Arşiv

14Haz 2015

Şeyh Muhyiddin-i Arabî (k.s.) hazretleri, “el-Futûhatü’IMekkiyye”
isimli kitabının vasiyetlerinde şöyle der:
Bizim yanımızda insanların ileri gelenlerinden biri cüzzam
hastalığına mübtelâ oldu. Cüzzam hastalığından Allâhü
Te‘âlâ hazretlerine sığınırız. Onu gören bütün tabipler (ve mahir
doktorlar) onun için;
– “Cüzzam hastalığı tam olarak bu adama yerleşmiş! Bu
hastalığın artık tedâvi edilmesi mümkün değildir!” dediler.
Kendisine Sa’d es-Suûd isimli bir muhaddis ve medreselerde
hadis-i şerif öğreten zât onu gördü. Bu zâtın Efendimiz
(s.a.v.) hazretlerinin hadîs-i şerîflerine îmânı tam idi. Muhaddis
sordu:
– “Ey hasta! Neden kendini tedâvi ettirmiyorsun (Allâhü
Te‘âlâ hazretler dert vermiş ise derman da vermiştir! Neden
doktorlara gitmiyorsun?)” Hasta olan zat;
– “Efendim! Benim hastalığımın ilâcı ve tedâvisi yokmuş!”
dedi. Sa’d es-Suûd buyurdular:
– “Tabipler yalan söylüyorlar! (Ya da bilmeden konuşuyorlar)!
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bütün tabiplerden daha
uzman ve mahir bir tabip idi. Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri,
çörek otunun tohumu hakkında şöyle buyurdular: “Muhakkak
ki o (çörek otu tohumu) bütün hastalıklara şifâdır…”
Senin başına gelen bu cüzzam hastalığı da bu hadîs-i
şerîfte mutlak olarak zikredilen hastalıklardan biridir.
Sonra o muhaddis Sa’d es-Suûd:
– “Bana çörek otu tohumu ile bal getirin!” dedi.
Çörek otu habbeleriyle balı birbirine karıştırdı. Hasta adam
o karışımı bütün bedenine sürdü. Başına, yüzüne, kollarına
ve ayaklarına… Ve ondan biraz yedi. Bir saat kadar öylece
adamı olduğu halde terk ettiler.
Bir zaman sonra adam gidip yıkandı. Onun o cüzzamlı
derileri soyuldu. Yepyeni bir deri çıktı. Saçından düşenlerin
yerine yenisi çıktı. Adam cüzzam hastalığından şifâ buldu.
Eskiden âfiyette olduğu hal üzere geldi.
(İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, c.9 s. 709-710)

13Haz 2015

Asıl adı Semseddin Ahmed olan İbn Kemâl 873/1468 de
Tokat’ta doğmuştur. Babası Süleyman Celebi, devrinin tanınmış
kumandanlarından idi…
Baba tarafından asker, anne tarafından ise ilim ile meşgul
olan bir aileye mensup bulunan İbn Kemâl, ailesinin
nezaretinde iyi bir tahsilden sonra, baba mesleği askerliği
seçmiştir.
Genç bir sipahi iken, yüksek devlet erkânı huzurunda iştirak
ettiği bir toplantıya sonradan gelen Molla Lütfi, huzurda
bulunan paşa ve beylere hiç ehemmiyet vermeden üst köşelerden
birine geçip oturur. Sıradan bir müderris, bu kadar
değerli kumandanların üstünde bir yere oturabiliyor. Kendisi
de asker olarak ne kadar çalışırsa çalışsın bu mevkiye
gelemeyecektir. Bu sebeple askerlikten ayrılıp ilme intisap
etmeye karar verir. Edirne’ye dönünce Molla Lütfi ve daha
birçok ulemânın derslerine devam eder. Sonra, ilk olarak
Taşlık Müderrisliğine atanır. 1511 yılında Üsküp’teki İshak
Paşa Medresesi’ne nakledilir. Bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye
Medresesine tayin edilir.
İnsanların yanında cinlerin de kendisinden fetva istemelerinden
dolayı ona: “Müftiyyü’s sakaleyn” ünvanı verilmiştir.
Yavuz ile beraber, Mısır seferine katılır. Bu seferden
dönüş esnasında atının ayağından sıçrayan çamurun,
Yavuz’un harmanisini kirletmesi üzerine, Padişahın:
“Ulemânın atının ayağından sıçrayan çamurların medâr-ı
ziynet ve bâis-i mefharet olacağı” olduğunu söyleyerek, kızmak
bir tarafa şeref duyduğunu belirtmiştir.
İbn-i Kemal hazretlerinin kitap te’lifinin olmadığı dîni ve
fennî ilim dalı yok gibidir. Yazdığı eserlerle ve Kanunî’nin huzurunda
yapılan münazarada, Hz. Îsâ (a.s.)’ın Hz Muhammed
(s.a.v.)’den üstün olduğunu iddia eden ve fikirlerini yayarak
fitne ocaklarını tutuşturan, İran asıllı Molla Kâbız’ın iddialarını
çürütmüştür. Ayrıca Şiilik ve Rafîzîlikle çok etkili bir şekilde
mücadele etmiştir. (Şeyhülislam İbn-i Kemâl, D. Vakıf Yayınları)

12Haz 2015

Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden;
doğru yolu göstererek, saâdete kavuşturan ve kendilerine
“Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmibirincisidir.
918 (m. 1512) senesinde Buhârâ’nın İmkene
kasabasında doğdu. 1008 (m. 1599)’de doksan yaşında
iken İmkene’de vefât etti. Evliyâ’nın büyüklerinden Derviş
Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkî-billah
hazretlerinin hocasıdır.
Zâhir ve bâtın ilimlerini ve terbiyesini babasından aldı.
Kendini ve hallerini insanların gözünden gizler, Hakkı hakikatı
özler, kendi kendini gözetler, bilmeye çalışırdı.
Anadan doğma dervişti. Her işi gâyet muntazamdı, düzen
ve tertîbi çok severdi. Yanında bulunanlar kendisinden
çok feyz alırlardı. Silsilede emaneti babası Derviş Muhammed
hazretlerinden almışlardır. “Pürkerem” diye anılır.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir mektûbunda
Hâcegî Emkenegî hazretlerinden bahisle şöyle buyurmuştur:
“Hâcegî Emkenegî kuddise sirruh Hak âşıklarını
hakîkî mahbûba kavuşturmak için sıkıntılara katlanarak ve
zâhiren kırıklık içerisinde senelerce rehberlik yaptı. Bir gün
talebelerinin bir kısmı ile dikenlik bir yerden geçiyorlardı. Bir
talebesinin ayakları yalın idi. Hemen her adımda bir diken
batıyordu. İçinden gizlice âh çekiyor ve ayağını da hocasının
İzinden ayırmıyor, tâkib ediyordu. Hocası Emkenegî
hazretleri onun bu hâli üzerine iltifât edip; “Kardeşim ayağa
elem dikeni batmadıkça, murâd gülü açılmaz.” buyurdu.
Bu söz üzerine talebenin gönlü pek ziyâde hoşnûd oldu…”
Şu şiiri çok okurlardı:
“Zaman zaman ölümü hatırlarım,
Bugün ne olacak ben de bilemem.
İsteğim Rabbimden dûr (uzak) olmıyayım,
Başka ne olursa ona râzıyım.”
(İslâm Alimleri Ansiklopedisi, 15.c., 246.s.)

11Haz 2015

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim (dinen geçerli) hiç bir özrü olmadığı halde
Ramazanın bir günü dahi (bilerek) oruçsuz geçirirse,
Ramazan’m dışında ömrü boyunca oruç tutsa da onun
yerini asla tutamaz.”
Aralarında Hz. Alî (r.a.) da bulunduğu bazı âlimler bu
hadîse dayanarak, “Ramazân orucunu geçerli bir sebep olmadan
yiyen kimse ömür boyu oruç tutsa da yine onu kaza
edemez.” görüşüne varmışlardır Eğer oruca başlayıp da
bozmuş ise kazâ olarak tutacağı bir güne ilâve olarak altmış
gün (keffâret) orucu tutar, üzerinden farz borcu kalkmış olur.
Elbette mübârek Ramazândaki bereket ve fazîletleri kazanamamış
olur. Yukarıdaki hadîste zaten Ramazânda oruç
tutmakla elde edilen bereketin (Ramazân dışında tutulan
oruçla) elde edilmeyeceği kasdedilmiştir. Bütün bunlar oruç
sonradan kaza edildiği takdirdedir. Bir de devrimizdeki bazı
fasıkların yaptığı gibi daha baştan hiç oruç tutmayan birinin
sapıklığına ne demeli? Bu gibi kimseler “Orucu evinde yiyecek
bir şeyi olmayanlar tutsun” veya, “Bizi aç bırakmakla
Allâh’ın eline ne geçecek” vs… Bu gibi laflardan son derece
sakınılmalıdır.
Ramazâanda açıkça ve özürsüz olarak orucunu yiyen
kimselere karşı, bu çirkin hareketten nefret ettiğimizi açığa
vurma mesuliyetimiz vardır. Îmânın, bunun kötü olduğunu
kalpten geçirmekten daha aşağı bir derecesi yoktur. Oruç
tutmayan bir kimse, oruçla alay etmese bile özürsüz oruç
tutmadığı için yine de fasık olur.
Hadîs-i şerîf: “Ramazan ayı mübârek bir aydır. Allâhü
Te‘âlâ, size ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet
kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar
bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir.
O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum
kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.” (Nesâi)
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, 590-591.s.)

10Haz 2015

Bir kadının, nâ-mahrem olan bir erkeğin veya bir erkeğin,
mahremi olmayan bir kadının elini öpmesi, onunla
musâfaha yapması dînimizde kat‘iyyen câiz değildir.
İslâm’da bunun yeri yoktur. Elin açılmasına zarûrete
binâen ruhsat verilmiş ise de, dokunmayı, el sürmeyi mubah
kılacak meşrû bir sebeb aslâ mevcûd değildir. Bunlara,
karşıdan bakmak bile câiz olmadığı halde, el sürmek, toka
yapmak nasıl câiz olur? İffetin kadr-u kıymetini bilen insanlar
buna müsâmaha etmezler ve etmemeleri îcâb eder.
Şeyhayn’in tahriç ettikleri bir hadîste, Hz. Âişe (r.anhâ)
şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v.) kadınlardan: “Ey Peygamber!
Mü’mine kadınlar; Allâh’a hiçbir şeyi eş tutmamaları,
hırsızlık yapmamaları, zinâ etmemeleri…
üzerine sana biât etmeye geldikleri zaman sen onların
biâtlerini kabûl et…” âyetine göre biât alıyordu, onlarla
olan biâtleşme el tutmak sûretiyle değil, sözle oluyordu.
Evet Resûlullâh (s.a.v.)’in mübârek eli, mâlik olduğu (kendisine
helâl olan) kadınlardan başka hiçbir kadının eline
sürülmemiştir!.” Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu
babda çok ihtiyatlı bulunuyordu. “Şeytan, insan oğlunun
vücûdunda deveran eden kan misâli cereyan edip vesvesesini
nüfuz ettirir. Ben sizin temiz gönüllerinize,
Şeytanın fenâ bir şey atmasından haklı olarak korktum”
buyuruyordu.
İslâm’dan önce de, kendisine: “el-Emîn=Güvenilir” ünvân-
ı âlîsi bahş edilmiş olan Resûl-i Müctebâ (s.a.v.)’in,
son derece ihtiyat ve ciddiyet gösterdiği bir şeyde, emîn
olunamayacak, zayıf irâdeli ve şehvet zebûnu, şeytanın
esiri insanlara (şeyhiniz olsa da)nasıl itimad eder de elinizi
verebilirsiniz, ey îmânlı hatunlar?.. Gâyet hassas olan parmak
uçları kim bilir ne gibi şifreler gönderecektir? Allâhım
(c.c.), bizi nefsin, şehvetin ve şeytanın şerrinden hıfzeyle.
(Ekrem Doğanay, İslâm’da Tesettür ve Zinânın Hükmü, 193.s.)

09Haz 2015

Ebû Hüreyre (r.a), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e
hiç kimsenin sormaya cesâret edemediği şeyleri sormak
husûsunda son derece cesur davranır, hiç çekinmezdi. Birgün
Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz’e: “Yâ Resûlullâh! Nübüvvetle
alâkalı ilk gördüğünüz alâmet nedir?” diye sordu.
İki cihânın saâdet rehberi olan Allâh Resûlü (s.a.v) şöyle
buyurdu: “Ey Ebû Hüreyre! Mâdem sordun, söyleyeyim.
Ben on yaşlarındayken birgün sahrâda idim. Başımın üstünden
gelen bir sesle irkildim. Bir adam diğerine sordu:
“Bu, O mudur?”
Öteki cevap verdi:
“Evet, bu O’dur.”
O zamâna kadar hiç kimsede görmediğim yüzler,
kimsede bulmadığım rûhlar ve hiç kimsede görmediğim
elbiselerle karşıma çıktılar. Yürüyerek bana doğru gelen
o iki adamdan her biri, bir kolumdan tuttu, fakat dokunduklarını
hiç hissetmedim.Biri arkadaşına: “Haydi O’nu
yere yatır!” dedi.
Berâberce beni yere yatırdılar. Ben hiçbir zorluk ve
güçlükle karşılaşmadım. Yine biri diğerine: “Haydi göğsünü
aç!” dedi ve o da açtı. Fakat ne kan gördüm, ne de
bir acı hissettim. Ona yine şöyle dedi: “Haydi, oradaki
kin ve hasedi çıkar!”
O da oradan kan pıhtısı gibi bir şey çıkardı. Sonra onu
fırlatıp attı. “Haydi, şimdi onun yerine şefkat ve merhameti
yerleştir!” dedi. Çıkardıkları şey büyüklüğünde ve
gümüşe benzeyen bir şey koyduklarını gördüm. Sonra
sağ ayağımın başparmağını tutup oynattı ve: “Haydi
selâmetle git!” dedi.
Ben kalkıp giderken içim şefkat ve merhametle dolu
idi. Ondan sonra da hep küçüklere karşı şefkat, büyüklere
karşı da merhamet hissettim.”
(Ahmed b. Hanbel , V, 139; Heysemî, VIII, 223)

08Haz 2015

Vekîl, vekâlet verenin ihtiyaç duyduğu bütün şeyleri yapmaya
yetkili kıldığı kimsedir. Bu yüzdendir ki insanlar vekâlet
olarak, ihtiyaç duyduğu mahsus ve makûl bütün işleri gerçek
ve bağımsız tek vekîl olan Allâh (c.c.)’ya havale etmektedirler.
İnsanı ilgilendiren bütün işlerde Allâh (c.c.)’ye güvenip
dayanmalı, O (c.c.)’ya sığınmalı ve yalnız O (c.c.)’dan
yardım dilemeliyiz. Zira inananlar, inanmayanlar, iyiler, kötüler,
kuşlar, vahşi ve evcil hayvanlar, her ihtiyaç sahibi Allâh
(c.c.)’ye güvenip dayanır. Yalnız O (c.c.)’ya tevekkül ederler.
Allâh (c.c.)’nun özel ve seçkin dostları, îmanla, dinine
yardım etmekle, sözünü yüceltmekle, düşmanlarına karşı
cihad etmekle, O (c.c.)’yu sevmekle ve emirlerine uygulamakla
Allâh (c.c.)’ye tevekkül ederler. Buhârî’nin naklettiğine
göre İbn Abbas (r.a.): “Hz.İbrahim (r.a.) ateşe atıldığı zaman
‘Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl’ (Allâh (c.c.) bize yeter. O
(c.c.) ne güzel Vekîl’dir.)” sözünü söylediğini bizlere bildirmiştir.
Buna göre vekîl, koruyan, himâye eden, kefil olan,
adâletli davranan ve yeterli olan anlamlarına da gelmektedir.
Vekîl olan Allâh (c.c.), pek zengindir. Kul, kalbini işlerden
uzak tutmalı, bütün işleri Allâh (c.c.)’ya havale etmeli, bu işlerin
sıkıntı ve zorluklarıyla kalbini meşgul etmemelidir. Yine
de kul bütün bu sıkıntı ve zorluklara rağmen Allâh (c.c.)’dan
çok isteklerde bulunmamalı ve O (c.c.)’nun verdiklerine râzı
olup sabretmelidirler. Zaten eğer insanlar, kendi üzerlerine
düşen bütün vazifeleri yaptıktan sonra, Allâh (c.c.)’ya tevekkül
edip işlerini O (c.c.)’ya ısmarlarlarsa mutlaka muradlarına
nâil olurlar. Şunu da unutmamak lâzımdır ki sırt üstü yatıp
ben işimi Allâh (c.c.)’ya havâle ettim diyenler her saadetten
mahrum kalırlar. Meselâ şu var ki: Çalıştık, toprağa tohum
ektik, mutlaka başak toplayacağız, o iş ister istemez olacak
dememeli, tesiri Yüce Allâh (c.c.)’dan beklemeliyiz. Bu sebepler
birer vasıta hükmünde olup, bütün tesir yine Allâh
(c.c.)’nun elindedir.
(Kurtubi – Beyhaki – es-Sa’di, Esmâü’l-Hüsnâ, 430-435.s.)

07Haz 2015

İlahî yasaklar için bir müminin, her zaman bilimsel bir gerekçe
bulması gerekmemektedir. Bununla birlikte bir mü’min,
böyle bir bilimsel gerekçeyi görmüş ve bulmuşsa, îmânlarını
artırmaya vesile olacağını düşündüğü bu bilgiyi diğer müminlerle
paylaşmalıdır. Böyle yapılırsa, Kur’ân’ın güvenirliliği
daha da güçlendirilmiş olacaktır. Biz inanıyoruz ki, tüm
Kur’ânî ifâdeler doğrudur ve eğer bilim henüz bugün onları
tasdik etmemişse, verilerini dikkatle gözden geçirmek için
daha derin ve tecrübeyi tekrarlama ihtiyacında olabilir. Gelecekte
bu ihtiyacını giderdiği zaman tasdik edeceğine inanıyoruz.
Bu bağlamda domuz eti için şunları söyleyebiliriz: Domuz
yetiştirenlerce bilinen bir gerçek var ki domuz yetiştirmede
otlak ihtiyacı olmadığı gibi gübrenin ve diğer ölmüş hayvan
et artıklarının da bulunduğu maddelerin üzerinde yaşayabildiği
için, domuz besiciliği daha ucuzdur. Ancak bu ucuzluk,
domuz yedirilen insanlara pahalıya patlamaktadır. Çünkü
Köpek, fare, kedi ve domuz gibi et obur hayvanların yağları
doymuş yağ asitlerine sahiptirler ve bu sebeple trigliserid molekülüne
hidrolize edilemez.
Eğer bir kimse otobur hayvanın yağını yerse, yağ hidroliz
olabilir, bagırsakta emilebilir ve daha sonra yeniden sentezlenerek
insan yağı olarak depolanabilir olduğu halde, etobur
hayvanların ve domuzun yağı hidrolize yapılamaz ve bu sebepten
dolayı insan vücudundaki adipoz dokularda etobur
hayvanların yağı ve domuzyağı olarak depolanır. Bu sebeple,
hormon insulin ise, şeker hastalığına yol açar, hormon testosteron
ise, dölleme azlığına yol açar. Yağ miktarı hormonun
salgılanmasını da kontrol eder. Domuz yağı depo edilmiş insanlarda
hormonların bağlarında düzensizliğin olduğu kabul
edilebilir. Domuz yiyen toplumların cinsel hayatlarındaki sapkınlık
ve anormal cinsel ilişki pratikleri ne yedikleri ile bağlantılıdır.
Bunlardan sonra, beslenme uzmanları tarafından “Siz
ne yiyorsanız osunuz.” sözü haklı olarak söylenebilir.
(Dr. Shahid Athar, İndiana Üniv, School of Medicine-www.gimdes.com)

06Haz 2015

Osmanlı, Allâh’ın dînini yaymak için cihâd etmiş, düşmanlarına;
İslâm’ı kabul etmelerini, kabul etmemeleri hâlinde cizye
vererek İslâm bayrağı altında huzûrla yaşamalarını teklif
etmiştir.
Nitekim Petervaradin’in fethinden evvel, Kur’ân ve Sünnetin
emrine uyularak sulh içinde itaatleri istenmiş ve isyan ve
zulümde inad edince cihâd ilan edilmiştir. Osmanlı tarihleri,
her savaş öncesi, “Kötülüğü en güzel bir şekilde bertaraf
ediniz” hadîsi ve “Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle
davet et” âyetinin emirlerine uyulduğunu açıkça beyan
etmektedir. Bu dediğimiz hususu, Batılı tarihçiler de kabul
etmektedirler. Mesela Alman Tarihçi Lies aynen şunu söylemektedir:
“Rum ve Acem ülkeleri feth edilince, Müslüman ordusu
ülkelerin insanlarını, İslâm ile kılıç arasında değil, İslâm
ile cizye arasında serbest bırakırdı. Bu husus methe layıktır.”
Düşmanın İslâm toprağını istila etmesi veya tahammül
edilemez bir şekilde hareket etmesi hâlinde, müdafaa harbi
yapmak gerekir Osmanlı Devleti’nin savaşlarının önemli bir
kısmı, müdafaa harbi niteliğindedir.
Güçsüz ve zayıf kimselere destek olmak gibi insanî sebepler
de harb sebebidir. Rodos’un fethi orada bulunan 5-6
bin kadar Müslümana zulüm yapılması hatta yerli halka bile
zulmedilmesidir. Gerçekten buradaki Müslümanları, Hıristiyan
idareciler adada esir tutmuşlar; gündüz boyunları bukağıda
ve gece ise ayaklarına zincir takmışlardır. İbn-i Kemal, Mohaç
Seferinin sebeplerinden biri olarak Macar Valilerinin ahaliye
yaptıkları zulmü göstermektedir. Nitekim gayrı Müslim tarihçiler
dahî, Bizans’ın zulmünden dolayı çok sayıda Hıristiyan’ın
Osmanlı askerlerinden yardım istediğini açıkça ifade etmektedirler.
Münafıkları, dinden dönenleri, İslâm’ın kesin emirlerini
(zekât gibi) inkâr edenleri, İsyancıları ve andlaşmayı
bozanları cezalandırma gayesi de meşru’ bir harbin gerekçelerindendir.
Osmanlı Devleti’nin Anadolu Beylikleri ve Celâlî
isyanları İle ilgili hareketleri bu manada harbe girmektedir.
(Ahmed Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s.27-28)