Genel

26Ağu 2014

Ezberdeki Kur’ân-ı unutmak, büyük günahlardandır. Bunun delili Resûlullâh (s.a.v.)’in şu hadîsleridir: “Ümmetimin günâhları bana gösterildi de Kur’ân’ın bir sûresini veya bir âyetini ezberleyip sonra unutan kimsenin günahından daha büyüğünü görmedim. (Ebû Davûd)
“Kur’ân okuyup sonra unutan kimse, kıyâmet gününde Allâh’ın huzûruna çolak olarak gelir.” (Ebû Davûd)
Başka bir hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân‘la ahitleşiniz, (Devamlı olarak onu okuyunuz.) Allâh (c.c.’)a yemin ederim ki ezberdeki Kur’ân’ı unutmak, bağlı devenin kaçmasından daha şiddetlidir. (Buhârî)
KUR’ÂN OKUMA ÂDÂBI
En faziletli zikir olmasından dolayı Kur’ân okumak için abdest almak müstehaptır. Dokunmak için ise farzdır.
Cünüp ve hayızlı olanın Kur’ân okuması haram olmakla beraber Kur’ân’a bakmaları, kıraati kalpten geçirmeleri caizdir. Ağzı pis olanın Kur’ân okuması mekruhtur. Ancak pis elle Kur’ân’a dokunmak haram olduğu gibi pis ağızla okumak da haramdır diyenler olmuştur.
Kur’ân’ın temiz bir yerde okunması sünnettir. Yerlerin en faziletlisi ise mescitlerdir. Kur’ân okurken, huzûr ve vakar ile huşu içinde, başı öne eğerek ve kıbleye dönerek oturmak müstehaptır. Temizlik ve hürmet maksadıyla misvak kullanmak da sünnettir.
Kıraatten önce istiaze de sünnettir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ ”Kur’ân okuyacağın zaman kovulmuş şeytândan Allâh (c.c.)’a sığın.” (Nahl s. 98) buyurur. Kur’ân okuyan birisi, bir toplulukla karşılaşınca onlara selâm verir. Selâm sonrası kaldığı yerden kıraatine devam edebilir. Ancak tekrar eûzu-besmele çekmesi en makbul olanıdır.
Kıraat imâmlarınca tercih edilen görüş; Eüzü’nün cehren (aşikare) okunmasıdır. Bir grup toplu olarak eüzü-besmele çekse, birinin euzü çekmesi diğerine kafi gelmez.
Kur’ân tilavetinde tertil sünnettir. Allâhü Te‘âalâ: “Kur’ân-ı tertil üzere ağır ağır oku.” (Müzemmil s. 4)
(İmâm-ı Suyûti, el-İtkan Muhtasarı, s.39-40)

24Ağu 2014

Resûl-i Ekrem (s a.v.) Efendimiz: “Karanlık geceler gibi fitneler olmadıkça kıyâmet kopmayacaktır. Kişi mü’min olarak sabah eder, kâfir olarak akşamlar ve dînini az bir dünya metaına karşılık satacaktır.” buyurmuştur. (Müslim)
Yine hadîs-i şerîfte şöyle varid olmuştur: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir gün yüzü kıpkırmızı olduğu halde telâşla dışan çıktı ve: “Lâ İlâhe İllallâh (Allâh’tan başka hak ilâh yoktur.) Vukûu yaklaşmış olan şerden (büyük fitneden) dolayı vay Arâbîn haline!.. Bugün Ye’cüc ile Me’cüc sed-dinden şunun gibi bir delik açıldı.” buyuruyordu.
Bunu söylerken de başparmağı ile onu takip eden (şaha¬det) parmağını halka yapıp, açılan deliğe misal verdi. (Zeynep der ki) bunun üzerine ben:
– Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), içimizde bunca iyi kimseler varken biz helâk olur muyuz? diye sordum. Resûlullâh (s.a.v.): “Evet (fasıklık, fâcirlik, fuhuş, ahlâksızlık, zulüm gibi maddî ve manevi her çeşit içtimaî) pislik çoğaldığı zaman helâk olursunuz.” buyurdu.
“Muhakkak ki mü’min kimsenin öldürülmesi Allâh’ın nezdinde dünyanın yıkılıp yok olmasından daha büyük¬tür.” (Nesei)
“Her kim (dîn) kardeşine, (silâh gibi) demir âleti ile işaret (ederek tehdit) ederse melekler ona lanet ederler.” (Tirmizî)
Eğer bozguncular çoğalır da iyiler az olursa, iyi kimseler bunu çirkin görmedikleri, red ve inkâr etmedikleri zaman hepsi (yani iyisi de kötüsü de) helâk olurlar.
Rivâyet olundu ki, Allâhü Te‘âlâ meleklerinden bir meleğe bir köyü yere batırmasını emretti. Melek de:
– Ey Rabb‘im, muhakkak ki orada filanca âbid kimse de vardır, dedi. Bunun üzerine Allâhü Te‘âlâ meleğe:
– Muhakkak sen (bu yere batırma işine) onunla başla. Çünkü o benim haram ettiklerim işlenirken (yahut benim hürmetli kıldığım şeyler çiğnenirken) onun yüzü değiş¬mezdi, rengi atmazdı, diye vahyetmiştir.
(İmâm-ı Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Ahiret, s.369)

23Ağu 2014

Müslümânların birbirleri üzerindeki haklarından üçüncüsü: Nasihat isteyene nasihatte bulunmaktır. Bu hadîs, nasîhat is¬teyene nasihat etmenin ve onu aldatmamanın vacib olduğuna delildir. İstemeden nasihatte bulunmak menduptur. Çünkü hayra ve iyiliğe yol açar.
Dördüncüsü: “Aksırır da Allâh’a hamdederse teşmît et.” cümlesi teşmîtinin vâcib olduğuna delildir. Yani aksıran kimse “elhamdü lîllâh” diyecek, işiten de ona mukabele olmak üzere “yerhamükellâh” diyecektir. Hadîsde hamdin vâcib olduğuna delâlet yoktur. Binâenaleyh hamd menduptur.
“Biriniz aksırır da Allâh’a hamdeylerse onu işiten her Müslümâna: yerhamüke’llâh; demek vâcib olur” Bir gün Muhad¬dis Ebû Dâvud bir gemide bulunuyormuş. Derken sahilde birinin aksırdığını işitmiş; ve hemen bir dirheme bir kayık kiralayarak aksıranın yanına gitmiş; ona teşmît yaptıktan sonra tekrar ge¬miye dönmüş. Kendisine neden ta oraya kadar gittiği sorulunca:
– Olur ki o zât duâsı makbul bir kimsedir; diye cevap vermiş. Gemidekiler o akşam uyudukları vakit bir ses işitmişler. Birisi on¬lara:
– Hiç şüphe yok ki Ebû Davûd, Allâh’dan cenneti bir dirheme satın aldı; diyormuş. Nevevî; “Aksıran kimse hamdetmezse ya¬nında bulunanların bunu kendisine hatırlatması müstehâptır; bu suretle hamdeder, yanındakiler de teşmîtte bulunurlar.” der. Bu hatırlatma, emr-i bil ma‘ruf kabilinden güzel bir iş olur. Aksırma¬nın riâyeti gereken bazı âdâb vardır. Resûlullâh (s.a.v.): “Biri¬niz aksıracağı zaman hemen iki avucunu yüzüne koysun ve onlarla sesini kıssın.” buyurmuşlardır. (Hakim) Aksırık tekerrür ederse üç defaya kadar teşmît de tekrarlanır.
Beşincisi: “Hastalanırsa kendisini dolaş.” Hasta dolaşmak Müslümân’ın Müslümân üzerindeki haklarından olunca, bu bâbta hastayı tanımakla tanımamak ve akraba olmakla olma¬mak eşittir.”
Altıncısı: “Ölürse (cenazesinin) arkasından git.” emri Müslümân cenazesini tanıdık olsun olmasın teşyî etmenin lü¬zumuna delildir.”
(İbn-i Hacer Askalânî, Büluğ’ül-Meram, c.4 s.313-319)

18Ağu 2014

Allâh (c.c.), “Nefis muhakkak şiddetle kötülüğü emreder.” (Yûsuf s. 53) buyurmaktadır. Yine Cenâb-ı Hakk Kitâb-ı Kerîm’inde “Kalplerinizi hasta yarattım.” (Bakara s. 10) buyurmaktadır. Bunları düzeltme vazifesi ise kulla¬ra aittir. Bu vazife ifâ edilmediği takdirde kabahat de yine kullarındır. Bu sebeple kula düşen kalbini Allâh (c.c.) dı¬şındaki her şeyden ve nefsini kötülüklerden arındırmaktır. Hz. Hanzala (r.a.) bir gün Hz. Ebûbekir (r.a.)’e rastladı. Hz. Ebûbekir (r.a.) ona “Ya Hanzala nasılsın?” dedi. O da kendisi için “Ya Ebûbekir, Hanzala münâfık oldu.” dedi. Hz. Ebûbekir (r.a.) “Sübhanallâh, Hanzala münâfık olmaz, neden böyle söyledin?” diye sordu. Hz. Hanzala (r.a.) “Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında öyle bir ruh hâline giriyorum ki cenneti cehennemi görür gibi oluyorum. Nebî (s.a.v.)’in yanından ayrılınca dünyalık endişesi beni o ruh hâlinden de ayırıyor.” deyince Hz. Ebûbekir (r.a.): “Ya Hanzala, ben¬de de öyle oluyor. Gel bunu Resûlullâh (s.a.v.)’e soralım.” dedi ve Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’in huzûruna gittiler.
Hz. Hanzala (r.a.) “Ya Resûlullâh, Hanzala münâfık oldu.” deyince Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) de aynı Hz. Ebûbekir (r.a.) gibi: “Sübhanallâh, Hanzala münâfık olmaz, ne¬den böyle söyledin?” diye sordu. Hz. Hanzala (r.a.) da sebebi aynen anlattı. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.): “Nefsim yed-i kudretinde bulunan Allâh (c.c.)’a ye¬min ederim ki eğer siz benim yanımdaki hâli dışarıda muhafaza edecek olursanız her adımda melekler si¬zinle musâfaha ederler. Lâkin gününüzün üçte birini ibâdet-ü taatle, üçte birinizi mâişetinizin teminiyle, üçte birini de istirahat ve ailenizinle meşguliyetle ge-çirmeniz size kâfîdir.” (Müslim) buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hakk hepimizi kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye edip kendi yolunda bulunan kullarından eylesin. Âmin.
(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.32-34)

24Haz 2014

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Özürsüz olarak iki namazı birleştiren (bir namazı vaktinde kılmayıp sonraki vaktin namazıyla kılan bir kimse) büyük günâh kapılarından birine gitmiştir.” diye buyurmuş­lardır. (Tirmizî)

Ebû Nuaym (r.h.)’in rivâyetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Kim, namazı kasden terk ederse, Allâh onun ismini ateşe girecekler arasında cehennemin kapısına yazar.” diye buyurmuşlardır.

Yolcu olunsun, olunmasın; bir vakitte iki vaktin nama­zını bir arada kılmak caiz değildir. Çünkü Allâhü Te‘âlâ: “Şübhesiz ki namaz, Müslümânlar üzerine belli va­kitlerle farz olmuştur.” (Nisâ s.103) diye buyurmuştur.

Bir vakitte iki namazı birleştirmek ise, vakti bozmak­tır. Kazâya kalmış namazlar bir vakitte kılınabilir; fakat vakit gelmeden, bir sonraki vaktin namazı, bir önceki vakitte kılınamaz.

Ya’ni bir kimse, öğle namazını, vaktin sonuna kadar te’hîr ederek kılar. Biraz sona ikindi namazı vakti girer, ikindi namazını da, ilk ve âhir vakitlerden birinde kılar. Fakat ikindi vakti girmeden ikindi namazını kılmak caiz değildir!.

Biz Hanefîlere göre de, ancak Arafat’ta, öğle ile ikin­diyi öğle vaktinde; Müzdelife’de, akşam ile yatsıyı yatsı vaktinde bir arada kılmak caizdir.

İmâm Ahmed ve Taberânî şu hadîs-i şerîfi rivâyet ederler: Resûlullâh (s.a.v.):

– Rabbiniz Azze ve Celle şöyle buyurur: “Namazı­nı vaktinde kılan, namazlarına devam eden, namazın önemini hafife alıp zayi’ etmeyen kişiyi cennete so­kacağıma söz veriyorum.” buyurmuşlardır.

(Mevkûfâti, Mültekâ Şerhi, c.1 s.111-122)

23Haz 2014

Dilini salıverip, dizginlerine sahip olmayanı, şeytân her sâhada oynatır. Onu büyük bir uçurumun kenarına ileterek helâke sürükler. İnsanları yüzüstü cehenneme düşürecek olan, onların dillerinin belâsıdır. Dilin kötülüğünden ancak, onu Şeriat dizginine vurup Dünyâ ve Âhirete yarayacak söz­lerde kullanan, hâl ve istikbâlde tehlike doğuracak sözlerden tutanlar kurtulabilir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir çok hadîs-i şerîflerinde bu meseleye dikkat çekmişlerdir.

“Âdem oğlunun hatâlarının çoğu dilindedir.” “Sükût eden kurtulmuştur.” “Allâh (c.c.)’ya ve âhiret gününe îmânı olan, hayır söylesin veya sükût etsin.” “Hayır ol­mayan her sözden dilini çek, ancak bu sâyede şeytâna galebe çalarsın.” “Sükût eden ve vakarlı gördüğünüz mü’mine yaklaşınız; çünkü onun hâli hikmet telkîn et­mektedir.” “İnsanlar üç kısımdır. Bir kısmı kârda, bir kıs­mı selâmette ve bir kısmı da helâktedir. Kârda olanlar, Allâh (c.c.)’yu zikredenlerdir. Selâmette olanlar diline sâhip olanlardır. Helâke gidenler ise bâtıl ve boş sözlere dalanlardır.”

“Mü’minin dili kalbinin ötesindedir. Bir şey söy­leyeceği zaman önce onu düşünür ve sonra konuşur. Münâfık bunun aksine, kalbi dilinin ötesindedir. Bir şey söyleyeceği zaman onu düşünmeden söyler.”, “Çok ko­nuşanın sürçmeleri çok olur. Düşük sözleri çok olanın günâhı çoğalır. Günâhı çok olana yaraşan da ateştir.”

Hz. Ebû Bekir (r.a.) konuşmamak için ağzında çakıl taşı saklardı. Eli ile dilini gösterir ve, “Başıma gelen bütün felâketler bundan gelmiştir.” derdi. Az konuşan, iki fazîleti toplar. Bunlardan biri dîninde selâmet, diğeri de arkadaşını anlamak ve dinlemek fazîletidir.

Bütün bunlarla beraber sükût etmekte aklını başına al­mak vardır. Vakar vardır. Fikir, zikir ve ibâdet için huzûr var­dır. Dünyada dedikodulardan, âhirette de bunların hesâbını vermekten selâmet vardır.

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, c.3 s.245-255)

22Haz 2014

Fatih Gençlik Vakfı kuruluşunun hemen akabinde faaliyet­lerine başlamıştır. En önemli faaliyetlerinden biri olan yüksek öğretim öğrencilerine burs vermeye, yine aynı yılda (1971- 72 Öğretim Yılı) 15 kişiye karşılıksız olarak kişi başına ayda 300 TL ve 8 ay süreli olarak başlamıştır. 300 TL ile başlayan burs miktarı aynı dönem Nisan ayında 400 TL’ye çıkarılmıştır. 1972-73 Öğretim Yılı’nda bursiyer sayısı 50 kişiye çıkarılmış, takip eden yıllarda bu sayı artarak devam etmis ve kısa za­manda 150 öğrenciye ulaşmıştır. Öğrencinin hem ilmî hem de kültürel gelişimlerini de dikkate alan Vakfımızın Kurucu­su Muhterem Ömer Öztürk’ün, maddî ve manevî gayret ve himmetleri ile 1973 yılında 1 milyon TL civarında bir yatırımla İstanbul’un en büyük birkaç matbaasından birine sahip olan Vakfımız faaliyetlerini bu yönde de devam ettirmiştir. Kısa bir hesap yapmak sûretiyle kurulusunda vakfedilen 140 bin TL’lik paranın kaç öğrenciye ne kadar zamanda burs olarak dağıtılabileceği ortaya çıkar. Buna rağmen her yıl hem öğ­renci sayısı hem de burs miktarının artarak devam etmesi, bunun yanında ayrıca döneminin ilk beşi arasında gösterilen matbaa işletmesinin kuruluşu için yapılan yatırım da ancak Vakfın kurucusu olan Muhterem Ömer Öztürk’ün gayret ve himmetleriyle mümkün olmuş ve olmaya devam etmektedir.

1980 ihtilali ile faaliyeti durdurulan MTTB’nin 1986 yılında İstanbul Valiliği tarafından feshedilmesi neticesi tüzüğünde bulunan “Fesih hâlinde tüm mal varlığı Fatih Gençlik Vakfı’na devredilir.” maddesi geregince yine İstanbul 1.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 12.02.1988 tarih ve 982/72 no’lu kararıyla bütün mal varlığı Fatih Gençlik Vakfı’na devredilmiş, böylece MTTB’nin tek vârisinin de Fatih Gençlik Vakfı olduğu karar altına alınmıştır.

Fatih Gençlik Vakfı, kuruluşundan beri üniversite genç­liğinin maddî ve ma’nevî her türlü ihtiyacına cevâb vermek için, Kurucusu Muhterem Ömer Öztürk’ün maddî ve ma’nevî yardım ve himmetleri ile faaliyetlerini devam ettirmektedir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

21Haz 2014

MTTB’nin 47. ve 48. Dönemi’nde Fatih Sultan Mehmed Hân’a lâyık bir eser vücuda getirmek gâyesiyle bir komite ku­rulmuş ve halktan para toplanmıştı. Ortaöğretim Komitesi adı­nı taşıyan bu komitenin gâyesi sâdece rozet mukâbili halktan yardım toplamaktı. Bu şekilde toplanan 210 bin TL civarındaki yardım 48. Dönem MTTB Genel Başkanı İsmail Kahraman’a teslim edilmiş ancak Fatih Sultan Mehmed Hân’ın hatırası­nı yaşatacak güzel bir eser vücuda getirme düsüncesi 1971 Nisan’ına kadar fiiliyata geçirilememişti. 50. Genel Kurul’da MTTB Genel Başkanlığı’na seçilen Muhterem Ömer Öztürk, bu düşünceyi hayata geçirmek için hemen işe koyuldu. Bu öyle bir eser olmalıydı ki ecdâdın ebediyete uzanan eserlerine benzemeliydi: sebiller, imarethaneler, köprüler, kervansaray­lar, hanlar, çesmeler, mekteblerle… Ecdâd kendini mezarın­da mütevâzî bir şekilde; fakat eserlerini cemiyetin hizmetinde bırakmayı tercih etmişti. Onların torunları olduğumuzu iddiâ eden bizlerin, onların rûhlarına tezat teşkil edecek birtakım teşebbüslerde bulunmamız elbette düşünülemezdi.

Muhterem Ömer Öztürk, bu düşüncelerin neticesinde Fatih Sultan Mehmed Hân’ın hatırasını yaşatacak en uygun eserin bir Vakıf kurulması olduğuna karar verdi. Daha önceki dönem­lerde toplanan 210 bin TL civarındaki paranın 140 bin TL’si ile İsmail Kahraman, noter kanalıyla kendi adına vakıf tesis sene­di hazırlamış, bakiyesi (60 bin TL civarındaki para) ise İsmail Kahraman nezdinde kalmıştır. Muhterem Ömer Öztürk, bu va­kıf senedini kabûl ederek hemen teşebbüslerine başlamış, ku­ruluş hazırlığını tamamlayarak 18 Haziran 1971 günü İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne mürâcaat etmistir. Yine aynı Mahkeme’nin verdiği 21 Haziran 1971 tarihli kararı ile Fatih Gençlik Vakfı resmen tescil edilmiştir. Ağustos 1971 tarih ve 13919 sayılı Resmî Gazete’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün tescilinin yayınlanmasıyla Fatih Gençlik Vakfı’nın resmen kuruluşu tamamlanmış ve Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün MTTB Genel Başkanlığı döneminin önemli icraatları arasına girmiştir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

15Mar 2013

Hz. Peygamber (s.a.v.) yataklarında ihtiyacına yetecek
kadarıyla yetinirdi. Fazlasını istemezdi. Sahih-i Müslim’de
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir döşek er kişi için, bir döşek
hatun için, bir döşek misafir için, dördüncüsü şeytan
içindir” buyurmuşlardır. Fakat âlimler buyurmuşlar ki, bu
hadîsin mânâsı, lüzumundan fazlası kibirlenmek ve övünmek
içindir. Bu duygu ile yapılan her iş yerilmiştir. Ayrıca
hadîste biri er, biri hatun için buyurulması hastalık ve özürlü
zamanlarda ayrı yatmaları içindir.
Hz. Aişe (r.a.) : “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in döşeği, içi
hurma lifiyle doldurulmuş deridendi”, buyurdular. Yine
Hz. Aişe (r.a.) şöyle buyurdular: “Bir gün Ensâr hatunlarından
biri bana geldi. Resûlullah (s.a.v.)’in döşeğini görünce
gitti ve bana içi yünle doldurulmuş bir döşek gönderdi.
Hz. Peygamber (s.a.v.) gelip gördü ve: “Ya Aişe bu nedir”
dedi. “Ensârdan bir hatun geldi senin döşeğini gördü
ve gidip bunu gönderdi” dedim.
“Ya Aişe bunu geri gönder. Vallahi eğer isteseydim
Allâh (c.c.) benimle gümüş ve altın dağlar yürütürdü”
buyurdular.
İbn Abbas (r.a.) şöyle rivayet ettiler: “Bir gün Hz. Ömer
(r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in odasına girdi ve Resûlullah
(s.a.v.)’in bir hasır üstünde yattığını ve iplerinin mübârek
vücudunda iz bıraktığını gördüler. Hz. Ömer (r.a.): “Ya
Resûlullah (s.a.v.), bir yumuşak döşek üzerine yatsaydınız
ne olurdu” dedi.
“Ya Ömer benim dünya ile ne işim vardır. Benim
dünya ile ilişkim sıcak bir günde yola çıkan ve bir ağacın
altında bir saat gölgelenip sonra kalkıp yoluna devam
eden yolcuya benzer” buyurdular.
Bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v.) hatunlarına: “Ben
Âişe’den başka hanginizin yorganına bürünsem bana
Cebrail (a.s.) gelmedi”, buyurdular.
(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet Nebi (s.a.v.), 1.c., 392-394.s.)

12Mar 2013

SÜNNET-İ SENİYYE

«Onların sandıkları gibi değil. Rabbın adı­na yemîn olsun; aralarında çekişip durdukla­rı şeyde, seni hakem bilip sonra verdiğin hü­kümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duyma­dan tam teslim olmadıkça imân etmiş olamaz­lar.» (Nisa s. 65)

«Resul size ne getirdiyse, onu alın; size yasak ettiği şeyden dahi sakının.» (Haşr s. 7)

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

– «Sizden hiç biriniz îmân etmiş ola­maz; taa, hevası (arzusu) getirdiğime uymadıkça… Bir kimse sünnetimi (gereği ile amel etmeyip) zayi ederse, şefaatim ona haram olur. Bir kimse, sünnetimi (yerine getirmek sureti ile) ihya ederse, beni ihya etmiş olur. Beni ihya eden de beni sevmiş olur; beni se­ven dahi kıyamet günü cennette benimle be­raber olur.»

Muhabbet ehlinden birinin gözleri kör ol­muş, sebebini soranlara: «Benim gözlerimi ka­patan ve görmekten men eden Allah’tır. Çün­kü ma’şuk (sevilen) istemez ki, muhibbi (se­veni) başkasıyla dost olsun ve onu sevsin. O ister ki kalbi, Allah (c.c.)’tan gayrisinden te­mizlensin ve daima onu gönlünde yaşatsın.»