Arşiv

23Kas 2017

Peygamberimiz’in (s.a.v) muhterem hanımlarından Medîne’de bulunan Yahûdîlerin Benî Kureyzâ kabîlesindendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 626 senesinde Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin üzerine yürüdü. Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin bulunduğu kale, Müslümanların eline geçti. İçinde bulunan Yahûdîler malları, mülkleri, çocukları ve kadınları ile birlikte ganîmet olarak alındılar. Benî Kureyzâ’dan alınan savaş ganîmetleri ve esirleri Müslümanlar arasında İslâm dînine uygun bir şekilde taksim edildi. Reyhâne (r.anha) da savaş esirleri arasında bulunuyordu. Ganîmetler taksim edilip, sıra esirlere gelmişti. Reyhâne (r.anha) da Peygamberimiz (s.a.v.)’in hissesine düşmüştü. O zaman Yahûdîlik dînine inanan Reyhâne (r.anha)’yı dilerse Müslüman olmak husûsunda serbest bırakmışlardı. O da; “Ben kendi dînimde kalmak istiyorum.” diye Peygamberimize (s.a.v.) arz etmişti. Peygamberimiz, bu hareket ve davranışıyla, İslâm dînine girmek için zorlamak yoktur, hükmünü bizzât kendileri tatbik etmişlerdir. Efendimiz (s.a.v.), daha sonra Reyhâne (r.anha)’ya şöyle buyurdular: “Sen Allâhu Teâlâ’nın ve O’nun Resûlü’nün yolunu tutmak ister misin? Ben böyle uygun görüyorum.” Reyhâne (r.anha) da: “Evet.” deyince Efendimiz (s.a.v.) bu davranışından sonra onu âzâd ettiler. Mehirlerini vererek, nikâhına aldılar. Ayrı bir ev açarak hanımları arasına koydular. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ilk hanımı Hazret-i Hatice’dir. Diğer evlenmelerinin hepsini Hazret-i Aişe’yi nikâhladıktan sonra yaptı. Bunların hepsi dînî, siyâsî veya merhamet ve ihsân ederek yapılan evlenmelerdir. Nitekim Reyhâne (r.anha) ile olan evlenme de böyledir. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Bütün zevcelerimle evliliklerim ve kızlarımı evlendirmem, hepsi Cebrâil’in (a.s.) Allâhu Teâlâdan getirdiği izinle olmuştur.” Reyhâne (r.anha); sâkin, temiz karaktere sâhip, yumuşak huylu bir hanımefendiydi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den önce vefât ettiği için naklettiği hadîs-i şerîf yoktur.

(Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt’in Fazileti, Misvak Neşriyat, s.112-114)

22Kas 2017

Araştırmalar orucun, bazı hastalıkların tedavisine yardımcı olduğunu göstermiştir. Oruçluyken sinirli veya agresif olunacak varsayımı doğru değildir. Amerika’da bazı merkezlerde stres ve depresyonla başa çıkma yöntemi olarak oruçtan faydalanılmaktadır. Modern tıbbın oruca bakışı Hipokrat zamanına dayanmakta ve aslında oruç tutmanın faydaları bilimsel olarak asırlardır kabul edilmektedir. Hipokrat daha sağlıklı olmak için, bugüne kadar gelmiş birçok din de ruhu temizlemek için oruç tutmayı önermiştir. Unutulmaması gereken bir konu ise; hangi sebeple tutulursa tutulsun, oruç tutan kişinin sağlıklı olması şart koşulmuştur. İslâmiyet ay takvimini kullandığı için her yıl 11 gün, miladi takvime oranla hızlı hareket eder, bu sebeple 33 yıllık bir döngüyle Ramazan ayının tutulduğu mevsim değişiklik gösterir. Güneşin doğuşu ve batışı ekvatorda 12 saat iken, yaz aylarında 64 derece enlemde 22 saate kadar artabilmektedir. Dolayısı ile orucun etkilerini bir bölge veya mevsim için sabit tutmak imkansızdır. Standart olarak yorum yapılamasa da sağlık açısından tüm mevsim ve saatleri içine alan bölgelerden çok çeşitli bilimsel araştırmalar yayınlanmıştır. Oruç tutmanın sağlık açısından etkilerini araştıran birçok bilimsel makale incelendiğinde, sağlıklı bireylerde zarar vermek şöyle dursun, oruç tutmanın birçok faydaları gösterilmiştir. Amerikan Endokrinoloji Dergisi’nden İskandinav Romatoloji Dergisi’ne kadar birçok kaynak, orucun etkilerini incelemiştir. Bazı yayınlara göz atacak olursak; lupus, artrit, sedef, egzama, ülseratif kolit, Crohn hastalığı ve bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıkların tedavisi için oruç tutmanın faydaları hep olumlu olarak sunulmaktadır. Oruçluyken sinirli olduğunu belirten bireyler olduğu gibi, aslında Amerika’da bazı merkezlerde stres ve depresyon ile başa çıkma tedavisi olarak oruç kullanılmaktadır.

(Dr. Halit Yerebakan, www.sabah.com.tr/saglik/2014/06/30/depresyonun-ilaci-oruc)

21Kas 2017

İmâm-ı Azam Ebû Hanife (r.a.) şöyle demiştir: “İçlerinde hadîsle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar salâh içersindedirler. Ne zaman ilmi, hadisin dışında ararlarsa o zaman bozulurlar! Allah’ın dîniyle ilgili bir konuda şahsî görüşünüze göre hüküm vermekten sakınınız, sünnete tâbî olunuz. Kim sünnetten ayrılırsa sapıtır.” İmâm Şâfiî (r.a.) de şöyle demiştir: “Resûlullah (s.a.v.)’den bir hadîs rivâyet ettiğim halde, o hadisten başka bir hükme varırsam, beni hangi gökyüzü gölgelendirir, hangi yeryüzü beni taşır!” Bir gün İmâm Şâfiî (r.a.) bir hadis rivâyet eder. Buhârî’nin şeyhlerinden el-Humeydî: “Bu hadîsi kabul ediyor musun?” der. İmâm Şâfiî (r.a.): “Sen beni belimde zünnarla kiliseden çıkarken mi gördün (ben müslüman değil miyim) ki Resûlullah (s.a.v.)’in bir hadisini duyup da onu kabul etmeyeyim?” cevabını verir. İmâm Mâlik (r.a.)’in sünnetle ilgili şu benzetmesi ne kadar güzeldir: “Sünnetler Nûh’un gemisidir; kim o gemiye binerse kurtulur, kim binmezse boğulur.” İmâm Ahmed b. Hanbel (r.a.) de şöyle demiştir: “Kim Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsini reddederse, o kimsenin helak olmasına ramak kalmıştır.” Bu sözlerin tek bir nokta üzerinde durduğunu görüyoruz, o da: Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetine sarılmanın zarûri oluşur. Kim sünneti öğrenir de onunla amel ederse, onun kazançlı ve kurtuluşa eren kimselerden olduğu, her kim de sünnetten yüz çevirirse, bunun hüsrân ve doğru yoldan ayrılma alâmeti olduğudur. Müslümanın kalbinde ve aklında -onların ilimde imâm olduklarına inanması yanında- bütün hak mezhep imâmlarına karşı böyle bir düşünce yerleşirse, o takdirde o kimsenin; her biri sünnete yaklaşmak için gayret sarfetmiş olmakla birlikte o imâmların şer’î hükümlerde niçin ihtilâf ettiklerini araştırmasında bir mahzûr yoktur.

(Muhammed Avvame, İmâmların Fıkhi İhtilaflarında Hadislerin Rolü, s. 19-21)

20Kas 2017

Süfyan es-Sevrî şöyle diyordu: «Tevazu göstermeyen zahit meyvesiz ağaca benzer, kendini küçük görmeyen başkaları katında yükselmez.» Abdullah b. Ömer (r.a.) sofrasından cüzzamlıları, abraşları ve dertlileri kovmaz, gerektiğinde onlarla birlikte yemek yer ve «Alçak gönüllülüğün başı, nefsânî hazza, desinler duygusuna kapılmadan meclislerin en düşüğünde bulunmaktır. Kişi bazen Allah’ın bildiği kibri içinde taşımasına rağmen sırf kendisine mütevazi denilsin diye meclislerde ayakkabıların çıkarıldığı bir yerde de oturabilir.» Yine o şöyle diyordu: «Mütevaziliğinin belirtisi halk arasında iyilik ve takva sahibi olarak anılmaktan hoşlanmamandır.» Tevâzunun hakikati, gördüğü herkesi, kendinden iyi zannetmektir. Eğer kendinde, insanların, iyidir, takva sahibidir dediği sıfatlar yoksa, bundan hoşlanmamalıdır. Yûsuf bin Esbât’a (r.a.) tevâzunun gayesi, nihâyeti nedir diye sorulduğunda: «Evinden çıktığında, rastladığın herkesin kendinden iyi olduğunu görmendir» buyurdu. Hasan-ı Basrî’nin (r.a.) şu sözü pek güzeldir: “Evinden çıktığında, rastladığın yaşça senden büyükse, bu benden büyüktür, Allâhu Teâlâ’ya benden önce ibâdet etmiştir de. Yaşça senden küçüğüne rastlarsan, bu benden iyidir, ben ondan önce günâh işlemeye başladım de. Akranına rastlarsan, bu benden daha iyidir, bende olanları ben bilirim, ama onda olanları bilmem de. Ebû Yezîd’e, insan ne zaman mütevazi olur denildiğinde: «Kendinde bir makam görmediği ve insanlar içinde kendinden kötü kimseyi görmediği zaman» cevâbını verdi. Hukemâdan birine, kıskanılmayan bir ni’met ve sahibine acındırmayan bir belâ biliyor musun? dediklerinde: «Evet, biliyorum. Kıskanılmayan ni’met tevazu, sahibine acındırmayan belâ ise, kibirdir» dedi.

(İmâm Şarani,Selef-i Sâlihînin Ahlâkı ve Hikmetli Sözleri, s.389, Muhammed b. Ebûbekir, Şiratü’l İslâm Tercümesi, s.379)

19Kas 2017

Günümüzde dini ilimler alanında, tam mânâsıyla yetişmiş ilim adamı sayısının fazla olmaması sünnete sarılmaya önemli bir engeldir. “Allah ilmi, insanlara lütfettikten sonra onu (hafızalardan) çekip almaz, ilmi, ulemâyı almak suretiyle kaldırır” (Buhâri) hadîsinin devamında, âlimlerin eksileceğinden onların yerine câhillerin önder kabul edileceğinden söz edilir. Gerçek mânâda ilim adamının eksildiği sebebiyle meselelerin çözümünde ve insanlara izahında yetersiz kalınmaktadır. Bundan daha vahimi, aklına estiği gibi konuşanlar artmış, dinin kaynaklarına dayanmayan şahsî görüşler İslâm adına takdim edilir olmuştur. Diğer yandan ilim ile meşgul olanların kötü örnek olması da sünnete yönelik engellerin temelindeki önemli bir etkendir. Halk, kendilerinden daha bilgili olanları örnek alır. Meselâ, ilim adamlarının yanlış davranışlar ve sünnet karşıtları karşısında susmaları kötü gidişatı kolaylaştıran ve onu tabii gösteren bir anlayışa sebep olur. Aynı şekilde ilimle meşgul olanların İlmî olmayan bir tavır göstererek konuları iyice araştırmadan görüş belirtmeleri, toplumun din anlayışında karmaşaya sebep olmaktadır. İlimle meşgul olan bazı kişilerin kendilerini her konuda konuşmaya yetkili görmeleri de bir başka etkendir. Hatta bu kimseler Sünneti, kendi koydukları kurallara uygunsa kabul etmişler, sünnet onlara ters düştüğünde ise sünneti reddetmişlerdir. İlim adamı olarak bilinen ancak iyi yetişmemiş bir kimsenin zorda kaldığı zaman kendi aklına göre konuşması, önemli bir engeldir. Hz. Ömer (r.a.), şu sözüyle onları tanımlamıştır: “Kaynaklara dayanmadan görüş belirtenler, sünnetlerin düşmanıdır, sünneti muhafaza onlara güç geldi, anlamak da ellerinden kaçtı. Onlar, kendilerine soru sorulduğunda “bilmiyorum” demekten utandılar, sünnetleri kendi görüşlerine göre söylediler, onlardan kaçın. Çünkü onların kendileri sapmış ve başkalarını da saptırmışlardır.”

(Beğavi) (Doç. Dr. Aynur Uraler, Sünnete Uymanın Engelleri)

 

18Kas 2017

Söylemesi günah olan şeyi dinlemek de günahtır. “Dinleyen söyleyenin ortağıdır.” buyuruldu. (Ahmed b. Yahya) Söz günah ise, söyleyen de dinleyen de günahta ortak olur. Söz iyi ise, iyilikte ortak olurlar. Oyun ve çalgı âletinden çıkan ses, nefsin ve şeytânın lezzet aldığı seslerdir. Saz, zurna, davul, tanbur, kopuz, cenk, kanun, ney ve diğer çalgı âletlerini dinlemek caiz değildir. Bunun gibi kulaklarını yalan, gıybet ve kötü söz dinlemekten de sakınmalıdır. Kulaklarını tegannî yani nağme ile yapılan zikir ve tegannî ile okunan Kur’ân-ı Kerîm ve şiirlerden korumalıdır. Zira bunları dinlemek caiz değildir. Böyle günah olan şeyleri dinlemek, kulakla günah işlemek olduğu gibi, tecvid üzere Kur’ân-ı Kerîm okunduğu zaman dinlemek, doğru söz, ders, dini mesele, vaaz, nasihat gibi hayırlı sözleri dinlemek kulak ile ibâdet etmektir. İbn Ebi’d-Dünya, Vehb bin Verd’den bildirdi ki, “Bir kimse ruhunu teslim ettiği zaman, kâtip melekleri ona görünür. O kimse ilim meclisine gidip, güzel ve iyi sözler dinlemiş ise, melekler ona derler ki, Ey mü’min, Allâhu Teâlâ sana rahmet eylesin. Bizi güzel meclislere getirip, iyi sözler işittirdin ve nice sâlih amellerde bizleri bulundurdun. Allâhu Teâlâ sana iyi karşılıklar ve büyük sevaplar versin. O kimse böyle değilse, yaramaz sözler dinlemiş ve hayırsız meclislere gidip bulunmuşsa, melekler ona derler ki, Allâhu Teâlâ sana iyi karşılık vermesin. Bizi yaramaz meclislere, toplantılara getirip, günahlarda bulundurdun. Çirkin ve kötü sözleri bize işittirdin. Allâhu Teâlâ sana iyilik ve sevap vermesin. Bize eziyet ettirdin.” Nasihat ve ibret kabul eden akıl sahiplerine bundan büyük ibret ve nasihat olmaz.

(Kadızâde Ahmet, Birgivî Vasiyetnamesi Kadzâde Şerhi, s.182)

17Kas 2017

Cenab-ı Hakk âyeti kerimede şöyle buyurmaktadır: “Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir.” (Taha s. 5) Bu ve benzeri âyetlerdeki Cenab-ı Hakk’ın Arşa istiva etmesini, O’nun (c.c.) mekandan münezzeh olmasına zıt olarak anlamamak gerekir. İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.) buyuruyor ki: “Allâhu Teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. Eğer Allah bir yerde yerleşip mekân tutmaya muhtaç olsaydı, âlemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. Hâlbuki Yüce Allah bundan münezzehtir.” (İmâm Ebû Hanîfe, el-Vasıyye) İmâm eş-Şâfi’î (r.a.), el-Fıkhu’l-Ekber (s. 17) isimli eserde şöyle der: “Eğer “Allâhu Teâlâ, “Rahman Arş’a istiva etmiştir” buyurmuştur” denirse şöyle cevap verilir: “Bu âyetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapmamalı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır. Çünkü kişi ilimde rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, Allâhu Teâlâ’nın sıfatları hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir. Allâhu Teâlâ’yı hiçbir mekân ihata edemez. O’nun üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son noktalara sahip olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ s. 11) İbn Hâcer el-Askâlânî, İmâm Malik (r.a.)’in şöyle dediğini nakleder: (Arş, Allâhu teâlânın istikrâr yeri değildir.)” (Fethu’l-Bârî) İmâm Zeynelabidin Ali bin Hüseyin (r. anhuma) şöyle demiştir: “Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Sen Allâh’sın. Senden başka bir İlâh yoktur. Seni mekân kuşatmaz. Sen hissedilmez ve dokunulmazsın” Hz. Ali (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, kendisine “eynellah= Allah nerededir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Nerede?” sorusunun ihtiva ettiği yeri) yaratan Allah için “Nerede?” sorusu sorulur mu?”

(Kitabu kavafili’l-cariye, s.2)

16Kas 2017

İmâm Evzaî (r.h.) Hazretleri buyurdu: “Kul, dünyâdaki her ânından kıyamette hesâb ve sorguya çekilecek. Hem de gün gün, saat saat. Bu durumda, Allâhü Teâlâ Hazretlerini anmadığı bir an karşısına çıkınca, pişman olur ve kendini parçalamak ister.” “Bizim, hayatlarına yetiştiğimiz insanlar şöyleydi: Gece uykusundan en erken uyanırlar, sabah namazını vaktinde kılarlar, sonra bir müddet âhiret işlerini, akıbetlerinin (sonlarının) ne olacağını düşünürlerdi.
Bundan sonra kendilerini fıkıh (dînî bilgileri) öğrenmeye ve Kur’ân-ı kerîm okumaya verirlerdi.”
Hace Muhammed Bakibillah (k.s.) Hazretleri, bedenen zayıf olup, dâima abdestli olmaya, daha çok ibâdet ve tâat yapmaya uğraşırdı. Yatsı namazından sonra odasına döner bir mikdâr murakabe ile meşgul olur, âzalarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rekat namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğu böyle geçerdi.“Muhammed Şeybânî (r.h.) Hazretleri, her gecenin üçte birinde
yatar, üçte birinde namaz kılar, diğer üçte birinde de talebesine ilim öğretirdi.” Ebü’l-Hayr Farukî Hazretleri
Delâilü’l Hayratın başna tavsiyeleri yazdı: “Seher vaktinde uyanık olup, teheccüd namazı kılmalıdır.
Sonra bir müddet Allâhü Teâlâ Hazretlerini zikretmeli, havanın ağarmaya başladığı vakitte ise (camide)sabah namazını kılmalıdır. Bundan sonra İmâm Rabbânî Hazretlerinin Mektûbât’ını, Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevî’sini,İmâm Gazâlî Hazretlerinin İhyâu Ulûmiddîn’ini, Molla Câmî’nin Nefehât’ını Ve İmâm Birgivî’nin Tarîkat Muhammediye’sini mütâlâa etmelidir. Yemek yedikten sonra bir müddet kaylule yapmalıdır.
Sonra bir miktâr zikirle meşgul olmalı. Her gün en az altı sahife Kur’ân-i kerîm okumalıdır.
Her talebe planlı ve programlı bir şekilde bu işleri zevkle yerine getirmelidir.”

(Ömer Faruk Hilmi, Sâlihlerin Menkıbeleri, s.70)

15Kas 2017

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.
Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm.
Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rah-meh.
Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.
Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘me-lûn.
Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.
Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyen.
Selâmün ‘aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.
Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.
Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ
Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.
Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.
Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehümâ min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.
Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.
Selâmün hiye hattâ matla‘i’l-fecr.
SAFER AYI DUÂSI
“Allâhümme bârik fî şehri’s-saferi va’htim le-nâ bi’s-sa‘â-deti ve’z-zafer.”
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.33-36)

14Kas 2017

“Hayır te’sîsleri, mevlid âyinleri ve dîn uğrunda büyük hizmetleri ile meşhûr olan Selçuklu hükümdârı Muzafferüddîn Gökböri’nin Erbil’de kurduğu hayır kurumları zamanına göre çok ileriydi. Bu konuda İbn-i Hallikân şöyle der: Hayır işlerinde hiçbir kimseden duyulmadık güzel hareketleri vardı. Her gün şehrin çeşitli yerlerinde muhtaçlara ekmek dağıtırdı. Bir yerden geldiği zaman evinin yanında toplanmış olan muhtâçları yanına çağırır, yaz ve kış mevsimine göre onlara para keseleri verir, kesenin içindeki paralar arasında bir iki veya daha fazla altın bulunurdu. Kötürümler ve körler için dört ev kurmuş bu evleri bu kişilerle doldurmuş, onlara ihtiyâçları olan şeyleri tahsîs etmişti. Her pazartesi ve perşembe günleri bu kişileri ziyâret eder ve onların hallerini sorardı. Onlara lâtife yapar, gönüllerini alırdı. Dul kadınlar, yetim çocuklar, sokakta bırakılmış süt çocukları için de evler yaptırmıştı. Bu süt çocukları için süt anaları tutmuş, bu evler için tahsîsatlar ayırmıştı. Her zaman buralarda oturanların durumunu kontrol eder, tahsisattan ayrı olarak onlara nafaka dağıtırdı. Yine şehirde kendisi tarafından yaptırılan hastahâneyi ziyâret eder, her hastanın başında durup gecesinin nasıl geçtiğini, nasıl olduğunu ve ne istediğini sorardı. Misâfirler için de ayrı bir ev (dârü’z-ziyâfe) inşâ ettirmişti. Dışardan gelen ilim adamları, fakîrler, sûfîler ve başkaları burada kalırdı. Buranın da özel tahsîsatı vardı. Burada kalanlardan biri, yola çıkacak olursa, yanına yiyecek ve diğer ihtiyâçları verilirdi.
Sibt bin el-Cevzî bunları anlattıktan sonra, “Erbil’de biri, bana O’nun senede mevlid için 300.000, hânkâhlar için 200.000 dârü’z-ziyâfe için 100.000, esirleri kurtarmak için 100.000, Hicâz için 300.000 dînar harcadığını söyledi.” der.”
(Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.334)