Arşiv

15Nis 2019

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hutbelerinde müslümanlardan bazı grupları hayırla andıktan sonra şöyle buyurdular:

“İçinizden bazı kimselere ne oluyor ki komşularına İslâm’ı anlatıp onlara bildiklerini öğretmiyorlar ve niçin iyiliği emredip kötülüklerden nehyetmiyorlar? Öte yandan bilmeyenler neden komşularından ve bilenlerden sorup öğrenmiyorlar? Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki ya sizden bilenler, kendi komşularına öğretip onları bilgi sahibi yaparak iyiliği emredip kötülüklerden menedecek, bilmeyenlerse komşularından sorup öğreneceklerdir ya da onları cezalandıracağım”. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözlerden sonra minberden inip Hücre-i Saadetlerine gittiler.

Bunun üzerine sahabiler kendi aralarında “Acaba Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözleriyle kimi kastetti?” demeye başladılar. İçlerinden bazıları “Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sözleriyle Eşaroğullarını kastetmişlerdir. Çünkü onlar dinde bilgi sahibi kimseler olup komşuları da cahil ve hiçbir şeyden haberleri olmayan göçebelerden ibarettir” dediler. Bu sözler Eş’aroğullarının kulağına gittiğinde bunlar Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bir kavmi hayırla yâdetmiş, bizleri ise tehdit etmişsin. Suçumuzun ne olduğunu öğrenebilir miyiz?” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) de hutbesinde söylediklerini tekrar etti. O zaman Eş’aroğulları “O halde bize bir sene mühlet ver!” dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.)  de onlara istedikleri mühleti vererek “İsrâiloğullarından kafir olanlar Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın dilleriyle lanetlendiler. Bu lanetlenmeleri de isyan ettiklerinden ve hadlerini aştıklarından ötürüdür. Yaptıkları fenalıktan birbirini uyarıp menetmezlerdi. Andolsun yaptıkları pek çirkin şeylerdir” (Mâide s.78-79) meâlindeki Âyet-i Kerimeleri okudular.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3, s.448-449)

 

14Nis 2019

Maddeci akıl, Kur’an-ı Kerim’in özellikle ahiretle ilgili, Peygamberlerin mucizelerini, evliyaların kerametlerini ve bunlara benzer gayb âlemi ile ilgili gerçekleri idrak etmekten acizdir.

Evliyaların kerametine de inanmak lazımdır. Keramet de akıl ve ilim üstü bir olaydır. Evliyaların kerametleri mensup oldukları dinin hak olduğuna ve Peygamberinin bir mucizesinin devamıdır. Veli kullar, Allâhü Teâlâ’nın dilediği zamanda ancak kerametlerini gösterebilirler. Allâh (c.c.) dilemez ve bir şeyi bildirmek istemezse, veli zat da keramet gösteremez. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den sonra bu ümmetin en büyük velisi Hz.  Ömer (r.a.) kendisini şehid edecek katilin hemen arkasındaki safta bulunduğunu bilememiştir. Çünkü Allâhü Teâlâ bir hikmete binaen, bunu ona bildirmemiştir. Diğer taraftan Medine’nin Cami Minberinde hutbe okuyan Hz. Ömer (r.a) Iran topraklarında bulunan İslâm ordusunu bir hikmete binaen Allâh (c.c) ona bir keramet olarak gösteriyor, okuduğu hutbeyi keserek “Ya Sâriye El cebel -Ya Sâriye el cebel” diye çağırırken islam birlik kumandanı Hz. Sâriye (r.a.) de bir keramet olarak, arada bu kadar mesafeye rağmen, Hz. Ömer (r.a.)’in sesini işitiyor ve tanıyor. Birliği ile beraber karşılarında bulunan dağa düşmandan evvel çıkarlar ve düşmanlannı mağlub ederler.

Tevatür derecesine erişmiş buna benzer örnekler çoktur. Kur’an-ı Kerim’de kerametlerden birçok örneklerin bulunması, onun varlığına yeterli delildir. Tekrar şunu unutmamak lazımdır ki, keramet sahibi olan zatın istediği zaman değil, Allâh (c.c) ’ın irade ettiği zaman keramet izhar edilir. Tabii ki, veli zat keramet izhar etmek ister ve Allâh (c.c) da rıza gösterirse hemen olur.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.293)

13Nis 2019

Âli İmran sûresi 28. Âyette “Mü’minler, mü’minlerin gayri kâfirleri dost edinmesin ler” buyurulmuştur.

Hazret-i Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre: Münafıkların reisi, Abdullah ibn-i Ubeyy ve arkadaşları Yahudiler ve müşriklerle dostluk yapıyor ve onları Müslümanların ahvâlinden haberdar ediyorlar dı. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) aleyhine muzafferiyet ümid ediyorlardı. Nazil olan bu Âyet-i kerîme ile mü’minler bundan nehyedildi.

Bu ayetin tefsirine göre kim kâfirleri dost edinirse Allah Teâlâ’nın dostluğundan çıkmıştır. Kâfirleri dost edinenlerin Allah Teâlâ’dan ilişiği kesilmiş olur.

  1. âyette “De ki: Allah Teâlâ ve resulüne itaat edin. Eğer Allah Teâlâ ve resulüne itaatten yüz çevirirseniz

(kâfirlersiniz) Hak Teâlâ ise, kâfirleri sevmez.” buyurulmuştur.

Rivayet edildiğine göre, münafık Abdullah ibn-i Übeyy: «Muhammed kendisine tâati, Allah Teâlâ’ya tâat gibi tutuyor. Ve bize Nasârânın, îsâ’ya sevgisine benzer bir sevgi ile kendisini sevmemizi emrediyor.» demeye başladı. Bunun üzerine bu Âyet-i kerîme nâzil oldu. Ve böyle bir şübhenin vârid olamayacağını gösterdi.

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz.

«Bütün ümmetim Cennet’e girer, yalnız istinkâf edenler gir mez.»  buyurdu. Dediler ki:

«Ondan kim istinkâf eder?»

«Bana, itaat eden Cennet’e girer, isyan eden istinkâf eder.» buyurdular.

Âl-i İmran 99. ve 100. Âyetlerde de şöyle buyurulmuştur: “De ki: Ey Kitab ehli! Hak dîn, İslâm olduğunu bilirken, niçin îmân edenleri Allah yolundan döndürmek, istikâmetten ayırmak  istiyorsunuz?  Allah  Teâlâ,  yaptıklarınızdan gâfil değildir. Ey mü’minler! Eğer siz o Kitab verilenlerin içlerinden herhangi bir fırkaya itaat ederseniz, sizi îmân etmişken döndürür, kâfir ederler.”

 (Ayıntâbi Mehmet Efendi, Tibyân Tefsîri, c. 1 s. 221,249)

12Nis 2019

Anadolu ve İran seyahatine âit intibâları 1821’de neşredilen “Voyage en Armenié et en Perse” ismindeki eserinde anlatan müsteşrik Amedee Jau-bert , Müslümân-Türklerin âlimlere karşı gösterdikleri alçakgönüllülüğü şöyle anlatır: “Şarklılar kendilerinin bilmediklerini bilen âlim kimselere karşı hududsuz bir hayranlık gösterirler. Onların nazarında mahviyet ve tevâzu ilmin en güzel husûsiyyetidir; işte bundan dolayı bir Acem şâirinin cidden san‘atkârâne olan şöyle bir teşbîhi vardır: Meziyyetlerinin te’mîn ettiği üstünlüklere tevâzu fazîletini ekleyen bir kimse, üstündeki yemişlerin çokluğundan dolayı başını yere doğru eğen bir ağaç dalına benzer.”

A.Brayer (Neuf Annéesâ Constantinople, 1836, Paris, c.1 s. 198-199’da) eski Türk tevâzuunu şöyle anlatır: “Müslümân Türkler arasında kibir ve gurur adetâ yok gibidir. Kur’ân’ın en şiddetle nehyettiği temâyüllerin biri de budur: Yeryüzünde sakın azametle yürüme; insanlardan nazarlarını gururla çevirme. Mütekebbir ve mağrur olandan Allâh nefret eder. Harekâtında mütevâzî ol; yavaş sesle konuş. Kibir cehâletten ileri gelir, âlim aslâ mağrûr olmaz. Bir taraftan da mütemâdiyen mahviyet telkîn edilir: Tevâzu cennet kapısının anahtarıdır. Alçakgönüllülük, yükselme ve saâdetin süsüdür. Tevâzu insana asillik verir. Hakîkî hâkim mütevâzi olur. Hemcinslerine karşı dâima alçak gönüllü ol.

İşte bundan dolayı Müslümân-Türk’ün yürüyüşünde vakar ve ihtişâm olmakla beraber, kat‘iyyen kibir ve azamet yoktur. Dâima yavaş sesle konuşur; el ve kol hareketlerinde hiçbir zaman tahakküm içeren bir edâ sezilmez; hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır.

Türk edeb, hayâ ve tevâzuunun kaynağı İslâmiyettir. Vücûdun bakılmayacak noktalarından yüz çevrilmesi, dînî bir vecîbedir. Kadına dâima ve her yerde, hattâ gezinti yerlerinde bile hürmet edildiği için sarkıntılık ve tecâvüz gibi suçlar Osmanlı’da bilinmez. İffet hayâ ve tevâzuda a‘zamî olgunluğa ulaşmaları İslâm ahkâmının yaşanmasındandır.

(İsmâîl Hâmi Danişmend, Garb Membalarında Türk Seciyye ve Ahlâkı, 27.s.)

11Nis 2019

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in mübârek anne ve babaları tertemiz insanlardı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in babası Abdullah, tevhid dini üzere ve şirkten uzak idi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in annesi Hz. Âmine annemiz, câhiliyet döneminde Allâh (c.c.)’a îmânı olup, tevhid üzereydi. Allâhü Te‘âlâ, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in anne ve babasını onun için diriltti ve onların ikisi de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e îmân ettiler. Bu olayı İmâm Kurtubî Hazretleri “EtTezkiratü fî Ahvâli’I-Mevtâ ve umûri’l-Âhireti” isimli kitabında şöyle naklettiler:

Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle buyurdu:

“Efendimiz (s.a.v.) bizimle veda haccını edâ etti. Devenin arkasındaydı. Orada ağladı. Çok üzüntülü bir şekilde ağlamaya başladı. Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri’nin bu ağlamasına ben de ağladım. Sonra Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri deveden indi. Devenin yularını elime verip:

“Ey Humeyrâ tut” dedi. Yani devenin yularını elime verip bana tut dedi. Devenin sağ tarafına yaslandı. Uzun süre öylece kaldı. Sonra bana döndü. Sevinçli ve tesebbüm eder bir haldeydi. Ben ona:

“Annem ve babam sana feda olsun Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.). Yanımdan inerken üzüntülüydün, ağlıyordun hatta senin ağlamana dayanamadım ben bile ağlamıştım! Sonra sen yanıma sevinçli, tebessümlü bir şekilde döndün. Ne oldu ya Resûlullah (s.a.v.)!“dedim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

“Ben annem Amine’nin kabrine gittim! Ben Rabbim Allâh (c.c.)’dan annemin diriltilmesini istedim, duâ ettim. Allâh (c.c.) annemi diriltti, annem dirildi ve bana dua etti.” buyurdular.”

Rivayet olundu ki; Allâhü Teâlâ, Efendimiz (s.a.v.)’in ebeveynini (anne-babasını), amcası Ebû Tâlib’i ve dedesi Abdülmuttalib’i diriltti ve onlar, Efendimiz (s.a.v.)’e iman ettiler.

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, c.1, s.797-798)

10Nis 2019

İmam-ı Şâfii (r.h.) şöyle demiştir: “Kitap, sünnet, ashab ve icmaya aykırı şeyler icad etmek sapıklıktır. Bunlara muhalif olmayan, hayırlı ve güzel olan şeyler ortaya çıkarmak ise kötü bid’at değildir.” Asırlardan beri Berât, Regâib ve Kadir gecelerinde kılınan namazlar bu kapsamdadır.

Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet zamanında akdedilen bir ilim meclisinde, dönemin büyük fıkıh alimlerinden sayılan Molla Hüsrev,  Molla Gürâni  gibi âlimlerle, bir çok ilimde maharet sahibi, tasavvuf ilimlerinde derya olan Şeyh Akşemseddin’in de hazır bulunduğu bir yerde Regâib namazının sıhhati üzerinde birleşmişler ve bunun üzerine vakfiyede yer alması için sultan tarafından emir verilmiştir. Bidatlar Kur’an ve sünnetle çelişir, onlarla bir tearuz içinde olursa bunlara kötü bidat denir. Dinde sonradan uydurulan dedikleri budur, bunlar reddedilmiştir. Böyle değil de bidatin şeriatta bir aslı olur ve tekarrup yani Allah rızasını kazanmak için ortaya çıkarılırsa, o zaman buna bidat-ı hasene derler. Bunu “sonradan ortaya çıkma” değil, “sünnet” tabir ederler ve bunlar makbuldür. Zira bu nevi uygulamalar, ulemânın yoludur. Bunlar Nebi (s.a.v.)’in temiz sünnetine dahildirler.

Zira mutlak sünnete muhalif olmayan muhdes, yani sonradan ortaya çıkarılmış şeyler kapsamının dışındadırlar. Nitekim, “Her kim İyi bir sünnet koyarsa (Müslim, zekat 69) hadisinde bidat-ı hasene sünnetle tabir edilmiştir. Bundan dolayı bidat-ı hasene, sünnet kapsamındadır. Özellikle meşayih ve evliyanın tatbikatları bu açıdan son derece önemlidir.

Bu Nebi (s.a.v.)’in  şeriatını değiştirmek gibi algılanmamalı belki onun gizli taraflarını açıklamanın söz konusudur. Bu açıklama ise bid’at değil, hidâyetin ta kendisidir. Dolayısıyla bu tip ibadetler indî olmayıp şer’idir. Onların tatbikatları sünen-i hüdâ çerçevesinde mütâlâa edilmelidir. Halbuki Bazı sığ âlimler bunu anlayamayıp reddetme yoluna gitmişlerdir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Hadis-i Erbain, s. 14, 226)

09Nis 2019

İslâm ahkâmını öğrenirken Cenâb-ı Hakk’ın farz kıldığı şeylerin Resûlullah (s.a.v.)’in sünneti ile pekiştirilmesi gerektiği gerçeğini de asla unutmamak gerekir. Mesela farz namazların yanında sünnetleri de kılmak gerekir.

Bugün bazı kesimler müslümanlara sünnet namaz kılmak yerine kaza namazı kılmak gerektiği fikrini aşılamaya çalışmaktadır. Bu bir ifsad hareketidir. Bunu iddia eden kişilerin bu iddialarına muhakkık ulemâdan delil göstermeleri gerekmektedir. İslâm’da kimsenin kendi kafasına göre hüküm verme hakkı yoktur. Eğer bir kimsenin kaza namazı borcu varsa bunu ödemesinin de bir usûlü vardır ve borç bu usûle uygun olarak ödenmelidir. İnsan önce namazla yükümlü olduğu zamanı tesbit eder ve o zamandan sonra hangi vakitten ne kadar borcu olduğunu tayin eder. Bu tayini yaparken hesapladığı miktarı kıldığı takdirde borcunu ödemiş olduğuna kalben inanacağı bir miktar belirlemek esastır. Hz. Mâhmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) kaza namazı borcu olanlara her vakit namazdan sonra o vakte ait bir kaza namazı kılmalarını tavsiye buyururlardı. Meselâ bugün sabah namazını edâ ettikten sonra borcu olan son sabah namazının farzını iki rekat kılarak kaza etmesini, öğle namazını edâ ettikten sonra borcu olan son öğle namazının farzını dört rekat kılarak kaza etmesini, ikindi namazını edâ ettikten sonra borcu olan son ikindi namazının farzını dört rekat kılarak kaza etmesini, akşam namazını edâ ettikten sonra borcu olan son akşam namazının farzını üç rekat kılarak kaza etmesini ve yatsı namazını edâ ettikten sonra borcu olan son yatsı namazının farzını dört rekat kılarak, vitr-i vacib’ini de üç rekat kılarak kaza etmesini ve bu şekilde her gün sistemli olarak kaza namazlarını ödemelerini tavsiye buyururlardı. Bu tavsiyelerine bir de şu müjdeyi ilave ederlerdi: “Eğer bir kimse kaza namazı borçlarını ödemeye niyet eder, bu şekilde sistemli olarak başlarsa ve bir gün sonra bile olsa irtihâl ederse Hakk Teala hazretleri “Bu kulum ihlâs ile söz vermişti, eğer ben ona ömür verseydim bu borcunu tamamlayacaktı.” diyerek tüm kaza namazı borçlarını siler, tüm kaza namazı borçları ödenmiş olur.”

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.26)

08Nis 2019

Allâhü Teâlâ tövbenin fazileti konusunda kendilerini özel olarak muhatap aldığı müminlere şöyle emretmiştir:

“Ey iman edenler! Nasûh (samimi) bir tövbe ile Allâh’a tövbe ediniz. Umulur ki Rabbiniz günâhlarınızı örter ve sizi altlarından nehirler akan cennetlere koyar.”  (Tahrim s. 8)

Ayette geçen “nasûh” ifadesi samimiyet manasına gelen nush kökünden gelmektedir. Bu kelime samimiyette çok ileri dereceyi ifade eder.

Kul heva denen kötü arzulardan temiz bir kalp ile ve sünnete uygun güzel salih amelle Allâhü Teâlâ ’nın huzuruna geldiği zaman, kendisine güzel bir netice verilir. O zaman daha önceden kaçırdığı güzel hâli de elde eder. İşte bu, nasûh tövbesidir. Onu yapan kul, çokça tövbe eden, güzelce temizlenen ve Allâh (c.c.)’un sevgilisi olan birisidir. Bu kimse Allâhü Teâlâ’nın Âyet-i Kerime’de:

Hiç şüphesiz Allâh, çokça tövbe edenlerle güzelce temizlenenleri sever” (Bakara s. 222) hitabıyla kast ettiği kimsedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) de: “Tevbe eden bir kimse, Allâh (c.c.)’un dostudur ve günâhtan halis tevbe eden bir kimse, günâhı olmayan bir kimse gibidir.” (İbn-i Mace) buyurmuştur.

Tövbe edene gereken şeylerden birisi de, kötülüklerini iyiliklerle, iyiliklerini de daha güzelleriyle değiştirmektir. Tövbesinin tam olarak gerçekleşmesi, Allâh (c.c.)’a dönüşünün güzel ve günâhları iyiliklere çevrilen kimselerden olması için böyle yapması zaruridir. Çünkü bu değişme dünyada olmaktadır. Kötü ameller iyi amellere çevrilmektedir. Şu Âyet-i Kerime bunu göstermektedir:

“Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar, Allâh, onlarda bulunanı değiştirmez.” (Rad s. 11)

Demek ki, insanlar içlerindeki bir kötülüğü iyiliğe çevirdiklerinde, kötü halleri iyiliklere çevrilmiş olacaktır.

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.2, s.184-190)

07Nis 2019

Hasan-ı Basrî (r.âleyh), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:

“Kul, Kıyâmet günü önce namâzdan hesâba çekilir. Onu tam yapmış ise diğer hesâb kendisine kolay olur. Eğer namâzdan bir eksiği varsa Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: “Kulumun nâfile ibâdeti var mı? Farzı onunla tamâmlayın. Eğer tamâmlanırsa kalan ameller buna göre hesâb edilir.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Namâz yüce ve büyük olan Allâh’ın rızâsını kazandırır. Meleklerin sevgisini getirir. Peygamberlerin sünnetidir. Ma‘rifet nûrudur, îmânın aslıdır. Duâya icâbeti sağlar, amelleri makbûl eder. Rızka bereket getirir. Vücûdlara rahatlık verir. Düşmanlar üzerine silâhtır, şeytânı kaçırır, ölüm meleği ile namâza devâmlı ehil arasında şefaatçidir. Kabirde kandildir ve orada bir yaygıdır. Münker Nekir’e cevâbdır. Kıyâmete kadar kabirde can yoldaşıdır. Kıyâmet günü olunca namâz, kılanın üstünde bir gölgeliktir. Başında tâcdır. Bedenine elbisedir, önünde giden bir nûrdur, insanlarla arasına gerilen bir perdedir. Rabbleri huzûrunda müminlerin hüccetidir. Mîzanda ağırlıktır. Sırattan geçiştir. Cennette anahtardır. Çünkü namâz, tesbîhtir, hamddır, ta‘zimdir, kıraat ve duâdır. Hâsılı faydalı işlerin tümü vaktinde kılınan namâzdadır.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilin Bostânü’l-Ârifîn, 315-316.s.)

NAMÂZDAN SONRA MUSÂFAHA

Ulemâmızdan bazıları, namâzların sonunda âdet olan musâfahanın da mekrûh olduğunu söylemişlerdir. Hâlbuki musâfaha sünnettir. Burada mekrûh olması, buraya mahsûs olarak rivâyet edilmediği avâm takımının(her namazdan sonra tokalşamayı) sünnet zannetmesinden ileri gelmektedir.(Adet haline getirilmezse mekruh olmaz.)

(İbn Âbidîn, 3.c., 487.s.)

06Nis 2019

Osmân-ı Mağribî (r.âleyh) şöyle buyurdu: “Mücâhedeye devam etmeden, tarikattan bâzı keşif ve hallere kavuşacağını uman, düşüncesinde yanılmıştır.”

Nasr İyâdî (r.âleyh) şöyle buyurdu: “Senin siccîn ve mahbûsun nefsindir. Sen ondan çıktığın zaman, dâima rahat olursun”.

Ebû Hasan-ı Varrak (r.âleyh) şöyle buyurdu: “İlk zamanlarımızda Ebû Osman mescidinde bizim en büyük işimiz, bize vâki’ olan keşiflerle, fakirleri kendimize tercîh etmek, belli para üzerine gecelemeyip, onu fukaraya vermek ve bize fenalıkta bulunan kimseden nefsimiz için intikam almağa kalkışmayıp, ona tevazu’ göstermek, kalblerimizde bir kimseden hakaret vâki’ olunca, bu hakarete bakmayıp, onun hizmetinde bulunmak idi. Avamın mücâhedesi, amelleri, ibâdetleri yerine getirmektir. Havassın (seçilmişlerin) mücâhedesi ise, hâlleri tasfiyede, açlık, susuzluk ve uykusuzluğun mihnet ve meşakkatleri kolay gelmektir. Kötü huyların, fena ahlâkın ilâcı ise güç ve zordur”

Nefsin övülmesini, iyilikle anılmayı ve insanların medhetmesini kendine çekmek, davet edilmeyi istemek, nefsin âfetlerindendir. Bâzen nefsin ağır ibâdetleri üzerine alması, beyân olunan hâlleri kendine çekmeğe sebeb olur da riya ve nifak kendisini kaplar. Bunun alâmet ve işareti, övme ve medhetme kesildiğinde, insanların kendini ayıblama ve ona dil uzatmağa başlamalarında gevşeklik ve zayıflık hâline dönmesidir.

Senin nefsinin âfetleri, şirki ve yalancılığı, ancak iddia ettiği yerde imtihan zamanında ve darıltıldığında anlaşılır. Çünkü nefis, kendisi korkmadığı halde, korkanların sözü ile konuşur.

(Abdülkâdir Geylânî, Gunyetü’t-tâlibîn, s.473)