Arşiv

26Tem 2019

Batı dünyâsında Canamusali adıyla tanınan 11. asır Müslüman tıp alimidir. İslâm âleminde yetişen ve önde gelen göz hastalıkları tabibi ve cerrahlarından olan Ammâr, yaptığı yerinde teşhis, tedâvî ve ameliyat metodlarıyla tanındı. Katarakt hastalığını tedâvî için keşfettiği altı çeşit ameliyat usûlü üzerinde durdu. Ortaya koyduğu ameliyat usûlleri, kendi zamanına kadar bilinmiyordu. Araştırmalar sonucu, modern tıbbın elindeki modern âletler ile yapılan katarakt ameliyatları ile Ammâr’in metodu birbirine çok yakın ve benzer bulundu. Hattâ modern katarakt ameliyatları ile onun metodlarının prensib itibâriyle aynı kâidelere dayanmakta olduğu isbât edildi.

İki yüz elli sene sonra yaşayan tabib İbn-i Ebû Usaybiya, Ammâr hakkında şunları söylemektedir. “O, meşhûr bir göz tabibi ve sözü çok edilen bir zât idi. Göz hastalıklarının tedâvîsinde tecrübe ve ameliyatlarda büyük mahâret sâhibiydi. “Kitâbü’l-Müntehâb fî İlâcil-Ayn” adlı eseri yazdı.” Eser 43 varak, yani 86 sahîfedir. Ammâr, bu eserinde yaptığı ameliyatları anlatmaktadır. Mükemmel bir tertîp içerisinde, son derece vecîz bir lisan ile yazılan eser, târihî bir girişten sonra, görme organının anatomisine yer vermektedir. Daha sonra çiziklerden başlayarak göz kapağı hastalıkları anlatılmıştır. Bu bölümden sonra; göz pınarlarına, göz derilerine, göz bebeğine ve son bölümde de gözün dâima nemli bulunmasına temas edilmiş ve göz sinirleri ele alınmıştır. Eserde, önce hastalıkların isimleri ve bunlarla ilgili açıklamalar bulunmaktadır. Daha sonra sebebi ve tedâvî şekli yer almaktadır.

Eserin mühim bir yönü de, ameliyatlarda özel îmâl edilmiş metal, içi boş iğne gibi bir âletin kullanılmasıdır. Ayrıca, göz bebeğinin ışığa karşı olan tepkisi ile kataraktın ameliyata müsâid olup olmadığına dâir karar verme tekniği geliştirmesidir. Eserin tek yazma nüshası, İspanya’da, S.Lorenzo Krâliyet Manastır Kütüphânesinde bulunmaktadır.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.2, s.132-133)

25Tem 2019

Ömer bin Abdülâziz (r.a.), vefatı hastalığında vasiyyet edip: “Ben ölüp beni kabre koyduğunuz ve üzerimi örttüğünüz zaman, yüzümün hizasından bir delik bırakın ve oradan bana bakın. Yüzümü kıble tarafında görürseniz, Allâhü Teâlâ’ya şükredin, yakınlarım siz bayram, şenlik yapın. Eğer, Allâh (c.c.) korusun, yüzümü kıbleden döndürülmüş görürseniz, yakınlarıma, kıyamete kadar, baş sağlığı dileyeseniz, azdır. Ben ki, Ömer ibni Abdülâziz’im, kırk iki kişiyi, kendi elimle kabre koymuşum. Dikkatle bakınca, bunlardan ikisinin yüzünü kıbleye dönük görmüşüm. Diğer kırkının yüzü kıbleden döndürülmüştü.”dedi.

Şeyh Ebûbekr-i Varrak Tirmizî (r.aleyh)’i salihlerden biri rü’yâda, kabristanda, gayet üzüntülü olarak oturduğunu, başını dizine koymuş halde görmüş ve “ey şeyh, niçin üzüntülü oturursun?” diye sormuş. Şeyh cevâbında: “Nasıl üzülmeyeyim ki, bu zamanlarda, iki bin ölüyü bu kabristana getirdiler, bir tanesinde bile îmân yoktur.” buyurdu.

Ey kardeşim, ömrümüzü böyle boşa geçirmiş, itaat yerine isyanı vazîfe bilmiş hâlimizle, sonumuz ne olacak? Eğer sadece tâat ve ibâdetlerimizdeki kusur ve eksiklerimizin günâhından sorguya çekilsek, rezil ve rüsvâ oluruz. Nerde kaldı ki, esas işlediğimiz günâhların hesabını verebilelim.

Ey kardeşim! Bütün bu tehlikeler senin önündedir. O halde kendi işinle meşgul ol! Geçmişlerin, ölenlerin hallerinden ibret al. Eğer kıyameti ve Cehennemi şimdi, gözlerinle görmediysen de, azizlerin, büyüklerin vefâtlarını çok görmüşsündür. Ve ölümden kurtuluş yoktur. Ben de, sen de, yakında öleceğiz. Geçici olan mevki ve makama, ni’met ve servete aldanma! Zira ölüm aniden gelir; hazırlıksız olduğun, beklemediğin ve gafil bulunduğun zamanda gelir.

(Muhammed Rebhami, Riyadün Nasihin, s.251,394)

24Tem 2019

Firavun kendini ilâh olarak kabul etmekte ve Hz. Musa (a.s.)’ın Allâh’a iman etmesi için yaptığı davetlere karşı iftira ve tehditle karşılık vermektedir. Firavun bu kibirli tavrını ancak, ölüm tehlikesi ile karşılaşıp suların altında kalacağını anlayana dek sürdürmüştür. Kuran’da Firavun’un, Allâh’ın azabıyla karşılaştığında, hemen imâna yöneldiği şu ayetle bildirilir:

“Biz, İsrailoğulları’nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (ilâhtan) başka ilâh olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım” dedi.” (Yunus s. 90)

Ancak Allâh (c.c.) Firavun’un böyle bir anda iman etmesini kabul etmemiştir. Allâh (c.c.) Firavun’un bu samimiyetsiz tavrını Kuran’da şu ayetlerle bildirir:

“Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler.” (Yunus s. 91-92)

Bu ayetlerde Firavun’a ait cesedin gelecek nesillere ibret olacağının bildirilmesi, cesedin “bozulmamış” olacağına bir işaret olarak kabul edilebilir. Kuran’da 1400 sene evvelden haber verildiği gibi, halen tarihsel bir belge olarak bulunan bu ceset İngiltere’deki British Museum’da sergilenmektedir.

Not:Firavunun imanının kabul edilip edilmemesi ile ilgili islam ulemasının farklı görüşleri bulunmaktadır.

(http://www.angelfire.com/az/miracles/Archaeology.html)

23Tem 2019
  1. İsrafın fenalığı ve gaileleri;

İsraf kesin olarak haramdır, kalbî bir hastalık ve kötü bir ahlâktır.  “… israf etme, israf ile saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların biraderleri olmuşlardır…”(İsrâ s. 25-26) İsrafın gaileleri; şeytana, Firavun’a arkadaş olmak, Allâh (c.c.)’un sevgisini kaybetmek, iki dünya da zillete dûçâr olmak gibi hallerdir.

  1. İsrafın kötü oluşunun asıl sebebi; mâl, Allâh(c.c.)’un nîmeti ve âhiretin tarlasıdır. İki dünyanın iyiliği, rahatlığı mal iledir. Mal ile kâfirlere karşı konulur, hacc ibâdeti yapılır, bedenin sıhhat ve zindeliği ancak mal ile olur. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “İyi mal, sâlih kimse için ne güzel şeydir!”
  1. İsrafın sınıfları;

Hatırı sayılır dinî ve dünyevî mubah bir fayda düşünülmeksizin malı yok yere harcamak, zayi etmek, istifade edilmeyecek şekilde denize, kuyu ve ateşe atmak veya benzeri bir yere dökmek israftır. İsyan ve günâha, Allâh (c.c.)’un men’ettiği şeylere sarfedilen her şey israftır.

  1. Sadaka israf olur mu?

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Her biri mahsul verdiği zaman mahsulünden yiyin. Devşirildiği ve toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin. İsraf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (En’am s. 141) Büyük müfessirlerden Kaadî ve Râzi, bu ayeti sadakada da israf etmeyin şeklinde tefsir etmişlerdir.

  1. İsrafın üç ilâcı;

İsrafın, yukarıda geçen gailelerini bilmek, bunları iyice dinlemek ve inceden inceye düşünüp tezekküre devam etmek, israftan kaçınmak ve tutumlu olmak için gereken gayreti göstermek, akrabalarından birini yaptığı israfından dolayı kendisini kınayacak görevli olarak vazifelendirmek ve israfın sebeplerini ve giderilme çarelerini bilmektir.

(İmâm-ı Birgivî, Tarikatı Muhammediye, s.240)

22Tem 2019

Zamanımızda fıkıh kitapları kenara itilip araştırmalar da yapılmadığı için, birinin ağzından çıkan sözden veya giydiği elbiseden dolayı küfürle itham edildiği bir gerçektir. Halbuki müslümanı tekfir bizzat küfürdür. Aynı şekilde müslümanı kâfir eden birçok söz ve davranışlar da vardır ki, sık sık söylenildiği ve yapıldığı halde adam hala müslüman olduğunu iddia eder.

Hanefi Âlimlerinden rivayet ediliyor ki, kişi, onu imâna getiren şeyleri inkâr etmedikçe dininden çıkmaz. Sonra kâfir olması kesinleşirse kâfir olduğuna hükmedilir, şüpheli ise dinden çıkdığına hüküm edilmez.

Bunun için, müslüman bilinen bir insanı tekfir etmek ve kıble ehli olarak bilinenlere kâfir demek ve küfrüne hüküm vermek pek kolay bir durum değildir. Bu ve benzeri kaynaklarda denildiği gibi, meselede kâfir olduğuna dair birçok delil bulunduğu halde, kâfir olmadığına dair tek bir görüş olsa bile müslümana hüsnü zan için, müftü o tek bir görüşe uyacaktır.

İttifaken küfrü gerektiren bir davranışla mürted olan kimsenin yaptığı bütün amelleri batıl olur, karısı boş ve irtidat müddeti içerisinde meydana gelen çocukları da gayri meşrudur. Kâfir olmasında ihtilaf varsa, istiğfar edip nikâhını yenilemesi emredilir.  Mürted kişi müslüman olduğu zaman karısı azlolduğu takdirde nikâhlarını yenilemeleri lazımdır. Kadın artık onunla evlenmek istemiyorsa nikâha zorlanamaz.

Yanlışlıkla küfür sözünü söyleyenler veya küfrü gerektirmeyen kebair sözü söyleyenler kâfir olmazlar. Halleri üzerinde baki ve nikâhlarının da yenilenmesi için emredilmez, lakin istiğfar etmeleri emrolunur.

İslâm’a göre bütün kâfirler tek millettir. Bir Hristiyan, Yahudi olur veya bir Yahudi, Hristiyan olursa dinden dönmüş olmaz.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.284-285)

21Tem 2019

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

 Allâhümma’hrusnâ bi-‘aynike’lletî lâtenâmu, ve’hfaznâ bi-ra’fetike’lletî lâterâmu, ve’rhamnâ bi-kudretike ‘aleynâ felâ tühlik ve ente sikatünâ ve recâunâ, yâ erhame’r râhimîne ve yâ ekreme’l-ekremîne. “Allâhümme, yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kulûbenâ ‘alâ dînike ve tâ‘atike.” “Allâhümme’c‘al fî kalbî nûran ve fî basarî nûran ve fî sem‘î nûran ve ‘an yemînî nûran ve ‘an yesârî nûran ve fevkî nûran ve tahtî nûran ve emâmî nûran ve halfî nûran ve’c‘al lî nûran.” (Buhârî)

El-hamdü li’llâhi’llezî tevâda‘a küllü şey’in li-‘azametihî ve’l-hamdü li’llâhi’llezî zelle küllü şey’in li‘izzetihî, ve’lhamdüli’llâhi’llezî hada‘a küllü şey’in li-mülkihî, ve’l-hamdü li’llâhi’llezî istesleme küllü şey’in li-kudretihî.

Türkçe Anlamı:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.

Allâh’ım! Bizi uyumayan zâtınla koru. Dâimî şefkatinle bizi muhâfaza et. Bize kudretinle merhamet et. Bizi helâk etme! Ey merhametlilerin merhametlisi. Ey ikrâm edenlerin en keremlisi Sen bizim güvencemiz ve umûdumuzsun. Ey kalbleri çeviren Allâh’ım! Benim kalbimi Senin dînin üzerine ve Sana itaat üzerine sâbit kıl. Allâh’ım! Kalbimde bakışımda, dinleyişimde, sağımda, solumda, altımda, üstümde, önümde ve arkamda nûr kıl, aydınlık yap. Bütün hamdler her şeyin azameti önünde eğildiği Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin izzeti önünde zelîl olduğu

Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin saltanâtı önünde eğildiği Allâh’a âittir. Bütün hamdler her şeyin kudreti önünde teslîm olduğu Allâh’a âittir.

Ali (k.v.)’den rivâyetle Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Her kim sıfatlarımı yani (Muhammed, Mahmûd, Ahmed, Hâmid, Hamîd) isimlerimi yazar sonuna kadar da okur ve evine (işyerine) asarsa oraya belâ, vebâ, hastalık, illet, nazar (göz değmesi), hased eden, sihir, yıkım, yangın sel felâketi uğramaz. İsimlerim o yerde kaldığı müddetçe o kimseye fakirlik, zehir, gam ve keder dokunmaz.”

Not: Bu isimlerin evin girişine asılması ve girip çıkarken okunarak salevât getirilmesi tavsiye olunur.

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.197)

20Tem 2019

Bunların bazıları:

  1. Birinci oturuşu veya vitirde Kunut’u terk etmek
  2. Farz bir namazda ikinci rekâttan sonra oturmayıp da üçüncü rekâta yanılarak kalkmaya yeltenenin durumuna bakılır: Eğer kalkışı oturmaya yakın ise, oturur, sehiv secdesi gerekmez. Tam doğrulup kalktıktan sonra ka’deye (oturuşa) dönerse namaz bozulur.
  3. Dört rekâtlı farzlarda ikinci oturuş yapılmaksızın beşinci rekâte kalkılacak olsa, henüz beşinci rekât için secde edilmedikçe oturuşa dönülür. Teşehhüdden sonra selâm verilip sehiv secdeleri yapılır. Fakat beşinci rekat için secde yapılmış olursa, bu namaz nâfileye dönmüş olur. Artık buna bir rekât daha ilave edilir ve tam altı rekatlı bir nafile namaz kılınmış olur.
  4. Son oturuşu yaptıktan sonra selâm vermeden yanılarak ayağa kalksa hemen oturuşa dönülüp selam verilir ve sehiv secdesi yapılır. Fakat beşinci rekât için secdeye varılmış olunca, buna bir rekât daha ilave edilir. Bu durumda önceki dört rekât ile farz tamamlanmış olur. Diğer iki rekât da nafile sayılır.
  5. Birinci oturuştan sonra yanılarak: Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed denilmesi sehiv secdelerini gerektirir.
  6. Dört rekâtlı bir namaza başlamış olan kimse, kıldığı rekâtın birinci rekât mı, ikinci rekât mı olduğunda şüphe edip bir tarafı seçemezse, kendisini bir rekât kılmış sayar (az olanı esas alır; çünkü az olanda kesinlik vardır) ve herbir rekatın sonunda ihtiyat olarak bir teşehhüd miktarı oturur; bu şekilde dört defa oturuş yapılmış olur. Namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli)

19Tem 2019

Çelebi Sultân Mehmed’in, kardeşi Musa’yı yenerek, Osmanlı mülkünde rakibsiz bir hâkimiyet kuruşu, her tarafta büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır. Çünkü, on senelik Fetret Devri’nin acı hatıraları ve Şehzade mücâdelelerinin karışıklıkları, büyük bir bıkkınlık ve huzursuzluk doğurmuştu. Onun rakibsiz hükümdarlığı, bu huzursuzluk ve karışıklığın bittiğini müjdeliyordu. Timur badiresinden harâb olan memleketi toplamak için çok çalıştı. Nihayet, babasının çizdiği sınırlar içindeki toprakları, pek az bir istisna ile hâkimiyeti altına aldı.

Çelebi Sultân Mehmed, daha çocuk denilecek yaşta üzerine büyük mesûliyetler almış; büyük gailelerle karşılaşmıştı. Kendisinden nakledilen “Çocuk yaşımda benim çektiğim, bunca belâları kim çekmiştir? Kimse çekmiş değildir.” cümlesi, tam bir hakikatin ifadesidir. 24 defa, bizzat savaşa girmiş; 40 kadar yara almıştı. Kendisi, Osmânoğullarının en büyük hükümdarlarından biridir. Devletini, 8 sene içinde, uğradığı çok büyük bir  felâketten çekip çıkarmış; onu, eski haşmetine kavuşturmak için, yorulmak bilmez bir gayretle çalışmıştı. Bu nedenle, kendisine bazı tarihçiler tarafından “Bânî-i Sânî-i Devlet (Devletin ikinci kurucusu) denmiştir.

Bedenî kuvveti ne kadar fazla ise, manevî vasıfları da o kadar yüksekti. Âdil, şefkatli, âlicenâb, tebaasına karşı merhametli bir hükümdar idi. Pembeye meyilli beyaz tenli, kara gözlü, kara kaşlı, gür sakallı, kartal bakışlı, açık alınlı, geniş göğüslü idiler. Burunları, hanedan ailesinin değişmez şeklinde idi. Başlarına, ecdâdından ayrı tarzda, burma tülbende sardıkları rivayet edilmiştir. İrtihâl haberleri 14 gün gizlenmiştir. Çelebi Mehmed, kısa ömrünü savaş alanlarında geçirmiş olmasına rağmen, memleketin imârına da önem vermiştir. Sultan Mehmed’in en önemli hizmetlerinden birisi de Mekke ve  Medine halkına her sene Sürre Alayı göndererek mâlî yardımda bulunma âdetini başlatmasıdır.

(Ziya Nûr Aksun, İslâm Tarihi 3, s.30-31)

18Tem 2019

Enes b. Malik (r.a.) demiştir ki: “Allâh Resulü (s.a.v.)’in ashâbı birlikte yürürken, önlerine bir kaya yahut tepe gelip de birbirlerinden ayrılsalar, onun arkasında karşılaştıkları zaman birbirlerine selam verirlerdi.”

Müminin, Allâh için sevdiği kardeşinin gıyabında şerefini koruması, onun hakkında güzel övgülerde bulunması, faziletini anlatıp yayması, hatalarını gizlemesi, özür ve mazeretlerini kabul etmesi, bu dostluğun gerektirdiği vazifelerdir.

Hz. Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Bir mecliste oturan iki kimsenin mecliste konuştukları bir emanettir. Öyleyse, onlardan birisine, kardeşinin aleyhine olacak sevmediği şeyleri yayması helal değildir” (İbn-u Mübarek)

Mümin yaptığı bir işte kardeşine yalan söylememeli, onun sırrını, gizli bilgi ve hâllerini kimseye açmamalı, onu gıybet etme ve laf taşıma durumunda bırakmamalı, onu seni idare etmeye mecbur etmemeli, kendisini özür dileme durumuna düşürmemeli, gücünün yetmediği veya yapmak istemediği işleri kendisine yüklememelidir.

Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Arkadaşların en kötüsü, seni idare etmeye mecbur eden ve seni özür dilemek zorunda bırakan kimsedir.” Diğer bir defasında da şöyle demiştir: “Arkadaşların en kötüsü, sana yük olan ve takâtini zorlayandır.”

Ebu Amr b. el-Alâ (r.âleyh) der ki: “Her şeye karşı sabır güzeldir; fakat yakın arkadaştan gelen sıkıntıya sabır zordur.”

Bişr b. el-Hâris (r.âleyh) derdi ki: “İnsanlardan ancak güzel ahlaklı kimselerle içli dışlı ol; ancak bu kimseden hayır gelir; sakın kötü ahlaklı kimseye yanaşma; ondan ancak kötülük gelir.”

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.4, s.355-358)

17Tem 2019

Ali Ramiteni hazretleri buyuruyor ki: Salih bir kimse olabilmek için şunları yapmalı:

  1. Temiz olmalı. Temizlik iki kısma ayrılır:
  2. Zâhiri temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyaların temiz olmasıdır.
  3. Bâtıni temizlik: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allâh (c.c.) düşmanlarını sevmemek, dostlarını sevmek gerekir. Kalb, Allâhü Teâlâ’nın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünya sevgisi, mideye de haram lokma koymamalıdır. Bir Hadis-i Şerif’te, “Haram yiyenin duası kabul olmaz” buyuruldu. Kalb temiz olmazsa ibadetlerin lezzeti alınamaz, Allâhü Teâlâ’ya ait bilgilere yani marifete, kavuşulamaz.
  1. Dile sahip olmalı. Dilin uygunsuz sözleri söylemeyip susması, Kur’an-ı Kerim okuması, emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulunması, dinin emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi gibi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de, “İnsanlar, dilleri yüzünden Cehenneme atılırlar”
  2. Kalabalıklardan uzak durmalı. Bu sebeple göz, haramlara bakmamış olur. Çünkü kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, “(Yabancı kadınlara şehvetle bakanların gözlerine, kıyamette erimiş kızgın kurşun dökülecektir)” Erkeklerin yabancı kadınlara, kadınların da yabancı erkeklere şehvetle bakması haramdır.
  3. Oruç tutmalı. İnsan oruç tutmak suretiyle meleklere benzemiş ve nefsini ezmiş olur.

Bir Hadis-i Kudsî’de; “Oruç bana aittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihayetsizdir” buyrulmaktadır. Başka bir Hadis-i Şerif’te de; “Oruç, Cehenneme kalkandır” buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzura kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hasıl etmelidir.”

(Evliyalar Ansiklopedisi)