Genel

08Kas 2019

Nebi (s.a.v.)’i dünyayı teşriflerinin kutlanması yüzyıllardır Müslümânlar tarafından icra edilen sünnetlerdendir. Bizzat Nebi (s.a.v.) Efendimiz, “Bu günde doğdum” buyurarak pazartesi günleri oruç tutmuştur. Hz. Ömer (r.a.) dönemine gelindiğinde ise okula giden öğrenci çocuklar için her yıl, Kurban Bayramında dört gün ve “mevlid gecesi” dolayısıyla da bir hafta tatil günü belirlenmiş ve Hz. Ömer (r.a.) bunu devam ettirenlere hayır duâda, kaldıranlara da bedduâda bulunmuştur. Bu gelenek son asırlara kadar devam etmiştir.

Kurban ve Ramazan bayramları dışında İslam’da başka bir bayram olmadığı malumdur. Ancak mevlid günü bayramdan daha büyük ve önemlidir. Biz mevlidi bayram olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü bütün bayramlar, saadetler ve İslam’la gelen bütün büyük günlerin güzellikleri mevlidle var oldu. Eğer Efendimiz (s.a.v.)’in mevlidi olmasaydı peygamberliği olmazdı, Kur’ân inmezdi, İsra ve Mi’rac olmazdı, Bedir zaferi olmazdı, büyük fetih (Mekke’nin fethi) gerçekleşmezdi. Bunların hepsi bütün hayırların kaynağı olan Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e ve O’nun doğumuna bağlıdır. Mevlid okunmasını bid’at olarak görenlere şunu söylüyoruz:

“Biz O (s.a.v.) ile ferahladığımız ve sevindiğimiz için mevlidini kutluyoruz. Mü’min olduğumuz için de O’nu (s.a.v.)’i çok seviyoruz” Bu mübarek günde, oruç tutmak bol bol salavât getirmek, sevinç göstermek, ziyafetler tertib etmek, bu ziyafetlere katılmak,  fakirlere bu günün şerefine sadakalar vermek ve Nebi (s.a.v.)’i öven şiirler okumak ve dinlemek Sâlih kimselerin âdetlerindendir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), daha doğduğu andan itibaren övülmeye başlanmıştır: “Bana bu güzel ve zarif çocuğu veren Allâh’a hamd olsun!” diyen dedesi Abdulmuttalib’in, ve “Sen doğunca dünya ışığa büründü ve Sen’in nûrunla ufuklar aydınlandı.” diyen amcası Hz. Abbas’ın deyişleri bunlardan sadece birkaçıdır. Medîne’ye gelişinden sonra ise pek çok Sahâbî şâir O (s.a.v.)’i övmek için yarışmışlardır.

(Seyyid Muhammed Alevî Malikî, Mevlid-i Şerîf’i Kutlamak, s.10-12)

07Kas 2019

İbn-i Abbas (r.a.), Hz. Âmine (r.ânhâ)’nın şöyle söylediğini rivayet eder: “Ben altı aylık gebe iken bir gece rüyamda birisi yanıma geldi ve “Ya! Âmine, muhakkak bil ki, sen, âlemin en hayırlısıyla hamile kaldın. Doğurduğun zaman ismini Muhammed koy ve halini kimseye söyleme, sakla” dedi. Sonra doğuracağım gün Abdülmuttalib Kâbe’yi tavaf etmeğe gitmişti. Evde yalnız kalmıştım. Kulağıma şiddetli bir ses geldi. Korktum. O anda bir ak kuşun hemen yanıma gelip kanadıyla belimi sıvadığını gördüm. Bunun üzerine bende ne korku, ne de acı bir şey kalmadı. Yan taraftan ak bir kâse ile bana şerbet sundular. Alıp içtiğimde her yanımı büyük bir nur kapladı ve o anda Muhammed (s.a.v.) dünyaya şeref verdi. O anda Abdi Menaf kızlarına benzeyen birkaç hatun beni ziyaret ettiler. Boyları, hurma ağaçları kadar uzundu. Onları görünce şaştım “Ya Rab, bunlar kimdir?” dedim.”

Bir rivayete göre doğuracağı zaman Hz. Âmine’nin (r.anhâ) gözünden perde kalktı ve doğu ile batıyı seyretti. Hz. Âmine (r.anhâ) diyor ki; “doğuda, batıda ve Kâbe’nin damında birer sancak dikildiğini gördüm. Sonra yine doğurduğum anda Muhammed (s.a.v.)’in secde ettiğini ve yalvaran bir kimse gibi parmaklarını göğe doğru kaldırdığını gördüm. Az sonra bir ak bulut inip Muhammed (s.a.v.)’i sardı ve bir müddet gözümden kayboldu. O anda şöyle bir ses işittim. Doğuyu ve batıyı gezdirin, denizleri dolaştırın tâ ki, bütün varlıklar, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i ismiyle, sıfatlarıyla nurlu yüzü ile bilsinler. Az sonra bulut çekilip gitti.”

(İmam Kastalânî, İlâhî Râhmet Mevahibülledünniye, s.35)

06Kas 2019

Ey oğul! Dostunu iyi seç! İki çeşit dost ve kardeş vardır. Birisi, başına bir bela geldiği zaman seni korur; diğeri de mutluluk ve ikbal günlerinde senin dostundur.

Belâ gelip ikbalden düştüğünde dostluk yüzünü gösteren kardeşi hakiki kardeş ve dost bil ve dostluğunu korumaya çalış. Saadet günlerindeki dosta pek güvenme. Sıkıntılı günlerinde dostluk bağını uzatmıyorsa, onu düşmanların düşmanı bil.

Ey oğul! İnsanları iyi tanı! Heveslerine ve nefsine uyan aşağılık çukuruna yuvarlanır. Zarif görünümlü insanlar fazla ilgini çekmesin, dış görünüşe pek aldanma. Çünkü insan, kalbiyle, düşüncesiyle ve diliyle adamdır, kıyafetiyle değil.

Benzi sarı, zayıf kimseleri hor görme. Çünkü insan iki küçük et parçasıyla ölçülür: Kalbi ve dili. Öyleyse insanların bu iki değerinden faydalanmaya çalış; gerisi et, kan ve kemiktir.

Ey oğul! Fitneden sakın! Düşman ülkesinde de olsan fitne ve fesat çıkarmaktan sakın. Kendinden aşağı kimselere karşı çoluk çocuğunu, şeref ve itibarını yaygı yapma.

Ey oğul! Malını kendinden fazla kıymetli ve üstün tutma. Fazla konuşma. Sonra bulunduğun toplulukta taşınması güç bir yük olursun. Seninle beraber oturana karşı alicenap davran. Yanına oturmak isteyene güzel, nazik, hareket et. Başkasının gözüne dikkatle bakıp durma. Fazla lügat parçalayıp yaldızlı söz söyleme. Çünkü bu sözlerin dış görünüşü belki güzel sayılabilir, fakat gerçekte güzel değildir.

Ey oğul! Kendinden fazla söz etme! Çocuğunu çok beğendiğini başkalarına anlatma. Hizmetçinin çok hünerli olduğundan başkalarına söz etme. Atından ve kılıcından bahsetme. Gördüğün rüyaları her yerde anlatmaya kalkışma. Çünkü gördüğün rüyadan sevinç duyduğunu belirttiğin zaman beyinsiz ve seviyesiz insanlar bu konuda seni rahatsız etmeye başlarlar.

 (İmâm Gazâlî, Ey Oğul Risalesi)

05Kas 2019

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Misvak kullanmanız gerekir. Zira misvakta on güzel şey vardır. Bunlar:

1. Ağzı temizler. 2. Rabbi râzı eder. 3. Melekleri sevindirir. 4. Gözü parlatır. 5. Dişleri beyazlatır. 6. Diş etlerini pekleştirir. 7. Diş kirini giderir. 8. Yemeği hazmettir. 9.Balgamı keser. 10. Namaza kat kat sevap getirir.”

Ayrıca ağız kokusunu güzelleştirir. Ağzın çirkin kokularını önler. O ağız ki, Kur’ân yoludur. Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular:  “Muhakkak sizin ağızlarınız Kur’an yollarıdır. O halde ağızlarınızı misvakla iyice temizleyiniz.” (İbn-i Mâce) “Misvak kullandıktan sonra kılınan iki rek’at namaz, misvak kullanmadan kılınan 70 rek’at namazdan daha üstündür.” (Ebû Nuaym)

Resûlullâh (s.a.v.) ihtiyaç anında hemen kullanabilmek için misvakını devamlı olarak yanlarında bulundururlardı. Sahâbîler de genellikle misvaklarını kulaklarının üzerlerine koyarlar ve her zaman için misvak kullanırlardı. İmâm-ı Şa’râni (k.s.) eserinde şöyle diyor: “Resûlullâh (s.a.v.) bizden (bu ümmetten) şöyle bir söz almıştır: Biz her abdest vakti devamlı misvak kullanacağız.”

Eğer misvakımızın düşüp kaybolma tehlikesi olursa onu bir iple boynumuza asacağız. Bu öyle bir sözdür ki bu konuda tüccarlar, âmirler ve memurlardan oluşan büyük bir topluluk gevşeklik göstermektedirler. Nitekim bu yüzden onların ağız kokuları pis ve tiksindirici bir hâl almaktadır. Bundan dolayı Allâh (c.c.)’a, meleklere ve sâlih Mü’mînlere saygı ve edebde kusur edilmektedir. İbn-i Abbâs (r.a.) Hazretlerinden rivâyet olundu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu: “And olsun ki misvâk kullanmakla emir olundum. Hatta misvâk hakkında Kur’ân-ı Kerim’den üzerime bir âyet ineceğini veya vahiy geleceğini zannettim.”

Şafiî mezhebine göre misvâk namazın sünnetlerindendir. Malikî mezhebinde her namaz için müstehabdır. Hanbeli’de ise abdestin sünnetlerindendir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvâk ve Hacamat, s.38-43)

04Kas 2019

Sekizinci Osmanlı Şeyhülislâm’ı olan Zenbilli Ali Efendi evinin penceresinden bir zenbil sarkıtır, suâl sormak isteyenler, suâllerini kâğıda yazıp zenbile koyardı. O da çekip suâllerin cevâbını yazar, zenbili tekrar sarkıtırdı. Bu sebeble, Zenbilli Ali Efendi ismiyle meşhur olmuştur.

İkinci Bâyezîd Han tarafından şeyhülislâmlığa tâyin edilen ve Yavuz Sultan Selîm Han’ın tahta çıkmasından sonra da vazifesine devam eden Zenbilli Ali Efendi, hak severliği ve doğruluğu ile dikkati çekmiştir. Pâdişâh’ın her hareketinde, İslâmiyet’e uymasında yardımcı olmuştur. Zühdü, takvası, istikâmeti ve doğruluğu ile meşhur olan Zenbilli Ali Efendi, dîne uymayan her çeşit hükme ve karara şiddetle karşı çıkardı. Celâlli olmasıyla tanınan Yavuz Sultan Selîm Han’ın, şiddetli hareketlerini bile teskîne muvaffak olurdu.

Zenbilli Ali Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde de vazifesinde kalıp, Rodos seferine katıldı. Rodos’un fethinden sonra orada imâmlık ve hatiblik yapıp, İslâm müesseseleri kurdu.

Zenbilli Ali Efendi; İkinci Bâyezîd Han, Yavuz Sultan Selîm Han ve Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde olmak üzere, yirmi dört sene şeyhülislâmlık yaptı. Ömrünü; ilme, talebe yetiştirmeye ve İslâm’a hizmete harcamıştır. Üstün hâlleri, ahlâkı, başarılı hizmetleriyle meşhur olup, tasavvufta da kemâle ermiştir. Kendisine “Mevlânâ Sûfî Ali Cemâlî” de denilmiştir.

Kanunî Sultan Süleymân Han, meyve ağaçlarını karıncaların sarması üzerine, karıncaları kırmak için mes’eleyi Zenbilli Ali Efendi’ye güzel bir beytle sorar ve şöyle der; “Dırahtı (ağacı) sarmış olsa eğer karınca, zarar var mı karıncayı kırınca.”

Zenbilli Ali Efendi zarif bir ifâde ile sorulan bu suâlin altına şu beyti yazarak cevab vermiştir: “Yarın dîvânına Hakk’ın varınca Süleymân’dan alır hakkın karınca.”

(Şakâyik-ı Nu’mâniyye Tercümesi)

03Kas 2019

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hutbelerinde müslümanlardan bazı grupları hayırla andıktan sonra şöyle buyurdular:

“İçinizden bazı kimselere ne oluyor ki komşularına İslâm’ı anlatıp onlara bildiklerini öğretmiyorlar ve niçin iyiliği emredip kötülüklerden nehyetmiyorlar? Öte yandan bilmeyenler neden komşularından ve bilenlerden sorup öğrenmiyorlar? Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki ya sizden bilenler, kendi komşularına öğretip onları bilgi sahibi yaparak iyiliği emredip kötülüklerden menedecek, bilmeyenlerse komşularından sorup öğreneceklerdir ya da onları cezalandıracağım”. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözlerden sonra minberden inip Hücre-i Saadetlerine gittiler. Bunun üzerine sahabiler kendi aralarında “Acaba Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözleriyle kimi kastetti?” demeye başladılar. İçlerinden bazıları “Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözleriyle Eş’aroğullarını kastetmişlerdir. Çünkü onlar dinde bilgi sahibi kimseler olup komşuları da cahil ve hiçbir şeyden haberleri olmayan göçebelerden ibarettir” dediler. Bu sözler Eş’aroğullarının kulağına gittiğinde bunlar Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek

“Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen bir kavmi hayırla yâdetmiş, bizleri ise tehdit etmişsin. Suçumuzun ne olduğunu öğrenebilir miyiz?” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurdular:

“Bir kavim ya dinî konularda komşularını bilgilendirecek, iyiliği emredip kötülüklerden menedecek, bilmeyenlerse komşularından sormak suretiyle öğreneceklerdir; ya da ben onları daha bu dünyada cezalandıracağım” buyurdular. Gelenler  “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz komşularımızı nasıl bilgilendireceğiz?” diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.) sözlerini bir kere daha tekrar eylediler. O zaman Eş’aroğulları “O halde bize bir sene mühlet ver!” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) de onlara istedikleri mühleti vererek “İsrâiloğullarından kafir olanlar Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın dilleriyle lanetlendiler. Bu lanetlenmeleri de isyan ettiklerinden ve hadlerini aştıklarından ötürüdür. Yaptıkları fenalıktan birbirini uyarıp menetmezlerdi. Andolsun yaptıkları pek çirkin şeylerdir” (Mâide s.78-79) meâlindeki Âyet-i Kerimeleri okudular.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3., s.448-449)

02Kas 2019

Hilm; halim-selim olmak, sakin ve yumuşak huylu olmak demektir. Bir kimsede hilm (yumuşak huyluluk, ağır başlılık) olması, o kişinin akıllılığını ve nefsine hakim olup gadabını yendiğini gösterir. Hilm, kişinin Allâhü Teâlâ’nın sevgisini kazanmasına sebep olur. Hilm ile cennette yüksek derecelere kavuşulur İnsanlara karşı rıfk ve hilmle (yumuşak) davranana cehennem haram olur.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“İlim mü’minin dostudur. Hilm onun veziridir. Akıl onun delilidir. Amel onun kayyımı (ayakta tutanı)dır. Rıfk (yumuşak huyluluk) onun babasıdır. Yumuşaklık onun kardeşidir. Sabır ise onun askerlerinin kumandanıdır.”

“Yumuşaklık berekettir, sertlik ve kabalık bereketsizliktir.”

Hz. Âişe (r.anhâ)’nın rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor: “Kim gadaplandığı halde hilm (yumuşak huyluluk) gösterirse, Allâhü Teâlâ’nın sevgisi ona vâcib olur.”

Hz. Fâtıma (r.a.)’in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor: “Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hayâlı, hâlim (hilm sahibi, yumuşak huylu) iffetli kimseyi sever. Kötü, fahiş söz söyleyene ve bir şey istemekte ısrar edene buğzeder.”

Hilm, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Allâh (c.c.)’den istediği bir zînet, süs idi. Onun için dualarından biri şöyle idi: “Allahım! Beni ilimle zengin et. Hilm ile zînetlendir. Takva ile ikramlandır. Afiyetle güzelleştir.”

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmuştur: “İlim elde etmek için çalışın. İlimle beraber sekînet (vakar, ağır başlılık) ve hilmi de arayın. İlim öğrettiklerinize (talebelerinize) ve ilim öğrendiklerinize (hocanıza) karşı hilm sahibi (yumuşak huylu) olunuz. Âlimlerin sert ve haşinlerinden olmayınız ki cahilliğiniz hilminize galip gelmesin.”

(Allame Alaaddin Abidin, El-Hediyyetü’l-Alaiyye, s.596-597)

01Kas 2019

Kıyamet günü amel sahifelerinde dağlar gibi sevâpları, iyilikleri olan bir kimse mahşer yerine getirilir Allâhü Tealâ:

“Sen şu ve şu günlerde, “filân kimse namaz kıldı” denilsin diye namaz kılmıştın. Ancak Allâh benim. Benden başka hak ilâh yoktur. Benim için ihlâslı ve samimî olan din (makbul) dür. Yine sen, “filânca kimse oruç tuttu” diye söylenmesi için şu ve şu günlerde oruç tutmuştun. Ben Allâh’ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Sırf hâlis olan din bana aittir.

Keza sen, “filanca zat sadaka verdi” denilsin için şöyle ve şöyle günlerde sadaka vermiştin. Allâh ancak benim. Hiçbir ilah yoktur. Ancak ben varım. Ancak samimî ve ihlâslı olan din benimdir” buyurur. O zatın amellerinden birer birer yok edilmekte; yüce ve münezzeh olan Hakk Teâlâ böyle buyurmakta devam eder durur. Nihayet onun amel sahifeleri sevâp ve hasenelerinden hiçbir şey bulunmayarak bomboş kalır. Bunun üzerine o zata melekleri, “Sen (dünyada) Allâh (c.c.)’dan başkası için mi amel eder dururdun” derler.

İmâm Kurtubî (r.a.) der ki: “Enes bin Mâlik (r.a.)’den rivayet ettiği hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde mühürlenmiş (amel) sahifeleri getirilir de yüce ve münezzeh olan Rabbin huzuruna konulur. Aziz ve Celil olan Allah (Meleklere hitaben): “Şunu atınız, bunu kabul ediniz” buyurur. Melekler de: “İzzetine ve büyüklüğüne yemin ederiz ki (bu sahifelerde) hayır ve sevâptan başka hiçbir şey görmedik (ancak hayır gördük)” derler. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ: “Muhakkak ki şu amel, benden başkası için yapılmıştı. Bugün ben ancak benim hoşnutluğum istenilen ve benim rızam için yapılan amelleri kabul ediyorum, ondan başkasını kabul etmiyorum” buyurur.”

(İmâm Şarani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, s.166)

31Eki 2019

Bilinçli kullanılması halinde büyük bir nimete dönüşen internetin tehlikelerini göz ardı etmeyelim:

  • Vakit kaybı. İnternet üzerinde gereğinden fazla bir şekilde yapılan sörf insanların sosyal yaşamlarından çaldıkları zaman olarak ortaya çıkar. Makul bir sürenin üzerinde internete giriş yapılmaması gerekmektedir.
  • Zorbalık. özellikle çocuklar ve gençler arasında yaygın olan ve sosyal medya siteleri üzerinden gerçekleşen zorbalık neticesinde psikolojik sorunlar yaşanmaktadır. bazı vakalarda ise bu intihara kadar gidebilmektedir.
  • İnternette yararlı sitelerin yanı sıra bir çok da zararlı site yer almaktadır. Zararlı web sitelerindeki içerikler sebebi ile özellikle çocukların ruhsal gelişimleri olumsuz bir şekilde etkilenebilir.
  • İnternet üzerinden özellikle sosyal medya sitelerinin de teşviki ile oynanan oyunlar kişiyi tembelliğe itebilir ve yapılması gereken işlerin ya geç yapılmasına ya da hiç yapılmamasına sebebiyet verebilir.
  • İnternet üzerinden her ne kadar ülkemizde yasak olsa dahi kolaylıkla kumar ve bahis sitelerine erişim yapılabilmesi ve bunun sonucu olarak da büyük miktarlarda para kaybı aile içi felaketlere sebebiyet verebilir.
  • Bankacılık işlemlerinin de internet üzerinden yapılması sonrası bir çok değişik yöntem ile şifrelerin ele geçirilmesi ile dolandırıcılık vakaları günden güne artış göstermiştir.
  • Uzun süre internette zaman geçirmek aynı zamanda kişi de fiziksel rahatsızlıklara da yol açabilmektedir.
  • İnternet kullanımının artması ile birlikte anti,sosyal kişiliğe sahip bireylerin sayısı da artmaktadır. Bu sebeple tüm hayatınızı internet üzerine kurmayın.
  • İnternetkoliklik olarak tabir edilebilen bir tür rahatsızlık ile kişi uyanır uyanmaz interenete girip özellikle sosyal medya hesaplarını kontrol etme zorunluluğu hissederek bir internet bağımlılığı yaşanabilir. Uyuştuırucu madde bağımlıları gibi bu kişilerinde tedavi olması gerekebilir ve ciddi bir rahatsızlıktır.

(Basından Derleme)

30Eki 2019

Huzeyfe bin Yemân (r.a.)’den rivayetle Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Dünyâyı âhirete tercih edeni, Allâhü Teâlâ üç şeye müptelâ eder: Kalbinden hiçbir zaman gam gitmez. Hiçbir zaman zengin olmayacak fakirliğe düşer. Doymayan bir hırsa tutulur.” Bir rivayette de: “Öyle meşgul olur ki, hiçbir zaman boş vakti bulunmaz” buyruldu.Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Dünyâ sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır. Dünyâyı terk etmek bütün ibâdetlerin başıdır.”

Resûlullah (s.a.v.) zamanında bir fakir vefât etti. Elbisesinde iki dirhem (gümüş) buldular. Resûlullah (s.a.v.):  “Bu iki gümüş, onun kalbinde iki ateş alâmetidir”, yani derecesini düşürürler buyurdu. Ama Abdürrahman bin Avf (r.a.), o zenginliği ile beraber Cennetle müjdelenen on kişiden biri olmuştur. Buradan anlaşıldı ki, bütün dünyâ, bir kimsenin olsa ve o Allâhü Teâlâ’nın emir ve yasaklarına riâyet etse ve gönlünü bu mala mülke bağlamasa, kötü değildir.

Kimyâ-yi Saâdet kitabında diyor ki, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Mal ve makam sevgisi, kalpte nifakı, suyun sebzeyi büyüttüğü gibi büyütür” buyurdu. Bir Hadîs-i Şerîf’te de: “Mal ve makam sevgisinin, müslümânın dînine yaptığı zarar, koyun sürüsüne saldıran iki aç kurdun bu sürüye verdiği zarardan büyüktür” buyurdu.

Allâhü Teâlâ, “Şu âhiret yurdunu (Cenneti), yeryüzünde büyüklük ve makam aramayanlara veririz” (Kasas s. 83) buyuruyor.

O halde, ariyet olarak, yani birkaç gün kullanman için sana verilen mal ve makama, rütbeye mağrur olma! Beş günlük fânî devletle övünme! Zira çok yakında ecel seli gelir. Bu güzel manzara ve rahatlık sebeplerini, temeli sakat ömür binasını siler götürür.

(Mevlana Muhammed Rebhani, Riyad’ün Nasıhin, s.530-531)