FIKIH

29Ağu 2017

İslâm hukuku insafla incelendiğinde zaman, toplumların mutluluk ve istikrarına tek çare ve ilaç olduğu görülecektir.
1- İslâm hukuku, kaynak itibari ile beşer üstü olduğundan, müeyyide ve kaideleri ile her zaman şamil, insan cinsinin ihtiyaçlarını karşılayacak genişlikte ve mükemmeliyette olduğu için, beşer tarafından düzenlenen kanunlardan büyük bir üstünlük ve imtiyaza sahiptir.
2- Onun hükümleri insanoğlunun ruh tekâmülünü ve güzel ahlâkının gelişmesini hedef almakta ve bütün davranışlarında kontrol altında olduğu hissini ve inancını vermektedir. Gücünü, adalete ve ahlâki kurallara bağlı kalmaktan alır.
3- İslâm hukuku ihtiva ettiği hüküm ve müeyyidelerle beraber, ahlâki prensiplere de büyük bir yer ve değer vermektedir. Koymuş olduğu tedbirler tatbik edilmiş olsa, can, mal ve namus korunmasında, bütün beşeri sistemlerden daha üstün olacağı muhakkaktır. Çünkü beşeri sistemlerde, yalnız mağdurun hakkını nazara almakla yetinmekte, bundan da daha önemli olan toplumun güveninin ve ahlâkının ihlal edildiği düşünülmemektedir. Toplumun selameti açısından hukukta bu dar görüş asla doğru ve isabetli olmaz.
4- Beşeri düzenlerde genel kaide şudur: Ceza hukukunda, suçun seldi ve mahiyeti ne olursa olsun hâkim karar vermedikçe, maznun suçlu değildir, herkes gibi vicdanı hür ve temiz bir vatandaş olarak yaşamakta ve bir suçsuzun yararlanacağı bütün haklardan istifade etmektedir. Bu durum uzun zaman sürmekte ve hatta bazen senelerce devam etmektedir. Adaletin böylesine sürüncemede kalması toplum vicdânını rahatsız etmektedir. Bununla beraber kanun koyucu bir beşerdir, ferdi ve sosyal olayların tesiri altında kalması mümkün ve hatta muhakkaktır.
(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, s.123)

23Eyl 2015

Selef büyüklerinden birinin âdeti, bir koyunun değerini fakirlere
sadaka vermekti. Madem ki, kurban bana vâcib değil,
niçin bir hayvanın canına kıyayım derdi. Rü’yâda, kıyâmeti
gördü. İnsanlar bineklerine binmiş, melekler onları Cennete
götürüyor, kendisi ise yaya olarak gidiyordu. Sebebini sordu.
Bu binekler, dünyada kesilen kurbanlardır dediler. Ben de,
kurban değerini sadaka verirdim dedi. Sen bilmez misin ki,
kıymetini vermekle, kurban kesmek bir değildir. Kurban kesmek
lâzımdır dediler. O büyük yaşadıkça hep kurban kesti.
Madem ki kurban bu kadar faydalı, bu kadar fazîletlidir, bu
ibâdeti kaçırmamalıdır. Allâhü Te‘âlâ’nın Halîli İbrahim (a.s.)
Hakkın rızâsı yolunda, çocuğunun başından geçmiş iken,
sende bir koyunun başından geç.
(Muhammed Rebhami, Riyâdün-Nasihin)
BAYRAMLARIN MENDÛBLARI
1- Erken kalkmak. 2- Gusletmek. 3- Misvâk kullanmak.
4- Güzel koku sürünmek.
5- Giyilmesi mübâh olan elbisenin en güzelini giymek
6- Allâh’ın ni’metlerine şükretmiş olmak için sevinçli ve
neşeli görünmek ve yüzük takınmak.
7- Kurban Bayramı’nda kurban kesecek olan kimsenin
kurban etinden yemek için yemeği namazdan sonraya bırakması.
8- Namaza erkence davranıp sabah namazını mahâlle
mescidinde kılarak bayram namazı için namazgâha ve büyük
câmiye gitmek.
9- Namaza giderken acele etmeyip sükûnetle yürümek.
10- Namaza giderken Ramazân bayramında gizli ve Kurban
bayramında açıktan tekbîr getirmek.
11- Namazdan dönerken mümkünse başka yoldan gelmek.
12- Mü’minlerle karşılaştığı zaman güler yüz göstermek.
13- Elinden geldiğince çokça sadaka vermek.
(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 510)

24Haz 2014

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Özürsüz olarak iki namazı birleştiren (bir namazı vaktinde kılmayıp sonraki vaktin namazıyla kılan bir kimse) büyük günâh kapılarından birine gitmiştir.” diye buyurmuş­lardır. (Tirmizî)

Ebû Nuaym (r.h.)’in rivâyetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Kim, namazı kasden terk ederse, Allâh onun ismini ateşe girecekler arasında cehennemin kapısına yazar.” diye buyurmuşlardır.

Yolcu olunsun, olunmasın; bir vakitte iki vaktin nama­zını bir arada kılmak caiz değildir. Çünkü Allâhü Te‘âlâ: “Şübhesiz ki namaz, Müslümânlar üzerine belli va­kitlerle farz olmuştur.” (Nisâ s.103) diye buyurmuştur.

Bir vakitte iki namazı birleştirmek ise, vakti bozmak­tır. Kazâya kalmış namazlar bir vakitte kılınabilir; fakat vakit gelmeden, bir sonraki vaktin namazı, bir önceki vakitte kılınamaz.

Ya’ni bir kimse, öğle namazını, vaktin sonuna kadar te’hîr ederek kılar. Biraz sona ikindi namazı vakti girer, ikindi namazını da, ilk ve âhir vakitlerden birinde kılar. Fakat ikindi vakti girmeden ikindi namazını kılmak caiz değildir!.

Biz Hanefîlere göre de, ancak Arafat’ta, öğle ile ikin­diyi öğle vaktinde; Müzdelife’de, akşam ile yatsıyı yatsı vaktinde bir arada kılmak caizdir.

İmâm Ahmed ve Taberânî şu hadîs-i şerîfi rivâyet ederler: Resûlullâh (s.a.v.):

– Rabbiniz Azze ve Celle şöyle buyurur: “Namazı­nı vaktinde kılan, namazlarına devam eden, namazın önemini hafife alıp zayi’ etmeyen kişiyi cennete so­kacağıma söz veriyorum.” buyurmuşlardır.

(Mevkûfâti, Mültekâ Şerhi, c.1 s.111-122)

17Haz 2014

sigorta
Son devir İslâm Âlimleri ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin haram olduğunu söylemişlerdir. Fıkıh âlimlerinin bu konudaki kararları şudur:

1. Sigorta akdinde aldanma vardır. Çünkü sigortalı ne kadar vereceğini, ne kadar alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit öde­dikten sonra bir âfet gelir çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün bedelini sigorta şirketinden alır. Belki de bütün taksitleri yatırdığı halde malı âfetten mahfuz kaldığı için bir şey almaz.

2. Sigorta kumarın bir çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin, meydana gelen felâkette hiçbir rolü yoktur, ama mâlı helâk olsa bedelini vermektedir. Yahut devamlı musibetten masun kaldığı için bedelsiz olarak taksitleri almış olmaktadır.

3. Sigorta fıkıh kitaplarında tarif edilen faiz muâmelelerini içerir.

4. Sigorta muâmelesinde bedelsiz olarak başkasının malı­nın alınması vardır. Bu da “Ey îmân edenler, mallarınızı ara­nızda haksız yere yemeyiniz.” (Nisâ s. 29) âyetindeki yasağın kapsamına girer. Sigortanın mubah olduğuna dair serdedilen delillere cevabımız şudur:

1. Sigortanın mubah olması için insanların faydasına oldu­ğunu düşünerek fetva vermek doğru değildir.. Çünkü onda, zu­lüm, kumar ve riba vardır.

2. “Eşya aslında helâldir.” şeklindeki kaide sigortanın helâl olması için bir belge teşkil etmez. Çünkü bu Kur’ân ve sünnete ters düşüyor.

3. “Zaruret yasak olan şeyi mubah kılar.” kaidesi bunun için bir delil olamaz. Çünkü burada helâli mubah kılacak kadar zor­layıcı bir şey yoktur.

4. Burada örf ile istidlal etmek de doğru değildir. Çünkü örf, Kur’ân ve Sünnet’le çelişemez.

Muhammed Abduh, Şeltüt gibi zevâtın “Sigorta, muhtemel musibetlerin zararını azaltmak için kurulmuş bir yardımlaşma müessesesidir.” demeleri doğru değildir. Çünkü bunu yardımlaş­ma diyecek olursak riba ve piyangoyu aynı şekilde değerlendir­mek gerekecektir.”

(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvâlar, c.3, s.269)

16Haz 2014

Kılınmamış farz namazların kazâ edilmesi farz, vâcib olan (vitir namazının) kazâ edilmesi vâcib, sünnet namazların kazâsı sünnettir.

Kazâya kalan namazlar birçok olunca, bunların her birini belirleyerek niyet edilmesi gerekmez; çünkü bunda güçlük var­dır. Onun için şöyle niyet edilmesi uygun olur: “ilk veya en son kazâya kalmış sabah veya öğle namazını kılmaya” diye kılınır.

Bir kimse, ne kadar namazı kazâya kaldığını bilmese, kuv­vetli olan görüşüne göre hareket eder. Üzerinde kazâ nama­zı kalmadığına kanaat getirinceye kadar kazâ namazı kılar. Kazâya kalan aynı vaktin namazı, usulü üzere cemaatle de kılınabilir.

Kazâ namazlarının evde kılınması daha iyidir. Çünkü gü­nahları örtüp açıklamamak lazımdır. Böyle bir açıklama Hak­ka karşı saygısızlık sayılır ve başkaları için de kötü bir örnek olabilir.

Kazâ namazlarının belli vakitleri yoktur. Üç kerahet vakit dışında, istenilen her vakitte kazâ namazı kılınabilir.

Kazâ namazları ile uğraşmak, nafile namazları ile uğraş­maktan daha iyi ve daha önemlidir. Fakat farz namazların müekked olsun olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazâya niyet edilmesi daha iyi değildir. Bu sünnetlere niyet edilmesi evlâdır. Hatta kuşluk ve tesbih namazları gibi, haklarında nakil bulunan na­file namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler, farz namazları tamamlar, bunların yerine getirilmesi mümkün değildir. Kazâ namazları­nın ise, belli vakitleri olmadığı için onların her zaman yerine getirilmesi mümkündür.

Hem bir kısım vakit namazlarını kazâya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit namazlarını, kendilerini tamamlayan sünnetlerden ayırmak iki kat kusur olmaz mı? Kazâ namazı kılmak için, sünnetlere ayrılan zamandan başka zaman bula­madığını söylemek insaflı bir yaklaşım olmaz.

(Ömer Nasuhi Bilmen, B. İslam İlmihali, s.192)