Genel

21Eyl 2018

Câbir (r.a.) şöyle dedi:

Resûlullâh (s.a.v.) hutbe irad ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, “Düşman sabah ve akşam üzerinize hücum edecek, kendinizi koruyunuz” diye ordusunu uyaran kumandan gibi öfkesi artar ve şehadet parmağı ile orta parmağını bir araya getirerek:

“Benimle kıyametin arası şu iki parmağın arası kadar yaklaştığı sırada ben peygamber olarak gönderildim” derdi. Sonra da sözlerine şöyle devam ederdi:

“Bundan sonra söyleyeceğim şudur ki: Sözün en hayırlısı Allâh (c.c.)’ün kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed (s.a.v.)’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılmış olan bid’atlardır. Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır…” (Müslim, Cum’a 43. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 7)

Resûlullâh (s.a.v.), Allâh Te’âlâ’nın insanlığa gönderdiği son elçidir. Kur’ân-ı Kerîm bunu açıkça beyan ettiği gibi, kendisi de sık sık hatırlatır. Kıyamete kadar başka bir din, başka bir peygamber, başka bir ilâhî kitap gelmeyecektir. Dünyada yaşanan geçmiş zaman dilimine göre, kalan sürenin çok kısa olduğuna, Resûlullâh (s.a.v.) şehadet parmağıyla orta parmağını birbirine yaklaştırarak dikkat çekmiştir. Bu ifadeyle Resûlullâh (s.a.v.), şehadet parmağıyla orta parmak arasında başka parmak olmadığı gibi, benimle kıyamet arasında da başka peygamber yoktur, demek istemiştir.

Burada Peygamberimiz önce Allâh’ın kitabı Kur’an’a sonra da kendisinin sünnetine dikkatimizi çekmektedir. Dinin bu iki temeline işaret ettikten sonra, bunlara önem verilmemesi durumunda ortaya çıkacak iki olumsuz noktaya da işaret ederek bizi uyarmaktadır. Bunlar da, sonradan ortaya çıkarılan sapıklıklar ve bid’atlardır.

(İmam Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, c.2, s.14-15)

20Eyl 2018

Muhtaç olmayacak kadar helâl rızık kazanmak için çalışmak ve dilenmeye muhtaç olmadan yaşamak, insanlar üzerine farzlardan bir farzdır. Peygamberimiz (s.a.v.), “Helâl rızık için çalışmak her müslümana farzdır” buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte de “İffetiyle helâlinden dünyalık için çalışan, şehidlerin derecesinde olur” buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.), “Rızık kazanmak için erken davranın. Çünkü sabahta bereket vardır” buyurmuştur.

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) , “Doğruluktan ayrılmayan tüccar, kıyamet günü sıddıklar ve şehidlerle beraber haşrolunacaktır” buyurdular.

Ticaret erbabının ticarette cesur olması sünnettir. Peygamberimiz, “Bir işte bereket gören kimse o işe devam etmelidir” buyurdular. Ticaretle uğraşan kimse, bu işle âhiret işlerinden geri kalacak kadar uğraşmamalıdır. Çünkü âhiret kazancından kaçırdığını dünyalıktan kazandığı karşılayamaz.

Doğru olsun yalan olsun, malını satarken yemin ederek övmemelîdir. Yemini doğru bile olsa, dünyalık bir şeye Allâh’ın ismini alet etmiş olur. Hile ve aldatma ile rızık artmaz aksine bereketi gider. Hile ile tane tane kazanılanı Allâhü Te’âlâ toptan helak eder.

Cihad ve ticaretten sonra en iyi kazanç yolu zanaattır. Peygamberlerin de bir zanaati vardı.

Adem Aleyhisselam dokumacı idi. İlk dokumacılık yapan Adem (a.s.)’dır. İdris (a.s.) terzi idi. Nuh (a.s.) marangozdu. Salih Aleyhisselam eliyle kilim dokurdu. Davud (a.s.) zırh yapardı. İsa (a.s.) ayakkabıcılık yapardı. Musa (a.s.) ve Peygamberimiz (s.a.v.) ise koyun gütmüşlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) koyun çobanlığını deve çobanlığına tercih etmiştir. zanaattan sonra en iyi kazanç yolu ziraatçiliktir. Koyun ve tavuk beslemek de ziraatçilik gibi temiz kazanç yollarındandır.

(Muhammed Alâüddîn b. İbni Âbidîn, El-Hediyyetü’l Alâiyye, s.82-83)

19Eyl 2018

1. O gün, oruç tutulacak; fakat Muharrem’in sâdece onuncu günü oruç tutulmaz. (9.-10.), (10.-11.). Hz. Sâmi (k.s.) (9.-10.-11.) günleri tutmanın en fazîletlisi olduğunu beyân buyurmuşlardır.

2. Muharrem’in birinci ilâ onuncu günü de dâhil her gün okunan duâ, sabahleyin üç def‘a okunur.

3. İşrâkten sonra (kuşluk vakti) dört (4) rek‘at namâz kılınır. Her rek‘atte Fâtihayı Şerîfe’den sonra elli bir (51) adet İhlâs-ı Şerîf okunur.

4. Mekrûh olmayan bir vakitte 2 rek‘at namâz kılınır. Her rek‘atte Fâtihayı Şerîfe’den sonra on bir (11) İhlâs-ı Şerîf okunur.

5. Bol bol istiğfâr edilir.

6. 70 (yetmiş) def‘a “hasbünâ’llâhu ve ni’me’l-vekîl, ve ni’me’lmevlâ ve ni’me’n-nasîr, gufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr” denilir.

7. 313 (üç yüz on üç) def‘a “lâ-ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” denilir.

8. Gusl abdesti alınır.

9. On mü’mine selâm verilir.

10. Hasta bir kimse ziyâret edilir.

11. En az bir mü’mine iftâr ettirilir ki bütün mü’minlere iftâr ettirilmiş gibi olunur.

12. O gün eve getirilen rızık artırılacak. En faziletlisi on çeşit olmasıdır.

13. Muharrem’in 10’unu, 11’ine bağlayan gece, bir def‘a Zümer sûresi okunur.

Meymûn bin Mihrân’ın İbn-i Abbâs (r.a.)’den bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Aşûre günü oruç tutana, on bin melek sevabı verilir. Muharremin Aşûre gününü oruç tutana on bin şehid, on bin hac ve umre sevâbı verilir. Muharremin onuncu günü olan Aşûre gününde bir yetimin başını okşayana Allâhü Te’âlâ o yetimin başındaki kıllar kadar Cennet’te derece verir. Aşûre gecesi bir mü’mine iftar verene, Allâhü Te’âlâ katında bütün Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e iftar vermiş ve karınlarını doyurmuş gibi sevâb yazılır” buyuruldu.

(Abdulkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.352)

18Eyl 2018

Ebû Hüreyre (r.a)’in bildirdiği hadîs-i şerifte: “Beni İsrail’e bir gün oruç farz kılındı. O gün de, Muharremin onuncu günü olan Aşûra günüdür. Siz O gün oruçlu olunuz. Çoluk çocuğunuza iyilik yapınız. Bir kimse Aşûre günü çoluk çocuğuna iyilik yapsa, onları sevindirse, Allâhü Te’âlâ ona senenin diğer günlerini iyi eder. Aşûre günü oruç tutanın orucu, kırk yıllık günâhına keffâret olur. Aşûre gecesini ihya edip, sabahleyin de oruçlu olsa, ölüm acısını anlamayarak vefât eder.” buyuruldu.

Hz. Alî (r.a)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Aşûre gecesini ihya edeni, Allâhü Te’âlâ dilediği gibi ihyâ eder” buyuruldu. Büyük âlimlerden Muhammed bin Münteşir (r.h.): “Bir kimse Aşûra gününde çoluk çocuğuna mal ve para bakımından kolaylık yapsa, onlara iyi şeyler alsa, Allâhü Te’âlâ o kimseye yılın diğer günlerinde kolaylık verir, rızkını genişletir. Ona asla darlık göstermez” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “Aşure günü, Peygamberlerin oruç tuttukları bir gündür. Siz de o gün oruç tutunuz!” buyurmuştur. (Musannef)

Nebî (s.a.v.) aşura günü oruç tutmaya hem kendisi devam etti, hem de bunu Müslümanlara emretti ve: “Aşure günü orucu bir yılın kefaretidir! Sağ olursam, gelecek yıl dokuzuncu gününü de, inşaallah oruçlu geçireceğim!

“Dokuzuncu ve onuncu günü oruç tutup Yahûdilere muhalefet ediniz!” buyurdu.

Aşûre gününün üstünlüklerindendir ki, Allâhü Te’âlâ o gün peygamberlerini düşmanlarından kurtardı. Fir’avun’u ve kavmini o gün helâk eyledi. Gökleri, yeri, Âdem (a.s.)’ı ve daha birçok şerefli şeyleri o gün yarattı. O gün oruç tutanlara büyük sevâb ve mükâfatlar hazırladı. O günde orucu, günâhlara keffâret eyledi. Bunun için Aşûre günü, iki bayram, Cum’a, Arefe ve bunlara benzer şerefli günler gibi oldu. Aşûre günü musîbet ve matem günü olsa idi, sahâbe ve tâbiîn (aleyhimürrıdvan) mâtem günü kabul ederlerdi. Çünkü onlar o zamana bizden daha yakîn idiler. Halbuki onlar Aşûre günü çoluk çocuğunu sevindirmek, giydirmek ve oruç tutmak gibi şeyler yaptılar.

(Abdulkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.356)

17Eyl 2018

İmparator Manuel Eskişehir yolunu bırakarak Denizli istikametinde ilerlemekle Selçuklular’ı gafil avlamak ve bizzat payitaht Konya üzerine yürümek gayesini güdüyordu. II. Kılıç Arslan meydan muharebesine girişmeden askerlerin bir kısmını çete haline getirerek düşmanın sağ ve solundan yıpratmağa, köyleri ve iaşe imkânlarını tahribe çalıştı; suları içilmez bir duruma getirdi.

Bizans ordusu Denizli’den çıkarak Menderes yukarılarında Homa ve oradan da Myriokephalon denilen dar ve sarp bir vadiye girdi ve Sybrize denilen çıkış yerinde sultanın kurduğu pusuya düştü. Böylece II. Kılıç Arslan plânında -muvaffak olarak büyük Bizans ordusunu 1176 Eylülünde (572) dar bir geçitte pusuya düşürerek yakaladı. Bizans ordusu uçurumlarla çevrili bu dar vadide şiddetli bir hücuma uğradı; Türkler Rumları imhaya başladı. Bir yandan geçit kapatıldı; öte yandan da arkada bulunan imparatorun ağırlıkları 50,000 Türkmen tarafından basılarak yağma edildi. Artık kurtuluş çaresi bulamayan Manuel, II. Kılıç Arslan’a sulh teklifinde bulundu.

Kumdanlı (Myriokephalon) zaferi Malazgirt’ten sonra Selçuk ve Bizans tarihlerinde ikinci bir dönüm noktası teşkil eder. Bizanslılar Malazgirt meydan muharebesinin kendileri için nasıl bir darbe olduğunu iyi kavrayamamış ve bu sebeple daima Anadolu’yu istila ümid ve gayretlerini göstermişlerdir. Bu sebeple takriben Malazgirt’ten bir asır sonra, 1176 tarihinde, kazanılan bu büyük zaferden itibaren artık Bizansın bu ümid ve mücadeleleri tamamiyle kırılmış; Bizanslılar bundan böyle daimî müdafaa ve çöküntüde, Türkler de ilerleme ve taarruzda bulunmuş; fetihler birbirini takip etmiş ve I. Haçlı seferinden sonra başlayan buhran devri sona ermiştir. II. Kılıç Arslan zaferden sonra Hâlifeye, komşu hükümdarlarına fetihnâmeler ve hediyeler göndererek zaferi müjdelemiştir. Bu zafer İslâm dünyasında ve hususiyle Bağdad’da bir bayram sevinciyle karşılandı.

(Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.208-210)

16Eyl 2018

Târih felsefesinin çok ünlü bir ismi, A. J. Toynbee, son yazılarından birinde, şu dikkate değer görüşlerde bulunur:

“Bütün târihte bütün Yakın (Orta) Doğu’yu hâkimiyetinde birleştiren tek devlet Osmanlı İmparatorluğudur. Buna ne Pers, ne Roma, ne Arap imparatorlukları muvaffak olamamışlardır. Gene Osmanlı imparatorluğu, bütün Arap kavmini, Arapca konuşan milletleri, idaresinde birleştirmiştir. Osmanlılar’ın Yakın Doğu’dâ yerlerine geçen Avrupalı veya yerli hiç bir devlet, bu bölgeyi Osmanlılar kadar iyi idare edememişlerdir. Bu bölgeyi aralarında paylaşan İngiltere, Fransa ve İtalya, bu ülkeleri, selefleri Osmanlılar’dan iyi idare edeceklerine emîn idiler, fakat böyle olmamıştır. Bütün bu Avrupa devletleri, Osmanlılar’dan aldıkları bu ülkeleri zulümle idare edebilmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin son devri —ki bu imparatorluğun en kötü devresidir— içindeki Türk idaresi bile, o ülkelerde yaşıyan milletler için, Osmanlılar’ın yerlerine geçen devletlerin idarelerinden çok iyi idi.”

(The Ottoman State and Its Place in World History, Leiden, 1974, s. 15 v.dd.)

Avrupa devletlerinin Türk devleti örnek alınarak ıslah edilmesi fikri ve tecrübeleri pek çoktur. Bunun için Poncet, 1572’de müstakil bir eser kaleme almış ve Fransa krallığının Türkiye imparatorluğu örnek ittihâz edilerek nasıl ıslah edilebileceğini anlatmış ve IX. Charles’a bu teklifleri sunmuştur.

Avrupa’da modern devletler hukukunun kurucusu sayılan meşhur maliyeci Jean Bodin (1520-1596) de, Poncet’ninkine paralel tekliflerini, gene aynı yıllarda yapmıştır. Fransız müesseselerini Türk müesseseleri ile mukayese eden yazar, Türkiye’deki refah ve huzurun Fransa’da da sağlanabilmesi için, Türk devletinde alınan tedbirlerin uygulanmasının zarurî olduğunu yazmaktadır. Bilhassa Türkiye’de devlet yönetimini ideal olarak göstermektedir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.8, s.368-369)

15Eyl 2018

Allâh Te’âlâ, İbrahim (a.s.)’ı yüksek mevkilere lâyık olan edep ile terbiye etti ve kullarının esrarına muttalî olduğu zaman nasıl güzel bir ahlâk ile ahlâklanacağını ona bildirdi.

Kasama bin Zübeyr (r.a.)’den mervîdir ki: İbrahim (a.s.) bir gün kendi kendine insanların en merhametlisi olduğunu düşününce Cenâb-ı Hakkk onu küre-i arzın üstüne yükseltti ve kullarının amel ve ahvaline onu muttalî kıldı. İbrahim (a.s.) derhal:

– Yâ Rabbî! Onları helak eyle, diye duâ eyledi. O zaman Cenâb-ı Hakk buyurdu ki:

– Ey İbrahim! Ben senden daha merhametliyim. Şimdi in buradan. Olabilir ki onlar isyanlarından döner tevbekâr olurlar.

Hazret-i Ali (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’den rivayet ediyor: “Allâh Te’âlâ İbrahim (a.s.)’a yer ve gökleri gösterdiği vakit, İbrahim (a.s.) Allâh’a karşı isyan etmekte olan birini gördü. Ve Allâh’a onu helak etmesi için duâ etti. Allâh Te’âlâ onu helak etti. Başka bir âsîyi gördü. Onun için de beddua etti. O da helak oldu. Diğer başka bir isyankârı gördü, onun da helak olmasını diledi, o da helak oldu. Böylece birkaç kişi helak edildi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, İbrahim (a.s.)’a şöyle vahiy buyurdular:

Ey İbrahim! Muhakkak sen duası müstecâb bir kimsesin! Kullarımın helaki için bana duâ etme! Zîra onların benim yanımda üç hususiyetleri vardır:

1- Kul, yaptıklarına ya tevbe eder ben de tevbesini kabul ederim,

2- Veya onun zürriyetinden beni zikredecek bir nesil çıkar,

3- Veyahut da kıyamet gününde istersem onu affederim, istersem cezalandırırım.”

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Hz. İbrahim (a.s.), s.30-31)

14Eyl 2018

Sünnet-i seniyyelerini yerine getirmek, onun gösterdiği hak yolda yürümek ve ona bağlı kalmak, şerefli şeriatının çizdiği sınırı aşmamak ve şeriat âdabına uymaktır.

Cenâb-ı Hakkk Kur’ân-ı Kerîm’inde meâlen: (Habibim) de ki: “Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün.” (Âli İmran s.31) Resûlüne böyle buyurdu.

Yani Resûlümü seven ve ona uyanı ben de severim ve sevgim, uyuşuna mükâfatım olur. Sanki Allâh (c.c.) şöyle buyurdu : “Ey mü’minler beni sevdiğiniz Resûlüme uyuşunuzdan belli olur. O halde ona uyunuz ki, ben de sizi seveyim. Bundan dileği, beni sevmeniz, Resûlünü sevmenizin gereğidir. Onsuz beni sevmeniz olmaz. Bu şartla beni sevseniz ben de sizi severim” demektir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e uyuşun Allâh (c.c.) sevgisine şahid olduğuna göre ona uymamak, küfür ve isyan (itaatsizlik)dir.

Resûlullâh (s.a.v.)’e olan muhabbetin belirtilerinden biri de kişinin onun şeriatına rıza göstermesi ve her emrini gönülden kabul edip uymasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakkk, Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen :

“Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa s.65)

Taceddin ibni Atâ diyor: Bu âyetten anlaşılıyor ki, gerçek iman ancak kendini Allâh (c.c.)’e ve Resûlü (s.a.v.)’e adayan, sözünde ve davranışlarında, sevgi ve nefretin de onların hükmüne itaat eden, nefsinin hevâ ve hevesine uyan işleri yapmayan kimsede mevcuttur.

(İmam-ı Kastalânî, Mevahibü Ledüniyye, s.162-164)

13Eyl 2018

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in amcazadesi olan ve Resulullah (s.a.v.)’in kızı Hz. Fatıma (r.a.) ile evlenerek soyunun devamına vesile olan Hz. Ali (r.a.), müslümanlar arasında seçkin bir konumdaydı. Özlü sözler söyler, adalet konularında tecrübe sahibi idi. Hz. Ebû Bekir (r.a) döneminde fetvada başvuru için bir kaynak idi. Hz. Ebû Bekir (r.a) çözümü sıkıntılı bir mesele ile karşılaştığı zaman Hz. Ali (r.a)’i çağırır “Ey Hasan (r.a)’ın babası! Bize fetva ver” derdi.

Hz. Ömer (r.a) da onun fıkıh bilgisine ve marifetine çokça itimat ederdi. Hz. Ömer (r.a) bu konuda şöyle derdi: “Ali (r.a) olmasaydı Ömer helak olurdu.”

Hz. Ömer (r.a) onun fıkıh bilgisine ve marifetine itimat ettiği için onu insanların mahkeme işlerini görmek için tayin etmişti ve onun hakkında: “Ali (r.a) adalet konusunda en bilgilimizdir” derdi. Ebûl Hasen Ali’nin (r.a) çözümünü bulmadığı kapalı bir meseleden Allâh’a sığınır: “İmam Ali (r.a.)’in halletmeye gücünün yetmediği problemi kim çözer” derdi. Ayrıca rivayet olunan bir mesele vardır ki bu mesele, Hz. Ali (r.a.)’in ne kadar fıkıh ve hesap bilgisine sahip olduğunu ve süratle meseleleri çözdüğünü göstermektedir.

Rivayet olunur ki bir kadın Hz. Ali (r.a.)’e gelerek, erkek kardeşinin vefat edip 600 dinarı kaldığını fakat kendisine sadece 1 dinar verildiğini şikâyet ederek söyledi. Hz. Ali (r.a) derhal meseleyi çözümleyerek: “Herhalde kardeşinin bir eşi, iki kızı, 12 erkek kardeşi vardı, bir de sen” dedi. Kadın “evet” deyince, Hz. Ali (r.a) “Miras bırakılan 600 dirhemden senin hissen 1 dinardı” dedi.

(Muhammed Şaravi, Aşere-i Mübeşşere, s.116-117) (İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l Beyan Tefsîri, c.22, s.916)

EHL-İ BEYTİ VE ASHÂB (R.A.E.)’Nİ SEVMEK

Nebî (s.a.v.) buyuruyor: “Kim, Allâhü Te’âlâ’yı severse; Kur’ân Kerîmi sever. Kim, Kur’ân Kerîmi severse; beni sever. Kim, beni severse; benim ashâbımı ve akrabalarımı (yakınlarımı) sever.”

(Ömer Faruk Hilmi, Sâlihlerin Menkıbeleri, c.4, s.279 )

12Eyl 2018

Hakk Te’âlâ Hûd (a.s)’ı Ad kavmine peygamber gönderdi. Hakk Te’âlâ Kur’an’da şöyle buyurur: «Ad (kavmine) de kardeşleri Hûd’u (gönderdik)» (A’râf s. 65)

Ka’bü’l-Ahbâr şöyle der: «Hûd (a.s.) Yemen’de kavmi içinde kırk sene «puta tapmak batıldır» diyerek onları dine davet etti. Onlara: «Allâh Te’âlâ Hazretleri’nin verdiği rızkı yersiniz. Kuvvet verdi. Onunla iş görürsünüz. Sizi zengin kılıp uzun ömür verdi. Niçin Hakkk Te’âlâ Hazretleri’nin verdiği nimetlere küfredersiniz? Şimdi, gelin Allâh Te’âlâ’dan başka ilah olmadığına ve benim, O’nun Resûlü olduğuma tanıklık edin» dedi. Böylece Hûd (a.s) gitti, onları imana davet etti. Onlardan bir cemaat imana geldi, kalanı kâfir oldu. Allâh Te’âlâ Hazretleri onları kuru yel ile helak etti.

Nakledildiğine göre kâfir olan kimselere, «Hakkk Te’âlâ size yel verir, sizi helak eder.» dedi. Onlar inanmadılar. Hakkk Te’âlâ kuru yelin bekçilerine bir halk kadar yel çıkarmalarını ve o halkı helak etmelerini emretti.

Süddî (rh.a) şöyle der: «Hakkk Te’âlâ Hazretleri onlara yel gönderdi. O yel yaklaştığı zaman, develeri ve insanları yer ile gök arasına götürüp getirdiğini gördüler. Kaçtılar, mağaralara girdiler. Kapılarını kilitlediler. Yel geldi, onları evlerinden çıkarıp helak etti. Ondan sonra Hakk Te’âlâ Hazretleri onlara kara kuşları gönderdi. Onların leşlerini kaptılar denize attılar. Onlar tabiatın ilâhî yönünü kavramaktan mahrum oldukları için Hûd (a.s)’ı inkâr ettiler. Bu yüzden Hakk Te’âlâ Hazretleri onları helak etti. »

Hûd (a.s) yüz elli yıl yaşadı. Ondan sonra darü’lbekaya göçtü. Mekke’de İbrahim (a.s)’ın makamı yanına defnettiler. Allâh doğruyu söyler ve dilediğini doğru yola iletir.

(Yazıcıoğlu Ahmed Bican, Envarul Aşıkin, s.79)