Arşiv

12Eki 2017

Fetâ hiç bir kimseye düşman olmayan kimsedir. Bahâdır, dilâver, babacan, kahraman, cesur, yürekli, cömert mânalarına gelir. Bu tarz harekete fütüvvet, bu harekete mensup olanlara ehl-i fütüvvet denir.
Fetâ, putu kıran kimsedir. Allah Teâlâ: «Adı İbrahim olan bir fetânın onlara nasihat ettiğini işittik», «O putları paramparça etmişti». (Enbiya, 58/60) buyurmuştur. Bir kimsenin nefsi onun putudur. Hakiki fetâ (yiğit ve kahraman) nefsinin hevâ ve hevesine muhalefet eden kimsedir.
Muhammed b. Ali Tirmizi (r.a.), «Fütüvvet, evinde devamlı ikâmet eden biri ile iğreti oturan birini müsavi görmektir», der. (Yani aylarca, hatta yıllarca evinde misafir olan birine evine yeni gelen bir misafir gibi davranmandır).
Sûfîlerden birine fütüvvet nedir diye soruldu. O da:´ Kulun, sofrasında yemek yiyen velî ile kâfir arasında fark görmemesidir, diye cevap verdi. (Rabbinin rızâsında öyle fâni olmalıdır ki, sofrasında bulunan sadık ile zındık arasında mevcut olan farkı görmemelidir) .
Ulemâdan birinin şunu anlattığını işitmiştim: “Mecusinin biri İbrahim Halil’e (a.s.) misafir olmak istediğini bildirdi. İbrahim (a.s.), «Müslüman olman şartı ile kabul», dedi. Bunun üzerine Mecusî oradan ayrıldı ve yoluna devam etti. Bu hadise üzerine İbrahim’e (a.s.) şöyle bir vahiy geldi: «Ey İbrahim! Kâfir olmasına rağmen biz bu zındığa elli sene var ki rızık veriyoruz, dinini değiştirmesini talep etmiyoruz. sen ona bir yemek yedirmeyi çok mu gördün.» Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) arkasından koşup o Mecusiye yetişti ve Allah’tan (c.c.) gelen vahyi bildirerek misafiri olmasını rica etti. Geri dönen Mecusî müslüman oldu ve ‘ne hoş bir Rab, düşmanı için dostunu azarlıyor.’ dedi.

(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s.440-442)

11Eki 2017

İmâm-ı Rabbani (k.s.) şöyle buyurur: Allâhu Teâlâ’nın sevmediği bu dünyanın arkasında koşmamalıdır! Gönlünü hep Allâhu Teâlâ’ya bağlamak sermayesini elden kaçırmamalıdır! Ne sattığını ve buna karşılık neyi aldığını düşünmelidir! Dünyayı ele geçirmek için âhireti vermek ve insanlara yaranmak için Allâhu Teâlâ’yı bırakmak alçaklık ve ahmaklıktır. Dünya ile âhiret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisinin sevgisi bir kalpte toplanamaz. İkisi bir araya getirilemez.
Bu iki zıttan dilediğini seç ve seçtiğine karşılık kendini sat, feda et! Ahiret azâbı sonsuzdur. Dünyada olanlar çok azdır. Allâhu Teâlâ, dünyayı sevmez, âhireti sever. Sonunda kadından ve çocuklardan ayrılacaksın. Bunların idâresini Allâhu Teâlâ’ya bırak! Bugün, kendini ölmüş bilmelidir. Onların işlerini Allâhu Teâlâ’ya bırakmalıdır. Tegâbün sûresinin 15. ve Enfâl sûresinin 28. âyetinde meâlen, ‘‘ (Mallarınız ve çocuklarınız sizlere kesin olarak düşmandır. Onlardan sakınınız)’’ buyuruldu. Bunu iyi anlayınız.!
Tavşan gibi, gözleri açık uyku ne zamana kadar sürecek! Bir gün gelip uyanılacak! Dünyaya düşkün olanlarla arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, öldürücü zehirdir. Bu zehirle öldürülen kimse, sonsuz olarak ölür. Bunların yağlı, tatlı yemekleri, kalbin hastalığını arttırır. Kalbin iyiliği, hastalıktan kurtulması nasıl düşünülebilir? (Aklı olana bir işaret yeter) demişlerdir.
Onlarla görüşmekten, aslandan kaçar gibi, hatta daha çok kaçmalıdır. Aslan insanın yalnız canını alır. Bu da, âhirette faydalı olur. Dünyaya düşkün olanlarla beraber olmak ise, insanı sonsuz felâkete ve zarara sürükler. Onlarla konuşmaktan, onların lokmalarını yemekten ve onları sevmekten ve onları görmekten sakınmalıdır. Sahih olan hadis-i şerifte, ‘‘ (Zengine, zenginliği için tevâzu gösterenin dininin üçte ikisi gider)’’ (Beyhâki) buyuruldu. Onlara karşı yapılan bu alçalmalar ve yaltaklanmalar, onların malları ve makamları için midir, yoksa değil midir? İyi düşünmek lâzımdır.

(Mektubat-ı Rabbani, İmâm Rabbani, 138.Mektup)

10Eki 2017

Günümüzde yönümüzü bulmak için teknolojinin son ürünlerinden (gps) den yararlanıyoruz. Gökyüzünü gözlemlemek için yine modern teleskoplar kullanıyoruz. Ama yüzlerce yıl öncesinde bu aygıtlar yokken atalarımız yıldızları nasıl gözlemliyor, yönlerini nasıl buluyor, yıldızlar arasındaki mesafeleri nasıl ölçüyor ve dağların yüksekliğini nasıl hesaplıyorlardı? İşte tüm bunlar antik çağın belki de en önemli aleti olan usturlap ile yapılıyordu.
Modern araştırmacılar, İslâm astronomisinin bu ana aletinin teknik, sanatsal ve yazın bakımından, yüzyıllar boyunca geçirmiş olduğu devasa gelişimi ve pek çok çeşidinin olması, Arap-İslâm döneminde kaydettiği gelişimin seviyesini göstermektedir.
İslâm kültür çevresinden gelen usturlaplar ve Avrupa’da yapılmış usturlaplar hakkında, genç ve ön yargısız bir araştırmacının vardığı sonucu vermek yararlı olacaktır:
«İslâm kültüründen gelen parçaların incelenmesi, İslâm alet yapımcılığının beni etkileyen ilerlemeleri ve alet yapımcılarının teknolojik yenilik güçlerini ispatlamaktadır. İslâm kültür çevresinde yapılan aletler, daima çok yüksek astronomik kullanılırlığı ve aynı zamanda ince sanatsal güzelliği bünyelerinde birleştiren parçalar olarak görünmektedir. Araştırma bugüne kadar kalan usturlaplar arasında bu genel değerlendirmeye pek azının aykırı düşeceğini gösteriyor».
«Buna karşın, Avrupa usturlaplarında yüzyıllar boyu süreklilik gösteren yüksek kalite eksikliği vardır. Bunların birkaçı, usturlap imalinde yüksek bir seviyeye ulaşılmış olduğuna tanıklık etmektedir. Buna karşın, el sanatı açısından yüksek seviyeli görünen astronomi örneklerinden hiç de geri kalmayan diğer parçalar ise, icad edenlerinin elementer astronomi bilgisi eksikliklerine tanıklık etmektedir. Bu, Avrupa’da astronomik bilginin gelişmesindeki ahenksiz durumu ve bu bilimin Ortaçağ İslâm dünyasından alınma işinin eksiklik halini yansıtmaktadır».

(Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik Cilt 2, s. 79-80)

09Eki 2017

Hz. Aişe (r.anhâ)’nin bildirdiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) Bedir’e doğru yola çıkıp Harretü’l-Vebere’ye varınca, bir adam [Hubeyb b. Yesaf (Îsâf)] gelip yetişti ki, kendisi güçlülüğü ve cesaretiyle tanınırdı. Ashâb (r.a.e.), onu gördükleri zaman, sevindi.
Hubeyb, Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Sana tâbi olmak, senin yanında bulunup elde edilecek ganimetten yararlanmak için geldim!” dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Sen Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.
Hubeyb: “Hayır!” dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse geri dön! Ben asla bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.
Hubeyb geri döndü.
Sonra, bir ağacın yanında, Peygamberimiz (s.a.v.)’e tekrar gelip yetişti ve ilk söylemiş olduğu sözü söyledi.
Peygamberimiz (s.a.v.) ona:
“Sen Allah’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye tekrar sordu.
Hubeyb: “Hayır!” dedi.
“Öyleyse geri dön! Ben bir müşrikin bana yardım etmesini istemem!” buyurdu.
Hubeyb geri döndü.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in Beyda’da bulunduğu sırada ona tekrar yetişti ve sözünü tekrarladı.
Peygamberimiz (s.a.v.) de ona yine: “Sen Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.
Hubeyb: “Evet!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse, bizimle birlikte yürü, git!” buyurdu.

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar)

08Eki 2017

Hatem el-Esam’dan nakledildiğine göre acele şeytândandır, ancak beş şeyde değil. Onlar Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetindendir. Konuğa yemek yedirmek, ölüyü teçhiz etmek, bekâr kızı evlendirmek, borcu ödemek ve günahlardan tevbe etmek.
Hadislerde geçen maddeler aslında birer örnektir. Bunlar başka rivâyetlerle çoğaltılabilir. Nitekim Hz. Ali’den (r.a.) gelen bir rivâyet de şöyledir: Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) bana şu tenbihte bulundu: “Ey Ali, üç şey vardır ki, sakın onları geciktirme:
(1) Vakti girince namaz, (hemen kıl!)
(2) Hazır olunca cenaze, (hemen defnet!)
(3) Kendisine denk birini bulduğun bekâr kimseleri, (hemen evlendir!) (Tirmizî, Sünen, Salât, 127, Hadis no: 171)
Kezâ, Efendimiz (s.a.v.) diğer bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:“Sâlih ameller yapmakta acele ediniz. Zira yakın bir zamanda karanlık geceler gibi bir takım fitneler meydana çıkacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamı eder. Mü’min olarak akşama kavuşur, kâfir olarak sabahlar. Dinini az bir dünyalığa satar.” (Müslim, Tirmizî)
Sonra acele ancak dünyevi işlerde kötülenmiştir. Çünkü teemmül ve tefekküre ihtiyaçları vardır. Çünkü onların âkibetleri bilinmez. Uhrevî işlere gelince asılda kötülenmiş değildir. Çünkü Allâhu Teâlâ’nın şu âyeti buna delalet eder.
“… (Ey mü’minler) hayır işlerine koşun, birbirinizle yarış edin…” (Bakara s. 148) .Büyüklerden biri; helada iken hizmetçisini çağırdı ve dedi ki: Benim gömleğimi çıkart ve onu falana ver. Hizmetçisi: “çıkıncaya kadar sabretseydin ya”, dedi. O da: Benim aklıma onun sarfedilmesi geldi, nefsime karşı, bu fikrinden cayıp değişmesinden emin değilim dedi.
(Muhammed Ebû Said Hadimi, Berika c.4, s.139-140)

07Eki 2017

Öfkeyi kabartan sebepler, büyüklük taslamak, ucub (kibir, gurur), mizah yapmak, müstehcen konuşmak, başkasıyla alay etmek, başkasını ayıplamak, mücadele etmek, düşmanlık gütmek, hainlik, fazla mal ve mertebeye şiddetle harislik göstererek düşkün olmaktır. Bunların tümü, düşük ve dinen kötü sıfatlardır. Bu sebepler insanoğlunda kaldıkça öfkeden kurtulması mümkün değildir. Bu bakımdan herşeyden önce bu sebepleri, zıtları ile bertaraf etmelidir. O halde, tevazu göstermek suretiyle gururu öldürmeliyiz, nefsimizi  tanımak suretiyle ucubu öldürmeliyiz. Mağrur olmayı, senin de kölenin cinsinden olduğunu bilmekle silmeliyiz. Çünkü insanlar bir babadan gelmişlerdir. Ancak fazîlette değişik mertebelere ayrılmışlardır. Bu bakımdan Ademoğulları bir cinstir. Ancak fazîletlerle iftihar edilir. İftihar etmek, ucub gütmek ve kibre kapılmak rezaletlerin en büyüklerindendir. Bunlar, rezaletlerin aslı ve başıdırlar. Sen bunlardan boşalmadıkça başkasından hiçbir üstünlüğün olmayacaktır. Öfkeyi kabartan sebepler, büyüklük taslamak, ucub (kibir, gurur), mizah yapmak, müstehcen konuşmak, başkasıyla alay etmek, başkasını ayıplamak, mücadele etmek, düşmanlık gütmek, hainlik, fazla mal ve mertebeye şiddetle harislik göstererek düşkün olmaktır. Bunların tümü, düşük ve dinen kötü sıfatlardır. Bu sebepler insanoğlunda kaldıkça öfkeden kurtulması mümkün değildir. Bu bakımdan herşeyden önce bu sebepleri, zıtları ile bertaraf etmelidir. O halde, tevazu göstermek suretiyle gururu öldürmeliyiz, nefsimizi  tanımak suretiyle ucubu öldürmeliyiz. Mağrur olmayı, senin de kölenin cinsinden olduğunu bilmekle silmeliyiz. Çünkü insanlar bir babadan gelmişlerdir. Ancak fazîlette değişik mertebelere ayrılmışlardır. Bu bakımdan Ademoğulları bir cinstir. Ancak fazîletlerle iftihar edilir. İftihar etmek, ucub gütmek ve kibre kapılmak rezaletlerin en büyüklerindendir. Bunlar, rezaletlerin aslı ve başıdırlar. Sen bunlardan boşalmadıkça başkasından hiçbir üstünlüğün olmayacaktır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘‘Şiddetli ve kahraman, başkasının sırtını güreşte yere getiren kimse değildir. Pehlivan ancak o kimsedir ki, öfkelendiği anda nefsine hâkim olur’’ Bu cahil kimseleri, hâlim ve affedici kimselerin hikâyelerini okumak ve onların öfkelerini nasıl yuttuklarını anlatmak suretiyle tedavi etmek daha uygundur. Çünkü böyle yapmak, peygamberler, velîler, hükemâ ve âlimlerden nakledilmiştir. Faziletli padişahların büyüklerinden de nakledilmiştir. Anlaşıldı ki her illetin ilâcı, onun maddesini ve sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Bu bakımdan öfkenin sebeplerini tanımak gerekir. Hz. Yahya, Hz. Îsâ (a.s.)’a şöyle der:- Hangi şey daha şiddetlidir? -Allah’ın öfkesi ve gazâbı…-İnsanı Allah (c.c.)’ün öfkesine yaklaştıran nedir? -Senin öfkelenmendir.-Öfkeyi açığa çıkaran ve bitiren nedir? -Kibir, böbürlenmek, kendini büyük görmek ve körü körüne taassub!

(İhyâ-i Ulumi’d-din, İmâm Gazâli, c.3, s.385-393)

06Eki 2017

Hadislerde de meşhur olmuştur ki bu sûreyi okumaktan, kastedilen şudur: Bütün şeriatların ve ibâdetlerin en
önemli ve şerefli hedefi, Allah’ın zâtını, sıfatlarını ve fiillerini bilmektir. Bu sûre de, Allah’ın zâtını bilme konusunu ihtiva etmektedir. Binâenaleyh İhlâs Sûresi, Kur’ân’ın üçte birine denk olmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim “Kulhüvallahu ehad” sûresini bir kere okursa, Allah’a meleklere, kitablara ve peygamberlere inanan kimseye verilen mükafat gibi bir mükafaat verilir ve yine ona yüz şehid ecri verilir.” Rivâyet edildiğine göre, Cebrail (a.s) Hz.Peygamber (s.a.v.) ile birlikte iken, Ebû Zerri’l-Gifâri (r.a) geldi. Cebrail (a.s), “Ebû Zerr geldi” dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.v.), “Onu tanıyor musun?” diye sordu. Cebrail (a.s) da, “O, bizim yanımızda, sizin yanınızdakinden daha meşhur” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bu fazîlete ne sayede ulaştı?” diye sordu. Cebrail (a.s), “Kendisini küçük gördüğü ve kulhüvallahu ehad süresini çok okuduğu için” cevabını verdi. Sehl b. Sa’d’den şu rivâyet edilmiştir: “Bir adam, Hz. Peygamber (s.a.s)’e geldi ve ona fakirlikten şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Evine girdiğin zaman, eğer orada bir kimse varsa ona selam ver. Eğer hiç kimse yoksa kendine selam ver ve bir defa “Kuîhüvallahu ehad” sûresini oku” ( Feyzu’l Kadir 1/341 ) dedi. Adam bunu yaptı ve Allah Teâlâ, onun rızkını, komşularına bile bol bol verecek kadar çoğalttı.” Enes (r.a)’den de şu rivâyet edilmiştir: Bir adam, bütün
namazlarında, “Kulhüvallahu ehad” sûresini okuyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.), bunun sebebini sordu. O da, “Ey Allah’ın Resûlü, ben bu sûreyi seviyorum” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bunun üzerine, “Senin onu sevmen, seni
cennete sokar buyurdu. (Tirmizi, Fezâil-iKur’ân 11 (5/180)

(Fahreddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, c.23 s.553)

05Eki 2017

Ümmü Ma’bedin kız kardeşinin oğlu Hind’den, o da Ümmü Ma’bed’den şöyle nakletmiştir: Resûlullah (s.a.v.)
çadırıma uğradı. Gece çadırımda istirâhat edip, uyudu. Uyanınca su istedi. Mübarek ellerini yıkadı ve ağzını
çalkalayıp, suyunu çadırımın yanında bulunan bir dikenin dibine döktü. Sabahleyin baktık ki, oradan büyük bir
ağaç yetişmiş. Kocaman meyveler vermişti. Meyvelerin kokusu amber gibi, tadı şeker gibi idi. O meyveleri aç
kimse yese doyar, susuz kimse yese suya kanar, hasta olan yese sıhhate kavuşurdu. Üzüntülü kimse yese neşelenirdi.
O ağacın yaprağından yiyen deve ve koyunlar hesapsız süt verirdi. Biz o ağacın adını mübarek ağaç koymuştuk. Çevredeki kabileler, hastaları için onun meyvelerinden istemeye gelirlerdi. Bir seher vaktinde o ağacı yemişleri dökülmüş, yaprakları küçülmüş bir halde gördüm. Çok korktum ve üzüldüm. Bir de işittim ki, Resûlullah’ın (s.a.v.) vefât haberi geldi. Bu hadiseden sonra, aradan otuz sene geçti. Yine bir sabah vakti dışarı çıkıp baktım ki, o ağaç
kökünden budaklarına kadar diken halini almış, meyveleri yere dökülmüştü. Hazret-i Ali’nin (a.s.) şehid edildiği
haberini işittik. Bu hadiseden sonra o ağaç artık meyve vermedi. Fakat yapraklarından faydalanıyorduk. Bir gün
baktım ki ağacın içinden halis kan akıyordu. Yaprakları solmuştu. Üzüntülü bir halde otururken, Hazret-i Hüseyin
(r.a.) şehit edildi diye haber getirdiler. Ondan sonra o ağaç kökünden kurudu ve belirsiz oldu.

(Molla Cami, Şevahid-ün Nübüvve, s.127, 128)

04Eki 2017

Sultan Reşad, felâketli bir devrin pâdişâhıdır. 65 yaşında tahta çıkan bu yaşlı Pâdişâh, bedenen kuvvetli ve sıhhatli
değildir. Tabiat olarak, halîm ve selîm, müşfik ve derviş-meşrebdir. Buna ilavete çok zor şartlar altında padişahlık yapmıştır. Bunu kendisi şöyle ifade eder: “…Ben, milletin ateşli külü üzerine oturdum, taht-ı Saltanat’ın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor; millete de malûmat verilemiyor. Elbette bir gün tarih, bu hakikatları yazar. Sultan Reşad’ın, siyasî hâdiseleri iyi değerlendirebildiği,
bunlar hakkında doğru görüş ve kanaatlar ortaya koyduğu muhtelif kaynaklarda ısrarla ifâde edilmiştir. Yine Pâdişah’ın, bazı hâdiselerde İttihatçılar’a direndiği, fakat baskılar karşısında ileri varamayıp “Bunların dediğini yapmak lâzımdır.” diyerek boyun eğdiği, Ali Fuad Bey’ce rivâyet edilmiştir. Sultan Reşad hakkında en büyük övgü, Liman von Sanders’e aittir. Türkiye’de Beş Yıl isimli eserinde: “Pâdişâhı, her bakımdan iyi ve lütufkâr bir koruyucu olarak buldum. Uzun zaman uzlette kalmış bu yaşlı adamın, şahsî kararı ile hareket edebilen ve bu kadar malûmatlı bir insan olduğunu, pek az yabancı tahmin edebilir.” demiştir Mahmud Şevket’in hâtıralarına göre ise, Balkan Harbi’nde Kabine, Edirne’nin terki şartıyla sulh yapmağa karar vermiş ve bunu Londra sefiri Tevfık Paşa’ya bildirmiştir. Sadrâzam Mahmud Şevket, bunu Pâdişah’a nakletmiş; ondan “Edirne’yi terk etmemelisiniz.” cevâbını almıştır. Yine Balkan Harbi’nde, Pâdişah’ın İstanbul’u terketmesi bahis mevzuu olmuş; Sultan Reşad bu teklife “Askerimin başında şehîd olmağa hazırım. Hayır! İstanbul’u kat’iyyen terk etmeyeceğim.” şeklinde mukabele
etmiştir. Harb-i Umumî esnasında da, Medine’nin asla düşmana bırakılmamasını, sonuna kadar müdafaa edilmesini
istemiş; aksi halde, saltanattan çekileceğini bildirmiştir.!

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s. 165-172)

03Eki 2017

Allah Teâlâ, insanoğluna iyi davranmayı (ihsânı) ve adâleti emir buyurmaktadır. Adâlet, kurtuluşun yegâne sebebidir. Bu bakımdan adâlet, ticaret sermayesi yerine geçer. İhsan (iyi davranmak) ise zaferin elde edilmesi ve saadetin kazanılmasına biricik sebeptir. Bu bakımdan iyi davranmak, ticarette kârın yerine geçer. Dünya muamelelerinde sadece sermayesiyle yetinip kâra iltifat etmeyen bir kimse, akıllı sayılmadığı gibi, âhiret muameleleri de böyledir. Yani bu muamelelerde de kişi, sadece sermaye ile yetinmemeli, kâr aramalıdır. Dindar bir kimse, sadece adâletle hareket edip zulümden kaçınmakla yetinmemeli, ihsânın (iyi davranmanın) bütün kapılarını çalmalıdır. Bu bakımdan müslüman bir kişi, ticarette normal de insanların aldanmadığı bir şekilde arkadaşını aldatıp fâhiş kârlar elde etmemelidir. Hz. Ali (r.a.) Kûfe çarşısında elinde kamçısı olduğu halde gezip şöyle derdi: ‘‘Ey tüccarlar! Hakkı alınız ve hakkı veriniz! Böyle yaptığınız takdirde (faizden veya felâketten) salim kalırsınız. Az kâra razı olun ki, çok kârdan mahrum olmayasınız.’’ Abdurrahman b. Avf (r.a.)’e “Senin zengin oluşunun sebebi nedir?” denilince şöyle buyurdu: “Ben ne kadar az olursa olsun, hiçbir zaman, hiçbir kârı tepmiş değilim. Benden istenilen bir hayvanın satışını geciktirmiş değilim. Ben borçla satış yapmam. İşte benim zenginliğimin sebepleri bunlardır.”
Müşteri eğer zayıf bir kimseden yiyecek maddesi alıyorsa veya herhangi bir fakirden bir şey alıyorsa ona biraz fazla
kâr bırakmakta hiçbir beis yoktur. Böyle bir kimse ile alışveriş yaptığı zaman, müsamaha ve kolaylık göstermesi ve bu şekilde satıcıya iyilik yapması gerekir. Bir de böyle yapmak suretiyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Allah, satışı kolay bir kişiye rahmet eylesin” hadîsinin kapsamına dâhil olmuş olur.
(İmâm Gazâli, İhyâ-i Ulumi’d-din, c. 2, s. 210,211)