bakara suresinin sonundan iki âyet okursa o gece ona onlar kâfi gelir.”

Nu`man b. Beşir, Nebî (s.a.v.)’den şöyle nakl etmiştir: “Allâh, mahlükatı yaratmadan, iki bin yıl önce, bir kitab yazmış ve Bakara sûresinin sonu olan iki âyeti inzal  etmiştir. Üç gece bu iki âyetin okunduğu eve şeytan giremez.”                                             

(İmam-ı Şibli, Cinlerin Esrarı, s.147-151)

01Ara 2018

Bütün beslenme uzmanları ve doktorlar yemek yerken aşırıya kaçmamak gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Acıkmadan sofraya oturmayın, doymadan sofradan kalkın” tavsiyesi beslenmenin bu temel prensibini çok iyi özetler. Aşırı besin sinir sistemini zayıflatır, bağırsaklara fazla yük yükler ve sindirim sistemini olumsuz etkiler. İhtiyacın üstüne çıkan her tür besin fazlalığı, güçsüz hale düşürür.

Kısacası sağlıklı yaşamak için az yemelidir. Küçük lokmalarla, bol çiğneyerek yavaş yavaş yeme alışkanlığını kazanmak, yiyeceğin en küçük parçasından bile fazla lezzet olmayı sağlar. Yapılan araştırmalar normalin yüzde 30 altında düşük kaloriyle beslenen deney hayvanlarının normalden daha uzun yaşadıklarını göstermektedir. Böyle beslenen hayvanlarda özellikle yaşlılıkla ortaya çıkan bazı hastalıklara da rastlanmamaktadır. Alınan kaloriyi azaltmak kadar, tüm kanser tiplerine yakalanma riskini düşüren daha önemli bir unsur ortaya çıkmamıştır. Göğüs, prostat, kalınbağırsak ve diğer kanser türlerinde düşük kalori alımı koruyucudur.

Aldığımız kaloriyi azalttığımızda, beyin hücreleri tahribata ve hastalıklara karşı bağışıklık kazanmaktadır. Kan şekerimiz dengeli olmakta, daha genç görünümlü, daha zayıf bedenli ve daha keskin zekâlı olmaktayız. Ayrıca konsantrasyonumuz artar, zihnimiz daha berrak hale gelir.

Beslenme işinin diğer bir boyutu da gıda sektörüyle alakalıdır. Süpermarketler, gıda sektörünün dev isimleriyle ve büyük reklam kampanyalarıyla bir arada çalışarak ne yiyeceğimizi ve ne içeceğimizi belirliyorlar. Tükettiğimiz yiyecekler çok cazip görünüme sahip, midemizi dolduruyor ve çok da lezzetli. Bu firmalar bizi tüketime yönlendirerek, yapay gıdalarla önce şişmanlatıyorlar, ‘sonra hemen diyet ürünler piyasaya çıkıyor: Diyet peynir, diyet yağ, diyet helva…

Sonuç olarak yemekte sünnet ölçüsünü yakalayan kimse bundan dünyada da ahirette de istifade edeceğinden şüphe yoktur.

(Prof. Dr. Sefa Saygılı, Beslenme Psikolojisi, s.71)

30Kas 2018

Müspet ve menfî her iki yönüyle de itaat Kuran-ı Kerim’de ele alınmış ve Resûlullâh (s.a.v.)’e itaat bu ayetlerin her birinde Allâh (c.c.)’e itaatten ayrı olarak zikredilmiştir. Kuran-ı Kerim’de ne zaman Allâh’a itaat zikredildiyse, tek bir ayette bile ihmal edilmeksizin, bunu daima Resûlullâh (s.a.v.)’e itaatin takip etmesi şayan-ı dikkattir.

Bütün Kitab boyunca Allâh (c.c.)’e itaatin zikredilip de beraberinde Resûlullâh (s.a.v.)’e itaate atıfta bulunmayan herhangi bir ayet yoktur. Tam tersine sadece Resûlullâh (s.a.v.)’e itaatin zikredilip de Allâh (c.c.)’e itaate herhangi bir referans bulunmayan bazı ayetler bulunmaktadır. “Namazı dosdoğru kılın, zekat verin ve Resul’e de itaat edin, böylece belki merhamet olunursunuz.” (Nur s. 56) “Eğer Peygamber’e itaat ederseniz, doğru yolu bulursunuz.’ (Nur s. 54) ‘O gün inkarcılar ve Resul’e karşı gelenler yerle bir olmayı temenni edecekler.” (Nisa s. 42)

Resûlullâh (s.a.v.)’e  itaat üzerine bu kadar vurgu yapılmasının sebebi,  Allâh (c.c.)’e itaatin Resûlullâh (s.a.v.)’e itaat olmaksızın gerçekleşememesidir.  Allâh (c.c.), Kuran-ı Kerim’in ortaya koyduğu gibi, taleplerini iletmek için herhangi bir ferde doğrudan hitap etmez: ‘Allâh’ın, bir vahiy olmaksızın veya bir perde arkasından olmak dışında ya da bir elçi gönderip de kendi izniyle dilediğini Peygamber’e vahyetmesi haricinde herhangi bir beşerle konuşması mümkün değildir.’ (Şura s.51)

Şu halde Allâh (c.c.) emirlerini sadece Peygamberleri (a.s.) vasıtasıyla iletmekte ve O (s.a.v.)’e   itaat, Peygamberlere itaat olmaksızın gerçekleşmemektedir. Ayet-i Kerime’de şöyle buyrulur: ‘Kim Allâh’a ve Rasulü’ne karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allâh onu ebediyyen  kalacağı ateşe koyar.’ (Nisa s.14)

(Muhammed Taki Osmanî, Sünnetin Değeri ve Bağlayıcılığı, s.18)

29Kas 2018

Dünyanın en kudretli devletinin Osmanlı Devleti olduğunu, pek çok Hıristiyan yazar  açıkça yazmaktadır. Bunlardan biri olan Mareşal von Moltke, 7 nisan 1836’da şöyle der:

“İslâm’ın doğuda olduğu gibi batının büyük bir kısmına hâkim olacağından haklı olarak korkulduğu devir geçeli pekçok olmamıştır. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) inananlar, Hıristiyanlığın asırlardan beri kök salmış olduğu memleketleri zabtetmişlerdi. Havârîler’in eskiden beri toprağı sayılan toprağı, Korintos ve Efes, İzmit, İskenderiyye, sinodlar (hristiyan ruhani meclisi) ve kiliseler şehri İznik, hep Müslüman Türkler’in hâkimiyeti altına girdi. Hattâ Hıristiyan’ın beşiği ve Hz.İsâ (a.s.)’ın mezarı, Filistin ve Kudüs, Müslümanlar’ın eline geçti. Ve Türkler, Avrupa’nın bütün şövalyelerine karşı burayı savundular. Roma İmparatorluğunun uzun ömrüne son vermek ve 1000 yıldan fazla bir zamandan beri İsâ ve Azîzler’in yüceltildiği Ayasofya kilisesini, Allâh (c.c.)’e ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’e tahsis etmek de, onlara nasîb oldu. Konstanz’da dinî mes’eleler üzerinde münakaşa edilir, Ortodoks Kilisesi ile Katolik Kilisesi arasında uzlaşma imkânsız hâle geldiği ve 40 milyon Hıristiyan, papalarının hâkimiyetinden çıkmaya hazırlanırken, Türkler, Avusturya’da Steiermak ve Salzburg’a kadar muzafferâne ilerlemişlerdi. O zaman da Avrupa’nın en başta gelen hükümdarı, taht şehri Viyana’dan kaçtı. Neredeyse Viyana’daki Stephan kilisesi de Bizans’taki Ayasofya gibi cami olacaktı. O zamanlar Afrika çöllerinden Hazar Denizine ve Hind Okyanusu’ndan Atlantik kıyılarına kadar bütün ülkeler, padişaha aitti. Venedik doçları ile Almanya imparatorları, Bâb-ı Âlî’nin haraç defterinde kayıtlı idiler. Akdeniz kıyılarının dörtte üçü, Türkler’deydi. Nil, Fırat ve hemen hemen bütün Tuna, Türk nehirleri idi. Ege ve Karadeniz de Türk iç denizleri halindeydi.”

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.8 s.366-367)