Genel

23Eyl 2019

Allah Teâlâ buyurdu: «Bir de ahdi yerine getirin. Çünkü ahid(den cayanlar) sorumludur.» (İsrâ: 34)

Zeccac; Allah’ın (c.c.) emrettiği veya yasakladığı her husus ahidden sayılır demiştir.

Vahidî, İbn Abbas’ın (r.a.): «Ahidlerden maksad Kur’an-ı Kerim’de helâl ve haram kılınan, farz buyurulan ve cezası belirtilen her şeydir» dediğini bildirmiştir.

Dahhak da diyor ki: Ahidler, Allah Teâlâ’nın, yerine getirmelerini bu ümmetten istediği helâl, haram, namaz ve öteki farzlar gibi hususlardır.

«Ey imân edenler! Sağlam ahidleri yerine getiriniz.» (Maide S. 1)

Mukatil b. Hayyan da diyor ki: Ahidlerle murad olunan Kur’an-ı Kerim’de yapılması emredilen taatlar, sakındırılan yasaklar, müşriklerle aramızdaki taahhüdler ve insanların birbirlerine verdikleri sözlerdir.

Allah Resûlü (s.a.v.) buyurdu: «Dört şey her kimde bulunursa hâlis münafık olar. Her kimde bunların bir parçası bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur. (Bunlar:) Söz söylerken yalan söylemek, kendisine bir şey emânet edildiği zaman hiyanet etmek, ahdettiğinde ahdini tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.» (Buhari ve Müslim)

Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: «Ahdini bozan her kişi için Kıyâmet Günü’nde (halk arasında) teşhir olunmak (üzere) bir alâmet dikilir ve bu falan oğlu falanın bozduğu ahdinin alâmetidir» denilir. Kudsi bir hadîste şöyle buyurulduğu bildirilmiştir: «Üç kişi vardır ki, Kıyâmet gününde onların hasımları benim. Benim adımı kullanarak söz verip de sonra ahdini bozan kişi. Hür adamı satıp parasını yiyen adam. İşçiyi tam çalıştırıp ücretini vermeyen şahıs.» (Buharî)

(İmam Zehebî, İslam Şeriatında Büyük Günahlar)

22Eyl 2019

Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) bana:

“Bana buğzetme, dînini terketmiş olursun!” buyurdular. Ben:

“Ey Allah’ın Resulü, ben size nasıl buğzederim? Allah hidâyeti bana sizin elinizden ulaştırdı” dedim.

“Arab’a buğzedersin, böylece bana buğzetmiş olurs un” buyurdular.” (Tirmizî, Menâkıb)

Osman ibn-i Affân (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:

“Kim Arab’ı aldatırsa şefaatime giremez ve sevgim de ona Ulaşmaz.” (Tirmizî, Menâkıb)

Bu iki Hadîs, Arab milletine karşı kötü his beslemenin tehlikesine dikkat çekmektedir. Müslümanlar kardeştirler, birbirlerini sevecekler, aralarında buğz ve düşmanlığa yer vermeyecekler, birbirlerini aldatmayacaklar. Müslümanlar arasında bunlar haram olmakla birlikte, Arablara karşı yapılması daha büyük bir günâhı gerektirmektedir. Zîra Resûlullâh da Arab’dır. Şu hâlde meşû bir sebeb olmadan Arab’a karşı alınan tavır islâm’a karşı alınmış bir tavırdır, ikinci Hadîs böyle bir durumda kişinin kalbinde Resul (s.a.v.) sevgisinin hâsıl olmayacağını, dolayısıyla da Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisini sevmeyeceği ni haber vermektedir. Bunlar bir Mü’min için felâkettir.

Dilimizde Arab düşmanlığı kokan sözlerin varlığı, pürüzsüz bir tende kanserli bir ur gibi durmaktadır. Meselâ, “Ne Şam’ın şekeri ne Arab’ın yüzü!”, “Arab saçına dönmek!”, hele kimi yörelerimizde siyah köpeklere “Arab!” isminin verilmesi hiç kabul edilir bir durum değildir. Milletimizin şuuraltına Arab’ın; pis, pejmürde, kara yüzlü, çirkin, işe yaramaz olduğunu yerleştirerek, Müslümanları bölmeye çalışmışlardı. Muhtelif kitablarda ingilizlerin yalanlarına inanıp da ihanet eden Şerîf Hüseyin ve yanındaki 2000 civarında adamından yola çıkarak, bütün Arabların hâin olduğu fikrini uyandıran bilgiler yazılıdır. Bu açıdan yahûdîlerin uydurduğu ve Müslüman halkları birbirine düşman etmeyi, onları zayıflatıp köleleştirmeyi amaçlayan sözlere asla itibar etmemeliyiz. Onlara inâd Şam’ın dünyaca meşhur şekerini de Arab kardeşlerimizi de seviyoruz!

(Sezai Karakoç)

21Eyl 2019
  1. Camiye sağ ayağıyla, huzurla, Cenab-ı Hakk’ı zikrederek girmek gerekir.
  2. Cami içinde bağırıp çağırmak, yatmak, ayak uzatmak, ve zaruret olmadıkça dünya kelâmı etmek mabede yakışmayan hareketlerden sakınmak gerekir.
  3. Öne geçeceğim diye cemaati çiğnememek gerekir. Cemaatin saf âdâbına riayet etmesi, evvela birinci safı doldurması, sonra ikinci safa oturması, sonra üçüncü safa oturmasıdır.
  4. Sükuneti ihlâl etmemek gerekir. Bütün cami dolduğu halde sanki hiçbir kimse yokmuş gibi hiçbir sesin işitilmemesi caminin huzuru temin eden âdâbındandır.
  5. Safları düz ve sık tutup kıbleye karşı oturmak gerekir.
  6. Ön safları ihtiyarlara, hususiyle ilim adamlarına terketmek gerekir. Onlar için boş bırakmak değil, fakat böyle bir kişi gelmişse arkadan başlayarak bir evvelkine ikram ede ede o efendinin ön safdaki yerine varmasıdır. Bu cemiyetin eğitimi bakımından çok önemli bir edeptir. Büyüğün vakarının korunması, ilme gösterilecek itibarın insanlar üzerindeki tesiri, bir ilim adamının sözünün müessir olabilmesinin temini bakımından çok ehemmiyetli cami âdâbından bir tanesidir.
  7. Camide (bulunduğu müddetçe gönlünden dünyevi alâkâları, nefsânî vesveseleri atıp, Allâhü Teâlâ’yı tefekküre devam etmek gerekir.
  8. Yüksek sesle konuşmamak gerekir.
  9. İbadetini yaparken her türlü gösterişten kaçınıp gayet mütevazi bir şekilde ihlâsla edâ etmek gerekir. Sünneti Peygamberiyye’de nasıl anlatılmışsa, o tevazu içerisinde yürümek ve ona göre namazını edâ etmek gerekir. Mütevazî olmak başka, tevazu gösterişinde bulunmak başkadır. Edep, mütevazi olmaktır.
  10. Camiden sol ayağıyla Allâh (c.c.)’dan fazl-ı ihsânını, lütfunu isteyerek ayrılmak gerekir.
  11. Gönlünde cami rabıtasının kesilmemesini sağlamak gerekir. Bu cami âdâbını iyi araştıracak olursak, eğer buna riayet edecek olursak cemiyetin terbiyesine kâfîdir.

(İbrahim Eken, Kulluk, s.40-41)

20Eyl 2019

İnsan-çevre ve insan-insan ilişkisi, her ne kadar hümanistlerin ve çevrecilerin temel meseleleri imiş gibi görünse de bizim inanç ve kültür atmosferimizde çevreyi ve insanı sevmenin en güzel örnekleri kendiliğinden yaşanılmıştır. Kendiliğinden, yani büyük içkabulle, teslimiyetle, herhangi bir fikir akımına, ideolojiye bağlı olarak değil. İşte size Fatih Sultan Mehmed’in bir vakfiyesi… Bunu bilelim ki, bilip de sadece “ah bizde neler varmış” demeyip, bugün için dersler alalım, ibretler alalım.

FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN İNSAN VE ÇEVRE SAĞLIĞI İLE İLGİLİ VAKFİYESİ

“Ben ki İstanbul Fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed, bizatihi alun terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kain ve malumu’l-hudud olan 136 bab dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehecesinde vakfı sahih eylerim. Şöyle ki;

Bu gayri menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki  bir kab içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökerler ki yevmiye 20’şer akçe alsunlar; ayrıca 10 cerrah, 10 tabib ve 3 de yara sarıcı ve nasb eyledim.

İyi âlimler ise ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bila istisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası ya da mümkün ise şifayab olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darü’laceze’ye kaldırılarak orada salah bulduralar.

Mazaallah herhangi bir  gıda maddesi buhranı da vaki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah, ehli erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmıyalar.

Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın harimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeğe veya almaya bizatihi kenduleri gelmeyup, yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kaplar içerisinde evlerine götürüle.”

(Basından Derleme)

19Eyl 2019

Peygamberimiz (s.a.v.), bir gün, “İnsanı helâka sürükleyen yedi şeyden çekininiz!” buyurmuştu. “Yâ Resûlullâh (s.a.v.)! Nedir bu tehlikeli şeyler?” diye sordular. Peygamberimiz (s.a.v.):

  1. Allâh (c.c.)’ya şerik koşmak, 2. Sihir yapmak, 3. Allâh (c.c.)’ün öldürülmesini haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmek, 4. Ribâ (faiz) yemek, 5. Yetim malı yemek, 6. Savaş meydanında dönüp kaçmak, 7. Zinadan korunan, böyle birşey hatırından bile geçmeyen Müslümân kadınlarına zina isnad etmek!” buyurdu. (Buhârî)

Yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in buyurduklarına göre: “Bir şeye düğüm vurup efsun yapan kişi sihir yapmış; sihir yapan da küfre sapmış (büyük bir günâh işlemiş) olur.” (Buhârî)

“Muhabbet vesaire için efsun yapmak, iplik okumak veya nüsha yazmak suretiyle sihir yapmak, şirktir.” (Ebû Dâvud)

“Kim bir sihirbaza veya kâhine veya yıldızlara bakıp gaibden haber veren kimseye gider, ondan birşeyler sorar ve onun söylediklerini de doğrularsa, Nebî Aleyhisselâma indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.” (Heysemî)

“Sihre inanan kişi, cennete giremez!” (Ahmed b. Hanbel)

Sihirbazların ruhlarındaki özellik, diğer beşerî özellikler, kendilerinde yaratılıştan mevcut olup, bunun fiil alanına çıkması ya riyâzâtla ya da şeytânlara itaat ve tapmakla olabilir. Sihir, fâsık, dînle ilgisi kesilmiş kimselerde görülür. Böyle olan kişilerde keramet zuhur etmez.

Sihirbaz, yapmak istediği şeyi oluşturuncaya kadar, her türlü sözden ve işten yararlanmaya çalışır. Keramette ise, böyle şeylere gerek ve ihtiyaç duyulmaz. Keramet, ancak şeriata son derecede bağlı, dînce tehlikeli sayılan tutum ve davranışlardan son derecede çekingen olan Allâh (c.c.) dostlarından, kendiliğinden zuhur eder. Mucizeye gelince; peygamberlerin, peygamberliklerini ispatlamak üzere Allâh (c.c.)’ün izniyle gösterip inkârcılara meydan okudukları bir takım olağanüstü işlerdir ki, bu vasıflarıyla kerametten de ayrılırlar ve üstünlük taşırlar.

 (M. Asım Köksâl, İslâm Tarihi, c.5 s.442-443)

18Eyl 2019

Sürâka bin Mâlik bin Cuğşum el-Kinâni el-Müdlicî (r.a.)’ın künyesi Ebû Süfyan’dır. Mekke’nin kuzey batısında Kadîd nâm mahalde sakin olur idi. İslâm olduktan sonra Medîne ehlinden sayılmıştır.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri Mekke’den hicret ettiklerinde Kureyş tâifesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’i ele geçirenlere yüz deve vaad eylemiş olmalarıyla, Sürâka onun tamahına düşerek atına binip Peygamber (s.a.v.)’in peşine düşmüş ve gelip yetişdiğinde atının ayakları yere çöküp kalmış ve:

“Yâ Muhammed! Bildim ki bu senin işindir, duâ et kurtulayım. Vallahi geriden gelenlere seni bildirmem!” diye yalvararak duâyı Seyyidi’l-Enâm (s.a.v.) ile kurtulup geriye dönmüş ve Hz. Sultân-ı Güzin (s.a.v.)’den bir de emânnâme almış ve Kureyş’in geriden gelen arayıcılarına: “Ben buraları aradım, kimseyi göremedim, başka taraflara bakalım” diye onları geri göndermiş. Sonra da Ebû Cehil onun bu gizlemesine vâkıf olarak kendisine paylama ve azarlamaya başladıkta ona hitaben şu beyitleri söylemişdir (Tercemesi):

“Ey Ebâ Hakem (Ebû Cehil)! Atımın ayakları yere battığında hâlimi sen görmüş olaydın bilirdin ve şüphe etmezdin ki Muhammed (s.a.v.) delille kesin Peygamber’dir. Artık ona kim karşı koyabilir? Sen Kureyş kavmini ona taarruzdan men etmelisin. Ben zannederim ki onun meydana gelen emri, ya’ni dîni ve apaçık âlâmetleri bir gün olup zahir olacaktır. Bu sûretle ki bütün halk kendisine harb ve düşmânlık eden değil; barış ve aynı saffta bulunmağı arzu edecektir.Resûlullâh (s.a.v.) ona: “Yâ Sürâka nasılsın? Kisrâ’nın bileziklerini takınacağın, tacını giyeceğin ve kemerini kuşanacağın vakit?” diye buyurmuşlardır.

Vaktâki Hz. Ömer (r.a.)’in zamân-ı hilâfetinde İrân feth olunarak Kisrâ’nın malları, kamilen ganimet olarak alınarak Medîne-i Münevvere’ye getirildi, işte o sırada Hz. Ömer (r.a.) Kisrâ’nın bileziklerini Sürâka’ya takdı.

17Eyl 2019

Gıybet, bir kimsenin arkasından, doğru olsa bile duyduğu zaman üzülecek şekilde konuşmaktır. Eğer arkasından konuşulanlar doğru değilse o zaman iftira ve bühtan olur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Birisi hakkında söylenenler, doğru olsa bile, eğer duyduğunda incinecekse gıybettir.” (Ashabtan birisi) “Bir kadının kısa olduğunu elimle işaret ettim.” Peygamber (s.a.v.): “Gıybet ettin”  buyurdu.

Birisinin durumunu işaretlerle belirtmek, mesela topal yürümek, eğri bakmak gibi şeyler de gıybettir. Ancak kimin taklidini yaptığını söylemezse gıybet olmaz. Fakat orada bulunanlar kimi kastettiğini bilirse yine haram olur. Zira gaye, ne şekilde olursa olsun anlamalarını sağlamaktır. Dil ile gıybet haram olduğu gibi, kalp ile gıybet de haramdır. Zira birisinin kusurunu bir başkasına söylemek caiz olmadığı gibi kendi kendine söylemek de caiz değildir.

Kalp ile gıybet etmek; kötü bir tarafını gözü ile görmeyip, kulağı ile duymadan başkası hakkında kötü zanda bulunmaktır.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Yüce Allâh (c.c.) Müslümanın üç şeyini başkasına haram kılmıştır: Malını, kanını ve onun hakkında kötü zanda bulunmayı.”

Kesin olarak bilinmeyen veya doğruluğunda şüphe bulunmayan bir adamdan duyulmayan her şey şeytanın kalbe yerleştirdiği kuşkudur. Muâz -radıyallahu anh-:

“–Biz konuştuklarımızdan da hesâba çekilecek miyiz?” diye sorunca  Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü Cehennem’e sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!” buyurmuştur. (Tirmizi)

(İmâm Gazali, Kimya-i Saadet, s. 447-448)

16Eyl 2019

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Ebû Talha, Ensâr arasında çok geniş hurma bahçeleri olanlardan biriydi. Bu bahçelerinin arasında en çok sevdiği “Beyruha” adlı hurmalık idi. Bahçe, mescidin tam karşısındaydı ve Allâh Resûlü (s.a.v.) bazen oraya girer, bahçenin suyundan içerdi. “Sevdiklerinizden infak etmedikçe hakiki iyiliğe eremezsiniz.” (Al-i İmran 92) âyeti nazil olunca, Ebû Talha hemen Nebiler Nebisi (s.a.v.)’in huzuruna vardı ve: “Yâ Resûlallah! Allâhü Teâlâ, “Sevdiklerinizden infak etmedikçe hakiki iyiliğe eremezsiniz.” buyurdu. Mallarımın içinde, en çok Beyruhâ’yı seviyorum. Onu, Allâh (c.c.) için infâk etmek istiyorum. İnşallah, bu amelimi Allâh (c.c.) kabul eder ve benden razı olur. Yâ Resûlallah! O bahçeyi Allâh (c.c.)’un emrettiği yerlere sarf et!” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.) ona şu sözleriyle iltifat etti: “Ne kârlı bir ticaret! Ne kârlı bir ticaret!”

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Bir adam, Allâh Resûlü (s.a.v.)’e geldi ve “Yâ Resûlallah! Filân adamın bir hurmalığı var. Orada, kendime bir ev yapmak istiyorum. Hurmalığın sahibine söylesen de, oraya evimi yapsam.” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.) bahçenin sahibine, “Cennetteki bir hurmalığa karşılık olarak o bahçeyi adama ver.” buyurdu. Ancak, mal sahibi vermek istemedi. Ebu’d-Dahdâh (r.a.) geldi ve adama, “O bahçeyi, bir evime karşılık bana sat!” dedi. Adam da kabul etti. Ebu’d-Dahdâh (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’e geldi ve: “Yâ Resûlallah, o hurmalığı evime karşılık olarak satın aldım. Şimdi, hurma bahçesini o Müslümana vermen için sana teslim ediyorum.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ebu’d-Dahdâh’ın cennetteki evi ne kadar da görkemli!” Bu cümleyi birkaç defa tekrarladı. Ebu’d-Dahdâh (r.a.), hanımının yanına geldi ve dedi ki: “Ey Ümmü’d-Dahdâh! Evden çık, çünkü ben bu evi cennetteki bir hurmalık karşılığında sattım.” Hanımı da, “Kazançlı bir alışveriş yapmışsın.” diye cevap verdi.

(Buhârî, Sahîh, c.2, s.530; İbn Hibbân, Sahîh, c.16, s.113)

15Eyl 2019

“Kararmaya ilk başladığı zaman, geceye andolsun, ve nefes almaya başladığı zaman, sabaha…” (Tekvir s. 17-18)

Bilindiği gibi bitkiler fotosentez yaparken, havadaki karbondioksidi yani insanın kullanmadığı zararlı gazı alır ve onun yerine atmosfere oksijen bırakırlar. Nefes aldığımızda içimize çektiğimiz ve asıl hayat kaynağımız olan oksijen, fotosentezin ana ürünüdür.

Fotosentez, bilim adamlarının bugün bile tam olarak açıklayamadıkları eşsiz bir süreçtir. Bu işlemi çıplak gözle göremeyiz, çünkü bu mekanizma çalışmak için atomları ve molekülleri kullanır. Ancak, fotosentezin sonuçlarını nefes almamızı sağlayan oksijen ve hayatta kalmamızı sağlayan besinlerde görebiliriz.

Fotosentezin en verimli olduğu zaman, oksijenin en fazla üretildiği zamandır. Bu da güneş ışığının en yoğun olduğu sabah saatlerinde gerçekleşir. Güneşin doğmasıyla birlikte, yaprakta terleme ve buna bağlı olarak fotosentez artmaya başlar. Öğleden sonra ise bu olay tersine döner; yani fotosentez yavaşlar, solunum artar, çünkü sıcaklığın artmasıyla birlikte terleme de hızlanmaktadır. Geceleyin ise sıcaklığın azalmasıyla birlikte terleme yavaşlar ve bitki rahatlar.

Tekvir Suresi’nde sabah vakti ile ilgili olarak dikkat çekilen “iza teneffese” yani “nefes almaya başladığı zaman” ifadesi, mecaz yoluyla teneffüs etmek, solumak, derin derin nefes almak anlamlarına gelir. Ayette vurgulanan bu ifade, sabah vakti oksijen üretiminin başlaması, solunumun ana şartı olan oksijenin en yoğun olarak bu vakitte elde edilmesi açısından oldukça dikkat çekicidir. Ayette sabah vakti ile ilgili olarak, bu durum üzerine yemin edilmesi de konunun önemini ayrıca vurgulamaktadır. 20. yüzyılın önemli keşifleri arasında yer alan fotosentez faaliyeti, Allâh (c.c.)’un Âyet-i Kerime ile işaret ettiği Kuran’ın bilimsel mucizelerinden biridir.

(Basından Derleme)

14Eyl 2019

İslâm âleminin yetiştirdiği 9. yüzyıl astronomi ve fen âlimidir. Harran Üniversitesinin kurucularından ve mütercimlerindendi. Tercümeleri, matematik, mantık, astronomi ve tıp ilimleriyle ilgiliydi. İlk defa diferansiyel ve integral hesâblarını o kullanmıştır. Bu sahadaki çalışmalarını yine İslâm âleminde yetişen meşhûr âlim Ebü’l-Vefâ Buzcânî geliştirmiştir.

Sâbit bin Kurra’nın önemli bir çalışması da cebiri geometriye uygulamasıdır. Böylece o analitik geometrinin babası kabûl edilmektedir. İrrasyonel sayılar üzerinde çok çalışmış ve yeni postulatlar geliştirmiştir. Üçüncü dereceden denklem çözümünde geometrik metod denen bir metod bulmuştur.

Matematiğin bir kolu olan calculusu keşfeden Sâbit bin Kurrâ, böylelikle bir çok buluşa yol açmış oldu. Eğer calculus olmasaydı, birçok karışık problemlerin içinden çıkılamayacak, kânunların bir kısmından faydalanmak mümkün olmayacaktı.

Sâbit bin Kurrâ, astronomi ve tıp alanında da çalışmalar yapmıştır. Astronomi sahasındaki çalışma ve başarılarını tetkik eden Francis Cormody, “The Astronomical Works of Shabit Bin Quarra” adlı eserinde Sâbit bin Kurrâ’nın güneş ve ayın faaliyetleri üzerindeki derin tetkiklerini ve vardığı dakik hesâblamaları değerlendirerek, bunların sırf mantıkî veyâ nazarî çalışmalar olmayıp gözlem ve deneye dayanan, tecrübî metodlarla elde edilen bilgiler olduğunu ifâde etmektedir. Ayrıca güneşin dünyâya uzaklığını hesâblamış ve bir güneş yılı uzunluğunu bulmuştur.

Sâbit bin Kurrâ’nın sayısı yüzü bulan eserlerinin çoğu kayıptır. Onun eserleri İslâm ve Avrupa ilim âleminde birçok âlime doğrudan veyâ dolaylı olarak tesîr etmiştir. Galileo, Gamass, Newton, Euler, Faraday ve daha birçok batılı matematikçinin başarılarının temelinde muhakkak sûrette Sâbit bin Kurrâ’nın tesîri mevcûttur. Asrımızda yeni ulaşılabilen bu keskin görüş, bu büyük âlimin ilmî dehâsını hâlâ yansıtmaktadır.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.17, s.153-154)