Genel

19Kas 2019

Sultan IV. Murat Han çok güçlü, kuvvetli bir padişah idi. Dizginleri ele almaya karar verdiğinde bütün zorbalara meydan okudu. Önce Tokat’taki zorbabaşı Hüsrev Paşa’yı katletti. Sonra Topal Recep Paşa’yı huzura çağırdı;

“Paşa git, memlekette anarşi ve iğtişaş çıkaranların elebaşları her kim ise bul bana listesini getir” dedi. Paşa gitti. Bir süre sonra geldi ve; “Hünkarım bulamadım” dedi. Padişah; “Ben buldum mel’un ayağa kalk” dedi. Bunun anlamı götürün boynunu vurun demekti.

Doğal olarak devletin tepesindeki sadık adamlarını kaybeden yeniçeriler ayaklandılar ve saraya yürüdüler. Padişah alışılmadık bir şekilde açık divan yaptı. Halkı ve askerleri huzura topladı. Mahşeri bir kalabalık vardı. Onlara dedi ki:

“Asker siyasetle uğraştığı için asıl işini yapamıyor. Anarşi devletin temellerine girdi. Devleti bir avuç zorba ve hırsıza yedirmeyeceğiz. Şeriata, kanunlara ve halife sıfatıyla bana karşı gelenlere haddini bildiririm. Aranızda müfsitleri barındırmayın. Ulul emre itaat herkese farzdır. Halifeye değil şakilere tabi olanlara gereken yapılır.”

Bu meâlde epeyce ve gür bir sesle konuştu. Kalabalık dilini yuttu. Konuşma bittiğinde önce bir uğultu duyuldu ardından bir gürültü; “Padişahım çok yaşa !!!”

Aranan kan bulunmuştu. Bu dakikadan sonra IV. Murat hızla dizginleri eline aldı. Zorbaların hakkından geldi. Gece sokağa çıkma yasağı koydu. Tütün yüzünden İstanbul’un dörtte biri kül olunca buna yasak getirdi. Aslında olay basitti. Devlet merkezi sağlam, dirayetli ve sıkı olursa otorite içeriden dışarıya yayılıyor, merkezde zaaf olursa basınç dışarıdan içeriye doğru artıyordu. Bu yüzden İslam tarihinin yüz akı olan dönemler sert ve otoriter olan şahsiyetlerin elinde şekillenmişti. Hz. Ömer, Yavuz Sultan Selim, IV. Murat buna örnekti.

IV. Murat bu dirayet ile çökmeye yüz tutmuş devleti yeniden ayağa kaldırdı. Onun dönemi “duraklama içinde yükselme” kabul edildi. Muhtemelen o dönem olmasaydı 1699’da başlayan süreç 50 sene öne gelirdi.

(Şevki Karabekiroğlu, Haber Seyret, 23 Kasım 2016)

18Kas 2019

Resûlullâh (s.a.v.): “İnsan herşeyden görür, ancak üç şeyden hesâb görmez. Avretini örtecek bir parça bez, açlığını giderecek kadar bir parça ekmek, onu yazın sıcaktan, kışın soğuktan koruyacak bir ev.” buyurmuştur.

“İnsanoğlunun sulbünü kuvvetlendirecek lokmalardan da hesâb sorulacaktır. Ancak nefsini kurtaracak kadar yemesinden sorulmayacaktır.” (Dürrü’l Müntekâ)

Mideyi doldurmak haramdır. Çünkü malı zâyi etmek ve nefsi hasta etmektir. Şöyle bir hadîs de gelmiştir: “İnsanoğlunun doldurduğu kapların en kötüsü doldurduğu midesidir. Eğer karnı doldurmak lâzım ise, üçte birini yemeğe, üçte birini suya ve üçte birini de nefes almaya ayırın. Azâb bakımından en uzun azâb görecekler, karnını en çok doyuranlardır.” (Dürrü’l Müntekâ)

Tebyînü’l-Mehârim’de şöyle denilmektedir: “Âlimlerden bazısı tarafından diğer iki mertebe de eklenmiştir. Bunlardan birisi mendub olan yemektir. Mendub olan yemek, insanı nâfile namâzlara, ilim öğrenmeye ve ilim öğretmeye yardımcı olan yemektir. Diğeri de mekrûh olan yemektir. Bu da, doyduktan sonra ondan bir zarar görmeyecek kadar fazla yemektir. Âbidin rütbesi mendub olan yemekte mubâh olan yemek arasında muhayyer kalmaktır ve yediği zaman yediği ile ibâdete kuvvetlenmeyi murâd ederse, o zaman itaat etmiş olur. O yemesiyle de lezzet ve ni‘met almayı murâd etmemelidir. Zîrâ Cenâb-ı Allâh kâfirleri faydalanmak ve ni‘metlenmek için yediklerinden onları zemmetmiştir.

Şöyle ki Cenâb-ı Allâh, “Kâfirler ise zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler, yerleri ateştir.” (Muhammed s. 12) buyurmuştur. Mü’min dünyâdan zühd eder, kâfir ise dünyâya haristir. Öyleyse mümin yemeği hayatını devâm ettirmek ve ibâdetlerini yapabilmek için yer. Kâfir de şehvet ve lezzeti taleb için yer. O zaman az da olsa mü’min doyar, fakat kâfir çok da olsa doymaz.

(İbn-i Âbidîn, Reddül Muhtar, c.15, s.319)

17Kas 2019

“Kaylule uykusu” tam gün ortasında güneş tepedeyken yapılan bir istirahattir ve sünnettir. Eğer öğle namazı hemen kılınmıyorsa genellikle öğle namazı öncesinde yapılır. Aksi halde namazdan sonra da yapılabilir. Faydaları şunlardır:

  1. “Kaylule” Erken Yaşlanmayı Önler. İşte bu nedenle buna “güzellik uykusu” da denilir. Uykuda büyüme hormonları salınarak derideki ölü hücrelerin yenilenmesi sağlanır.
  2. “Kaylule” Gün İçindeki performansınızı artırır. Bir araştırmaya göre “kaylule” zihinsel ve fiziksel aktivitelerin performansını artırıyor. Eğer çok fiziksel aktivitede bulunuyorsanız, “kaylule” sayesinde hemen tekrar dinlenebilir ve sonuçta daha iyi bir atletik performans sergileyebilirsiniz. Çalışmalar gösteriyor ki ideal “kaylule” süresi, 20 ila 40 dakika arası olmalıdır.
  3. “Kaylule” hücreleri onarır. Uyku halindeyken bedenimiz kendini onarır. Stres ve toksinler sonucu vücutta oluşan zararı onaran proteinler üretilir. “Kaylule” sayesinde üretilen büyüme hormonları doku ve kas yıpranmalarını iyileştirir.
  4. “Kaylule” hafızayı kuvvetlendirir. Yine yapılan son araştırmalara göre “kaylule” genel beyin fonksiyonlarının daha sağlıklı gerçekleşmesini sağlıyor. Araştırıcılar, “kaylule” sırasında geçici hafızanın kalıcı hafızaya dönüştürüldüğünü ve aynı zamanda da geçiçi hafızanın boşaltılarak yeni bilgilerin öğrenilmesine beynin hazır hale getirildiğini keşfettiler
  5. “Kaylule” kolay kilo vermenize yardımcı olur. Uykusuzluk leptin ve ghrenlin hormonlarının dengesini bozar. Bu hormonlar iştahınızdan sorumludurlar. Bu hormonların dengesi bozulduğunda daha fazla yeme ihtiyacı hissedersiniz. “Kaylule” ise bu hormonları dengede tutar. Magnezyum, sinirlerinizi yatıştırmada ve kasları gevşetmede size yardımcı olabilir ki bu da iyi bir uyku için yardımcı olur.

(Basından Derleme)

16Kas 2019

İçkinin haram kılınmasının birçok hikmetleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

İçki kullananların sıhhatları bozulur; çeşitli hastalıklara ve o yüzden hastahanelere, tımarhanelere düşmeğe sebep olur. Çoluk çocuğu arasında şeref ve haysiyeti, itibarı düşer. Dostları arasında maskara veya menfur olur. Hepsinden fenası, Allâh (c.c.)’u anmaktan gafil ve müslümanlık nişanı olan namazı kılmaktan atıl ve maazallah küfrü icâb eden günahlara düşmeğe giriftar olur.

Şarap ve sarhoşluk veren şeyleri içmek, birçok zararları toplayan, bir hayli fenalıkları içine alan, hususiyle maddî hayat ve saadeti yok etmeğe yeten bir itiyada yol açar; Allâh (c.c.)’u anmaktan ve namazı kılmaktan geri koyar; birlikte yaşamayı ve hoş geçinmeyi ortadan kaldırarak yerine nefret, düşmanlık ve kin sokmaya ve daha birçok fenalıklara sebep olacağından Cenab-ı Hak, şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler, şarap, kumar, (tapınmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları, ancak şeytanın işinden birer murdardır. Bundan kaçının ki, muradınıza eresiniz. Şeytan, şarapta ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allâh’ı anmaktan ve birbirinize yardım etmekten alıkoymak ister. Artık siz daha vazgeçmeyecek misiniz?” (Maide s. 90-91)

Bu âyetler okununca Hz. Ömer (r.a.): “Çekildik, ya Râb” diyerek sevincini belli etti. Şarabın haram olması, Hicretin 3. senesinde Ahzab savaşından bir müddet sonra vâki olmuştur. Ayet-i Kerime’deki “hamr” kelimesi, şarap, rakı, konyak ve emsali sarhoşluk veren umum içkilere şâmildir. Çünkü Hadîs-i Şerif’te buy rulur ki:

“Her sarhoşluk veren hamrdır; her sarhoşluk veren ha ramdır. Her kim dünyada şarap içer de tevbe etmeden ölürse âhirette cennet şarabı içemez.”

(Ahmed Kemâleddin Üstün,54 Farz Şerhi, s.413-415)

15Kas 2019

Evs b. Evs (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Günlerinizin en şereflisi ve en faziletlisi cuma günüdür; Âdem (a.s.) o gün yaratıldı, o gün öldü. Sur’a o gün üflenir ve Kıyamet o gün kopar. O günde, bana çok salâvat okuyunuz. Sizin okuduğunuz salâvat bana arz olunur.”

Dediler ki: “Yâ Resûlallah! Salâvatımız sana nasıl arz olunur? Bedenin çürümüş olmaz mı?”

Şöyle buyurdu: “Benim çürüdüğümü mü söylüyorsunuz? Gerçek şu ki, Allâh (c.c.) peygamberlerin cesetlerini çürütmeyi toprağa haram kılmıştır.”

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’İn şöyle buyurduğunu anlattı: “Cuma gününden daha faziletli bir gün üzerine güneş ne doğmuş ne de batmıştır. Cuma günü mescitlerin her kapısında iki melek durur. Cuma namazına gelenlere sevâp yazarlar. İlk defa gelen bir deve kurbanı sevâbı alır. İkinci gelen koç kurbanı sevâbı alır. Üçüncü gelen bir tavuk sadakası sevâbı alır. İmâm, minbere oturduktan sonra defter kapanır. Daha sonra gelenleri yazmazlar.”

Hz. Ali (r.a.) der ki: “Cuma günü şeytan yardımcıları ile birlikte çıkar. Sokakları, halka süslü göstermeye çalışır. Ellerinde bayrakları da vardır. Melekler de mescitlerin kapılarının önlerine oturur; derecelerine göre, insanların sevâbını yazarlar. Tâ ki imâm minbere çıkıncaya kadar. Bir kimse, imâma yakın oturur, ses etmeden dinlerse, yersiz konuşma da yapmazsa, onun iki nasibi vardır. Bir kimse de imâmdan uzak oturur, ses etmeden, yersiz söz söylemeden dinlerse onun bir ecri vardır. Bir kimse, imâma yakın oturup, lâf edip imamı dinlemezse, bunun iki günâhı vardır. Bir kimse, konuşana “Sus!” demiş olsa bile konuşmuş olur. Orada lüzumsuz söze yer yoktur. Bu söylediklerimi Peygamberimiz (s.a.v.)’den dinledim.”

(Ebul-Leys Semerkandi,Tenbihül Gafilin, s.342-345)

14Kas 2019

Yiyecekle ilgili dikkat edilecek ilk husus; yenilecek şeyin helâl olmasıdır. Helâl yiyecekte şu üç özellik aranmalı:

  1. Yenilecek şey, herkes tarafından bilinip tanınan bir madde olmalı, ona zulüm ve hıyanet gibi ilmin kötü gördüğü herhangi bir şey karışmamalı.
  2. Yemeği yeme arzusu, mubah bir sebebe dayanmalı; hevaya uymak, maksadıyla olmamalı.
  3. Yemek, sünnetin hükümlerine uygun olmalı; onu sakıncalı ve şüpheli yapacak mekruh bir sıfat taşımamalı.

Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sizlere rızık olarak verdiklerimizin temiz (helâl) olanlarından yiyin ve şükredin” (Bakara s. 172)  Allâhü Teâlâ, bu Âyet-i Kerime’de, yeme işini şükürden önce zikretmiştir.

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:  “İnsan, (helalinden kazanınca) kendi yediği veya hanımına ve aile fertlerine yedirdiği her lokmadan sevâp kazanır.” (Buhârî, Müslim)

Selef-i Salihin, aç kalırken güzel bir niyet taşıdığı gibi; yemek yerken de mutlaka güzel bir niyet taşırdı. Ahirete yönelik bir niyeti olmadan yenilen her yemek; alışkanlık, şehvet ve arzuların tatmini içindir. Yine ahirete dönük bir niyet taşımadan aç kalan kişi de; aynı şekilde alışkanlık arzularını tatmin ve halka güzel görünmek için aç kalmıştır.

Bunlar nefsin çok ince hile ve afetleri arasındadır.

Sehl (r.âleyh) şöyle derdi: “Yemeğin edebini güzel şekilde yerine getirmeyen kişi, amellerin edebini de güzel yerine getirmez!”

Ahiret niyeti ve Allâhü Teâlâ’nın rızası için yemek yiyen kişinin yaptığı işin güzelliği; tıpkı Allâhü Teâlâ’nın rızası ve ahiret niyetiyle aç kalan kişinin amelinin güzelliği gibidir. Bu maksatlarla yapılmayan iş, dünyevî maksatlarla yapılanla aynı olur.

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.4, s.149-152)

13Kas 2019

İmâm Ebû Yusuf (r.a.)’in el-Âsâr isimli eserinde İmâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in nakline göre Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Küfrün tamâmı bir millettir. Biz onlara mirasçı olmayız, onlar da bize olmazlar.”

Hz. Ömer (r.a.)’in bu sözüne göre küfür tek bir millettir. Bir küfür dîninden bir başkasına giren bizim kabûl ettiğimiz dinden çıkmış değildir.

Ebû Humeyd es-Sâidî anlatır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) (Uhud günü) Seniyyetü’l-Vedâ’yı (Vedâ tepesini) aşınca ansızın bir toplulukla karşılaştı. “Kim bunlar?” diye sordu. Kendisine “Kaynuka oğulları. Bunlar Abdullâh b. Selâm’ın cemaatidir” dediler. Resûlullâh (s.a.v.) “Bunlar Müslümân oldular mı?” diye sorunca “Hayır, aksine kendi dinleri üzereler” dediler. Resûlullâh (s.a.v.) “Onlara söyle geri dönsünler, çünkü biz müşriklerden yardım almayız” buyurdular.” (Hâkim, el-Müstedrek, II, 122)

Bu haberde Hz. Peygamber (s.a.v.) yahudîlere “müşrik” ismini vermektedir. Bir yahudî veya hıristiyan, mecûsî dînine girse veya putperest olsa dîninden çıkmış olmaz. Çünkü o daha önce olduğu gibi şu anda da müşriktir. Bu bize küfrün tek bir millet olduğunu göstermektedir. Burada şöyle bir soru gündeme gelebilir: “Kâfirler arasında kadınlarıyla evlenilen ve kestikleri yenilenler bulunduğu gibi böyle olmayanlar vardır. O halde küfür nasıl oluyor da bir millet oluyor?” Bunun cevâbı şudur: Müslümânlar da çoğu hevâ ve hevesine uymuş fırkalara ayrıldıkları halde ve bunların şâhidlikleri kabûl edilmediği, devlet başkanı olmaları mekruh görüldüğü ve devlet başkanına itaat dışına çıktıklarında kendileriyle çarpışmak gerektiği halde bütün bunlar, onların tümü için İslâm kelimesinin kullanılmasına mâni değildir. Bu inceliği anlamakta fayda vardır.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.12, s.409)

12Kas 2019

Hz. Aişe (r.anhâ)’dan, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her şeyin kendisiyle övündüğü bir üstünlüğü vardır. Ümmetimin övünç ve şerefi ise Kur’an’dır.” (Hilye)

Bu Hadis-i Şerif’te insanlar babaları, dedeleri, sülâleleri ve buna benzer birçok şeylerle kendi şeref ve büyüklüklerini gösterirler. Benim ümmetimin iftihar kaynağı ise Allâh (c.c.)’un yüce Kelâmı olan Kur’an’dır denmek istenmiştir ki, onu okumak, onu ezberlemek, onu okutmak, onunla amel etmek kısaca onun her şeyi kendisiyle övünülmeye layıktır. Niçin olmasın ki, zira sevgilinin kelamıdır. Mevlâ’nın fermanıdır. Dünyanın en büyük şerefi dahi ona denk olamaz. Zaten dünyada bulunan bütün üstünlükler bugün olmasa bile yarın yok olacaklardır. Fakat Kur’an-ı Kerim’in şeref ve üstünlüğü ise devamlıdır, asla yok olmayacaktır.

Kur’an-ı Kerim’in en küçük vasıflarının her biri, kendisiyle övünülmek için yeterlidir. Kaldı ki ondaki bütün vasıflar mükemmeldirler. Örnek olarak Kur’an’ın düzen ve ifade güzelliği, kelimelerin birbirine uygunluğu, sözlerin birbirine bağlantısı, geçmişte ve gelecekte olan hadiseleri bildirmesi, insanların (yanlış) iddialarını çürütmesi…

Bir de dinleyenlerin Kur’an’dan tesir almaları, okuyanın hiç usanmaması da Kur’an’ın özelliklerindendir.  Kur’an-ı Kerim’in bir sayfasını ezberleyiniz, iki yüz kere okuyunuz, dört yüz kere okuyunuz, ömür boyu okumaya devam ediniz (kalbiniz) hiç usanmayacaktır. Eğer (okuma esnasında) bir engel çıkarsa o geçicidir, hemen kaybolur. Ne kadar çok okursanız o kadar tazelik ve lezzet artacaktır.

Bütün bunlardan sonra bir an kendi halimize de bir göz atalım. Kaçımız Kur’an hafızı olmakla iftihar ediyor veya birinin Kur’an hafızı olmasını onun şeref kaynağı olarak görüyoruz? Bize göre şeref ve iftihar yüksek diplomalarda, büyük unvanlarda, dünyalık makam rütbelerde ve öldükten sonra boşa gidecek olan mal ve mülktedir.

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, s.212-213)

11Kas 2019

Hz. Peygamber (s.a.v.) veda haccında “Şeytan artık kendine ibadet edilmesinden ümidini kesmiştir. Fakat sizin hafif gördüğünüz bazı günâhları işlemenizden de hoşnut olur. Ey insanlar! Onun şerrinden Allâh (c.c.)’a sığınınız. Ben size miras olarak öyle bir şey bırakıyorum ki, eğer ona yapışırsanız ebediyyen şaşırmaz, yolunuzu kaybetmezsiniz. O da Allâh (c.c.)’nun kitabı, Peygamberinin sünnetidir.

Her müslüman diğerlerinin kardeşidir. Müslümanlar kardeştirler. Hiçbir kimseye kardeşinin malını yemek helâl değildir. Ancak kardeşi isteyerek verirse olabilir. Birbirinize zulmetmeyin ve benden sonra tekrar küfre dönüp birbirlerinizin boynunu vurmayın” buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.v.), Mina’daki Hayf mescidinde bize bir hutbe irad ederek Allâh (c.c.)’nun şanına yakışır bir şekilde onu medhi senâ ettikten sonra şunları söyledi: “Kim ki ahireti hedef alırsa, Allâh (c.c.) onun işini rast getirir. Onu tok gözlü yapar. İstemediği halde dünya onun eline gelir. Kimin hedefi de dünya ise, Allâh (c.c.) onun işlerini dağıtır. Onu aç gözlü yapar. Dünyada, ancak ona taksim-i ezelide taksim edilen rızık gelir.”

Allâh Rasûlü (s.a.v.) Mina’da Hayf Mescidinde bir hutbe irad ederek şöyle dedi:  “Allâh (c.c.), benden bir hadisi dinledikten sonra onu başka bir kardeşine nakleden bir kimsenin yüzünü nurlandırsın. Üç şey vardır ki, bir müslümanda bulunduğu zaman onun kalbine hiyanet girmez. Onlar da şudur:

 Âmeli halisan Allâh (c.c.) için yapmak, idarecilere nasihatta bulunmak ve müslümanların cemaatinden ayrılmamak. Çünkü onlara, müslümanların duaları arkalarından siper olur.”

Hz. Peygamber (s.a.v.) kulağı kesik devesinin sırtında, ayaklarını üzengilere koymuş sesini halka duyurmak için bazen üzengiler üzerinde ayağa kalkıyor ve yüksek sesle;  “Rabbinize ibadet edin, beş vakit namazı kılın. Ramazan orucunu tutun. Başınıza geçene itaat edin ki, Râbbinizin cennetine girebilesiniz.” diye buyurmuştu.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3, s.151-156)

10Kas 2019

Cenâb-ı Hakk Ayet-i Kerime’de şöyle buyurur:

(İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.) şöyle dua ettiler) “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Bakara s. 129)

Beyzâvî, Hâzin ve Fahr-i Râzî’nin beyânlarına göre bu Âyet-i Celîle’de “Resûl” ile kastedilen, âhir zaman peygamberi, bizim peygamberimiz Hz. Resûlullah (s.a.v.)’dir. Zîrâ İsmâil (a.s.) ile beraber İbrâhim (a.s.)’ın neslinden Resûlullah (s.a.v.)’den başka Resûl gönderilmemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in: “Ben babam İbrâhim (a.s.)’ın duâsı, İsa (a.s.)’ın müjdesi ve annemim rüyasıyım.” Hadîs-i Şerîf’i bu mânâyı doğrulamaktadır.

Resûlullah (s.a.v.)’in annesi rüyasında, Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz’in doğması esnasında Hâne-i Saâdet’ten (Resulûllah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek evinden) bir nûrun ışığı ile Şâm’da olan köşkleri ve konakları görmüştür. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, işte bu rüyaya işaret ederek: “Ben annemin rüyasıyım.” buyurmuşlardır.

Bu Âyet-i Celîle’de insanlığın eksikliğini tamamlamak için gerekli olan vasıfların tamamına Resûlullah (s.a.v.)’in

sahip olduğu beyân olunmuştur. Çünkü;

İlk olarak, Şeriat’ın esasları olan âyetleri ümmetlerine okumak; ikinci olarak, İlâhî vahiy olan Kitâb’ın hükümlerini ve dînî meseleleri öğretip insanları cehâletten kurtarmak; üçüncü olarak, kulların dünya ve âhirete yönelik işleri için gerekli olan hikmeti öğretmek; şirk, putlara ibadet gibi küfürlerden temizleyeceğini ve insanlığın muhtaç olduğu şeylerin tamamını yerine getirerek eksikliklerini tamamlayacağını beyân etmektedir. Bunların hepsi bu Âyet-i Celîle’de anlatılmıştır.

(Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),  İbrahim(a.s.), s.11-12)