Arşiv

15Haz 2019

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Medine’yi bizimle birlikte dolaşmaya çıktı. Yüksekçe bir konak gördük. “Kimindir bu konak?” diye sordu. “Ensâr’dan falan zâtındır.” dediler. Resûlullah (s.a.v.) sustu. Resûlullah (s.a.v.) bunu unutmamış olmalı ki, bir gün o evin sahibi kendisine selâm verdiğinde adamın selamını almadığı gibi yüzünü de diğer tarafa çevirdi. Bu durum, birkaç kez tekrarlandı. Adamcağız, Peygamber (s.a.v.)’in kendisine gönül koymuş olduğunu anlayınca sahabilere, “Vallahi, Resûlullah (s.a.v.)’in bana niçin böyle davrandığını anlayamıyorum.” diyerek yakındı. Onlar da, “Resûlullah (s.a.v.) dolaşırken senin yüksekçe yapılmış evini gördü.” dediler. Ensâr’a mensup olan bu şahıs hemen geri döndü, evini yıkıp yerle bir etti. Bu hadiseden sonra, Peygamber (s.a.v.) yine bir gün dolaşmaya çıkmıştı. O evi göremeyince: “Yüksek eve ne oldu?” diye sordu. “Yâ Resûlallah! Evin sahibi bize, senin kendisinden yüz çevirdiğinden yakındı. Biz de sebebini bildirdik. O da konağı yıktı.” dediler. Allâh Resûlü (s.a.v.): “Allâh (c.c.) onu bağışlasın! Allâh (c.c.) onu bağışlasın! Allâh (c.c.) onu bağışlasın! Şüphesiz zaruret dışındaki her bina, sahibi için bir vebâldir!”  buyurdu.”

Amr b. Şuayb (r.a.) anlatıyor: “Bir defasında, Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte Mekke ile Medine arasında bulunan Ezâhir geçidine kadar gittim. Üzerimde ince, yumuşak, renkli bir giysi vardı. Allâh Resûlü (s.a.v.) bana baktı ve: “Bu üzerindeki nedir böyle?” diye sordu. Elbisemden hoşlanmadığını anladım. Evime döndüğümde, çocuklarım tandır yakmışlardı. Elbiseyi tandıra atıp Efendimiz (s.a.v.)’in yanına gittim. Resûlullah (s.a.v.), “O giysine ne oldu?” diye sordu. “Tandıra attım yâ Resûlallah.” dedim. Bunun üzerine; “Ailenden birine verseydin ya!” buyurdu.

(Ebû Dâvud, Sünen, c.2, s.781; Ahmet b. Hanbel, Müsned, c.2, s.196)

14Haz 2019

“Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hakimlere aktarmayın.” (Bakara s. 188)

Yani sizin olmadığını bilip durduğunuz halde başkalarının haklarını alıp size vermeleri için hakimlere rüşvet yedirmeyin.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuştur:

“Bir hükmü ita (verme) ve istihsal (alma) hususunda rüşvet verene de, alana da Allâh (c.c.) lanet etsin.”

Rüşvet veren kimse verdiği rüşvetle birisine haksızlık yapmayı veya hakkı olmayan bir şeyi elde etmeyi amaçlıyorsa lanete uğrar. Hâkime gelince: Ona mutlaka haramdır. Başka bir hadiste: “Lanet, rüşvete aracı olanadır” buyurulmuştur.

İmam Ebû Ömer el-Evzaî Beyrut’ta ikamet ediyordu. Bir gün bir hristiyan kendisine gelir ve:

“Baalbek vâlisi bana zulmetti, ona bir mektup yazmanızı istiyorum” der. Yanında bir kırba da bal getirir. İmâm Evzaî: “Dilersen balını almayıp mektup yazayım. Dilersen balını kabul edeyim (ama mektup yazmam o zaman)? Nasranî, mektup yazmasını istedi. O da valiye “bu hristiyandan aldığın haracı biraz hafiflet” diye yazdı. Adam getirdiği bal dolu kırbayı ve mektubu aldı, Evzaî’nin yanından ayrıldı. Valiye gitti. Mektubu valiye verdi. Vali de imamın şefaatıyla (aracılığıyla) onun haracından otuz dirhem düştü.

Bu mevzu ile alakalı hadislerden biri de Ebû Davud (r.a.)’ın Sünen’inde, Ebû Ümamet’ül-Bahılî’den rivayet ettiği şu hadistir: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu hadislerinde şöyle buyuruyor: “Kim ki bir adama şefaatçi (aracı) olur, buna mukabil ona bir hediye verilirse riba kapılarından büyük bir kapıya gelmiş olur.”

(İmâm Zehebi, Büyük Günâhlar, s.119)

13Haz 2019

Zamanımızda İslâm dininden ayrılarak Yahudi ve Hristiyan dinlerine giren hemen hemen yoktur. Ancak durum ve davranışları, inanç ve düşünceleriyle onlara benzemeye çalışanlar da az değildir. Oysa ki bu dinlerden dönerek İslam’a koşanlar, hidayete erenler çoktur. Fakat çağdaş mürtedlerin çoğu kendilerini müslüman olarak görmekte ve hatta inanmaktadır. Halbuki Allâh (c.c.)’un ve Resûlullah (s.a.v.)’in açık ve kesin emirlerine karşı gelip, tevhid akidesi doğrultusunda yaşayanları mürtecilikle suçlayan, İslam’a çöl düzeni, ortaçağda kaldı diyenler, İslam dışı bütün ahlâki ve sosyal gelişmeleri çağın bir gereği olarak görenler, İslami tesettürle alay edip hatta İslam’da şekilcilik yoktur, Allâh (c.c) benim kıyafetime değil kalbime bakar diyenler, hayâ edep ve namusu geçmişin kuruntuları olarak telakki edenler, İslâmi tüm değerlerle alay edenler, İslâm’ın bir kısmına inanıp bir kısmını reddedenler ellerinden geldiği kadar İslâm şeriatına ve düzenine karşıdırlar. Ellerinden gelen gayreti sarfederek kanun ve nizamların himayesine sığınarak İslâm’a giden yolları tıkayıp şerre hizmet edenler, inançlarının gereğini yapanları da hakir gördükleri gibi cezalandırmayı da ihmâl etmezler. Tüm bu cürümleri işledikleri halde hala bizler de müslümanız diyebilmektedirler. Oysa ki bu tür tutum ve davranışlar, düşünceler irtidada sebep olan çağdaş suçlardır.

İslâm inancına hiyanet eden ve dini kuru bir sözcükten ibaret bilmek ve hayatla ilgisinin olmadığını iddia etmek irtidada sebep olan çağdaş suçlardır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.275)

12Haz 2019

İnsanlarla İyi geçinmeye, karşılaştığın fenalıklara karşı sabır ve tahammül göstermeye, güzel âhlâklı ve geniş kalpli olmaya çalış. Sürekli aynı elbiseyi giyme. Kendine iyi bir binek seç. Bol bol güzel kokular kullan. Kendine özel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar zaman ayır. Ailenin durumunu gözet. Onları eğitmek ve yetiştirmek İçin teşebbüse geç. Eğitim konusunda yumuşak kalpli ol. İnsanları hatalarından dolayı uyarırken fazla kınama. Zira bu durum onların pişmanlık duygularını yıpratıp hatalarından dönme ihtimalini azaltır, insanları bizzat kendin terbiye etmeye kalkışma ki onlar nezdindeki saygınlığına zarar gelmesin.

Namazlarına özen göster. Yiyeceğinden ikram et. Zira cimri bir kimse asla toplumun saygınlığını kazanıp onlara önder olamaz. Seni halkın durumundan haberdar edecek bir sırdaş edin ki, bir kötülük haberi aldığında onu düzeltme imkanı bulasın. Bir iyilik haberi aldığında da halka olan ilgi ve yardımın artar.

Seni ziyaret edeni de etmeyeni de sen ziyaret et. Sana iyilik de yapsalar, kötülük de yapsalar sen bütün insanlara iyi davran. Bağışlayıcı ol. İyiliği emret. Seni ilgilendirmeyen şeylere karışma. Sana zararı dokunacak insanlardan uzak dur. Herkesin hakkını gözet.

Arkadaşlarından biri hastalandığında bizzat onu ziyaret et ve adamların aracılığıyla kendisiyle alakadar ol. Aranızdan uzaklaşan arkadaşlarınızı sorup soruşturun. Senin yanına gelmeyenlerin sen bizzat yanlarına uğra; hâl ve hatırlarını sor. Yanına gelene ikramda bulun. Kendisinden kötülük gördüğün kimseye sen iyilik yap. Senin hakkında kötü konuşan kimseyi sen hayırla yâd et. Arkadaşlarınızdan birisi öldüğünde onun hakkını ödeyin ve ona karşı vazifelerinizi yerine getirin. Başına iyi bir şey geleni tebrik et, başına kötülük geleni teselli et.

(İmam-ı Azam (r.a.), Yusuf Semti’ye Vasiyet, İnkişaf, c.6, s.55)

11Haz 2019

1- Namaz içinde çok sayılan iş ve hareket, namazı bozar. Az sayılan iş bozmaz. Şöyle ki: Namaza ve namazı düzeltmeye ait olmayan ve çok hareket o iştir ki, onu işleyen kimseyi dışarıdan bir kimse gördüğü zaman, namazda olmadığından şüphe etmez. (Yani bu kişi namazda değil der.) Bunun karşıtı az iştir ki, sahibini gören onun namazda olup olmadığından şüpheye düşer.

2- Bir kimse namazda iken vücûdunu bir kere veya arka arkaya iki kere veya değişik rekatlarda birer, ikişer kere kaşısa, namazı bozulmaz. Fakat bir rekatta birbiri ardınca üç defa kaşısa bozulur. Ancak bir organını, elin tekrar kaldırmadan birkaç defa kaşıması, bir defa kaşıma sayılır.

3- Ağızda bulunan bir şeker parçasının, namazda çiğnenmediği halde tadı boğaza gitse, namazı bozar. Fakat namazdan önce yenmiş bir yemeğin ağızda kalmış olan tadı, namaz içinde tükürükle boğaza gitse, bununla namaz bozulmaz.

SEHİV SECDESİ GEREKTİREN BAZI HÂLLER

1- Namaz içinde bir rükün yerine getirilecek kadar düşünceye dalarak beklese sehiv secdeleri gerekir.

2- İmâma uyan cemaatten birinin yanılması ile ne kendisine ne de imama sehiv secdesi yapmak gerekmez.

3- Bir kimse, namazını tam olarak kıldığını kesinlikle bildiği halde, sözüne inanılır bir adam ona eksik kıldığını haber verse bunun sözünü kabul etmez. Fakat iki güvenilir adamın haber vermesine uyulur. İmâm ve cemaat ihtilaf ettikleri takdirde, imamın bilgisi varsa, cemaatin sözü ile hareket etmez, kesinliği yoksa cemaatin sözünü kabul eder.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli)

10Haz 2019

İbni Abbas (r.a)’den rivayetle bir gün Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ey Kureyş ileri gelenleri, size tabi olan maiyetinizdeki halka karşı üç türlü muamelede bulunun. Sizden merhamet istediklerinde, merhametli davranın, sizi hâkim kabul ettiklerinde onların arasında âdilâne davranın. Söylediklerinizi yerine getirin. Allah’ın ve meleklerin laneti, böyle hareket etmeyen kimsenin üzerine olsun. Allah ondan hiçbir farz ve nafileyi kabul etmeyecektir.”

Yine bir gün sahabeye hitaben şöyle buyurmuştur: “Her bir kul ki, Yüce Allah kendisine halka amirlik yetkisini verir de onlara haksızlık yapar ve iyilikleri için iyi davranış sergilemez ve onlara karşı şefkatli olmazsa, Yüce Allah ona cenneti haram kılar.”

Yine buyuruyor: “ Müslümanların yönetimini üstlenen kimse, ev halkını koruduğu gibi onları da korumaz ise, hiç şüphesiz cehennemde kendisi için yer hazırlamış olur.”

Yöneticinin iki temel sorumluluğu vardır. Birincisi yaratanına karşı olan sorumluluğu, diğeri halkına, yani yönettiği kişilere karşı sorumluluğu. Yaratan ile arasında olan, emrine itaat ve yasaklarından sakınmaktır. Burada şunu baz alabilirsin; kölenin sana nasıl davranmasını istersen sen de Rabbine öyle davran. (itaatkar ol).  İnsanlarla olan muamelende de şuna dikkat et; kendine yapılmasını istemediğin şeyi halkına da yapma!

Bilmiş ol ki, senin ile Rabbin arasındaki muamelede Yüce Allah’ın affı yakındır. Fakat insalara karşı yapacağın zalimane tutum ve davranıştan dolayı Yüce Allah ahirette seni hiçbir şekilde affetmez, tolerans tanımaz.

Allah sana apaçık pek çok nimet ve imkânlar bahsetmiştir. Bu nedenle O’na şükretmeli ve sana sağlanan imkânlardan başkalarının da faydalanmasını sağmalısın. Kim, elindeki imkânlardan dolayı Allaha şükretmezse, imkânlarını yok olmakla karşı karşıya bırakmış olur.

(İmam Gazali, Yönetim Sırları, s. 24)

09Haz 2019

NAMAZ VAKTİ

24 saat içinde ardarda gelen, 5 tane büyük, 50 tane küçük aktif bioritm periyodu vardır. 5 büyük periyodun her birinin başlangıcındaki ilk 15 dakika biyolojik olarak en aktif zamandır. Bu sırada akupunktur noktaları tamamen açık durumdadır. 5 vakit namaz, bu 5 büyük biyolojik periyoda denk gelmektedir. Ezandan sonraki 15 dakika boyunca BAN tamamen açıktır. Sonra 1,5 – 2 saat boyunca yavaş yavaş kapanmaya başlar. 2 saat sonrası ile bir sonraki ezan vakti arasında ise kapalıdır.

Allah Resûlü (s.a.v.) hadîs-i şerîflerinde buyurmuştur ki;

“Namaz için vaktin evveli Allah’ın rızası, vaktin ortası

Allah’ın rahmeti, vaktin sonu ise Allah’ın affıdır.”

“İnsanlar eğer namaza erken gelmenin sevabını bilselerdi, bunun için yarışırlardı.”

Namaz Hareketleri

RÜKÛ omurganın, üreme organları, böbrekler ve idrar yolları gibi karın içi organların sağlığını korur. Mide, karın, sırt ve boyun kaslarını güçlendirir.

SECDE, bedenin üst bölgelerine kan akışını arttırır, beyinde sıvı ve kan dolaşımını düzenler. Beyni temizler, hafızayı güçlendirir, anlayış ve düşünce kabiliyetini arttırır, akciğer, kalp ve sinir sistemini arındırır. Secdeye gitmek ve secdeden kalkmakla tüm eklem ve kasların sağlığı ve esnekliği korunmuş olur.

Selam verirken omuzlara bakmak, göz kaslarında tembelliğe, gözlerde kan dolaşımı bozukluğuna, boyun omurlarında kireçlenmeye engel olur.

Abdest ve bamazın maddî faydaları saymakla bitmez. Burada örnek olarak sadece birkaçı anlatılmış, manevî hikmetlerine ise değinilmemiştir.

Sağlığı korumak için, abdest almak, 5 vakit namaz kılmak, helâl yemek ve yemeği azaltmak yeterlidir.

(Aidin SALİH, Gerçek Tıp, sf. 122-124)

08Haz 2019

İslâm hukukunda kadın köleye veya hizmetçiye câriye denmektedir. Topkapı sarayı devletin merkezi idaresinin önemli kısımlarının bulunduğu yerdi. Bu sarayın bir bölümünde de padişah ailesiyle oturmaktaydı. Eski müslüman evlerinde yabancının girmesi sakıncalı bulunulan yere “Harem” denirdi; padişaha ait olunca da bu kısım “Harem-i hümâyûn” adını almıştır.

Kalabalık devlet ricalinin, misafirlerin yeme, içme gibi hizmetlerini padişahın eş veya eşlerinin görmeleri imkansızdı; kamuya ait olan bu hizmetleri onlardan beklemek zaten caiz değildi.  Bu işleri görmek için, hizmet akdiyle anlaşmış cariyelerin büyük bir kısmı sabahleyin gelirler, hizmetlerini yaparlar, akşamleyin kendi evlerine dönerlerdi. Bazıları da sarayın çevresinde otururlardı. Bunların çoğu evli, çocuk sahibiydiler. Hizmet akdiyle çalışan bir kadınla cinsî ilişkiye girmek hem haramdır; hem de en büyük ayıplardan biridir. Aynı zamanda cezai müeyyidesi olan suçtur. Hammer, câriye konusunu ya yanlış anlamış, yahut da maksatlı çarpıtmıştır.

Bazı bekar cariyelerle padişahlar evlendiler; evlenince bunlar da aynen hür kadınlar gibi eş olurlardı. Fakat cariyelerle evlilikte “dörde kadar” sınırlaması yoktu; aralarındaki fark yalnızca bundan ibaretti. Fatih Sultan Mehmed’e kadar padişahlar hür kadınlarla evlenirlerdi. Daha sonraları cariyelerle evlenmek âdeta mecburiyet haline geldi. Zira Saray’ın sırlarının içerde tutulması; kayın birader, dayı, bacanak gibi Saray’ın dışındaki hısım ve akrabaların korunacakları, suistimallere sebebiyet verecekleri göz önünde bulundurularak bu usul geliştirilmiş ve devlet geleneği halini almıştır Bu geleneğe aykırı hareket tepkiyle karşılanmıştır.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s.9)

07Haz 2019

Bil ki, gözü haramdan sakınmak emrolunmuş bir gerçektir. Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için çok temiz (bir hareket)dir. Şüphesiz ki Allâh, (kullarının ne) yapacaklarından haberdardır.” (Nûr s:30)

Âyet-i Kerime’de (mü’minler için) te’dîb ve gözü bir takım şeylerden sakınmanın gerekliliğine dâir emir vardır. Yâni haram olan şeylerden sakınmak lazımdır. Ayrıca gözü harama kapamanın faydasına işaret edilmiştir. Kalb tezkiye ve temizliği… veya hayır ve ibâdeti çoğaltmak… Çünkü harama bakmakla bir kısım hayaller başlar ki insanı zikrullah tan alıkoyar, kalbin huzuru kaçar ve hafıza dağılır. Cenâb-ı Allâh buna işaretle buyuruyor ki: “Senin için hakkında bir bilgi hâsıl olmayan şey’in ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalb; bunların herbiri bundan mes’uldür.” (İsrâ s. 36)

Ayrıca harama bakmak, seni birçok yasak şeylere davet eder. Bu sebeple şeytan saptırmaya, kalbi vesveseyle doldurmaya fırsat ve yol bulmuş olur; şer ve günâh kapılarını açar.

Taberânî’nin Muâviye bin Cüneyde (r.a.)’den yaptığı rivayette Peygamber (s.a.v) buyurdular ki: “Üç  kimse var  ki kıyamet  günü  onların gözleri ateş görmeyecektir: Allâh (c.c.) yolunda uyumayan göz, Allâh (c.c.) korkusundan ağlayan göz, Allâh (c.c.)’nun haram kıldığı şeylerden sakınan göz.”

Abdullah bin Mesud (r.a.)’den rivayetle, bir Hadis-i Kutsi’de buyruluyor ki: “(Harama) bakmak, İblisin  zehirli  oklarından biridir.   Kim  onu   benim   korkumdan   terkederse. buna karşılık ona öyle bir îmân veririm ki onun tadını  kalbinde hisseder.” Ahmed bin Hanbel ve Beyhakî’nin Ebû Ümâme (r.a.)’den yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Her hangi bir müslüman, bir kadının güzelliğine (tesadüfen) baktıktan sonra gözünü ondan sakınırsa, Allâh (c.c.) onda öyle bir ibadet vücuda getirir ki onun tatlılığını kalbinde hisseder.”

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), Kimyâ-i Saâdet, 418-420.s.)

06Haz 2019

Şeyhayn diye anılan, Hz. Ebû Bekir ile Ömer (r.a.e.), Fahr-i Âlem (s.a.v.)’in iki veziri durumundaydı. Hz. Osman ile Hz.Ali (r.a.e.) de vahiy kâtipliği yaparlardı. Fakat kendilerinin onlardan başka da kâtipleri vardı. En meşhurları aşağıdaki zâtlardır.

Nesebi Abdi Şems’e varan Halici bin Said bin Âs (r.a.) bunlardan biri olup Besmele-i Şerife’yi ilk yazan odur ve ilk imân edenlerdendir. Habeşistan’a hicret etmiş ve Hayber’in fethi sırasında Medine’ye gelmiştir. Kölesi Muaykıb bin Ebî Fatıma (r.a.) da ilk Muhacirlerden olup, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in mühürdarlık hizmetinde bulunmuş ve Hz. Ebû Bekir ile Ömer (r.a.e.)’in halifelikleri zamanında, Beytülmâl Emîni yâni Hazine Vekili tayin edilmiştir. Yukarıda geçen Said’in kardeşi Ebân bin Âs (r.a.) da Mekke’nin alındığı gün İslâm olup, vahiy kâtibi olmuştur.

Şürahbil bin Hasene (r.a.), ilk vahiy kâtiplerindendir. İlk imân edenlerden olup Habeşistan’a hicret etmiş ve Ümmü Habîbe (r.ânhâ) ile beraber Medine’ye gelmiştir ve hükümdarlara mektuplar yazan odur.

Hadramut ahalisinden ve Ashab (r.a.e.)’in büyüklerinden Âlâ bin Hadrami (r.a.) de onlardan biridir.

Fakihler arasında adı geçen Übey bin Ka’b (r.a.) hicrette vahiy kâtibi olmuştur. Mektubun sonuna ilk olarak imza koyan odur.

Yine fakihlerden Zeyd bin Sâbit (r.a.) de vahiy kâtiplerinden olup, başka şeyler de yazardı. Etraftan gelen mektupları tercüme için Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in emri ile, Yahudi ve Süryâni yazısını da öğrenmişti. Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in emri ile Kur’ân-ı Kerîm’i toplayan da odur.

Abdullah bin Said bin Ebu Şerh (r.a.) ki, Hz. Osman (r.a.)’in süt kardeşi idi. Mekke’nin fethinden evvel müslüman olarak vahiy kâtibi tayin edilmiştir.

(Ahmet Cevdet Paşa, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, s.331-332)