Arşiv

25Nis 2019

Ümmü Kays bint Muhsan (r.anhâ)’dan yapılan rivâyete göre o, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte Bâkî’ mezarlığına gittiğinde, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bu mezarlıktan sorguya çekilmeksizin cennete girmeye hak kazanan yetmiş bin kişi haşrolunacaktır. Sanki onların yüzleri dolunay gibidir.” Bunun üzerine bir adam ayağa kalkıp, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Benim de (onlardan olmam için duâ etsen)” dediğinde, Peygamber (s.a.v.), “Sen de onlardan birisin” buyurdu. Bunu duyan bir başkası ayağa kalkıp, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Benim de (onlardan olmam için duâ etsen)” dediğinde, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bu konuda  Ukkâşe seni geçti.” (Taberânî)

İbn Kâb el-Kurâzi (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim bizim şu kabristanımıza defnedilirse, biz ona şefaatçi oluruz veya onun için hüsn-i şahâdette bulunuruz.”(Vefâü’l-Vefâ)

Peygamber (s.a.v.) şöyle başka bir rivayette şöyle buyurmuştur: “Sizden kimin Medîne’de vefat etmeye gücü yeterse, bunu yapmaya çalışsın; zira kim Medîne’de vefat ederse, ben ona Kıyâmet günü şefaatçi olurum veya onun için hüsn-i şahâdette bulunurum.” (Taberânî)

Hadîs-i Şeriflerin, Bâkî‘ mezarlığına defnedilmenin, Medîne’de vefat eden her Müslümanı kapsadığına delâleti açıktır. Zîrâ Peygamber (s.a.v.), ümmetini Medîne’de vefat etmeye ve Bâkî‘ mezarlığına defnedilmeye teşvik etmiştir. Şâyet Bâkî‘ mezarlığına defnedilme sırf Medînelilere has bir husûs olsaydı, Peygamber (s.a.v.), bütün Müslümanları buna teşvik etmezdi. Bâkî‘ mezarlığının fazîletine delâlet eden rivâyetleri burada zikretmemin nedeni, bunları okuyan kimseleri Medîne’de vefat etmeye teşvik içindir. Medîne’nin sâhibi olan Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, Âline ve Ashâbı (r.a.e.)’e saba rüzgârı ile batı rüzgârı estiği müddetçe salât ü selâm olsun. Yüce Allâh’ın affına ve rızâsına nâil olmak sûretiyle, rahat ve huzur içerisinde Medîne’de îmânla ölme şerefini cümlemize, lütuf, kerem ve ihsânıyla nâil eylesin.

(Eşref Ali Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.13, s.385-386)

24Nis 2019

Kur’ân-ı Kerim’de mağfiret dilemenin, yani istiğfar etmenin, rızkın ve yağmurun indirilmesine sebep olacağına dâir deliller vardır.

İbn Subayh dedi ki: Bir kişi el-Hasen’e kuraklıktan şikayet etti. Ona: Al lah’tan mağfiret dile, dedi. Bir diğeri ona fakirlikten şikayet etti, ona da: Al lah’tan mağfiret dile, dedi. Bir başka kişi ona: Allah’a dua et de bana bir oğul ihsan etsin dedi, ona da: Allah’tan mağfiret dile, dedi. Bir başkası bahçesin deki kuraklıktan ona şikayet etti, ona da: Allah’tan mağfiret dile, dedi. Biz böyle demesinin sebebini ona sorduk, o da: Ben kendiliğimden bir şey söylemedim, çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor: “Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağ lar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır” (Nûh s.10-11-12)

Şa’bî (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Ömer (r.a.) yağmur duasına çıktı. Geri dönünceye kadar mağ firet dilemekten başka bir şey yapmadı. Onlara yağmur yağdırılınca, yanın da bulunanlar: Biz senin yağmur için dua ettiğini görmedik, dediler. O da: Ben kendisi sebebiyle yağmurun yağdırılması istenen semanın yağmur yağdırma sebeblerinin tümünü zikrederek yağmur talebinde bulundum dedikten sonra: “Rabbinizden mağfiret di leyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağ lar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır” âyetlerini okudu

(Bu ayette, Allah (c.c.)’ya istiğfar ederek yani ondan bağışlanma dileyerek mal ve evlada kavuşulacağı beyan edilmiştir.

Bu sebeple islam büyükleri, çocuk isteyen kişinin günde 700 defa “estağfirullah el azîm ve etûbü ileyk” istiğfârına devam etmelerinin uygun olacağını söylemişlerdir.)

(İmam Kurtubi,  Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 18, s. 48)

23Nis 2019

İmâm Tirmizi (r.âleyh), Allâh (c.c.)’ün, “O gün insan sınıflarından herbirini biz önderleri ile çağıracağız” (İsra s. 71) âyetinin tefsiri hakkında rivayet ettiği bir Hadîs’te, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Herhangi biriniz mahşer yerinde çağırılarak kitabı sağ eline verilir de onun vücudu Hz. Adem (a.s.)’ın vücut yapısı gibi altmış arşın uzatılır. Yüzü beyazlaştırılıp ağartılır. Başına da inciden güneş gibi parlayan bir taç giydirilir. Ve o vaziyette arkadaşlarının yanına doğru varınca arkadaşları onu uzaktan görürler ve “Allâh’ım bu tacı bize de ihsân eyle ve onu bize mübarek eyle” diye dua ederler.

Nihayet o (bahtiyar) zat arkadaşlarının yanına gelerek onlara: “Sizlere müjdeler olsun. Her bir Müslüman için bunun gibi taç vardır” diyerek onları sevindirir.

Kâfire gelince, onun da yüzü simsiyah kesilir. Vücudu Hz. Adem (a.s.)’ın suret ve şekli üzere altmış arşın uzatılır. Başına da ateşten bir taç giydirilir. Onun halini görünce arkadaşları, “Bu günün şerrinden azabından Allâh (c.c.)’a sığınırız, Allâh’ım bunu bize gönderme” diye duâ ederler.

Derken o zat da arkadaşlarının yanına gelir. Arkadaşları da tekrar, “Allâh’ımız, bu zatı rezil ve rüsvay et” diye bedduâ ederler. O zat da, “Allah sizleri rahmetinden uzak edip kahretsin. Herbiriniz için bunun gibi ateşten başınıza taç vardır” der.”

(İmâm Şarani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, s.167)

22Nis 2019

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Miraç gecesinde meleklerden hangi bir topluluğa uğradıysam, bana şöyle tavsiye ediyorlardı: “Yâ Muhammed! Size, tedavi maksadıyla kan aldırmanızı tavsiye ederiz. Ümmetine de hacamatı tavsiye ediniz!” buyurmuştur. (İbn-i Mace, Tirmizî) Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Üç şeyde şifâ vardır. Bal şerbeti içmekte, hacamat şişesi takmakta (kan aldırmakta), kızgın demirle dağlama yapmakta, fakat ben dağlama yaptırmayı sevmem.” (Buhârî, Müslim)

Hacamatın faydaları şöyle sıralanabilir:

Kılcal damarların, büyük atardamarın, toplardamarların temizlenmesine sebep olur ve kan dolaşımını güçlendirir. (Yaklaşık olarak hastalıkların %70’inin sebebi, yeterli derecede kanın düzenli olarak organlara ulaşmamasıdır.) Eklemleri ve mafsalları temizleyip rahatlatır. (Özellikle ayaklarda tesiri açıkça görülür.) Kan, safra, balgam gibi salgıları temizler. İç organlara ait refleksleri geliştirip çalıştırır, böylece beynin, sinir sistemine ait dikkatini artırarak lazım olan emirleri vermesini sağlar. Bölgesel kan dolaşımını kuvvetlendirir. Bedenin genel bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Bu da özellikle kemikteki bağışıklık bezesini kuvvetlendirmekle hâsıl olur. Hormonları düzenler. Beyne ait organların canlılık kazanmasını sağlar. (Hareket, konuşma, işitme, algılama, ve hafıza güçlerini artırır.) Bezlerin özellikle hipofiz bezinin canlanmasına vesile olur. Sinirsel gerilimi kaldırır. (Özellikle başta ve baş ağrısına sebep olan şeylerde.) Vücudun dışında oluşan kan pıhtılaşmalarını (toplanlamalarını) çekip almak işlemi, pıhtılaşmadan çıkarmak suretiyle yapılır. Hacamat aynı zamanda kandaki tabii kortizon yüzdesini artırır. Hacamat, kandaki zararlı kolesterol (LDL) yüzdesini azaltır ve yine kandaki yararlı kolesterol (HDL) seviyesini yükseltir.  Hacamat kandaki üremi hastalığı seviyesini düşürür. Hacamat, bedendeki normal (tabii) morfin seviyesini yükseltir.

Kan aldırma işini, kamerî ayların ilk ve son günlerinde değil, dolunay veya dolunaydan sonraki günlerde yaptırmak en uygunudur.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvâk ve Hacamat, s.52)

21Nis 2019

Abdurrahman b. Ebî Leylâ (r.a.) anlatıyor: “Abdullah b. Revâha (r.a.), bir gün mescide gelirken, daha Benî Ganm semtinde bulunduğu sırada, mescitte hutbe okumakta olan Allâh Resûlü (s.a.v.)’in, “Oturun.” dediğini duydu. Hemen, olduğu yere oturdu. Efendimiz (s.a.v.), hutbesini bitirinceye kadar orada durdu. Resûlullah (s.a.v.) durumu öğrenince Abdullah (r.a.)’a: “Allâh (c.c.) senin, kendisine ve Resûlüne itaat şevkini ziyadeleştirsin!” buyurdu. Hazreçoğullarından Muhammed b. Eslem (r.a.) çok ihtiyardı. Evi de Medine’nin bir hayli dışında idi. Medine’ye iner, pazardan alacaklarını alır, ailesinin yanına döner, elbisesini çıkarır, tam istirahate çekilecekken, birden Allâh Resûlü (s.a.v.)’in mescidinde namaz kılmadığını hatırlayarak: “Vallahi, Resûlullah (s.a.v.)’in mescidinde iki rekât namaz kılmadım; hâlbuki o bize, “Sizden her kim bu şehre inerse, şu mescitte iki rekât namaz kılmadan ailesinin yanına dönmesin.” buyurmuştu!” der, elbisesini giyerek tekrar Medine’ye döner ve Mescid-i Nebevi’de iki rekât namaz kılardı.”

Hz. Âişe (r.ânhâ) anlatıyor: “Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir hasırı vardı, geceleri onu paravan gibi kullanır, dikey vaziyette koyarak onun arkasına geçer ve namaz kılardı. Gündüzleri de hasırı yayar, üzerine otururdu. Ashâb (r.a.e.) de Resûlullah (s.a.v.)’in yanına gelir, Resûlullah (s.a.v.) ne kadar namaz kılıyorsa, Ashâb (r.a.e.) o kadar kılardı. Bu maksatla gelenler çoğalınca, bir gün Allâh Resûlü (s.a.v.) onlara döndü ve: “Ey insanlar, ibadetlerden güç yetirebileceğiniz kadarını yapın. Siz ibadetten usanmadığınız sürece, Allâh (c.c.) sevâp vermekten usanmaz. Allâh (c.c.) katında amellerin en sevimlisi, az da olsa sürekli olanıdır.” buyurdu.”

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Sahabiler, bir gün Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in parmağında gümüş bir yüzük görünce birer gümüş yüzük edinip taktılar. Allâh Resûlü (s.a.v.), parmağındaki o yüzüğü atınca sahabiler (r.a.e.) de attılar.”

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatus Sahabe, c.2, s.114-119)

20Nis 2019

Medine’de valilik yapan Ömer b. Abdulaziz (r.a.) öğlen namazının ilk iki rek’atını uzatır, ikindiyi kısa tutar, akşam namazında kısar’ul mufassal, yatsı namazında evsatu’l mufassal, sabah namazında tıval grubundan bir sure okurdu. Ebu Hureyre (r.a.) şöyle der: “Namazı Hz. Peygamber (s.a.v.)’inkine bundan daha çok benzeyen bir kişi arkasında namaz kılmadım.”

Mezheb  imamlarımız, akşam namazında kısaru’l mufassal, yatsıda evsatu’l mufassal, sabah namazında tıvalu’ul mufassal surelerden okumanın sünnet  olduğunu bu rivayetten çıkarmışlardır.

(Tıvâlu’l mufassal Kaf suresi’nden Büruc Suresi’ne kadar; Evsatu’l mufassal, Büruc Suresi’nden Beyyine Suresi’ne kadar; Kısaru’l mufassal, Beyyine Suresi’nden Nas Suresi’ne kadar olan yerlerdir.)

Cabir b. Semura (r.a.)’in nakline göre, “Hz. Peygamber (s.a.v.) öğle ve ikindi namazlarında Büruc, Tarık ve benzeri surelerden birini okurdu.” Bu hadis öğle ve ikindi namazlarında nelerin okunacağını göstermekte ve bu iki namazda Büruc- Beyyine arası surelerden birinin okunacağını göstermektedir.

Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’in nakline göre, “Hz. Peygamber (s.a.v.) Cuma günü sabah namazında Secde ve İnsan surelerini okurdu ve buna devam ederdi.” Bu hadis, Cuma günü zikri  geçen namazda (sabah namazında) bu iki surenin okunmasının müstehab olduğunu ifade etmektedir.

Ebu Hureyre (r.a.)’in nakline göre, “Hz. Peygamber (s.a.v.) birinde sabah namazında iki rek’atında  (sünnetinde) Kafirun suresi ile İhlas suresini okumuştu.” Sabah namazının iki rek’atında (sünnetinde) bu iki surenin okunması bizim mezhebimizde sünnetir.

(Eşref Ali et-Tehanevi, Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.3., s.26-55)

19Nis 2019

(Bu iki duâ akşamla yatsı arasında 3’er defa okunmalı ve okuyuştan önce Yâsîn-i şerîf okunmalıdır.)

Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- râhîm

“Allâhümme yâ ze’l-menni velâ yümennü ‘aleyhi. Yâ ze’lcelâli ve’l-İkrâm. Yâ ze’t-tavli ve’l-in‘âm. Lâ- ilâhe illâ ente zahra’l-lâci’îne ve câre’l-müste’cirîne ve emâne’l-hâifîne. Allâhümme in-künte ketebtenî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi şakıyyen ev mahrûmen ev matrûden ev mukatteren ‘aleyye fî’r-rızkı fe’mhu’llâhümme bi fazlike şekâvetî ve hırmânî ve tardî ve ıktâre rızkî ve esbitnî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi sa‘îden ve merzûkan ve müveffekan li’l-hayrâti fe-inneke kulte ve kavlüke’l-hakku fî kitâbike’l-münzeli ‘alâ lisâni nebiyyike’lmürselîn. Yemhu’llâhu mâ-yeşâü’ ve yüsbitü ve ‘ındehu ümmü’l-kitâbi ilâhî bi’t-tecelliyyi’l-‘azami fî leyleti’n-nısfi min şa‘bâne’l- mükerremi’lletî fî-hâ yüfraku küllü emrin hakîmin. Ve yübremü en-tekşife ‘annâ mine’l-belâi’ mâ-na‘lemü vemâ lâ-na‘lemü vemâ ente bihî a‘lemü inneke ente’l-e‘azzü’l- ekram. Ve sallâ’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve  ashâbihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve sellem.”

Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm

“İlâhî cû‘düke dellenî ‘aleyk. Ve ihsânüke evsalenî ileyk. Ve keremüke karrebenî ledeyk. Eşkû ileyk mâ-lâ yahfâ ‘aleyk. Ve es’elüke mâ-lâ ye’süru ‘aleyk. Îza-‘ılmüke bi-hâlî yekfî ‘an süâlî. Yâ müferrice kürebe’l-mekrûbîn. Ferric annî mâ-ene fîh. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn. Festecibnâ leh. Ve necceynâhü mine’l-ğammi ve kezâlike nünci’l- mü’minîn. Allâhümme yâ ze’l-menni velâ- yümennü  ‘aleyh.”

Bu salavât 100 def’a okunacaktır.

“Allâhümme salli ‘alâ rûh-i seyyidinâ muhammedin fi’lervâh. Ve salli ‘alâ cesed-i seyyidinâ muhammedin fi’l-ecsâd.  Ve salli ‘alâ kabr-i seyyidinâ muhammedin fi’l- kubûr.”

HADÎS-İ ŞERİF:

“Allâhü Te‘âlâ bu gece ümmetime, Benî Kelb kabîlesinin koyunlarının tüyleri adedince rahmet eder.”

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.59-64)

18Nis 2019

Bu gecede yüz rekat namâz kılınır. Bu durumda namâzın, her iki rek‘atında bir selâm verilir. Her rek‘atta Fâtiha’dan sonra 10 (on) İhlâs-ı Şerîf okunur. İsteğe göre bu namâz on rek‘at da kılınabilir. (O zamân her rek‘atta Fâtihadan sonra 100 (yüz) İhlâs-ı Şerîf okunur ve 10 (on) rek‘atın sonunda bir kere selâm verilerek namâz tamâmlanır.) Bu şekilde kılmak, bütün müstehâb namâzlarda rivâyet edilmiştir. Selef (r.a.), bu namâzı kılar ve buna “Hayır namâzı” derlerdi. Hattâ bu namâzı, bir araya toplanıp cemâatle de kılarlardı. (Hanefî mezhebinde terâvihten başka hiçbir nafile namâz cemâatle kılınmaz.)

Hasan-ı Basrî (r.aleyh)’in bu namâz için şöyle dediği rivâyet olunur: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sahâbîlerinden otuz kişi bana dediler ki:

“Bu gecede bu namâzı kılan bir kimseye, Cenâb-ı Hakk yetmiş defa nazar eder ve her bir nazar ile onun yetmiş ihtiyâcını giderir. Bu ihtiyâcların en azı da affedilmektir.”

(Hüccetü’l- İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, c.1 s.555)

BERÂT GECESİNDE NE YAPMALIYIZ?

Berât’ın 15. gününü mutlakâ oruçlu geçirmeliyiz. Hz. Alî (k.v.)‘den “Şabânın on beşinci günü oruç tutun, gecesinde kâim olun.” meâlinde İbn-i Mâce bir hadîs rivâyet etmiştir. (Hüccetü’l- İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, 1.c., 556.s.)

Akşam namâzını edâdan sonra, üç defa Yasîn-i şerîf okunur. Her Yâsîn’den sonra bir defa Berât duâları okunur. Bu Berât duâları; ilk okuyuşta Cenâb-ı Hakk’tan hayırlı ve uzun ömür talebi ile kazâ’ ve belâlardan korunmak; ikincisinde bol ve helâl rızık temennîsi; üçüncüsünde, son nefesinde hüsn-i hâtime (îmânla) ile bu dünyâdan göçmeye niyet edilir.

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.62)

17Nis 2019

Sübkî (Rahimehullâh) tefsirinde şöyle buyurur: “Beraat gecesi, bir yıl içinde işlenen günahlara keffaret; Cuma gecesi, hafta içinde işlenen günahlara keffarettir. Yani bu geceleri ibâdet ile ihya etmek, belirtilen sürelerdeki günahlara keffarettir.”

Bu sebeple Beraat gecesine “Keffaret Gecesi” de denilir. Yine bu geceye, şu hadîsi şerîf sebebiyle “Hayat Gecesi”de denilmiştir: “Her kim bayram gecesini ve Şaban ayının on beşinci (Beraat) gecesini ibâdetle ihya ederse, kalplerin öldüğü günde o kişinin kalbi ölmez” (İbn Mâce, 1782)

Bu gecenin bir adı da “Kısmet ve Kader Gecesi”. Bu ismi almasının sebebi şu rivâyettir.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Şaban ’ın yarısının gecesinde senenin tüm işleri kesin kararı bağlanır. Yaşayacak olanlar, ölecek olanlardan ayrılıp yazılır.” (Suyûtî, Dürül-Mensûr, 13/252-253)

Bir rivâyette ise şöyledir: “Şaban’ın yarısının gecesi, Allâhü Teâla ölüm meleğine, o sene öldürmek istediği her canlının ruhunu kabzetmesini vahiyde bulunur (isimlerini bildirir).” (Suyûtî, Dürül-Mensûr, 13/254)

Atâ bin Yesâr (r.a.) şöyle rivâyet eder: “Şaban ayının 15. gecesi olunca, gelecek yılın Şaban ayına kadar ölecek olanların isimleri yazılarak ölüm meleğine verilir. İnsan bir yanda ağaç diker, evlenir, bina yapar; ama ismi ölecekler listesine kaydedilmiştir! Ölüm meleği, ölüm anının gelerek emri yerine getirmeyi bekler.”

Bu gecenin bir adı da “Şefâât Gecesi”dir. Bunun dayanağı da rivâyet edilen şu hadîsi şerîftir: “Resûlullâh (s.a.v.)  Şaban ayının 13. gecesi ümmetine şefâât etmek için duâ edip yalvardı. Kendisine, ümmetinin üçte birine şefâât etme izni verildi. 14. gecesi yine duâ edip yalvardı. Bu sefer üçte ikisine şefâât etme yetkisi verildi. 15. gecesi bir daha yalvardı. Bu sefer de, kaçak develer gibi Allâh’tan kaçanlar dışında bütün ümmetine şefâât etme izni verildi. Yani günah işlemeye devam ederek Allâhü Teâlâ’dan kaçanlar ve O’ndan uzaklaşanlar şefâât dışında kaldı.” (Ebû Dâvûd, 2775)

(Fazîletleriyle Aylar ve Geceler, s. 267)

16Nis 2019

Yahudi’nin biri dolu bir kab altınla bir yere oturup önünden geçen Müslümanlara, “Bu fakire yarım dinarlık bir yardımda bulunanlara bu fakir bir dinar verecektir” demiş olsa, oradan geçen Müslümanlar fazladan verilecek bu parayı almak için, Yahudiye istediği parayı vermek için başına üşüşmüş olmazlar mı?

Halbuki Hâkk Teâlâ, “Herhangi bir şeyi hayır için harcarsanız yerine Allâh başkasını verir. Allâh (c.c) rızk verenlerin hayırlısıdır” (Sebe s. 39) buyurmuşlardır.

Ve yine Hâkk Teâlâ diğer bir âyetinde, “Mallarını Allâh (c.c.) yolunda harcayanların durumu o dane gibidir ki, yedi başak verir, herbir başakta da yüz dane bulunur. Allâh dilediğine kat kat verir. Allâh (c.c.) ihsânı bol olan, hakkıyla bilendir” (Bakara s. 261) buyurmaktadır.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, “Kişi sadaka vermekle malı hiçbir zaman eksilmez” buyurmuşlardır. Gerek yukarıda gösterilen âyetlerle, gerekse Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in açıklamaları ile kişi nefsini imtihan etsin ve eğer istenilen bir sadakayı veya verilecek bir zekâtı gönül arzusu ile verip, hatta elinde bulunanın bütününü istemiş olsa da, bunu verdiği takdirde, nefsinde bir burukluk hissetmeyen kimse, kâmil bir imana sahip olduğuna hükmetsin. Kişi, nefsinin bunu vermekten kaçındığını görürse, nefsinde imân eksikliğinin bulunduğuna hükmetmelidir.

Ancak gerçek mü’min zekâtını malı arttığı için değil, Allâh (c.c.)’un emri olduğu için vermelidir. Şunu bil ki, kul için yapılması vacib olan şey, kalbinde Allâh (c.c.) sevgisi taşıyorsa, dünya ve âhiret malından karşılığını beklemeden Allâh (c.c.)’ın emirlerini yerine getirmek gayesiyle infâkta bulunmasıdır. Verdiğinin yerine karşılığını alenen istemek, azametli olan Allâh (c.c.)’a karşı cehalet ve terbiyesizliktir.

(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.165-167)