Arşiv

19Haz 2015

Abdullah b. Mes‘ud (r.a.) şöyle buyuruyor: “Kıyâmet gününde bütün insanlar dünyada az bir geçimle yetinmiş olmayı temenni edecektir. Nefsinde bir şüphe bulunmadığı sürece sizden herhangi birinize akşam ya da sabah içinde bulunduğu durum zarar veremez. Sizden birinizin bir ateş korunu ağzına alıp sönünceye kadar tutması, Allâh (c.c.)’un kendisi için hükmettiği birşeye “Keşke bu olmasaydı!” şeklinde itiraz etmesinden daha hayırlıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye I/137.) Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kuvvetli mü’min, Allâh (c.c.) nazarında zayıf
mü’minden daha sevgili ve daha hayırlıdır. Aslında her ikisinde de bir hayır vardır. Sana faydalı olan şeye karşı gayret göster. Allâh (c.c.)’dan yardım dile, acz izhar etme. Bir musibet başına gelirse: “Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi!” deme. “Allâh (c.c.) takdir etmiştir. O (c.c.)’un dilediği olur!” de! Zira “eğer” kelimesi şeytan işine kapı açar. (Kütüb-ü Sitte, Kader Bölümü 3. Fasıl)
Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur: “İster hoşuma giden olsun isterse de gitmeyen; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için farketmez. Çünkü ben hayrın hoşuma
gidende mi yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.” (Kenz, II/145) Hz. Alî (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Allâh (c.c.)’un kazâ ve kaderi kendisine râzı olan ya da olmayan herkes üzerinde
hükmünü icrâ eder. Ancak hükmüne râzı olanlar sevap kazanır kenrâzı olmayanların tüm amelleri boşa gider.” (Kenz,  II/145)
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular: “Her ümmetin mecûsîleri vardır. Benim ümmetimin mecûsîleri de kader yok diyenlerdir. Onlardan kim ölürse cenâzesine gitmeyin, hastalanırsa ziyâret etmeyin. Onlar Deccal’ın taraftarıdırlar. Allâh Te‘âlâ onları Deccal’in zümresine ilhak etmeyi va‘d etmiştir.”

(Sünen-iEbû Dâvud)
(Fıkh-ı Ekber Şerhi, 253-254.s

18Haz 2015

(Ramazân ayının başında veyâ ortasında veyâ sonunda
üç kere okunacak dua.)
“Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Allâhü Râbbün ahadün samedün ferdün li’l-‘âlemîne,
nebîyyinâ Muhammedin erselehu mübeşşiran. Li’l-kâfirîne
münzirûne münzîran mine’n-nâri ve münziran nebîyyinâ
Muhammedün ahadün, hâmidün ve kâsimun ve şâhidün
li’l-mü’minîne ve kâimun nebîyyinâ Muhammedün vehüve
nebîyyü’l- Mustafâ salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem.
Ve’l-imâmu’l-murtezâ, ve’r-resûlü’l- müctebâ, nebîyyinâ
Muhammedün hüve’r-resûlü’l-murselü, sâhibu’l-kitâbi,
münziru ve’l-kitâbu’l-mecdü, nebîyyinâ Muhammedün
sâhibu’l-livâ’i ve’l-minberi ve’l-burâki’l- ezheri ve’r-rızâ’i
ve’l-kevseri nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü’l-cinâni Ahmedün,
‘abdun mutî‘un, ‘âdilün, ‘abdun, cevâdün, nâfi‘un,
li’l- müşrikîne kâilün, nebîyyinâ Muhammedün ve şefî‘unâ
Muhammedün ve resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün
hayrun li’l-’âlemîne şefî‘un li’l-müznibîne ve’lmücrimîne,
nebîyyinâ Muhammedün ihtârahu ve erselehu
fî hâlkıhî şerrafehu, yuhibbuhu nebîyyinâ Muhammedün
salla’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî
ecma‘îne bi-rahmetike yâ erhame’r- râhimîn.”
Ramazân-ı Şerîf’te Okunacak duâlar:
İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn”
İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü’z- zünûb”
Son on (10) gün: “Yâ ‘atîga’r- rigâb”
1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def‘a okunmalıdır.
2. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gecesi Fetih Sûresi
okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden biizni’llâhi
Te‘âlâ muhâfaza olunur.
3. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i
Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.
4. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gününde 363 (üç
yüz altmış üç) İhlâs-ı şerîf okunur.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 42.s)

17Haz 2015

Nasîhat isteyebilmek Müslümânların birbirleri üzerindeki
haklarındandır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Yanında olan
ilmi gizleyenin başına, yarın kıyâmette cehennem ateşin
den kamçı ile vurulur.” buyurmuşlardır. Yine buyurmuşlardır:
“Din nasîhattir.” (Hz. Ebû Hureyre (r.a.)) Nasîhat edecek kimsenin
önce kendine nasîhat etmesi, nefsine öğüt vermesi lâzımdır.
Ancak nefsi kabul ederse, başkalarına nasîhat etmelidir. Allâhü
Te‘âlâ: “Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?
Yapmayacağınızı söylemeyiniz, Allâh yanında
şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff s. 2-3) Nasîhat edecek
olan kişi buna dikkat etmelidir.
Müslümân, hasta olduğunda müslümân kardeşini ziyâret
etmelidir. Hasta olanı bir defa ziyâret etmek farz-ı kifâyedir.
Hadîs-i şerîfte: “Sabahleyin bir Müslümân hastayı ziyâret
eden Müslümâna, yetmiş bin melek, sabahtan akşama kadar
mağfiret dilerler. Akşamleyin onu yoklarsa, yetmiş bin
melek, onun için sabaha kadar mağfiret dilerler ve onun için
cennette bir bahçe olur.” (Ebûl-Leys Semerkandi) buyrulmuştur.
Başka bir hadîs-i şerîfte: “Hastayı yoklayan şehîd sevâbına
kavuşur.” buyrulmuştur. Hasta ziyâretine giden kimse hastadan
uzak durmamalıdır. Zira uzak durmak bid’attir. Hastaya duâ
etmeli ve onun için Allâh’tan şifâ dilemelidir. Şöyle duâ etmelidir:
“Es’elullahe’l-azîm Rabbel-Arşi’l azîm en yeşfîke.”
Ölünün defin hazırlıkları ve cenazesinin uğurlanması farz-ı
kifâyedir ve Müslümânların birbirleri üzerindeki haklarındandır.
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir ölünün cenaze namazını kılana
bir kırat sevâb verilir” buyurdular. “Ya Resûlullâh (s.a.v.), bir
kıratın ağırlığı ne kadardır” dediklerinde: “Onun daha küçüğü
Uhud Dağı kadardır.” buyurdular. (Buhârî) Müslümânın
Müslümân üzerinde hakları vardır. İnanan kimse bu hakları
gözetmelidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Mü’min, kardeşi Müslümânın hukukunu gözetmez. Halbuki
kıyâmette Allâhü Te‘âlâ’nın huzûrunda bu haklar ondan
istenir. Akıllı olanın bu haklara riâyet etmesi, kıyâmette istendiğinde
âciz kalmaması gerekir.”
(Muhammed Rebhâmî, Riyâdün Nâsihîn, 232-241.s.)

16Haz 2015

Ebû Saîd Hudri’den Ebû Nadra’nın, ondan da Kelebî’nin
bildirdiği hadîsi şerîfde: “Ramazân-ı şerîfin ilk gecesinde
Cennet ve gök kapıları açılıp, son gecesine kadar kapanmaz.
Ehl-i Sünnet ve Cemâatten Ramazân gecelerinde
namaz kılan kimsenin, her secdesi için Allâhü Te‘âlâ bin
yediyüz sevâb yazar ve onun için Cennette kırmızı yakuttan
bir ev yaptırır. O evin bir kapısı ve her kapıda kırmızı
yakutla süslenmiş altından iki kanat vardır. Ramazânın
ilk günü oruç tuttuğunda, Allâhü Te‘âlâ Ramazânın son
gününe kadar, onun günâhlarını mağfiret eder. Birinci
gündeki orucunu, bir o kadar günâhına da keffâret eder.
Onun her günkü orucu için, kendisine Cennette bir köşk
verilir ki, o köşkün bin altın kapısı vardır. Yetmiş bin melek
onun için sabahdan akşama kadar istiğfar ederler.
Ramazânın gece ve gündüzünde yaptığı her secdesine
Cennette öyle bir ağaç verir ki, hayvana binmiş bir kimse
yüz yıl yürüse sonuna ulaşamaz” buyurduğunu beyân
eylemiştir.
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle A’rac’ın, ondan da babasına
isnâd ile Ebû Nasr’ın bize bildirdiği hadîs-i şerîfde:
“Ramazânın ilk gecesi olduğunda, Allâhü Te‘âlâ insanlara
nazar eder; Allâhü Te‘âlâ bir kuluna nazar edince, ona
ebedî azâb etmez. Allâhü Te‘âlâ Ramazân-ı şerîfin her
gününde milyonlarca insanı Cehennemden azâd eder”
buyurduğunu bildirmiştir.
Ebû Nasr’ın babasından, onun da Nâfi’den, ondan da
Ebû Mes’ûd Gıfârî (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfde: “Şehr-i
Ramazân hilâli görülünce, eğer kullar Ramazândaki özel
sevabları bilmiş olsalardı, o yılın tamamen Ramazân olmasını
elbette temenni ederlerdi” buyuruldu.
Ebî Hayseme (r.a.)’in: “İnsan büyük günahlardan sakındığı
müddetçe, Ramazânı gelecek Ramazâna, haccı
diğer haccına, cum’ası diğer cum’asına, namazı diğer
namazına kadar arada olan günâhlara keftarettir” dediğini
bildirmiştir. (Abdulkadir-i Geylani (k.s.), Gunyetü’t Tâlibîn, 296.s.)

15Haz 2015

Hastalanmaktan veya hastalığın artmasından korkan kimse
oruç tutmaz veya orucunu bozar. Zira Allâh (cc) şöyle buyurmuştur:
“Sizden her kim hasta veya yolcu olursa, (tutamadığı
günler kadar) diğer günlerde oruç tutar” (Bakara s.
184) Yani hasta veya yolcu Ramazanda (isterse) oruç tutmaz.
Tutmadığı günler sayısınca, diğer günlerde oruç tutar.
Yolcunun oruç tutması, tutmamasından daha iyidir. Çünkü
yolcunun oruç tutması azimettir. Azimete uymak ise,
ruhsata uymaktan daha iyidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.)
şöyle buyurmuştur: “Yolcu oruç tutmazsa, bu ruhsattır.
Tutarsa, daha fazîletlidir.” Tutmaması da caizdir. Zikredilen
hadîs-i şerîfde bu hüküm yer almaktadır.
Ramazanda yolculuğa başlamak caizdir. Buna dair icmâ
vardır. Bir kimse fecrin doğuşundan (oruç başladıktan) sonra
yolculuğa çıkarsa, o gün orucunu bozmaz. Oruca başlarken
mukim olduğu için, o günün orucunu tamamlaması
lâzımdır. O orucu kendi arzusuyla iptal edemez. Bozduğu
takdirde, hem kaza ve hem de keffaretle mükellef olur. Ama
hastalanması hâlinde hüküm bunun tersinedir. Çünkü bu
durumda oruç tutmama özrü ona, ibâdet edilme hakkına sahib
olan Allâh (c.c) tarafından gelmiştir. (Bunun kararı, müslüman
olduğu bilinen uzman bir doktor tarafından verilebilir)
Hâmile veya çocuğunu emziren bir kadın çocuğunun
veya kendisinin durumundan korkarsa, oruç tutmaz. Sonradan
sadece tutamadıklarını kaza eder: Bu hüküm hastanın
durumuna kıyaslanarak verilmiştir. İki mes’ele arasındaki
ortak nokta; zorluk ve zararın bertaraf edilmesidir.
Oruç tutamayan yaşlı kimse de tutmaz. Her gün için bir
fakir doyurur: Çünkü o, oruç tutmaktan âcizdir. Kaza etmesi
de umulmaz. Bu sebeple onun oruç tutma farzı ölünün ki
gibi fakire yemek yedirme şekline dönüşmüştür. Bu hususta
Allâh (c.c) şöyle buyurmuştur: “Oruç tutmaya güçleri
yetmeyenlere bir fakiri doyuracak kadar fidye gerekir.”
(Bakara s. 184) (Mevsilî, el-İhtiyar, c.1 s. 273-274)

14Haz 2015

Şeyh Muhyiddin-i Arabî (k.s.) hazretleri, “el-Futûhatü’IMekkiyye”
isimli kitabının vasiyetlerinde şöyle der:
Bizim yanımızda insanların ileri gelenlerinden biri cüzzam
hastalığına mübtelâ oldu. Cüzzam hastalığından Allâhü
Te‘âlâ hazretlerine sığınırız. Onu gören bütün tabipler (ve mahir
doktorlar) onun için;
– “Cüzzam hastalığı tam olarak bu adama yerleşmiş! Bu
hastalığın artık tedâvi edilmesi mümkün değildir!” dediler.
Kendisine Sa’d es-Suûd isimli bir muhaddis ve medreselerde
hadis-i şerif öğreten zât onu gördü. Bu zâtın Efendimiz
(s.a.v.) hazretlerinin hadîs-i şerîflerine îmânı tam idi. Muhaddis
sordu:
– “Ey hasta! Neden kendini tedâvi ettirmiyorsun (Allâhü
Te‘âlâ hazretler dert vermiş ise derman da vermiştir! Neden
doktorlara gitmiyorsun?)” Hasta olan zat;
– “Efendim! Benim hastalığımın ilâcı ve tedâvisi yokmuş!”
dedi. Sa’d es-Suûd buyurdular:
– “Tabipler yalan söylüyorlar! (Ya da bilmeden konuşuyorlar)!
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bütün tabiplerden daha
uzman ve mahir bir tabip idi. Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri,
çörek otunun tohumu hakkında şöyle buyurdular: “Muhakkak
ki o (çörek otu tohumu) bütün hastalıklara şifâdır…”
Senin başına gelen bu cüzzam hastalığı da bu hadîs-i
şerîfte mutlak olarak zikredilen hastalıklardan biridir.
Sonra o muhaddis Sa’d es-Suûd:
– “Bana çörek otu tohumu ile bal getirin!” dedi.
Çörek otu habbeleriyle balı birbirine karıştırdı. Hasta adam
o karışımı bütün bedenine sürdü. Başına, yüzüne, kollarına
ve ayaklarına… Ve ondan biraz yedi. Bir saat kadar öylece
adamı olduğu halde terk ettiler.
Bir zaman sonra adam gidip yıkandı. Onun o cüzzamlı
derileri soyuldu. Yepyeni bir deri çıktı. Saçından düşenlerin
yerine yenisi çıktı. Adam cüzzam hastalığından şifâ buldu.
Eskiden âfiyette olduğu hal üzere geldi.
(İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, c.9 s. 709-710)

13Haz 2015

Asıl adı Semseddin Ahmed olan İbn Kemâl 873/1468 de
Tokat’ta doğmuştur. Babası Süleyman Celebi, devrinin tanınmış
kumandanlarından idi…
Baba tarafından asker, anne tarafından ise ilim ile meşgul
olan bir aileye mensup bulunan İbn Kemâl, ailesinin
nezaretinde iyi bir tahsilden sonra, baba mesleği askerliği
seçmiştir.
Genç bir sipahi iken, yüksek devlet erkânı huzurunda iştirak
ettiği bir toplantıya sonradan gelen Molla Lütfi, huzurda
bulunan paşa ve beylere hiç ehemmiyet vermeden üst köşelerden
birine geçip oturur. Sıradan bir müderris, bu kadar
değerli kumandanların üstünde bir yere oturabiliyor. Kendisi
de asker olarak ne kadar çalışırsa çalışsın bu mevkiye
gelemeyecektir. Bu sebeple askerlikten ayrılıp ilme intisap
etmeye karar verir. Edirne’ye dönünce Molla Lütfi ve daha
birçok ulemânın derslerine devam eder. Sonra, ilk olarak
Taşlık Müderrisliğine atanır. 1511 yılında Üsküp’teki İshak
Paşa Medresesi’ne nakledilir. Bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye
Medresesine tayin edilir.
İnsanların yanında cinlerin de kendisinden fetva istemelerinden
dolayı ona: “Müftiyyü’s sakaleyn” ünvanı verilmiştir.
Yavuz ile beraber, Mısır seferine katılır. Bu seferden
dönüş esnasında atının ayağından sıçrayan çamurun,
Yavuz’un harmanisini kirletmesi üzerine, Padişahın:
“Ulemânın atının ayağından sıçrayan çamurların medâr-ı
ziynet ve bâis-i mefharet olacağı” olduğunu söyleyerek, kızmak
bir tarafa şeref duyduğunu belirtmiştir.
İbn-i Kemal hazretlerinin kitap te’lifinin olmadığı dîni ve
fennî ilim dalı yok gibidir. Yazdığı eserlerle ve Kanunî’nin huzurunda
yapılan münazarada, Hz. Îsâ (a.s.)’ın Hz Muhammed
(s.a.v.)’den üstün olduğunu iddia eden ve fikirlerini yayarak
fitne ocaklarını tutuşturan, İran asıllı Molla Kâbız’ın iddialarını
çürütmüştür. Ayrıca Şiilik ve Rafîzîlikle çok etkili bir şekilde
mücadele etmiştir. (Şeyhülislam İbn-i Kemâl, D. Vakıf Yayınları)

12Haz 2015

Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden;
doğru yolu göstererek, saâdete kavuşturan ve kendilerine
“Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmibirincisidir.
918 (m. 1512) senesinde Buhârâ’nın İmkene
kasabasında doğdu. 1008 (m. 1599)’de doksan yaşında
iken İmkene’de vefât etti. Evliyâ’nın büyüklerinden Derviş
Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkî-billah
hazretlerinin hocasıdır.
Zâhir ve bâtın ilimlerini ve terbiyesini babasından aldı.
Kendini ve hallerini insanların gözünden gizler, Hakkı hakikatı
özler, kendi kendini gözetler, bilmeye çalışırdı.
Anadan doğma dervişti. Her işi gâyet muntazamdı, düzen
ve tertîbi çok severdi. Yanında bulunanlar kendisinden
çok feyz alırlardı. Silsilede emaneti babası Derviş Muhammed
hazretlerinden almışlardır. “Pürkerem” diye anılır.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir mektûbunda
Hâcegî Emkenegî hazretlerinden bahisle şöyle buyurmuştur:
“Hâcegî Emkenegî kuddise sirruh Hak âşıklarını
hakîkî mahbûba kavuşturmak için sıkıntılara katlanarak ve
zâhiren kırıklık içerisinde senelerce rehberlik yaptı. Bir gün
talebelerinin bir kısmı ile dikenlik bir yerden geçiyorlardı. Bir
talebesinin ayakları yalın idi. Hemen her adımda bir diken
batıyordu. İçinden gizlice âh çekiyor ve ayağını da hocasının
İzinden ayırmıyor, tâkib ediyordu. Hocası Emkenegî
hazretleri onun bu hâli üzerine iltifât edip; “Kardeşim ayağa
elem dikeni batmadıkça, murâd gülü açılmaz.” buyurdu.
Bu söz üzerine talebenin gönlü pek ziyâde hoşnûd oldu…”
Şu şiiri çok okurlardı:
“Zaman zaman ölümü hatırlarım,
Bugün ne olacak ben de bilemem.
İsteğim Rabbimden dûr (uzak) olmıyayım,
Başka ne olursa ona râzıyım.”
(İslâm Alimleri Ansiklopedisi, 15.c., 246.s.)

11Haz 2015

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim (dinen geçerli) hiç bir özrü olmadığı halde
Ramazanın bir günü dahi (bilerek) oruçsuz geçirirse,
Ramazan’m dışında ömrü boyunca oruç tutsa da onun
yerini asla tutamaz.”
Aralarında Hz. Alî (r.a.) da bulunduğu bazı âlimler bu
hadîse dayanarak, “Ramazân orucunu geçerli bir sebep olmadan
yiyen kimse ömür boyu oruç tutsa da yine onu kaza
edemez.” görüşüne varmışlardır Eğer oruca başlayıp da
bozmuş ise kazâ olarak tutacağı bir güne ilâve olarak altmış
gün (keffâret) orucu tutar, üzerinden farz borcu kalkmış olur.
Elbette mübârek Ramazândaki bereket ve fazîletleri kazanamamış
olur. Yukarıdaki hadîste zaten Ramazânda oruç
tutmakla elde edilen bereketin (Ramazân dışında tutulan
oruçla) elde edilmeyeceği kasdedilmiştir. Bütün bunlar oruç
sonradan kaza edildiği takdirdedir. Bir de devrimizdeki bazı
fasıkların yaptığı gibi daha baştan hiç oruç tutmayan birinin
sapıklığına ne demeli? Bu gibi kimseler “Orucu evinde yiyecek
bir şeyi olmayanlar tutsun” veya, “Bizi aç bırakmakla
Allâh’ın eline ne geçecek” vs… Bu gibi laflardan son derece
sakınılmalıdır.
Ramazâanda açıkça ve özürsüz olarak orucunu yiyen
kimselere karşı, bu çirkin hareketten nefret ettiğimizi açığa
vurma mesuliyetimiz vardır. Îmânın, bunun kötü olduğunu
kalpten geçirmekten daha aşağı bir derecesi yoktur. Oruç
tutmayan bir kimse, oruçla alay etmese bile özürsüz oruç
tutmadığı için yine de fasık olur.
Hadîs-i şerîf: “Ramazan ayı mübârek bir aydır. Allâhü
Te‘âlâ, size ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet
kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar
bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir.
O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum
kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.” (Nesâi)
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, 590-591.s.)

10Haz 2015

Bir kadının, nâ-mahrem olan bir erkeğin veya bir erkeğin,
mahremi olmayan bir kadının elini öpmesi, onunla
musâfaha yapması dînimizde kat‘iyyen câiz değildir.
İslâm’da bunun yeri yoktur. Elin açılmasına zarûrete
binâen ruhsat verilmiş ise de, dokunmayı, el sürmeyi mubah
kılacak meşrû bir sebeb aslâ mevcûd değildir. Bunlara,
karşıdan bakmak bile câiz olmadığı halde, el sürmek, toka
yapmak nasıl câiz olur? İffetin kadr-u kıymetini bilen insanlar
buna müsâmaha etmezler ve etmemeleri îcâb eder.
Şeyhayn’in tahriç ettikleri bir hadîste, Hz. Âişe (r.anhâ)
şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v.) kadınlardan: “Ey Peygamber!
Mü’mine kadınlar; Allâh’a hiçbir şeyi eş tutmamaları,
hırsızlık yapmamaları, zinâ etmemeleri…
üzerine sana biât etmeye geldikleri zaman sen onların
biâtlerini kabûl et…” âyetine göre biât alıyordu, onlarla
olan biâtleşme el tutmak sûretiyle değil, sözle oluyordu.
Evet Resûlullâh (s.a.v.)’in mübârek eli, mâlik olduğu (kendisine
helâl olan) kadınlardan başka hiçbir kadının eline
sürülmemiştir!.” Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu
babda çok ihtiyatlı bulunuyordu. “Şeytan, insan oğlunun
vücûdunda deveran eden kan misâli cereyan edip vesvesesini
nüfuz ettirir. Ben sizin temiz gönüllerinize,
Şeytanın fenâ bir şey atmasından haklı olarak korktum”
buyuruyordu.
İslâm’dan önce de, kendisine: “el-Emîn=Güvenilir” ünvân-
ı âlîsi bahş edilmiş olan Resûl-i Müctebâ (s.a.v.)’in,
son derece ihtiyat ve ciddiyet gösterdiği bir şeyde, emîn
olunamayacak, zayıf irâdeli ve şehvet zebûnu, şeytanın
esiri insanlara (şeyhiniz olsa da)nasıl itimad eder de elinizi
verebilirsiniz, ey îmânlı hatunlar?.. Gâyet hassas olan parmak
uçları kim bilir ne gibi şifreler gönderecektir? Allâhım
(c.c.), bizi nefsin, şehvetin ve şeytanın şerrinden hıfzeyle.
(Ekrem Doğanay, İslâm’da Tesettür ve Zinânın Hükmü, 193.s.)