Arşiv

23Ara 2017

Allâh’ın veli kullarının ahlâkları on şeydir: Kalbin selâmette olması, malda cömert olmak, dilde sâdık olmak, nefs (kişilikte) mütevâzî olmak, şiddet (belâ ve musîbet)te sabır, halvet (yalnızlıkta) ağlamak, halka nasihat (halkın iyiliğini istemek), mü’minlere merhamet etmek, eşyadâ tefekkür etmek, herşeyden ibret almaktır. Bir gün yakınları Beyâzid-i Bestâmî (k.s.) hazretlerine; “Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir.” dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.); “Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu.” buyurdular. Talebelerinden bâzıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: -”Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allâhu Teâlânın evliyâsından olması mümkün değildir.” buyurdu. Ebû Abdullah Seczî hazretleri buyurdu: “Evliyânın alâmeti üçtür: Birincisi, derecesi yükseldikçe, tevâzusu, alçak gönüllülüğü artar. İkincisi, elinde imkân bulunduğu halde dünyâya değer vermez, düşkün olmaz. Üçüncüsü, intikam almaya gücü yettiği halde merhametli ve insaflı davranarak intikam almaz.” Ebû Bekir Vâsıtî hazretleri buyurdu: Velînin dört alâmeti vardır. 1) Kendisine gelen musîbetten şikâyet etmemesi. 2) Kendisinden ortaya çıkan kerâmeti gizlemeye çalışması, halka gösteriş yapmaktan ve şöhretten kaçması. 3) İnsanların verdiği sıkıntı ve belâlara katlanması, onlara karşılık vermemesi. 4) Kendilerinden ortaya çıkan fiillerle Allâhu Teâlânın kullarına karşı gizlenmeleridir.

(Rûhul Beyan Tefsiri Hadis-i Şerif’leri, c.2 s.285, Tabakâtü’s-Sûfiyye)

22Ara 2017

Sahibü’l-Bab, şöyle yazmıştır: Uhud Gazâsı’nda Hz. Peygamber (s.a.v.) cenkte düştü diye Medine’nin içinde yalan haberler yayıldı. Halk arasında öyle bir şayia yayıldı ki, bağırıp çağırmalar, ağlama ve sızlamaları göklere vardı. O anda Ensâr hatunlarından biri şehirden çıkıp savaş yerine gitti. Oraya vardığında kardeşinin, oğlunun ve kocasıyla atasının dördü birden şehid olduklarını gördü. Fakat onlarla ilgilenmedi ve: “Resûlullah (s.a.v.) nasıl oldu nerededir?” diye sordu.”İleridedir”, dediler. Tâ yanına varıncaya kadar o tarafa koştu ve mübarek eteğini eline aldı ve: “Ya Resûlullah hepsi yoluna feda olsun. Allah’a çok şükür seni sağ, salim gördüm. Şimdi artık olan musibetlerden gam yemem, üzülmem” dedi. Sahâbeden Sevbân (r.a.) için söyle anlatıyorlar: Bir gün yüzü benzi sararmış, perişan bir halde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına geldi. Onu o halde gören Efendimiz (s.a.v.): Sana ne oldu ya Sevban? diye sordu. O da : Ya Resûlullah (s.a.v.) sen âhirelte Peygamberlerle yüksek mertebelerde bulunacağın için seni göremiyeceğimi düşünüyor ve halim ne olacak diye üzülüyorum cevabım verdi. O zaman Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimeyi indirdi. Meâlen:“Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği Peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi adamlarla beraberdirler.” (Nisa s.69) Zeyd (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’i o kadar seviyordu ki, birgün bahçesinde çalışırken oğlu geldi ve baba, Resûlullah (s.a.v.) vefat etti diye haber verdi. O anda Zeyd “Ya Rabbi gözlerimin nurunu al ki, habibim Muhammed Mustafa hazretlerinden sonra kimseyi görmiyeyim” diye duâetti. Cenâb-ı Hak duasını kabul etti ve o anda gözleri görmez oldu.

(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet Hz.Muhammed (s.a.v.), s.151-156)

21Ara 2017

Hasan-ı Basrî (r.h.) hazretleri buyurdu: “Kıyâmet gününde sevap bakımından insanların en fazîletlisi ömrü uzun olan mü’mindir.” Ubeyd bin Hâlid (r.a.) hazretlerinden rivâyet olundu: Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri iki kişinin arasında kardeş kurdu. Onlardan birisi Allah yolunda öldürüldü (şehid oldu.) Sonra diğeri de bir hafta veya buna benzer bir zaman (içerisinde) vefat etti. Onun üzerinde (cenaze namazı) kılındı. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, sordu: “Sizler ne söylediniz? (Bu kardeşinize nasıl duâettiniz?)” Sahâbeler buyurdular: “Allâhu Teâlâ hazretlerinden onu bağışlaması, ona merhamet etmesi ve kardeşine kavuşturması için duâ ettik.” Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, buyurdu: “Onun, (vefat eden kardeşinin) namazından sonra kıldığı namazı ve o kardeşinin salih amelinden sonra yaptığı salih ameli nerede?” Veya şöyle buyurdu: “Onun, (vefat eden kardeşinin) orucundan sonra tuttuğu orucu nerede? (Yani sonra ölen bu esnada kıldığı namaz ve tuttuğu oruç sebebiyle diğerini geçmiştir) Gerçekten ikisinin arasında yerle gök arası kadar fark vardır…’’ Geçmiş ümmetlere uzun müddetlerde kendilerine hâsıl olan feyiz, bu ümmet için kısa müddette hâsıl olur. Doğrusu mü’min kişi, ilâhî yardım, ihsân ve nimetleri ve nefs-i emarenin elinden kurtuluşu temenni etmesi gerekir. Çünkü nefs-i emmâre ıslah olmadıkça; uzun ömür, Allâhu Teâlâ hazretlerinin kahrına karşı hiçbir fayda vermez Nefs-i emmârenin ıslâhı, şeriat hükümleriyle amel etmekle mümkündür. Ve şeriat hükümleri kıyamet gününde insanlara delil olur. Şeriat hükümlerinin zahiri insanları cennetin yoluna götürür. Şeriat hükümlerinin bâtını (tasavvuf) insanları, kurbet yoluna ve vuslata ulaştırır.

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûhul Beyan Tefsiri, c.11 s. 564-65)

20Ara 2017

İbn-i Sînâ demiştir ki: “Bütün ilm-i tıbbı iki beyitte cem’ ettim: Yediğin zaman az ye, bir defa yedikten sonra üzerine yemekten sakın. Şifâ, yediğini hazmedebilmektedir. Bir mide için yemek üzerine yemek sokmakdan daha zor gelen bir şey yokdur.” Hikâye olunduğuna göre Mısır Meliki Mukavkıs’ın hâzık (işinin ehli) bir tabîbi vardı. Tabîbini Hazret-i Mustafâ (s.a.v.)’e hizmet etmek üzere Arab diyarına gönderdi. Adam, Arab diyarında bir sene kadar zaman geçirdi. Kendisine görünmeye gelen olmadı. Kimse gelip de kendisinden tedavi sormadı. Tabib Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) huzuruna çıktı ve durumunu arzetti: – Beni Senin ve Ashabının gerektiğinde tedavileriniz için gönderdiler, bu kadar müddet memleketinizde kaldım, kimse gelip muayene olmadı, benim de kimseye bir faydam dokunmadı, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: – “Benim Ashabımın âdetleri şu şekildedir ki, iyice iştihaları olmadan yemek yemezler, daha yemeğe iştahları var iken sofradan kalkarlar, yani doymadan kalkarlar.” Bunun üzerine hekim: – İşte bu sıhhatli bulunmanın esasıdır. Burası da benim yerim değilmiş, dedi ve memleketine döndü. Ali b. Ebî Tâlib (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’den naklen şöyle anlattı: “Balda bereket vardır. Onda ağrılara şifa vardır. Yetmiş peygamber, onunla tedavi etmiştir.” Câbir b. Abdulluh (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Sürmeye devam ediniz, o kıl bitirir; gözleri keskinleştirir.” Bir başka rivâyette hadîsin devamı: “Gözü cilalandırır.” şeklindedir.

(Ebû’l-Leys Semerkandî, Bostanü’l Arifîn, s.804. Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 4, s.100)

19Ara 2017

Ebû Îsâ Tirmizî’nin (r.a.) Sahihinde, Ebû Abdurrahman bin Muâz-i Cebel ve Ebû Zer’in (r.a.) Resûlullah’tan (s.a.v.) bildirdikleri hadîs-i şerifte: «Nerede olursan, Allâhu Teâlâ’dan kork, takva üzere ol, takva üzere olmayı kendine şiar (âdet) edin, çünkü takva bütün makamları kendinde toplamıştır. Her kötülüğün ardından bir iyilik yap ki, o günâhı yok etsin», yani her günahtan sonra tevbe et ki, günahın mağfiret olunsun buyuruldu. Câbir b. Abdullah’tan (r.a.); Teşrik günlerinde idi. Peygamber (s.a.v.) bize şöyle bir hitabede bulundu: «Ey nâs! Şüphesiz sizin Rabbiniz birdir. Ne arabın acem (arap olmayan) üzerine, ne de acemin arap üzerine; ne kırmızının siyah üzerine, ne de siyahın kırmızı üzerine bir üstünlüğü vardır. Hepinizin babası birdir. Üstünlük takva iledir. Allah katında en iyileriniz Allah’tan en çok ittika (sakınanınızdır) edeninizdir. Haberiniz olsun, tebliğ ettim mi?» Ashab-ı Kiram: Evet, yâ Resûlullah, dediler. Peygamber (s.a.v.) «Öyleyse hazır olan, gaip olana ulaştırsın!» (Beyhakî) İbnü Abbâs’tan (r.a.); «Peygamber (s.a.v.) bir gazadan veya gazaya giden askerleri uğurlamaktan henüz dönmüştü. Hz. Fâtıma’yı çağırıp şöyle dedi: «Ya Fâtıma! Kendini Allah’ın (azâbından) kurtarmaya bak! Çünkü ben de Allah katında senin için faydalı olmayabilirim. Aynı sözleri kadınlarına ve akrabalarına da söyledi. Sonra, Hâşimoğulları ümmetimin en iyisi değildirler. Kureyş de ümmetimin en üstünü değildir. Ümmetimin en iyileri Allah’tan çokça sakınanlardır. Ensar da ümmetimin en iyisi değildir. Zira ümmetimin en iyileri müttakîlerdir. Sizler ancak bir erkek ve bir dişiden üremişsiniz; bir avuç dolusu (hububata) benzersiniz. Hiç birinizin diğeri üzerine takvadan başka bir üstünlüğü yoktur.»

(Taberânî) (Tirmizi, Beyhâki, Tâberânî)

18Ara 2017

6 Rebîülevvel 604 (30 Eylül 1207) târihinde Belh’te dünyayı teşrîf ettiler. Muhterem babaları Mevlânâ Bahâüddîn Veled Hazretleri’nin kendi elleriyle yazdıkları bir vesîkaya göre Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Belhî (k.s.) Belh’te altı yaşlarındayken bir cum’a günü komşu çocuklarıyla evlerinin damı üstünde koşuyorlarken çocuklardan biri, diğerine: “Gel, bu damdan şu dama atlayalım.” demiş. Bunu duyan Mevlânâ Celâleddîn Muhammed: “-Böyle şeyler, kediler ile köpeklerin işidir. Bunlarla uğraşanlara yazıklar olsun. Eğer gücünüz yetiyorsa gelin göğe doğru uçalım.” deyip gözden kaybolmuşlar. Bunun üzerine çocuklar, bağrışıp çağrışmışlar. Bir müddet sonra rengi değişmiş olarak dönen Mevlânâ Celâleddîn Muhammed: “-Sizinle konuştuğumuz anda yeşil elbiseli bir tâife gördüm. Beni, aranızdan alıp göklere çıkardılar. Bana melekût âlemini gösterdiler. Feryâd ü figânınız göğe çıkınca beni geri getirdiler.” demişler. Rivâyete göre, Hz. Mevlânâ, üç dört günde bir iftâr ederlerdi. Hz. Mevlânâ (k.s.) buyurmuşlardır ki: “Yeryüzünden semâya doğru uçan kuş, semâya erişemezse de, yukarıya doğru uçtukça o nisbette aşağıdaki tuzaklardan uzaklaşır ve onlardan emîn olur. Dervîş olan bir kimse de dervîşliğini kemâle ulaştırmak için çalışır. Muvaffak olamazsa da, halk ve esnâf zümresinden daha üstün olur. Dünya sıkıntılarından kurtulur ve rahata kavuşur. Yükü hafif olanlar kurtuldu, ağır olanlar helâk oldu.” Şöyle buyurmuşlardır: Ben hayatta olduğum müddetçeKur’ân’ın kölesiyim. Ben Muhammed Mustafa’nın ayağının tozuyum. Biri benden, bundan başka bir söz nakledecek olursa, Ondan da şikâyetçiyim, o sözden de şikâyetçiyim.

(Mevlânâ Abdurrahmân Mollâ Câmî, Nefahâtü’l-Üns)

17Ara 2017

Kitle iletişim araçlarından televizyon, bütün insanlığı etkileyen ve yönlendiren en güçlü yayın araçlarının başında gelmektedir. Televizyondan yetişkinlere oranla çocuklar daha çok etkilenmektedirler. Daha henüz eleştirel bir zeka geliştiremediğinden çocuk, televizyonlar karşısında en hassas kitledir. Dolayısıyla bu araçlar çocuğun davranışlarını, hayat biçimini daha çok etkiler.Televizyon, aile içi ve dışı toplumsal etkileşimi en alt düzeye indirgediğinden çocuğun sosyal ve ahlâkî gelişimine olumsuz etkisi vardır.Yapılan bir ankette “Babanızı mı daha çok seviyorsunuz, televizyonu mu?” sorusuna, ankete katılan çocuklardan %44’ü “televizyon” demiştir. Televizyonun çocuklar üzerindeki zararlı etkileri, yorgunluk, şiddet, saldırganlık, hayal gücünün gelişimine fırsat tanımaması ve zamanın boşa geçirilmesidir. Ayrıca reklamlar dini hassasiyete önem vermediği için çocuklara birçok zarar vermektedir. Bunlar ise çocukların manevî yapısını bozarak özentiye sebep olmakta, çocukları kanaatsizliğe sürüklemekte ve para, lüks, şöhret tutkusunu artırmaktadır. Yine film ve diziler yoluyla çocuklar, içki, sigara ve uyuşturucu vb. kötü alışkanlıklara ve şiddete özendirilmektedir. Aynı zamanda çok televizyon izleyen çocuklar ruhsal dengesizlik yaşamakta, erken ergenlikle karşı karşıya kalmaktadırlar. Göz bozulmalarına,dikkat dağınıklığına ve unutkanlığa yol açmakta, bağışıklık sistemine zarar vermektedir, ayrıca hormonal dengesizliklerin yanı sıra kansere bile yol açmaktadır. Bu sebeplerden dolayı televizyon izleme konusunda yetişkinlerin bilinçli hareket etmesi gerekmektedir.Televizyonun etkisi altında büyüyen çocuk, kendine, anne babasına, büyüklerine, çevresine ve Allah (c.c)’a karşı vazifelerinden habersiz büyümektedir.Televizyon çocuğun emanet edileceği bir araç değildir. Aksine çocuklarımızı ne kadar televizyondan uzak tutarsak onlar için o o derece faydalı olacaktır.

(Prof.Dr.Sâlih ZEKİ AYDIN, Çocuklar Kitle İletişim Araçlarının Zararlarından Korunmalıdır, Somuncu Baba Dergisi)

16Ara 2017

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) isimleri pek çoktur. Bu isimlerden her biri, hiç şüphesiz O’nun büyüklüğüne ve şerefinin yüksekliğine delâlet etmektedir… Bazı alimler, gerek Kur’ân’da geçen gerek hadislerde bulunan, gerekse daha önce nazil olmuş semavî kitaplarda bulunan bu isimlerin sayısının bin olduğunu söylemektedirler. Buhâri ve Müslim’in Cübeyr bin Mut’im’den rivâyeti şöyledir: “Ben, Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurmakta olduğunu işitmişimdir: ‘Biliniz ki; benim bazı isimlerim vardır! Ben, Muhammed ve Ahmed’im! Ben, Allah’ın kendisi sebebiyle küfrü imha ettiği el-Mâhî’yim! Ben, insanların kendi kademi üzerinde haşrolunacakları el-Hâşir’im! Yine ben elAkib’im! O Akib ki, kendisinden sonra asla bir peygamber gelmeyecektir!…’” Yine Cübeyr’den Ahmed’in, Tayâlisî’nin rivâyetinde ise, yukarıda geçen beş isme ilaveten: “…Yine ben, el-Hâtem’im ki, peygamberlik benimle mühürlenmiştir” buyurulmuştur. Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Rabbim’in indinde benim on adım var: Muhammed, Ahmed, Fâtih, Hâtem, Ebû’lKâsım, Haşir, kıb, Mâhî, Yâsîn ve Tâhâ.” Mücâhid’in rivâyeti ise şöyledir: “Ben Muhammed ve Ahmed’im. Ben Melhame yani savaş peygamberiyim. Ben Mukaffa ve Hâşir’im. Ben, zirâat yapmak için değil, Allah yolunda savaşmak için gönderildim.” Müslim’in Ebû Musa el-Eşari (r.a.)’den rivâyeti de şöyledir, “Peygamber (s.a.v.), kendi zâtına ait bazı isimleri bize haber vermişti. O (s.a.v.) demişti ki: “Ben Muhammed’im, Ahmed’im! Ben Mukaffa ve Hâşir’im! Ben, tevbe peygamberi, savaş peygamberi ve rahmet peygamberiyim.” İbn-i Asâkîr îbn-i Abbas’tan şöyle rivâyet eder: “Benim Kur’ân’daki adım Muhammed, İncil’deki adım Ahmed, Tevrat’taki adım da Ahyed’dir. Bana Ahyed denilmiş, çünkü ben, ümmetimi cehennem ateşinden uzaklaştırıyorum.”

(İmâm Celaleddin es-Suyûti, Peygamberimizin Mucizeleri, c.1, s.139-140)

15Ara 2017

Nemîme, bir kimsenin saklı bir şeyini, istemediği bir kimseye ulaştırmak; yâhud bu şahsın bu gizli, saklı şeyinin kendisine getirilmesidir. Velhâsıl, insanlarda gördüklerini söylememelisin! Ancak onu anlatmakta bir müslümana dînî bakımdan bir yarar, yâhud bir günâh işlemekten alıkoymak gibi şeyler varsa, anlatabilir. Bir hadîs-i şerîfde: «Nemmamlık -koğuculuk- yapan Cennete girmez» buyuruldu. Kabir azâbının üçte biri nemîmedendir denir. Keleb (r.a.) anlatır: Benî İsrâilde kıtlık olmuştu. Mûsâ (a.s.) kaç defa yağmur’ duâsı yaptıysa da, kabul olunmadı. Allâhu Teâlâ, kendisine vahy gönderip: Aranızda söz taşımaya devam eden nemmâm bulunduğu sürece, senin de, beraberindekilerin de duasını kabul etmem» buyurdu. Yâ Rabbi, onu bildir de, aramızdan çıkaralım dedi. Bunun üzerine Allâhu Teâlâ: «Yâ Mûsâ, ben sizi nemîmeden men’ederken, kendim nemmamlık mı yapayım» buyurdu. Bu haberden sonra hepsi tevbe ettiler ve yağmur yağdı. Muâz bin Cebel’in (r.a.) Resûlullah’dan (s.a.v.) bildirdiği hadîs-i şerîfde: «Nemmamlar, kıyamette, maymun suretinde haşr olunurlar» buyuruldu. Efendimiz (s.a.v.) bizleri kötülerden ve en büyük kötülükten sakındırmak için ashabına: – Size en kötülerinizi haber vereyim mi, diye sordu. – Evet ya Resûlullah, dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): – Onlar söz taşıyarak dostların arasını bozanlardır, buyurdu. (Buhâri, Edebü’l-Müfred) Kim gıybet ve koğuculuk (laf taşıyıcılık) ederse, o bütün insanların nefretini kazanır. Çok konuşmak ayıp ve ar, dilini tutmaksa şeref ve vakardır. Gizlileri, ayıpları araştıran kalplerin sevgisini kazanamaz. Kendini öven, kendini bıçakla kesmiş olur. Nefsini yeren selamet bulur.

(Seyyid Alizade, Şir’atü’l İslâm, s.314)

14Ara 2017

Selef-i salihin döneminde yaşayan çarşı-pazar esnafı ve tüccarın şöyle bir adeti vardı: Bunlardan satış yapanların hesap için iki defteri olurdu. Bu defterlerden birine borçlu olanların isimleri yazılmazdı. Bu defter sadece herkesin tanımadığı zayıf ve yoksul kimselere tahsis edilirdi. Zayıf ve yoksul durumda olan biri çarşıda bir yiyecek görür canı çeker veya ona ihtiyacı olur, ancak onu para vererek alacak imkanı bulunmazdı. Bu durumda satıcıya gelir: “Bir iki kilo şuna, iki üç kilo şuna ihtiyacım var; fakat ücretini ödeyecek param yok!” derdi. Satıcı da: “Al götür; elin bollaşınca veya eline bir şey geçince ödersin!” derdi. Sonra o kişinin ismini, durumu belirsiz olanların defterine kaydederdi. Aslında fakirlere böyle davrananlar, o devirde yine de müslümanların hayırlıları arasında sayılmazdı. O devirde hayırlı olarak kabul edilenler şöyle davrananlardı: Onlar ihtiyacını alan yoksulların isimlerini deftere kaydetmezler; fakirler için bir borç birikmesini istemezler ve bu borçtan dolayı hesaba çekilme ihtimalini ortadan kaldırmak isterlerdi. Kendilerine gelen fakirlere şöyle derlerdi: “İhtiyacın olan şeylerden istediğini al; eğer ödeme imkanı bulursan ödersin; şâyet ödeyemezsen bunları sana helal ediyorum bilesin! Bundan dolayı kalbine asla bir sıkıntı gelmesin!” Selef içinden bazıları da, kanaat ve zühd sahibi oldukları veya dünyaya karşı hırs beslemedikleri için, kendisine ve ailesine yetecek miktarı günün hangi vaktinde kazanmış ise, o saatte dükkanı kapatırdı. Günün kalan kısmını ibâdetle geçirmek için doğru evine veya mescide yönelirdi. Onlar günün başını ve sonunu ibâdetle geçirir, bu vakitleri âhiret ticaretine ayırırlardı. Günün ortasını da dünya ticaretine tahsis ederlerdi.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kûtu’l Kulub, c.4, s.544-548)