Arşiv

26Eyl 2015

Türklerin Büyük devletler ziyaretinde köklü Medeniyetler kurmasına en önemli Diğer sebep, manevî değerlerine İslam’a Olan bağlılıklarıdır ettik. Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti imkb, o kimse Tek Başına Bir millettir, himmeti milleti olabilmesi İçin, o ferdi milletine bağlayan kuvvetli bağlar milletin ziyaretinde hayatını şahsi hayatına Tercih ettiren önemli Diğer sebepler bulunmalıdır . O halde manevî değerlerle ordusunu Techiz etmeyen Bir darı, bir tehlikelere Maruz Kalır onu gelecekte. Devleti’nin Bir zamanlar, bütün avrupa’nın Büyük devletlerine Karşı hayatını devam ettiren, şu fikirdir: “Ben ölürsem şehîdim, öldürsem gaziyim” Murad Hüdavendigar çıkan Kosova meydan muharebesine: “Yarab beni din yolunda şehid, ahirette dedi et” demiş olmustur şehid ettik. Bu ruh ile şahlanan şanlı ecdadımız, Şevk ile aşk ve ile Ölümün yüzüne gülerek bakmış; daima Avrupa’yı titretmiştir. Tarih Bize gösteriyor ki, biz Müslüman Türkler, ne Dereceli
manevi değerlere bağlanmış isek ilerlemişiz. Ne vakit manevî değerlerimizden uzak kalmışsak gerilemişisizdir. Vatana ihanet suçuyla 1821 Yılında Patrikhanenin orta pısı
Önünde İstanbul’daki Fener Patriki Gregorios Tarafından asılan Rus Çarı Aleksandr’a yazılan mektupta aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Türkleri maddeten ezmek ziyaretinde yıkmak mumkun Değildir. Çünkü Türkler, sabırlı, mukavemetli izzet-i nefs sahibi insanlardır ettik. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından kadere A.Ş.
rıza GOS-termelerinden, anânelerinin kuvvetinden âmirlerine A.Ş. itaat ileri gelmektedir duygusundan. Bu sebeple, Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ziyaretinde manevî bağları koparmak, dinî metânetlerini zayıflatmak Gerekir. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri zaferlere götüren asıl kudretlerinden sıyıracak A.Ş. onlari Maddi kuvvetlerle yenmek mumkun OLACAKTIR. Osmanlı Devleti’ni Ortadan Kaldırmak Için harp meydanlarındaki zaferler Kafi Değildir. Olan yapilacak, Türkler’e Bir Şey hissettirmeden bu tahribi tamamlamaktır. ”
(Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı s. 71)

25Eyl 2015

Selefi sâlihin Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’i övgü ile anmış ve onlara tâbi olmak gerektiğini bildirmiştir. Ömer b. Abdulaziz’in sözü de bu kabildendir: “Resûlullâh
(s.a.v.) ve arkasından emir sahipleri (halifeler) sünnetler ortaya koymuşlardır. Onları almak Allâh (c.c.)’un kitabını tasdik etmek, Allâh (c.c.)’a olan taati tamamlamak, Allâh (c.c.)’un dinine destek vermek demektir. Kim onlarla amel ederse, o hidâyet üzeredir. Kim onunla yardım isterse, yardım görür. Kim de onlara muhalefet ederse mü’minlerin yolu dışına çıkmış, başka bir yola uymuş olur. Allâh (c.c.) da o kimseyi döndüğü yöne çevirir ve cehenneme yaslar. Orası
ne kötü bir dönüş yeridir.” Bir başka rivâyette ise “… Allâh’ın dinine destek vermek demektir” ifadesinden sonra: “Hiçbir kimsenin onları değiştirmek ya da yerine başkasını koymak veya onlara muhalif bir görüş üzerinde durmak yetkisi yoktur….” ifadesi vardır. Onun bu sözü, İmâm Mâlik’in çok hoşuna giderdi ve sık sık onu ve diğer imamların sözlerini tekrar ederdi. Huzeyfe (r.a.)’den de şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizim izimize uyun; eğer (yolumuza) isabet ederseniz gerçekten
çok iyi yol almış olursunuz. Eğer hata eder (ve bizim yolumuzdan saparsanız) şüphesiz apaçık bir sapıklığa düşmüş olursunuz.” İbn Mes‘ûd (r.a.) de benzeri bir ifade ile şöyle demiştir: “Bizim izimize uyun ve bid’at çıkarmayın. Eğer böyle yaparsanız doğru yolu bulma külfetinden kurtulmuş olursunuz.” Rivâyete göre yine mescidde kıssa anlatan birine uğradı. Adam: “On kere tesbîh getirin, on kere tehlilde bulunun…” diyordu. Abdullah (r.a.) ona: “Şüphesiz siz Muhammed (s.a.v.)’in ashâbından ya daha çok hidâyet üzeresiniz ya da daha sapıksınız. Bilâkis sonuncusu, evet sonuncusu!” dedi ve onların bid’at üzere olduklarını söyledi. (Şatıbi, el-Muvafakat, c. 4, s. 75-77)

24Eyl 2015

Zor bir işle karşılaşınca okunacak duâ: Enes’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Allâhümme lâ sehle illâ mâ cealtehû sehlen ve ente
tecalü’l-hazne izi şi’te sehlen” (Allâh’ım! Senin kolay kıldığından başka bir kolay yoktur. Sen dilediğin zaman, zor (sert ve katı) olanı, kolay ve yumuşak yaparsın.”
(İbn-i Sünnî, İbn-i Hibbân) Geçim sıkıntısında okunacak duâ: İbni Ömer’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) buyurdu: “Birinizde geçim darlığı olunca, evden çıktığı zaman şöyle demekten sizi alıkoyan nedir? “Bismillâhi ala nefsî ve mâlî ve dînî. Allâhümme raddinî bikazâike ve bâriklîfîmâ kuddirelîhattâ lâ uhibbe ta’cîlemâ ahherte velâ te’hîre mâ accelte.” (Nefsim, malım ve dinim için Allâh (c.c.)’ın adıyla yardım isterim. Allâh (c.c.)’ım! Senin kazana (hükmüne) beni râzı kıl ve bana takdir edilende bana bereket ver ki, geciktirdiğini öne almayı ve öne aldığını da geciktirmeyi istemeyeyim.” (İbn-i Sünnî)
Afetleri defetmek için okunacak duâ: Mâlik oğlu Enes (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Allâh Azze ve Celle bir kula, ehli, malı ve çocuğu hakkında bir nimet vermiştir de, o kul: “Mâşâallâhu lâ kuvvete illâ biîlâh.” (Allâh (c.c.)’ın dilediği olur, kuvvet ancak Allâh (c.c.)’ındır) demiştir; artık okulun, onlar hakkında ölümden başka bir âfet görmesi olamaz.” (İbn-i Sünnî) Musibete uğrayanın okuyacağı duâ: Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her fena işten dolayı, her biriniz istirca yapsın (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn (Biz Allâh (c.c.)’dan geldik, yine O’na döneceğiz, desin).Öyle ki, ayakkabısının (kopan) bağına varıncaya kadar…
Çünkü bunlar, musibetlerdendir. “ (İbn-i Sünnî)

23Eyl 2015

Selef büyüklerinden birinin âdeti, bir koyunun değerini fakirlere
sadaka vermekti. Madem ki, kurban bana vâcib değil,
niçin bir hayvanın canına kıyayım derdi. Rü’yâda, kıyâmeti
gördü. İnsanlar bineklerine binmiş, melekler onları Cennete
götürüyor, kendisi ise yaya olarak gidiyordu. Sebebini sordu.
Bu binekler, dünyada kesilen kurbanlardır dediler. Ben de,
kurban değerini sadaka verirdim dedi. Sen bilmez misin ki,
kıymetini vermekle, kurban kesmek bir değildir. Kurban kesmek
lâzımdır dediler. O büyük yaşadıkça hep kurban kesti.
Madem ki kurban bu kadar faydalı, bu kadar fazîletlidir, bu
ibâdeti kaçırmamalıdır. Allâhü Te‘âlâ’nın Halîli İbrahim (a.s.)
Hakkın rızâsı yolunda, çocuğunun başından geçmiş iken,
sende bir koyunun başından geç.
(Muhammed Rebhami, Riyâdün-Nasihin)
BAYRAMLARIN MENDÛBLARI
1- Erken kalkmak. 2- Gusletmek. 3- Misvâk kullanmak.
4- Güzel koku sürünmek.
5- Giyilmesi mübâh olan elbisenin en güzelini giymek
6- Allâh’ın ni’metlerine şükretmiş olmak için sevinçli ve
neşeli görünmek ve yüzük takınmak.
7- Kurban Bayramı’nda kurban kesecek olan kimsenin
kurban etinden yemek için yemeği namazdan sonraya bırakması.
8- Namaza erkence davranıp sabah namazını mahâlle
mescidinde kılarak bayram namazı için namazgâha ve büyük
câmiye gitmek.
9- Namaza giderken acele etmeyip sükûnetle yürümek.
10- Namaza giderken Ramazân bayramında gizli ve Kurban
bayramında açıktan tekbîr getirmek.
11- Namazdan dönerken mümkünse başka yoldan gelmek.
12- Mü’minlerle karşılaştığı zaman güler yüz göstermek.
13- Elinden geldiğince çokça sadaka vermek.
(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 510)

22Eyl 2015

Nesâi ve diğerlerinin bildirdiği sahih hadîste Nebî
(s.a.v.): “Umarım ki, Arefe günü tutulan oruç, iki senelik
günâha keffâret olur; biri geçmiş, diğeri gelecek senenin
günâhlarıdır” buyurmuştur. Beyhâki’de: “Arefe gününün
orucu, bin gün oruca eşittir.” hadîs-i şerîfi yer alır.
İmâm Hibbetullah’ın Saîd bin Müseyyeb’den onun da Ebû
Hüreyre (r.a.)’den naklettiği bir haberde, Resûlullâh (s.a.v.):
“Bir kimse Arefe günü öğle ile ikindi arasında dört rek’at
namaz kılsa, her rek’atinde bir kere Fatiha ve elli kere
İhlâs sûrelerini okusa, Allâhü Te‘âlâ ona bin kere bin sevab
yazar. Kur’ân-ı Kerîm’den okuduğu her harf için Cennette
ona bir yüksek derece verilir. Her derece arası beş
yüz yıllık yoldur. Ve her harf için ona yetmiş hûrî verilir.
Her birisi için yakuttan yetmiş bin sofra, her sofrada yeşil
kuş etinden yiyecekler vardır. Etin soğukluğu kar, tadı bal
ve kokusu misk gibidir. O eti ateş pişirmemiştir. Başladığı
zaman bulduğu lezzet ve tatlılığı, yemeğin sonunda
da bulur. Bıkmak olmaz. İsteyerek, severek yer. Sonra o
kimseye kanatları yakuttan, gagası altından bir kuş gelir.
Bin kanadı vardır. Benzerini, dinleyenlerin duymadıkları
güzel bir ses ile Arefe günü ehline merhaba diyerek seslenir.
Sonra o kuş, o kimsenin yanına düşüp kanatlarının
her birinin altından yetmiş türlü yemek çıkarır. O yemeklerden
yer. Sonra o kuş Allâhü Te‘âlâ’nın izni ile silkinip
uçar gider. O kimse kabrine konulunca, Kur’ân-ı Kerîm’in
her harfi ona öyle bir nur ile ışık saçar ki, o kimse o anda
Beyt-i Şerîf’in etrafında tavaf edenleri görür. O Yâ Rabbi,
kıyâmet kopsun, kıyâmet gelsin diyerek bir an evvel
kıyâmetin kopmasını ister” buyurdu.
AREFE GÜNÜ DUÂSI
Hz. Peygamber (s.a.v.), Arefe günü en ziyâde şöyle derlerdi:
“Lâ-ilâhe illa’llâhü vahdehû lâ-şerîke leh, lehü’lmülkü
velehu’lhamdü bi-yedihi’l-hayr ve hüve ‘alâ külli şey’in
kadîr.” (Misvak Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 77.s.)
(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu’t-Tâlibîn, 335.s.)

21Eyl 2015

Kurbân bayramının arefe gününün sabah namâzından
i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâzına kadar
(ikindi dahil) yirmi üç vakit farz namâzlardan sonra bir
def‘a: “Allâhü ekber, Allâhü ekber, Lâilâhe illâ’llâhu va’llâhu
ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l hamd” diye tekbîr alınır ki, buna
(teşrîk tekbîri) denir. Teşrîk tekbîrleri, âlimlerin birçoğuna göre
vacîbdir. (Ömer Nasûhî Bilmen , Büyük İslâm İlmihâli, 166.s.)
PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN
HZ.ALİ (R.A.)’YE VASİYETİ
“Yâ Ali! Beş şey gönlü öldürür: 1. Çok yemek, 2. Çok
uyumak, 3. Çok konuşmak, 4. Çok gülmek, 5.Rızık için çok
endişe etmek.
Beş şey kalbi karartır: 1. Günah üzerine günah işlemek,
2. Tok iken yemek, 3. Zulümle mal yığmak, 4. Namazı tehir
etmek, 5. Sol elle yemek ve içmektir.
Beş şey unutma meydana getirir: 1. Fare artığı yemek,
2. Kıbleye karşı bevletmek, 3. Durgun suya bevletmek, 4-. Kül
üzerine bevletmek, 5. Haram ile geçinmek.
Beş şey kalbi parlatır: 1. İhlâs sûresini çok okumak, 2.
Az yemek, 3. İlim meclisinde bulunmak, 4. Az pişmiş ekmek
yemek, 5. Gece namaz kılmak.
Beş nesne kalbi aydınlatır: 1. İlim meclisinde bulunmak,
2. Elini yetim başına sürmek, 3. Seher vaktinde çok istiğfar
etmek, 4. Çok yememek, 5. Çok oruç tutmak.
Beş şey gözün nûrunu artırır: 1. Kabe-i Muazzama’ya
bakmak, 2. Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak, 3. Anne ve babanın
yüzüne bakmak, 4. Alimin yüzüne bakmak, 5. Akar suya baymak.
Yâ Alil Beş şey insanın kocamasına sebeptir: 1. Borcu
çok olmak, 2. Gamı, üzüntüsü çok olmak, 3. Kadının nefesi
erkeğe erişmek, 4. Güzel kokuyu çok sürünmek, 5. Çok
balgam gelmek. Yâ Ali! Cennet kapısında gördüm; “Nefsinin
hevasına, arzularına muhalefet edenlerin yeri Cennet
olur.” yazılıydı.
(Şemseddin Sivâsî, Dört Büyük Halife, s. 192 -193)

20Eyl 2015

Manevî terbiyenin başında olan kimseye şart olan, ilk olarak
yapılması gereken hüküm ve vazifelerde istikâmet üzere
olmasıdır. Arif olana düşen de nihâyetteki edeplerde istikâmet
üzere olmasıdır.
Manevî terbiyenin ortasında olan kimsenin istikâmet sahibi
olmasının alâmeti, bulunduğu makamlarda bir duraksama yaşamaması
ve hallerini güzel görüp olduğu halde kalmamasıdır.
Üstad imam Ebû Bekir b. Fûrek’in şöyle söylediğini işittim:
“İstikâmet kelimesindeki ‘sîn’ harfi, bir şeyi talep etmek için kullanılır.
Buna göre istikâmetin mânası şudur: İstikâmet sahipleri,
Hak Teâlâ’dan, kendilerini tevhid üzere tutmasını, sonra
verdikleri sözü yerine getirmede ve kendilerine çizilen sınırları
(farzları) korumada sürekli muvaffak etmesini istediler.”
Üstadım Ebû Ali Dekkâk’ın (rah) şöyle söylediğini işittim:
“İstikâmetin üç derecesi vardır: Önce işini sağlam yapmak,
sonra onu hakkıyla korumak ve peşinden istikâmet sahibi olmak
gelir. İşin sağlamlığı, nefislerin (ilme uygun) terbiyesiyle
olur. İşi hakkıyla korumak, kalplerin güzel ahlâk ile süslenmesiyle
gerçekleşir. İstikâmet ise, sırların (kalplerin) Hakk’a yaklaşmasıyla
(ve O’nu müşahedesiyle) elde edilir.”
Denilmiştir ki: İstikâmete ancak büyük (kâmil) zatlar güç
yetirebilirler. Çünkü gerçek istikâmet, nefsin alıştığı boş
şeylerden çıkıp kurtulmak, halk içinde yaygın olan alışılmış
âdetleri terketmek ve Allâhü Te‘âlâ’nın huzurunda sıdk ve sadakatle
bulunmaktır. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v), tam
olarak güç yetiremezsiniz, ama istikâmet üzere olmaya gayret
edin”buyurmuştur.
Üstadım Ebû Alî dedi ki: “Şunu bil ki istikâmet, ilâhî keramet
ve ihsanların devamını gerektirir. Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmuştur:
‘Eğer onlar hak yolda istikâmet üzere bulunsalardı,
biz kendilerine bol ve bereketli bir su indirirdik’’
Âyette, ‘Onlara su indirdik’ denilmiyor, ‘su indirirdik’deniliyor.
Bu ifade, istikâmet bulunduğu sürece o işin de sürekli
olacağına işâret etmektedir.”
(İmâm-ı Kuşeyrî, Kuşeyri Risalesi, 411-414.s.)

19Eyl 2015

Hz. Ömer (r.a.) bir orduyu Rum diyarına gönderdi. İçlerinde
Abdullah b. Huzâfe de vardı. Rumlara esir düştü. Krallarına
götürdüler ve: “Bu adam Muhammed (s.a.v.)’in arkadaşlarındandır!”
dediler.
O Rum tağutu, Hz. Abdullah (r.a.)’e: “Sen hristiyan olursan
mülk ve saltanatıma seni ortak yapacağım” dedi. Abdullah
(r.a.): “Eğer bütün mülkünü bana bağışlasan karşılığında
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dîninden bir göz açıp kapayıncaya
kadar ayrıl desen bunu yine yapmam” dedi. Kral, onun ağaca
bağlanmasını emretti ve okçulara: “Ona okları isâbet ettirmeyin
ve her atışta ona hristiyanlığı teklif edin” dedi. Onlar da
öyle yaptılar.
Fakat Abdullah (r.a.) yine reddetti. Daha sonra bir kazana
su koyup kaynattılar. Kral, kazanın içine Abdullah (r.a.)’in
atılmasını emrettiğinde Abdullah (r.a.) ağladı. Bunun üzerine
Kral’a: “Bu adam suya atılmaktan korktuğu için ağlıyor!” dediler.
Kral, Abdullah (r.a.)’e tekrar hristiyan olmasını teklif etti.
Fakat o yine kabul etmedi. Kral: “O halde, kabul etmediğine
göre, seni ağlatan nedir?” diye sordu. Abdullah (r.a.): “Ben
kendi kendime dedim ki, şimdi seni bu kazanın içine atarlar
da biraz sonra ölüp gidersin. Halbuki ben cesedimdeki her
kıl adedince canım olsun ve Allâh (c.c.) için bu suya atılsın
isterdim” dedi.
Bunun üzerine kral ona: “Benim başımı öpmen karşılığında
seni serbest bırakmama ne dersin?” diye sordu. Abdullah
(r.a.): “Beni ve bütün müslüman esirleri serbest bırakırsan
başını öperim” dedi. O da bu şartı kabul etti. Abdullah (r.a.)
kalbinden: “Bu, Allâh (c.c.)’un düşmanlarından birisidir” dedi
ve başını öptü. Kendisi ile beraber bütün müslüman esirleri
bıraktırdı.
Onları (Medine’ye) Hz. Ömer (r.a.)’in huzûruna getirdi ve
hâdiseyi ona anlattı. Hz. Ömer (r.a.): “Her müslümana Abdullah
b. Huzafe’nin başını öpmek görevdir” dedi ve “İşte ben
başlıyorum” diyerek kalktı ve Abdullah’ın başını öptü.
(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, 1.c., 294.s.)

19Eyl 2015

Îkâz: Şifâ Âyetleri, bir defada hepsi okunmak üzere
sabah ve akşam yedişer defa okunacaktır. Hastalığın şiddetine
göre sayı artırılabilir.
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Ve yeşfi sudûra kavmin Mü’mînîn. (Tevbe s. 14)
Veşifâun li-mâ fi’s-sudûr. (Yûnus s. 57)
Yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvenuhu
fihi şifâun li’n-nâs. (Nahl s. 69)
Ve nünezzilü mine’l-kur’âni mâ hüve şifâun ve rahmetün
li’l-Mü’mînîn. (İsra s. 82)
Ve izâ meridtü fe-hüve yeşfin. (Şuarâ s. 80)
Gul hüve li’llezîne âmenû hüden ve şifâ’en. (Fussilet
s. 44)
ŞİFÂ DUÂLARI-1
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Bismillah! erkîke, Allâhü yeşfike, ezhibi’l-be’se,
Râbbe’n-nâsi, ve’şfi, ente’ş-şâfi, lâ-şifâe illâ şifâuke,
şifâen lâ-yuğâdiru sekamen. Âmîn. Bi-rahmetike yâ
erhame’r-râhimîn. Min külli şey’in yü’zîke ve min külli ‘aynin
ve hâsidin, Allâhü yeşfîk.
ŞİFÂ DUÂLARI-2
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Bi-hakki enzelnâhu ve bi-hakki nezele, ezhibi’l-be’se
Râbbe’n-nasi ‘annî, i’şfi ente’ş-şâfi’ lâ-şifâe illâ şifâuke i’şfi
şifâ’.
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoglu {k.s), Duâlar ve Zikirler)
ŞİFÂ İÇİN OKUNACAK SALAVAT-I ŞERİFE
Allâhümme sallı ‘alâ seyyidinâ, Muhammedin tıb-bül
gulübi ve devâihâ ve âfiyetül ebdâni ve şifâihâ ve nûrul
ebsâri ve ziyâihâ ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ve bârik ve sellim.
Bu salevâtın hasta ve yakınları tarafından bol bol
okunması tavsiye edilmiştir.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 207-211.s.)

18Eyl 2015

Abdullah el-Kalansî buyurdular:
Bir seferimde bir gemiye bindim. Şiddetli bir rüzgâr çıktı.
Gemi ehli, duâve adaklarla meşgul olmaya başladılar. Bana da
adakta bulunmaya işâret ettiler. Ben onlara;
-”Ben dünyadan tecrit olunmuş (hiçbir şeyi olmayan) bir
kimseyim! Benim nezredecek hiçbir şeyim yok!” dedim.
Fakat onlar daha da üzerime gelmeye başladılar.
(-”Bu fırtınadan kurtulmak için bir şeyler adak et!” dediler.)
Ben de; -”Eğer Allâhü Te‘âlâ hazretleri, beni bu fırtınada boğulmaktan
kurtarırsa; fil eti yemeyeceğim!” dedim.
Gemidekiler (daha kızdılar ve bana);
-”Fil etini yiyen kim? Kim fil eti yiyor ki bir de kalkmış kendini
fil etinden alıkoyuyorsun! Fil etini yemeyeceğine dair nezrediyorsun?”
dediler. Ben onlar;
-”Hatırıma bu geldi!” dedim.
(Gemi parçalanıp battı) Allâhü Te‘âlâ hazretleri, (gemide
arkadaşlardan) bir cemaat ile birlikte beni de boğulmaktan kurtardı.
Sahile çıktık.
Günler geçti. Yiyecek bir şey bulamadık. Bir fîl yavrusu gördük.
Arkadaşlarım onu yakalayıp öldürdüler. (Açlıktan ölmemek
için zaruret hâlinde) onun etinden yediler. Ben yemedim. Gemide
yapmış olduğum nezrime (adak) ve ahdime sâdık kaldım.
Arkadaşlarımın ısrarlarına aldırmadım. Sonra arkadaşlarım
(karınlarının doymalarının vermiş olduğu ağırlıkla) uyudular.
O yavrunun annesi geldi. Fil, yavrusunun kemiklerini gördü.
O cemaatin hepsini teker teker kokladı. Kimden yavrusunun
kokusunu bulduysa onu parçalayıp helak etti.
Sonra bana geldi. Beni kokladı. Benden yavrusunun kokusunu
görmedi. Bana sırtını döndü. Ve sırtına binmemi işâret
etti. Ben de onun sırtına bindim. Seher vakti bir cemaat ile karşılaştım.
Onlar beni alıp evlerine götürdüler. Beni misafir ettiler.
Bana; -”Filin seni alıp getirdiği yerden buraya kadar; tam sekiz
günlük mesafedir. Sen (filin sırtında) bunu bir gecede katettin,”
dediler.
(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan Tefsiri, c. 6 s. 634-635)