Arşiv

22Eki 2017

Kur’ân’ı Kerim’in, evrensel olduğunu ifade eden âyetlerden de anlaşılacağı üzere, ilâhî hükümlerin herhangi bir târihi, coğrafi ve içtimai ortamla sınırlı olmaksızın bütün zamanları kapsadığı ve istisnasız her mü’mini bağladığı tartışmasız bir hakikattır. Nitekim Kur’ân’ı Kerim’in, Allah Resûlu (s.a.v.) tarafından uygulanışı, ashâbın onu anlayış ve yaşayışı ve on dört asırlık İslâm ictihat geleneği ilâhî hükümlerin bütün zamanlar ve nesiller tarafından evrensel anlaşıldığını göstermektedir. Öyle ki, tek bir âlimin, Kur’ân’ın târihselliğini imâ eden bir beyanını bulmak mümkün değildir.
Kur’ân’dan murad-ı ilâhî dışında mânâlar çıkarmak, O’nu anlamamaktır. Bu yüzden Allah Resûlü (s.a.v.), “Tefsir için gerekli mâlumata sahip olmadan aklına göre Kur’ân’ı açıklamaya kalkan kişi için cehennemdeki yerine hazırlansın.” buyurmaktadır.
Zamanın değişmesini gerekçe göstererek miras, şahitlik, faiz… gibi Kur’ânî hükümlerin değişmesini talep etmek; Allâhu Teâlâ’nın şerîatını nesh etmek/hükümsüz kılmak anlamına gelmektedir.
‘Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr edilemez.’ kaidesi ise,Kur’ân ve sünnet ile sabit olan hükümler için değil; örf ve âdete dayalı hükümler için geçerlidir. Buna göre, hükmün kaynakları makamında olan örf ve âdetin değişmesiyle hüküm de değişebilir. Fakat örf ve âdetin değişmesiyleKur’ân ve sünnet ile sabit olan hükümlerin de değişmesini talep etmek, örfü nassdan daha güçlü kabul etmek anlamına gelir. Hâlbuki nass daha güçlüdür. Nitekim örfün bâtıl olması ihtimal dâhilinde ikenKur’ân ve sünnetin her hâlikarda sahîh olduğu esastır. Bu yüzden, örfü temel alarak nassın değişebileceğini savunmak, îmânı tehlikeye düşürür.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar s.115)

21Eki 2017

Husûmet, malını veya maksud olan hakkını tastamam alabilmek için sözünde inat etmek, demektir.
Kişi eğer husûmetinde haksız olur veya bilgisiz dâvâlaşırsa veyahut yardımcı delil getirmekte ve hakkı izhar etmekte (gerçeği ortaya çıkarmakta) ihtiyaç vâki olmayan bir takım üzüntü verecek kelimeler karıştırır veya giriştiği mücadelede sırf hasmını kahretmek ve onu kırıp atmak niyet ve azmini taşıyorsa, böylesine bir mücadele haramdır. Ama bunların aksi, caizdir, (fakat nadirdir). Bütün bunlarla beraber yol bulunduğu takdirde husûmeti terketmek daha iyidir.
Buhâri ve Müslim’in Hazret-i Aişe (r.a.)’dan yaptıkları rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Allah katında erkeklerin en sevilmeyeni, en çok mücadeleci olanıdır (şununla bununla aşırı derecede münakaşa eden, haksız yere sözünde inat edendir).»
Başkasının sözüne itiraz etme konusunda mü’mine yakışan şudur; bir söz dinlediği zaman, hak olduğunu biliyorsa onu tasdik etmeli, batıl olduğunu zannediyorsa ve dinî hususlarla da ilgili değilse susmalıdır. Dinî hususlarla ilgili ise, onun batıl olduğunu meydana koymalı ve kabul olunacağını ümit ediyorsa inkâr etmelidir. Çünkü böyle yapması bir nevi kötülükten men etmek sayılır.
Beyhakî’nin Ümmü Seleme (r.a.)’dan yaptığı rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Hakikat, Rabbimin bana ilk ahdi (vasiyeti) ve beni ilk men’ettiği şey, — putlara ibâdetten ve içki içmekten sonra— erkeklerle çekişme ve münâkaşa etmek olmuştur.»
Tirmizî’nin Ebû Ümâme’den (r.a.) yaptığı rivâyette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Kim tezinde haksız olduğu halde îtiraz ve münakaşayı terkederse cennetin kenarında ona bir ev yapılır. Haklı olduğu halde terk ederse cennetin ortasında ona bir ev yapılır. Ve kim de münakaşa ve münazarada ahlâkını güzelleştirirse, cennetin en yüksek kısmında ona bir ev yapılır.»

(İmâm Birgivî Muhammed Efendi, Tarîkat-ı Muhammediyye, s.332-336)

20Eki 2017

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
E‘ûzü billâhi min şerri hâzâ’z-zamâni ve este‘îzu bi-hî min şürûri sâiri’z-zamâni ve e‘ûzu bi-celâli vechike ve cemâli kudsike en tücîrenî mine’l-belâi fî hâzihi’s-seneti ve kınâ min şerri mâ-kadayte fîhâ ve ekrimnâ fî’s-saferi yâ ekreme’l-ekremîn. Ezhir vahtim hâzihi’ş-şuhûre ‘aleyye bi’s-selâmeti ve’s-sa‘âdeti ve li-ehli beytî ve li-‘akribâî ve li-cemî‘i ümmeti Muhammedin ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmu bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîn. Allâhümme ferricnâ bi-duhûli’s-saferi vahtimlenâ bi’l-hayri ve’z-zafer.
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.
Bu zamânın ve diğer zamânların şerrinden Allâh’a sığınıyorum. Senin celâlin ve cemâline sığınıyorum. Bu yılın belâlarından ve o yıl içerisinde hükmettiğin sıkıntılardan Sana sığınıyorum. Ey ikrâmı bol olan Allâh’ım! Bize Safer ayında ikram et. Ey merhametlilerin en merhametlisi, merhametin hürmetine bu ayları bize, âilemize, akrabâmıza ve tüm ümmeti Muhammed’e bereket ve aydınlık kıl. Allâh’ım! Safer’in gelişini bize rahatlık kıl. Hayır ve zaferle bitmesini nasîb eyle.
(Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 30-31.s.)

ALLAH’IN NAZARGÂHI: KALP
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurur: ‘‘Biliniz ki bedende bir et parçası vardır, o temiz olursa bütün beden temiz olur. Temiz olmazsa bütün beden temiz değildir.’’ (Buhâri)
Allah (c.c.)’ün emirlerini yerine getirmeyip kalplerinin temizliğinden bahsedenlerin sözlerinin değersizliğini şu hadis-i şerif beyan etmektedir. ‘‘Allâhu Zülcelâl kalbe hitap eder. Mükellef olan kalptir. İdrâkin yeri de kalptir kalp bütün azaların reisidir. Zira kalple ruh arasında ilgi vardır.’’ (Tefsir-i Kebir, Tefsir-i Kâzi)
Bir kimsenin kalbi katılaştı mı artık ona hiçbir delil ve burhan tesir etmez. O hakikati kabul etmez onun Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’inde kalbi katı olanları kötülemiştir.

(Gümülcineli Mustafa Efendi, Mecma’ü’l-Fevâid, s.95)

19Eki 2017

Üç büyük nimet var ki, kim onların kıymetini bilmezse, onların şükrünü ve hakkını zayi eder:
Birincisi; Allâhu Teâla’nın kudret ve yüceliğini gözlerden perdelemesidir. Allâhu Teâla (kudret ve yüceliği ile) öyle zuhur ediyor ki kullar (bunlardan perdeli ve gafil oldukları için) günahlardan geri durmuyorlar. Bunun ötesi, gaybın sırlarıyla doludur. (O konularda söz etmek bizi aşar.) Ancak, kullar, müşahedenin hürmetini (ve hakkını bilemeyip) çiğnedikleri için, zâtla yüz yüze gelmeyi inkar etmektedirler. Bir de şu var ki, her şey apaçık olsaydı; kulların şu durumda Allah’a (c.c.) imanları sayesinde elde ettikleri büyük derecelere sahip olunamazdı. Çünkü o zaman kullar bizzât şahid oldukları bir şeye îman etmiş olacaklardı. Halbuki şu anda gayba îman etmektedirler ve bu durumda dereceleri yükselmektedir.
İkinci büyük nimet; halkın ekseriyetinden kaderin ve ilâhî âyetlerin gizli tutulmasıdır. Çünkü bunlar gaybe ait sırlardır. Hem böyle olmasında kulların iyiliği, din ve dünya işlerinin düzgün bir şekilde devamı mevcuttur. Eğer bu sırlar ve ilâhî tecelliler açıklanıp ortaya konulsaydı, bunca âyetleri müşahede ile birlikte işleyecekleri küçük günahlar, büyük günah gibi olurdu. Bir de, şu anda gayba îman ederek yapılan salih amellerin katlanarak sevaba çevrilmesi mümkün olmazdı.
Üçüncü büyük nimet; ecellerin kullardan gizli tutulmasıdır. Çünkü, eğer kullar ecellerini bilmiş olsalardı, hayır ve şer olarak yaptıklarını zerre kadar artırıp eksiltemezlerdi. Ecellerini bildikleri bir hâlde onlardan bir şey yapmalarını istemek kendilerine çok zor ve şiddetli gelir, hem de onlar adına çok kesin bir delil olurdu. Bunun için kullara bir mazeret vesilesi olsun diye ve aynı zamanda kendileri için bir lütuf olarak ecelleri gizlendi ve hiç beklemedikleri bir zamanda ölümle yüz yüze gelmelerine imkan hazırlandı.

(Ebû Tâlib El- Mekki, Kûtu’l Kulub, c.2, s.288, 289)

18Eki 2017

Yanında Peygamber (s.a.v.) zikredildiği veya kendisi andığı zaman, O’na hürmet ve tâ’zim eylemek, O’nun heybetinden korkarak bütün hareketinden kesilmek, Resûlullah (s.a.v)’in yanında bulunduğu zaman, kendisine nasıl çeki-düzen vermesi gerekiyordu ise, öylece davranması her mü’mine vâciptir.
Ebû Hümeyd der ki: “Halife Ebû Ca’fer, Peygamber (s.a.v)’in mescidinin imâmı Mâlik (r.h.) ile münakaşa ederek yüksek sesle konuştu. Bunun üzerine Mâlik (r.h.) ona şöyle dedi: Ey mü’mirilerin emiri. Bu mescidde yüksek sesle konuşma. Çünkü Cenab-ı Hak senden daha büyük olan kimseleri terbiye etmek için şöyle buyurmuştur: “Ey îman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi ona bağırmayın. Haberiniz olmadan amelleriniz boşa çıkabilir.” (Hucûrat s. 2) Bir kısmını da medhederek buyuruyor ki: “Gerçekten Allah’ın Peygamberi yanında seslerini kısanlar, o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” (Hucûrat s. 3) Başka bir kavmi de yererek şöyle buyuruyor: Hücrelerin (Peygambere ait odaların) önünde (isminle hitap ederek) seni çağıranlar (var ya), onların çoğu akılsız kimselerdir. (Hucûrat s. 4)
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra ona hürmet etmek, hayatında kendisine hürmet etmek gibidir.
Ebû Ca’fer, Mâlik’in bu sözlerini hürmetle kabul ederek kendisine sordu: Ey Ebû Abdullah! Kıbleye dönüp de mi duâedeyim, yoksa Peygamber (s.a.v) ‘e yönelerek mi duâedeyim?
Mâlik (r.h.) şöyle der: Resûlullah’dan niçin yüzünü çeviriyorsun. Halbuki O senin ve baban Adem (aleyhisselâm)’ın (ve bütün insanların) kıyamet gününde Allah ‘a yaklaşmalarına vesiledir. O’na yönel ve O’ndan şefaat dile. Allah O’nu (senin için olan) şefaatini kabul eder.

(Kadı İyâz, Şifa-i Şerif, s.427)

17Eki 2017

Her mü’minin en büyük arzularından biri de o yüce Resûlü (s.a.v.) rüyâda görmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kim, beni rü’yâsında görürse; gerçekten beni görmüş olur. Zira şeytân kesinlikle benim şeklime girmez.” (Sahih-i Buhârî, 6482)
Allâhü Teâlâ hazretleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i hayatında şeytândan koruduğu gibi; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in teklif dünyasından ayrılmasından sonra da Allâhü Teâlâ hazretlerini onu şeytândan korudu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i rüyasında gören kişi, sanki uyanık olarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i görmüş gibidir. (Saadetü’d-Darayn, s. 459)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i rüyada görmenin maddî ve manevî faydalarından bazıları şunlardır: Hidâyete sebeptir. Allâh’ın rahmetine vesiledir. Hayra vesiledir. Ebedî devlettir. Sevgi ve muhabbete sebeptir. Zâhid olur. Takvâ sahibi olur. Dünyâ sıkıntılarından kurtulur. Bütün işleri kendisine kolay gelir. Sabır sahibi olur. Tahammül eder. Tevekkül sahibi olur. Kanaatkâr olur. Varlığa sevinmez, yokluğa üzülmez. İbâdetlerden haz alır. Amellerin sırrına vakıf olur. Duası makbûl bir kişi olur. Allâh’a teslimiyeti artar. Amellerinin sevabı kat kat olur. En uzun ömürlü insanların yaptığı ibâdetler kadar sevap alır. Sünnet-i seniyye üzerine yaşar. Yüzü nurlanır. Ahlâkı ve huyu güzel olur. Allâh dostları onu sever. Melekler ona aşık olur. Son nefesinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i zahiren görür. Sekerâtü’l-mevt halinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona yardım eder ve ondan şeytânı def eder. İman ile vefat eder. Kıyâmet gününde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e gâyet yakın olur. Şefaat edicilerden olur. Cehennem ateşi kendisini yakmaz. Cennetliktir. Cennette de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’ile müşerref olur.

(Yusuf en-Nebhanî, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i Rü’yâda Nasıl Görebiliriz?, Misvak Neşriyat. s. 11-15)

16Eki 2017

İbn-i Abbâs (r.a.)’ya birisi gelip oruçtan sordu. Ona şöyle cevâb verdi:
“Dikkatli dinle. Sana, bende gizli bir hazine gibi duran bir hadîs-i şerîf rivâyet edeceğim. Dâvûd (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Süleymân bin Dâvûd (a.s.)’ın orucunu sorarsan o, her ayın üç başında, üç ortasında, üç de sonunda tutardı.
Îsâ ibn-i Meryem (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o, devamlı oruç tutardı, orta ekmeği yer, kaba kıldan elbise giyerdi. Nerede gece olsa, orada ayaklarını hizâya getirir namaza durur, tâ tanyeri ağarıncaya kadar iki rek’at namaz kılardı. Annesi Meryem (a.s.)’ın orucunu istiyorsan o da iki gün oruç tutar, iki gün de tutmazdı.
Eğer beşerlerin en hayırlısı Kureyşî, Arabî Ebû’l-Kâsım Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’in orucunu istiyorsan O, her ay üç gün oruç tutarlardı. Eyyâm-ı bıyz denilen her ayın on üçüncü, on dördüncü, on beşinci günleri tutulan bu oruçlar tutulursa bütün yıl oruç tutulmuş gibi olur.” diye buyururlardı.
Abdullâh bin Şakîk Ukaylî (r.a.)’den rivâyete göre, der ki: “Neler var, bir göreyim diye Medîne’ye gittim. Ebû Zerr Gıfarî (r.a.)’e rastladım. Kendisine “-Oruçlu musun?” dediğimde “-Evet” diye cevâb verdi.
Sonra Emîre’l-Mü’minîn Hz. Ömer (r.a.)’e gittik. Huzûra girmekte olanlarla birlikte huzûra girdik. Bir kap içinde hurma getirildi. Ebû Zerr (r.a.) de o hurmadan yiyince kendisine oruçlu olduğunu hatırlatmak için dürttüm. Dedi ki:
“-Sana oruçlu olduğumu söylemiştim, her ay üç gün oruç tutarım. Bu da devâmlı oruç tutmak gibidir.”

16
(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.390-392)

15Eki 2017

Namaz vakti: 24 saat içinde ard arda gelen, 5 tane büyük 50 tane küçük (bioritim) periodu vardır. 5 büyük periyodun herbirinin başlangıcındaki ilk 15 dakika biyolojik olarak en aktif zamandır. Bu sırada akapunktur noktaları tamamen açık durumdadır. 5 vakit namaz bu 5 büyük biyolojik periyoda denk gelmektedir. Ezandan sonraki 15 dakika boyunca insandaki biyolojik aktif noktalar açıktır. Sonra 1,5-2 saat boyunca yavaş yavaş kapanmaya başlar. 2 saat sonrası ile bir sonraki ezan vakti arası kapalıdır. Allah Resûlü (s.a.v.) buyurmuştur. “Namaz için vaktin evveli Allah’ın rızası, vaktin ortası Allah’ın rahmeti, vaktin sonu ise Allah’ın affıdır.” “Eğer insanlar namaza erken gelmenin sevabını bilselerdi, bunun için yarışırlardı.”
Bir hadis-i şerifte,”Namazda şifa vardır.” (Ahmed ibn.-i Hanbel:2/390) buyurulur.
Rüku, omurgan, üreme organları, böbrekler ve idrar yolları gibi karın içi organların sağlığını korur. Mide, karın, sırt ve boyun kaslarını güçlendirir. Secde, bedenin üst bölgelerine kan akışını artırır, beyinde sıvı ve kan dolaşımını düzenler. Beyni temizler, hafızayı güçlendirir, anlayış ve düşünce kabiliyetini artırır, akciğer, kalp ve sinir sistemini arındırır. Secdeye gitmek ve kalkmakla tüm eklem ve kasların sağlığı ve esnekliği korunmuş olur. Selam verirken omuzlara bakmak göz kaslarında tembelliğe, gözlerde kan dolaşımı bozukluğuna, boyun omurlarında kireçlenmeye engel olur.
Namazın maddi faydaları saymakla bitmez. Yukarıda bu örneklerin birkaçı anlatılmış, manevi hikmetlerine ise değinilmemiştir. Sağlığı korumak için abdest almak, 5 vakit namaz kılmak, helal yemek ve yemeği azaltmak yeterlidir.
(Dr. Aidin Sâlih, Gerçek Tıp; Yitik Şifanın İzinde, s.123,124)

14Eki 2017

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahâbelerini yalnız hayır ile anarız. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahabelerinin bazılarından, görünüşte kötülük çıkmışsa da biz onların hepsini hayırla anarız. Zira o görünüşte kötülük, fesad maksadı ile ısrar ederek yapılmış olmayıp kendi içtihadından doğmuştur. Belki onlar, bu kötülükten hayr-ı meâd’a dönmüşlerdir. Bizim onlara karşı iyi bir zanda bulunmamız gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de onlar hakkında şöyle buyuruyor:
“En hayırlı nesil benim asrımın neslidir.” (Buhârî)
Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ashabımdan bahsedildiği zaman dilinizi tutun” (Feyzu’l Kadir)
Bu hadislere dayanarak ilim adamlarının çoğunluğu, sahabenin hepsinin güvenilir kişiler olduğu görüşündedirler. Bu güvenilir oluş, Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) devrindeki fitneden evvel de sonra da bakidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine şöyle buyuruyor: “Benim ashabım, yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz.” (Câmi‘u’s-Sağîr, Rezin)
İbn-i Dakîk el-îyd “Akîde”sinde şöyle diyor: “Sahâbe arasında ihtilâf bulunduğu hususunda nakledilen rivâyetlerin bir kısmı bâtıldır, bir kısmı yalandır; onlara iltifat edilmez. Doğru olanlarını güzel bir şekilde tevil ederiz. Zira onlar hakkında Allâhü Te‘âlânın medh-u senası geçmiştir. Buna ilâve edilen sözlerin tevil ihtimali vardır. Şüpheli ve vehimli bulunan sözler gerçek ve bilinen hususları bâtıl kılmaz.”
Bu konuda İmâm-ı Şafiî (r.a.) şöyle diyor: “Allâhü Te‘âlâ sahabe devrinde akan o kanlardan bizim ellerimizi temizlemiştir, dolayısıyla dillerimizi onunla bulaştırmamalıyız.”
İmâm Ahmed b. Hanbel (r.a.), Hz. Aişe (r.a.) ile Hz. Ali (k.v.) arasında cereyan eden vak‘adan sorulunca şöyle cevap vermiştir: “O bir ümmettir ki gelip geçti. Kazandıkları işler kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.

(Molla Aliyyül Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.129-130)

13Eki 2017

“Ey İsrailoğulları! Ben size gönderilen Allâhu Teâlâ’nın peygamberiyim. Benden evvel Musa’ya nazil olan Tevrât’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed (Muhammed aleyhisselam) ismindeki peygamberin müjdecisiyim.” (Sâf s. 6)
Hazreti Îsâ (a.s.), İsrailoğullarına gönderilen ve Kur’ân-ı Kerim’de ismi bildirilen peygamberlerdendir. Annesi hazreti Meryem’dir. Hazreti Meryem o zamanda bulunan tüm kadınların en fazîletlisi idi. Nitekim Buhâri’de Hazreti Ali’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber Efendimiz (s.a.v); “Îmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan bütün kadınların hayırlısıdır. Bu Ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatîce’dir (r.anhümâ)” buyurmuşlardır.
Hz Îsâ (a.s)’ın göğe çıkarılması şöyle olmuştur: Îsâ (a.s.) havarileri ile gizlice sohbet ediyordu. Yahudiler ise onu öldürmek için sıkı sıkıya arıyorlardı. Hz Îsâ (a.s) havarilerine dedi ki “horoz ötmeden yani sabah olmadan sizden biriniz beni inkar edecek ve pek az bir paraya satacaktır” gerçekten havarilerden Yuda Şem’un sabah olmadan vardı, yahudilerden bir miktar rüşvet alıp Hz. Îsâ (a.s)’ın yerini haber verdi. Yahudiler hemen Hz. Îsâ (a.s)’ı tutup öldürmek için gittiler, hırs ve telaş içinde Allah (c.c)’ın hikmetiyle yanılıp hain Yuda’yı tutup astılar ve Hz. Îsâ (a.s)’ı astık sandılar. Allah (c.c) ise Hz. Îsâ (a.s)’ı İdris (a.s) gibi göğe kaldırdı ve onu dünya sıkıntısından kurtardı.
Îsâ (a.s) kıyamet yaklaşınca, Şam’daki Ümeyye Câmii minaresine inecek ve kırk sene yaşayacaktır. Bu zaman zarfında, İslâmiyet’i yayacak ve Hazreti Mehdî ile buluşacaktır. Sonra Medine’de vefat edip, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in medfûn bulunduğu Hücre-i Saâdete defn olunacaktır. Îsâ (a.s.), gökten indirildiği zaman, İslâmiyet’e uyup, kendi ictihadı ile hüküm çıkaracaktır. İctihad ile çıkaracağı bütün ahkâmın mâm-ı A’zam’ın ictihadına uygun olacağını Muhammed Pârisâ (k.s.) bildirmektedir. (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi,c.2 s.383-430)

(Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevârih-i Hulefa, s.44-45)