Arşiv

18Şub 2018

Enes b. Malik (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Miraca çıkarıldığım zaman bakırdan tırnakları olan bir topluluğa rastladım; (tırnaklarıyla) yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. (Cebrail’e): – Bunlar da kimlerdir? dedim.

– (Gıybet ederek) halkın etlerini yiyenler ve şereflerine saldıranlardır, cevabını verdi.” (Ebü Dâvûd, Edeb 35; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 224)

Cüneyd-i Bağdadî (r.h) bir gün mescid kapısında otururken bir cenazenin geçtiğini gördü. Cenazeyi Bağdat ahalisinden birçok kişi taşıyordu. Zâhid kılığında bir derviş kişi vardı, cenazede bulunan kişilerden dileniyordu. Cüneyd-i Bağdadî (r.h.) içinden, “Bu derviş gitse, bir iş yapsa, rızkını eliyle temin etse dilenmekten daha iyi değil midir?” diye geçirdi. Ardından evine gitti. Önceki gibi tesbih çekip, namaz kılıp, Allâh’a duâ etti. Ağlayım diye ne kadar uğraştıysa, üzerine bir ağırlık galip oldu, bunu bir türlü başaramadı. Bu arada uykusu geldi, uyudu. Rüyasında o dervişi et kebabı şeklinde önüne getirdiler ve:

“Bunu hemen ye. Çünkü önünde gıybetini yaptın, etini çektin, dediler.” Cüneyd-i Bağdadî:

“Gıybet etmedim. Hatırımdan, bu derviş gitse elinin emeğiyle kazansa halktan dilenmekten daha iyidir, dedim.” dedi.

“Allâh’ın kısmet ve takdir ettiğine muhalefet ederek suizanda bulundun. Git o dervişi bul, helalleş.” dediler.

Uyandığında o kişiyi aradı. Bir su kenarında oturmuş tere yapraklarını dürüp yer iken buldu. Selam verdi. Derviş selamını aldıktan sonra:

“Sakın bir daha öyle deme.” dedi. Cüneyd-i Bağdadi:

“Artık demem.” dedi. Derviş:

“Şimdi yürü git. Allâh seni ve beni bağışlasın, suçunu affettim.” dedi.

(Erzurumlu Darir Mustafa, Yüz Hadis Yüz Hikâye, s.77-78)

17Şub 2018

Vücudun idrar ve dışkı yolundan çıkan her şey abdesti bozar. Burundan kan gelmesi, ağız dolusu kusmak da abdesti bozar. İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: İdrar yolundan meni, mezi ve vedi gelir. Mezi ve vedi sebebiyle erkeklik organı yıkanır ve abdest alınır. Meni geldiğinde ise gusül gerekir.

Hz. Aişe (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kime kusma, burun kanaması veya mezi isabet ederse namazdan ayrılıp abdest alsın sonra da konuşmadan namazına kaldığı yerden devam etsin.” (Buhari, İlim, 51)

Hz. Aişe (r.anhâ)’nın nakline göre Fatıma bint Ebî Hubeyş Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek, “Ey Allâh’ın Elçisi sürekli kan gören ve bir türlü temizlenemeyen bir kadınım, böyle durumlarda namaz kılmayı bırakayım mı?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) “Hayır, çünkü bu hayız değil, damardan gelen kandır. Normal hayız günün geldiğinde namazı terkedersin. Hayızın sona erdiğinde akan kanı yıka ve namazını kıl” (Buhârî, “Vudu”, 63) buyurdu.

Zeyd b. Sabit (r.a.)’dan nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Akan her kan sebebiyle abdest bozulur” (Darekutni, Sünen, I, 157) buyurmuştur.

Mafsalları gevşeyecek şekilde uyumak abdesti bozar. Hz. Ali (r.a.)’in nakline göre Nebî (s.a.v.), “Dübürün bağı gözlerdir (Göz uyudu mu bağ çözülür). Bu sebeple uyuyan kimse abdest alsın.” (Ebu Davud, Taharet, 79) buyurmuştur.

İbn Abbas (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Uzanıp uyumadıkça secdede iken uyuyana abdest gerekmez. Zira kişi uzanıp uyuduğunda mafsalları gevşer” (Ahmed b. Hanbel, I, 256) buyurmuştur.

Yezid b. Kasît’in nakline göre Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: Oturarak (Bağdaş kuran hariç), ayakta iken veya secde ederken uyuyana abdest gerekmez. Abdest ancak yatarak uyuyana lâzımdır.

(Eşref Ali Tehânevi, Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.1, s.135-156)

16Şub 2018

Son devirde ülkemizde yaşamış büyük velilerden Hazreti Sâmî (k.s.)’un “tabiri câiz ise” kucağında doğmuş, O’nun terbiyesinde büyümüş, hayatını Hazreti Sâmî (k.s.)’a hizmete ve O’ndan istifadeye adamış, ve yine o zâtın vasiyyetleri gereği teçhiz ve tekfin işlerini yapmış, O’nun yolunu hâlâ insanlara anlatan ve Hazreti Sâmî (k.s.)’un manevî evlâdı ve vazifelisi olan Muhterem Ömer Muhammed Öztürk Hz. Sâmi (k.s.) ile yaşadıkları bir berât kandili gecesini şöyle anlatmışlardır:

“Şaban-ı Şerîfin başlarında Mahmûd Gezer Ağabeyle (Allâh rahmet eylesin Mekke’de vefat etti, Cennetü’l Muallâ’ya defnedildi.) devlethanenin bahçesinde oturuyorduk. Efendi Hazretleri’nin hâdimesi gelerek beni bir kenara çağırdı ve “Ömer Ağabey babam mahrem bir husus söyledi. Bunu Ömer Öztürk’e anlat. Kendisinde kalsın. Îcâbını yerine getirsin. Fakat kimseye de bir şey söylemesin.” dedi ve Efendi Hazretleri’nin “Ben berat gecesini Ömer Öztürk ile değerlendirmek istiyorum. Kendisi bir imam bulsun. Ayrıca iki kişiyi de çağırsın. İsterse birisi kendi babası Mehmet Öztürk olabilir. Bir de başka ihvân, benimle birlikte hepimiz beş kişi olacağız. Akşam namazını burada devlethanede kılacağız. İftarı beraber eder, akşam yatsı namazını beraber kılar, geceyi de beraber ihyâ ederiz inşâallah.” buyurduğunu söyledi.Fakir, babama ve (Sami Efendimiz’in son yıllarında namazlarını kıldıran) Mahmûd Hoca’ya haber verdim. Sonra Ömer Kirazoğlu ağabey, İsmail ve Cevat Öztürk ağabeylerimi çağırttı. İftar, namaz ve yemekten sonra Efendimiz Hazretleri her zaman oturdukları demiryolu cihetine karşı olan koltuğa oturdular. Az sonra ayağa kalkarak kendi karşısındaki koltuğa geçtiler. Kendi koltuklarına, Fakiri çağırıp “Sen gel, buraya otur, burası senin yerindir. Fakir de karşısında oturacağım” diyerek kendi koltuklarına Fakiri oturttular. Muhteşem bir sohbetten sonra yatsı namazı kılındı, tekrar aynı yerlerde oturarak sohbet, duâ ve murâkabe edildi. İzin alınarak evlere hareket edildi.

(WWW.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMİKS.COM)

15Şub 2018

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Peygamber” olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı.

Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyorlardı.

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapamadığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri yaşayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömürleri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı. Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin kılıç saldırıcı, diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar; anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz. Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).

Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn salla’llâhu Te‘âlâ aleyhi vesellem.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

14Şub 2018

Üstâdına olan muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini hizmet yolunda geçirdiler. Sâmî Efendimiz dergâhın temizliğinden, ihvânın her türlü ihtiyaçlarına varıncaya kadar bütün hizmetlerini seve seve yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde her an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, Fakire kendilerinin hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu hâllerini anlattım:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz,” buyuruyorlar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan, usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini haberdâr ederlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en az on defa devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak: “-Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, ancak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

13Şub 2018

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile “Eyyâm-ı şebâbını (gençlik günlerini) şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizme-tinde” geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın.

Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî hazretlerinin talebelerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “-Evlâdım, bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?” diye soruyor. Talebe: “-Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” diyor. Bunun üzerine ‘Allâme Taftadânî hazretleri: “Oğlum beni de şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar. Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendilerinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.

Sâmî Efendimiz Hazretlerinin bu anlattığı kıssadan çıkan hükme göre nasîbi olan müsta‘îd kişiler mürşid-i kâmili bulup ona tam olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, ma‘nevî mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi kendilerinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa zamânda icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.

Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arkadaşımla berâber Es‘ad Efendi Hazretlerinin ziyâretlerine gittik. Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç orada dolaşmasa o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.” diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri: “- Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi. “- Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın.” buyurdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki Zâtı ve aralarındaki derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh.

12Şub 2018

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.) yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birincilikle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi Hocanın babası): “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler. Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:

“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız” buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”

Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasıyla bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı.

İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, biizni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi-izni’llâh.

11Şub 2018

Hz. Mahmud Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi ve ihvana kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kâleminden yayınlamaya devam ediyoruz:

Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan yardımlarının Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı) varsa 1000 de hasenesi (sevabı) var. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim buyuruyor. O kul Mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakkın huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna:

“Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşılıklı severdik) diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:

“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve durumu arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:

“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâmü’r-Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn. Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin (Âmîn).

10Şub 2018

“Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü (uçuver). Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 68-69)

Bal, yukarıdaki ayetler de vurgulandığı gibi, “insanlara şifa” olma özelliği taşımaktadır. Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde, balın insan sağlığı açısından öneminden ötürü, arıcılık ve arı ürünleri artık başlı başına bir araştırma dalı olmuştur. Balın yararları genel hatlarıyla şöyle sıralanabilir:

En hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur. Süratle kana karışır; hızlı bir enerji kaynağıdır. Kan yapımına destek olur. Antioksidandır. Antimikrobiktir.

Günümüzde de bilim adamları ve doktorlar balın yaraların tedavisindeki etkisini yeniden keşfetmektedirler. Yeni Zelanda’daki Waikato Üniversitesi’nde biyokimya profesörü olan Dr. Peter Molan, balın antimikrobik özellikleri konusunda bir uzman olarak şöyle demektedir: “Yapılan denemeler balın yanık yaralarındaki enfeksiyonu kontrol etmede, hastaneler’de çoğunlukla antibakteriyel merhem olarak kullanılan gümüş sülfadiazinden daha etkilidir ve yeni dokuların gelişimini harekete geçirmektedir.”

“İki şifâ veren şeyden istifâde edin: Bal ve Kur’ân.” (İbn-i Mâce, Tıb 7)

“Kim her ay üç sabah yalamak suretiyle bal yerse, birçok belâ (hastalık) ona dokunmaz.” (İbn Mâce, tıb 8)

“Sina (sinameki veya ona benzer bir ot) ve baldan yararlanın. Çünkü bu ikisinde ölümden başka her derde şifa vardır.” (İbn Mâce, Tıb 7)

(http://www.newswise.com/articles/2000/8/HEALER.NHB.html)

09Şub 2018

Başta canımız olmak üzere her şey bize emânettir. Bu dünyâya kendi isteğimizle mi geldik? Kendi isteğimizle mi gideceğiz? Anamızı babamızı biz mi seçtik? Nerede öleceğimizi kendimiz mi tâyin ediyoruz? Hiç birisinden haberimiz yok. Neticede bu can, bu hayat bize emânet… Üzerimizde taşıdığımız Cenâb-ı Hakk’ın emâneti olan, başta bu candan itibaren bütün emânetlerin hakkını vermeye çalışmamız lâzım. Kur’ân-ı Kerîm bir emânet, onun hakkını vermek lâzım. Kur’ân-ı Kerîm’in hakkı, mü’minin Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup, mûcibince amel etmesidir.

Allâh Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kur’ân okuyan, mûcibince amel eden mü’minin hâli, turunç meyvesi gibidir: Hem kokusu hoş, hem de tadı güzeldir. Kur’ân okumadan mûcibince amel eden mü’min, hurma gibidir, tadı güzeldir fakat kokusu yoktur. Kur’ân okuyup mûcibince amel etmeyen münâfığın hâli reyhan otu gibidir; kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur’ân okumayan, mûcibince de amel etmeyen münâfık, Ebûcehil karpuzu gibidir: Hem tadı kötüdür, hem de kokusu çok pistir.”

Kur’ân-ı Kerîm’in üzerimizdeki hakkını onu okuyarak, mûcibince de amel ederek îfâ etmeye çalışmalıyız. Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sünneti bir emânet,onun hakkını vermek lâzım. Ana-baba, kişiye Allâhü Azîmü’ş-şân’ın ikrâmıdır, kıymetini bilip haklarını vermek lâzım. Zevce, evlâd-ü iyâl bir emânet, onların haklarını vermek lâzım. Allâh (c.c.)’nun verdiği mal emânettir, onun hakkını vermek lâzım. Cenâb-ı Hakk, herkesi bir şey ile zengin etmiştir. Seni de ne ile zengin ettiyse, onlar sende bir emânettir, o emânetlere hakkıyla riâyet etmek lâzımdır.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-3, s.160-161)