Genel

16Oca 2019

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler.

Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.’

15Oca 2019

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlıyoruz:

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında:“-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937de kendi el yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.

14Oca 2019

Hz. Âişe (r.ânhâ) anlatıyor: “Adamın biri, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e gelerek: “Yâ Resûlallah, seni canımdan da, çocuğumdan da daha çok seviyorum. Evde iken seni hatırlayınca daha evde duramıyor, gelip sana bakıyorum. Ama, ahiret hayatı aklıma geldiğinde senin cennete gireceğini, peygamberlerle olacağını düşünüyor; cennete girsem dahi seni göremeyeceğim diye üzülüyorum.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) sustu ve karşılık vermedi. Az sonra, Hz. Cibril (a.s.) şu Âyeti getirdi: “Kim Allâh’a ve Resûlüne itaat ederse, işte onlar, Allâh’ın nimetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehitler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar!” (Nisa s., ayet: 69)

Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e: “Yâ Resûlullah, kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sordu. Allâh Resûlü (s.a.v.), “O gün için ne hazırladın?” dedi. Adam, “Benim Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in sevgisinden başka hiçbir sermayem yoktur.” deyince Efendimiz (s.a.v.): “Öyleyse, sevdiklerinle beraber olacaksın.” buyurdu.”

Hz. Enes (r.a.) der ki: “Resûlullah (s.a.v.)’in: “Sen sevdiklerinle beraber olacaksın.” sözüyle sevindiğimiz kadar hiçbir şeyle sevinmemiştik. Ben de, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’le Ebû Bekir ve Ömer (r.a.e.)’i severim. Onları sevdiğim için, ahirette kendileriyle birlikte olacağımı ümit ediyorum.”

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in babası Ebû Kuhâfe (r.a.) biat etmek üzere elini uzatınca, Ebû Bekir (r.a.) ağlamaya başladı. Allâh Resûlü (s.a.v): “Ey Ebû Bekir, niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Yâ Resûlullah! Sana uzanan bu el, babamın eli değil de, amcan Ebû Tâlib’in eli olsaydı ve bu vesile ile Allâh seni sevindirseydi, daha çok memnun olurdum!” diye karşılık verdi.”

(M. Yusuf Kandehlevî, Hayatu’s-Sahabe, c.2, s.91-95)

13Oca 2019

Resûlullâh (s.a.v.)’e tâbi olmak hiçbir halde terki câiz olmayan farz-ı ayındır. O (s.a.v.)’e muhâlefet etmek de İslâm nimetinin yok olmasına çalışmaktır. İnanılması farz olan bir şeye inanmayıp terk etmek îmânı yok eder. Muhakkak Resûlullâh (s.a.v.)’in ümmeti, ona tâbî olan kimselerdir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

“Arzu ve hevâsı benim getirdiklerime tâbi olmadıkça sizden hiçbiriniz îmân etmiş olmazsınız!” “Kim benim sünnetimi (amel etmeyerek) zâyi ederse, ona şefâatim haram olur.”

“Kim benim sünnetimi ihyâ ederse beni sevmiş olur. Beni seven kimse de kıyâmet günü cennette be-

nimle beraber olur.” (Kenzü’l-Ummâl)

“Kim benim sünnetimi (amel etmek sûretiyle) muhâfaza ederse Allâhü Teâlâ ona dört haslet ikrâm eder: İyilerin kalbinde ona karşı muhabbet, kötülerin kalbinde heybet, rızkında bolluk ve dîninde itimat.”

Müslümanların amel etmesi ve kuvvetle sarılması gereken sünnet; ilk üç asrın, yani Resûlullâh (s.a.v.)’in ve onu gören Ashâbı (r.a.e.)’nin ve Ashâbı gören tâ’biîn (r.âleyh)’in ve onlardan sonra gelenlerin itikâd, amel ve ahlâkına uymaktır.

Bunlardan sonra, dinde onların gittiği yola uymayan şeyler ihdâs etmek ise bid’attir. Dindeki her bid’at dalâlettir, sapıklıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Kim dînimiz hakkında, ondan olmayan bir şey ihdâs ederse bu reddolunmuştur.” buyurdular.

Müslümanlar, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetine sımsıkı sarılmalı, onunla amel etmeli, başkalarını da buna davet etmeli; bid’atlere meyletmemeli ve bid’at ehlinin sözlerine kulak vermemelidir.

(Seyyid Alizade, Şerhu Şir’atü’l-İslâm)

12Oca 2019

Mü’minin en üstün hasleti (iyi huy) susmaktır. Selâmetin onda dokuzu bundadır. Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayetle Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “ Mâlâyâ’nîyi terk, kişinin islâmının güzelliğindendir” buyurmuşlardır. Yani, söylemesinde zaruret olmayan ve kendisine bir yarar sağlamayan söz ve filleri terk etmek, insanın islâmını güzelleştirir ve olgunlaştırır.

Yine bir hadîs-i şerîf’inde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, “İçinizde en sevmediğim ve benden en uzak oturacak olanınız, çok konuşan, böbürlenerek ifade eden, ağzını şekillendirerek söz söyleyeninizdir” buyurmuşlardır. Bu hadîs-i şerifte sayılan durumlar, zorlama ve ilâve mânası taşıdığı ve bunları insanların gönüllerini çekmek, dikkatlerini celbetmek için yaptığından men’edilmiştir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in konuşması açık ve seçik idi. Her duyan rahatça anlayabilirdi. Kelimeleri saymak isteyen, sayabilirdi. Sözünü duyan mânasını anlardı. Çünkü O (s.a.v.) selâm verince üç defa verir, söz söyleyince üç defa söylerdi. Yalan söylemezdi. Bir rivayette şöyle anlatılır; Resûlullah (s.a.v.) bir yere dayanmış idi. “Beni dinleyin size en büyük günahları haber veriyorum: Allahü Teâlâ’ya şirk koşmak, anaya ve babaya isyan etmek, karşı gelmek” buyurdular. Sonra oturur hale geldi ve: “Dikkat ediniz! Bir de yalan söz!” buyurdular. Kişinin üç yerde yalan söylemesine izin verilmiştir. Bu üç durumu bir hadîs-i şerîf’te Resûlullah (s.a.v.): “Niçin sizin, ateşe düşer gibi yalana düştüğünüzü görüyorum? Her bir yalan yazılmaktadır. Ancak kişinin harbde yalan söylemesi; çünkü harb hiledir. İki kişi arasında düşmanlık dargınlık olunca, aralarını bulmak için yalan söylemek ve hanımının gönlünü almak, onu sevindirmek için yalan söylemek yazılmaz”  buyurarak bildirmişlerdir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz  şaka yapardı, ama şaka esnasında ileri gitmezdi. Bir kalbi incitmez, şakada ileri gitmez, bir mânâ ile yetinirdi.

(Muhammed bin Ebûbekir, Seyyid Alizâde Şerhi-Şir’atül İslâm, 297-334.s.)

11Oca 2019

Kelâm ilmiyle alâkalı eserlerin en eskilerinden olan Sevâd-ı Â’zam’da, Hicrî dördüncü asrın başında yaşadığı tahmin edilen müellif Hâkim es-Semerkandî (rh.), yetmiş üç fırka meselesini ve Ehl-i Sünnet’in neden kurtulan topluluk olduğunu açıklamaktadır. Ona göre, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in işaret buyurduğu yetmiş üç fırka şunlardır:

Ehl-i Sünnet bir, Hâricîler on beş, Mu’tezile altı, Mürcie on iki, Şîîler otuz iki, Cehmiye, Neccâriye, Darrâriye, Kilâbiye birer, Müşebbihe üç fırka olmak üzere toplam yetmiş üç fırka eder. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz’in işaret ettiği fırkalar bunlardır. Bunların sadece bir tanesi ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet fırkasıdır. Diğerleri bid’atlarla ma’lûl olan mezheplerdir.”

Yetmiş üç fırkadan her biri, şerîate tâbi olduklarını iddiâ edip kendilerini necat bulan zümreden sayarlar. “Her fırka, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi.” (Mü’minûn

  1. 53) âyet-i kerîmesi onların bu halini tasdik eder. Halbuki Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in beyan buyurduğu Fırka-i Nâciye’yi, diğerlerinden ayıran delil, “Benim ve ashâbımın yolunda olanlar” beyanıdır.

Şerîat sahibi Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in burada, sadece kendilerini anlatması kâfî iken ashâbını da zikretmesi, “Benim yolum, ashâbımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu onların yoluna tâbi olmaya bağlıdır!” mânâsınadır. İşte Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bunu ilan etmektedir. Zira, Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’in yoluna tâbi olmadan, Resûlullah (s.a.v.)’e tâbi olmak iddiâsı, boş bir dâvâdır. Hatta böyle bir ittibâ, hakikatte aynıyla Resûlullah (s.a.v.)’a isyan sayılır. Hâl böyle olunca, bu yolun yolcularına, necat bulmak nasıl mümkün olur?

Hiç şüphe yoktur ki, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in ve Ashâbı (r.a.e.)’in yolunda dâim olanlar, Ehl-i Sünnet ve’lCemaat fırkasıdır. İşte Fırka-i Nâciye bunlardır.

(İmâm Rabbanî, Mektûbat, c.1, 80. Mektub)

10Oca 2019

Cenâb-ı Hakk, bazı peygamberleri kendi isimleriyle isimlendirmiştir. Meselâ Hz. İsmâil ve İshâk (a.s.), “Alîm” ve “Halîm”, Hz.İbrâhim (a.s.), “Halîm”, Hz. Mûsâ (a.s.), “Kerîm”, Hz. Yûsuf (a.s.), “Hafîz” olarak isimlendirilmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in dışındaki peygamberler, bu İlâhî isimlerden sâdece bir veya iki isimle anılırken, Resûlullah (s.a.v.)’in bunlardan otuz kadarıyla Kur’ân’da anıldığı görülmektedir. (Kâdı Iyâz, c.1., s.236-243)

Ancak Cenâb-ı Hakk’ın, hiçbir peygamberi, kendine âit olan “Raûf” ve Rahîm” isimleriyle anmadığını, yalnızca Resûlullah (s.a.v)’ı bu iki isimle adlandırdığını görmekteyiz. “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe s. 128)

Gerçekten de Resûlü (s.a.v.)’e bu isimleri vermesi ve O (s.a.v.) böyle vasıflandırması, O (s.a.v.)’in hakkında büyük bir taziz ve ikram demektir. Bundan da anlaşılır ki, Allâh’ın güzel isimlerinin hepsi “Allâh, Rahmân ve Rabb” gibi sırf Allâh’a mahsus olan isimlerden değildir. Resûlullâh (s.a.v)’in kendisi, İlâhî ahlâk ile ahlaklandığından dolayı mü’minlere raûf ve rahîmdir. Getirdiği din de bütün yönleriyle, mü’minler için ayniyle nimet ve rahmettir. Hz. Peygamber (s.a.v)’e âit, Kur’ân-ı Kerim’deki bu özellikleri bildirdikten sonra şunu diyebiliriz: Resûlullah (s.a.v), diğer insanlar gibi bir beşerdir. Ancak O (s.a.v.)’in beşerîliği yanında, bir de nübüvvet yönü vardır ki, bununla O (s.a.v.), diğer insanlardan ayrılmaktadır. Yine bazı özelliklerde O (s.a.v.), diğer peygamberlerle müştereklik arzetse de, yukarıda da ele aldığımız gibi bazı noktalarda bu peygamberlerden de ayrılmaktadır. (Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ)

(Zemahşerî, c.2, s.325; Kurtubî, c.8, s.302; Âlûsî, c.11, s.52)

09Oca 2019

Kibir, bazen sahibine de gizli kalır, hattâ o kendisinin kibirden beri olduğuna îtikad eder. Âhiret yolcularının kendilerini bu badireden çekip kurtarabilmeleri için mütekebbirlerin ahlâkını beyân etmek gerek; tâ ki onlar kötüyü iyiden ayırt edip gurura kapılmasınlar.

  1. Halkın kendisine saygı gösterip ayağa kalkmasını istemek ve bundan dolayı kendi nefsinde bir vicdan azabı duymamak,
  2. Sokaklarda yalnız yürümek istememek, arkasında başka sının bulunup kendisini takip etmelerini istemek.
  3. Ziyaretinden kendisine veya başkasına bir hayır hâsıl olsa bile, başkasını ziyaret etmemek.
  4. Yakınında başkasının kabul etmemek, ancak etrafında uzakça oturmalarına razı olmak,
  5. Hastaların ve malûllerin bulunduğu meclise girmekten çekinmek.
  6. Evinde elini bir işe uzatmamak ve sürmemek.
  7. Evine öteberi taşımamak,
  8. Kalitesi düşük elbise giymekten kaçınmak. Hâlbuki Ebû Davud’un Ebû Ümâme (r.a.)’den yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Eski ve yamalı elbise (giyinmek) îmândandır.”
  9. Fakirin davetini kabul etmemek, zengin ve şeref sahibi olanlarınkini kabul etmek.
  10. Çarşıda, bilhassa ehemmiyetsiz şeyleri meselâ sabun, ciğer, sakız, tarak ve benzeri şeyleri çoluk çocuğu, akraba ve arkadaşları için satın almaktan sıkılıp kaçınmak.
  11. Arkadaşlarından kendisine akran olanlarla yaptığı münazarada hakkı kabul etmemek, hatâsını anlayıp arkadaşına teşekkür etmemek, böyle yapması, ya küçümsediği ve hakîr gördüğü için arkadaşının sözüne kulak vermemekten, ya da inad ve haksızlık üzerinde ısrar etmekten ileri gelir.

(İmâm-ı Birgivî, Tarikatı Muhammediye, s.170)

08Oca 2019

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden biri; eşimizin, şehvet arzûsu uyandıracak sûrette süslenerek, güzel kokular sürerek evinden dışarı çıkmasına izin vermememizdir. Böylece, hem kendi dînimizi hem de müslümân kardeşlerimizin dînini korumuş oluruz. Bu ahde genellikle herkesten çok hıyânet edenler, bilgin ve sâlih kişilerin âileleridir. Nefislerine mağlûp olarak eşlerinin bu şekilde dışarı çıkmalarına mâni olmamaktadırlar. Şu cihet iyi bilinmeli ki, şer‘î hayâ, ancak bu kötü şeyleri bırakmakla olur. İlâhî emirleri yapmamak ise dîninin noksanlığından ileri gelir.

“Her göz zinâ işler. Bir kadın süslenerek ve güzel kokular sürerek bir kalabalığın önünden geçerse, o da zinâ işlemiş demektir.” (Ebû Davud, Tirmizî)

“Bir kadın güzel kokular sürünerek, göz alıcı güzel elbiseler giyerek bir toplumun önünden geçerse, o toplum, onun süründüğü kokuyu alırsa o kadın zinâ işlemiş olur. Her bakan göz de zinâ işlemiş olur.” (İbn Hüzeyme, İbn Hibban)

“Bir kadın mescîde kokular sürünerek namâza gitmeye kalkışırsa, evine dönüp yıkanmak sûretiyle o güzel kokuları atmadıkça Hakk Teâlâ o kadının mescîdde kılacağı namâzı kabûl etmez.” (İbn Hüzeyme)

“Ey insanlar, kadınlarınızın süslü giyim ve ziynetlerle mescîdlere salına salına gelip kendilerini âleme göstermelerini yasaklayınız. Çünkü İsrâîloğullarının kadınları bu şekilde ibâdethanelerine gittiklerinden Allâh (c.c.)’un lanetine uğramışlardır.” (İbn Hüzeyme)

Allâh (c.c.) en doğrusunu bilir.

 (İmâm-ı Şa‘rânî, Büyük Ahidler, s.877-878)

 

07Oca 2019

Ehl-i Sünnet mezhebini ve îtikâdını, ehlinden öğrenip inandıktan sonra, kötü huy ve ahlâklardan sakınacak, güzel ahlâk ile ahlâklanacak kadar ilim sâhibi olmak, erkek ve kadın bütün müslümanlara lazımdır.

Her müslüman, eşine, çoluk çocuğuna ve emri altındakilere ilmihâlini öğretip, onları dine uymayan şeylerden korumalıdır. Önce Ehl-i Sünnet îtikâdını, inancını, sonra amel bilgilerini, sonra ahlâk ilmini, daha sonra da alışveriş vb. muâmelât bilgilerini öğretmelidir. Bu bilgilere “İlmihâl” denir. Bunları bilmek herkese farz-ı ayındır.

Çocuklara daha küçükken Ehl-i Sünnet îtikâdını; inancını ve Kur’ân-ı Kerîm okumasını öğretmelidir. Çocuğa, üzerine farz olan amellerin farzlarını ve vâciblerini yerine getirecek ve haramlardan sakınacak kadar ilim öğretmek farzdır. Mesela abdest, namaz, oruç, -zengin ise- zekât ve hac bilgilerinin öğretilmesi farzdır. Bundan sonra geçimini temin edeceği bir iş, bir sanat öğretmelidir.

Bir sanatla uğraşıyorsa, mesleğinde harâma düşmeyecek kadar ilim öğrenmesi farzdır. Çünkü bir kimse, bu bilgileri öğrenmeden alışveriş ve ticaret yaparsa, şüphesiz harama düşme tehlikesi vardır.

Eğer bir şey farz veya haram ise onun ilmini öğrenmek farzdır. Eğer vâcib veya kerâhet-i tahrîmiye ile mekruh ise onun ilmini öğrenmek vâcibdir. Eğer sünnet veya kerâhet-i tenzîhiye ile mekruh ise onun ilmini öğrenmek sünnettir. Müstehab ise onun ilmi de müstehabdır. Mübah ise ilmini öğrenmek de mübah olur.

İlmi ile amel eden âlimlerin meclisinde bulunmalıdır. Ebû Hüreyre (r.a.) buyurdu ki: “Bir saat ilim meclisinde bulunup, dînimde lâzım olanları öğrenmem, bana Kadir Gecesi’ni ihyâ etmekten daha sevimlidir.”

(Mızraklı İlmihâl, Birgivi Vasiyyetnâmesi)