Arşiv

10Eki 2015

Abdullah bin Mes‘ûd (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre,
Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Şüphesiz kıyâmet günü insanların bana en yakın olacak
olanı, bana en çok selâvat getirenidir.”
Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “Allâh ve melekleri,
Peygamber’e çok salâvat getirirler. Ey mü’minler! Siz de
ona salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”
(Ahzâb s. 56)
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e selâvatta bulunmak, O (s.a.v.)
için yapılan bir duadır; hatta duâların en üstünlerindendir. Bu,
O (s.a.v.)’in değerlerini yüceltmek, diğer bütün insanlığa karşı
üstünlüğünü itiraf etmekdir.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e salâvatta bulunmak, kesinlikle
kabul edilen duâlardandır. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.)’in, Allâh
(c.c.) katındaki konumu yücedir.
Âlimlerden bazıları, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e selâvat getirmeye
riyânın karışmadığını, kişinin bunu gizli yâ da açık
söylemesinde herhangi bir sakınca olmadığını söylerler. Çünkü
bu bizim üzerimizde, O (s.a.v.) için yerine getirmemiz gereken
bir haktır. Bunun için, Resûlullâh (s.a.v.)’in ismi anıldığında
selâvatta bulunmayı terk eden kimse, cimri olarak anılır:
Hadîs-i şerîfde: “Cimri, yanında ismim anıldığı halde
bana salâvat getirmeyen kimsedir” buyurulmuştur.
Diğer bir hadîs-i şerîfde: “Şefaatime en layık olan, bana
en çok salâvat okuyandır”(Tirmizî) buyurulmuştur.
Bütün duaların, başında ve sonunda Resûlullâh (s.a.v.)’e
selâvatı içermesi müstehaptır. Çünkü Allâh (c.c.), duânın başında
ve sonunda selâvatta bulunan kimsenin, her iki selâvat
arasındaki isteklerini reddetmez.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e tam bir şekilde selâvatta bulunmak
için, O (s.a.v.)’in Âline (ailesine) de selâvatta bulunmak
gerekir. Bu hadîs-i şerîflerde ifâde edilmiştir. Yine O (s.a.v.)’in
ashâbına da duâda bulunmak, Müslümanların icmâsıyla
müstehaptır. (Tirmizî)

09Eki 2015

Allâh (c.c.)’un yüce kudretinin delillerinden ve biyofizikçilerin
çalıştığı kompleks sistemlerden birisi de karınca
kolonileridir. Yiyecek ile yuva arasındaki en kısa mesafeyi
bulmaları ve birer ekosistem mühendisi uzmanlığıyla toprağı
işlemeleri gibi konularda yapılan araştırmalar neticesinde
karıncaların alan hesabı yapabildiğine dair deliller
elde edilmiştir.
Araştırmalara göre bazı karınca türleri kayalardaki küçük
yarıklar içinde yaşarlar. Bu karıncalar, yuvaları çeşitli
sebeplerle hasar gördüğünde, yeni bir yuva aramaya başlar
ve potansiyel yuvaları değerlendirmek üzere keşif gezileri
düzenlerler. Bu gezilere her karınca katılır. Bu gezilerde
Feromon adlı bir sıvı kullanırlar.Feromon, karıncaların birbirleriyle
etkileşmede kullandıkları kimyevî bir hormondur
ve bir rehber vazifesi görür. Buna göre, yuvalardan birisine
birden fazla ziyaret yapıldığında (ki bu durumda o yuva
etrafında daha fazla feromon hormonu salgılanmış olur),
yol üzerinde salgılanan feromon hormonlarının tesiriyle,
karıncalar o yuva etrafında toplanmaya başlarlar. Bütün bu
neticeler göstermektedir ki, karıncaların hususi Feromon
iziyle takip ettiği algoritma, kolektif kararların alınmasında
ve koloninin hayatta kalabilmesi için mühim katkılar sağlamaktadır.
Fakat akıllara şu kritik soru gelmektedir: İnsanoğlunun
alan hesabı ile ilgili olarak 18. yüzyılda öğrendiği
bir metoda dair algoritmayı karıncalar nereden biliyordu?
Eğer basit ve düz düşünmemiz gerekirse, bu sorunun
cevabını karıncaların bizzat kendisinde aramak gerekir
ki, bu durumda bir karıncanın geniş bir ilim ve yüksek bir
matematik bilgisine sahip olduğunu kabul etmek gerekir.
Eğer karıncaların yüksek matematik tahsili almadan bu işleri
yaptıklarını söylüyorsak o zaman Allâh(c.c.)’ın müthiş
kudretinin nelere kadir olduğunu anlamamız zor olmaz…
(Eamonn B. Mallon, Nigel R. Franks, Proc. R. Soc. Lond. B, vol. 267)

08Eki 2015

Ashâb-ı Bedir’dendir ve Sahâbinin kurâ ve fuzulâsından
ma‘duddur. Medine-i Münevvere’ye Hicret-i Seniyeden (Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz’in hicreti) evvel hicret ederek muhacirine
imâmet etmiştir.
Bir gün Hz. Âişe (r.anhâ) bir güzel tilâvet işitip dinlemek
için oturmuş ve Huzûr-u Resûlullâh (s.a.v.)’e gelmekte teahhür
(geç kalmak) etmişti. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz
sebeb-i teahhürünü (geç kalma sebebini) sual buyurdukta:
“Bir güzel Kur’ân istimai (dinleme) kendisini te’hir etmiş olduğunu”
haber vermesi üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz
Hazretleri Ridây-ı şerîflerini alarak çıkmışlar ve Kur’ân-ı
Hakîmi okuyanın Hz. Salim (r.a.) olduğunu anlayıp: “Ümmetim
içinde senin gibileri bulunduğuna Allâhü Te‘âlâ’ya
hamd ederim” buyurmuşlardır.
Hz. Ömer Faruk (r.a.) dahî Salim (r.a.)’i çok senâ ederlerdi.
Hatta Hz. Ömer (r.a.) vasiyetinde: “Eğer Salim (r.a.) sağ
olsaydı işi şûrâya bırakmazdım.” buyurmuşlardır ki muradları
onun re’yine müracaatla intihab (seçme) mes’elesini hallederdim,
demektir.
Hz. Salim (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ile beraber
bütün meşâhîd-i seniyyede ( Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in
katılmış olduğu bütün gazâlarda) bulunmuş ve sonra Yemâme
harbinde şehîd olmuşdur. O Muharebede Hamil-i Livâ (sancakdar)
idi.
Silah arkadaşları: “Seni pek cesur değil gibi görüyoruz, bu
livâyı (sancağı) başkasına verelim” dediklerinde, Salim (r.a.):
Öyle ise ben ne fenâ hamîl-i Kur’ân’ım! (Kur’ân’ı ezbere bilen)
deyip sancakdarlıkta sebât etmişler ve sağ elleri kesilmiş sancağı
sola almışlar, sol kolu da kesilince: “Nice Peygamberler
vardır ki, onlarla beraber mü’min tabileri harb ettiler.” (Âl-i
İmrân s. 146) âyet-i kerîmesini okuyarak Livâ-i şerîfi kucaklamıştır.
Şehîd Huzeyfe (r.a.)’in yanına yatırılmasını istemiş ve
orada teslim-i ruh etmiştir.
(Hz. Mahmûd Sami Ramazanoğlu (k.s.) , Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.), 2.c., 77-78.s.)

07Eki 2015

Bilindiği gibi, îmân gaybadır. Bizler bu dünyada Cenâb-ı
Hakk’ı görmeden îmân ettik. Hatta sahâbeden sonra gelen
bizim gibi ümmetler Resûlullâh (s.a.v.)’e de görmeden îmân
ettik. Gayba îmân eden biz Mü’minlerin bu îmânını günün yirmi
dört saatinde devam ettirmeye çalışması gerekmektedir.
Peki bu nasıl mümkün olabilir? Resûlullâh (s.a.v.) bir hadîs-i
şerîflerinde: “Îmânlarınızı tazeleyiniz” buyurmuşlardır.
Ashâb-ı Kirâm: “Îmânımızı nasıl tazeleriz ey Allâh’ın Resûlü?”
diye sorunca: “La ilâhe illallâh kavl-i şerîfini çokça söyleyerek,
tekrar ederek” buyurmuşlardır. Buradan çıkan sonuç
şudur ki; îmânımızın tazelenip yenilenmesi ve onun muhafazasının
en temel şartlarından bir tanesi de yukarıda bahsedildiği
gibi Nebî (s.a.v.)’e hakkıyla muhabbet edip, hakkıyla saygı ve
hürmet gösterdikten sonra Kelime-i Tevhîd’i çokça zikredip ona
devam etmektir. Allâh (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’de: “… Allâh’ı zikir
en büyüktür …” (Ankebût s. 45) buyurmaktadır. Îmânımızın muhafazası,
kemâle ermesi ve yenilenmesinde Kelime-i Tevhîd’e
devam etmenin yeri çok önemlidir.Bilindiği gibi mahşer sabahı
herkesin âmelleri mizanda tartılacak ve mizanda Kelime-i
Tevhîd’den daha ağır hiçbir şey bulunmayacak. Allâh (c.c.) hepimize
o kelime ile yaşayıp, o kelime ile son nefesimizi vermeyi
nasib-i müyesser eylesin.
Hem îmân tazelemesi yapılan hem de nikâh tazelemesi
yapılan Tecdîd-i Îmân ve Nikâh duâsını sıkça okumakta fayda
vardır; zîrâ Resûlullâh (s.a.v.): “Mümin sabahladığı hâlde
kâfir akşamlar; mümin akşamladığı hâlde kâfir sabahlar da
haberi olmaz” buyurarak bizleri haberimiz olmadan da daire-i
islâm’dan çıkabilme ihtimaline karşı ikâz etmişlerdir.
Tecdîd-i Îmân ve Nikâh duâsı: “Allâhümme innî ürîdü en
üceddidel îmâne ve nnikâha tecdîden bi-kavli lâ ilâhe illallâh
Muhammedün Resûlullâh.” Yani: “Ey Rabbim, îmanımı ve
nikahımı, lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullâh diyerek
yeniliyorum. Benden îmanıma aykırı düşecek ne kadar söz,
hareket ve fikir meydana gelmişse, hepsine tevbe istiğfar
ediyor, pişmanlık duyup af diliyorum. Beni afvet, nikahımı
da sabit kıl.” (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 2.c., 66-67.s.)

06Eki 2015

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed
bin Mahmûd’dur. Lakabı, Hâfız-ı Buhârî ve Pârisâ’dır.
Yetim olarak büyüdü. 756 (m. 1355) senesinde Buhârâ’da
doğdu. 822 (m. 1419) senesinde Medîne-i Münevvere’de
vefât etti. Muhammed Pârisâ hazretlerinin tasavvufda hocası,
evliyânın en büyüklerinden olan meşhûr İslâm âlimi
Şâh-ı Nakşîbend Behâeddîn-i Buhârî’dir. Ona talebe olduktan
sonra, sohbetlerine devam edip, himmet ve teveccühüne
kavuştu. Böylece tasavvufda yüksek derecelere ulaştı.
Zâhir ve bâtın ilimlerinde zamanının bir tanesi oldu.
Muhammed Pârisâ hazretleri buyurdu ki: “İnsanı, Allâhü
Te‘âlâ’dan uzaklaştıran perdelerin en zararlısı, dünyâ düşüncelerinin
kalbe yerleşmesidir. Bu düşünceler, kötü arkadaşlardan
ve lüzumsuz şeyleri seyretmekten hâsıl olur. Çok
uğraşarak bunları kalbden çıkarmak lâzımdır. Faydasız kitap
okumak, lüzumsuz şeyler konuşmak da bu düşünceleri
arttırır. Bunların hepsi, insanı Allâhü Te‘âlâ’dan uzaklaştırır.
Kalbin hasta olması, Allâhü Te‘âlâ’yı unutmasıdır. Allâhü
Te‘âlâ’ya kavuşmak isteyenlerin bunlardan sakınması,
hayâli arttıran herşeyden kaçınması, uzaklaşması lâzımdır.
Allâhü Te‘âlâ, çalışmayan, sıkıntıya katlanmayan, zevklerini,
şehvetlerini bırakmayanlara bu ni’meti ihsân etmez.”
“Üç kimse, Kur’ân-ı Kerîm’in ma’nâsını anlıyamaz. Birincisi;
Arabîyi iyi bilmeyen ve tefsîr okumamış, ilmi olmıyan
kimse. İkincisi; büyük bir günâha devam eden fâsık. Üçüncüsü,
i’tikâd bilgilerinden birini yanlış anlayıp, anladığına
uymadığı için hak sözü kabûl etmeyen bid’at sahibi. Çünkü
bid’atin zulmeti kalbi karartır.” “Îsâ aleyhisselâm gibi büyük
bir peygamberin, gökten indirildiği zaman ictihâd ile çıkaracağı
bütün ahkâm, Hanefî mezhebindeki ahkâma benziyecek,
ya’nî İmâm-ı a’zamın ictihâdına uygun olacaktır.”
(İslâm Alimleri Ansiklopedisi, 12.c., 329-333.s.)

05Eki 2015

Kıyâmette halkı Arasat meydanında, elli durak yerinde
durdururlar. Her durakta durma müddeti bin senedir.
Ya’nî her durakta bin sene kalırlar. Her peygamberin izzet
sancağı dikilir. Her peygamberin ümmeti, onun sancağı
altında toplanır.
Sonra emir gelir. Bütün peygamberler (aleyhimüsselâm)
ümmetleri ile, Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’in sancağı dibinde
hâzır olurlar. Resûlullâh (s.a.v.)’in: “Âdem ve diğerleri,
benim sancağımın altında bulunurlar” hadîsi
şerîfi bunun içindir. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’in sancağının
ismi, Livâü’l-hamd’dır. Sonra amel defterleri uçup
gelir. Bâzısının amel defteri sağ eline, bâzısının sol eline
verilir. Herkes amelini, yaptıklarını görür. Dünyâda yaptıklarını
onda yazılmış görür ve hepsi bir bir ona hatırlatılır.
Herkese hitab gelir ki:
Ey ömrünü boşa geçirmiş yaşlı kimse! Defterini oku!
Ey korkusuz genç, kitabını oku! Ey ilmi ile amel etmiyen
âlim, amel defterini oku! Ey görünüşte dünyadan kesilen
zâhid, amel defterini oku! Ey nâmahreme, yabancı erkeklerden
sakınmayan kadın, amel defterini oku!
Ey namazlarını vaktinden sonra kılan, defterini oku. Ey
baba ve annesini inciten, amel defterini oku! Ey şerîatin
hakkını ve sınırlarını gözetmeyen amel defterini oku buyurur.
İsrâ sûresi 14. âyet-i kerîmesinde: “Oku kitabını,
bugün hesabın için nefsin sana kâfidir” buyuruluyor.
Ya’nî kendi hesabını kendin gör. Kendine şâhid kendin ol.
Kendine hükmedici sen ol.
O halde, ey kardeşim! Biz gece gündüz ağlasak yeridir.
Çünkü sonumuzun ne olacağını bilmiyoruz. Bu sebebledir
ki, Pîr-i Herât Hâce Abdullah-i. Ensârî: “Herkes
son günden korkar, ben evvelki günden korkarım. Acaba
o gün ne takdir edilmiştir” buyuruyor.
(Muhammed Rebhami, Riyâdü’n Nâsihin, s. 77)

04Eki 2015

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuştur ki:
“Bir kimsenin çocuğu vefât edince, Allâhü Te‘âlâ
meleklerine buyurur:
– Siz, kulumun çocuğunun ruhunu kabzettiniz? Melekler:
– Evet, yâ Rabb kabzettik, derler. Allâhü Te‘âlâ:
– Siz kulumun gönlünün meyvesi olan ciğerparesini
mi aldınız? buyurur. Melekler:
– Evet, yâ Rabb aldık, cevâbını verirler. Allâhü Te‘âlâ:
– Kulum ne dedi? diye sorar. Melekler:
– Sana hamdetti ve İnna lillâh-i ve inna ileyh-i râciun,
dedi cevâbını verirler. Allâhü Te‘âlâ:
– Öyle ise kulum için cennette bir ev binâ edin ve
adını (Hamd evi) koyun, buyurur.”
“Karı-koca olan iki müslümânın üç çocuğu vefât
eder, onlar da sabredip Allâhü Te‘âlâ’ya hamdederlerse,
Allâhü Te‘âlâ onlara fadlı ve rahmeti sebebiyle
o ma’sumların ana ve babalarını cennete idhal eder.”
Orada bulunanlar sordular: “Yâ Resûlullâh (s.a.v.)!
Ölen çocuklar iki olursa? Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– İki de olsa öyledir, buyurdu. Tekrar sordular, ya bir
olursa?
– Bir de olsa öyledir, buyurdu ve devâmla: Canımı
tasarruf ve kudretinde bulunduran Allâhü Te‘âlâ’ya
yemîn olsun ki, cansız doğan düşük çocuğun anası
Allâh (c.c.)’un fadlını kazanmak ümîdiyle sabredip
Allâh (c.c.)’a hamdederse, o düşük çocuk göbeği ile
anasını cennete çeker.”
Yani o düşük çocuk bile anasına şefaat ederek cennete
alınmasına çalışır. Çünkü o da düşmeseydi müslümân
bir ferd idi. Yeter ki, yaşayan çocuklarımızı müslümân
ahlâkında yetiştirmekle İslâm ümmetini bir ferd artırmış
olalım.
(Ömer Ziyâuddin Dağıstânî, Dürretü’l-Fahîre, 116.s.)

03Eki 2015

Îmân açısından insanlar üç kısımdır: Birinci kısım;
Mü’min. İkinci kısım; Kâfir. Üçüncü kısım; Münafık’tır. Küfür
sözünü söyleyen insan mü’min olmaktan çıkar, kâfir olur
ve kâfir olan kişide en büyük suçun içine düşmüş bulunur.
Kâfirliği benimseyen için fakat “Ahiret” ise bunlara zindan
olur. Münafıklarla kâfirler Cehennem’de toplanacaklardır.
Zira Kurân-ı Kerîm’de: “Şüphesiz (Allâhü Te‘âlâ) münâfıkları
ve kâfirleri Cehennem’de toplayacaktır” buyuruluyor. Kur’ân-ı
Kerîm’i alaya alan münâfıklar ve kâfirler bir mecliste toplandıkları
gibi Cehennemde de bir araya geleceklerdir. Kâfirlerin ve
münâfıkların bulundukları mecliste onlarla beraber oturmak,
Kurân-ı Kerîm’i, Şer’i Şerîfin hükümlerini küçümseyen, (bu devirde
de bu olur mu gibi sözlerle) hafife alan kimselerle bir mecliste
bulunmak (onların günahlarına iştirak olacağından) caiz değildir.
Cenâbı Allâh insanları hiç bir işlerinde başı boş bırakmamış,
İslâmiyet’in girmediği hiç bir şey kalmamıtır. İslâmiyet’i
dünya işlerinden ayırmak mümkün değildir. “Dinimiz İslâm’a
göre (Şer’ân) tazim ve saygı gösterilmesi lâzım olan, yine
dînimizce mübârek, mukaddes ve değerli bulunan şeylerden
birine dinden düşmeye (çıkmaya) sebep teşkil eden sözleri
reva görüp söylemeye küfür kelimesi (kelime-i küfür) denir.”
Mü’min (Müslüman) bulunan kimsenin lisanından küfür kelimesi
(lafzı) zuhur edip meydana gelse, o kimseye üç şey lâzım
olur:
1. Tâzir (Şer’i Şerîfin tayin ettiği ceza),
2. Tecdid-i Îman (imanı yenilemek, tazelemek),
3. Tecdid-i nikâh (Nikâhı yenilemek).
(Fetevay-i Abdurrahim)
Cenâb-ı Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’de:“Her kim îmanı (yani) İslâm
Şeriâti’nin hükümlerini tanımayıp (inkârla) kâfir olursa, onun
bütün yaptığı (sâlih) amel (zayi olup) boşa gider” buyuruyor.
Her mü’mine lâzım olan yani birinci farz bulunan şey: Îmânı,
farzları ve haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe Müslümanlık
olamaz ve îman elde tutulamaz.
(Hüseyin Aşık Efendi, Elfâz-ı Küfür, 40-41.s.)

02Eki 2015

Ebû Hüreyre (r.a)’den şöyle demiştir: Resûlullâh (s.a.v) mesciddeyken müslümanlardan bir kimse yanına geldi ve
ona bir nidâ edip: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)! Ben zinâ yaptım” dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Bu sefer o zât peygamberin yüzünü döndürdüğü tarafa geçip yine: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)! Ben zinâ ettim” dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Nihâyet o zât bu itirafı dört kere tekrarladı. Bu şekilde kendi aleyhine dört kere şehâdet edince Resûlullâh (s.a.v) onu çağırıp: “Sende delilik var mı?” diye sordu o zat: “Hayır” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Sen evli misin?” diye sordu. O zat: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) oradakilere: “Bunu götürünüz ve recm ediniz” emrini verdi. (Müslim) Nebî (s.a.v.)’in şeriât getirici olarak ebedî ve kalıcı bir
kanun vaz’etmek gibi zînâ edenleri recmettiği ve recmedilmesini emrettiğini gösteren birçok delîller vardır:
Bir: Allâh Sübhânehû ve Te‘âlâ, Mâide sûresinde recme işâret etmiş ve onu Allâh’ın hükmü saymıştır ve Allâh’ın
hükmüyle takdîr edilen cezâ da hadd cezâsıdır. İki: Resûlullâh (s.a.v.) birçok defa i’lân etmiştir ki, Recm
Allâhü Te‘âlâ’nın hükmüdür ve belli bir zamanla sınırlı bir hüküm değildir. O sadece ebedî ve kalıcı bir kânûndur.
Recm hadîslerinin ma’nâ yönünden mütevâtir olduğunu hadîs ve fıkıh âlimlerinden bir çokları açıkça ifâde
etmişlerdir. İbn-i Hümâm’ın Fethu’l-Kadîr’inde, Âlûsî’nin Rûhu’l-Meânî’ isimli tefsîrinde, Şah Veliyyullâh Dıhlevî’nin de Hüccetullâhi’l-Bâliğa diye tanınan kitabında… Ben de kendi başıma, okunmakta ve ellerde dolaşmakta olan kitaplarda Recm hadîslerini araştırdım ve recmin elli iki sahâbeden rivâyet edildiğini buldum. (Takiyüddin Usmânî) (Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, 10.c., 99.s.)

01Eki 2015

Sultan I. Abdülhamid, büyük kardeşi Sultan III. Mustafa’nın vefâtı üzerine 49 yaşında Osmanlı tahtına geçmiştir. Tahta geçtiği sırada yaptığı konuşmada orduya hitap ederek birlik ve beraberliğe riâyet edilmesini ve düşmandan intikam alınmasını söylemiştir. Özellikle 1774 senesinde Rusya ile girişilen savaş Osmanlı için iyi bir netice getirmemiştir. Şumnu karargâhı da kuşatmaya uğrayınca barışa râzı olunmuş ve Rusya ile Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Kırım, Kuban ve Bucak Tatarların hâkimiyetine bırakılmış ancak dini olarak hilafet makamına bağlı olarak kalması kararlaştırılmıştır.

Kaynarca antlaşmasının bazı maddeleri, Kırım’ı kanayan bir yara haline getirdi. Yaptıkları işin yanlış olduğunu anlayan Kırım Mirzaları ve Osmanlı’dan ayrılmak istemeyen halk eski hanlarından olan Devlet Giray’ı başlarına geçirdiler. Bunun üzerine Devlet Giray İstanbul’a gelerek sultana bağlılığını bildirmiş ve sonuna kadar topraklarının bağımsız olması için savaşacaklarını açıklamıştır. Kırım Hanı’nın Osmanlı Sultanı I. Abdülhamid’den yardım istemesi üzerine Fransa araya girmek istediyse de Rusya ve Avusturya’nın antlaşmaya yanaşmaması ve Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi üzerine savaş başlamıştır. İlk başlarda Osmanlı Kuvvetleri Avusturya birliklerini Şebeş’te yenmesine rağmen çetin kış şartlarından dolayı Rus kuvvetlerine karşı başarılı olunamamıştır. Bütün bu olayların verdiği üzüntü sebebiyle hasta olan Sultan I. Abdülhamid 1789 yılında vefât etmiştir.

Kendisi devlet işlerini en ince ayrıntısına kadar takip eder ve işlerin yolunda gitmesi için azami gayret sarf ederdi. Savaşa taraftar olmamakla beraber, kazanılması için her türlü fedakârlığa katlanmış ve gerekirse kuru ekmeğe rıza göstereceğini samimiyetle belirtmiştir. İdareye alacağı kişileri iyice araştırdıktan sonra işe alır ve işi ehline vermek isterdi. Sık sık tebdili kıyafet ile gezer, gördüğü yanlış işlerisadrazam makamına bildirerek derhal halledilmesini isterdi. (Ziyâ Nûr Aksun, İslâm Tarihi, 3.c., 123.s.)