Arşiv

02Oca 2018

Efendimiz (s.a.v.), bizlere işlerimize başlarken Allâh (c.c.)’a hamd ederek başlamamızı vasiyet etmişlerdir. Zira hamd etmek ihtiyacımızı arz etmeden önce sunduğumuz bir hediye hükmündedir.

İnsanın şükrü dil ile Allâh (c.c.)’a hamd etmektir. Bir de, üzerinde bulunan nimetleri Allâh (c.c.)’dan bilip bunu itiraf etmektir.

Muhammed b. Kâ’b el-Kurezî şöyle der: Süleyman (a.s.)’a milleti içinden birtakım insanlar geldiler ve şöyle dediler:

“Sana öyle bir şey verildi ki, senden önce hiç kimseye verilmemişti.”

Bunun üzerine Süleyman (a.s.) şöyle dedi:

“Dört huy var ki, bunlar bir kimseye verilmiş ise, ona verilen, Dâvud soyuna verilenden hayırlıdır:”

1. Allâh’tan korkmak.

2. Zenginlikte ve fakirlikte orta hâlli olmak. İktisatlı davranmak.

3. Öfke anında adalete riâyet etmek.

4. Darlığa da genişliğe de razı olup Allâh (c.c.)’a hamd etmek.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir kişinin mescide girip namaz kıldığını, sonra, “Ey Allâh’ım! Beni mağfiret ve rahmetine kavuştur” diyerek duâ ettiğini duyar. O kişiye:

“Ey namaz kılan kişi! Pek acele ettin, namazını kıldıktan sonra oturup gereken usul ve edeple Allâh (c.c.)’e hamd-ü senâda bulunmanın ve bana da salât ve selâm getirmenin akabinde Allâh (c.c.)’a duâ etmiş olsaydın daha iyi olurdu.” buyurmuşlardır. O kişiden sonra başka bir kişi namaz kıldı. Sonra da oturup Allâh (c.c.)’a hamdda bulundu, Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selâm getirdi. Efendimiz (s.a.v.) o kişiye:

“Ey namaz kılan kişi! Allâh (c.c.)’dan ne dilersen dile, Allâh (c.c.) duânı kabul ederek sana icâbet eder.” buyurdular.

Allâh (c.c.)’a hamd ederken unutulmaması gereken en önemli unsurlardan birisi hamdın sadece verilen nimetler karşısında yapılmayacağıdır. Hamd her kulun üzerine düşen bir vazifedir. Bizlere bu dünyayı ve dolayısı ile kendine kul olma hakkı veren Allâh (c.c.)’a hamd etmek bir karşılık sonucu değildir. Ancak Allâh (c.c.) asla kulunun hamdını karşılıksız bırakmaz.

(İmam Şa’rânî, Uhud-ül Kübra s.334, Ebû’l Leys Semerkandi, Tenbih-ül Gâfilin, s.520)

01Oca 2018

Cenâb-ı Hakk her hayırlı işe besmele ile başlanmasını emir buyurmuştur. Bu husus müteaddid âyet-l celîlelerde beyân olunmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de: “Herhangi bir hayırlı işe eğer besmele ile başlanmazsa o iş ebter olur” yani sonu hayır ile tamamlanmaz ve bereketli olmaz buyurmuşlardır.

Rûhu’l-Beyân tefsîrinde naklolunur ki: “Fir’avun henüz ulûhiyet davasında bulunmadan önce sarayının kapısına “Bismillah’’ yazdırmıştı. Musa’ya îmân etmediği için Musa Cenâb-ı Hakk’a: “Ya Rabbi ben onu dâ’vet ediyorum ama onda bir hayır görmüyorum” diye yakındığında Cenâb-ı Hakk: “Her halde sen onun helak edilmesini istiyorsun. Ve sen sâdece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısına yazdırdığı yazıyı da görüyorum.” buyurdu.

Kim besmeleyi kalbine bir ömür boyu dilinden düşürmemek üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk Fir’avun’a Fir’avun olduğu halde sarayının kapısına bir besmele yazdırdığı için bu kadar mühlet veriyor. Onu kalbine yazan bir mü’minin ne kadar güzel lütuflara mazhar olacağı açıktır. Duasına da muhakkak surette icabet olunur. Kulun duasına icabet olunması için ilk şart; helâl lokma ile içini ıslah eylemek, son şart ise ihlâs ve huzûr-ı kalbdir. Yani Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyle yönelmektir. Eğer ağıza konulan lokma helâl değilse o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması, mâsivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi zorlaşır. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lâzımdır.

Resûlullah (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de yiyip içtiğimiz vakit yemeğin başlangıcında besmele çekmemiz hakkındadır. Çünkü Allâh’ı anmadan yenilen her şey ölü hayvan yemek gibidir.

Kur’an’da şöyle buyurulur: “Üzerlerine Allâh’ın ismi anılmayanlardan yemeyin.” (En’âm s.121) Böylece Allâh (c.c.) ile birlikte bulunur ve bu nimetlerin devamlılığını ve hayrını elde etmiş oluruz.

(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe 2, s.9)

31Ara 2017

Abdülaziz b. Ebî Revâd (r.ah.) der ki: “Benim ulaştığım salih kişiler, hayırlı amelleri işlemek için büyük bir gayret gösterirlerdi. Ameli işledikten sonra da, amelin kabul edilip edilmediğini düşünerek korkarlardı!” “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır âyet-i kerimesini Fudayl b. lyâz (r.a.) şöyle açıklar: “Yani kimin daha ihlâslı ve kimin dosdoğru yaptığını sınamak için…” Bunun nasıl olacağını kendisine soranlara şöyle der: “Bir amelde ihlâs bulunur fakat amel ilme göre doğru olmaz ise kabul edilmez.” Et-Tiyâhî şöyle der: “Şu dört şeyin bir amelde bulunması gerekir: Yüce Allah’ı tanımak/marifetullah, hakkı tanımak, ihlâs sahibi olmak ve ameli sünnet üzere işlemek. Bunlar olmadan yapılan hiçbir amel fayda vermez.” Ebû Ubeyde b. Ukbe (r.ah.) şöyle der: “Amellerini mükemmel yapma sevincini yaşamak isteyen kişi niyetini güzelleştirsin; çünkü Allâhu Teâla, niyetini güzelleştiren kişiye, ağzına koyduğu lokma için bile sevap verir!” Niyetin en güzel açıklamasını, Hz. Resûlullah (s.a.v.) yapmıştır; kendisine ihsânın ne olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “İhsan; Allâhu Teâla’yı görüyormuş gibi O’na kulluk etmendir!” Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) tarif ettiği bu makam, ariflerin bulunduğu müşahede makamı ve yakîn sahiplerinin marifetlerini gösteren bir izahtır. Onlar ihlâslı kullar için en fazla ihlâsa sahip olanlardır. Abdullah b. Mübarek (r.a.) şöyle der: “Nice küçük ameller vardır ki niyet onları büyütür; yine nice büyük ameller vardır ki niyet onları küçültür!” El-Antakî şöyle der: “Allâhu Teâla’ya ibâdet kalpten yapıldığı zaman âzâlar istirahat eder.”

(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kalplerı̇n Azığı, c.4, s. 85-88)

30Ara 2017

“Kim bizim işimizden olmayan bir iş yaparsa o reddedilir.” (Ebû Davud) İslâm âlimlerine göre dinin üçte biri sayılan bu hadîs, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emrine muhalefet edilmemesi gerektiğini de ifade etmektedir. Çünkü kişiyi doğruya ve kurtuluşa ancak kendisi doğru yolda olan birisi götürebilir. Dolayısıyla bütün hayırlı işlerin Resûlullah’ın (s.a.v.) getirdiklerinde olması ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hidâyet üzere bulunması sebebiyle O (s.a.v.)’e uymak gerekir. Bu inanç içinde olduktan sonra kaynaklar dan hareketle çözümler üretmek zor değildir. Aksi halde Abdullah b. Mes’ûd’un (r.a.) ifadesiyle “Sünneti terk ederseniz dalâlete düştünüz demektir.” Ancak toplumda görülen gerileme, bozulma için bu şekilde bir yola başvurulmadığı olmuş, başka yollar da denenmiştir. Bazen reformcu diyebileceğimiz kimseler, ıslahat yolunda eskiyi atmak, geçmişi değiştirip onun yerine yeniyi koymak metoduyla hareket etmişlerdir. Halbuki hedef, ilk cevheri arayıp bulmak, cehalet asırları boyunca onun üzerine çökmüş ve İslâm’ın gerçek mânâsını Müslümanların anlamalarına mâni olmuş bulunan bid’at ve yanlış gelenekleri atıp temizlemektir. Bir başka çare olarak yabancı kültürün dikkatsiz ve ihtiyatsız iktibası yoluna edilmiştir. Oysa bu faaliyet, yabancı hakimiyetini beraberinde getirir. Kültürünü kaybedenler, kavmî ve dinî varlıklarını koruyamamışlardır. Bunun bilincinde olan bir kısım İslâm âlimleri, geçmişten beri yabancı akımlara Kitab ve Sünnet’e karşı çıkmışlardır. Burada sünnetin konumuna işaret etmekte fayda vardır. Çünkü Kur’ân’a ittibâ, ancak sünneti talep ile gerçekleşebilir. Sünnet, bir Müslüman’ın hayatından koparılıp alınırsa o kişi için Kur’ânî emirler, anlamsızlaşır, uygulanamaz hale gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rehberliğine muhtaç olmadan getirdiği dini anlamanın ve yaşamanın imkânı yoktur.

(Doç Dr. Aynur Uraler, Sünnete Uymanın Engelleri)

29Ara 2017

Selefi Sâlihinin (r.a.e.) ahlâkından biri de idarecilerin zulümlerine çok sabır göstermeleri, günahlarının, uğradıkları zulümlerin çok daha fazlasını hak ettirdiğini düşünmeleridir. Sâlih el-Murrî (r.a.) şöyle diyordu: «İçleri, dışlarıyla örtüşmeyen insanların çeşitli âfet ve belâlara maruz kalmaları yadırganmamalıdır.» İmâm Ebû Hanife (r.a.) şöyle diyordu: «Zalim bir sultan başına tebelleş olup bu yüzden dininde gedik açıldığında, açılan gediği kendin ve onun için çok istiğfar ederek onar.» Muhammed b. Yusuf’un (r.a.) bir kardeşi kendisine yazdığı bir mektubunda memleketindeki valilerin zulmünden yakınınca ona şunları yazar: «Mektubunu aldık, kardeşim sen günahlara bulanan bir insanın başına birtakım musibetlerin gelmesini yadırgamamasını bilen birisin. Sizlerin içinde bulunduğunuz sıkıntıların tek nedeninin uğursuz günahlar olduğunu düşünüyorum. Selâm.» İbnü’s-Semmâk (r.a.) şöyle diyordu: «Rabbinizi hoşnut etmeyecek işleri yapmak zorunda kaldığınızda ‘Ne yapalım Allah böyle takdir etmiş’ diyorsunuz. O halde idarecileriniz için de özürler bulun, çünkü onların kaderlerini çizen de Allah Teâlâ’dır, onlar sizlere zulüm etmiş değillerdir, içlerinden kimse sizden bir tek kişiye zulmetmekten hoşlanmaz, zulüm görmenizin tek sebebi amellerinizdir.» Mâlik b. Dinar (r.a.) Tevrat’ta şöyle yazıldığını aktarır: «Allah Teâlâ buyuruyor: Hükümdarların gönülleri benim elimdedir, onları bana itaat eden tebaalarına bir rahmet, bana isyân eden tebaalarına da bir belâ yaparım. O halde hükümdarlara söverek boşuna uğraşmayın, bana tevbe edip yöneliniz ki onları sizlere karşı şefkatli kılayım.» Vehb b. Münebbih (r.a.) şöyle diyor: «Hükümdar zulme yöneldiğinde Allah Teâlâ ülkesinin nüfusu arasına, çarşı pazarlara, yiyeceklere, ekinlere, meyvelere, hayvanlara memelerdeki sütlere varıncaya kadar her şeye eksiklik verir.»

(İmâm Şarani, Selefi Sâlihinin, Evliyaullahın Yüce Ahlâkı, s.57)

28Ara 2017

Sallallâhü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz, buyurmuşlardır ki: “Nâs (insânlar), beş ukûbât (azâblar), sıkıntı karşısında olacaklardır.” “Onlar nedir, yâ Resûlullâh?” denildiğinde, buyurdular ki: “Evvelkisi: Mevt ve sekerât-ı mevttir. (Ölüm ve ölümdeki can çekişme baygınlığı), İkincisi: Kabir ve kabir zulmetidir. (Kabir karanlığıdır), Üçüncüsü: Münker ve Nekir suâlidir, Dördüncüsü: Seyyiât ve hasenâtın veznidir (günâh ve sevabların tartılmasıdır), Beşincisi: Sırât ve sırâtın mürûrudur. (Sırât ve sırâtın geçilişidir.)” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) ve bilcümle Ashâb (r.a.) ağlaştılar. Cebrâîl (a.s.) geldi ve; “Yâ Resûlullâh, Ebû Bekir’e söyle, Allâh sana selâm ediyor: “Ve her zehrin panzehiri ve her hastalığın şifâsı olduğunu işitmedin mi? Kim sabah namazını kılarsa, Allâh ona ölümü ve sekerâtı kolay kılar. Kim öğle namazını kılarsa, Allâh onun kabrini nûrlandırır ve zulmetlerini giderir. İkindi namazını kılana münker ve nekir suâllerine cevâbı kolaylaştırır. Akşam namazını kılanın mîzânını ağırlaştırır. Yatsı namazını kılan da sırât’tan berk-i hâtif (şimşek) gibi geçer.” dedi.” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, muhakkak az güler, çok ağlardınız.” buyurmuşlardır. Hasan (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “-Size insanların en kötüsünü haber vereyim mi?” “-Evet, yâ Resûlullâh! Kimdir o?” dediler. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurdular: “-Namazdan çalandır.” buyurdular ve dediler ki: “-Nasıl çalar?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, şöyle buyurdular: “-Rükûsunu tamamlamaz; secdelerini tamamlamaz.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Musâhabe 3, s.73-75)

27Ara 2017

Muhammed Masum Faruki hicrî ikinci bin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üçüncü oğludur. 1599 (H. 1007) senesinde Hindistan’ın Serhend şehrine iki mil uzakta bulunan Mülk-i Haydar mevkiinde doğdu. Mektûbatında şöyle buyurur: Ey mes’ud ve bahtiyâr kardeşim! Allâhu Teâlâ’nın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzusunda isen, bu yolun şartlarını ve edeblerini gözetmelisin! En önce, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak lâzımdır. Çünkü Allâhu Teâlâ’nın sevgisine ulaştıran yolun esâsı bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi ve ahlâkınızı, dînini bilen ve seven, dindâr âlimlerin sözlerine ve kitaplarına uydurmalısınız. Sâlih kullar gibi olmalısınız ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve konuşmakta aşırı gitmeyip, orta derecede olmalısınız. Seher vakti (yâni gecelerin sonunda) kalkmaya gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde istigfâr etmeyi, ağlamayı, Allâhu Teâlâ’ya yalvarmayı ganîmet bilmelisiniz. Sâlihlerle berâber olmayı aramalısınız. “İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir.” hadîs-i şerîfini unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, âhireti, saâdet-i ebediyyeyi isteyenlerin, dünyâ lezzetlerine düşkün olmaması lâzımdır. Muhammed Ma’sûm hazretleri buyurdu ki: “İnsanın ömrü çok azdır. Sonsuz olan âhiret hayâtında, insanın karşılaşacağı şeyler, dünyâda yaşadığı hâle bağlıdır. Aklı başında olan, ileriyi görebilen bir kimse, dünyâdaki kısa hayâtında, âhirette iyi ve rahat yaşamaya sebeb olan şeyleri yapar. Ahiret yolcusuna lâzım olan şeyleri hazırlar.” “Bir kimse âhirete yönelirse, Allâhu Teâlâ keremiyle, onun dünyâ ve âhiret ihtiyaçlarını giderir.” “İnsanlar arasına karışmak, eğer onların haklarını yerine getirmek için olursa zikr olur.” “Belâların ve şiddetli şeylerin kalkması için istigfâr, tövbe etmek çok faydalıdır.” “Kulun ıslah olması, kalbinin ıslah olmasına bağlıdır. Fesâdı da kalbin fesâdına bağlıdır.”

(Muhammed Masum Faruki (k.s.), Mektubat-ı Ma’sumiyye, c.1, s.4)

26Ara 2017

Karamanlı Hacı Ali Mehmet Efendi’nin oğlu olup 1470 civarında Gelibolu’da doğdu. Tanınmış denizci Kemal reisin yeğeni olması onun küçük yaşından itibaren denizlerde büyümesine ve denizcilikle ilgili bilgileri öğrenmesine vesile oldu. Kemal Reis, Gelibolu yakınlarında gemisi batıp Piri Reis bir müddet denizlerden uzak kaldı. Denizlerden uzak geçirdiği birkaç yılda da kitap ve haritalarla uğraştı. Gazaya alışkın ve deniz tutkunu olan Piri Reis deryalardan fazla uzak kalmayıp Oruç Reis’in emrine girdi. Ve yıllarca kılıç salladı. Allâhu Teâla’nın dinini yaymak, mazlumları zalimlerin elinden kurtarmak için çalıştı. 1547’de Süveyş’teki Osmanlı donanmasına Hint Kaptan-ı Deryası tayin edildi. Aden’i Portekizlilerden 26 Şubat 1548’de geri aldı. Portekizlilerin daha önce elde ettikleri yerlerin hepsini geri alarak onları Umman denizinden çıkarıp attı. Ömrünü denizlerde küffara karşı mücahade ile geçiren Piri Reis 1555 öldüğü zaman ardında o güne kadar bilinmeyen bir çok deniz bilgileriyle dolu ciltlerle eser bıraktı. Bugün bile hayranlıkla seyredilen haritalarla dolu olan bu eserler çeşitli dillere çevrilerek basılmış ve onun şöhreti bilhassa 20. Asırda dünyaya yayılmıştır. Türk denizcileri arasında başarılı bir Kaptan-ı Derya olan Piri Reis aynı zamanda bir ilim adamı olarak bıraktığı eserlerde tarihin sayfalarında unutulmazlar arasına girmiştir. O günkü teknik ve bilgilere göre akıl almaz doğrulukta olan deri üstüne çizdiği haritalar ise tek kelime ile şaheserdir. Yeni keşfedilen Amerika’ya da yer vermesi bakımından dikkat çekici olan 1513 yılında yaptığı harita Yavuz Sultan Selim Han’a takdim edilmiştir. Haritayı yaptığı tarihten henüz 25 yıl önce keşfedildiği iddia edilen bu kıtanın teferruatları ile izah edilmesi düşündürücü ve bu yerlerin daha önceden bilindiğinin açık işaretleridir.

(Müslüman Bilim Adamları 2, s.265-268)

25Ara 2017

Hz. Ömer İbnü’l-Hattâb (r.a.) derler ki: “Yemekten sonra misvâk kullanmak, iki hizmetçi kullanmaktan iyidir.” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet olundu: “Cebrâîl, bana devâmlı olarak komşuyu tavsiye etti, öyle ki komşu, komşunun mîrâscısı olacak zannettim. Bana devâmlı köleleri tavsiye etti, öyle ki onların âzâd edilmeleri için bir vakit ta’yîn edilecek zannettim. Bana devâmlı misvâk kullanmağı tavsiye etti, öyle ki misvâk kullanmaktan diş etleri aşınıp gidecek zannettim. Bana devâmlı kadınların haklarını gözetmeyi tavsiye etti, zannettim ki kadınları boşamak harâm olacak. Bana hep gece namazını tavsiye etti, zannettim ki ümmetimin hayırlıları geceleri hiç uyumayacak.” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Her müslümânın, cum’a günleri gusletmesi, misvâk kullanması ve güzel koku sürünmesi gerekir.” Bir başka rivâyette Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz: “Ağızlarınızı temizleyiniz; çünkü ağızlarınız Kur’ân yollarıdır.” diye emir buyurmuşlardır. Mücâhid (r.a.) rivâyet ediyor ki: “Cebrâîl (a.s.)’ın, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e gelmesi bir müddet gecikti. Sonra gelince Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “-Yâ Cebrâîl, seni tutan (gelmene mâni’ olan) ne oldu?” buna karşılık cevâben dedi ki: “-Size nasıl gelebilirdim ki? Aranızda tırnaklarını kesmeyen,bıyıklarını kısaltmayan, parmak aralarına su ulaştırmayan, misvâk kullanmayanlar var.” Sonra şu Âyet-i Celîle’yi okudu: “Biz, ancak Rabbinin emriyle ineriz…” (Meryem s. s.64)

(Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.338-340)

24Ara 2017

Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri de Hz. Îsâ’nın inişidir. Bu iniş Allâhü Te‘âlâ’nın melekûtunda herhangi bir yerden yapılacaktır. Yeryüzünde belirli bir süre kalacak, İslâm akîdesinin, bütün peygamberlerin davet ettiklerini ve kendisi için gönderildiği temel prensipleri ilan edip yürürlüğe koyacak, kendisinden önceki bütün şeriatları nesheden Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin beraberinde getirdiği İslâm Şeriatini infaz edecektir. O, Allâh (c.c.) tarafından yeni bir vahiy ile desteklenmeyecektir. Bundan da anlaşılıyor ki, Hz. Îsâ (a.s.)’ın inişi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in son Peygamber oluşuna aykırı olmadığı gibi, O (s.a.v.)’in şeriatının bütün şeriatları neshettiği ve Kıyâmet gününe kadar bâkî kalacağı hükmüne de muhalif değildir. Bu konuda deliller, kaynaklarda yeterince zikredilmektedir. Huzeyfe bin Üseyd El Gıfârî (r.a.) şöyle diyor: Bizler “Kıyâmet hakkında” müzakere ederken Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yanımıza çıkageldi. Neyi müzakere ediyorsunuz, diye sordu. Orada bulunan Ashab (r.a.e.): Kıyâmeti müzakere ediyoruz, dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Sizler daha evvel on alâmeti görmedikçe, Kıyâmet kopmayacaktır.” buyurdu. Daha sonra şunları zikretti: “Duhan (kesif bir duman), Deccal, Dabbetü’lArz, Güneşin batıdan doğması, Hz. Îsâ (a.s.)’ın inmesi, Yecüc ve Mecuc’un çıkması, biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin çökmesi ve bunların sonunda, Yemen’den çıkıp insanları haşrolunacakları yere sürecek bir ateşin olacağını anlattı.” (Müslim) “Ben, dünyada da âhirette de Meryem’in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” (Buhârî)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, s. 231-232)