Arşiv

15Eyl 2015

Nebî (s.a.v.) yemek yedikten, suyumuzu içtikten sonra
Allâh tarafından verilen bu nimetleri anarak, bunların bizlere
devamlı gelmesi için Allâh’a hamd ü sena edip, şükür
dileğinde bulunmamızı emretmiştir. Bir kimse, yiyip içtikten
sonra Allâh’a şükür ve hamdde bulunmadan kalkıp giderse,
bu kimse otlak hayvanlarına benzer. Anne ye baba çocuklarına
Allâh’a hamd etmeyi öğretmelidirler. “Elhamdülillah”
demeye çocuklarını alıştırmalıdırlar: Çocuğun, bu sözleri
bir vakit için olsa dahi ihmal etmemesine dikkat etmelidir.
“Bir kimse yemek yedikten sonra, ‘Bu yemeği
bana yediren, kazanma ve çâre gücüm olmadan bu
rızkı bana gönderen Allâh’a hamdler olsun’ diye duâ
ederse, Hakk Te‘âlâ o kimsenin daha önceden işlemiş
olduğu suçları affeder.” (İbn-i Mace) “Hakk Te‘âlâ yediği
bir lokma ve içtiği bir yudum sudan sonra kendisine
hamd eden kulundan hoşnud kalır.” (Müslim)
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz kendi kendine, ekmek,
et, koruk, hurma, şerbet nimetlerini sayarak her iki gözü
yaşarmış ve: “Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki,
Kıyâmet gününde bu yediklerinizden sorguya çekileceksiniz”
buyurmuşlardır. Efendimiz (s.a.v.)’in bu sözleri
orada bulunanların, gözünde büyümüş olduğundan
Efendimiz (s.a.v.) Ashâbına: “Bu gibi saydığım şeylere
ellerinizle dokundunuz mu, bismillah deyiniz. Karnınız
doyduktan sonra, (Elhamdülilahillezi eşbeanâ ve
ename aleynâ) söyleyiniz. Bu, bu nimetleri karşılar”
buyurmuşlar. (Taberânî)
“Yemeğini yiyip doyan, suyunu içip kanan bir kimse,
‘Bana bu yemeği yedirene, karnımı doyurana, suyumu
kana kana içirene hamdler olsun’, diye Allâh’ına
duâ ederse, annesinden temiz doğduğu gün gibi bütün
suçlarından temizlenmiş olur.” (Ebû Ya’la)
(İmâm-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 16.c., 449-451.s.)

14Eyl 2015

İnsanı meydana getiren en küçük unsurlardan yumurtanın
ve spermin oluşumları sırasında ve buluşmalarına
kadar geçen süre içinde yaşananlar birer mûcizedir. Bu iki
hücrenin birleşmesinden sonra meydana gelen değişimler,
kadının bedeninde yapılan son derece kapsamlı hazırlıklar
ise, bizi başka mûcizevi olaylarla karşılaştıracaktır. Bunlar
hiç şüphesiz yaratıcının kudret nişânelerindendir.
Sperm tarafından döllenen yumurta, günler, hatta saatler
geçtikçe bölünür ve çok büyük bir hızla büyür. Bebeğin
anne karnında gerçekleşen bu embriyolojik gelişiminin üç
farklı evrede gerçekleştiği bugün bilinmektedir. Ancak uzun
yıllar süren araştırmalar neticesinde, günümüz teknolojisi
ile ulaşabildiğimiz bu bilgi bundan 1400 yıl önce Kur’ân’da
haber verilmiştir. Bu bilimsel gerçek bir âyette şöyle bildirilmektedir:
“… Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde,
bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp)
yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allâh budur, mülk
O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl
çevriliyorsunuz?” (Zümer s. 6)
Dikkat edilirse, âyette, insanın anne karnında, birinden
diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine dikkat
çekilmektedir. Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin
anne karnındaki embriyolojik gelişiminin tam âyette
bildirildiği gibi üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulan
bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler arasında
yer alır. Örneğin, embriyoloji hakkında temel başvuru
kitaplarından biri olan Basic Human Embryology isimli kaynakta
bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
“Rahimdeki hayat 3 evreden oluşur; pre-embriyonik (ilk
2.5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar) ve fetal
(8. haftadan doğuma kadar).”
(insaninyaratilisi.imanisiteler.com)

13Eyl 2015

Yemîn yalnızca Allâh (c.c.)’a yapılır. Çünkü Allâh (c.c.)’un
isminden başka bir şey ile yemîn etmek gizli şirktendir. (Çocuğumun
üzerine yemin ederim vs. gibi sözler buna örnektir)
İbn-i Ömer (r.a.) dedi ki:
“Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu duydum: “Kim
Allâh’tan başkası ile yemîn ederse şirk etmiş olur.” el-
Mesâbîh’in şerhinde bu şöyle tefsîr edildi: Bunun anlamı, kim
Allâh (c.c.)’den başkasıyla -ta’zîmine inanarak- yemîn ederse
o yemîn ettiği şeyi ta‘zîm bâbında Allâh (c.c.)’a ortak etmiş
olur. Ta‘zîm kasdı yoksa bunda bir sakınca yoktur.
İbn-i Mes‘ûd (r.a.)’den: “Allâh’ın adı ile, yalan yere yemîn
etmem, Allâh’tan başkasıyla doğru yemîn etmemden benim
için daha sevimlidir.” (el-Bezzazî)
Allâh’ın Nebîsi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ancak
Allâh’ın adı ile yemîn edin! Başkasıyla değil… Allâh’a
yemîn ederken de mutlaka doğru olun!”
er-Râzî dedi ki: “Hayatım hakkı için, hayatın hakkı için”
diye yemîn edenler hakkında küfürden korkarım. Halk bu
yemîni bilmeyerek yapıyor. Eğer böyle olmasaydı o bir şirktir,
derdim. Çünkü Allâh’tan başkasıyla yemîn yapılmaz.
İslâmdan berî olduğuna da yemîn etmez. Ya‘ni: “Eğer ben
şunu yaparsam İslâmdan berî olayım.” demez.
Peygamberimiz (s.a.v.): “Kim ben İslâmdan berîyim derse,
eğer yalan söylüyorsa o dediği gibidir. Şâyet doğru
söylüyorsa İslâma kat‘iyyen sâlim olarak dönmez.”
Kişi iyice düşünmeden, ölçüp tartmadan, akıl ve mantık
süzgecinden geçirmeden söz söylemesin. Lüzûmsuz konuşmalarda
bulunmasın.
Yalan yemîne gelince: Peygamberimiz (s.a.v.) bunu
keffâreti olmayan büyük günâhlardan saymıştır. Hadîsde:
“Kimse sözünde bir sivrisinek kanadı kadar yalan ve şüphe
ihtimâli dahi olsa yemîn etmez. Ederse mutlakâ bu, kalbinde
(Kıyâmete kadar) siyah bir nokta olur.” Dolayısıyla müslümân
yalan yere yemîn etmez, Allâh’tan başkası üzerine yemîn etmez.
(Seyyid Alizâde, Şir‘atü’l İslâm, 475.s.)

12Eyl 2015

Geceleyin, özellikle gecenin sonunda kılınan, Peygamber
(s.a.v) Efendimiz’in sürekli devam ettiği ve bizlere tavsiye ettiği
bir namazdır. En azı 2, ortası 8, en çoğu 12 rekâttır. Bu
namazın sevabının haddi hudûdu yoktur. (Hz. Sâmi (k.s.) en
az 4 kılınmasını tavsiye buyurmuştur.) Allâh (c.c.) teheccüd
namazı kılanlar hakkında Secde suresi 17. Âyette: “Artık
yaptıklarına bir karşılık olarak onlar için gözler aydınlığı
nice (nimetlerin) saklandığı hiç kimse bilmez” buyuruyor.
Peygamberimiz (s.a.v.)’de Sahih-i Müslim’de geçen
bir hadîsi şerîfte: “Gece namazına devam ediniz çünkü
gece namazı sizden önceki sâlih kulların devam ettiği
bir namazdır, sizi Rabbinize yaklaştırır, günâhların affına
sebeptir ve insanın nefsini günahlarından uzaklaştırır”
buyurmuşlardır. Yine başka bir hadîsi şerîfte: “Farzlardan
sonra en fazîletli namaz, gece kılınan teheccüd namazıdır”
buyurmuşlardır. (Müslim)
Teheccüd namazına kalkmak Allâh (c.c.)’a yakın olanların
amelleridir. Gece kılınan bir namazın teheccüd namazı
olması için uyuyup tekrar kalkmalıdır. Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz şöyle buyurdular: “Göklere götürüldüğüm gece
Rabbim bana beş şeyi tavsiye etti. Buyurdu ki: kalbini
dünyaya bağlama çünkü seni onun için yaratmadım.
Sevgin benimle olsun çünkü bana geleceksin. Teheccüde
kalk, çünkü kurtuluş gece kalkmakla elde edilir. Cenneti
istemekte çok gayretli ol ve insanlara bel bağlama
çünkü onların elinde bir şey yoktur.”
Her gece teheccüd namazı kılmalıdır. Her gece kılınamazsa
haftada bir kılınmalıdır. Haftada bir kılınmazsa ayda
bir kılınmalıdır. Ayda bir kılınmazsa senede bir kılınmalıdır.
Senede bir kılınmazsa ömürde bir defa kılınmalıdır.
Başka bir hadîs-i şerîfde: “Selâmı yayar, açları doyurur,
sıla-i rahimde bulunur, geceleri herkes uyurken namaz
kılarsanız, selâmetle Cennete girersiniz” (Tirmizî) buyurulmuştur.
(Muhammed Aleaddin, el-Hediyyetü’l-Alâiyye, 263-780.s.)

11Eyl 2015

İcâzet, zahirî din ilimlerinde veyâ tasavvuf-tarikat sahasında
olur. Bir kimsenin gerçekten din âlimi yahut tarikat şeyhi
olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icâzetname bulunması
icap eder. Her iki ilim dalı da kaynağını Resûlullâh (s.a.v.)
Efendimiz’den alırlar.
İcâzeti; tabiatiyle icazetli bir âlim verebilir. Böyle bir âlimin
derslerine yeterli müddet devâm eden talebe başarı gösterir
ve yetinirse ya kendi isteğiyle yahut onun istemesine lüzum
kalmadan bizzat hocası, liyakata ehliyet kazandığı için icazet
verir. Tarikatlarda da bir kimseye şeyhlik yâhud halîfelik ancak
icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icâzet ya bütün ilimler, yahut
sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek
mevzuda, meselâ sadece hadîs okutabilmek veyâ muayyen bir
kitabı okutabilmek mevzuunda icazetname vermişlerdir.
Bilindiği gibi İslâmî ilimler ve faaliyetler iki ana bölüme ayrılır:
Zahirî ilimler ki bunlar medreselerde din uleması, fakihler,
müderrisler tarafından ilim talebelerine okutulur. İkincisi:
Ahlâka, tasavvufa ait ilimler hakîki tarikatler vasıtasıyla şeyhler
tarafından öğretilir. Birinci ilimlerde söz, ikinci ilimlerde hal (tavır,
hareket, yaşayış) esastır. Bir kimsenin gerçekten din âlimi
yahut tarikat şeyhi olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icazetname
bulunması icâp eder.
Ehl-i sünnet müslümanlığının bozulmadan, devâm edebilmesi
için şer’i ve tasavvufî (zahirî ve bâtınî) ilimlerin mutlaka
icazetli ulema ve şeyhler tarafından ümmete öğretilmesi gereklidir.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bu yana icazetli âlimler
İslâmiyeti iki yolla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırmışlardır:
1- Talebe yetiştirerek, kendileri gibi icâzetli âlimler bırakarak.
2- Kitap yazarak. Tarikat büyükleri de yerlerine geçecek
şeyhler, halîfeler yetiştirdikleri gibi, İslâmî eserler de vermişlerdir.
Bu sûretle, yâni icazet silsilesiyle İslâmiyette bir kopukluk,
herhangi bir sapma olmaksızın, yegâne Hakk din dünyâya
indirildiği zamândan günümüze kadar ilk sâfiyetiyle devâm etmektedir.
Bu mukaddes emanetin bekçileri icazetli ulema ve
meşayihtir. (İmâm Zehebî, Büyük Günâhlar Ekbölüm, 273-275.s.)

10Eyl 2015

Buhârî’de Abdullâh ibn-i Ömer (r.a.) der ki:
“Resûlullâh (s.a.v.), omuzumu tutarak: “Dünyâda
garîbmişsin gibi yâhûd yolcuymuşsun gibi ol!” diye buyurdular.
Sonra: “Ey İbn-i Ömer! Akşama kavuştuğunda
sabaha çıkacağına, sabaha kavuştuğunda da akşama çıkacağına
ümidlenme. Sağlıklı olduğunda, hasta olduğun
zaman için; dünyâ hayatında da âhiretin için hazırlık yap”
buyurdular.
Nebî (s.a.v.), Ebû Zerr (r.a.)’e hitâben şöyle buyurmuştur:
“Sende bulunan ayıplardan dolayı başkalarına atıp tutma.
Senin işlediklerini işleyenlere buğzetme. Çünkü sende
bulunan ayıpları görmeyip de aynı ayıplardan dolayı
başkalarını kötülemen, işlediğin bir suçtan dolayı başkalarına
kızman ayıp olarak sana kâfidir” buyurdular. Sonra
da mübarek elleriyle göğsüme vurarak şunları söylediler:
“Ey Ebâ Zerr! Tedbir gibi akıl, yasaklardan sakınmak
gibi takvâ ve güzel ahlak gibi şeref yoktur.” (Münzirî)
Taberânî’de Muâz (r.a.)’den şöyle rivâyet olundu:
“Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Yâ Resûlullâh! Bana nasîhat et!” dedim:
“Allâh’a, sanki O’nu görüyormuş gibi, ibâdet et.
Kendini ölülerden say, yani kendini ölmüş bil, dünyâya
kalbini kaptırma. Her taşın yanında, her ağacın yanında,
her yerde Allâh’ı zikret. Bir günah işlediğinde hemen peşinden
bir iyilik yap ki ona keffâret olsun. Gizli hataları,
gizli tevbe ile; açıktan işlediğin hataları, açıktan tevbe ile
afvettir.” diye buyurdular.
Buhârî ve Nesâî’de, Enes (r.a.) der ki: “Resûlullâh (s.a.v.)
bir çizgi çektiler: “Bu insandır.” buyurdular. O çizginin yanına
bir çizgi daha çektiler: “Bu da, insanın ecelidir” buyurdular.
İkinci çizgiden uzağa bir çizgi daha çekerek: “Bu da, insanın
arzularıdır.” buyurduktan sonra: “İşte, insan ecelinden
daha uzak arzularına giderken daha yakın olan eceli gelir
ve insan arzularına kavuşmadan ölür” diye buyurdular.”
(Münzirî, Et-Tergîb ve’t-Terhîb)

09Eyl 2015

Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden,
doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine
“Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmiikincisidir.
İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği
olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî
Hazretlerinin hocasıdır.
Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin şefkati ve merhameti
o kadar çok idi ki, bir defâsında Lâhor şehrinde
kıtlık vâki olup, yaşamak güçleşmişti. O günlerde o da,
Lâhor’da bulunuyordu. Hattâ birkaç gün yemek bile yemedi.
Her ne zaman huzûrlarına yemek getirseler; “İnsanlar,
sokaklarda açlıktan can verirken, bizim yememiz insafa
sığmaz” derdi. Getirilen yemeklerin hepsini açlara dağıtırdı.
Lâhor’dan Delhi’ye giderken çok defâ, daha bir-iki
kilometre yol almadan, yaya yürüyen bir zavallıyı görür,
hayvandan inip, onu bindirir, kendisi yaya yürürdü. Hattâ
tanıdıklarından biri bu yaptığını görerek; “Kendisi yaya
gidiyor” demesin diye, tevâzu’undan sarığını başına iyice
geçirerek kendisini belli etmezdi. Şehre yaklaşınca
hâllerini gizlemek niyetiyle, tekrar hayvana binerdi.
Yemek yemede ihtiyâtı o kadar çok idi ki, bir hediye
gelseydi, onu; “Biz hediyeyi geri çevirmeyiz” hadîs-i
şerîfine göre geri çevirmez, ama husûsi işlerine de sarf
etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alır ve fıkıhta
bildirildiği şekilde “Bu daha helâldir ve daha iyidir” hükmü
ile hareket eder ve hediyeyi oraya verirdi. Yemek pişirenin
abdestli olmasını, hattâ huzûr ve safâ sahiplerinden olmasını,
yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünyâ kelâmı söylenmemesini
iyice tenbîh ederdi. “Huzûr ve ihtiyât sâhibi
olmayanın yemeklerinden, bir duman çıkar ki, feyz kapısını
kapatır ve feyzin gelmesine engel olur, feyze vesîle olan
temiz rûhlar, kalb aynasının karşılarında durmazlar” derdi.
(İslâm Alimleri Ansiklopedisi, 16.c., 66-67.s.)

07Eyl 2015

Kabirleri ziyâret birkaç kısımdır.
Birinci kısım: Sâdece ölümü ve âhıreti hatırlamak için
olur. Bunda, sâhiplerini tanımadan sâdece kabirleri görmek
kâfidir. Burada, onlar için af ve mağfiret dilemekten
başka bir maksad yoktur. Bu ise müstehâbdır. Çünkü
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Kabirleri ziyâret ediniz!
Bu ziyâretler, sizlere âhiret gününü hatırlatır” buyurdu.
Şöyle ki; insan bir kabri gördüğü zaman, ölümü ve ölüm
sonrasını hatırlar. Bu ise, insanın ibret ve nasîhat almasına
vesîle olur.
İkinci kısım: Kabirlerin sâhiplerine duâ etmek için
ziyâret etmektir. Bu, Resûlullâh (s.a.v.)’in Bakî kabristanında
bulunanları ziyâret etmesi ile sabittir. Bu, her müslüman
için müstehâbdır.
Üçüncü kısım: Kabir sâhbi velîlerden bir kimse ise bereketlenmek
için olur.
Dördüncü kısım: Kabir sâhibinin hakkını edâ etmek için
olur. Bir kimsede başkasının hakkı varsa, o kimsenin, o
hakkı olan şahsa hem sağlığında hem de vefâtından sonra
iyilik yapması gerekir. Vefâtından sonra o şahsın kabrini
ziyâret etmek bu iyiliklerdendir. Kabri ziyâret etmek meyyite
merhâmet ve acıma ma’nâsını da taşır. Meyyit, kabrinde
bulunduğu müddetçe, dünyâda iken sevdiği bir kimse onu
ziyâret ettiği zaman, bundan sevinir ve teselli bulur.
Resûlullâh (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfte; “Bir kimse, bir
tanıdığının kabrine uğrayıp selâm verse, meyyit (ölü)
onu tanır ve cevap verir. Tanımadığı meyyite selâm verirse,
meyyit sevinir ve cevap verir” buyurdu.
Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: “Nebî (s.a.v.) Baki mezarlığına
çıkıyor ve orada yatan ölülere duâ ediyordu.
Resûlullâh (s.a.v.)’e bu durumu sorduğunda Resûlullâh
(s.a.v.): ‘Ben onlara duâ etmekle emrolundum’ buyurdu.”
(Müslim) (İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-Sikâm fî Ziyâreti Hayri’l-Enâm)

06Eyl 2015

Sefer hâlinde bulunan bir kimse, tâbi bulunduğu şahsın
niyetini, nereye kadar gideceğini bilmediği ve sorusuna da
cevab alamadığı takdirde, üç günlük mesafeye gidinceye
kadar namazlarını tam kılar; ondan sonra kısaltmaya başlar.
İkâmet edenin, kazaya kalan namazları sefere çıkması ile,
misafirin de kazaya kalan namazları ikâmete niyet etmesi
ile değişmez. Onun için ikâmet hâlinde olan bir kimse, sefer
hâlinde kazaya kalmış olan namazlarını ikişer rekat kılacağı
gibi, sefer hâlinde bulunan kimse de, ikâmet zamanında kazaya
kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.
Mukim misafire, misafir de vakit içinde mukime uyabilir.
Şöyle ki: Bir mukimin vakit içinde olsun olmasın, misafire
uyması sahihdir. Misafir iki rekatı kıldıktan sonra selâm
verince, mukim kalkar ve kıraat yapmaksızın namazını tamamlar.
Yanılsa da, bundan dolayı sehiv secdesi yapmaz.
İmam olan misafirin, namazdan önce veya namazdan sonra
cemaata dönerek: “Siz namazınızı tamamlayın, ben misafirim,”
demesi müstahabdır: Misafire gelince: Bu da ancak
vakit içinde mukime uyabilir. Bu halde dört rekatlı bir farz
namazını mukim gibi tam olarak kılar, İmâma vakit içinde
uymakla farz namazı iki rekattan dört rekata dönmüş olur.
Fakat vaktin dışında, yani kendisi misafir iken kazaya kalmış
dört rekatlı bir namazında mukime uyması sahih olmaz.
Çünkü böyle kazaya kalmış namazı, evvelki iki rekat olarak
kararlaşmıştır. Yolculuk veya yağmur sebebi ile iki vakit namazı
bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız hac mevsiminde
Arafat’da öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde ve akşam
ile yatsı namazlarını Müzdelife’de yatsı vaktinde bir arada
cemaatla kılmak caizdir.
(Not: Yolculuğa çıkan kişi uçak ve gemide mutlaka kıbleye
dönerek mümkünse ayakta değilse oturarak; otobüs vb.
araçlarla yolculuk yapan ise elinden geldiği kadar kıbleye
dönerek oturarak namazını kılabilir.)
(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s.177-178)

02Eyl 2015

Dünya genelinden soykırımlardan en büyüklerinden biri
Türklerin anayurdu Doğu Türkistan’da yaşanmaktadır. Burada
bulunan halkın dinlerini yaşamalarına izin verilmediği gibi yargısız
infazlarla nüfus dengesini bozarak ve genç kızları kötü
yola düşürüp nesli bozarak büyük bir zulüm yapılmaktadır.
1949 yılından bugüne Çin’in işgali altındaki Doğu
Türkistan’da uyguladığı zulüm sadece insanları değil, bölgedeki
ekosistemi de hedef almıştır. Tarım Havzası’nda Urumçi’nin
800 km güneydoğusunda yer alan Lop Nur, Çin’in nükleer silahlarını
test ettiği tek bölgedir.
Tesiste, 16 Ekim 1964’te Çin kendi ürettiği ilk atom bombasını
patlatmış, 29 Eylül 1969’da kendi ürettiği ilk hidrojen bombasını
patlatmıştır. 27 Ekim 1966’da, orta menzilli balistik füze
deneyi çerçevesinde, Gansu eyaletindeki Shuangchengzi Füze
Üssü’nden Lop Nur’daki hedefi vurmak üzere 12 tonluk nükleer
başlık taşıyan bir füze fırlatan Çin, bu deneyle yerleşim alanları
üzerinde nükleer başlıklı balistik füze deneyi gerçekleştiren tek
ülke olmuştur.
Sapporo Üniversitesi’nden Japon profesör Takada Jun,
Mart 2009’da Japonya’da yapılan bir sempozyumda 1964’ten
1996’ya kadar gerçekleştirilen ve kümülatif olarak 200 megatonluk
bir patlama gücü oluşturan 46 nükleer denemenin
750.000 sivilin ölümüne yol açtığını bildirmiştir. 1967’den bu
yana yapılan nükleer deneyler sebebiyle Kaşgar, Hoten, Yarkent
gibi şehirlerde kanser, sakat doğum, sebebi belirlenemeyen
felç ve ölüm vakaları hızla artmış, 90’lardan itibaren kanser
vakalarının oranı Çin ulusal rakamlarının %30 üzerinde seyretmiştir.
Ancak Çin, bölgede gerçekleştirdiği nükleer çalışmaların
insan sağlığına ve ekolojik dengeye etkileri ile alakalı herhangi
bir bağımsız araştırmaya izin vermediği için bu konuda kesin
rakamlar belirlenememektedir.
Doğu Türkistan’daki zulmüne aralıksız devam eden Çin’in
resmi haber kanalı Xinhua News Agency’in 15 Ekim 2012 tarihli
haberine göre Çin bugün binlerce insanın hayatını söndüren bu
nükleer test alanlarını turizme açmayı planlamaktadır.
(www.ihh.org.tr)