Arşiv

29Tem 2018

Günümüzde içtihadı savunanlar, müçtehit imamlarımızın yaptığı gibi Kur’an’ı ve Sünneti sahabe gibi anlama çizgisinden taviz vermemek suretiyle güncel meselelere fetva verip vermemeyi kastediyorlarsa bu düşünülebilecek bir şeydir. Tabi bu da ehli olan kimseler için geçerli olabilecek bir durumdur. Yoksa kadınların hayız hallerinde de oruç tutabileceklerini, mescitlere girebileceklerini, İsa (a.s.)’ın tekrar yeryüzüne inmeyeceğini, Cehennem’in ebedi olmadığını, günümüzde kılınan teravih namazlarının bidat olduğunu savunduktan sonra önüne koyulan Arapça bir kitabın ibaresini okumakta güçlük çeken ve şöyle böyle okuduğu iki satır ibarede birçok hata edebilen naylon müçtehitlerden bahis yapmıyoruz. Biz, hakiki müçtehitlerin izine hasret çekmekteyiz. Aksi takdirde, İmam Kevserî’nin ifadesiyle “mahalle mescidinde bile imam olmaya salahiyetli olamayacak kimselerin birileri tarafından şişirilerek “ümmetin imamı, asrın imamı” şeklinde yaftalanmaları zaten gözlerimizin görmeye devamlı âşinâ olduğu bir manzaradır.

İçtihat kapısı nazariyâtta (teorik olarak) kapanmamıştır. Fakat kullanmamak kararı almak zorunda kalınmıştır. Bunda icma’ hâsıl olmuştur. Bu devirde iki büyük sebepten dolayı bu kapıyı açmanın tehlikeli olacağını Ehl-i Sünnet uleması beyan etmişlerdir.

1. İslam âlemi büyük buhranlara ve saldırılara maruzdur. Şimdi içtihat zamanı değil, mevcûdu kurtarıp muhafaza etme zamanıdır.

2. Şu zamanda mutlak müçtehit kalmamıştır. Ayrıca bu devirde fıkhın muamelat, ukûbat, münakehat, mufarakat, feraiz, evkâf, hudûd ta’zir ve ahkâm-ı sultaniyye gibi hükümleri yürürlükte değildir. Hâlbuki içtihat en çok bu sahalarda yapılıyordu. Bu devir Müslümanlarına içtihat değil, taklit ve muhafaza lazımdır. Arif olanlara fazla izahat istemez. Her şeyin zamanı vardır.

(Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, s.377-378)

28Tem 2018

Bir topluluk Abdülmuttalib’in huzuruna geldi. Abdülmuttalib onlara; -Meselenizi anlatın, dedi. Halife Bin Anbese;

-Ey Harem’in seyyidi! Bu kadından şüpheliyim. Önce doğan çocuklarım bana benzemektedir. Ancak şimdi doğan çocuğun gözleri gök, saçı sarıdır (kızıldır). O çocuğun benden olmadığı hususunda şüphem vardır, dedi. Abdülmuttalib çocukları istedi. O iki çocuğun Halife’ye benzediğini, yeni doğanın ise benzemediğini gördü.Toplananların hepsi, yeni doğan çocuğun Halife’den olmadığı kanaatine vardılar.

Adamlarına o kadını tutmalarını ve halka da taşlayarak öldürmelerini emretti. Adamlar kadını tutmaya kastettiklerinde Hudâne feryat etti. Akrabaları bağrışmaya başladılar. Mekke şehri o gün mahşer gibi oldu. Hiç kimse daha önce böyle bir hadiseyle karşılaşmamıştı. Hudâne, adamların elinden kurtulup, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in yanına doğru yürüdü.-Beni bırakın. O gül yüzlü mübarek çocuğun yanına varayım. Halimi ona bildireyim, dedi. -Ey nûru cihanı tutmuş olan kişi meded! dedi.

Abdülmuttalib, Halife’yi yanına çağırdı. Resûlullâh (s.a.v.) ona;-Ey Halife! O yeni doğan çocuk senindir. Hiç şüphe etme, dedi. Halife; -Ey Muhammed! Bunun için delilin nedir? Delil göster ben de sözüne inanayım ve gönlümde hiç şüphe kalmasın, dedi. Resûlullâh (s.a.v.); -Ey Halife! Sen falanca zaman, falanca gün, falan iş için sefere çıktın. O seferde şu kadar ay ve şu kadar gün kaldın. Sonra tekrar evine geldin. Hâtununa müştak oldun. Geldiğin gece helalin Hüdâne ile birlikte olmayı istedin. O esnada Hudâne hayızlı olduğundan özür sahibi idi. Sen ona yaklaşmak istedin. Hüdâne seni engelledi. “Özrüm var” dedi. Sen de nefsine uyup sözünü dinlemedin. Ona yakın oldun. Cevher hayız kanına karıştı. O kanla birlikte şehvet rahim içine döküldü. Hak Te’âlâ nutfeye karışmış olan hayız kanından dolayı çocuğu böyle kızıl saçlı yarattı.

Halife bu sözleri dinledi. Hemen Nebî (s.a.v.)’in mübarek ayağına düştü. Ağladı. -Ey Muhammed benimle helalim arasındaki hali sana kim söyledi? Bunu nasıl öğrendin? diye sordu. Nebî (s.a.v.); -Bana Allâhım bildirdi, diye cevap verdi.

(Erzurumlu Mustafa Darîr Efendi, Siyer-i Nebî , s.360-374)

27Tem 2018

Sana dünyalığın kötü yönlerini sevdirmek isteyenlerle oturma. Onun kötülüklerinden kim sakındırıyorsa onu bul. Her şeyin parçası kendi aslını arar. Seven sevgilisini arar. Tâ onu buluncaya kadar aramaya devam eder. Allâh (c.c.) için sevişenler, O’nun uğruna sevgi gösterisi yaparlar. Bundan sonradır ki, Allâh (c.c.) onları sever. Birinin sevgisini öbürüne kenetler. Kuvvetlerini bu sevgi ile verir.

Allâh Te’âlâ’dan bu yardımı aldıktan sonra kulları O’na çağırırlar. Bu uğurda birbirlerine yardımcı olurlar. Kulları kötü şeylere çağırmazlar. İmana, tevhide çağırırlar.

Acıma duygusu ile kulların elinden tutar, hak yola apanırlar. O yüce kapıya kadar getirir, durdururlar. Ondan ötesi kulun elinde değildir. Ev sahibi dilerse içeri alır.

Hizmet edene hizmet edilir. İyilik yapan iyilik bulur. Verene verilir. Bugün yaptığın işler, ateşe götürecek şeyler olursa, yarın gideceğin yer orasıdır. Nasıl olursanız idareciniz ona göre olur. Karşınıza çıkan işler, hep yaptığınızın karşılığıdır. Cennete girecekler gibi iş tutmadıktan sonra, nasıl oraya girmeyi istersin?

Dünyada hakikî kalp sahipleri tanınır. Onlar kalbe önem verirler. Dış duygular onlara göre sonradan gelir. Kalbi bırakıp yalnız kalıpla olmazlar. Bunu yetersiz görürler. Kalbin haberi olmadan tutulan iş neye yarar? Riyakâr, dışından amel eder. İhlâs sahibi, kalbini hak yola koyar. Allâh (c.c.) için iş tutan, önce kalbini, sonra dış varlığını yola getirir. İman sahibi, yaptığı iyi işlerle diridir. İçi bozuk adamı yaptığı işler perişan eder, öldürür. İman sahibi, yalnız Allâh (c.c.) için iş yapar; dirilir. İçinde bozukluk besleyen, halkı görür, onlara göre amel eder, kalbini öldürür.

Allâh (c.c.)’ım, bu kötü hâllerden sana sığınırız. Bizi o kötü insanlardan kurtar. Yarın öbür âleme geçtiğimiz zaman, yine bizi onların arasına katılmaktan koru. Âmin!

(Abdulkadir-i Geylani (k.s.), İlâhî Armağan, s.120-121)

26Tem 2018

Üç aylık çocuğunu kucağına alarak Rasulullah (s.a.v.)’e gelen ve onu nasıl eğiteceğini soran bir sahabeye Rasulullah (s.a.v.) “Çok geç kalmışsın; eğitim anne karnında başlar” buyurmuştur. Bugün genetik bilimi de ispat ediyor ki; anne ve babanın yediği yiyecekler, ana rahmindeki embriyoyu sadece fiziksel yönden değil aynı zamanda ruhsal ve duygusal yönden de beslemektedir. Anne, haram yoldan kazanılan ve yenilmesi dinimizde yasak olan katkılı yiyecekler ile sigara, alkol ve uyuşturucu gibi vücuda zararlı maddelerin anne sütünün mucizevi içeriğini bozduğunu bilmeli, yediği ve içtiği gıda maddelerine çok dikkat etmeli, helâl ve temiz gıdalarla beslenmelidir.

Sahabelerden biri birkaç gün sabah namazını kılıp, hiç kimseyi beklemeden mescidi terk eder. Bunu fark eden Efendimiz (s.a.v.), o sahabeyi huzuruna çağırarak neden böyle yaptığını sorar. Sahabe efendimizin cevabı şu olmuştur: “Ya Resûlullâh! Evde küçük çocuklarım var. Komşumuzun bahçesinde dalları benim evimin avlusuna sarkan bir hurma ağacı vardır. Bu ağacın olgunlaşan meyveleri gece benim bahçeme dökülüyor. Çocuklar sabah erken kalkıp, komşuma ait bu hurmaları yerler endişesiyle çocuklar daha uyanmadan gidip onları toplayıp komşuma iade ediyorum. Çocuklarımın midesine haram lokma girmesini istemiyorum.” O zamanın haram lokması komşu bahçesinden izinsiz alınan bir meyve iken bizim imtihanımız da içi kirlendikçe dışı süslenen albenili hazır gıdalar olmuştur. Peki biz katkı maddelerinden çocuklarımızı korumaya çalışırken o Sahabe efendimizle aynı hassasiyeti gösterebiliyor muyuz? Mesela en son ne zaman, çocuğumuza aldığımız bir gıdanın içeriğinde şüpheli ve hatta haram madde var mı yok mu diye sorguladık? Ya da “çocuğum yemeği beğenmeyip aç kaldı” diye endişelendiğimiz kadar “çocuğum helal besleniyor mu” diye endişelendik mi?

(www.gimdes.org)

25Tem 2018

(Umûmi seferberlikte ve düşman istilâsında cihâd herkese farzdır. Ancak böyle bir durum yoksa cihâdın belli şartları vardır.) Yani müslümanların bir kısmı tarafından düşmanın şerri defedilirse cihâd farz-ı kifâye olur. Evlâdının ayrılığından sıkıntıya düşecek olan ana babanın evlâdını böyle bir cihâddan menetme hakkı vardır.

Ana ve babaya itaat etmek farz olduğu için ana ve babasından her ikisi veya birisi hayatta olan mükellef kimseye de cihâd farz değildir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, cihâda gitmek isteyen Abbas b. Mirdas (r.a.)’a “Anandan ayrılma! Çünkü cennet ananın ayağının altındadır.” buyurmuşlardır. Bir kimse tehlikeli bir sefere ancak anası ve babasının izni ile çıkabilir. Ama tehlikeli olmayan bir sefere onlardan izinsiz çıkabilir. İlim tahsili için de izinsiz çıkabilir. Efendisi ile kocasının hakları şer‘an önce geldiği için köleler ile kadınlara cihâd farz değildir. Kör, topal, eli ve ayağı kesilmiş kimselere de cihad farz değildir.

Kezâ emânet sahibi gâib olup yanında emânet bulunan kimse, emâneti sahibine vermek üzere bir kimseyi vasi tâyin edip emâneti bu vasiye teslim ettikten sonra cihâda çıkabilir.

Bir kimse bir şahsın nefsine kefil olsa o kimsenin o şahsı seferden menetmesi câizdir.

İslâm memleketine hücûm edilirse cihâd farz-ı ayn olur. Artık her ne kadar izinsiz olsa bile bütün müslümanların cihâda çıkması lâzım gelir. Zevcesini cihâda çıkmaktan men eden zevç gibi kimseler günahkâr olur.

Cihâdın vâcib olması için silâh kullanmaya kudretin bulunması şarttır, yolun emniyeti şart değildir.

(İbn-i Âbidîn, Redd’ül-Muhtar Ale’ddürrül-Muhtar, c.8, s.370-378)

24Tem 2018

Feridüddin-i Attar hazretleri İmam-ı A’zam (r.a.)’ı şöyle anlatır;

“İslamiyetin ve milletin ışığı, din ve devletin mumu, hakikatler menbaı, manevi cevherler ve ince bilgiler denizi, ârif, âlim, sofi, cihanın imamı, methi bütün dillerde dolaşan, her milletin makbulü olanı ben nasıl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri, onun halvet ve müşahedelerinin sonu yoktur. Firasette, siyasette, akıllılıkta ve zekilikte bir tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette bir hilkat garibesi idi. Cihanın kerimi, zamanın en cömerdi, devrinin efdali ve vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve eşsiz mertebede idi. Hazret-i İmamı-ı Ebu Hanife Kufi (r.a.)’in şemaili, vasıfları Tevrat’da, yazılı idi.”

(Riyazet nefsin istediklerini yapmamaktır, Mücahede ise nefsin istemediklerini yapmaktır.)

Son asrın büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyurdu ki:

“İmam-ı A’zam (r.a.), İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed de, Seyyid Abdülkadir Geylani gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarında iş bölümü yapmışlardır. Yani herbiri zamanında neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı A’zam zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet ve vilayet yollarının kendisinde toplandığı, Cafer-i Sadık hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz, nur ve varidat-ı ilahiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük istifadesini; “O iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i aliyyenin en büyük halkasından olan Cafer-i Sadık’tan tasavvufu alıp, vilayetin (evliyalığın) en son makamına kavuşmuştur. Çünkü Ebu Hanife, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadis-i şerifte; “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir”  buyuruldu. Vâris, her hususta veraset sahibi olduğundan, zahiri ve bâtıni ilimlerde Peygamber efendimizin vârisi olmuş olur. O halde her iki ilimde de kemaldeydi.

(İslam Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, s.250-253)

23Tem 2018

Cebrâil (a.s.)’ın vazîfesi peygamberlere vahiy getirmek, Allâhü Te’âlânın emir ve yasaklarını bildirmektir. Resûlullâh (s.a.v.) Mekke yakınındaki Hira Dağı’nda ibâdet ve tefekkürle meşgul iken Cebrâil (a.s.) gelerek ilk vahyi getirmiştir. Cebrâil (a.s.) yirmi üç yıla yakın bir sürede Kur’ân-ı Kerîm âyetlerini peyderpey ve çeşitli şekil ve sûretlere girerek getirmiş, Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaştırmıştır.

Resûlullâh (s.a.v.) bir defasında Cebrail (a.s.)’a suâl edip: “Gökten indiğin vakitlerde sana hiç zorluk ve yorgunluk geldi mi?”  buyurunca Cebrail (a.s.): “Evet, dört yerde geldi; diyerek şunları söylemiştir:

Birincisi: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı zaman ben arşın altında idim. Cenâb-ı Hak bana: “Kuluma yetiş” buyurdu. Ben yetişip: “Bir ihtiyacın var mı?” dedim. İbrahim (a.s.): “Sana ihtiyacım yok!” dedi.

İkincisi: İbrahim (a.s.) bıçağı İsmail (a.s.)’ın boğazına koyduğu vakit yine arşın altında idim. Allâh Te’âlâ: “Kuluma yetiş” buyurdu. Ben bir göz açıp yumacak kadar vakitte yetişip bıçağı ters çevirdim.

Üçüncüsü: Uhud günü küffar sana zarar verip azı dişini kırdıkları zaman Allâh Te’âlâ: “Kuluma yetîş, kanı yere damlamasın. Eğer Habîbim’in bir damla kanı yere düşerse azametim hakkı yerden ne bir nebat, ne bîr ağaç bitiririm!” buyurdu. Ben de hemen iki elimle kanını tuttum sonra onu havada kaybettim.

Dördüncüsü: Yusuf (a.s.) kuyuya atıldığı zaman Allâh Te’âlâ: “Kuluma yetiş!” buyurdu. Ben yetiştim. Yusuf (a.s.) daha kuyunun dibine varmadan kuyunun alt tarafından bir taş alıp Yusuf (a.s.)’ı onun üzerine oturttum. (Rûhu’l-Beyân, 3/311)

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Uhud Gazvesi, s. 26-27)

22Tem 2018

Nebi (s.a.v.)’in ashabı toplanmıştı -o sırada otuz sekiz kişiydiler-. Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, ortaya çıkıp halkı açıktan İslâm’a davet etmesi için ısrar etti. Hz. Peygamber “Sayımız azdır” dediyse de Hz. Ebubekir ısrarında devam etti. Nihayet Hz. Peygamber çıktı, ashabı da mescidin çeşitli yerlerine dağılarak yakınlarının aralarına katıldılar. Bu sırada Hz. Ebubekir ayağa kalkarak halka bir hutbe okudu. Hz. Peygamber de oturmuş onu dinliyordu: Bunun üzerine müşrikler, Hz. Ebubekir (r.a.)’a ve diğer müslümanlara saldırıp dövdüler. Hz. Ebubekir’ (r.a.)’i o kadar çok dövmüşlerdi ki sonunda baygın düştü. Özellikle kötülüğüyle meşhur olan Utbe b. Rabia altı çivili ayakkabılarıyla yüzüne vurmaya başladı. Sonra karnına çıkıp tepeledi. Öyle ki Ebubekir (r.a.)’in yüzü tanınmayacak hale gelmişti. Bunu duyan Teymoğulları koşarak gelip müşrikleri uzaklaştırdılar. Ebubekir (r.a.)’i bir elbiseye sararak evine götürdüler.

Sonra, Ebu Kuhafe ile birlikte onu konuşturmak için akşama kadar uğraştılar. Ebubekir akşama doğru konuşabildi ve hemen “Allâh’ın Peygamber’i nasıldır?” diye sordu. Bunun üzerine “Sen onun yüzünden bu felâkete uğradın. Buna rağmen onun için üzülüyorsun” diye azarladılar. Annesi Ümmü’l-Hayr’a da “Ona birşeyler yedirmeye çalış” deyip ayrıldılar. Ümmü’l-Hayr, Ebubekir’le başbaşa kaldığında ona birşeyler yiyip içmesi hususunda çok ısrar etti. Ebubekir ise devamlı olarak “Hz. Peygamber (s.a.v.) ne oldu?” diye soruyordu. Annesi “Andolsun, benim arkadaşın hakkında bir bilgim yok” dedi. Hz Ebubekir, “Allâh’a ahdim olsun ki, Nebi (s.a.v.)’i görmedikçe yemek yemeyeceğim, su içmeyeceğim” dedi. Sonra Ebubekir’i aralarına alarak Hz. Peygamber’e (s.a.v.) götürdüler. Ebubekir Hz. Peygamber’i (s.a.v.) görünce hemen onun boynuna sarıldı ve öpmeye başladı. Oradaki müslümanlar da Ebubekir’e sarılıp onu öpmeye başladılar.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.1, s.270,271)

21Tem 2018

Sûfîlerin çoğuna göre Kuşluk ve İşrâk namazları iki ayrı namazdırlar. Dârimî Sünen’inde Duhâ Namazı için müstakil bir başlık kullandığı gibi, “Gündüzün Evvelinde Dört Rek’at Namaz” şeklinde ayrı bir başlık da atmıştır. Dârimî’nin bu yaptığı, O’nun işrak ve kuşluk namazlarını ayrı namazlar kabûl ettiğini göstermektedir.

İşrak namazının vakti sabah güneşin yükselip kerahat vaktinin çıkışından itibaren gündüzün dörtte birine kadardır.

Nebi (s.a.v.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturarak Allâh’ı zikreder, sonra iki rekât namaz (işrak namazı) kılarsa, ona makbul tam bir hac ve bir umre sevabı verilir.” Enes (r.a.) der ki:“Tam bir hac ve umre sevabı” buyurdu. Bu sözü üç defa tekrar etti.” (Tîrmizi)

Duha (kuşluk) namazının vakti de gündüzün dörtte birinden zevâle kadardır.

Tirmizî, Hazret-i Ali (k.v.)’den şöyle rivâyet etmiştir:

“Güneş burada (doğu tarafında), ufuktan bir mızrak boyu yüksekte olunca, Resûlullâh (s.a.v.) iki rekât namaz kılardı. Güneş şurada (doğu tarafında), öğle vaktinde (güneş zevâlden/tam tepe noktasında olmasından yaklaşık bir mızrak boyu aşağıda, yani doğu yanında bulununca) da dört rekât namaz kılardı.”[Aliyyü’l-Kârî, Cem’ü’l-Vesâil fî Şerhi’ş-Şemâil: 2/103]

Bu hadîs iki rekât ve dört rekatın iki ayrı namaz olduğu husûsunda bir nass gibidir.

İslam büyükleri, vaktin kıymetini gereği gibi bilmişler, seher ve sabah vakti uyumayı terk etmişlerdir. Onlar bu vakitlerde Allâh’ı zikretmekle meşguldürler. (İlim tahsil etmek, ezber yapmak için de bu vakitler en ideal vakitlerdir.)

Ehl-i dünyadan da bu bereketli vaktin kıymetini bilenler, uykularını terk edip çalışmaktadırlar.

Da Vinci şifresinin yazarı Dan Brown her gece saat 04.00’te kalkarak kitaplarını yazmıştır.

(Gurabâ Mecmuası, Sayı 9)

20Tem 2018

Serpuş, her devirde ve cemiyette, giyenlerin mensup olduğu sınıfı ve zihniyeti temsil etmiştir. İnsanlar, başına giydikleri ile birbirinden ayırt edilmiştir. Türkiye’de ise 1925’de çıkarılan ve tarihte benzeri bulunmayan bir kanunla halka şapka giymek mecburiyeti getirilmiştir. Bu kanunun kabulü sırasında yapılan konuşmalarda, zihniyetle serpuş arasında irtibat olduğu; Türk halkının da şapka giymekle muhafazakârlıktan kurtulacağı müdafaa edilmiştir.

Ancak şapka inkilâbı, hiç bir inkılâbın görmediği reaksiyonu doğurmuştur. Konya, Rize, Erzurum, Sivas, Kayseri, Maraş, Erbaa, Giresun gibi şehirlerde çıkan isyanlar kanla bastırılmıştır. Hamidiye zırhlısı Rize’yi denizden bombardıman etmiştir. Âleme ibret olsun diye aralarında sarıklıların da bulunduğu onlarca kişi asılmıştır. Hatta şapka inkılâbından çok önce yazdığı kitabından dolayı büyük İslam Âlimi İskilipli Atıf Efendi de idam edilmiştir. Kel Ali gibi, birkaç ay öncesine kadar şapka giyenleri züppelikle suçlayanlar, “Anandan şapkayla mı doğdun?”diye tokatlayanlar, şimdi bu mahkemelerde şapka giymeyenlere ölüm cezaları vermişlerdi.

Hazret-i Peygamber (s.a.v.), serpuşun iman ile küfr arasını ayırd eden bir alâmet olduğunu söylediği için (Taberânî), başa giyilen şeylerin, Osmanlı kültüründe mühim bir yeri vardır. Şapka giymek, dinden çıkmakla bir tutulmuştur. Çünkü Ebussuud Efendi’nin, ‘Başına ecnebi külahı geçirenin imanı gider!’ diye fetvası bulunuyordu. Ancak Din adamları, zaruretten dolayı imana zarar vermeyeceği, ama evde mutlaka çıkarılması gerektiği hakkında gizli fetvalar neşretmiştir.

Şapka kanununun ardından, bütçe zayıf olduğu halde, memurlara şapka kredisi açılmıştır. Ecnebi gemiler aylarca Türk limanlarına giyilmiş şapkalar taşımıştır. Parası olmadığı için şapka alamayan halk, başına şapkaya benzeyen garip şeyler geçirmiştir. Polis, sokakta şapkasız gezenleri çevirmiş, 6 ay hapse ilâveten bir de para cezası vermiştir…

(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, www.ekrembugraekinci.com)