Arşiv

31Oca 2019

Allâhü Teâlâ vardır, birdir. Ortağı ve benzeri yoktur. O (c.c) bütün kemal sıfatlarına sahiptir, eksik sıfatlardan münezzehtir. Dirilten O (c.c)’dur, öldüren O (c.c)’dur. O (c.c) her şeye kadirdir, O (c.c.)’un kudreti dışında hiçbir şey yoktur. İlmi, iradesi her şeyi kuşatmıştır, bilgisi ve iradesi dışında hiçbir şey yoktur. O (c.c)’un sıfatları da zatı gibi beşer aklının üstündedir, idraki mümkün değildir.

Keza Allâhü Teâlâ’nın meleklerine de iman etmek lazımdır. Melekler nuranidir. Her şekle girebilirler. Yemezler, içmezler, uyumazlar, yorulmazlar, erkek ve dişileri yoktur. Allâh (c.c)’ın emirlerine isyan etmezler ve her buyruğunu kesinlikle yaparlar.

Allâhü Teâlâ’nın kitaplarına da iman etmek lazımdır. Bunlardan dördü kitap ve yüz tanesi de suhuftur. Kitaplar, Allâhü Teâlâ’nın ezeli kelâmıdır.

Allâhü Teâlâ’nın peygamberlerine de inanmak lazımdır. İlk Peygamber Hz. Âdem (a.s.), son Peygamber de Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’dir. Bu iki peygamber arasında pek çok peygamber geçmiştir. Kesin sayılarını Allâhü Teâlâ daha iyi bilir. Bütün Peygamberler masumdurlar, günâhsızdırlar. Peygamberler (a.s.e.) insanların en iyileri ve en hayırlılarıdır. Peygamberlik mertebesine fazla ibadet ve takvâ ile erişilemez. Allâh (c.c) kimi dilerse onu peygamber eder. Ne imâmlar ve ne de veliler hiçbir kimse masum olmadıkları gibi Peygamberlik makam ve derecelerine de erişemezler.

Peygamberler (a.s.e.) Allâh (c.c)’dan aldıkları emirleri noksansız olarak insanlara tebliğ ederler. Peygamberlerden bazıları bazılarından daha üstündür. Hiçbir Peygamberin peygamberliğini inkâr etmeyiz ve hepsine de inanırız. Peygamberler masumdurlar bütün insanlardan da üstündürler. Onlar ümmetlerine şefaat edecekleri gibi gösterdikleri mucizeleri de hak ve doğrudur.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.292-293)

30Oca 2019

Her peygamber toplumuna üstün oldukları alanla ilgili bir mûcize ile geldi. Hz. Musâ (a.s.)’ın toplumu sihir konusunda ileri idiler. Bu nedenle Hz. Musa (a.s.) sihirle ilgili bir mûcize ile geldi. Kavmine meydan okudu. Ona ilk inananlar da sihirbazlar oldu. Neden? Çünkü insanların gözünü korkutan ve gözlerini sihirleyen de onlardı. Hz. Musâ (a.s.)’ın mûcizesini gördüklerinde onu en iyi anlayabilenler onlar idi. Allâh (c.c.)’un kudreti ile beşerin kudreti arasındaki büyük farkı en iyi anlayanlar oldukları için secdeye kapandılar. O korkuyu ta derinliklerinde hissettiler. Allâh (c.c.)’un vergisi karşısında kendi sihirbazlıklarının ne denli çaresiz kaldığını anladılar…

“Ve sihirbazlar secdeye kapandılar: “Alemlerin Rabbine inandık” dediler. Musâ ve Hârûn’un Rabbine.. !” (A’raf s. 120-122)

Allâh (c.c.)’dan ancak, kullarından bilgi sahibi olanlar korkar. Mûcize’yi görür görmez heybetini derinliklerinde hissettiler, yüceliğini algıladılar. Anladılar ki, o, Allâh Sübhanehu ve Teâlâ’nın katındandır. Bu nedenle firavunu ve sopasını unuttular. Firavunun onlara çektireceği işkenceyi bile unuttular. O firavun ki yeryüzünün en büyük zalimlerindendi.

Nihayet Hz. Peygamber (s.a.v.) gönderildi. Kavmi fesahat ve belagat’in zirvesindeydi. İleri oldukları bu alanla ilgili bir mucizeyle gönderildi. Bu mûcize Kur’an’ın belağatı idi. Onlara bu mucize ile meydan okudu ve onları çaresiz bıraktı. Allâh (c.c.)’un insanlara ve cinlere kıyamete dek onunla meydan okuduğu “Kuran mûcizesi” bir yönlü değil, çok yönlüdür. Kuran mûcizesi öyle bir mûcizedir ki her nesilde yenilenir ve yeni bir boyut kazanır.

(Muhammed Mütevelli Şaravî, Kur’an Mucizesi, s.15-16)

29Oca 2019

İmran bin Husayn hazretleri, “Bize yalnız Kur’an’dan söyle” diyene, “Ey ahmak, Kur’an-ı Kerim’de, namazların kaç rekât olduğunu bulabilir misin?” buyurdu.

Hz. Ömer (r.a.)’e de, “Farzların seferde kaç rekât kılınacağını Kur’an-ı Kerim’de bulamadık”, dediklerinde buyurdu ki: “Allâhü Teâlâ, bize, Resûlullah (s.a.v.)’i gönderdi. Biz, Kur’an-ı Kerim’de bulamadıklarımızı, Resûlullah (s.a.v.)’den gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde dört rekâtlık farzları iki rekât olarak kılardı. Biz de öyle yaparız.”

Kur’an-ı Kerim’in hakiki manasını öğrenmek isteyen bir kimse, din âlimlerinin Kelâm, Fıkıh ve Ahlâk kitaplarını okuması gerekir. Fıkıh bilgilerini derin âlimler, Âyet-i Kerimelerden ve Hadis-i Şeriflerden çıkarmışlardır. Bunlar ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Farz-ı Ayn olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak caiz değildir. Zaten müctehid olmayanların tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkansızdır.

Resulullah (s.a.v.), Kur’an-ı Kerim’de mücmel (manâsı gizli olan) ifadeleri açıklamasaydı ve mezhep imamları da kapalı olarak bildirilenleri açıklamasalardı, bunları hiçbirimiz anlayamazdık. Çok büyük âlim olan mezhep imamları da

Hadis-i Şerifleri açıklamıştır. Bu âlimler, Resûlullah (s.a.v.)’in vârisleridir. Resûlullah (s.a.v.)’in getirdiklerinin hepsine, hikmetlerini, delillerini anlamasak bile, imân ve tasdik etmemiz gerektiği gibi, mezhep imâmlarımızdan gelen bilgilere de, delillerini anlamasak bile, imân ve tasdik etmemiz gerekir.

Peygamberler (a.s.)’ın hepsinin şeriatlerinde amele ait birbirlerine zıt hükümler bulunduğu halde hepsine imân ve tasdik etmemiz gerekir. Mezhepler de, bunun gibidir.

Müctehid olmayanın, mezhepler arasında ayrılıklar bulunduğunu görse de, hepsine imân ve tasdik etmesi gerekir. Müctehid olmayan birinin, bir mezhebi hatalı görmesi, o mezhebin hatalı olduğunu göstermez. O kimsenin, kendisinin hatalı olduğunu, anlayışının kıt olduğunu gösterir.

(İmâm Şa’ranî, Mizanü’l-Kübra)

28Oca 2019

(Abdestte yüzü yıkarken) Kulak ile sakalbaşı arasında kalan yeride yıkamak farzdır. Abdest almış kimse, tırnak kesse veya traş olsa tekrar yıkaması ve saçını mesh etmesi gerekmez.

Abdest alırken suyu yetişmeyen kimsenin, bir uzvundan (aldığı ıslaklık ile) diğer uzvunu ıslatması caiz değidir. Yalnız kuru kalan yerin aynı uzvun suyuyla (ovalayarak) ıslatılması caizdir.

Gusülde (ise bütün vücut tek bir uzuv olarak kabul edildiğinden) bir yerin suyuyla diğer yerleri ıslatmak caizdir. Ancak, kuru yerin ıslanması için getirilen suyun kuru yerde akması gerekir.

Uykudan uyanan kişinin, abdest alacağında elini 3 kere yıkaması sünnettir. Abdest esnasında kaşın ve bıyığın altına suyu ulaştırmak sünnettir. Abdeste ayak yıkarken sünnet olan, yıkamaya sağ ayağın serçe parmağından başlayıp, sol ayağın serçe parmağında bitirmektir. Abdestte niyet sünnettir. Niyet almanın (son) vakti, yüzün yıkandığı zamandır.

Yüzü yıkarken nefesi suya üflemek mekruhtur, ağzını ve dudağını fazlaca yummak (ise dudağın kuru kalmasına neden olabileceğinden) doğru değildir.

Hasta kimseye eşi, oğlu ve kardeşi abdest aldırır. Ancak istinca (için avret) yerine elleyemez o kişiden istinca sakıt olur (düşer).

Kuran-ı Kerim yazılı bir (kağıt ile helaya girmek caiz değildir, ancak kapali bir) zarf  benzeri bir şeyin içinde bulunursa (zaruret durumunda) helaya girilmesi caizdir. Helada konuşulmamalıdır. Selâm alınmamalıdır, aksıran kişi içinden hamd edilebilir.

Helâda, avret yerine, çıkana, sağ sola bakmamalı , tükürmemeli, (mümkün olduğu kadar) öksürmemeli ve helâda az durmalıdır.

(İbrahim Halebi, Halebi-i Sağir)

27Oca 2019

Hamzet bin Abdullah şöyle anlatır: “Bir gün Ebü’l-Hayr Akta hazretlerini ziyâret için yola çıkmıştım. Niyetim; işim acele olduğundan ziyâret edip, evde bir şey ikram ederse yemeden çıkmaktı. O niyetle evine vardım. Hâl hatır sorduktan sonra müsâade istedim. O da müsâade etti. Beni dışarıya çıkardı. Sonra biraz beklememi söyleyip, bir tabak içinde yemek getirdi.

“Burası evin içi sayılmaz. Onun için burada ikram edileni yiyebilirsin. Buraya kadar gelip de, bir şey yemeden gidilmez. Buradaki yemekler ihlâs ile pişirilmiştir. Onun için bunlarda şifâ vardır” buyurdu. Ben de bir kenara oturup, ikram edilen yemeği yedim.”

Ebü’l-Hayr Akta (k.s.) buyurdu ki: “Allâhü Teâlâ’ya zikreden, O (c.c.)’dan bir karşılık beklememelidir. Kim zikrine karşılık Allâhü Teâlâ’dan birşey bekler ve o beklediği şey olursa, karşılığında maddî bir şey aldığı için, zikrin bir ma’nâsı kalmaz.”

“Kalbin îmân ile dolu olmasının alâmeti; bütün müslümanlara şefkat etmek, onların dertleri ile dertlenmek, işlerinde onlara yardımcı olmaktır. Nifakla dolu olan kalbin alâmeti; kin, hased ve düşmanlıktır.”

“Yaptıkları ibâdetleri herkese gösterme arzusunda olan, gösteriş yapmış olur. Her durumunu, bulunduğu her hâlini, insanlara göstermek istiyen de gösteriş yapmış olur.”

“Kalb; niyetleri düzeltmek, yaptıklarımızı sırf Allâh (c.c.) için yapmakla, riyâ ve gösteriş kirlerinden pak ve temiz olur. Beden de Allâhü Teâlâ’nın velî ve sâlih kullarına hizmet etmekle kıymet kazanır.”

“Şerefli bir insan olabilmek için; edeb sahibi olmak, farzları edâ etmek, sâlihlerle sohbet etmek ve fâsıklardan uzak durmak lâzımdır.”

(İslam Alimleri Ansiklopedisi)

26Oca 2019

Şeddâd b. Hâd (r.a.) naklediyor: Bir bedevî Nebîler Nebîsi’ne gelerek imân ve intisap etti ve sonra: “Senin yanına hicret etmek istiyorum.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) de onu, sahâbîlerinden birine ilgilenmesi için tavsiye etti. Hayber Savaşı olup Resûlullah (s.a.v.)ganimetleri taksim edince, onun payını ayırdı ve payı, develerini otlatan bu zata verilmek üzere Ashâbı (r.a.e.)’e teslim etti. Gelince, ganimetten ona düşen payı verdiler. Bedevî, “Nedir bu?” diye sordu. “Bu, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in senin için takdir ettiği payındır!” dediler. Bunun üzerine bedevî, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in yanına vararak: “Ya Resûlullah, ben ganimet için sana intisap etmedim!” dedi ve eliyle boğazını göstererek: “Atılan bir ok ile, işte buramdan vurulup ölerek cennete girmek için sana tâbi oldum.” dedi. Nebîler Serveri (s.a.v.): “Eğer, Allâh (c.c.)’a karşı samimi isen, şüphesiz Allâh (c.c.) seni bu isteğinde yalancı çıkarmaz, seni istediğine muhakkak kavuşturur.” buyurdu.

Bu konuşmadan sonra bahsi geçen zaatın da bulunduğu bir sefere çıkıldı, düşmanla savaştılar.. Bir süre sonra adamın cesedini getirdiler. Tam gösterdiği yere, bir ok saplanmıştı. Resûlullah (s.a.v.): “O, Allâh (c.c.)’a doğru söyledi. Allâh (c.c.) da onu istediğine kavuşturmak suretiyle doğruladı.” buyurdu. Resûlü Ekrem (s.a.v.) onu, kendi cübbesiyle kefenledi ve geçip cenaze namazını kıldırdı. Namazda iken Resûlullah (s.a.v.)’in: “Allah’ım! Bu, senin kulundur, senin yolunda hicret etmek üzere çıkmıştı. Şehit oldu. Ben de buna şâhidim!” dediği duyuldu.”

İbn-i Ömer (r.a.) anlatıyor: “Bedir günü Allâh Resûlü (s.a.v.)’e arz edildiğimde Allâh Resûlü (s.a.v.) beni kabul etmedi. O gece kadar uykusuz, kederli ve ağlamaklı bir gece geçirdiğimi hatırlamıyorum. Çünkü Allâh Resûlü (s.a.v.) beni cihada kabul etmemişti. Fakat, ertesi yıl huzuruna götürüldüğümde kabul buyurdu. Bunun için Allâh (c.c.)’a hamd ettim.

(Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummâl, c.13, s.448

 

25Oca 2019

Emr-i ma’rûfun şartları üçtür.

Birincisi, bu hususda niyyeti düzgün, dürüst olmalıdır. Bu da, emr-i ma’ruf’dan maksadının, Kelimetullah’ı yüceltme olmasıdır. Kelimetullah, tam kelâm, ya’nî şehadet kelimesidir, yâhud Kur’ân-ı Kerîm’dir. Eski âlimler kelime ile kelâm arasında fark görmemişlerdir. Kelimetullah’ın yüceltilmesi demek, ahkâmının yürümesi, geçerlilik taşıması demektir. İkincisi, emredeceği veya nehyedeceği şeye âid bilgisi olmaktır. Üçüncüsü, bu esnada kendisine gelen, yapılan kötülüklere sabretmek, katlanmaktır.

Selefden birinden anlatılır. Oğluna vasiyet edip. şöyle dedi: “Sizden biriniz, ma’rûfu emretmek istediğiniz zaman, kendini sabretmeğe hazırlasın ve Allâhü Teâlâ’dan gelecek karşılığına güvensin. Çünkü karşılık ve sevâba güvenen eziyet görmez. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapacak olanın edeblerinden biri, kendini sabretmeğe alıştırmak ve (emr-i maruf yapılacak kişiyle) alâkayı azaltmaktır. Böylece ondan çekinmeleri azalmamış ve kendisinin de, insanlardan  tama’ı   kesilmiş,   müdâhene   kapısı   kapanmış  olur.”

Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapacak olanda, yukarıda belirtilen üç şart ve farzın bulunmasından sonra, üç hasletin daha bulunması lâzımdır: Bunlar rıfk, hilm ve ilimdir. Rıfk, sertliğin, katılığın tersi olup, yumuşak demektir. Emrederken, yâhud nehyederken, yumuşak söylemeli, tatlı ifâde etmelidir. Çünki sertlik ve kabalık, ancak fesadı arttırır. Hilm ile, tatlılıkla söyler. İlimle, konuşur. Hüccetlerin inceliklerini iyi kavrar. Tam basîret sahibi olur. Diğer şartlarda bu kadar ilim sahibi olmayabilir. Çünkü onlarda yapacağı şeyi bilmek yetişir. Çünkü iyice bilmez, hüccetlerin inceliklerine vâkıf olmazsa, münkeri emretmiş olabilir. Böylece şerîatin hududunu tecâvüz eder.

(Muhammed Bin Ebûbekir, Şir’at-ül İslam Tercemesi, s.499- 502)

24Oca 2019

Ezân-ı Muhammedî, Allâh (c.c.)’un birliğini ve Resûlullâh (s.a.v.)’in hak bir elçi olduğunu bildiren, Mü’minleri ibadete ve bunun neticesinde kurtuluşa davet eden, İslâm’ın sembollerinden biridir.

Resûlullâh (s.a.v.)’in, ezanın sesi güzel kabul edilen müezzinler tarafından okunması hususunda tavsiye ve teşviklerinin olduğu bilinmektedir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) ezanı, ezan rüyasını gören sahabî Abdullah b. Zeyd (r.a.)’e değil, daha önceden sesinin güzelliğini bildiği Bilâl-i Ḥabeşî (r.a.)’e okutmuştur.

Ebü’d-Derdâ (r.a.) şöyle anlatmıştır: “Hz. Ömer (r.a.) Beytü’l- makdis’i fethettikten sonra yola çıkıp el-Câbiye’ye varınca Bilâl (r.a.) ondan Şam’da kalmasına müsaade etmesini istedi. O da bunu kabûl etti.

Şam’da kalan Bilâl (r.a.) rüyasında Resûlullâh (s.a.v.)’i gördü. Resûlullâh (s.a.v.) ona “Bu ne sevgisizlik yâ Bilâl! Beni ziyâret etme zamanın gelmedi mi?” dedi. Bilâl (r.a.) üzüntü içinde, korkarak ve titreyerek uyandı. Hayvanına binerek Medîne’nin yolunu tuttu. Resûlullâh (s.a.v.)’in kabrine gelince, orada ağlamaya, mezarına yüz sürmeye, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.)’ya yönelerek onları bağrına basıp öpmeye başladı. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) “Senin bu mescîdde Resûlullâh (s.a.v.) için okuduğun ezânını özledik” dediler. Bunun üzerine Bilâl (r.a.) mescîdin damına çıktı ve o günler durduğu yere durdu. “Allâhü ekber, Allâhü ekber” diye ezana başlayınca bütün Medîne titredi. “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh” cümlesine gelince Medîne’nin titremesi daha da arttı. “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh”a gelince, genç kızlar evlerinden (haremlerinden) dışarı çıktılar. Herkes “Resûlullâh (s.a.v.) dirildi mi?” dedi. Resûlullâh (s.a.v.)’in vefâtından sonra Medîne’de hiçbir kadın ve erkek o gün ağladığından daha çok ağlamadı.”

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, c.6, s.294)

23Oca 2019

O (s.a.v.)’in ümmetinin ayrıcalığı, O (s.a.v)’in ümmetine evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerinin verilmiş ve ilim hazînelerinin kendilerine açılmış olmasıdır. Keza bu ümmete çeşitli konularda   çok sayıda kitaplar yazma imkanı verilmiştir. Bu ümmetin âlimleri, “Îsrâîloğullarının Peygamberleri Gibi” olmuştur.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Tevrat ve İncil’de adının geçtiğine dâir olan bölümde: “Öyle bir peygamber ki, O’nun ümmetine, evvelkilerin ve sonrakilerin ilimleri verilmiştir” anlamındaki hadîs zikredilmiştir.

Îbni Hazm (k.s.) da, bu ümmetin özellikleri beyânında şöyle demektedir: “Aklı, adaleti ve mürüvveti yerinde olan sika (güvenilir) râvîlerin, yine bu vasıfta olan diğer râvîlerden naklederek Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini koruyup sonraki nesillere aktarması ve bu suretle sünnete hizmet etmeleri; Yüce Allâh’ın sırf bu ümmete nasîb buyurduğu büyük bir özelliktir. Geçmiş ümmetlerden hiçbirinin, böyle hafızları yoktu”

Îmâm-ı Nevevî (r.âleyh) de “El-Takrîb” adlı kitabında şöyle demektedir: “Îsnâd, yâni Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadîslerini naklederken senede itibâr ve îtinâ göstermek, bu ümmete mahsûs bir keyfiyettir. Önceki ümmetlerde böyle bir şey yoktu.”

Mâlikî îbni Arâbi (r.âleyh) de Tirmizi (r.âleyh)’in Sünen’i üzerine yazdığı şerhte şöyle demektedir: “Bizden önceki ümmetlerin hiçbirinde, bu ümmetin âlimlerinde görülen kitâb tasnif etme, yazılan kitapların ve çeşitli ilmî konuların esaslı bir şekilde araştırılıp tahkik ve tedkik edilmesinde alabildiğine derinleşme ve bu hususlar, asla ve asla mevcûd değildi. Bu, sâdece bu ümmetin âlimlerine verilmiş çok büyük bir özelliktir.”

(İmam Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, 422-423.s.)

22Oca 2019

Alışveriş gereken bilgileri öğrenmek (alışveriş yapan için) farzdır. Kimse bunun dışında kalamaz.

Hz. Ömer (r.a.) çarşıya çıkıp halkı uyardı ve şöyle buyurdu: “Hiç kimse alışveriş hakkındaki bilgileri öğrenmeden bu çarşıda iş yapmasın. Yoksa faize düşer.” Alışverişin üç öğesi vardır:

  1. Satıcı ve alıcı, 2. Satılan mâl,
  2. Sözleşme.

Beş çeşit insanla alışveriş yapılamaz:

  1. Çocukla,
  2. Deliyle,
  3. Köle ile,
  4. Kör ile,
  5. Haram yiyenle.

Alışverişin metâsı mâldır. Mâlın satışında dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır.

Mal murdar olmamalıdır. Köpek, domuz, insan pisliği, fil kemiği, alkol, murdar hayvanın eti ve yağı gibi murdar şeylerin satışı batıldır. İçine pislik düşen yağın ve pis elbisenin satışı haram değildir. Misk ve ipek böceğinin satışı helaldir. Zira ikisi de temizdir.

Ud, saz ve harp gibi dinlenmesi haram olan çalgı aletlerinin satışı fâsittir. Çocukların oynaması için bile olsa, çamur, alçı veya madenden yapılan insan ve hayvan heykel ve şekillerinin satışı batıldır. Bunlardan elde edilen para haramdır. Böyle şeyleri kırmak farzdır. Fakat ağaç ve bitki resimleri yapmak caiz olduğu gibi, üzerinde bu resimlerin bulunan tabak ve kumaşın satışı da caizdir.

(İmam Gazali, Kimyayı Saadet)