Arşiv

31Mar 2019

Sultan Abdulhamid çok geniş bir coğrafyayı başarıyla idare etmiştir. Gittikçe şiddetlenen, âdeta tepeden tırnağa silâhlanan ve her ân birbirine çarpmağa hazırlanan bu kuvvetleri, çok karışık siyasî desiselerle, bazan pek basit, bazan pek derin görünen tedbirlerle tutabilmeyi başarmıştır. Sultan’ın bu sürekli gayreti, içinde bulunduğu maddî kuvvet zaafına karşı, manevî nüfuz ve siyasî maharetle çevrilmiş; şahsiyetli, fakat pek zor olan bir siyaset sürdürmüştür. Bu sebepledir ki, O’Connor’un dediği gibi “Avrupa’da sulhu muhafaza eden adam” vasfına sahip olmuştur. Batıda, Sultan Hamîd’in, pek çok düşmanlarına karşılık, hayranlıklarını ifade edenler de vardır. D’israeli’ye göre, “Abdülhamid ne sefih, ne müstebid, ne mutaassıp, ne de müfsîd bir adam değil, âdil, memleketini, milletini seven bir hükümdardı.” Huntington’a göre “Bosfor’da oturan ihtiyar tilki, dünyâ çapında bir siyasî” idi.

Sultan II. Abdülhamid’in Yahudilerle olan münasebetleri ve yahudilerin Abdulhamid düşmanlığı konusunda ise merhum Necip Fazıl şöyle demiştir: «Abdülhamid’i küçültmek, çürütmek baltalamak ve engellemek isteyen her cereya nın ön planında kim bulunursa bulunsun, ar ka plânında daima «Yahudi»yi aramak lâzım dır. Abdülhamid’in en büyük düşmanı ne Erm eni, ne Moskof, ne İngiliz ve ne de milli kök alakasını kaybetmeye başlayan yarı aydın Türk zümresi. Onun gizli planda baş düşma nı sadece Yahudi…

Yahudi’nin Abdülhamid’den alıp vereme diği ve ona ne yüzden düşman kesildiği üzerinde düşünmek ve sebep aramak yersizdir. Bu sualin cevabını bizzat yahudi, Yahudi’nin tipi ve seciyesi verir. Yahudi’nin ne olduğunu bilen, onun Abdülhamid’e niçin düşman oldu ğunu da bilir. Yahudi, tek cümleye dünyada dini, milli ve fikri birlik adına ne varsa onu lif lif çözmeye, bozmaya, harabetmeye memur, bozguncu ve fesatçı tiptir…»

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s.155-157)

30Mar 2019

Sultan II. Abdülhamid Han’ın hanımlarından Behice Sultan, Sultan II. Abdülhamid Han ile ilgili şunları söylemiştir:

“Sultan Abdülhamîd Han, haramlardan son derece sakınırdı. İki eli kanda olsa, namaz vaktini geçirmez, evvel vaktinde namazlarını kılar, günlük vazifesi olan Delâil-i Hayrat’ı okur, tesbihlerini çekerdi.

Küçük yaşta Arapça tahsiline başlamışlar, ilk öğrendikleri Arapça olmuştur. Birçok Kur’ân-ı Kerîm ilmini, en fazla tefsir ilmini okumuşlardır. Âyet-i Kerîmeleri bazen okur ve îzâh ederlerdi. Babaları Abdülmecîd Han “Bu benim oğlum derviştir” buyururlar ve ekseriya bu lakapla hitâb ederlermiş. Çok fasîh ve güzel konuştuğu için de amcaları Sultan Aziz Han kendilerine “Bülbül” lakabını vermişti.

Sarayda namaz kılmayan kimse yoktu. İstisnâsız herkes namaz kılardı. Dili bükülmeyen bazı yabancılar hizmete gelince, hiç olmazsa namaz kılacak kadar sûreleri, İslâm dininin esaslarını ezberlemek mecburiyetindeydiler.

Cennet mekân yattığı odada Kur’ân-ı Kerim bulundurmazdı. Onun olduğu yerde ayaklarını uzatıp yatamazdı. Hemen bitişik odada, büyüklerin isimleri yazılı levhalar ve bir dolap içinde Kur’ân-ı Kerim’ler bulunurdu. Tam o odanın üzerinde de kadın efendilerden birinin odası vardı. Sultan Abdulhamid o odada yatılmasına gönlü elvermezdi. Câiz olduğunu bildiği halde men ederdi. Cennet mekânın başı ucunda bir tuğlası bulunurdu. Onu hiç yanından eksik etmezdi. Uykudan uyanınca, hemen teyemmüm eder, ondan sonra musluğa kadar gider, abdestini alırdı. Abdestsiz yere basmazdı.

Sultan Abdulhamid’in âdeti o idi ki; her gün muhakkak yedi defa Yâsin-i Şerif okurdu. Zaten ezberindeydi. Kendisine bir şey söylendiğinde eğer cevap veremiyorsa muhakkak okumakla meşguldü. Durak başında durur ve cevap verirdi. Esas itibariyle Şâzilî tarikatine mensuptu. Şeyhi Bağdad’da olup arada bir gelirdi. Onu çok uzaklardan arabalarla karşılar, son derece izzet ve ikramda bulunur, sohbetler ederdi. İki-üç gün sonra şeyh efendi ayrılırdı. Sonra şeyhi vefat etti. Kâdirî tarikatına girdi. Günlük evrâd-ı şerifeleri muhakkak okur, bir gün te’hir etmezdi. Devrinin kutbu olduğunu söylerlerdi. Bazen öyle olurdu ki, sarayda olduğu muhakkak olmasına rağmen, her yerde aransa bulunmazdı.

(Ekrem Buğra Ekinci, Behice Sultanla Altı Ay, s.7-8)

29Mar 2019

Muhammed b. Sîrîn (r.âleyh) anlatıyor: “Ömer (r.a.), bir yere bir vali gönderdiğinde, o yörenin halkına okunmak üzere gönderdiği atama belgesine şunları yazardı: “Size adil davrandığı sürece bu valinizi dinleyiniz, kendisine itaat ediniz.” Aynı şekilde  Huzeyfe (r.a.)’i Medâin’e vali olarak atadığında onun kararnamesine de: “Onu dinleyip ona itaat ediniz, istediklerini veriniz.” diye yazdı. Huzeyfe (r.a.), palan vurulmuş bir merkeple Medine’den ayrıldı; yol azığını da yanına almıştı. Medâin’e varınca, şehir halkı ve şehrin ileri gelenleri Huzeyfe (r.a.)’i karşıladılar. Huzeyfe (r.a.)’in elinde yuvarlak bir ekmek, bir parça da et vardı. Huzeyfe, palanlı merkebine yanlamasına binerek, halka Hz. Ömer (r.a.)’in mektubunu okudu. Medâin halkı: “Bizden herhangi bir isteğin var mı?” dedi. O da: “Aranızda bulunduğum sürece, benim için gıda ve yiyecek; hayvanım için de yem temin etmenizi istiyorum.” dedi. Huzeyfe (r.a.), bir süre Medâin’de kaldıktan sonra Hz. Ömer (r.a.) onu geri çağırdı. Huzeyfe (r.a.)’in Medine’ye girmek üzere olduğunu haber alan Ömer (r.a.), yolun kenarında bir yere saklandı. Huzeyfe (r.a.)’in, ayrıldığı gibi beş parasız döndüğünü görünce, saklandığı yerden çıkarak ona sarıldı ve: “Sen benim kardeşimsin, ben de senin kardeşinim!” dedi.

Abdullah b. Selâm (r.a.), sırtına vurduğu bir yük odunla çarşıda dolaşıyordu. Kendisine dediler ki: “Allâh (c.c.) seni böyle bir işi yapmaya muhtaç etmediği halde, neden bu işi yapıyorsun?” Abdullah b. Selâm (r.a.) şu cevabı verdi: “Kibirimden kurtulmak istedim. Çünkü ben, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in: “Kalbinde hardal tanesi kadar dahi kibir barındıran insan, cennete giremez.” dediğini işitmiştim.”

(Ebû Nuaym, Hilye, c.1, s.277; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c.1, s.283)

28Mar 2019

Kitâb-ül Eşraf’ta, İmâm-ı Muhammed (r.a.)’den naklen: Oruç kırk çeşittir. On adedi vâcib (farz), onu yasak, onu mergûb (müstehap), beşi te’dîb (edep), üçü izin, ikisi mübâhdır.

Farz olanlar; Ramazan-ı Şerîf orucu ve kazası, Ramazanda bilerek orucu bozma keffâreti, av cezası, adak oruçları, yemîn ve zihar keffâreti orucu,   hatâen öldürme orucu, (haccda) tıraş olma keffâreti orucu ve îtikâf oruçlarıdır.

Yasak oruçlar, yevm-i şek (Şaban ayının son gününde ramazan niyetiyle tutulan) oruç, ramazan bayramı (ilk gün) günü ve kurban bayramı günleri oruç tutmak, konuşmamak şartıyla oruç, iftar yapmadan devamla tutulan oruç, Arefe günü Arafat’ta oruçlu olmak, sadece Cumartesi oruç tutmak, yalnız Cum’a günü oruç tutmak, oruç tutması güç olan misafirin oruç tutmasıdır,

Mergub (müstehap) oruçlar, Muharrem, Receb, Şa’ban ayı oruçları, Şevval ayında tutulan altı gün orucu, Zilhicce’nin ilk dokuz günü, arefe günü, eyyâm-ı biyz (her arabî ayın onüç, ondört, onbeşinci günleri oruç tutmak), Pazartesi günleri oruç tutmak, Dâvud (a.s.) orucu, ya’nî bir gün oruç tutup bir gün tutmamaktır.

Te’dîb oruçları (edeben tutulan oruçlar) (seferde olduğu için Ramazan orucunu tutmayan) yolcu, memleketine varınca (akşama kadar yemez), (aynı şekilde Ramazan’da gün içinde temizlenen) hayızlı veya nifaslı kadın, gün içinde baliğ olan çocuk, müslümân olan kâfir de o gün akşama kadar yemez. İzinli oruçlar, kocasının izni ile hanımın nafile orucu, efendisinin izni ile kölenin orucu ve ev sahibinin izni ile yolculuk orucu, ya’nî bu üç kısım, ancak bu üç kişinin izni ile oruç tutarlar.

Mübâh oruçlar, oruç tutabilecek hastanın oruç tutması, oruç tutabilen yolcunun oruç tutmasıdır.

(Muhammed Rebhami, Riyadün Nasihin, s.204)

27Mar 2019

Kuran ayetlerinde evren hakkında verilen bilgilerden biri, gökyüzünün yedi kat olarak düzenlendiğidir:

“Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O’dur. Sonra göğe istiva edip de onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur. Ve O, herşeyi bilendir.” (Bakara s. 29)

“Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi. Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti.” (Fussilet s. 11-12)

Kuran’da pek çok ayette kullanılan gök kelimesi tüm evreni ifade etmek için kullanıldığı gibi, Dünya göğünü ifade etmek için de kullanılır. Kelimenin bu anlamı düşünüldüğünde, Dünya göğünün, bir başka deyişle atmosferin, 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Nitekim bugün Dünya atmosferinin üst üste dizilmiş farklı katmanlardan meydana geldiği bilinmektedir.19 Kimyasal içerik veya hava sıcaklığı ölçü alınarak yapılan tanımlamalarda, Dünya’nın atmosferi 7 katman olarak belirlenmiştir. Bugün halen  hava durumu tahminlerinde kullanılan metoda göre de atmosfer 7 katmandır. Modern jeolojik tanımlamalara göre atmosferin 7 katmanı şu şekilde sıralanmaktadır:

  1. Troposfer Ekzosfer
  2. Stratosfer İyonosfer
  3. Mezosfer Manyetosfer
  4. Termosfer

Bu konuyla ilgili bir diğer mucizevi yön ise “Her bir göğe emrini vahyetti” ifadesinde yer almaktadır. Yani ayette Allâh (c.c.)’un her tabakayı belli bir görevle görevlendirdiği belirtilmektedir. Sayılan tabakaların herbirinin insanların ve yeryüzündeki tüm canlıların yararı açısından çok hayati görevleri vardır. Yağmurların oluşmasından zararlı ışınların engellenmesine, radyo dalgalarının yansıtılmasından göktaşlarının zararsız hale getirilmesine kadar her tabakanın kendine özgü bir işlevi bulunmaktadır.

(Michael Pidwirny, Atmospheric Layers, 1996)

26Mar 2019

Herhangi bir şahsa ait bir hakkı çiğnemek ahrette sorumluluğu gerektirdiği gibi, bütün  halkın malı sayılan ve halkın menfaati için harcanması gereken devlet malına tecavüz etmek veya herhangi bir vesile ile gayri meşru olarak onu kullanmak büyük bir vebaldir .

Özür dilemek ve yalvarmak suretiyle şahıs malının vebalinden kurtulmak mümkündür. Fakat müslüman halkın menfaati için ondan toplanan ve devletin elinde bulunan mala hiyânetin vebalinden kurtulmak mümkün değildir. İslâm’a inanmayan kimse toplum hakkına tecavüz edip çalar veyahut da meşru olmayan herhangi bir yol ile onu ele geçirip zimmetine geçirirse inanmadığı için hiyânet yapması normal karşılanabilir. Yalnız kıyamet günü küfrün hesabını vereceği gibi, gayri meşru olarak zimmetine geçirdiği toplum hakkının da hesabını verecektir. Müslüman olan kimsenin iyilik ve faziletin timsali olması gerektiğinden hiyânet yapması kabullenilemez.

Herhangi bir özel veya resmi bir kurumda memuriyet yapan kimse, ücret karşılığında müslümanlara hizmet veren kimsedir. Hizmet yapmadan ücret almak haram olduğu gibi, vatandaşın işini aksatmak da büyük vebaldir . Mesela, bir doktor veya hastabakıcının hastalan ıztırab içerisinde bırakıp tedavilerini yapmadan raporlu veya raporsuz, sağda solda gezmesi büyük zulüm olduğu gibi, müftü, vaiz ve imam gibi din görevlisinin de ma¬zeretsiz cami cemaatını bırakıp istirahata çekilmeleri veya özel işine bakması da büyük’ bir hiyanettir.

Memur olan kimsenin âmme hizmeti için tahsis edilmiş telefon v.s. gibi âletleri şahsî işlerinde kullanması caiz değildir. Böyle âlet ve vasıtaların memurun elinde emanet olup, gayesi dışında kullanılmasının doğru değildir.

(Halil Gönenç, Güncel Meselelere Fetvalar 2.c. 269 s.)

25Mar 2019

Alkame (r.a.) “Lâ ilâhe illallâh” diyemeyecek kadar dili tutulup yatağa düştüğünde Resûlullâh (s.a.v.)’e haber verdiler. Alkame (r.a.)’in anası gelip onun iyiliklerinden bahsetti. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Seninle helâllaşması nasıl?” Kadın şöyle dedi: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.) ben ona dargınım.”

“Niçin böyle oldu?” diye soran Resûlullâh (s.a.v.)’e şöyle anlattı: “Hanımını bana tercîh eder, işlerde onun sözünü dinler.” Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Anası ona darılmış. Onun için dili tutulmuştur.” Bundan sonra Bilâl (r.a.)’e şu emri verdi: “Git, çok odun hazırla. Gelip onu yakacağım.” Bunu duyan kadın şöyle dedi:

“Oğlumu, gönül meyvemi yakacaksın hâ! Hem de gözümün önünde. Kalbim buna nasıl dayanır?” Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allâh (c.c.)’un azâbı daha zor ve daha devâmlıdır. Eğer Allâh (c.c.)’un onu bağışlaması seni sevindirirse ondan râzı ol. Nefsimi kudreti ile elinde tutana yemîn olsun; ona dargın durduğun sürece namâzı da sadakası da ona faydalı olmaz.”

Bunun üzerine Alkame (r.a.)’in anası:

“Yâ Resûlallâh (s.a.v.), Yüce Allâh’ı, seni ve beni buraya getireni şâhid tutuyorum ki; Alkame’den râzı oldum” deyince Alkame (r.a.)’in dili açıldı ve o gün vefât etti.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ey Muhâcir ve Ensâr topluluğu, her kim karısını anasından üstün tutarsa ona Allâh’ın la‘neti vardır. Onun ne farz ne de nâfile hiçbir ibâdeti makbûl değildir.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn Bostânü’l-Ârifîn, 132-133.s.)

24Mar 2019

Anlatıldığına  göre  adamın biri Süfyan-ı Sevrî (r.a. ile birlikte bayram namazını kıldı.  Namaz için evden çıktıklarında hava karanlıktı. Namazı kılıp hava aydınlanınca, adam Süfyan-ı Sevrî (r.a.)’in elbisesinin ters olduğunu gördü ve:“Ey Ebû Muhammed! Elbiseni ters giymişsin, düzeltiver!” dedi.

Süfyan-ı Sevrî (r.a.) elbisesini düzeltmek için davrandı, fakat vazgeçti. Yanındaki adam: “Elbiseni düzeltmekten neden vazgeçtin?” diye sorunca; Hazret: “Ben bu elbiseyi Allâhü Teâlâ’nın rızası için giyinmiştim; bunun dışında bir maksat için onu değiştirmek istemiyorum!” dedi.

İnsanın, yaptığı her işinde halis niyet bulunmalı; her türlü tasarrufu, hareketi; gayreti, bir şeyi yapması ve yapmaması güzel niyetle olmalıdır. Çünkü insanın bir şeyi yapması veya onu terk etmesi kulun hesaba çekileceği amellerin temellerini oluşturan iki durumdur. Bu yüzden bu iki şey mutlaka bir niyet ve ihlâsa dayalı olarak yapılmalıdır. Bununla birlikte fesat ve vesvese bulaşacağı korkusuyla salih bir amel terk edilmemelidir.

Aynı şekilde başladığı hayırlı bir ameli şeytanın ifsad etmeye çalışması sebebiyle bırakmamalıdır. Çünkü düşmanı olan şeytanın ar-zusu da zaten budur. Ancak kulun ameli ibadete başladığı ilk niyet üzere değerlendirilir. Bir amele başladığında buna bir kötülük bulaştığı zaman bunu gidermeye, o kötü düşünceyi kalpten silmeye, başlangıçtaki salih niyet üzere sebat etmeye ve o ibadeti güzel bir şekilde tamamlamaya çalışmalıdır.

Bu manada yapılan bütün amel ve davranışlar dinin emirlerine uymak, ahirete hazırlık yapmak, Allâhü Teâlâ’ya şükretmek ve helâl sınırları içinde kalmak maksadıyla yapılmalıdır. Bu ameller aynı zamanda Allâhü Teala’nın ihsân ettiği nimetlerin itirafı ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uymak niyetiyle yapılmalıdır.

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.4, s.57-61)

23Mar 2019

Dedikoduyu kabûl etmek, dedikodudan daha kötüdür. Çünkü dedikodu; günâha yol göstermek, onu kabûl, yâni onu dinlemek ise, izin vermek, onu tasdîk etmektir. Bir şeye delâlet eden ile, onu kabûllenip, hükmeden bir değildir. O hâlde dedikodu yapanın azâbı, sâdece dedikodusudur. Eğer doğru ise, ayıplamasında, bir kimsenin gizli bir şeyini ortaya dökmek, hürmetini gidermek, nâmusuyla oynamak vardır. Yalan ise, Allâhü Teâlâ’ya karşı gelmek, yalan ve iftirâ söz ile şeytana uymaktır. Sana bir kimse gelip, filân kimse, senin hakkında şöyle dedi, senin için şöyle yaptı dese, bu durumda şu altı şeyi yapman senin üzerine vâcib olur:

  1. Tasdik etmemelisin, yânî söz getiren kimsenin sözlerinin doğruluğuna inanmamalısın. Çünkü nemmâm, yâni dedikodu yapanın şâhidliği, İslâm’da kabûl edilmez. Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey îmân edenler, eğer size bir fâsık, bir haber getirse, onu araştırın, (doğruluğunu anlayıncaya kadar tahkîk edin). Değilse, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, yaptığınıza pişmân olursunuz” (Hucurat s. 6)
  2. Dedikodu yapanı men etmelisin. Çünkü dedikodu yapmak münkerdir. Kötü iştir. Münkerden nehy ise vâcibdir. Allâhü Teâlâ, “Ey Muhammed (a.s.) ümmeti! Siz beşeriyyet için meydâna çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, fenâlıktan alıkorsunuz ve Allâh’a îmânınızda devâm edersiniz!” (Âl-i İmran s. 110)
  3. Dedikodu edene, söz taşıyana, getirip götürene, Allâh (c.c.) için kızmalısın. Çünkü o âsîdir, günahkârdır, fâsıktır. Günahkâra buğz ise, vâcibdir.
  4. Yanında olmayan din kardeşine dedikodu yapanın sözü ile, sû-i zan etmemelisin. Çünkü müslümana sû-i zan haramdır. Haramdan sakınmak ise elbette lâzımdır.
  5. Dedikodu yapanın sözüne bakıp, tecessüs etmemeli, araştırmamalısın. Çünkü Allâhü Teâlâ tecessüsü nehy ediyor ve şöyle buyuruyor: “Ey müminler! Zannın çoğundan sakınınız. Çünkü, zan etmenin bâzısı günah olur. Birbirinizin kusurunu araştırmayın.” (Hucurât s. 12)
  6. Bu dedikoducunun yaptığını, beğenmediğin şeyi sen yapmamalısın.                         (Kenzü’l-Hafî)

22Mar 2019

“Bir kimse sabah namazının sonunda dizleri üzerine oturarak (çökerek) hiçbir kimse ile konuşmadan (Lâ ilahe illallâh, vahdehu la şerike lehü, lehü’l-mülkü velehü’Ihamdü yühyî ve yümît, ve hüve alâ külli şey’in kadîr) diye on kez tekrarlarsa, Hakk Teâlâ o kişiye on iyilik yazdığı gibi on kötü amelini de silmiş olur, ayrıca da o kişiyi on basamak yükseltmiş olur, o kişi o gününde her türlü mekruhtan ve şeytânın şerrinden korunur ve o gün şirkten gayrı yapacağı herhangi bir günahla muaheze olunmaz. (hesaba çekilmez) Zira Hakk Teâlâ şirk işleyenleri hiçbir şekilde affetmez ve korumaz.” (Tirmizî) Nesâî’nin rivâyetinde (kadîr’den sonra) “biyedihi’l-hayr” ziyadesi vardır.

“Her kim akşam namazından sonra on kez (Lâ ilahe illallâh, vahdehü la şerike lehü, lehü’l-mülkü velehü’Ihamdü yühyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in kadir) derse Hak Teâlâ melâikeden silâhlı koruyucular göndererek o kişiyi şeytânın şerrinden sabah oluncaya kadar korurlar. Ayrıca Hakk Teâlâ o kişiye on iyi amel yazdığı gibi helak edici on kötü amelini de silmiş olur. Bütün bu sayılanların yanında (okuduğu tevhid) on mü’min köle kadının azad edilmesi sevabına eşittir” buyurulmuştur.  (Nesâî ile Tirmizî)

“Sabah namazından sonra üç kez, ikindiden sonra da üç kez (Estağfurullâh el-azîm ellezî lâ ilahe illâ hüve’lhayye’l- kayyûme ve etûbü ileyh) diyerek istiğfârda bulunan kimsenin deniz köpükleri kadar kabahatleri olsa da affedilir” (es-Sinni)

“Her farz namazdan sonra kişi on kez İhlâs sûresini okumuş olsa, dilediği kapıdan cennete girdiği gibi oradaki hurilerden biriyle de evlendirilir.” (Ebû Ya’lâ ve Taberânî)

“İhlâs sûresini sabah namazından sonra okuyanlar da aynı şekilde ikrâm görmüş olurlar” (İbn Ebi’d- Dünya ve Taberânî)