Arşiv

27Oca 2018

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlıyoruz:

1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâya teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: “-Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında:“-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937de kendi el yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır

26Oca 2018

“Benim oğullarıma ve dostlarıma birinci vasiyetim; dâima gazâ ve cihâd sünnetini ikâme ve Nebî (s.a.v.)’in dînini kuvvetlendirerek devâm ettirmektir. Tam bir kuvvet ve kudretle Nebî (s.a.v.) Efendimizin sancağını Livâ-yı şerîfini yükseltiniz. İslâm’a hizmet âdetini kullanılmaz hâle getirmeyiniz. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bu zaîf kulunu, beldeleri feth ve İslâmın âdetlerini öne geçirmeğe ve üstün tutmak üzere teyid buyurdu. Bu hânedânda cihâd kanunlarının ve dîne hizmetin dâimi ve istikrarlı olacağını ümîd ederim… Sonra Orhan Gâzî’ye dönerek:

“Dînî ve dünyevî hâdiselerin, eğlenceye dâir ve ma’nevî taleblerin cümlesinde, amellerinde, işlerinde, her türlü hâl ve fiillerinde dâima Şeri’at-ı Mutahharaya uy ve onu uyulacak tek ölçü kabul et.

Mübhem ve meçhûl işlerinde Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in emirlerine ve Şeriât imâmlarının yol gösterciliği ve sağlam derin ve geniş bilgili âlimlerin sözleriyle amel et ki bu vasiyet hayırları toplayıcı ve bütün saâdetleri içine alıp kuşatmaktadır.

Adâleti bütün işlerinde esâs kabûl et. Merhamet ve ihsân melekesiyle donan ki bu sultânlığın şereflerindendir. Reise, baş olan kimseye Allâh’ın kullarının, Allâh’ın ihsânlarından nefsine ortak ve hisse sâhibi görmek gerekir. Böyle olursa reis olan kimse Allâh’ın dergâhındaki sevgililerden mahbûblardan olur.

Elinin altındaki insanlara, hatta mahlûkata dahî merhamet ve şefkat et. Mücâhidlerin başlarını, idaren altındaki bütün halkı ve sana tâbi olanların tamâmını ve bütün askerlerini kendi evlâd ve akrabâların derecesinde tut, kabul et.

Oğul, ben öldüğüm vakit, beni Bursa’da şol gümüşlü kubbenin altına koyasın. Ve bir kimse sana Allâh’ın buyurmadığı sözü söylerse sen onu kabul etme, eğer bilmezsen Allâh ilmini bilene sor.” dedi ve rahmet-i Rahmâna kavuştu.

(Ziyâ Nûr Aksun, Osmanlı Tarihi, c.1, s.26)

25Oca 2018

Peygamberimiz (s.a.v.) nefsi ve malı yönünden gösterdiği sonsuz sabır ve fedakarlıkla, güzel ve seçkin ahlakıyla insanları kendine bağladı, İslâm’a getirdi. Zorla ve nefretle değil, isteyerek ve severek müslümanlığı kabul ettirdi.

Hak Te’âlâ Kalem sûresinde şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz sen elbette büyük bir ahlâk üzerindesin!” (Kalem s.4)

Âişe (r.a.) dedi ki: “Onun ahlâkı Kur’ân’dı. Kur’ân’ın hoş gördüğünü kabul edip razı olurdu, hoş görmediğini kendisi de hoş görmez ve kaçınırdı.

Peygamber (s.a.v.)’in Uhud harbinde mübarek dişi şehid edilip yüzünden de yaralandığı zaman, bu durumu ashabın çok gücüne gitti ve dediler ki: —Onlara beddua etseniz ya!

Ben lânetieyici olarak gönderilmedim! Ben ancak Hakka cağına ve rahmet olarak gönderildim,” diyerek şu duada bulundu: “Allâhım, kavmimi hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar.”

Ömer (r.a.)’ın şöyle dediği naklediliyor: Anam babam sana feda olsun ey Allâh’ın Resûlü! And olsun ki Nuh (a.s.) kavmine beddua ederek demiştir ki: “Rabbim yeryüzünde hiçbir kâfir bırakma, hepsini helak et!”. Eğer sen de bize beddua etseydin, hepimiz helak olurduk. Sırtın çiğnendi, yüzün kanlandı, dişin kırıldı, yine de beddua etmekten çekindin, sadece hayrı söyledin (ve dedin ki): “Allâhım, kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmezler.”

Kadı Ebû’l-Fadl (Şifa müellifi) der ki: Resûlullâh (s.a.v.)’in bu sözünde iyilik ve fazilet dereceleri, güzel ahlâk ve insanlığı son derece sabır ve metaneti müşahede edilmiştir (gözlemlenmiştir)! Peygamber (s.a.v.) onlara sadece sükût etmekle yetinmemiş… Onları affetmiş… Onlara acıyıp merhamet etmiş… Onlara şefaat edip: “Allâhım, onları bağışla veya hidayet et!” diye dua buyurmuştur.

(İmamı Kastalani, İlahi Rahmet, s.326) (Kadi İyaz, Şifa-i Şerif, s.97-105)

24Oca 2018

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Sizin müptelâ olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.”

Sahabeler sordular: “Ey Allâh’ın Resûlü! Küçük şirk nedir?” Resûlullah (s.a.v.) “Riyadır” buyurdu ve şöyle devam etti: “Allâhu Te’âlâ amellerine göre kullara karşılık vereceği gün, riyakârlara şöyle buyuracak: Dünyada kendilerine gösteriş yaptıklarınıza gidin. Hele bir bakın, onlarda hayır namına bir şey bulabilecek misiniz?”

Ebû Hüreyre’den naklen rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle duyurulur:

“Nice oruçlu vardır ki, orucundan yanına kâr kalan açlık ve susuzluktur. Nice ibâdete kalkan vardır ki, bu ibâdetten kendisine kalan, uykusuzluk ve zahmettir.”

Bunlardan çıkan mânâ şudur: Tutulan oruçtan, kılınan namazdan Allâh rızası beklenmezse, ona verilecek hiçbir sevap yoktur.

İbâdetler, bütün olarak Allâh için olmayınca, riya bölümüne girer.

İbadetini görülsün ve duyulsun diye yapan kimse şuna benzer ki: Pazara çıkar; kesesine çakıl taşları doldurur; onun bu hâline bakan halk söyleşir:

Şu adama bakın; nasıl da kesesini doldurmuş!

O kesenin içinde taş olduğunu halk bilmez. O kimseye de halkın sözünden başka bir fayda kalmaz. O, kesesindekilerle gidip bir şey almak istese onlarla hiçbir şey vermezler.

İşte riyakârın, görsünler ve işitsinler diye iş yapanların hâli budur. Halkın sözünden başka, hiçbir menfaati olmaz. Ahirette ise, yaptığının faydalı bir karşılığını bulamaz.

Bu mânâda gelen şu âyet-i kerime önemlidir: “Onların yaptıkları işlerden herbirini ele alırız, onu saçılmış zerreler hâline getiririz (değersiz kılarız).” (Furkan s.23)

(Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfılîn, s.3-6)

23Oca 2018

Tam ismi Ebü’l-Kasım Abbâs b. Firnâs b. Verdûstur. Endülüslü olan İbn Firnas astronomi, fizik ve kimya ile ilgilenmiştir.

Meraklı ve araştırıcı bir karaktere sahip olan Abbas b. Firnâs, uzayı temsil eden bir gök küresi (planetaryum) kurdu. Bilgin bu cihazla yıldızlarla birlikte bulutları ve şimşekleri inceliyordu. Sonraları Avrupa’da astronominin gelişmesinde tesiri olan Sindhind tablolarının çizimlerini yaptı. İbn Firnâs’ın uzun çalışmalar sonunda yeni bir keşifte bulunup bir cihaz yaptığını, üzerine kumaş geçirip kanat yerine büyük kuş kanatları taktığını ve bu âleti çalıştırarak havalanıp uçtuğunu kaydeder. Uçuş büyük oranda başarılı olmuş, ancak yaptığı tasarımın uçuş takımında kuyruk kısmı bulunmadığı için inişi çok sert olmuştur ve sırtını incitmiştir. İbn Firnâs’ın bu başarısı Batı’da uçak yapıp uçmayı başaran Wright Kardeşler’den 1023 yıl öncesine rastlamaktadır. Abbas bin Firnâs, bu deneme dolayısıyla havacılığın öncülerinden sayılmaktadır.

Kuvarstan kristal yapmayı ve kristal kesimini batı İslâm âlemine tanıttı ve ayrıca kimya ile ilgilendi. Cam imal etme usûlünü keşfetmiş, cam sanayiinin de öncüsü olmuştu. Ayrıca düzeltme kabiliyeti olan camı keşfederek gözlüğün mucidi olduğu kabul edilir. Endülüs sultanı I. Muhammed’e takdim etmek üzere, daha önce benzeri görülmemiş menkane (mîkate) adı verilen bir saat imal etti.

Yaptığı birçok keşifle ve Doğu ilimlerini Batı’da yayma çabalarıyla çağdaşlarının dikkatini çeken Abbas bin Firnâs’a Endülüs sultanı I. Hakem, “Hakîmü’l-Endelüs” unvanını vermiştir.

(İslam Ansiklopedisi, c.1, s.24)

22Oca 2018

Tefsîr yapacak âlimin aşağıda zikr edilen şu onbeş ilmi gayet mükemmel şekilde bilmesi lâzım gelir.

Bu ilimleri kemâliyle (tam ve en olgun şekilde) bilmeyen kimselerin Kur’ân tefsîrine yeltenmesi şer’an caiz değildir (Şeriat’ın buna izni yoktur).

1-Lügat (Arab dili)           2- Tasrif (Sarf ilmi)           3-Nahiv ilmi           4-iştikak          5-Me’ânî ilmi      6-Beyân ilmi

 7- Bedi’ ilmi                     8-Kıraat ilmi                       9- Usûl-i din ilmi          10-Usûl-i Fıkıh ilmi

11-Esbâb-ı nüzul           12-Nâsih ve mensûh           13-Fıkıh ilmi                      14-Mücmel ve mümin tefsîri

Tefsir yapabilecek kişinin sâhib olması gereken 15’inci ilim ilmü’l-mevhîbedir. Bu öyle bir ilimdir ki onu Cenâb-ı Hakk Hazretleri, ilmiyle amel eden bahtiyar kuluna ihsan eder.

(Sırrı Paşa’nın saydığı bu 14 ilim kesbîdir, ya’ni çalışıp öğrenmekle elde edilebilir. 15’inci ilim ise vehbîdir, ya’ni Allâh (c.c.) vergisidir. O verirse verir, vermezse, çalışmakla öğrenilip elde edilemez.) İşte bu 15 ilim, müfessirin (tefsîr âliminin) mutlaka, kesin surette ve hiç şübhesiz ve eksiksiz mükemmel bir şekilde sahip olması zorunlu bulunan ilimlerdendir. Ama bunlardan başka, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr edebilmek için müfessirin diğer ilimlerde (ve çağının gerektirdiği genel kültür bilgilerinde) derinleşmiş olması da şarttır.

(İmâm Zehebi, Büyük Günâhlar, s.257-259)

21Oca 2018

Dil, ciddi olsa da olmasa da şaka yaparken haddi aşmaktan, insanlarla alay etmekten ve lanet etmekten muhafaza edilmelidir. Çünkü bunlar insanı yüzsüz yapar ve heybetini yok eder. Korku ve yalnızlığa sebep olur. Ayrıca gönülleri’ de incitir. Bunlar düşmanlığın, öfkenin ve arkadaşlığın bozulmasının da başlangıcı olur. Kalplere kin tohumları eker.

Hiç kimseyi alaya alma. Seninle dalga geçene karşılık verme.“Başka bir söze geçinceye kadar ondan yüz cevir.” (En’am s.68) Boş bir şeye rastladıklarında vakar ile (oradan) geçip giderlerden ol.” (Furkan s.72)

Sana yardımcı olacak şeyler hariç susmayı tercih etmendir. Ebû Bekir Sıddık (r.a) zorunlu kalmadıkça konuşmamak için ağzına taş kordu. Ve dilini göstererek derdi ki: “İşte bu, beni varılacak yere götüren şeydir.”

Dilin kötülüklerinden bütün gücünle sakın. Çünkü, dünya ve ahirette helak olma sebeplerinin en kuvvetlisi dildir.

Allâh (c.c.)’ın yarattığı bir hayvana veya yiyeceğe veya bir insanın şahsına lânet etmekten sakın. Kıble ehli olan bir kimsenin de şirkine, küfrüne veya münafık olduğuna hükmetme. Şüphesiz ki sırlardan (insanın içinde gizlediklerinden) ancak Allâh Te’âlâ haberdardır. Bunun için Allâh (c.c.) ile kul arasına girme. Kıyamet günü “niçin filan kimseye lanet etmedin, niçin o kişi hakkında sustun?” diye sorulmayacaktır.

Ayrıca bir ömür boyu İblise lanet etmesen, onun adını anmasan ve kıyamet günü bundan dolayı sorguya çekilmezsin. Ama Allâh Te’âlâ’nın yarattıklarından birine lanet edersen, işte o zaman hesap sorulur.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kim dili ile iffeti konusunda bana garanti verirse, ben de ona cennet hakkında garanti veririm.” (Buhari, Rikak, 23)

(İmam Gazali, Hidayet Rehberi, s.136-137)

20Oca 2018

Cenab-ı Allâh Kur’an’da: “Yeyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz.” diye emretmiştir. (A’raf s.31) Peygamber (s.a.v.) israftan, çok yemekten ve haram yemekten men etmiştir. Yeme içme konusundaki tavsiyeleri kısaca şöyle özetlenebilir: “Yemeyi acıkmadan yemeyiniz. Mideyi üçe ayırınız ve doymadan sofradan kalkınız.” – “Yemeğin bereketi, önce ve sonra elleri, ağzı yıkamaktır.” (Tirmizi, Et’ime 39)

– “Yemek yemeden önce Besmele çekiniz, sağ elle yeyiniz ve önünüzden yeyiniz.”

-“Helalden yeyiniz” -“Kızgın yemeyiniz, yemeğe üflemeyiniz.” -“Lokmaları küçük tutunuz.” -“Çok yemeyiniz. – “Yemek yerken konuşmayınız.” “Artık bırakmayınız, israf etmeyiniz.” “Yerken acele etmeyiniz, iyice çiyneyiniz.”

Hz. Peygamber (s.a.v.) yemek yerken oturarak ve bir yere dayanmadan yemeyi tavsiye etmiştir. Şöyle buyurur: “Bir yere dayanarak yemek yemem.” (R.Salihın 749)(Ramuz, elEhadis 545/13)

Peygamber (s.a.v.) çok yemekten men etmiştir. Bir gün göbekli biri ile karşılaşmış, parmağı ile şişmiş göbeği dürterek “Bu böyle olmamalıdır.” Demiştir. Bu konuda şu hadisleri zikredebiliriz:

“Dünyada çok yiyenler, ahirette aç kalacaklardır.” (Tirmizi, Kıyamet 37)

“İbadet az yemektedir.” (Ramuz, el-Ehadis 195/9)

“Yemeyi çok yemekten sakınınız.”(Ramuz, el-Ehadis 177/2) “Her hastalığın başı karnı fazla doldurmaktır.” “Her hastalığın başı karnı fazla doldurmaktır.” “Her hastalığın başı karnı fazla doldurmaktır.” (Ramuz, el-Ehadis 72/10) “İnsanoğlu karnından daha zararlı bir kap doldurmamıştır.” (İbni Mace, Et’ime 50)

“Ümmetim için çok korktuğum şey; çok yiyip karınlarının büyümesi, çok uyumaları, tembellik ve inanç zayıflığıdır.” (Ramuz el-Ehadis:20/10)

(Mustafa Öselmiş, Tıbb-i Nebevî, s.40-42)

19Oca 2018

Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Yemin ederim ki, Ademoğlunun kulağına erimiş kurşun dolması, o kimsenin ezanı işitip de icabet etmemesinin azabından ehvendir.” Yani cemaati terk etmenin azabı, kulaklara erimiş kızgın kurşun dolmasından daha şiddetlidir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte buyruluyor ki: “Vallâhi içimden öyle geçti ki müezzine kâmet etmesini emrettikten sonra birine insanlara ‘imâm ol!’ diye emredeyim. Sonra elime bir meşale alıp ezândan sonra namâza çıkmayanların evlerini başlarına yakayım.” (Buhari)

Efendimiz (s.a.v.) ümmetine son derece şefkatli ve merhametli olmasına, hiçbir kimsenin en ufak bir eziyet çekmesine razı olmamasına rağmen (özürsüz olarak) evlerinde namâz kılanlara o kadar öfkeliydi ki, onların evlerini yakmaya dahi razı olmuştu. alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (s.a.v.)’in böyle buyurmasının sebebi, evini yaktığı zaman o kişi, evsiz kalıp mescidde yatıp kalkacak dolayısıyla cemaati hiç kaçırmayacaktır.

Müslüman cemaatinin, günde beş kere vakit namazları, haftada bir kere cuma namazı ve bayramlarda da bayram namazları vardır. Bu namazların edası için müslümanların bir yere ve bir araya toplanmasında, Allâh’a topluca kulluk arz etmek, Allâh (c.c.)’ün; cemaat üzerindeki rahmetinden yararlanmak, kendi aralarındaki kardeşlik haklarını yenilemek, kalbleri ve duyguları bir noktada toplamak, birlik halinde olduklarını isbat etmek, arafat meydanında toplanmayı ve herkesin amellerinin meydana çıkmasını hatırlatmak gibi birçok fayda ve ibretler kazanma yeri olmak üzere yapılan mescid ve camilere vazifelerimizi bildiren âlimlerimizin kıymetli sözlerini dikkatle dinlemek ve okumak lâzımdır.

(Ahmed Kemaleddin Üstün, Elli Dört Farz Şerhi, s.74-75)

18Oca 2018

Nisa sûresinde geçen şu âyette, Cenabı Allâh (c.c.) bize ne güzel bildirmektedir:

“Kim Allâh’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allâh’ın nimetine eriştirdiği, peygamberlerle, dosdoğru olanlar, şehidler ve iyilerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaşlardır”. (Nisa s.65)

Bu âyet, Sevbân (r.a) hakkında nazil oldu.

O Resûlullâh (s.a.v) ‘in azadlısıdır. Peygamber (s.a.v) ‘i aşırı bir muhabbetle severdi. Sabrı azdı. Hatta rengi değişir, vücudu zayıflar, hüznü (üzüntüsü); yüzünden (çehresinden) bilinirdi. Böyle bir durumda Efendimiz (s.a.v) ona dedi ki:

Senin rengini değiştiren nedir? Cevaben dedi ki:

– “Bende ne bir hastalık, ne de bir ağrı vardır. Ancak ben, seni görmediğim zaman, şiddetli bîr vahşete düşüyor, yalnızlaşıyorum. Bu durum, sana kavuşuncaya kadar sürüyor. Sonra ben âhireti hatırladığım zaman, senin mertebenin yüceliğinden dolayı seni göremeyeceğimden veya cennete giremeyeceğimden korkuyorum.” Bu olay Hazin’den nakledilmiştir. Ve yine bir gün Ensâr’dan bir adam ağladı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) dedi ki:

Seni ağlatan nedir? O da dedi ki:

– Allâh’a yemin ederim ki, elbette sen bana, benim nefsimden, ehlimden, malımdan ve çocuklarımdan daha sevimlisin! Ben ailemin yanında olduğum halde seni hatırlarım. Böylece seni görünceye kadar bana mecnunluk (delilik) gibi bir şey gelir. Ben ölümümü hatırlarım ve sen nebilerle beraber yükselirsin ve ben cennete girsem bile ednâ (aşağı) mertebede olurum.

Buna karşı: Resûlullâh (s.a.v) bir şey îrâd buyurmadı bir şey söylemedi. Bunu müteakib; Allâhu Te’âlâ işte bu âyeti inzal buyurdu. “İşte onlar; kendilerine Allâh’ın nimetine eriştirdiği peygamberler ve sıddıklarla beraberdirler…” (Nisa s.69)

(Muhammed Hadimi, Berika, 3. bölüm)