Arşiv

17Eyl 2015

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda
tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve
ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.
23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon
üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde
inşâ edilmiştir. Câminin külliye şekline getirilmesine devâm edilmektedir.
İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde
bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin
ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.
Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle
denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü
postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’lmeşâyîh
es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh hazretlerinin
hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i
mübârekeleri, Ramazanoğlu Beğliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin
Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden
Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı
bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.
Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında
Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve
nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’zzamân***
ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir
yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”
Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin.
Âmîn.
*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine
“kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allâh (c.c.)
onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.
**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından
müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden
bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere
harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak
istenilen bid’atleri def ederler.
***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş,
gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu
sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

17Eyl 2015

Amerikalı tarihçi Michael H. Hart, dünyadaki en meşhur
20 bin kişiyi kabiliyetleri, mücadeleleri, icraatları ve muvaffakiyetleriyle
değerlendirmiş ve bu araştırmasını programladığı
bilgisayar ekranında, tarihin gelmiş geçmiş en büyük şahsiyeti
olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ismi belirmiş, bunu 1978
de yayınladığı kitabıyla ilan etmiştir. Türkçe’ye “Dünya Tarihin
Yön Veren En Etkin 100” adıyla tercüme edilen bu kitabını
yayınlamasından sonra bir gazetenin sorularını şöyle cevaplandırmıştır:
Soru: Kitabınızın yayınlanmasının üzerinden neredeyse
10 yıl geçti. “100 Ünlü Adam” kitabınızda birinci sırayı Hz.
Muhammed (s.a.v.)’e vermiştiniz, halâ bu görüşünüzde ısrarlı
mısınız?
Cevap: Bu, ünlülerin tespit ettiğim ilk listesi. Bu sayı çoğaltılırsa,
200-300 bine hatta daha fazlasına bile çıkartılsa,
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yeri gene en baştadır, değişmez!
Soru: Hz. Muhammed (s.a.v.) sizce niçin listenizin başında
yer aldı?
Cevap: Ben, ünlüleri incelemekte ve onları sıralamakta
bazı kriterler koydum. Bunlardan biri de, bu ünlülerin insanlık
tarihinde bıraktıkları geniş ve derinlemesine tesir ve bıraktığı
izdi. Koyduğum seçim kriterlerine göre, ünlülerin en başında
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yer almasının sebebi, onun hem
peygamberliğinde, hem dîni hem de dünyevî bakımdan fevkalade
başarılı olmasıdır. Beşeriyet ahlâkı, felsefî ve hukukî
olarak da İslâm’dan daha mükemmel bir dîn görmemiştir. Hz.
Muhammed (s.a.v.)’in vefâtından sonra da İslâm, dünyanın
doğusunda ve batısında yayılmaya devam etti. Dünyada şimdi
de birçok insan, kalpleriyle ve akıllarıyla İslâm’a yöneliyorlar.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in davet ettiği din, 14 yüzyıl önce
medeniyetin ve kültür merkezlerinin dışındaki bir bölgede
doğmuştu ve zor şartlar içinde yol aldı. Buna rağmen İslâm,
doğduğu yerden dünyanın her yönüne ulaşmağa yol buldu.
(Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin “100”, Michael H. Hart, s. 25)

16Eyl 2015

Nebî (s.a.v.) birgün Ayyaş b. Rebîa (r.a.)’i hristiyanları
İslâm’a dâvet etmek için onların yurtlarına gönderir ve onlara
şu tebliği yapmasını emir buyurur:
“Ben Hz. Muhammed’e îmân ettim ve ben ona îmân
edenlerin ilkiyim!’ de! Onlar sana hiçbir hüccet getirmezler
ki, boşa gitmesin! Hiçbir yaldızlı kitap getirmezler ki,
nûru sönmüş olmasın. Onlar sana kendi dilleriyle birşey
okudukları zaman: ‘Tercüme ediniz!’ de! ‘Allâh bana yeter!’
dedikten sonra: ‘Ben Allâh’ın indirdiği her kitaba
inandım. Aranızda adâleti yerine getirmekle de emrolundum.
Allâh bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir! Bizim
işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de size aittir.
Bizimle sizin aranızda hiçbir mücadele yoktur. Allâh
hepimizi biraraya toplayacaktır. Dönüş ancak O’nadır!’
Müslüman oldukları zaman toplanıp önünde yere kapandıkları
değneği iste! Onlar ılgın ağacındandır. Birisi beyaz
ve sarı ile karışık alacadır. Birisi kamış gibi boğumludur.
Öbürü de kara abanoz ağacı gibi kapkaradır! Onları çıkarttır,
çarşılarında ateşe ver, yak!” buyurdu.
Ayyaş b. Ebi Rebia (r.a.) der ki: “Gittim. Resûlullâh
(s.a.v.)’in bana emrettiği şeyleri yaptım. Yanlarına vardığım
zaman, onlar süslenmiş, süslü elbiselerini giymiş bulunuyorlardı.
Kendilerini göreyim diye üç evin kapılarındaki büyük
perdelere kadar yaklaştım. Onlara: ‘Ben Resûlullâh (s.a.v.)’in
elçisiyim!’ dedim. Ve Resûlullâh (s.a.v.)’in yapmamı bana emrettiği
şeyleri yaptım. Beni kabul ettiler. Resûlullâh (s.a.v.)’in
beyân buyurduğu gibi oldu.”
Hicretin 9. yılında Ramazan ayında Peygamberimiz
(s.a.v.)’in Tebük’ten dönüp geldiği sırada, Hristiyan olan Himyer
kralları Hemdan kralı Numan’ın şirkten ve müşriklerden
ayrılıp Müslüman oldukları hakkında Peygamberimiz (s.a.v.)’e
gönderdikleri yazıları ile elçileri Mürâretü’r-Rahâvî Medine’ye
geldi. (İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 282-283)

15Eyl 2015

Nebî (s.a.v.) yemek yedikten, suyumuzu içtikten sonra
Allâh tarafından verilen bu nimetleri anarak, bunların bizlere
devamlı gelmesi için Allâh’a hamd ü sena edip, şükür
dileğinde bulunmamızı emretmiştir. Bir kimse, yiyip içtikten
sonra Allâh’a şükür ve hamdde bulunmadan kalkıp giderse,
bu kimse otlak hayvanlarına benzer. Anne ye baba çocuklarına
Allâh’a hamd etmeyi öğretmelidirler. “Elhamdülillah”
demeye çocuklarını alıştırmalıdırlar: Çocuğun, bu sözleri
bir vakit için olsa dahi ihmal etmemesine dikkat etmelidir.
“Bir kimse yemek yedikten sonra, ‘Bu yemeği
bana yediren, kazanma ve çâre gücüm olmadan bu
rızkı bana gönderen Allâh’a hamdler olsun’ diye duâ
ederse, Hakk Te‘âlâ o kimsenin daha önceden işlemiş
olduğu suçları affeder.” (İbn-i Mace) “Hakk Te‘âlâ yediği
bir lokma ve içtiği bir yudum sudan sonra kendisine
hamd eden kulundan hoşnud kalır.” (Müslim)
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz kendi kendine, ekmek,
et, koruk, hurma, şerbet nimetlerini sayarak her iki gözü
yaşarmış ve: “Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki,
Kıyâmet gününde bu yediklerinizden sorguya çekileceksiniz”
buyurmuşlardır. Efendimiz (s.a.v.)’in bu sözleri
orada bulunanların, gözünde büyümüş olduğundan
Efendimiz (s.a.v.) Ashâbına: “Bu gibi saydığım şeylere
ellerinizle dokundunuz mu, bismillah deyiniz. Karnınız
doyduktan sonra, (Elhamdülilahillezi eşbeanâ ve
ename aleynâ) söyleyiniz. Bu, bu nimetleri karşılar”
buyurmuşlar. (Taberânî)
“Yemeğini yiyip doyan, suyunu içip kanan bir kimse,
‘Bana bu yemeği yedirene, karnımı doyurana, suyumu
kana kana içirene hamdler olsun’, diye Allâh’ına
duâ ederse, annesinden temiz doğduğu gün gibi bütün
suçlarından temizlenmiş olur.” (Ebû Ya’la)
(İmâm-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 16.c., 449-451.s.)

14Eyl 2015

İnsanı meydana getiren en küçük unsurlardan yumurtanın
ve spermin oluşumları sırasında ve buluşmalarına
kadar geçen süre içinde yaşananlar birer mûcizedir. Bu iki
hücrenin birleşmesinden sonra meydana gelen değişimler,
kadının bedeninde yapılan son derece kapsamlı hazırlıklar
ise, bizi başka mûcizevi olaylarla karşılaştıracaktır. Bunlar
hiç şüphesiz yaratıcının kudret nişânelerindendir.
Sperm tarafından döllenen yumurta, günler, hatta saatler
geçtikçe bölünür ve çok büyük bir hızla büyür. Bebeğin
anne karnında gerçekleşen bu embriyolojik gelişiminin üç
farklı evrede gerçekleştiği bugün bilinmektedir. Ancak uzun
yıllar süren araştırmalar neticesinde, günümüz teknolojisi
ile ulaşabildiğimiz bu bilgi bundan 1400 yıl önce Kur’ân’da
haber verilmiştir. Bu bilimsel gerçek bir âyette şöyle bildirilmektedir:
“… Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde,
bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp)
yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allâh budur, mülk
O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl
çevriliyorsunuz?” (Zümer s. 6)
Dikkat edilirse, âyette, insanın anne karnında, birinden
diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine dikkat
çekilmektedir. Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin
anne karnındaki embriyolojik gelişiminin tam âyette
bildirildiği gibi üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulan
bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler arasında
yer alır. Örneğin, embriyoloji hakkında temel başvuru
kitaplarından biri olan Basic Human Embryology isimli kaynakta
bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
“Rahimdeki hayat 3 evreden oluşur; pre-embriyonik (ilk
2.5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar) ve fetal
(8. haftadan doğuma kadar).”
(insaninyaratilisi.imanisiteler.com)

13Eyl 2015

Yemîn yalnızca Allâh (c.c.)’a yapılır. Çünkü Allâh (c.c.)’un
isminden başka bir şey ile yemîn etmek gizli şirktendir. (Çocuğumun
üzerine yemin ederim vs. gibi sözler buna örnektir)
İbn-i Ömer (r.a.) dedi ki:
“Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu duydum: “Kim
Allâh’tan başkası ile yemîn ederse şirk etmiş olur.” el-
Mesâbîh’in şerhinde bu şöyle tefsîr edildi: Bunun anlamı, kim
Allâh (c.c.)’den başkasıyla -ta’zîmine inanarak- yemîn ederse
o yemîn ettiği şeyi ta‘zîm bâbında Allâh (c.c.)’a ortak etmiş
olur. Ta‘zîm kasdı yoksa bunda bir sakınca yoktur.
İbn-i Mes‘ûd (r.a.)’den: “Allâh’ın adı ile, yalan yere yemîn
etmem, Allâh’tan başkasıyla doğru yemîn etmemden benim
için daha sevimlidir.” (el-Bezzazî)
Allâh’ın Nebîsi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ancak
Allâh’ın adı ile yemîn edin! Başkasıyla değil… Allâh’a
yemîn ederken de mutlaka doğru olun!”
er-Râzî dedi ki: “Hayatım hakkı için, hayatın hakkı için”
diye yemîn edenler hakkında küfürden korkarım. Halk bu
yemîni bilmeyerek yapıyor. Eğer böyle olmasaydı o bir şirktir,
derdim. Çünkü Allâh’tan başkasıyla yemîn yapılmaz.
İslâmdan berî olduğuna da yemîn etmez. Ya‘ni: “Eğer ben
şunu yaparsam İslâmdan berî olayım.” demez.
Peygamberimiz (s.a.v.): “Kim ben İslâmdan berîyim derse,
eğer yalan söylüyorsa o dediği gibidir. Şâyet doğru
söylüyorsa İslâma kat‘iyyen sâlim olarak dönmez.”
Kişi iyice düşünmeden, ölçüp tartmadan, akıl ve mantık
süzgecinden geçirmeden söz söylemesin. Lüzûmsuz konuşmalarda
bulunmasın.
Yalan yemîne gelince: Peygamberimiz (s.a.v.) bunu
keffâreti olmayan büyük günâhlardan saymıştır. Hadîsde:
“Kimse sözünde bir sivrisinek kanadı kadar yalan ve şüphe
ihtimâli dahi olsa yemîn etmez. Ederse mutlakâ bu, kalbinde
(Kıyâmete kadar) siyah bir nokta olur.” Dolayısıyla müslümân
yalan yere yemîn etmez, Allâh’tan başkası üzerine yemîn etmez.
(Seyyid Alizâde, Şir‘atü’l İslâm, 475.s.)

12Eyl 2015

Geceleyin, özellikle gecenin sonunda kılınan, Peygamber
(s.a.v) Efendimiz’in sürekli devam ettiği ve bizlere tavsiye ettiği
bir namazdır. En azı 2, ortası 8, en çoğu 12 rekâttır. Bu
namazın sevabının haddi hudûdu yoktur. (Hz. Sâmi (k.s.) en
az 4 kılınmasını tavsiye buyurmuştur.) Allâh (c.c.) teheccüd
namazı kılanlar hakkında Secde suresi 17. Âyette: “Artık
yaptıklarına bir karşılık olarak onlar için gözler aydınlığı
nice (nimetlerin) saklandığı hiç kimse bilmez” buyuruyor.
Peygamberimiz (s.a.v.)’de Sahih-i Müslim’de geçen
bir hadîsi şerîfte: “Gece namazına devam ediniz çünkü
gece namazı sizden önceki sâlih kulların devam ettiği
bir namazdır, sizi Rabbinize yaklaştırır, günâhların affına
sebeptir ve insanın nefsini günahlarından uzaklaştırır”
buyurmuşlardır. Yine başka bir hadîsi şerîfte: “Farzlardan
sonra en fazîletli namaz, gece kılınan teheccüd namazıdır”
buyurmuşlardır. (Müslim)
Teheccüd namazına kalkmak Allâh (c.c.)’a yakın olanların
amelleridir. Gece kılınan bir namazın teheccüd namazı
olması için uyuyup tekrar kalkmalıdır. Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz şöyle buyurdular: “Göklere götürüldüğüm gece
Rabbim bana beş şeyi tavsiye etti. Buyurdu ki: kalbini
dünyaya bağlama çünkü seni onun için yaratmadım.
Sevgin benimle olsun çünkü bana geleceksin. Teheccüde
kalk, çünkü kurtuluş gece kalkmakla elde edilir. Cenneti
istemekte çok gayretli ol ve insanlara bel bağlama
çünkü onların elinde bir şey yoktur.”
Her gece teheccüd namazı kılmalıdır. Her gece kılınamazsa
haftada bir kılınmalıdır. Haftada bir kılınmazsa ayda
bir kılınmalıdır. Ayda bir kılınmazsa senede bir kılınmalıdır.
Senede bir kılınmazsa ömürde bir defa kılınmalıdır.
Başka bir hadîs-i şerîfde: “Selâmı yayar, açları doyurur,
sıla-i rahimde bulunur, geceleri herkes uyurken namaz
kılarsanız, selâmetle Cennete girersiniz” (Tirmizî) buyurulmuştur.
(Muhammed Aleaddin, el-Hediyyetü’l-Alâiyye, 263-780.s.)

11Eyl 2015

İcâzet, zahirî din ilimlerinde veyâ tasavvuf-tarikat sahasında
olur. Bir kimsenin gerçekten din âlimi yahut tarikat şeyhi
olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icâzetname bulunması
icap eder. Her iki ilim dalı da kaynağını Resûlullâh (s.a.v.)
Efendimiz’den alırlar.
İcâzeti; tabiatiyle icazetli bir âlim verebilir. Böyle bir âlimin
derslerine yeterli müddet devâm eden talebe başarı gösterir
ve yetinirse ya kendi isteğiyle yahut onun istemesine lüzum
kalmadan bizzat hocası, liyakata ehliyet kazandığı için icazet
verir. Tarikatlarda da bir kimseye şeyhlik yâhud halîfelik ancak
icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icâzet ya bütün ilimler, yahut
sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek
mevzuda, meselâ sadece hadîs okutabilmek veyâ muayyen bir
kitabı okutabilmek mevzuunda icazetname vermişlerdir.
Bilindiği gibi İslâmî ilimler ve faaliyetler iki ana bölüme ayrılır:
Zahirî ilimler ki bunlar medreselerde din uleması, fakihler,
müderrisler tarafından ilim talebelerine okutulur. İkincisi:
Ahlâka, tasavvufa ait ilimler hakîki tarikatler vasıtasıyla şeyhler
tarafından öğretilir. Birinci ilimlerde söz, ikinci ilimlerde hal (tavır,
hareket, yaşayış) esastır. Bir kimsenin gerçekten din âlimi
yahut tarikat şeyhi olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icazetname
bulunması icâp eder.
Ehl-i sünnet müslümanlığının bozulmadan, devâm edebilmesi
için şer’i ve tasavvufî (zahirî ve bâtınî) ilimlerin mutlaka
icazetli ulema ve şeyhler tarafından ümmete öğretilmesi gereklidir.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bu yana icazetli âlimler
İslâmiyeti iki yolla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırmışlardır:
1- Talebe yetiştirerek, kendileri gibi icâzetli âlimler bırakarak.
2- Kitap yazarak. Tarikat büyükleri de yerlerine geçecek
şeyhler, halîfeler yetiştirdikleri gibi, İslâmî eserler de vermişlerdir.
Bu sûretle, yâni icazet silsilesiyle İslâmiyette bir kopukluk,
herhangi bir sapma olmaksızın, yegâne Hakk din dünyâya
indirildiği zamândan günümüze kadar ilk sâfiyetiyle devâm etmektedir.
Bu mukaddes emanetin bekçileri icazetli ulema ve
meşayihtir. (İmâm Zehebî, Büyük Günâhlar Ekbölüm, 273-275.s.)

10Eyl 2015

Buhârî’de Abdullâh ibn-i Ömer (r.a.) der ki:
“Resûlullâh (s.a.v.), omuzumu tutarak: “Dünyâda
garîbmişsin gibi yâhûd yolcuymuşsun gibi ol!” diye buyurdular.
Sonra: “Ey İbn-i Ömer! Akşama kavuştuğunda
sabaha çıkacağına, sabaha kavuştuğunda da akşama çıkacağına
ümidlenme. Sağlıklı olduğunda, hasta olduğun
zaman için; dünyâ hayatında da âhiretin için hazırlık yap”
buyurdular.
Nebî (s.a.v.), Ebû Zerr (r.a.)’e hitâben şöyle buyurmuştur:
“Sende bulunan ayıplardan dolayı başkalarına atıp tutma.
Senin işlediklerini işleyenlere buğzetme. Çünkü sende
bulunan ayıpları görmeyip de aynı ayıplardan dolayı
başkalarını kötülemen, işlediğin bir suçtan dolayı başkalarına
kızman ayıp olarak sana kâfidir” buyurdular. Sonra
da mübarek elleriyle göğsüme vurarak şunları söylediler:
“Ey Ebâ Zerr! Tedbir gibi akıl, yasaklardan sakınmak
gibi takvâ ve güzel ahlak gibi şeref yoktur.” (Münzirî)
Taberânî’de Muâz (r.a.)’den şöyle rivâyet olundu:
“Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Yâ Resûlullâh! Bana nasîhat et!” dedim:
“Allâh’a, sanki O’nu görüyormuş gibi, ibâdet et.
Kendini ölülerden say, yani kendini ölmüş bil, dünyâya
kalbini kaptırma. Her taşın yanında, her ağacın yanında,
her yerde Allâh’ı zikret. Bir günah işlediğinde hemen peşinden
bir iyilik yap ki ona keffâret olsun. Gizli hataları,
gizli tevbe ile; açıktan işlediğin hataları, açıktan tevbe ile
afvettir.” diye buyurdular.
Buhârî ve Nesâî’de, Enes (r.a.) der ki: “Resûlullâh (s.a.v.)
bir çizgi çektiler: “Bu insandır.” buyurdular. O çizginin yanına
bir çizgi daha çektiler: “Bu da, insanın ecelidir” buyurdular.
İkinci çizgiden uzağa bir çizgi daha çekerek: “Bu da, insanın
arzularıdır.” buyurduktan sonra: “İşte, insan ecelinden
daha uzak arzularına giderken daha yakın olan eceli gelir
ve insan arzularına kavuşmadan ölür” diye buyurdular.”
(Münzirî, Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

09Eyl 2015

Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden,
doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine
“Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmiikincisidir.
İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği
olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî
Hazretlerinin hocasıdır.
Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin şefkati ve merhameti
o kadar çok idi ki, bir defâsında Lâhor şehrinde
kıtlık vâki olup, yaşamak güçleşmişti. O günlerde o da,
Lâhor’da bulunuyordu. Hattâ birkaç gün yemek bile yemedi.
Her ne zaman huzûrlarına yemek getirseler; “İnsanlar,
sokaklarda açlıktan can verirken, bizim yememiz insafa
sığmaz” derdi. Getirilen yemeklerin hepsini açlara dağıtırdı.
Lâhor’dan Delhi’ye giderken çok defâ, daha bir-iki
kilometre yol almadan, yaya yürüyen bir zavallıyı görür,
hayvandan inip, onu bindirir, kendisi yaya yürürdü. Hattâ
tanıdıklarından biri bu yaptığını görerek; “Kendisi yaya
gidiyor” demesin diye, tevâzu’undan sarığını başına iyice
geçirerek kendisini belli etmezdi. Şehre yaklaşınca
hâllerini gizlemek niyetiyle, tekrar hayvana binerdi.
Yemek yemede ihtiyâtı o kadar çok idi ki, bir hediye
gelseydi, onu; “Biz hediyeyi geri çevirmeyiz” hadîs-i
şerîfine göre geri çevirmez, ama husûsi işlerine de sarf
etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alır ve fıkıhta
bildirildiği şekilde “Bu daha helâldir ve daha iyidir” hükmü
ile hareket eder ve hediyeyi oraya verirdi. Yemek pişirenin
abdestli olmasını, hattâ huzûr ve safâ sahiplerinden olmasını,
yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünyâ kelâmı söylenmemesini
iyice tenbîh ederdi. “Huzûr ve ihtiyât sâhibi
olmayanın yemeklerinden, bir duman çıkar ki, feyz kapısını
kapatır ve feyzin gelmesine engel olur, feyze vesîle olan
temiz rûhlar, kalb aynasının karşılarında durmazlar” derdi.
(İslâm Alimleri Ansiklopedisi, 16.c., 66-67.s.)