Arşiv

21Eyl 2015

Kurbân bayramının arefe gününün sabah namâzından
i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâzına kadar
(ikindi dahil) yirmi üç vakit farz namâzlardan sonra bir
def‘a: “Allâhü ekber, Allâhü ekber, Lâilâhe illâ’llâhu va’llâhu
ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l hamd” diye tekbîr alınır ki, buna
(teşrîk tekbîri) denir. Teşrîk tekbîrleri, âlimlerin birçoğuna göre
vacîbdir. (Ömer Nasûhî Bilmen , Büyük İslâm İlmihâli, 166.s.)
PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN
HZ.ALİ (R.A.)’YE VASİYETİ
“Yâ Ali! Beş şey gönlü öldürür: 1. Çok yemek, 2. Çok
uyumak, 3. Çok konuşmak, 4. Çok gülmek, 5.Rızık için çok
endişe etmek.
Beş şey kalbi karartır: 1. Günah üzerine günah işlemek,
2. Tok iken yemek, 3. Zulümle mal yığmak, 4. Namazı tehir
etmek, 5. Sol elle yemek ve içmektir.
Beş şey unutma meydana getirir: 1. Fare artığı yemek,
2. Kıbleye karşı bevletmek, 3. Durgun suya bevletmek, 4-. Kül
üzerine bevletmek, 5. Haram ile geçinmek.
Beş şey kalbi parlatır: 1. İhlâs sûresini çok okumak, 2.
Az yemek, 3. İlim meclisinde bulunmak, 4. Az pişmiş ekmek
yemek, 5. Gece namaz kılmak.
Beş nesne kalbi aydınlatır: 1. İlim meclisinde bulunmak,
2. Elini yetim başına sürmek, 3. Seher vaktinde çok istiğfar
etmek, 4. Çok yememek, 5. Çok oruç tutmak.
Beş şey gözün nûrunu artırır: 1. Kabe-i Muazzama’ya
bakmak, 2. Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak, 3. Anne ve babanın
yüzüne bakmak, 4. Alimin yüzüne bakmak, 5. Akar suya baymak.
Yâ Alil Beş şey insanın kocamasına sebeptir: 1. Borcu
çok olmak, 2. Gamı, üzüntüsü çok olmak, 3. Kadının nefesi
erkeğe erişmek, 4. Güzel kokuyu çok sürünmek, 5. Çok
balgam gelmek. Yâ Ali! Cennet kapısında gördüm; “Nefsinin
hevasına, arzularına muhalefet edenlerin yeri Cennet
olur.” yazılıydı.
(Şemseddin Sivâsî, Dört Büyük Halife, s. 192 -193)

20Eyl 2015

Manevî terbiyenin başında olan kimseye şart olan, ilk olarak
yapılması gereken hüküm ve vazifelerde istikâmet üzere
olmasıdır. Arif olana düşen de nihâyetteki edeplerde istikâmet
üzere olmasıdır.
Manevî terbiyenin ortasında olan kimsenin istikâmet sahibi
olmasının alâmeti, bulunduğu makamlarda bir duraksama yaşamaması
ve hallerini güzel görüp olduğu halde kalmamasıdır.
Üstad imam Ebû Bekir b. Fûrek’in şöyle söylediğini işittim:
“İstikâmet kelimesindeki ‘sîn’ harfi, bir şeyi talep etmek için kullanılır.
Buna göre istikâmetin mânası şudur: İstikâmet sahipleri,
Hak Teâlâ’dan, kendilerini tevhid üzere tutmasını, sonra
verdikleri sözü yerine getirmede ve kendilerine çizilen sınırları
(farzları) korumada sürekli muvaffak etmesini istediler.”
Üstadım Ebû Ali Dekkâk’ın (rah) şöyle söylediğini işittim:
“İstikâmetin üç derecesi vardır: Önce işini sağlam yapmak,
sonra onu hakkıyla korumak ve peşinden istikâmet sahibi olmak
gelir. İşin sağlamlığı, nefislerin (ilme uygun) terbiyesiyle
olur. İşi hakkıyla korumak, kalplerin güzel ahlâk ile süslenmesiyle
gerçekleşir. İstikâmet ise, sırların (kalplerin) Hakk’a yaklaşmasıyla
(ve O’nu müşahedesiyle) elde edilir.”
Denilmiştir ki: İstikâmete ancak büyük (kâmil) zatlar güç
yetirebilirler. Çünkü gerçek istikâmet, nefsin alıştığı boş
şeylerden çıkıp kurtulmak, halk içinde yaygın olan alışılmış
âdetleri terketmek ve Allâhü Te‘âlâ’nın huzurunda sıdk ve sadakatle
bulunmaktır. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v), tam
olarak güç yetiremezsiniz, ama istikâmet üzere olmaya gayret
edin”buyurmuştur.
Üstadım Ebû Alî dedi ki: “Şunu bil ki istikâmet, ilâhî keramet
ve ihsanların devamını gerektirir. Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmuştur:
‘Eğer onlar hak yolda istikâmet üzere bulunsalardı,
biz kendilerine bol ve bereketli bir su indirirdik’’
Âyette, ‘Onlara su indirdik’ denilmiyor, ‘su indirirdik’deniliyor.
Bu ifade, istikâmet bulunduğu sürece o işin de sürekli
olacağına işâret etmektedir.”
(İmâm-ı Kuşeyrî, Kuşeyri Risalesi, 411-414.s.)

19Eyl 2015

Hz. Ömer (r.a.) bir orduyu Rum diyarına gönderdi. İçlerinde
Abdullah b. Huzâfe de vardı. Rumlara esir düştü. Krallarına
götürdüler ve: “Bu adam Muhammed (s.a.v.)’in arkadaşlarındandır!”
dediler.
O Rum tağutu, Hz. Abdullah (r.a.)’e: “Sen hristiyan olursan
mülk ve saltanatıma seni ortak yapacağım” dedi. Abdullah
(r.a.): “Eğer bütün mülkünü bana bağışlasan karşılığında
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dîninden bir göz açıp kapayıncaya
kadar ayrıl desen bunu yine yapmam” dedi. Kral, onun ağaca
bağlanmasını emretti ve okçulara: “Ona okları isâbet ettirmeyin
ve her atışta ona hristiyanlığı teklif edin” dedi. Onlar da
öyle yaptılar.
Fakat Abdullah (r.a.) yine reddetti. Daha sonra bir kazana
su koyup kaynattılar. Kral, kazanın içine Abdullah (r.a.)’in
atılmasını emrettiğinde Abdullah (r.a.) ağladı. Bunun üzerine
Kral’a: “Bu adam suya atılmaktan korktuğu için ağlıyor!” dediler.
Kral, Abdullah (r.a.)’e tekrar hristiyan olmasını teklif etti.
Fakat o yine kabul etmedi. Kral: “O halde, kabul etmediğine
göre, seni ağlatan nedir?” diye sordu. Abdullah (r.a.): “Ben
kendi kendime dedim ki, şimdi seni bu kazanın içine atarlar
da biraz sonra ölüp gidersin. Halbuki ben cesedimdeki her
kıl adedince canım olsun ve Allâh (c.c.) için bu suya atılsın
isterdim” dedi.
Bunun üzerine kral ona: “Benim başımı öpmen karşılığında
seni serbest bırakmama ne dersin?” diye sordu. Abdullah
(r.a.): “Beni ve bütün müslüman esirleri serbest bırakırsan
başını öperim” dedi. O da bu şartı kabul etti. Abdullah (r.a.)
kalbinden: “Bu, Allâh (c.c.)’un düşmanlarından birisidir” dedi
ve başını öptü. Kendisi ile beraber bütün müslüman esirleri
bıraktırdı.
Onları (Medine’ye) Hz. Ömer (r.a.)’in huzûruna getirdi ve
hâdiseyi ona anlattı. Hz. Ömer (r.a.): “Her müslümana Abdullah
b. Huzafe’nin başını öpmek görevdir” dedi ve “İşte ben
başlıyorum” diyerek kalktı ve Abdullah’ın başını öptü.
(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, 1.c., 294.s.)

19Eyl 2015

Îkâz: Şifâ Âyetleri, bir defada hepsi okunmak üzere
sabah ve akşam yedişer defa okunacaktır. Hastalığın şiddetine
göre sayı artırılabilir.
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Ve yeşfi sudûra kavmin Mü’mînîn. (Tevbe s. 14)
Veşifâun li-mâ fi’s-sudûr. (Yûnus s. 57)
Yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvenuhu
fihi şifâun li’n-nâs. (Nahl s. 69)
Ve nünezzilü mine’l-kur’âni mâ hüve şifâun ve rahmetün
li’l-Mü’mînîn. (İsra s. 82)
Ve izâ meridtü fe-hüve yeşfin. (Şuarâ s. 80)
Gul hüve li’llezîne âmenû hüden ve şifâ’en. (Fussilet
s. 44)
ŞİFÂ DUÂLARI-1
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Bismillah! erkîke, Allâhü yeşfike, ezhibi’l-be’se,
Râbbe’n-nâsi, ve’şfi, ente’ş-şâfi, lâ-şifâe illâ şifâuke,
şifâen lâ-yuğâdiru sekamen. Âmîn. Bi-rahmetike yâ
erhame’r-râhimîn. Min külli şey’in yü’zîke ve min külli ‘aynin
ve hâsidin, Allâhü yeşfîk.
ŞİFÂ DUÂLARI-2
Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Bi-hakki enzelnâhu ve bi-hakki nezele, ezhibi’l-be’se
Râbbe’n-nasi ‘annî, i’şfi ente’ş-şâfi’ lâ-şifâe illâ şifâuke i’şfi
şifâ’.
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoglu {k.s), Duâlar ve Zikirler)
ŞİFÂ İÇİN OKUNACAK SALAVAT-I ŞERİFE
Allâhümme sallı ‘alâ seyyidinâ, Muhammedin tıb-bül
gulübi ve devâihâ ve âfiyetül ebdâni ve şifâihâ ve nûrul
ebsâri ve ziyâihâ ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ve bârik ve sellim.
Bu salevâtın hasta ve yakınları tarafından bol bol
okunması tavsiye edilmiştir.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 207-211.s.)

18Eyl 2015

Abdullah el-Kalansî buyurdular:
Bir seferimde bir gemiye bindim. Şiddetli bir rüzgâr çıktı.
Gemi ehli, duâve adaklarla meşgul olmaya başladılar. Bana da
adakta bulunmaya işâret ettiler. Ben onlara;
-”Ben dünyadan tecrit olunmuş (hiçbir şeyi olmayan) bir
kimseyim! Benim nezredecek hiçbir şeyim yok!” dedim.
Fakat onlar daha da üzerime gelmeye başladılar.
(-”Bu fırtınadan kurtulmak için bir şeyler adak et!” dediler.)
Ben de; -”Eğer Allâhü Te‘âlâ hazretleri, beni bu fırtınada boğulmaktan
kurtarırsa; fil eti yemeyeceğim!” dedim.
Gemidekiler (daha kızdılar ve bana);
-”Fil etini yiyen kim? Kim fil eti yiyor ki bir de kalkmış kendini
fil etinden alıkoyuyorsun! Fil etini yemeyeceğine dair nezrediyorsun?”
dediler. Ben onlar;
-”Hatırıma bu geldi!” dedim.
(Gemi parçalanıp battı) Allâhü Te‘âlâ hazretleri, (gemide
arkadaşlardan) bir cemaat ile birlikte beni de boğulmaktan kurtardı.
Sahile çıktık.
Günler geçti. Yiyecek bir şey bulamadık. Bir fîl yavrusu gördük.
Arkadaşlarım onu yakalayıp öldürdüler. (Açlıktan ölmemek
için zaruret hâlinde) onun etinden yediler. Ben yemedim. Gemide
yapmış olduğum nezrime (adak) ve ahdime sâdık kaldım.
Arkadaşlarımın ısrarlarına aldırmadım. Sonra arkadaşlarım
(karınlarının doymalarının vermiş olduğu ağırlıkla) uyudular.
O yavrunun annesi geldi. Fil, yavrusunun kemiklerini gördü.
O cemaatin hepsini teker teker kokladı. Kimden yavrusunun
kokusunu bulduysa onu parçalayıp helak etti.
Sonra bana geldi. Beni kokladı. Benden yavrusunun kokusunu
görmedi. Bana sırtını döndü. Ve sırtına binmemi işâret
etti. Ben de onun sırtına bindim. Seher vakti bir cemaat ile karşılaştım.
Onlar beni alıp evlerine götürdüler. Beni misafir ettiler.
Bana; -”Filin seni alıp getirdiği yerden buraya kadar; tam sekiz
günlük mesafedir. Sen (filin sırtında) bunu bir gecede katettin,”
dediler.
(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan Tefsiri, c. 6 s. 634-635)

18Eyl 2015

Sultan III. Osman’ın vefâtı üzerine 1757 senesinde tahta
çıkmıştır. Saltanatının ilk on senesinde hemen hemen
hiçbir dış sıkıntı ve savaş olmamıştır. Ancak 1766 yılında
İstanbul’da büyük bir deprem meydana gelmiş ve başta
Fatih Camii olmak üzere birçok yapıda ciddi hasarlar meydana
gelmiş ve birçoğu da yıkılmıştır. Bu müthiş deprem
afetinin tahribatının giderilmesi için çalışmaları başlatan
Sultan III. Mustafa, hızlı bir imar faaliyetine girişmiştir. Fatih
ve Eyüp Sultan Camii Şerîfleri yeni baştan imar edilmiş,
Tophane ve Kapalıçarşı süratle yenilenmiştir.
Bütün Osmanlı sultanları gibi yüksek din ve fen ilimlerinde
devrin en iyi hocalarından ders görerek yetiştirilen
Üçüncü Mustafa Han, dindâr, âdil, çalışkan, azimli hamiyetli,
metin, hassas ve ilme, âlimlere hürmetkârdı. Devrin
âlimleri seviyesinde ilmi vardı. Güzel konuşur ve yazardı.
“Cihângir” mahlasıyla yazdığı şiirleri vardır. Çok kitap okurdu.
Dış ülkelerden yazılmış kitapları da getirtir, incelerdi.
Doğu ve Batı kültürüne vâkıftı. Yapılan icraatları bizzât
yerinde kontrol ederdi. Askeri ve donanmayı teftiş etmeyi,
tebdil gezmek, ata binmek, avlanmak ve gezi yapmayı severdi.
Sultan III. Mustafa, dindar, faal, hamiyetli ve her türlü
zorluğa dayanıklı bir kişiydi. İlme ve ulemaya oldukça düşkün
olan padişah devamlı surette bu kişilere yardımlarda
bulunur ve gittiği yerlerde kendilerine izzet ve ikramlarda
bulunurdu.
1773’te Deniz Harb Okulunun temelini teşkil eden
Mühendishâne-i Bahr-i Hümâyûn ve teknik üniversite
mâhiyetindeki Mühendishâne-i Berr-i Hümâyûn açıldı.
Zamânında Tüfeklere süngü takıldı.
Lehistan (Polonya) milliyetçilerinin “Türk atları Vistül’de
sulanmadıkça Polonyalılara hürriyet yok.” sözü, o dönemde
Osmanlılardan yardım istemelerinden kalmıştır.
(Ziya Nur Aksun, İslâm Tarihi c.2 s.120)

17Eyl 2015

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda
tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve
ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.
23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon
üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde
inşâ edilmiştir. Câminin külliye şekline getirilmesine devâm edilmektedir.
İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir mahallesinde
bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin
ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.
Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle
denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü
postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’lmeşâyîh
es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh hazretlerinin
hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i
mübârekeleri, Ramazanoğlu Beğliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin
Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden
Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı
bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakîde ziyâretgâhtır.
Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında
Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve
nice yüksek makamların sâhibi; Gavs*, Müceddid**, Sâhibü’zzamân***
ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir
yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”
Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin.
Âmîn.
*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine
“kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allâh (c.c.)
onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.
**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından
müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden
bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere
harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak
istenilen bid’atleri def ederler.
***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş,
gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu
sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

17Eyl 2015

Amerikalı tarihçi Michael H. Hart, dünyadaki en meşhur
20 bin kişiyi kabiliyetleri, mücadeleleri, icraatları ve muvaffakiyetleriyle
değerlendirmiş ve bu araştırmasını programladığı
bilgisayar ekranında, tarihin gelmiş geçmiş en büyük şahsiyeti
olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ismi belirmiş, bunu 1978
de yayınladığı kitabıyla ilan etmiştir. Türkçe’ye “Dünya Tarihin
Yön Veren En Etkin 100” adıyla tercüme edilen bu kitabını
yayınlamasından sonra bir gazetenin sorularını şöyle cevaplandırmıştır:
Soru: Kitabınızın yayınlanmasının üzerinden neredeyse
10 yıl geçti. “100 Ünlü Adam” kitabınızda birinci sırayı Hz.
Muhammed (s.a.v.)’e vermiştiniz, halâ bu görüşünüzde ısrarlı
mısınız?
Cevap: Bu, ünlülerin tespit ettiğim ilk listesi. Bu sayı çoğaltılırsa,
200-300 bine hatta daha fazlasına bile çıkartılsa,
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yeri gene en baştadır, değişmez!
Soru: Hz. Muhammed (s.a.v.) sizce niçin listenizin başında
yer aldı?
Cevap: Ben, ünlüleri incelemekte ve onları sıralamakta
bazı kriterler koydum. Bunlardan biri de, bu ünlülerin insanlık
tarihinde bıraktıkları geniş ve derinlemesine tesir ve bıraktığı
izdi. Koyduğum seçim kriterlerine göre, ünlülerin en başında
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yer almasının sebebi, onun hem
peygamberliğinde, hem dîni hem de dünyevî bakımdan fevkalade
başarılı olmasıdır. Beşeriyet ahlâkı, felsefî ve hukukî
olarak da İslâm’dan daha mükemmel bir dîn görmemiştir. Hz.
Muhammed (s.a.v.)’in vefâtından sonra da İslâm, dünyanın
doğusunda ve batısında yayılmaya devam etti. Dünyada şimdi
de birçok insan, kalpleriyle ve akıllarıyla İslâm’a yöneliyorlar.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in davet ettiği din, 14 yüzyıl önce
medeniyetin ve kültür merkezlerinin dışındaki bir bölgede
doğmuştu ve zor şartlar içinde yol aldı. Buna rağmen İslâm,
doğduğu yerden dünyanın her yönüne ulaşmağa yol buldu.
(Dünya Tarihine Yön Veren En Etkin “100”, Michael H. Hart, s. 25)

16Eyl 2015

Nebî (s.a.v.) birgün Ayyaş b. Rebîa (r.a.)’i hristiyanları
İslâm’a dâvet etmek için onların yurtlarına gönderir ve onlara
şu tebliği yapmasını emir buyurur:
“Ben Hz. Muhammed’e îmân ettim ve ben ona îmân
edenlerin ilkiyim!’ de! Onlar sana hiçbir hüccet getirmezler
ki, boşa gitmesin! Hiçbir yaldızlı kitap getirmezler ki,
nûru sönmüş olmasın. Onlar sana kendi dilleriyle birşey
okudukları zaman: ‘Tercüme ediniz!’ de! ‘Allâh bana yeter!’
dedikten sonra: ‘Ben Allâh’ın indirdiği her kitaba
inandım. Aranızda adâleti yerine getirmekle de emrolundum.
Allâh bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir! Bizim
işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de size aittir.
Bizimle sizin aranızda hiçbir mücadele yoktur. Allâh
hepimizi biraraya toplayacaktır. Dönüş ancak O’nadır!’
Müslüman oldukları zaman toplanıp önünde yere kapandıkları
değneği iste! Onlar ılgın ağacındandır. Birisi beyaz
ve sarı ile karışık alacadır. Birisi kamış gibi boğumludur.
Öbürü de kara abanoz ağacı gibi kapkaradır! Onları çıkarttır,
çarşılarında ateşe ver, yak!” buyurdu.
Ayyaş b. Ebi Rebia (r.a.) der ki: “Gittim. Resûlullâh
(s.a.v.)’in bana emrettiği şeyleri yaptım. Yanlarına vardığım
zaman, onlar süslenmiş, süslü elbiselerini giymiş bulunuyorlardı.
Kendilerini göreyim diye üç evin kapılarındaki büyük
perdelere kadar yaklaştım. Onlara: ‘Ben Resûlullâh (s.a.v.)’in
elçisiyim!’ dedim. Ve Resûlullâh (s.a.v.)’in yapmamı bana emrettiği
şeyleri yaptım. Beni kabul ettiler. Resûlullâh (s.a.v.)’in
beyân buyurduğu gibi oldu.”
Hicretin 9. yılında Ramazan ayında Peygamberimiz
(s.a.v.)’in Tebük’ten dönüp geldiği sırada, Hristiyan olan Himyer
kralları Hemdan kralı Numan’ın şirkten ve müşriklerden
ayrılıp Müslüman oldukları hakkında Peygamberimiz (s.a.v.)’e
gönderdikleri yazıları ile elçileri Mürâretü’r-Rahâvî Medine’ye
geldi. (İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 282-283)

15Eyl 2015

Nebî (s.a.v.) yemek yedikten, suyumuzu içtikten sonra
Allâh tarafından verilen bu nimetleri anarak, bunların bizlere
devamlı gelmesi için Allâh’a hamd ü sena edip, şükür
dileğinde bulunmamızı emretmiştir. Bir kimse, yiyip içtikten
sonra Allâh’a şükür ve hamdde bulunmadan kalkıp giderse,
bu kimse otlak hayvanlarına benzer. Anne ye baba çocuklarına
Allâh’a hamd etmeyi öğretmelidirler. “Elhamdülillah”
demeye çocuklarını alıştırmalıdırlar: Çocuğun, bu sözleri
bir vakit için olsa dahi ihmal etmemesine dikkat etmelidir.
“Bir kimse yemek yedikten sonra, ‘Bu yemeği
bana yediren, kazanma ve çâre gücüm olmadan bu
rızkı bana gönderen Allâh’a hamdler olsun’ diye duâ
ederse, Hakk Te‘âlâ o kimsenin daha önceden işlemiş
olduğu suçları affeder.” (İbn-i Mace) “Hakk Te‘âlâ yediği
bir lokma ve içtiği bir yudum sudan sonra kendisine
hamd eden kulundan hoşnud kalır.” (Müslim)
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz kendi kendine, ekmek,
et, koruk, hurma, şerbet nimetlerini sayarak her iki gözü
yaşarmış ve: “Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki,
Kıyâmet gününde bu yediklerinizden sorguya çekileceksiniz”
buyurmuşlardır. Efendimiz (s.a.v.)’in bu sözleri
orada bulunanların, gözünde büyümüş olduğundan
Efendimiz (s.a.v.) Ashâbına: “Bu gibi saydığım şeylere
ellerinizle dokundunuz mu, bismillah deyiniz. Karnınız
doyduktan sonra, (Elhamdülilahillezi eşbeanâ ve
ename aleynâ) söyleyiniz. Bu, bu nimetleri karşılar”
buyurmuşlar. (Taberânî)
“Yemeğini yiyip doyan, suyunu içip kanan bir kimse,
‘Bana bu yemeği yedirene, karnımı doyurana, suyumu
kana kana içirene hamdler olsun’, diye Allâh’ına
duâ ederse, annesinden temiz doğduğu gün gibi bütün
suçlarından temizlenmiş olur.” (Ebû Ya’la)
(İmâm-ı Şa’râni, Uhudü’l Kübrâ, 16.c., 449-451.s.)