Arşiv

08Eki 2018

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi, gece yarısından sonra yeryüzüne inecek belâlardan Allâh (c.c.)’un izniyle korunmak için imsâktan önce dört rek‘at nâfile namâzı kılıp Fâtiha’dan sonra zamm-ı sûre olarak, birinci rek‘atte 17 “Kevser”; ikinci rek‘atte 5 “İhlâs”; üçüncü rek‘atte 1 “Felâk”; dördüncü rek‘atte 1 “Nâs” sûrelerini okuyup selâmdan sonra duâ edilecektir.

Safer’in son çarşambasının gecesi veyâ gündüzü iki rek‘at namâz kılıp birinci ve ikinci rek‘atte Fâtiha’dan sonra 11’er “İhlâs” okunacak. Namâzdan sonra 7 def‘a istiğfâr edilecek ve el kaldırıp 11 def‘a Salât-ı Münciye ve sonlarında “inneke ‘alâ külli şey’in kadîr” okunacaktır. Bu duâlarda, “Allâhü Te‘âlâ’nın, kendimizi, âile fertlerimizi ve bütün Mü’minleri gökten inen, yerden gelen ve bütün belâlardan muhâfaza buyurması” için niyâz edilecektir. Yine Safer ayının son çarşamba gecesi veya gündüzü iki rek’ât namaz kılınıp, birinci rek’atta Fâtihâ’dan sonra 7 “Kadir” , ikinci rek’atta Fâtihâ’dan sonra 5 “Kevser” okunacaktır.

SALÂT-I MÜNCİYE:

_“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed. Salâten tüncînâ bihâ min cemî‘il ahvâl-i vel-‘âfât ve takdî lenâ bihâ cemî‘al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemî‘i’s-seyyiât ve terfe‘ûnâ bihâ a‘le’d-derecât ve tübelliğunâ bihâ aksal-gâyât min cemî‘i’l-hayrâti fi’l-hayâti ve ba‘de’l-memât.”_

SAFER AYININ İLK VE SON ÇARŞAMBA GÜNÜNDE OKUNACAK DUÂ

_Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm “Allâhümme salli alâ Muhammedin abdike ve nebiyyike ve resûlike ve alâ âlihî ve bârik ve sellim. Alâhümme innî e’ûzü bike min şerri hâze’l yevmi ve min külli şirretin ve belâin ve beliyyetin-i’lletî fîhi ve yekûnü fî ‘ilmike yâ Dehru, yâ Deyhâru, yâ Keynânü, yâ Keynûnü, yâ Evvelü, yâ Ebedü, yâ Mübdiü, yâ Mu’îdü, yâ Ze’l-celâli ve ikrâm. Yâ Ze’l-arşi’l mecîdi ente tef’alü mâ türîdü. Allâhümma’hrüsnî bi-aynike’lletî lâ-tenâmü fî nefsî ve mâlî ve evlâdî ve dînî ve dünyâye’lletî’btelânî bi-suhbetihim bi-hurmeti’l ebrâri ve’l- ahyâri bi-rahmetike yâ Azîzü, yâ Ğaffâru, yâ Kerîmü, yâ Settâru, bi-rahmetike yâ Erhame’r Râhimîn. Allâhümme şedîdü’l kuvâ yâ Şedîdü, yâ Azîzü, yâ Kerîmü, yâ Kebîru, yâ Müteâlü! Zelleltü bi-ızzetike, cemî’ı halkike yâ Muhsinü, yâ Mücmilü, yâ Mütefaddilü, yâ Mün’imü, yâ Mükrimü lâilâhe illâ ente. Allâhümme yâ Latîfü letafte bi-halki’s semâvâti ve’l-ardı ültuf binâ fî kadâike ve âfinâ min belâike ve lâ-havle ve lâ- kuvvete illâ bike bi-rahmetike yâ Erhame’r Râhimîne. Hasbüna’llâhü ve ni’mel vekîl lâhavle ve lâ-kuvvete illâ bi’llâhi’l Alîyyi’l Azîm. Ve sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.”_

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.31-35)

07Eki 2018

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.

Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm.

Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rahmeh.

Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.

Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘me-lûn.

Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.

Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyen.

Selâmün ‘aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.

Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.

Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.

Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.

Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’lmuh-sinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehümâ min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.

Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.

Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.

Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.

Selâmün hiye hattâ matla‘i’l-fecr.

SAFER AYI DUÂSI

“Allâhümme bârik fî şehri’s-saferi va’htim le-nâ bi’s-sa‘âdeti ve’z-zafer.”

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar,s.33-36)

06Eki 2018

Çocukluk çağlarında bir gün Allâh Resûlü (s.a.v.)’in halası Âtike Hâtun’un evine geldiler. Eve girdiler. Evin içinde bir hurma ağacı vardı. Uzun süredir kurumuş idi. Allâh Resûlü (s.a.v.) eve girince o hurma ağacının dibinde oturdu. Arkadaşları şöyle dediler:

-Ey saadetimiz! Ey nûr-ı çerâğımız! Kurumuş olan bu hurma ağacı yaş olmuş olsaydı şimdi bunun hurmasından yerdik. Eğlenirdik.

Cihânın Sultanı (s.a.v.): -Ey benim sadık dostlarım! Arkadaşlarım! Gönlünüz hurma mı çekti? diye sordu.

-Canımız ve başımız sana kurban olsun! Gönlümüz ister ama elimize geçmez, dediler. Allâh Resûlü (s.a.v.);

-Ben size, Allâh’ın yardımı ile şimdi yaş hurma yedireyim, dedi.

-Bu ağaç kurumuştur. Nasıl yedireceksin? diye sordular.

-Dostlarım! Allâh Te’âlâ dualarımızı yerine getirmeye ve isteklerimizi kabul etmeye kâdirdir. O’nun için hiçbir şey zor değildir, dedi.

Âtike Hâtun; -Bunların konuşmalarını dinliyordum. Babam çocuklarına vasiyet etmiş ve O çocuğu gözünüz gibi koruyun, ne söyler ve yaparsa birbirinize haber verin, kağıtlara yazın, demişti. O yüzden ben de konuşulanları dikkatlice dinliyordum. Yüzünü göğe kaldırıp, mübarek dudaklarıyla dua etti. Allâh’ın inayeti ve Peygamberimiz’in mucizesi ile kurumuş ağaç yaşardı. Budakları çıktı. Ardından hurma belirdi. Diğer çocuklar da bunu seyrediyorlardı. Salkım salkım olan hurmalar üzerlerine döküldü. Hepimiz O’nun mübarek ayağına yüzümüzü sürdük. “Ey sevgilimiz! Gözümüzün nuru! Bu bize büyük bir mucizedir.” dedik. Allâh Resûlü (s.a.v.) şöyle dedi:

-Halacığım! Allâh Te’âlâ’nın bu tür lütufları kullarına çoktur. Bütün bunlar O’nun kudret deryasında bir zerre kadar bile değildir, dedi.

(Erzurumlu Mustafa Darîr Efendi, Siyer-i Nebî_, s.360-374)

05Eki 2018

Cenab-ı Hakk, Kitab-ı Mübin’i gönderirken aynı zamanda onun fiili pratiği nasıl olacak, hayata nasıl aktarılacak, bunun da gösterme sorumluluğunu Efendimiz’e (s.a.v) yükledi. Dolayısıyla Efendimiz (s.a.v) “Cenab-ı Hakk’ın muradı nedir, bizden Cenab-ı Hakk ne istiyor?” gibi soruların cevabını yirmi üç senelik peygamberliği süresince bize en ideal biçimde gösterdi ve “Cenab-ı Hakk sizden böyle bir müslümanlık istiyor.” dedi. Efendimiz’in (s.a.v) hayatı da budur.

Efendimiz (s.a.v)’in öğrettiği bu İslam, bid’at akımlar tarafından inancıyla, ahlakıyla, yaşantısıyla ve pratiğiyle orasından burasından çekiştirilmeye başlandı. Yani Efendimiz (s.a.v) bir konuda bir şey söylemişse o öyledir.Dolayısıyla onun (s.a.v.) beyanı, açıklaması, talimatı dururken bizim kendi kafamızdan, kendi hevamızdan bir şey söylememiz asla ve kat’a doğru olamaz. Ehl-i sünnet derken bu anlaşılmalıdır.

Sünnet ne demişse ona teslim olan insana Ehl-i sünnet denir.

Sünnetin, karşısında yer alan kişi, grup, akım ne ise bu da Ehl-i bid’attır. O ne diyor: ”Peygamber (s.a.v.)’in bir konuda ne dediği beni çok fazla enterese etmez. Ben kendi aklıma, kendi doğrularıma bakarım.”

İşte Ehl-i bid’at da bunu söylüyor özel olarak. Elbette bunu, böyle doğrudan, açık bir şekilde, bu tarzda ifade etmiyor. Üstünü bir takım şeylerle örtüyor. “Efendim, hadisler haber-i vahiddir. Güvenemeyiz, elimizde Kur’an’dan başka güvenilecek kaynak yoktur.” diyenler, aslında aklımıza müsteşriklerin soktuğu bir şüpheden başka bir şey değil.

Bu bir çeldirmedir, ayak oyunudur ve ne yazık ki genç kuşaklar bu ayak oyununa çok çabuk kandılar. Hadis-i Şeriflerden anlaşılacağı üzere büyük tehlikeler ile karşı karşıya kalmaktadırlar.“Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” (Buhârî)

(_Basından Derleme)

04Eki 2018

Nurlandıran, nur kaynağı, münevvir, âlemleri nurlandıran, istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran demektir.

“Allâh, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki doğuya da batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. O’nun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu) nûr üstüne nurdur. Allâh dilediği kimseyi nuruna eriştirir. Allâh insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allâh her şeyi bilir.” (Nur s.35)

İbn-i Abbas (r.a.) ayetteki “Allâh göklerin ve yerin nurudur” ifadesini gök ve yer halkını hidayete erdiren olarak, ayetin devamını ise, “O’nun nurunun benzeri, nasıl ki safî zeytinin yağı neredeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir ancak ona ateş değdiği zaman ışık olur ve ışığı artar. İşte mü’minin kalbi de bunun gibidir. İlim gelmeden önce hidayetle muttasıf ve onunla amel eder. Fakat mü’min ilim sahibi olunca bir hidayet üzerine hidayet, nûr üzerine nûr olur” diye tefsir etmiştir.

Allâh (c.c.) sadıkların kalbini tevhidiyle nûrlandırır. Yine İbn-i Abbas (r.a.)’a göre, “En-Nûr”, “Cenab-ı Hakk’ın dilediğini hidayete erdirmesi, ona hakkı açıklayıp, hakka ittibayı ilham etmesidir.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hususta sabah namazında şöyle dua ederdi: “Allâh’ım! Kalbime, kabrime, kulağıma, gözüme, saçlarıma, vücuduma, etlerime, kanıma, kemiklerime, önüme, arkama, sağıma, soluma, üstüme, altıma nûr bahşet. Allâh’ım! Bana nuru ziyade et ve nûr bağışla, bana nûr ver.”

(Ayet ve Hadislerle Esmaül Hüsna Şerhi, s.305)

03Eki 2018

Acaba sizler de, şu an sadece size özel olan bir şeyi görmek istemez misiniz?

“Evet” diyorsanız, eliniz kaldırıp parmaklarınıza bakmanız yeterlidir. Çünkü parmak uçlarınıza nakşedilen desenlerin benzeri başka hiçbir canlıda mevcut değildir. Her insanın farklı simalarda olmasının yanı sıra, parmak uçlarındaki desenlerinde biribirine benzememesi, Adem (a.s.) zamanından bu yana yaratılan milyarlaca insanın simasının ve parmak izlerini ilimde muhafaza eden bir Zat’ın varlığına delildir. Çünkü gelmiş geçmiş ve gelecek olanların farklılık taşıması, ancak o şekilde mümkündür. Ve ilahi bir kudretin tezahürüdür.

Bugün sadece Amerika Birleşik Devletlerinin polis arşivlerinde, 300 milyondan fazla insanın parmak izi mevcuttur. Bunlardan herhangi birisi bir başka şahsın parmak izine katiyyen benzememekte ve bu özeliğinden dolayı, güvenlik ve eminiyet teşkilatının vazgeçilmez yardımcısı olmaktadır.

Evet, parmak uçlarındaki çizgilerin varlığı ve mahiyeti, ancak 19. Yüzyılda keşfedilmiş, yani bu buluşun üzerinden iki asır bile geçmemiştir.

Oysa ki bu mukaddes kitabımız Kur’an, bu gerçeği 14 asır öncesinden haber vermiş ve bu çizgilerdeki inceliği, net bir şekilde gözler önüne sermiştir.

Cenab-ı Hak ahireti inkar edenlere hitaben şöyle buyurmaktadır: “İnsan, kendisinin kemiklerini aslâ bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor? Evet! (Bir araya getiririz!) (Biz) onun parmak uçlarını (parmak izlerine varıncaya kadar) düzenlemeye (eski hâline getirmeye) gücü yetenleriz.” (Kıyamet s.3-4)

İşte Kur’an’ın Allâh kelamı olduğunu gösteren bir şahit daha. Parmak uçlarınındaki inceliği kabul eden her insanın, bu hakikati de kabul etmesi gerekmiyor mu?

(Gerçeğe Doğru, c.1, Dergi 9, s.10-11)

02Eki 2018

Akıllı kimse, sözü tartmalı. Söylediği sözü, daima yerinde söylemelidir. Resûlullâh (s.a.v.) rüzgâra lanet eden birini gördü. Şöyle buyurdu: “Bir kimse, ehli olmayan (lanete layık olmayan) bir şeye lanet ederse, sonunda lanet kendisine döner.”

Ebû Melih, babasından naklen, şöyle anlattı: Resûlullâh (s.a.v.)’ın ashabından biri, üzerinde olduğu hayvanın ardına binmişti. Bir ara, hayvan tökezledi. Bunun üzerine o kimse: Kahrolsun şeytan, dedi. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kahrolsun deme. Sen ona öyle dersen, o öyle büyür ki, bir evi doldurur. Lâkin Bismillah (Allâh’ın adı ile) dersen, o zaman, şeytan öyle küçülür ki, bir sinek kadar kalır.”

Akıllı kimse, kendisine bir şey nakledildiğinde, kulağı ile işitmedikçe veya gözleriyle görmedikçe, onun için doğrudur veya yalandır dememelidir. Zira, işitip görmediği bir söz için yalandır, der, ama doğru çıkabilir. Doğrudur, der, ama yalan çıkabilir. Bu durumda ona düşen; şöyle demesidir: “O söz,bana ulaşmadı, nasıl olduğunu bilmiyorum.” Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle anlattı: Ehl-i Kitab, Tevrat’ı İbranî diliyle okur, Arap diliyle de açıklardı. Bunun için, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Onları ne yalanlayın, ne de tasdik edin; şöyle deyin: Allâh’a iman ettik. Bize inzal buyurduğuna (indirdiğine) da, bundan önce inzal buyurduğuna da iman ettik.”

Geçmiş zâtlardan birine, bir adamın durumu soruldu: Bir kimseye “Falan peygambere inanıyor musun?” dediler. O peygamber için, bilmediği bir isim verdiler. O kimsenin ne yapması icap eder? Evet, demiş olsa, peygamber olmayan birinin peygamberliğine şahitlik etmiş olur. Hayır dese, Allâh’ın peygamberlerinden birini inkâr etmiş olur. Bu durumu açıklaması istenen zât, şöyle buyurdu: O kimsenin, “dediğiniz eğer peygamber ise, inandım” demesi icap eder.

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfılîn, s.867)

01Eki 2018

Osmanlı padişahlarının üçüncüsü olan Sultan I. Murad Han Bursa’nın fethedildiği 1326 senesinde dünyaya gelmiştir. Annesi Nilüfer Hatun’dur. Babası Orhan Gâzi’nin 1362’de vefatı üzerine tahta çıktı.

Yirmi yedi sene süren hükümdarlığı boyunca zaferden zafere koşmuş babasından bir beylik halinde aldığı emaneti devlet haline getirmiştir. Bizzat iştirak ettiği otuz yedi muharebede hep muvaffak olarak mağlubiyet yüzü görmemiştir. Disiplinli, harekatlarında süratli, cesur, sözüne sadık, merhametli ve samimi şahsiyetiyle büyük bir Türk hükümdarı idi. Teşkilâtçılığı, idareciliği ve yerine göre adam kullanması mükemmeldi. Planlı ve sürekli fetih hareketleri sonucunda bütün Doğu Trakya Türklerin eline geçmiş, Bulgaristan fethedilmiş ve Balkanlar’da 19. yüzyıla kadar devam edecek olan Osmanlı hakimiyeti başlamıştır.

İlmi daima himaye eder, alimleri gözetirdi. Bu itibarla yeni fethettiği şehirler başta olmak üzere memleketin her tarafı ilim eserleri ve hayır müesseseleri ile doldu. Alimlerle sohbet eder onlara çok kıymet verirdi. Gerek merkezde gerekse diğer şehirlerde cuma namazından sonra fakirlere akçe dağıtmak adetiydi. Kapısına gelen hiçbir kişi umduğuna nail olmadan geri dönmezdi. Temiz itikatlı olup işlerinde ve ibadetlerinde ihlasla hareket ederdi.

Şöyle rivayet edilir ki bir gün Murad Han, yıllardır imamlığını yapan zata:“ Mevlana! Benim günahım çokluğundan mıdır ki, namaza tekbir getirip el bağlayacağım zaman üç kere Allâhü ekber deyip tekbir getirmeyince Kabe-i Şerifi müşahede edemiyorum. Sen hemen bir tekbirde ne hoş müşahede edersin”, demiştir.

Neşri “Gâzi Hünkar gayet salih olduğundan, her kişi tekbir bağlayınca kendi gibi Kabe-i muazzamayı görür sanırdı”, dedikten sonra “hiçbir kimse onun velayetinden şüphe etmezdi”, diyerek dini yönüne işaret etmektedir.

http://ahmetsimsirgil.com/

30Eyl 2018

Cenab-ı Hakkk ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, dış elbiselerini üstlerine giymelerini söyle. Bu, onların tanınıp, ezâ edilmemelerini daha fazla temin eder. Allâh gafurdur, rahimdir.” (Ahzâb s. 59)

Kadınları kötülükle yâd etmek, hem erkeklere, hem de kadınlara eziyet verir. Fakat erkekler böyle değildir. Çünkü bir kadını bir kimse kötülükle yâd ettiğinde, o kadın bundan eziyet duyduğu gibi, akrabaları, o kadının duyduğundan daha fazla eziyet duyar. Fakat bir kimse bir erkeği kötü olarak yâd etse, sadece o erkek eziyet hisseder, ama kadınları bundan eziyet hissetmezler.

Câhiliyye devrinde hem hür kadınlar, hem de cariyeler, açık-saçık olarak dışarı çıkarlardı. Bundan dolayı zinaya düşkün kimseler onları takip ederler ve böylece töhmet doğardı. Bu sebepten dolayı Allâh Te’âlâ, kadınlara örtünmelerini emretmiştir.

Cenâb-ı Allâh, “Bu, onların tanınıp, ezâ edilmemelerini daha fazla temin eder” buyurmuştur. Bu ayetin manasının, “Onlar hür olarak tanınırlar, böylece de peşlerine kimse takılmaz” şeklinde anlaşılabileceği gibi şöyle de denilebilir: “Böylece onların zinâkâr olmadıkları anlaşılır.” Çünkü avret (kapatılması gereken yer) olmadığı halde yüzünü de kapatan kadının örtülmesi gereken yerlerini açabileceği düşünülemez. Böylece de bu kadınların, kendilerine zina teklifi imkânsız tesettürlü kadınlar oldukları anlaşılır.

Cenâb-ı Hakkk’ın “Allâh gafurdur, rahimdir.” (Ahzâb s. 59) buyurması ise “Allâh (c.c.) sizin daha önce yapmış olduğunuz şeyleri bağışlar ve size, merhamet edici olarak, yaptığınız (iyiliklere) karşılık mükâfaat verir” demektir.

(Fahruddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c.18, s.295)

29Eyl 2018

Ebû Hüreyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İnsanın kuyruk sokumu kemiğinden başka her şeyi çürür. Kıyamet gününde yaratılış onun üzerine terkib edilir.” (Müslim)

Evs bin Evs (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cuma günü bana çok salâvat getirin. Çünkü salâvatınız bana arz edilir.”

Ashâb-ı kiram (r.a.e.): “Yâ Resûlullâh sen yer altında çürüdüğün halde nasıl salâvatımız sana arz edilir?” dediler. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allâh peygamberlerin cesedlerini yere haram kılmıştır.” (Ebû Davud)

Ebû Derda (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:“Hiç kimse yok ki, bana salavât getirdiği zaman salavâtı bitirdiğinde bana arz edilmesin.” Ben: Ölümden sonra da mı arz edilir yâ Resûlullâh! dedim.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Allâh, yere peygamberlerin cesedlerini yemeği haram kılmıştır.”

Sel, Uhud şehidlerinden Amr bin Cemuh (r.a.) ve Abdullah bin Amr (r.a.)’ın kabirlerini aşındırmıştı. Kabirleri başka tarafa taşınmak için kazıldında görüldü ki cesedleri çürümemişti. Kabirlerinin kazılması ile Uhud günü arasında otuz altı sene geçmişti. Onlardan birisi savaşta yaralanmış, elini yarasının üzerine koymuş ve öylece defnedilmişti. Eli yarasından kaldırılıp yana bırakılınca yine yaranın üzerine döndü.

Câbir bin Abdullah (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kur’an hafızı öldüğü zaman Allâh yere vahyeder ki, onun vücudunu yeme…

” Yer de der ki: “Yâ Rabbi senin kelâmın onun göğsünde olduğu halde nasıl vücudunu yiyebilirim?”

(İmam Suyuti, Kabir Âlemi, s.531-535)