Arşiv

24Haz 2015

Ülkemizde son 15-20 yıldan bu yana Ramazân aylarında dozajı
her yıl artırılarak işlenen haram zeminler oluşturuluyor. Bu
gayr-i meşru zeminler Ramazân ayımızı Allâh’a isyan fırtınasına
dönüştürüyor. Ramazân ayına mahsus haramlar icat edilip, bir
zümre bu haramları “ibâdet” telakki edip icra ediyor. Nedir bu haramlar?
Bunların bir kısmını şöyle sıralamamız mümkündür:
Belediyeler ve bazı kuruluşlarca iftar çadırları kuruluyor. Bu çadırlarda
iftariyeler verilip sözüm ona “Ramazân etkinlikleri” düzenleniyor.
Dînimizin asla tasvip etmediği şekilde, iftarı müteakiben
“sevab”ına konserler veriyorlar. Böylesine etkinliklere dîni motifler
katılarak, gelenek kılıfına da sokularak bir takım eğlenceler topluma
Ramazân aylarında dayatılıyor.
“Ramazân etkinlikleri” adı altında işlenen bunca “haram”lar farkındaysanız
Ramazân ayını idrak etme tarzımızı bozuyor. Halbuki
ramazan geceleri, tevbe istiğfar, tefekkür, Kur’ân tilâveti, salâvat
gibi şeylerle değerlendirilmelidir.
Ramazân ayı sosyal dayanışmanın tazelenme vesilesi olmalıdır.
Ramazân ayı fakirleri daha çok hatırlama, soframızda onlara
yer açma ayı olmalıdır. Fakir bulunamıyorsa muhtara gidip ve bizim
bu civarda muhtaçlar var mı diye sorulabilir.
Ramazan aylarında cami diplerinde müzik yayını, kadın-erkek
karışık izdiham oluşturulması da Ramazân ayında işlenen haramlardandır.
Dubai’de yapılan bir araştırmada Ramazânda Dünya Müslümanlarının
bir çoğunun yaptığı hatalar tespit edildi. Mükellef iftar
sofraları ile kadınların bu hazırlıklar için harcadığı zaman listenin
en başında sayıldı. Orta halli ailelerin bile iftar sofralarını pahalı
ve çeşitli yiyeceklerle donatmaya çalıştığı ve ev kadınlarının tüm
günlerini ibâdet ve manevi işlerle geçirmek yerine mutfakta yemek
hazırlamakla harcadığı belirtildi. Kadınların sıkça yaptığı hatalar
arasında evden çıkarak erkeklerin bulunduğu yerlere gitmek olduğu
belirtildi
Müslümanların vakitlerini hayırlı işlerle geçirme yerine alışverişe
çıktığını ve gereksiz harcamalarda bulunduğunu kaydetti.
Prensibimiz iyilikleri artırmak olmalıdır. İyilik yapamıyorsak, hiç
değilse kötülük etmeyelim.
(Basından Derleme)

23Haz 2015

Oruç tutacak kimsenin sahur yemeği yemesi müstahabdır.
Bunun vakti, gecenin sonudur. Âlimlerden Ebû’l-Leys’e
göre, gecenin son altıda biridir. Sahur yemeği, insana oruç
için kuvvet verir. Sahurun geciktirilmesi müstehâb ise de,
ikinci fecrin doğup doğmadığından şüphe edilecek bir zamana
kadar geciktirilmesi mekruhtur. İftarı acele yapmak,
yani akşam namazından önce oruç açmak müstehâbdır.
Böylece oruç hali, namazda kalbin huzûruna engel olmaz.
Akşamleyin iftar ederken şöyle duâ yapılması sünnettir:
“Allâhümme leke sumtü ve bike amentü ve aleyke
tevekkeltü ve alâ rızkıke aftartü ve savmel ğadi min şehri
ramazane neveytü. Fağfir lî ma kaddemtü ve ma ahhertü.”
Anlamı: “Allâh’ım! Senin rızan için oruç tuttum,
sana îmân ettim, sana güvendim, senin rızkınla iftar ettim
(orucumu açtım). Ramazan ayının yarın ki gününü
oruç tutmaya da niyet ettim. Artık benim geçmiş ve gelecek
günâhlarımı bağışla…”
Orucu hurma gibi tatlı bir şeyle açmak mendubdur. Oruçlu
kimsenin, yakınlarına ve fakirlere fazlaca yardımda bulunması
müstehâbdır. Oruçlunun mümkün olduğu kadar gece
ve gündüz Kur’ân okumak, zikir yapmak, Peygamberimiz’e
Salât ve Selâm getirmek ve ilimle uğraşmak suretiyle meşgul
olması müstahabdır.
Oruçlunun boş ve yararsız sözlerden dilini tutması da
müstahabdır. Gıybetten, söz taşımadan kaçınmak ise her
zaman vacibdir. Ancak bu kaçınmanın gerekliliği Ramazanda
daha çok kuvvet kazanır. Oruçlu için itikâf da müstahabdır.
Ramazân orucunu tutmaya engel olacak derecede
bedene takatsizlik verici işlerde bulunmak caiz değildir. Öğleye
kadar çalışıp sonra dinlenmelidir. Mümkünse bazı işleri,
ücret karşılığında başkasına gördürmelidir. Sonuç olarak
denir ki, kesin bir zaruret bulunmadıkça, insanın kendisini
pek ağır işlerle yorarak oruç tutamaz hale getirmesi caiz
görülemez. (Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 276-277)

22Haz 2015

Muaz bin Cebel (r.a)’den, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Cennet ehli (Cennet’e girdikten sonra) dünyada
Allâh’ı zikretmeden geçirdikleri vakitlerden başka hiçbir
şeye üzülmeyeceklerdir.” (Taberanî, Beyhâki)
İnsan Cennet’e girdikten sonra bir defa Allâh (c.c)’un adını
anmaya karşılık dağlar kadar büyük sevab ve mükafatlar
verildiğini görünce, kendi kazandıklarının azlığına ne kadar
üzüleceği meydandadır. Allâh (c.c)’un öyle bahtiyar kulları
vardır ki, Allâh (c.c)’ yu zikretmeden dünyanın bile tadını alamazlar.
Amr bin Osman el-Mekkî tasavvufu şöyle tarif etmiştir
kulun her zaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle
meşgul olmasıdır.
Hafız İbn-i Hacer (r.aleyh) Münebbihat adlı eserinde yazıyor
ki: Yahya bi Muaz Razi (r.aleyh) Allâh (c.c.)’a yalvarırken
şöyle derdi:,
“Allâh’ım, gece ancak Sana yalvarmakla hoştur.
Gündüz ancak Sen’in emrine uymakla hoştur.
Dünya ancak Sen’in zikrinle hoştur.
Ahiret ancak Sen’in affınla hoştur.
Cennet ancak Sen’i görmekle hoştur.”
Mansur bin Mu’temir (r.aleyh)’in kırk sene boyu yatsıdan
sonra kimseyle konuşmadığı yazılmıştır. Rebi bin Heysem
(r.aleyh)’in yirmi sene boyunca söylediği her sözü bir kağıdın
üzerine yazıp, gece olunca onlardan kaçı gerekli ve kaçı gereksizdi
diye kendisini hesaba çektiği yazılmıştır.
Abdullah b. Abbas (r.a.), İki Cihan güneşi Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip
değerlendir: İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin,
hastalıktan evvel sıhhatin, fakir düşmeden evvel varlıklı
olmanın, meşguliyetten evvel boş zamanın ve ölüm gelmeden
evvel hayatın kıymetini bil, bunların hakkını ver!”
(Hâkim, Müstedrek)
(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.367)

21Haz 2015

“Peygamberim, mü’minleri cihâda teşvik et! Eğer senden harbin şiddetlerine sabredecek yirmi kişi bulunursa onlar iki yüz düşmana galebe ederler ve eğer sizden yüz kişi olursa onlar o kâfirlerden binine galebe ederler.Çünkü kâfirler idraksiz bir gürûhtur.” (Enfâl s. 65) Bu âyeti kerîme Bedir gazâsında harb başlamazdan evvel önce Betda mevkiinde nâzil olmuştur.Bu âyet nâzil olduktan sonra Resûlullâh (s.a.v.), Ashâbını saff-ı harb nizâmına koyup düşmanla karşı karşıya geldiklerinde düşmana saldırmağa teşvik ederdi. Nitekim Bedir günüde kemiyet ve keyfiyet cihetinden dört misli çok bir düşmanla karşılaşan ashâbını, sâhası göklerle yer kadar geniş olan cennet vaadiyle teşvik eylemiş ve galebe tahakkuk etmiştir.  İbn-i Abbas (r.a.)’in rivâyetine göre, Müslümanlar on misli çokluğundan düşmanla çarpışmayı ağır bulmuşlardı. Bunun üzerine bu ağırlık tahfif ve Enfâl sûresinin altmış beşinci âyeti neshedilerek altmış altıncı âyet nâzil olmuştur. “Şimdi Allâh sizden -yükünüzü- hafifletti ve bildiki sizde muhakkak bir zaaf vardır. Şimdi sizden sabır edebilecek yüz kişi olursa onlar iki yüze galebe ederler. Sizden bin kişi olursa onlarda Allâh’ın izniyle iki bine galebe ederler. Çünkü Allâh sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl s. 66) Bu âyet-i kerîmenin mazmûnuna göre harb sahasında Müslüman kuvveti düşmanın yarısı derecesinde az ve zayıf olursa çarpışmak vâcibdir. Fakat bundan da az bir hadde indiği sûrette düşmana atılmak vâcib değildir. Belki bir takım harb vesilesi olabilecek şeylere göz yumurak harb tehlikesini atlamak caiz
olur. Alî bin Ebi Talib ( r.a.)’in İbn-i Abbas (r.a.)’den rivâyetide böyledir. Burada istifâde edilen fâideler cümlesinden biriside memleketi düşmana karşı muhafaza için serhadleri tutmak ve kapamak Allâh (c.c.) yolunda harb ve kıtal ecri gibi ecri mucib olduğudur. O cümleden biriside insana ezâ ve meşakkat ârız olduğu zamanlarda o meşakkati kaldırmak ve fıtrî kuvvetleri
yerinde tutmak için şiir inşâdının câizi olmasıdır.
(Hz.Mahmûd Sami Ramazanoğlu (k.s.) Mûsahâbe 3, s.184-185

19Haz 2015

Abdullah b. Mes‘ud (r.a.) şöyle buyuruyor: “Kıyâmet gününde bütün insanlar dünyada az bir geçimle yetinmiş olmayı temenni edecektir. Nefsinde bir şüphe bulunmadığı sürece sizden herhangi birinize akşam ya da sabah içinde bulunduğu durum zarar veremez. Sizden birinizin bir ateş korunu ağzına alıp sönünceye kadar tutması, Allâh (c.c.)’un kendisi için hükmettiği birşeye “Keşke bu olmasaydı!” şeklinde itiraz etmesinden daha hayırlıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye I/137.) Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kuvvetli mü’min, Allâh (c.c.) nazarında zayıf
mü’minden daha sevgili ve daha hayırlıdır. Aslında her ikisinde de bir hayır vardır. Sana faydalı olan şeye karşı gayret göster. Allâh (c.c.)’dan yardım dile, acz izhar etme. Bir musibet başına gelirse: “Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi!” deme. “Allâh (c.c.) takdir etmiştir. O (c.c.)’un dilediği olur!” de! Zira “eğer” kelimesi şeytan işine kapı açar. (Kütüb-ü Sitte, Kader Bölümü 3. Fasıl)
Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur: “İster hoşuma giden olsun isterse de gitmeyen; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için farketmez. Çünkü ben hayrın hoşuma
gidende mi yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.” (Kenz, II/145) Hz. Alî (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Allâh (c.c.)’un kazâ ve kaderi kendisine râzı olan ya da olmayan herkes üzerinde
hükmünü icrâ eder. Ancak hükmüne râzı olanlar sevap kazanır kenrâzı olmayanların tüm amelleri boşa gider.” (Kenz,  II/145)
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular: “Her ümmetin mecûsîleri vardır. Benim ümmetimin mecûsîleri de kader yok diyenlerdir. Onlardan kim ölürse cenâzesine gitmeyin, hastalanırsa ziyâret etmeyin. Onlar Deccal’ın taraftarıdırlar. Allâh Te‘âlâ onları Deccal’in zümresine ilhak etmeyi va‘d etmiştir.”

(Sünen-iEbû Dâvud)
(Fıkh-ı Ekber Şerhi, 253-254.s

18Haz 2015

(Ramazân ayının başında veyâ ortasında veyâ sonunda
üç kere okunacak dua.)
“Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm
Allâhü Râbbün ahadün samedün ferdün li’l-‘âlemîne,
nebîyyinâ Muhammedin erselehu mübeşşiran. Li’l-kâfirîne
münzirûne münzîran mine’n-nâri ve münziran nebîyyinâ
Muhammedün ahadün, hâmidün ve kâsimun ve şâhidün
li’l-mü’minîne ve kâimun nebîyyinâ Muhammedün vehüve
nebîyyü’l- Mustafâ salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem.
Ve’l-imâmu’l-murtezâ, ve’r-resûlü’l- müctebâ, nebîyyinâ
Muhammedün hüve’r-resûlü’l-murselü, sâhibu’l-kitâbi,
münziru ve’l-kitâbu’l-mecdü, nebîyyinâ Muhammedün
sâhibu’l-livâ’i ve’l-minberi ve’l-burâki’l- ezheri ve’r-rızâ’i
ve’l-kevseri nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü’l-cinâni Ahmedün,
‘abdun mutî‘un, ‘âdilün, ‘abdun, cevâdün, nâfi‘un,
li’l- müşrikîne kâilün, nebîyyinâ Muhammedün ve şefî‘unâ
Muhammedün ve resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün
hayrun li’l-’âlemîne şefî‘un li’l-müznibîne ve’lmücrimîne,
nebîyyinâ Muhammedün ihtârahu ve erselehu
fî hâlkıhî şerrafehu, yuhibbuhu nebîyyinâ Muhammedün
salla’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî
ecma‘îne bi-rahmetike yâ erhame’r- râhimîn.”
Ramazân-ı Şerîf’te Okunacak duâlar:
İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn”
İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü’z- zünûb”
Son on (10) gün: “Yâ ‘atîga’r- rigâb”
1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def‘a okunmalıdır.
2. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gecesi Fetih Sûresi
okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden biizni’llâhi
Te‘âlâ muhâfaza olunur.
3. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i
Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.
4. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gününde 363 (üç
yüz altmış üç) İhlâs-ı şerîf okunur.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 42.s)

17Haz 2015

Nasîhat isteyebilmek Müslümânların birbirleri üzerindeki
haklarındandır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Yanında olan
ilmi gizleyenin başına, yarın kıyâmette cehennem ateşin
den kamçı ile vurulur.” buyurmuşlardır. Yine buyurmuşlardır:
“Din nasîhattir.” (Hz. Ebû Hureyre (r.a.)) Nasîhat edecek kimsenin
önce kendine nasîhat etmesi, nefsine öğüt vermesi lâzımdır.
Ancak nefsi kabul ederse, başkalarına nasîhat etmelidir. Allâhü
Te‘âlâ: “Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?
Yapmayacağınızı söylemeyiniz, Allâh yanında
şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff s. 2-3) Nasîhat edecek
olan kişi buna dikkat etmelidir.
Müslümân, hasta olduğunda müslümân kardeşini ziyâret
etmelidir. Hasta olanı bir defa ziyâret etmek farz-ı kifâyedir.
Hadîs-i şerîfte: “Sabahleyin bir Müslümân hastayı ziyâret
eden Müslümâna, yetmiş bin melek, sabahtan akşama kadar
mağfiret dilerler. Akşamleyin onu yoklarsa, yetmiş bin
melek, onun için sabaha kadar mağfiret dilerler ve onun için
cennette bir bahçe olur.” (Ebûl-Leys Semerkandi) buyrulmuştur.
Başka bir hadîs-i şerîfte: “Hastayı yoklayan şehîd sevâbına
kavuşur.” buyrulmuştur. Hasta ziyâretine giden kimse hastadan
uzak durmamalıdır. Zira uzak durmak bid’attir. Hastaya duâ
etmeli ve onun için Allâh’tan şifâ dilemelidir. Şöyle duâ etmelidir:
“Es’elullahe’l-azîm Rabbel-Arşi’l azîm en yeşfîke.”
Ölünün defin hazırlıkları ve cenazesinin uğurlanması farz-ı
kifâyedir ve Müslümânların birbirleri üzerindeki haklarındandır.
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir ölünün cenaze namazını kılana
bir kırat sevâb verilir” buyurdular. “Ya Resûlullâh (s.a.v.), bir
kıratın ağırlığı ne kadardır” dediklerinde: “Onun daha küçüğü
Uhud Dağı kadardır.” buyurdular. (Buhârî) Müslümânın
Müslümân üzerinde hakları vardır. İnanan kimse bu hakları
gözetmelidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Mü’min, kardeşi Müslümânın hukukunu gözetmez. Halbuki
kıyâmette Allâhü Te‘âlâ’nın huzûrunda bu haklar ondan
istenir. Akıllı olanın bu haklara riâyet etmesi, kıyâmette istendiğinde
âciz kalmaması gerekir.”
(Muhammed Rebhâmî, Riyâdün Nâsihîn, 232-241.s.)

16Haz 2015

Ebû Saîd Hudri’den Ebû Nadra’nın, ondan da Kelebî’nin
bildirdiği hadîsi şerîfde: “Ramazân-ı şerîfin ilk gecesinde
Cennet ve gök kapıları açılıp, son gecesine kadar kapanmaz.
Ehl-i Sünnet ve Cemâatten Ramazân gecelerinde
namaz kılan kimsenin, her secdesi için Allâhü Te‘âlâ bin
yediyüz sevâb yazar ve onun için Cennette kırmızı yakuttan
bir ev yaptırır. O evin bir kapısı ve her kapıda kırmızı
yakutla süslenmiş altından iki kanat vardır. Ramazânın
ilk günü oruç tuttuğunda, Allâhü Te‘âlâ Ramazânın son
gününe kadar, onun günâhlarını mağfiret eder. Birinci
gündeki orucunu, bir o kadar günâhına da keffâret eder.
Onun her günkü orucu için, kendisine Cennette bir köşk
verilir ki, o köşkün bin altın kapısı vardır. Yetmiş bin melek
onun için sabahdan akşama kadar istiğfar ederler.
Ramazânın gece ve gündüzünde yaptığı her secdesine
Cennette öyle bir ağaç verir ki, hayvana binmiş bir kimse
yüz yıl yürüse sonuna ulaşamaz” buyurduğunu beyân
eylemiştir.
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle A’rac’ın, ondan da babasına
isnâd ile Ebû Nasr’ın bize bildirdiği hadîs-i şerîfde:
“Ramazânın ilk gecesi olduğunda, Allâhü Te‘âlâ insanlara
nazar eder; Allâhü Te‘âlâ bir kuluna nazar edince, ona
ebedî azâb etmez. Allâhü Te‘âlâ Ramazân-ı şerîfin her
gününde milyonlarca insanı Cehennemden azâd eder”
buyurduğunu bildirmiştir.
Ebû Nasr’ın babasından, onun da Nâfi’den, ondan da
Ebû Mes’ûd Gıfârî (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfde: “Şehr-i
Ramazân hilâli görülünce, eğer kullar Ramazândaki özel
sevabları bilmiş olsalardı, o yılın tamamen Ramazân olmasını
elbette temenni ederlerdi” buyuruldu.
Ebî Hayseme (r.a.)’in: “İnsan büyük günahlardan sakındığı
müddetçe, Ramazânı gelecek Ramazâna, haccı
diğer haccına, cum’ası diğer cum’asına, namazı diğer
namazına kadar arada olan günâhlara keftarettir” dediğini
bildirmiştir. (Abdulkadir-i Geylani (k.s.), Gunyetü’t Tâlibîn, 296.s.)

15Haz 2015

Hastalanmaktan veya hastalığın artmasından korkan kimse
oruç tutmaz veya orucunu bozar. Zira Allâh (cc) şöyle buyurmuştur:
“Sizden her kim hasta veya yolcu olursa, (tutamadığı
günler kadar) diğer günlerde oruç tutar” (Bakara s.
184) Yani hasta veya yolcu Ramazanda (isterse) oruç tutmaz.
Tutmadığı günler sayısınca, diğer günlerde oruç tutar.
Yolcunun oruç tutması, tutmamasından daha iyidir. Çünkü
yolcunun oruç tutması azimettir. Azimete uymak ise,
ruhsata uymaktan daha iyidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.)
şöyle buyurmuştur: “Yolcu oruç tutmazsa, bu ruhsattır.
Tutarsa, daha fazîletlidir.” Tutmaması da caizdir. Zikredilen
hadîs-i şerîfde bu hüküm yer almaktadır.
Ramazanda yolculuğa başlamak caizdir. Buna dair icmâ
vardır. Bir kimse fecrin doğuşundan (oruç başladıktan) sonra
yolculuğa çıkarsa, o gün orucunu bozmaz. Oruca başlarken
mukim olduğu için, o günün orucunu tamamlaması
lâzımdır. O orucu kendi arzusuyla iptal edemez. Bozduğu
takdirde, hem kaza ve hem de keffaretle mükellef olur. Ama
hastalanması hâlinde hüküm bunun tersinedir. Çünkü bu
durumda oruç tutmama özrü ona, ibâdet edilme hakkına sahib
olan Allâh (c.c) tarafından gelmiştir. (Bunun kararı, müslüman
olduğu bilinen uzman bir doktor tarafından verilebilir)
Hâmile veya çocuğunu emziren bir kadın çocuğunun
veya kendisinin durumundan korkarsa, oruç tutmaz. Sonradan
sadece tutamadıklarını kaza eder: Bu hüküm hastanın
durumuna kıyaslanarak verilmiştir. İki mes’ele arasındaki
ortak nokta; zorluk ve zararın bertaraf edilmesidir.
Oruç tutamayan yaşlı kimse de tutmaz. Her gün için bir
fakir doyurur: Çünkü o, oruç tutmaktan âcizdir. Kaza etmesi
de umulmaz. Bu sebeple onun oruç tutma farzı ölünün ki
gibi fakire yemek yedirme şekline dönüşmüştür. Bu hususta
Allâh (c.c) şöyle buyurmuştur: “Oruç tutmaya güçleri
yetmeyenlere bir fakiri doyuracak kadar fidye gerekir.”
(Bakara s. 184) (Mevsilî, el-İhtiyar, c.1 s. 273-274)

14Haz 2015

Şeyh Muhyiddin-i Arabî (k.s.) hazretleri, “el-Futûhatü’IMekkiyye”
isimli kitabının vasiyetlerinde şöyle der:
Bizim yanımızda insanların ileri gelenlerinden biri cüzzam
hastalığına mübtelâ oldu. Cüzzam hastalığından Allâhü
Te‘âlâ hazretlerine sığınırız. Onu gören bütün tabipler (ve mahir
doktorlar) onun için;
– “Cüzzam hastalığı tam olarak bu adama yerleşmiş! Bu
hastalığın artık tedâvi edilmesi mümkün değildir!” dediler.
Kendisine Sa’d es-Suûd isimli bir muhaddis ve medreselerde
hadis-i şerif öğreten zât onu gördü. Bu zâtın Efendimiz
(s.a.v.) hazretlerinin hadîs-i şerîflerine îmânı tam idi. Muhaddis
sordu:
– “Ey hasta! Neden kendini tedâvi ettirmiyorsun (Allâhü
Te‘âlâ hazretler dert vermiş ise derman da vermiştir! Neden
doktorlara gitmiyorsun?)” Hasta olan zat;
– “Efendim! Benim hastalığımın ilâcı ve tedâvisi yokmuş!”
dedi. Sa’d es-Suûd buyurdular:
– “Tabipler yalan söylüyorlar! (Ya da bilmeden konuşuyorlar)!
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bütün tabiplerden daha
uzman ve mahir bir tabip idi. Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri,
çörek otunun tohumu hakkında şöyle buyurdular: “Muhakkak
ki o (çörek otu tohumu) bütün hastalıklara şifâdır…”
Senin başına gelen bu cüzzam hastalığı da bu hadîs-i
şerîfte mutlak olarak zikredilen hastalıklardan biridir.
Sonra o muhaddis Sa’d es-Suûd:
– “Bana çörek otu tohumu ile bal getirin!” dedi.
Çörek otu habbeleriyle balı birbirine karıştırdı. Hasta adam
o karışımı bütün bedenine sürdü. Başına, yüzüne, kollarına
ve ayaklarına… Ve ondan biraz yedi. Bir saat kadar öylece
adamı olduğu halde terk ettiler.
Bir zaman sonra adam gidip yıkandı. Onun o cüzzamlı
derileri soyuldu. Yepyeni bir deri çıktı. Saçından düşenlerin
yerine yenisi çıktı. Adam cüzzam hastalığından şifâ buldu.
Eskiden âfiyette olduğu hal üzere geldi.
(İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, c.9 s. 709-710)