Arşiv

10Nis 2019

İmam-ı Şâfii (r.h.) şöyle demiştir: “Kitap, sünnet, ashab ve icmaya aykırı şeyler icad etmek sapıklıktır. Bunlara muhalif olmayan, hayırlı ve güzel olan şeyler ortaya çıkarmak ise kötü bid’at değildir.” Asırlardan beri Berât, Regâib ve Kadir gecelerinde kılınan namazlar bu kapsamdadır.

Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet zamanında akdedilen bir ilim meclisinde, dönemin büyük fıkıh alimlerinden sayılan Molla Hüsrev,  Molla Gürâni  gibi âlimlerle, bir çok ilimde maharet sahibi, tasavvuf ilimlerinde derya olan Şeyh Akşemseddin’in de hazır bulunduğu bir yerde Regâib namazının sıhhati üzerinde birleşmişler ve bunun üzerine vakfiyede yer alması için sultan tarafından emir verilmiştir. Bidatlar Kur’an ve sünnetle çelişir, onlarla bir tearuz içinde olursa bunlara kötü bidat denir. Dinde sonradan uydurulan dedikleri budur, bunlar reddedilmiştir. Böyle değil de bidatin şeriatta bir aslı olur ve tekarrup yani Allah rızasını kazanmak için ortaya çıkarılırsa, o zaman buna bidat-ı hasene derler. Bunu “sonradan ortaya çıkma” değil, “sünnet” tabir ederler ve bunlar makbuldür. Zira bu nevi uygulamalar, ulemânın yoludur. Bunlar Nebi (s.a.v.)’in temiz sünnetine dahildirler.

Zira mutlak sünnete muhalif olmayan muhdes, yani sonradan ortaya çıkarılmış şeyler kapsamının dışındadırlar. Nitekim, “Her kim İyi bir sünnet koyarsa (Müslim, zekat 69) hadisinde bidat-ı hasene sünnetle tabir edilmiştir. Bundan dolayı bidat-ı hasene, sünnet kapsamındadır. Özellikle meşayih ve evliyanın tatbikatları bu açıdan son derece önemlidir.

Bu Nebi (s.a.v.)’in  şeriatını değiştirmek gibi algılanmamalı belki onun gizli taraflarını açıklamanın söz konusudur. Bu açıklama ise bid’at değil, hidâyetin ta kendisidir. Dolayısıyla bu tip ibadetler indî olmayıp şer’idir. Onların tatbikatları sünen-i hüdâ çerçevesinde mütâlâa edilmelidir. Halbuki Bazı sığ âlimler bunu anlayamayıp reddetme yoluna gitmişlerdir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Hadis-i Erbain, s. 14, 226)

09Nis 2019

İslâm ahkâmını öğrenirken Cenâb-ı Hakk’ın farz kıldığı şeylerin Resûlullah (s.a.v.)’in sünneti ile pekiştirilmesi gerektiği gerçeğini de asla unutmamak gerekir. Mesela farz namazların yanında sünnetleri de kılmak gerekir.

Bugün bazı kesimler müslümanlara sünnet namaz kılmak yerine kaza namazı kılmak gerektiği fikrini aşılamaya çalışmaktadır. Bu bir ifsad hareketidir. Bunu iddia eden kişilerin bu iddialarına muhakkık ulemâdan delil göstermeleri gerekmektedir. İslâm’da kimsenin kendi kafasına göre hüküm verme hakkı yoktur. Eğer bir kimsenin kaza namazı borcu varsa bunu ödemesinin de bir usûlü vardır ve borç bu usûle uygun olarak ödenmelidir. İnsan önce namazla yükümlü olduğu zamanı tesbit eder ve o zamandan sonra hangi vakitten ne kadar borcu olduğunu tayin eder. Bu tayini yaparken hesapladığı miktarı kıldığı takdirde borcunu ödemiş olduğuna kalben inanacağı bir miktar belirlemek esastır. Hz. Mâhmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) kaza namazı borcu olanlara her vakit namazdan sonra o vakte ait bir kaza namazı kılmalarını tavsiye buyururlardı. Meselâ bugün sabah namazını edâ ettikten sonra borcu olan son sabah namazının farzını iki rekat kılarak kaza etmesini, öğle namazını edâ ettikten sonra borcu olan son öğle namazının farzını dört rekat kılarak kaza etmesini, ikindi namazını edâ ettikten sonra borcu olan son ikindi namazının farzını dört rekat kılarak kaza etmesini, akşam namazını edâ ettikten sonra borcu olan son akşam namazının farzını üç rekat kılarak kaza etmesini ve yatsı namazını edâ ettikten sonra borcu olan son yatsı namazının farzını dört rekat kılarak, vitr-i vacib’ini de üç rekat kılarak kaza etmesini ve bu şekilde her gün sistemli olarak kaza namazlarını ödemelerini tavsiye buyururlardı. Bu tavsiyelerine bir de şu müjdeyi ilave ederlerdi: “Eğer bir kimse kaza namazı borçlarını ödemeye niyet eder, bu şekilde sistemli olarak başlarsa ve bir gün sonra bile olsa irtihâl ederse Hakk Teala hazretleri “Bu kulum ihlâs ile söz vermişti, eğer ben ona ömür verseydim bu borcunu tamamlayacaktı.” diyerek tüm kaza namazı borçlarını siler, tüm kaza namazı borçları ödenmiş olur.”

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.26)

08Nis 2019

Allâhü Teâlâ tövbenin fazileti konusunda kendilerini özel olarak muhatap aldığı müminlere şöyle emretmiştir:

“Ey iman edenler! Nasûh (samimi) bir tövbe ile Allâh’a tövbe ediniz. Umulur ki Rabbiniz günâhlarınızı örter ve sizi altlarından nehirler akan cennetlere koyar.”  (Tahrim s. 8)

Ayette geçen “nasûh” ifadesi samimiyet manasına gelen nush kökünden gelmektedir. Bu kelime samimiyette çok ileri dereceyi ifade eder.

Kul heva denen kötü arzulardan temiz bir kalp ile ve sünnete uygun güzel salih amelle Allâhü Teâlâ ’nın huzuruna geldiği zaman, kendisine güzel bir netice verilir. O zaman daha önceden kaçırdığı güzel hâli de elde eder. İşte bu, nasûh tövbesidir. Onu yapan kul, çokça tövbe eden, güzelce temizlenen ve Allâh (c.c.)’un sevgilisi olan birisidir. Bu kimse Allâhü Teâlâ’nın Âyet-i Kerime’de:

Hiç şüphesiz Allâh, çokça tövbe edenlerle güzelce temizlenenleri sever” (Bakara s. 222) hitabıyla kast ettiği kimsedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) de: “Tevbe eden bir kimse, Allâh (c.c.)’un dostudur ve günâhtan halis tevbe eden bir kimse, günâhı olmayan bir kimse gibidir.” (İbn-i Mace) buyurmuştur.

Tövbe edene gereken şeylerden birisi de, kötülüklerini iyiliklerle, iyiliklerini de daha güzelleriyle değiştirmektir. Tövbesinin tam olarak gerçekleşmesi, Allâh (c.c.)’a dönüşünün güzel ve günâhları iyiliklere çevrilen kimselerden olması için böyle yapması zaruridir. Çünkü bu değişme dünyada olmaktadır. Kötü ameller iyi amellere çevrilmektedir. Şu Âyet-i Kerime bunu göstermektedir:

“Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar, Allâh, onlarda bulunanı değiştirmez.” (Rad s. 11)

Demek ki, insanlar içlerindeki bir kötülüğü iyiliğe çevirdiklerinde, kötü halleri iyiliklere çevrilmiş olacaktır.

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.2, s.184-190)

07Nis 2019

Hasan-ı Basrî (r.âleyh), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı:

“Kul, Kıyâmet günü önce namâzdan hesâba çekilir. Onu tam yapmış ise diğer hesâb kendisine kolay olur. Eğer namâzdan bir eksiği varsa Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: “Kulumun nâfile ibâdeti var mı? Farzı onunla tamâmlayın. Eğer tamâmlanırsa kalan ameller buna göre hesâb edilir.”

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Namâz yüce ve büyük olan Allâh’ın rızâsını kazandırır. Meleklerin sevgisini getirir. Peygamberlerin sünnetidir. Ma‘rifet nûrudur, îmânın aslıdır. Duâya icâbeti sağlar, amelleri makbûl eder. Rızka bereket getirir. Vücûdlara rahatlık verir. Düşmanlar üzerine silâhtır, şeytânı kaçırır, ölüm meleği ile namâza devâmlı ehil arasında şefaatçidir. Kabirde kandildir ve orada bir yaygıdır. Münker Nekir’e cevâbdır. Kıyâmete kadar kabirde can yoldaşıdır. Kıyâmet günü olunca namâz, kılanın üstünde bir gölgeliktir. Başında tâcdır. Bedenine elbisedir, önünde giden bir nûrdur, insanlarla arasına gerilen bir perdedir. Rabbleri huzûrunda müminlerin hüccetidir. Mîzanda ağırlıktır. Sırattan geçiştir. Cennette anahtardır. Çünkü namâz, tesbîhtir, hamddır, ta‘zimdir, kıraat ve duâdır. Hâsılı faydalı işlerin tümü vaktinde kılınan namâzdadır.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilin Bostânü’l-Ârifîn, 315-316.s.)

NAMÂZDAN SONRA MUSÂFAHA

Ulemâmızdan bazıları, namâzların sonunda âdet olan musâfahanın da mekrûh olduğunu söylemişlerdir. Hâlbuki musâfaha sünnettir. Burada mekrûh olması, buraya mahsûs olarak rivâyet edilmediği avâm takımının(her namazdan sonra tokalşamayı) sünnet zannetmesinden ileri gelmektedir.(Adet haline getirilmezse mekruh olmaz.)

(İbn Âbidîn, 3.c., 487.s.)

06Nis 2019

Osmân-ı Mağribî (r.âleyh) şöyle buyurdu: “Mücâhedeye devam etmeden, tarikattan bâzı keşif ve hallere kavuşacağını uman, düşüncesinde yanılmıştır.”

Nasr İyâdî (r.âleyh) şöyle buyurdu: “Senin siccîn ve mahbûsun nefsindir. Sen ondan çıktığın zaman, dâima rahat olursun”.

Ebû Hasan-ı Varrak (r.âleyh) şöyle buyurdu: “İlk zamanlarımızda Ebû Osman mescidinde bizim en büyük işimiz, bize vâki’ olan keşiflerle, fakirleri kendimize tercîh etmek, belli para üzerine gecelemeyip, onu fukaraya vermek ve bize fenalıkta bulunan kimseden nefsimiz için intikam almağa kalkışmayıp, ona tevazu’ göstermek, kalblerimizde bir kimseden hakaret vâki’ olunca, bu hakarete bakmayıp, onun hizmetinde bulunmak idi. Avamın mücâhedesi, amelleri, ibâdetleri yerine getirmektir. Havassın (seçilmişlerin) mücâhedesi ise, hâlleri tasfiyede, açlık, susuzluk ve uykusuzluğun mihnet ve meşakkatleri kolay gelmektir. Kötü huyların, fena ahlâkın ilâcı ise güç ve zordur”

Nefsin övülmesini, iyilikle anılmayı ve insanların medhetmesini kendine çekmek, davet edilmeyi istemek, nefsin âfetlerindendir. Bâzen nefsin ağır ibâdetleri üzerine alması, beyân olunan hâlleri kendine çekmeğe sebeb olur da riya ve nifak kendisini kaplar. Bunun alâmet ve işareti, övme ve medhetme kesildiğinde, insanların kendini ayıblama ve ona dil uzatmağa başlamalarında gevşeklik ve zayıflık hâline dönmesidir.

Senin nefsinin âfetleri, şirki ve yalancılığı, ancak iddia ettiği yerde imtihan zamanında ve darıltıldığında anlaşılır. Çünkü nefis, kendisi korkmadığı halde, korkanların sözü ile konuşur.

(Abdülkâdir Geylânî, Gunyetü’t-tâlibîn, s.473)

05Nis 2019

Resûlullâh(s.a.v.) buyurdu ki:

“Şaban ’ın 13. gününün orucu 3000 sene oruç gibidir. 14. günün orucu, 3000 sene oruç gibidir. 15. gün ise, 13.000 seneye denktir.”(Suyûtî, el-Le’âlî, 2/106)

Resûlullâh(s.a.v.)’e,

“Ramazandan sonra hangi oruç daha üstündür” diye sorulduğunda:

“Ramazan’a hürmeten Şaban orucudur” buyurdu.

“Hangi sadaka daha üstündür” diye sorulunca da: “Ramazan’daki sadaka” buyurdu. (Tirmizî) Resûlullâh(s.a.v.) buyurdu ki:

“Her kim Şaban’ın başından, ortasından ve sonundan üç gün oruç tutarsa, AllâhüTeâla ona yetmiş Peygamber sevabı yazar. AllâhüTeâla’ya yetmiş sene ibâdet etmiş gibi olur. O sene ölürse, şehit olarak ölür.(Dürretül-Vâizin, s.235)

Mü’minler Şa’bân ayında gafil bulunmayıp, işlemiş oldu ğu günâhlara tevbe ve istiğfâr ederek, Ramazân ayını kar şılamak için hazır olması ve Şa’bân ayında Allâhü Te’âlâ’ya yalvarması, bu ayın sahibi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile Allâhü Te’âlâ’ya kavuşmaya çalışması lâzımdır. Bu şekilde kalbinin fesâdlığını ıslâh ve gönül hastalıklarına deva etmelidir. Tevbeyi yarına bırakmamalıdır. Zîra günler üçtür; Biri dündür, geçti. Diğeri amel günü olan bu gündür. Di ğeri de, yarınki gündür, o ise emelden ibarettir. Çünkü yarına çıkıp çıkamayacağını bilmiyorsun. Geçen gün ibret, bugünkü gün ganîmet, yarın ise tehlikelidir. Bunun gibi aylar da üçtür. Biri Receb’dir ki, geçti. Geri dönmesi düşünülemez. Birisi Ramazân’dır, beklenmektedir. Ona kavuşup kavuşamaya cağını bilemezsin. (Gavs-ı A’zâm Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Gunyetü’t-Tâlibîn, s.279-282)

Şa‘bân-ı şerîfte okunacak duâ:

“AllâhümmeBârikLenâ Fî Şa’bân Ve Belliğnâ Ramazân Vahtim

Lenâ Bi’l-Îmân Ve Yessir Lenâ Bi’l- Kur’ân.”

(Bu duânın, sayı sınırı olmamakla beraber, Şa’bân-ı şerîf boyunca günde 100 defa okunmasında fazîlet vardır.)

Şa‘ban-ı şerîf duâları:

İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânühü”

İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânühü”

Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânühü”

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.55)

04Nis 2019

Allâh (c.c.)’un azabından kurtulmak, O (c.c.)’un sevâb ve rahmetine nail olarak cennetine girmek isteyenler, nefislerini dünyaya ait azgın arzulara kapılmaktan alıkoymalı, hayatın sıkıntısı ve musibetlerine karşı sabırla katlanmalıdırlar. Nitekim Cenab-ı Allâh “Allâh sabredenleri sever” buyuruyor. (Ali îmran s. 146)

Sabır birkaç türlüdür: Allâh (c.c.)’un emirlerine uymakta sabretmek (sebat), Allâh (c.c.)’un yasaklarından uzak durmada sabretmek (direnmek), musibete, bilhassa ilk şok anının sarsıntısına karşı sabretmek (katlanmak)tır.

Allâh (c.c.)’un buyruklarına uymakta (itaatte) sabır gösterenlere Allâh (c.c.), kıyamet günü cennette, herbiri yerle gök arası kadar olan üç yüz derece verecektir.

Allâh (c.c.)’un yasaklarından uzak durmada sabır gösterenlere Allâh (c.c.), kıyamet günü, herbiri yedinci yerle yedinci gök arası kadar olan altı yüz derece verecektir.

Allâh (c.c.)’dan gelen musibetlere sabırla katlananlara Allâh (c.c.), Kıyamet günü herbiri Arş ile yeryüzü arası kadar olan yedi yüz derece verecektir.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.)’den gelen bir rivayette: “Allâh (c.c.) şöyle buyurur: Başına bir belâ geldiği zaman bana sığınan kulun, daha o hiçbir istekte bulunmadan, dileğini yerine getirir ve daha yalvarmadan duâsını kabul ederim. Buna karşılık başına bir belâ geldiği zaman bana değil de varlıklardan birine sığınan kulun yüzüne bütün gökyüzü kapılarını kilitlerim.” demiştir.

Aklı başında, olan kimse şikâyetçi olmaksızın başına gelen belâya sabretmeli, dünya ve ahiret azabından kurtulmalıdır. Zira belâların (imtihanların) en çetini ile peygamberler ve veliler karşılaşır.

Cüneyd-i Bağdadî (r. aleyh) der ki: “Belâ, ariflerin kandili, muridlerin uyarıcısı, müminlerin silâhı ve gafillerin helâk olma sebebidir. Başına belâ gelip de hoşnutluk ve sabır göstermedikçe hiç kimse imanın tadına varamaz.”

(İmam Gazali, Kalplerin keşfi, s.18-20)

03Nis 2019

“Kulunu geceleyin, delillerini göstermek için, Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığı Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, herşeyi çok iyi işiten, çok iyi görendir.” (İsra s. 1)

Bu âyet-i Kerîme, Resûlullâh(s.a.v.)’in, Mekke’den, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’ya, ilâhî bir güçle götürüldüğünü beyan etmektedir. Bu hadiseye “İsra ve Miraç” denilmektedir.

Resûlullâh (s.a.v.) uyanık bir haldeyken, geceleyin, Mekke’den Mescid-i. Aksâ’ya “Burak” denilen bir bineğe bindirilerek götürülmüş, Mescid-i Aksâ’ya varınca bineğini Mescidin kapısında bırakmış, içeri girip iki rekât mescid namazı kılmış sonra, merdivene benzeyen ve “Miraç” denen bir aracın yanına varmış, o araç vasıtasıyla önce dünya semasına çıkmış sonra göğün diğer katlarına gitmiştir. Her kata vardığında, oranın ileri gelen sâkinleri tarafından karşılanmıştır.

Resûlullâh (s.a.v.) göklerin her katına vardığında, derecelerine göre oralarda bulunan Peygamberlerle selâmlaşmış, altıncı katta Hz. Musâ (a.s.) ile yedinci katta da Hz. İbrahim (a.s.) ile görüşmüş, daha sonra onların ve diğer Peygamberlerin makamlarını da aşarak kaderleri yazan kalemlerin gıcırtısının işitildiği makama kadar ulaşmıştır. Burada bulunan Cebrail (a.s.)’ı aslî suretiyle görmüş yine, bütün ufukları tutan yeşil “Refref’i de görmüştür. Göğün Kâbesi olan Beytül Mamuru görmüş, yeryüzündeki Kâbeyi yapan Hz. İbrahim (a.s.)’ın ona yaslandığına ve kıyâmete kadar bir daha dönmemek üzere her gün oraya yetmiş bin meleğin gelip Allâh’a ibâdet ettikten sonra ayrılıp gittiklerine şahit olmuştur. Yine cennet ve cehennemi görmüş, Allâh Teâlâ, günde elli vakit namaz kılınmasını farz kılmış, daha sonra bir lütuf olarak bu elli vakti beş vakte indirmiştir. Eğer mirac sadece ruhla olsaydı, Kureyşlilerin bunu yalanlamalarına gerek kalmazdı. Çünkü bilirlerdi ki, kişi uyku halindeyken birçok harika olayları görebilir. İsra ve Miraç olayı ise ruhen ve bedenen cereyan etmiştir.(Âyette geçen (bi abdihi)lafzı bunu ifade etmektedir.)

(Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, c.5 s.253)

02Nis 2019

Receb-i Şerîf’in yirmi yedinci gecesi on iki (12) rek‘at namâz kılınır. Her iki rek‘atta bir selâm verilir. Her rek‘atta bir (1) Fâtiha ve on bir (11) İhlâs okunur. Namâzdan sonra yüz (100) defa Salevât-ı Şerîfe ve bir kere şu duâ okunur:

“Allâhümme innî eselüke bi-müşâhedeti esrâri’l- muhibbîne ve bi’l- hılveti’lletî hassante bi-hâ seyyidi’l- mürselîn. Hîne üsriyet bihî leyletü’s- sâbi’u ve’l-ışrûne en-terhame kalbiye’l- hazîne ve tücîbe da‘vetî yâ ekrame’l- ekramîn. Âmin!”

RECEBİN YİRMİ YEDİNCİ GÜNÜ VE GECESİ İBÂDETLERİ

Hasan-ı Basrî (r.a.) anlatmıştır: “Abdullâh b. Abbâs (r.a.) Recebin yirmi yedinci günü sabahından i‘tibâren i‘tikâfa girerdi. O, öğle vaktine kadar namâz kılardı. Öğle namâzını kıldıktan sonra biraz istirahât eder, sonra (dört rek‘at) namâza durur: Her rek‘atta; bir Fâtiha, üç Kadir sûresi (İnnâ enzelnâhu fî leyleti’l-kadr), elli (50) İhlâs sûresini (kul hüva’llâhu ahad), bir Felâk ve bir Nâs sûresini okuyarak kılardı. Sonra ikindi vaktine kadar duâ ederdi. İbn-i Abbâs (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in böyle yaptığını da söylerdi.”

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.): Recebin yirmi yedinci günü oruç tutan kimse için, Hâkk Te‘âlâ, altmış ay oruç tutmuş sevâbını yazar. Ve o gün Nebî (s.a.v.) üzerine Cebrâil (a.s.)’ın Allâhü Te‘âlâ tarafından peygamberlik vazîfesini indirdiği ilk gündür.” buyurdular.

Öyle ise bu gecede kazâ namazı olan biraz kazâ namazı veya nafile namaz kılmalı ve Kur’ân-ı Kerim okumalıdır. Günâhlarını düşünerek tevbe istiğfâra devam etmeli, Peygamber (s.a.v.)’e Salavât-ı Şerîfe’yi fazlaca getirmeli, zikir, tevhid, duâ ve niyazda bulunarak bu gecenin nurundan ve feyzinden istifade etmelidir.

(Abdulkâdir Geylâni (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.272)

01Nis 2019

“Vaktâki Âdem (a.s.), hatâsını anlayıp, “Ya Rabbi, eğer beni affetmemiş isen, Muhammed (s.a.v.) hakkı için (affımı) diliyorum” demişti. Allâhü Te‘âlâ: “Yâ Âdem, ben O (s.a.v.)’i henüz yaratmadığım hâlde, sen Muhammed (s.a.v.)’i nasıl tanıdın?” buyurdu. O: “Yâ Rabbi, sen beni (kudret) elin ile yarattığın ve bana rûhundan nefhettiğin zaman, başımı kaldırıp baktığımda, Arşın ayaklarında “Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlullâh” yazılmış gördüm. Zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edeceğini bildim, anladım. Cenâb-ı Hakk ona: “Ya Âdem, doğru söyledin. Hakîkat O (s.a.v.), bana göre, yaratılmışların en sevimlisidir. O (s.a.v.)in hürmetine benden dilediğin zaman, ben de seni affettim. Şâyet Muhammed (s.a.v.) olmasaydı, seni yaratmazdım” buyurdu.

Resûlullâh (s.a.v.)’in yüzüsuyu hürmetine Allâh’dan bir istekte bulunan kimsenin mahrûm kalmaması, O (s.a.v.)’in şerefindendir. Bunu inkâr edenin hor ve rezîl olmasında bu mahrûmiyyet bile yeter.

Anadan doğma görmeyen bir kimse, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize geldi ve “Benim için (elimden tutup) yedecek kimse yok. Bu bana meşakkat veriyor” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ona güzelce abdest almasını ve iki rekat namaz klımasını ve şu duâ ile yalvarmasını emretti: “Ey Allâh’ım! Rahmet Nebîsi olan Peygamberin Muhammed (s.a.v.) ile zâtından istiyor ve sana yöneliyorum. Ey Muhammed (s.a.v.)! İhtiyâcımın verilmesinde senin ile Rabbime teveccüh ediyorum. Ey Allâhım! O  (s.a.v.)’i benim hakkımda şefaatçi kılıver.”

Beyhakî (r.âleyh) bu hadîsin sahîh olduğunu ifâde etmiş ve şu ziyâdeliği rivâyet etmiş bulunmaktadır: “A‘ma, gözü görür halde ayağa kalktı.”

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 135.s.)