Arşiv

16Eki 2017

İbn-i Abbâs (r.a.)’ya birisi gelip oruçtan sordu. Ona şöyle cevâb verdi:
“Dikkatli dinle. Sana, bende gizli bir hazine gibi duran bir hadîs-i şerîf rivâyet edeceğim. Dâvûd (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Süleymân bin Dâvûd (a.s.)’ın orucunu sorarsan o, her ayın üç başında, üç ortasında, üç de sonunda tutardı.
Îsâ ibn-i Meryem (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o, devamlı oruç tutardı, orta ekmeği yer, kaba kıldan elbise giyerdi. Nerede gece olsa, orada ayaklarını hizâya getirir namaza durur, tâ tanyeri ağarıncaya kadar iki rek’at namaz kılardı. Annesi Meryem (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o da iki gün oruç tutar, iki gün de tutmazdı.
Eğer beşerlerin en hayırlısı Kureyşî, Arabî Ebû’l-Kâsım Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’in orucunu istiyorsan O, her ay üç gün oruç tutarlardı. Eyyâm-ı bıyz denilen her ayın on üçüncü, on dördüncü, on beşinci günleri tutulan bu oruçlar tutulursa bütün yıl oruç tutulmuş gibi olur.” diye buyururlardı.
Abdullâh bin Şakîk Ukaylî (r.a.)’den rivâyete göre, der ki: “Neler var, bir göreyim diye Medîne’ye gittim. Ebû Zerr Gıfarî (r.a.)’e rastladım. Kendisine “-Oruçlu musun?” dediğimde “-Evet” diye cevâb verdi.
Sonra Emîre’l-Mü’minîn Hz. Ömer (r.a.)’e gittik. Huzûra girmekte olanlarla birlikte huzûra girdik. Bir kap içinde hurma getirildi. Ebû Zerr (r.a.) de o hurmadan yiyince kendisine oruçlu olduğunu hatırlatmak için dürttüm. Dedi ki:
“-Sana oruçlu olduğumu söylemiştim, her ay üç gün oruç tutarım. Bu da devâmlı oruç tutmak gibidir.”

16
(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.390-392)

15Eki 2017

Namaz vakti: 24 saat içinde ard arda gelen, 5 tane büyük 50 tane küçük (bioritim) periodu vardır. 5 büyük periyodun herbirinin başlangıcındaki ilk 15 dakika biyolojik olarak en aktif zamandır. Bu sırada akapunktur noktaları tamamen açık durumdadır. 5 vakit namaz bu 5 büyük biyolojik periyoda denk gelmektedir. Ezandan sonraki 15 dakika boyunca insandaki biyolojik aktif noktalar açıktır. Sonra 1,5-2 saat boyunca yavaş yavaş kapanmaya başlar. 2 saat sonrası ile bir sonraki ezan vakti arası kapalıdır. Allah Resûlü (s.a.v.) buyurmuştur. “Namaz için vaktin evveli Allah’ın rızası, vaktin ortası Allah’ın rahmeti, vaktin sonu ise Allah’ın affıdır.” “Eğer insanlar namaza erken gelmenin sevabını bilselerdi, bunun için yarışırlardı.”
Bir hadis-i şerifte,”Namazda şifa vardır.” (Ahmed ibn.-i Hanbel:2/390) buyurulur.
Rüku, omurgan, üreme organları, böbrekler ve idrar yolları gibi karın içi organların sağlığını korur. Mide, karın, sırt ve boyun kaslarını güçlendirir. Secde, bedenin üst bölgelerine kan akışını artırır, beyinde sıvı ve kan dolaşımını düzenler. Beyni temizler, hafızayı güçlendirir, anlayış ve düşünce kabiliyetini artırır, akciğer, kalp ve sinir sistemini arındırır. Secdeye gitmek ve kalkmakla tüm eklem ve kasların sağlığı ve esnekliği korunmuş olur. Selam verirken omuzlara bakmak göz kaslarında tembelliğe, gözlerde kan dolaşımı bozukluğuna, boyun omurlarında kireçlenmeye engel olur.
Namazın maddi faydaları saymakla bitmez. Yukarıda bu örneklerin birkaçı anlatılmış, manevi hikmetlerine ise değinilmemiştir. Sağlığı korumak için abdest almak, 5 vakit namaz kılmak, helal yemek ve yemeği azaltmak yeterlidir.
(Dr. Aidin Sâlih, Gerçek Tıp; Yitik Şifanın İzinde, s.123,124)

14Eki 2017

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahâbelerini yalnız hayır ile anarız. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahabelerinin bazılarından, görünüşte kötülük çıkmışsa da biz onların hepsini hayırla anarız. Zira o görünüşte kötülük, fesad maksadı ile ısrar ederek yapılmış olmayıp kendi içtihadından doğmuştur. Belki onlar, bu kötülükten hayr-ı meâd’a dönmüşlerdir. Bizim onlara karşı iyi bir zanda bulunmamız gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de onlar hakkında şöyle buyuruyor:
“En hayırlı nesil benim asrımın neslidir.” (Buhârî)
Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ashabımdan bahsedildiği zaman dilinizi tutun” (Feyzu’l Kadir)
Bu hadislere dayanarak ilim adamlarının çoğunluğu, sahabenin hepsinin güvenilir kişiler olduğu görüşündedirler. Bu güvenilir oluş, Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) devrindeki fitneden evvel de sonra da bakidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine şöyle buyuruyor: “Benim ashabım, yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz.” (Câmi‘u’s-Sağîr, Rezin)
İbn-i Dakîk el-îyd “Akîde”sinde şöyle diyor: “Sahâbe arasında ihtilâf bulunduğu hususunda nakledilen rivâyetlerin bir kısmı bâtıldır, bir kısmı yalandır; onlara iltifat edilmez. Doğru olanlarını güzel bir şekilde tevil ederiz. Zira onlar hakkında Allâhü Te‘âlânın medh-u senası geçmiştir. Buna ilâve edilen sözlerin tevil ihtimali vardır. Şüpheli ve vehimli bulunan sözler gerçek ve bilinen hususları bâtıl kılmaz.”
Bu konuda İmâm-ı Şafiî (r.a.) şöyle diyor: “Allâhü Te‘âlâ sahabe devrinde akan o kanlardan bizim ellerimizi temizlemiştir, dolayısıyla dillerimizi onunla bulaştırmamalıyız.”
İmâm Ahmed b. Hanbel (r.a.), Hz. Aişe (r.a.) ile Hz. Ali (k.v.) arasında cereyan eden vak‘adan sorulunca şöyle cevap vermiştir: “O bir ümmettir ki gelip geçti. Kazandıkları işler kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.

(Molla Aliyyül Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.129-130)

13Eki 2017

“Ey İsrailoğulları! Ben size gönderilen Allâhu Teâlâ’nın peygamberiyim. Benden evvel Musa’ya nazil olan Tevrât’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed (Muhammed aleyhisselam) ismindeki peygamberin müjdecisiyim.” (Sâf s. 6)
Hazreti Îsâ (a.s.), İsrailoğullarına gönderilen ve Kur’ân-ı Kerim’de ismi bildirilen peygamberlerdendir. Annesi hazreti Meryem’dir. Hazreti Meryem o zamanda bulunan tüm kadınların en fazîletlisi idi. Nitekim Buhâri’de Hazreti Ali’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber Efendimiz (s.a.v); “Îmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan bütün kadınların hayırlısıdır. Bu Ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatîce’dir (r.anhümâ)” buyurmuşlardır.
Hz Îsâ (a.s)’ın göğe çıkarılması şöyle olmuştur: Îsâ (a.s.) havarileri ile gizlice sohbet ediyordu. Yahudiler ise onu öldürmek için sıkı sıkıya arıyorlardı. Hz Îsâ (a.s) havarilerine dedi ki “horoz ötmeden yani sabah olmadan sizden biriniz beni inkar edecek ve pek az bir paraya satacaktır” gerçekten havarilerden Yuda Şem’un sabah olmadan vardı, yahudilerden bir miktar rüşvet alıp Hz. Îsâ (a.s)’ın yerini haber verdi. Yahudiler hemen Hz. Îsâ (a.s)’ı tutup öldürmek için gittiler, hırs ve telaş içinde Allah (c.c)’ın hikmetiyle yanılıp hain Yuda’yı tutup astılar ve Hz. Îsâ (a.s)’ı astık sandılar. Allah (c.c) ise Hz. Îsâ (a.s)’ı İdris (a.s) gibi göğe kaldırdı ve onu dünya sıkıntısından kurtardı.
Îsâ (a.s) kıyamet yaklaşınca, Şam’daki Ümeyye Câmii minaresine inecek ve kırk sene yaşayacaktır. Bu zaman zarfında, İslâmiyet’i yayacak ve Hazreti Mehdî ile buluşacaktır. Sonra Medine’de vefat edip, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in medfûn bulunduğu Hücre-i Saâdete defn olunacaktır. Îsâ (a.s.), gökten indirildiği zaman, İslâmiyet’e uyup, kendi ictihadı ile hüküm çıkaracaktır. İctihad ile çıkaracağı bütün ahkâmın mâm-ı A’zam’ın ictihadına uygun olacağını Muhammed Pârisâ (k.s.) bildirmektedir. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi,c.2 s.383-430)

(Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevârih-i Hulefa, s.44-45)

12Eki 2017

Fetâ hiç bir kimseye düşman olmayan kimsedir. Bahâdır, dilâver, babacan, kahraman, cesur, yürekli, cömert mânalarına gelir. Bu tarz harekete fütüvvet, bu harekete mensup olanlara ehl-i fütüvvet denir.
Fetâ, putu kıran kimsedir. Allah Teâlâ: «Adı İbrahim olan bir fetânın onlara nasihat ettiğini işittik», «O putları paramparça etmişti». (Enbiya, 58/60) buyurmuştur. Bir kimsenin nefsi onun putudur. Hakiki fetâ (yiğit ve kahraman) nefsinin hevâ ve hevesine muhalefet eden kimsedir.
Muhammed b. Ali Tirmizi (r.a.), «Fütüvvet, evinde devamlı ikâmet eden biri ile iğreti oturan birini müsavi görmektir», der. (Yani aylarca, hatta yıllarca evinde misafir olan birine evine yeni gelen bir misafir gibi davranmandır).
Sûfîlerden birine fütüvvet nedir diye soruldu. O da:´ Kulun, sofrasında yemek yiyen velî ile kâfir arasında fark görmemesidir, diye cevap verdi. (Rabbinin rızâsında öyle fâni olmalıdır ki, sofrasında bulunan sadık ile zındık arasında mevcut olan farkı görmemelidir) .
Ulemâdan birinin şunu anlattığını işitmiştim: “Mecusinin biri İbrahim Halil’e (a.s.) misafir olmak istediğini bildirdi. İbrahim (a.s.), «Müslüman olman şartı ile kabul», dedi. Bunun üzerine Mecusî oradan ayrıldı ve yoluna devam etti. Bu hadise üzerine İbrahim’e (a.s.) şöyle bir vahiy geldi: «Ey İbrahim! Kâfir olmasına rağmen biz bu zındığa elli sene var ki rızık veriyoruz, dinini değiştirmesini talep etmiyoruz. sen ona bir yemek yedirmeyi çok mu gördün.» Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) arkasından koşup o Mecusiye yetişti ve Allah’tan (c.c.) gelen vahyi bildirerek misafiri olmasını rica etti. Geri dönen Mecusî müslüman oldu ve ‘ne hoş bir Rab, düşmanı için dostunu azarlıyor.’ dedi.

(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s.440-442)

11Eki 2017

İmâm-ı Rabbani (k.s.) şöyle buyurur: Allâhu Teâlâ’nın sevmediği bu dünyanın arkasında koşmamalıdır! Gönlünü hep Allâhu Teâlâ’ya bağlamak sermayesini elden kaçırmamalıdır! Ne sattığını ve buna karşılık neyi aldığını düşünmelidir! Dünyayı ele geçirmek için âhireti vermek ve insanlara yaranmak için Allâhu Teâlâ’yı bırakmak alçaklık ve ahmaklıktır. Dünya ile âhiret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisinin sevgisi bir kalpte toplanamaz. İkisi bir araya getirilemez.
Bu iki zıttan dilediğini seç ve seçtiğine karşılık kendini sat, feda et! Ahiret azâbı sonsuzdur. Dünyada olanlar çok azdır. Allâhu Teâlâ, dünyayı sevmez, âhireti sever. Sonunda kadından ve çocuklardan ayrılacaksın. Bunların idâresini Allâhu Teâlâ’ya bırak! Bugün, kendini ölmüş bilmelidir. Onların işlerini Allâhu Teâlâ’ya bırakmalıdır. Tegâbün sûresinin 15. ve Enfâl sûresinin 28. âyetinde meâlen, ‘‘ (Mallarınız ve çocuklarınız sizlere kesin olarak düşmandır. Onlardan sakınınız)’’ buyuruldu. Bunu iyi anlayınız.!
Tavşan gibi, gözleri açık uyku ne zamana kadar sürecek! Bir gün gelip uyanılacak! Dünyaya düşkün olanlarla arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, öldürücü zehirdir. Bu zehirle öldürülen kimse, sonsuz olarak ölür. Bunların yağlı, tatlı yemekleri, kalbin hastalığını arttırır. Kalbin iyiliği, hastalıktan kurtulması nasıl düşünülebilir? (Aklı olana bir işaret yeter) demişlerdir.
Onlarla görüşmekten, aslandan kaçar gibi, hatta daha çok kaçmalıdır. Aslan insanın yalnız canını alır. Bu da, âhirette faydalı olur. Dünyaya düşkün olanlarla beraber olmak ise, insanı sonsuz felâkete ve zarara sürükler. Onlarla konuşmaktan, onların lokmalarını yemekten ve onları sevmekten ve onları görmekten sakınmalıdır. Sahih olan hadis-i şerifte, ‘‘ (Zengine, zenginliği için tevâzu gösterenin dininin üçte ikisi gider)’’ (Beyhâki) buyuruldu. Onlara karşı yapılan bu alçalmalar ve yaltaklanmalar, onların malları ve makamları için midir, yoksa değil midir? İyi düşünmek lâzımdır.

(Mektubat-ı Rabbani, İmâm Rabbani, 138.Mektup)

10Eki 2017

Günümüzde yönümüzü bulmak için teknolojinin son ürünlerinden (gps) den yararlanıyoruz. Gökyüzünü gözlemlemek için yine modern teleskoplar kullanıyoruz. Ama yüzlerce yıl öncesinde bu aygıtlar yokken atalarımız yıldızları nasıl gözlemliyor, yönlerini nasıl buluyor, yıldızlar arasındaki mesafeleri nasıl ölçüyor ve dağların yüksekliğini nasıl hesaplıyorlardı? İşte tüm bunlar antik çağın belki de en önemli aleti olan usturlap ile yapılıyordu.
Modern araştırmacılar, İslâm astronomisinin bu ana aletinin teknik, sanatsal ve yazın bakımından, yüzyıllar boyunca geçirmiş olduğu devasa gelişimi ve pek çok çeşidinin olması, Arap-İslâm döneminde kaydettiği gelişimin seviyesini göstermektedir.
İslâm kültür çevresinden gelen usturlaplar ve Avrupa’da yapılmış usturlaplar hakkında, genç ve ön yargısız bir araştırmacının vardığı sonucu vermek yararlı olacaktır:
«İslâm kültüründen gelen parçaların incelenmesi, İslâm alet yapımcılığının beni etkileyen ilerlemeleri ve alet yapımcılarının teknolojik yenilik güçlerini ispatlamaktadır. İslâm kültür çevresinde yapılan aletler, daima çok yüksek astronomik kullanılırlığı ve aynı zamanda ince sanatsal güzelliği bünyelerinde birleştiren parçalar olarak görünmektedir. Araştırma bugüne kadar kalan usturlaplar arasında bu genel değerlendirmeye pek azının aykırı düşeceğini gösteriyor».
«Buna karşın, Avrupa usturlaplarında yüzyıllar boyu süreklilik gösteren yüksek kalite eksikliği vardır. Bunların birkaçı, usturlap imalinde yüksek bir seviyeye ulaşılmış olduğuna tanıklık etmektedir. Buna karşın, el sanatı açısından yüksek seviyeli görünen astronomi örneklerinden hiç de geri kalmayan diğer parçalar ise, icad edenlerinin elementer astronomi bilgisi eksikliklerine tanıklık etmektedir. Bu, Avrupa’da astronomik bilginin gelişmesindeki ahenksiz durumu ve bu bilimin Ortaçağ İslâm dünyasından alınma işinin eksiklik halini yansıtmaktadır».

(Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik Cilt 2, s. 79-80)

09Eki 2017

Hz. Aişe (r.anhâ)’nin bildirdiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) Bedir’e doğru yola çıkıp Harretü’l-Vebere’ye varınca, bir adam [Hubeyb b. Yesaf (Îsâf)] gelip yetişti ki, kendisi güçlülüğü ve cesaretiyle tanınırdı. Ashâb (r.a.e.), onu gördükleri zaman, sevindi.
Hubeyb, Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Sana tâbi olmak, senin yanında bulunup elde edilecek ganimetten yararlanmak için geldim!” dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Sen Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.
Hubeyb: “Hayır!” dedi.
Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse geri dön! Ben asla bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.
Hubeyb geri döndü.
Sonra, bir ağacın yanında, Peygamberimiz (s.a.v.)’e tekrar gelip yetişti ve ilk söylemiş olduğu sözü söyledi.
Peygamberimiz (s.a.v.) ona:
“Sen Allah’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye tekrar sordu.
Hubeyb: “Hayır!” dedi.
“Öyleyse geri dön! Ben bir müşrikin bana yardım etmesini istemem!” buyurdu.
Hubeyb geri döndü.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in Beyda’da bulunduğu sırada ona tekrar yetişti ve sözünü tekrarladı.
Peygamberimiz (s.a.v.) de ona yine: “Sen Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.
Hubeyb: “Evet!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse, bizimle birlikte yürü, git!” buyurdu.

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar)

08Eki 2017

Hatem el-Esam’dan nakledildiğine göre acele şeytândandır, ancak beş şeyde değil. Onlar Resûlullah (s.a.v.)’in sünnetindendir. Konuğa yemek yedirmek, ölüyü teçhiz etmek, bekâr kızı evlendirmek, borcu ödemek ve günahlardan tevbe etmek.
Hadislerde geçen maddeler aslında birer örnektir. Bunlar başka rivâyetlerle çoğaltılabilir. Nitekim Hz. Ali’den (r.a.) gelen bir rivâyet de şöyledir: Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) bana şu tenbihte bulundu: “Ey Ali, üç şey vardır ki, sakın onları geciktirme:
(1) Vakti girince namaz, (hemen kıl!)
(2) Hazır olunca cenaze, (hemen defnet!)
(3) Kendisine denk birini bulduğun bekâr kimseleri, (hemen evlendir!) (Tirmizî, Sünen, Salât, 127, Hadis no: 171)
Kezâ, Efendimiz (s.a.v.) diğer bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:“Sâlih ameller yapmakta acele ediniz. Zira yakın bir zamanda karanlık geceler gibi bir takım fitneler meydana çıkacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamı eder. Mü’min olarak akşama kavuşur, kâfir olarak sabahlar. Dinini az bir dünyalığa satar.” (Müslim, Tirmizî)
Sonra acele ancak dünyevi işlerde kötülenmiştir. Çünkü teemmül ve tefekküre ihtiyaçları vardır. Çünkü onların âkibetleri bilinmez. Uhrevî işlere gelince asılda kötülenmiş değildir. Çünkü Allâhu Teâlâ’nın şu âyeti buna delalet eder.
“… (Ey mü’minler) hayır işlerine koşun, birbirinizle yarış edin…” (Bakara s. 148) .Büyüklerden biri; helada iken hizmetçisini çağırdı ve dedi ki: Benim gömleğimi çıkart ve onu falana ver. Hizmetçisi: “çıkıncaya kadar sabretseydin ya”, dedi. O da: Benim aklıma onun sarfedilmesi geldi, nefsime karşı, bu fikrinden cayıp değişmesinden emin değilim dedi.
(Muhammed Ebû Said Hadimi, Berika c.4, s.139-140)

07Eki 2017

Öfkeyi kabartan sebepler, büyüklük taslamak, ucub (kibir, gurur), mizah yapmak, müstehcen konuşmak, başkasıyla alay etmek, başkasını ayıplamak, mücadele etmek, düşmanlık gütmek, hainlik, fazla mal ve mertebeye şiddetle harislik göstererek düşkün olmaktır. Bunların tümü, düşük ve dinen kötü sıfatlardır. Bu sebepler insanoğlunda kaldıkça öfkeden kurtulması mümkün değildir. Bu bakımdan herşeyden önce bu sebepleri, zıtları ile bertaraf etmelidir. O halde, tevazu göstermek suretiyle gururu öldürmeliyiz, nefsimizi  tanımak suretiyle ucubu öldürmeliyiz. Mağrur olmayı, senin de kölenin cinsinden olduğunu bilmekle silmeliyiz. Çünkü insanlar bir babadan gelmişlerdir. Ancak fazîlette değişik mertebelere ayrılmışlardır. Bu bakımdan Ademoğulları bir cinstir. Ancak fazîletlerle iftihar edilir. İftihar etmek, ucub gütmek ve kibre kapılmak rezaletlerin en büyüklerindendir. Bunlar, rezaletlerin aslı ve başıdırlar. Sen bunlardan boşalmadıkça başkasından hiçbir üstünlüğün olmayacaktır. Öfkeyi kabartan sebepler, büyüklük taslamak, ucub (kibir, gurur), mizah yapmak, müstehcen konuşmak, başkasıyla alay etmek, başkasını ayıplamak, mücadele etmek, düşmanlık gütmek, hainlik, fazla mal ve mertebeye şiddetle harislik göstererek düşkün olmaktır. Bunların tümü, düşük ve dinen kötü sıfatlardır. Bu sebepler insanoğlunda kaldıkça öfkeden kurtulması mümkün değildir. Bu bakımdan herşeyden önce bu sebepleri, zıtları ile bertaraf etmelidir. O halde, tevazu göstermek suretiyle gururu öldürmeliyiz, nefsimizi  tanımak suretiyle ucubu öldürmeliyiz. Mağrur olmayı, senin de kölenin cinsinden olduğunu bilmekle silmeliyiz. Çünkü insanlar bir babadan gelmişlerdir. Ancak fazîlette değişik mertebelere ayrılmışlardır. Bu bakımdan Ademoğulları bir cinstir. Ancak fazîletlerle iftihar edilir. İftihar etmek, ucub gütmek ve kibre kapılmak rezaletlerin en büyüklerindendir. Bunlar, rezaletlerin aslı ve başıdırlar. Sen bunlardan boşalmadıkça başkasından hiçbir üstünlüğün olmayacaktır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘‘Şiddetli ve kahraman, başkasının sırtını güreşte yere getiren kimse değildir. Pehlivan ancak o kimsedir ki, öfkelendiği anda nefsine hâkim olur’’ Bu cahil kimseleri, hâlim ve affedici kimselerin hikâyelerini okumak ve onların öfkelerini nasıl yuttuklarını anlatmak suretiyle tedavi etmek daha uygundur. Çünkü böyle yapmak, peygamberler, velîler, hükemâ ve âlimlerden nakledilmiştir. Faziletli padişahların büyüklerinden de nakledilmiştir. Anlaşıldı ki her illetin ilâcı, onun maddesini ve sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Bu bakımdan öfkenin sebeplerini tanımak gerekir. Hz. Yahya, Hz. Îsâ (a.s.)’a şöyle der:- Hangi şey daha şiddetlidir? -Allah’ın öfkesi ve gazâbı…-İnsanı Allah (c.c.)’ün öfkesine yaklaştıran nedir? -Senin öfkelenmendir.-Öfkeyi açığa çıkaran ve bitiren nedir? -Kibir, böbürlenmek, kendini büyük görmek ve körü körüne taassub!

(İhyâ-i Ulumi’d-din, İmâm Gazâli, c.3, s.385-393)