Arşiv

22Eyl 2017

Asr-ı Saâdet’te İranlılarla yapılan bir harpte, İranlılar mağlup olup teslim, oldular. İslâm orduları kumandanı Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a.), İranlılarla anlaşma yapmak üzere, Muaz bin Cebel (r.a.)’ı gönderdi. İranlılar gâlip gelen ordunun kumandanını karşılamak için; ipekten halılar, atlastan çadırlar hazırladılar. Bu manzarayı Muaz (r.a.) görünce; “Böyle süslü yerlerde oturmak bize yakışmaz, Allah Resûlü bizleri bundan men etti” diyerek toprağın üzerine oturdu. “Her türlü salâhiyeti hâiz, anlaşma imzalayacak, gâlip orduların temsilcisi geldi, toprağa oturdu” diye İranlılar çok hayret ettiler ve Hz. Muaz (r.a.)’a “Şu Müslümanların içerisinde senden daha üstünü var mıdır?” diye sordular.
Hz. Muaz (r.a.) dedi ki: “Vallâhi, Müslümanların en gerisinde de bulunsam, onların içinde bulunmak şerefi bana kâfîdir. Yeter ki o Müslümanların içinde bulunabileyim.”
Eğer insan, hakîkaten şunu gönlünde duyabiliyorsa, mü’minlerin en gerisinde de olsa içinde bulunma şerefi kendisine yetiyorsa, kalbinde imanın tadını, lezzetini, halâvetini tatmış demektir.
(İmanın lezzetinin kalpte hissedilmesinin anlaşılma yollarından bir diğeri) Allah Resûlü (s.a.v.); “Müslümanlar tek bir vücudun gibidir. Vücutta bir organ rahatsız olursa, vücûdun diğer bütün organları da rahatsız olur ve onu hisseder.” (Buhârî, Edeb, 19) buyuruyor. Müslümanlara yapılan her şeyi kendi vücûdumuzda olmuş gibi hissetmemiz gerekir.
Arakan’da, Çin’de, Filistin’de, Suriye’de, Mısır’da ve dünyânın her tarafında Müslümanlara yapılan zulüm, işkence, haksızlık vs. eğer bizi rahatsız ediyor, bizi üzüyor ve kardeşlerimize yardım etmek için maddî ve mânevî her şeyimizi seferber etmeye çalışıyorsak, onların sıkıntılarını kendi içimizde duyuyorsak, imanın tadını, lezzetini almaya başlamışız demektir.
(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 3, s.79)

21Eyl 2017

Kur‘an-ı Kerîm’in açıklaması sünnette aranır. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz İslâm şeriatini ve onun temeli olanKur’ân-ı açıklamasaydı, mukaddes kitabımız mücmel (öz) olarak kalacaktı ve emrolunan bir çok dînî vecibelerin mahiyet ve keyfiyetleri bilinmeyecekti.
Allame Seyyid Abdulvehhab eş-Şa‘rânî (r.a.), Şeyh Zekeri-ya el-Ensârî (r.a.)’den şöyle nakl ediyor: “Eğer Resûlullâh (s.a.v.)’in ve müçtehid ulemanınKur’ân ve sünnette bulunan mücmelleri (kısa ve az sözle anlatılanları) açıklamaları olmasaydı, bizim hiçbir şeye gücümüz yetmeyecekti. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin sünneti ile taharetin hükmünü öğretmemiş olsaydı, biz onun keyfiyeti hakkında bir bilgiye sahip olamayacaktık. Keza farz ve nâfile namazlarının şeklini ve rekatlarını, orucun, haccın, zekatın şeklini, nisabını, şartlarını, farzlarını ve sünnetlerini bilemeyecektik. Keza sünnetin açıklaması olmasaydı,Kur’ân-ı Kerim’in mücmelini bilmemize imkan olmayacaktı.”
Ebû Râfî (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden söyle rivâyet eder: “İçinizden hiç birisini koltuğuna yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine, benim emir ve nehiylerimden biri ulaştırıldığında ‘Başkasını bilmem, biz Allâhü Te‘âlânın kitabında gördüğümüze uyarız’ dediğini sakın görmeyeyim. Böylelerine yaklaşmayın ve onlarla dostluk kurmayın.”
Ebû Hureyre (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden rivâyet ediyor, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Size bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği müddetçe onu yapın. Size yasakladığım şeyden de muhakkak sakının.”
Peygambere itaat, Allâh’ın emrine itaattir. Ona itaat etmemek ve emirlerini dinlememek; Allâh’a isyândır ve onun emirlerini dinlememektir. Unutmamak lazımdır ki, Peygamber (s.a.v.) yalnız konuşan ve öğüt veren bir vaiz değildir.
Din, hayatın pratik düzenidir. Hayatın maddi ve manevi cephesini düzenleyecek ve gerçekleştirecek peygamberin yaptırım gücüne sahip olması lazımdır.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s.14-16)

20Eyl 2017

1. Aşağıdaki duâ, üç defa okunmalıdır:
Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm Ve sallâllâhu ‘alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve sellem. Allâhümme ente’l-ebediyyü’l-gadîmü’l-evvelü ve ‘alâ fazlüke’l-‘azîm ve cûdüke’l-‘amîmü’l-mu‘avvelü ve hâzâ ‘âmun cedîdün gad agbele nes’elüke’l-‘ısmete fîhi mine’ş-şeytâni ve evliyâihi ve cünûdihi ve’l-‘avne ‘alâ hâzihi’n-nefsi’l-emmâreti bi’s-sûi ve’l-iştiğâli bi-mâ yugarribunî ileyke zülfâ yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâm ve sallâ’llâhu ‘alâ Muhammedin-i’n-nebiyyi’l-ümmiyyi ve ‘alâ âlihî ve ashâbihi’t- tayyibîne’t- tâhirîne ve’l-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.
2. 365 defa Âyete’l-kürsî,
3. 1000 defa İhlâs-ı şerîf,
4. 1 defa Zümer sûresi okunmalıdır.
5. Bütün bunların sonunda 1 defa: Allâhümme yâ muhavvile’l-havli ve’l-ahvâl havvil hâlenâ ilâ ahseni’l-hâl denilmelidir.
MUHARREM AYININ İLK ON GÜNÜ
HER GÜN OKUNACAK DUÂ
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
“El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihi ve sahbihî ecma‘în. Allâhümme ente’l- ebediyyü’l- kadîmü’l-hayyü’l- kerîmü’l- han-nânü’l- mennânü ve hâzihî senetün cedîdetün es’elüke fîhe’l-‘ısmete mine’ş-şeytâni’r-racîm. Ve’l-‘avne ‘alâ hâzihi’n-nefsi’l-emmâreti bi’s-sûi ve’l-iştiğâli bi-mâ-yukarribunî ileyke yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîn. Ve sallâ’llâhu ve selleme ‘alâ seyyidinâ ve nebîyyinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihi ve sahbihî ve ehli beytihi ecmaîn.”
Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretlerinden: “Her kim, ilk on günü sabahleyin bu duâyı üç kerre okursa, Allâhü Zü’l-Celâl Hazretlerinin o kimseyi tâ gelecek senenin Muharremine kadar bütün belâlardan emin ve muhâfaza buyuracağı” rivâyet olunmuştur.
Şeyh Şihâbuddîn-i Sühreverdî (k.s.)’dan nakledilmiştir ki:
“Her kim, bu duâyı, Aşûre günü üç kerre okursa, ölümden de emîn kılınır. Elbette o sene ölümü takdîr olunan kimseye bu duâyı bu vechile okumak nasîb olmaz.”
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s. 19-21)

19Eyl 2017

Allâh Resûlü (s.a.v.), Kureyşli’lerin baskılarının artması üzerine bütün Ashâbı’nı Medîne’ye gönderdi. Kendisi de Hakk Teâlâ ‘nın emrini bekliyordu. Ebû Cehil başkanlığında Kureyşli kâfirler bu durumu sezip bir toplantı düzenlediler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medîne’ye hicret etmesinin sonra başlarına çok büyük felaketler açabileceğinde hemfikir oldular ve Ebû Cehil’in “Her kabileden kuvvetli, heybetli kişiler seçip birlikte Muhammed (s.a.v.)’in evine gidelim. Yattığı yerde kendisini kılıçla parça parça edelim. Kimse görmeden oradan dağılalım. Ertesi gün Hâşimoğulları toplanıp O’nu öldüreni isterler. Ancak bulamazlar. Çünkü Muhammed (s.a.v.)’i öldüren kimsenin kim olduğunu bilemezler. Araya ileri gelenler girer. Bir çare bulurlar. Kanının pahasını veririz, bu iş de burada bitmiş olur.” fikrini kabul ettiler.
Bu toplantı daha dağılmadan Cebrâil (a.s) Peygamber (s.a.v.)’e Allâh (c.c.)’nün emrini iletti: “Hani bir zaman da o kâfirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri ya da sürüp çıkarmaları için, sana tuzak kuruyorlardı; onlar tuzak kurarlarken Allâh da karşılığını kuruyordu. Öyle ya Allâh tuzakların hayırlısını kurar.” (Enfâl s. 30) Peygamber (s.a.v.): “Ey Cebrâil! Bu âyetin nüzûlünün sebebi nedir?” diye sordu. Cebrâil (a.s.) da kâfirlerin niyetini anlattı. Allâh Resûlü (s.a.v.): “Ey Cebrâil! Allâhü Teâlâ’nın bana emri nedir? Ne yapmalıyım?” diye sordu. Cebrâil (a.s.): “Hakk Teâlâ senin de Medîne’ye hicret etmeni emretmektedir.” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.): “Hangi vakit gideyim?” diye sordu. Hz. Cebrâil (a.s.) bu soruya bir cevap vermedi.
Allâh Resûlü (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in evine geldi. Hz. Sıddîk (r.a.)’i durumdan haberdar etti. Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Ben de seninle geleyim dedi. Allâh Resûlü (s.a.v): “Evet. Sen de benimle geleceksin” buyurdu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) sevincinden ağladı.
(Mustafa Darir-i Erzurûmî, Peygamberimizin Hayatı, c.2, s.169-170)

18Eyl 2017

Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
“Ve salla’llâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve sellim. Allâhümme mâ‘amiltü fi hâzihi’s-seneti mimmâ neheytenî anhü felem etüb minhü velem terdâhü ve nesîtühû velem tensehu ve hâlimte aleyye fîhi ba‘de cür’etî ‘alâ ma’sıyetike fe innî estâğfiruke fa’ğfirlî mâ ‘amiltü fîhâ mimmâ terdâhü ve ve‘adtenî aleyhi’s-sevâbe fe-es’elüke. Allâhümme yâ kerîmü yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm. En-tetekabbelehû minnî velâ tâkta’ racâî minke yâ kerîm. Ve salla’llâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve sellim.”
(Misvak Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s. 91)
ZİLHİCCE AYININ SON GÜNÜ
TUTULACAK ORUÇ
İbn-i Abbâs (r.a.)’ın bildirdiği Hadîs-i Şerîf’te: “Zilhiccenin sonuncu günü ile Muharrem’in birinci günü oruç tutan, geçmiş yılı oruçla bitirip, yeni yıla oruçla başlamış olur. Allâhü Teâlâ o orucu onun elli yıllık günâhına keffâret eder” buyuruldu. (Gunyetü’t-Tâlibîn)
İSLÂMİ TAKVİMLER
İslâm aleminde sene iki kısımdır. Kameri sene, şemsi sene. Kameri sene 355 gündür. Şemsi sene 365 gün, bir de dörtte bir gündür. Kameri sene şemsi seneden 10 küsur gün noksan olduğundan, kameri senenin ayları döner. Bunun için hac mevsimi ve Ramazan-ı Şerif bazı seneler yaza, bazı seneler güze, bazı seneler kışa rastlar.
Dünya yaratılmadan evvel sabah, akşam, hafta, ay, sene gibi mefhumlar mevcut değildi. Ancak dünyanın yaratılmasıyla bu mefhumlar da meydana geldi. Ezelde var olan sadece ve sadece Hz. Allah (c.c.)’dür.
(Gümülcineli Mustafa Efendi, Mecma’ü’l-Fevâid, s.133,134)

17Eyl 2017

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.
23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye haline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.
Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh hazretlerinin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beyliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.
Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’z-zamân*** ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”
Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn.
*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allah (c.c.) onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.
**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler.
***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

08Eyl 2017

Günümüzde mikrobun kâşifi olarak bilinen Louis PASTEUR’den 400 yıl önce FATİH SULTAN MEHMED HAN’ın hocası AKŞEMSEDDİN Haz­retleri dünyada ilk olarak mikrobu keşfeden İslâm alimidir.

Doğum yeri Amasya – Osmancık olup yaşa­dığı yıllar (1389-1458) arasıdır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in «her derdin de­vası vardır» hadisi şerifine tabi olan AKSEMSEDDİN Hz., dini ve tıbbî ilimlerde inceden in­ceye araştırmalar yapıp «Maddet-ül Hayat» ad­lı tıp kitabında belirttiği şu neticeye varmıştır; “Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çık­tığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insa­na gözle görülmeyecek kadar küçük lâkin can­lı tohumlar (mikroplar) vasıtasıyla geçer.”

AKŞEMSEDDİN Hazretleri bedeni hastalık­ların olduğu kadar ruhî hastalıkların da hekimi idi. Ona «Tabib-i ERVAH» Ruhların doktoru der­lerdi.

AKŞEMSEDDİN Hz.leri Hacı Bayram Veli’nin müridi olup kendisine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’un manevi fatihi unva­nı verilmiştir.

Bir çok kerametleri olan AKŞEMSEDDİN Hz.­leri Mihmandarı Resûlullah (s.a.v.) Ebu Eyyüb El Ensarî’nin yerini de keşfetmiştir. Oraya bir türbe ve cami yaptırmıştır. Bugün Eyüp Camii adıyla anılır.

(Risâlet-i Şerh-i Hacı Bayram veli)

30Ağu 2017

Kurbân Bayramı’nın arefe gününün sabah namâzından i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâzına kadar yirmi üç vakit farz namâzlardan sonra bir def‘a: “Allâhü ekber, Allâhü ekber, Lâilâhe illâ’llâhu va’llâhu ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l hamd” diye tekbîr alınır ki, buna (teşrîk tekbîri) denir. Teşrîk tekbîrleri, âlimlerin birçoğuna göre vacîbdir.
MÜ’MİNİN BAYRAMI
Hz. Ebû Hûreyre (r.a.) ’den rivâyet edilmiştir: Resûlullah (s.a.v.) bir Cuma günü şöyle buyurdu; “Ey müslümanlar topluluğu! Allâhü Teâlâ, bu günü sizin için bayram yapmıştır. O halde bu gün gusledin ve misvâk kullanmaya özen gösterin.” (Taberâni)
Bayram günlerinde erken kalkmak, yıkanmak, misvâk kullanmak, güzel kokulu şeyler sürünmek, giyinmesi mübah elbiseleri herkesin haline göre en güzelini giymek,Hakk Teâlâ ’nın nimetlerine şükür için ferâh ve sevinç göstermek, rastgele din kardeşine karşı güler yüzlü bulunmak, mümkün mertebe fazla sadaka vermek güzel görülmüştür.
Bayram günlerinde iyi ve güzel elbise giymek mübâhtır. Fakat böyle elbiselerle daima bezenip durmak uygun değildir.
Bu bir gurur eseri olur ve çok kere muhtaç durumda olanların kinini çeker. Böbürlenmek ve büyüklenmek için elbise giymek ise mekruhtur. Bayram gecelerini ibâdetle ihyâ etmek ise müstehaptır.
(Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s.180-183)

23Ağu 2017

Âişe (r.anhâ)’dan rivâyetle: Resûlullah (s.a.v.) zamanında bir kimse vardı. Zilhicce ayı görününce oruç tutardı. Bu hâli Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaşınca, onu huzuruna çağırıp: “Seni bu günlerde oruç tutmaya mecbur eden sebeb nedir?”
buyurdu. “Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Şu günler, meşâir ve hacc günleridir.

Hacıların duâlarına ortak olmayı Allâhu Teâlâ’dan istedim” cevabını verdi. Resûlullâh (s.a.v.) ona: “Zilhicceden oruç tuttuğun her gün için, bin köle azâd etmiş, bin deve kurbân eylemiş ve Allâh (c.c.) yolunda cihâd eden gâzî ve askerleri götürmek için bin at hediye etmiş gibi sevâbın vardır. Arefe günü olduğunda senin için iki bin köle azâd etmiş, ondan önce bir sene ve sonra bir sene oruç tutmuş gibi sevâb vardır.” buyurdu. İbn-i Abbâs (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte Nebî (s.a.v.): “İçinde oruç tutulacak ve sâlih ameller işlenecek günler içerisinde Allâhü Tealâ katında Zilhiccenin ilk on günündekilerden  daha sevgili yoktur.” buyurduğunda, orada bulunanlar, “Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Allâh (c.c.) yolunda cihâd da mı ondan sevgili değildir?” diye sordular. Cevâblarında: “Allâh (c.c.) yolundaki cihâd da ondan sevgili değildir. Ancak mal ve canı ile beraber cihâd için çıkıp da, geriye hiçbir şey bırakmaksızın, bu uğurda mal ve canını feda eden kimse müstesnâdır ve Allâhu Teâlâ katında daha sevgilidir.” buyurdu.

Nebî (s.a.v.): “Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amel yedi yüz katıyla mükâfatlandırılır.” (Tâberânî) Bu günlerde fakîre sadaka veren, peygamberlere yardım etmiş gibi olur. Bir hasta müslümanı yoklayan, Allâhu Teâlâ’nın evliyâ kullarını ziyâret etmiş, dolaşmış gibi olur. Bir cenazede bulunsa, Allâhu Teâlâ’nın ayını uğurlamış gibi olur. Bir mü’mine elbise giydirse, Allâhu Teâlâ ona Cennet hullesi ihsân eder. Bir yetimin gönlünü etse, Allâhü Teâlâ kıyâmet günü onu Arş’ın gölgesinde bulundurur. İlim meclisinde bulunsa, peygamberler meclisinde bulunmuş gibi olur.

(Hz. Seyyid Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyet’ü-tâlibîn, s. 352-353)

11Ara 2016

Mevlid Kandili, Nebi (s.a.v.)’in dünyayı teşrîflerinin yıl dönümüdür.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Allâh (c.c.) ilk defa benim aklımı, benim nûrumu yarattı. Âdem (a.s.) daha su ile çamur arasındayken ben peygamberdim.” (Tirmizi)

Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Âdem (a.s.)’ın yaratılmasından ondört bin yıl evvel Rabbimin karşısında bir nûr idim.” (Ahmed bin Hanbel)

Bu âlem ve âlemdeki her şey, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hürmeti için yaratılmıştır. “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” kudsiyetinin mazharı olan Peygamberimiz (s.a.v.), yine bir Hadîs’lerinde şöyle buyurdular: “Ben, babam İbrâhîm (a.s.)’ın duâsı, Hz. Îsâ (a.s.)’ın müjdesi ve vâlidemin rü’yâsıyım.” (Ahmed bin Hanbel)

Hz. İbrahîm (a.s.), Kâ’be’nin temellerini yükseltirken duasında diyordu ki: “Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.” (Bakara s. 129)

Peygamberimiz (s.a.v.)’in geleceğini müjdeleyen Îsâ (a.s.), ayrıca O (s.a.v.)’e ümmet olmayı Allâh (c.c.)’dan niyaz etmişti…

Resûlûllah (s.a.v.) dünyayı şereflendireceği sabah Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe hemen Ebû Leheb’e müjdeye koştu.  Kardeşin Abdullâh’ın oğlu oldu! diyerek Ebû Leheb’e müjdeledi.

Ebû Leheb buna çok sevindi. Müjdenin karşılığı olarak cariyesine: – Kardeşimin oğluna süt vermen şartı ile seni âzâd ettim, demişti.

Resûlûllah (s.a.v.)’in dünyaya gelişine sevinip müjde getiren câriyesini de ona süt vermeye görevlendirdiği için Ebû Leheb’in azabı bile, her Mevlid gecesinde hafiflemektedir.Mevlid gecesine sevinen, o geceye kıymet veren mü’minlerin de pek çok sevâb kazanacakları buradan anlaşılmaktadır.  Mevlid gecesinde Peygamberimiz (s.a.v.)’e çok çok selâvat-ı şerife getirmek gerekir.

  (Ragıb Güzel, Üç Aylar, s. 68-75)