Arşiv

06Ağu 2018

Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Ey insanlar cemâati! Zinâdan kendinizi koruyunuz. Çünkü onda, üçü dünyada, üçü de âhirette olmak üzere altı (fenâ) haslet vardır.”

İmdi dünyâdakiler şunlardır:

1- Zinâ, insanın haysiyet ve itibârını giderir.

2- Fakirliği getirir.

3- Ömrü(n bereketini tüketerek onu) kısaltır.

Âhirette olanlar da şunlardır :

1- Zinâ, Allâh (c.c.)’ün hışmına uğratır.

2- Fenâ hesâba ma‘rûz bırakır.

3- Cehennem’de ebedî kalmayı gerektirir!..

Zinânın âkıbeti fecâattir. Bu şen’î fiil, çok kötü ve tehlikeli netîceler tevlîd etmektedir. Bilhassa biz müslümanların, son derece ciddiyetle üzerinde duracağı ve kemâl-i hassasiyetle aleyhinde olacağı menfur ve meş‘ûm mevzulardan biri ve belki de birincisidir. Her şeyde fedâkârlık câizdir, hatta fazîlettir.

Fakat ırz ve namustan fedâkârlık zillettir, hiçbir sûretle câiz değildir. Irz ve namusu müdafaa ve muhafaza uğrunda ölmek şereftir, şehâdettir. Irz ve nâmusa saldıran iffet düşmanını öldürmek de şer‘an hiçbir cezâyı müstelzim değildir, çünkü onun kanı hederdir!..

Zinanın; insan sağlığına da, bir çok yönden zararlı olduğu, bir nice meş‘ûm, pis hastalıkların menşei olduğu da unutulmamalıdır!..

İşte bütün bu hürmetlere binâen, bu ve bunlara benzer esbâb-ü ilel’den ötürü Allâh-ü Zü’l-Celâl ve’l-Cemâl Hazretleri zinâyı her yönüyle külliyyen haram kılmış ve:

“Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz (çirkinliği gâyet açık ve şenâati son derece aşırı) bir fâhişedir (bir edebsizliktir) ye onun yolu çok kötüdür” buyurmuştur!..

(İslâmda Tesettür ve Zinânın Hükmü, s.64-65)

05Ağu 2018

Sözlükte “zengin etmek, ihtiyacını gidermek” manasına gelen “Muğni”, Allâh (c.c.)’ün güzel isimlerinden biri olup Allâh (c.c.)’ün zenginlik vermesi, kullarından dilediğini hükmettiği konumda bırakması, dilediğini daha yükseltmesi manasına gelir. O, isteyenin isteğine karşı lütufta bulunur. Allâh Tealâ bu konuyla ilgili olarak;

“O size istediğiniz her şeyden verdi. Allâh’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan zalim, çok nankördür.” (İbrahim s.34) buyurmaktadır.

Gerçek ihsanda bulunup zenginlik verenin mahlukâttan kimseye asla ihtiyacı yoktur. Gerçekte muhtaç olan ve ihtiyaç duyduğu şeyleri başkası aracılığıyla temin edip yanında bulunduran, her istediği bulunan kimsenin zenginliği mecazi zenginliktir.

Her kim Allâh (c.c.)’ü gerçekte “gani” ve “muğni” (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, zenginlik veren) olarak bilirse bir şeylere dayanmaktan müstağni(Allâh tan başka kimseden bir şey istemeyen) olur. Allâh onun yardımcısıdır. Allâh (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allâh dilerse sizi kendi lütfündan zengin edecektir. Şüphesiz Allâh iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Tevbe s.28)

Allâhü Te’âlâ, kullarından dilediğini zengin yapar ve bütün ömrünü zengin olarak yaşatır, bazı kullarını da ömrü boyunca fakirlik içinde bırakır. Bazı kulunu zenginken fakir, bazılarını fakirken zengin yapar. Kulları ve servetleri üzerinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkıdır. Bu tasarruflarda bize acı gelen cihet bulunursa, bunda bilemediğimiz hikmetleri vardır. O’nun hikmet ve kudret sahibi bir Rabbi Rauf olduğunu öğrenmiş olanlar, bu hakikati bilirler de, Allâh (c.c.)’ün icraatına gönül hoşluğuyla rızâ gösterirler.

(Ayet ve Hadislerle Esmaül Hüsna Şerhi, s.294)

04Ağu 2018

Kocanın karısı üzerindeki haklarından başlanırsa hadîs-i şerîfde: «Kadının cihâdı, kocasıyla iyi geçinmektir» buyuruldu. Kadın kocasının gayretine sabr eder ve bunun sevabını, Allâhü Te’âlâ (c.c.)’den bekler. İşte bunlar, kadının cihâdıdır.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) zamanında bir kadın, kocasını karşılardı. Kocası eve girince, hanımı, hoş geldin, efendim, merhaba evimin efendisi der, paltosunu sırtından almağa koyulur. Ayakkablarını çözerdi. Beyini üzüntülü, kederli görse, neye üzülüyorsun? Âhiretin için ise, Allâh bu konudaki üzüntünü arttırsın, dünyân için ise, Allâhü Te’âlâ gidersin derdi. Resûlullâh (s.a.v.) kocasına, ey fülân, «Hanımına benden selâm söyle! ve kendisine yarı şehid sevabına kavuştuğunu haber ver» buyurdu. Enes b. Mâlik, Resûlullâh (s.a.v.)’tan şöyle anlattı: — “Bir kadın, beş vakit namazını kılarsa, bir aylık Ramazan orucunu tutarsa, namusunu korur ve kocasına itaat ederse, cennetin hangi kapısından isterse girebilir.”

Kadının kocası üzerindeki haklara gelince Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle anlattı: Resûlullâh’a (s.a.v.) dediler ki: — En olgun imanlı mü’min kimdir? Şöyle buyurdu: — Kadını ile en iyi geçinendir.”

Kadınını sadece kendi işlerinde hizmet ettirmeli. Ona yabancı kimselerin huzuruna çıkmaya izin vermemelidir. Çünkü o korunup gözetilmeye muhtaçtır. Dışarıda, Islâmî kıyafetler dışında dolaşması günâhtır. Ona örtünmeyi terkettirmek bir mürüvvetsizliktir. Kadınına lâzım olan bilgileri öğretmek gerekir. Bilhassa abdest, namaz, oruç vb. hükümleri… ‘ Kadınına helâl yedirmeli. Zira, haramdan olan et, cehennemde yanacaktır, eriyecektir. Kadınına haksızlık etmemeli. Çünkü o, yanında Allâh’ın bir emanetidir. Şayet kendisine karşı bir üstünlük taslamaya kalkarsa, bir daha öyle hatalı bir işe düşmemesi için, kendisine nasihat etmelidir.

(Ebu’l-leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.600-605)

03Ağu 2018

İmam Kastalânî “Mevâhib-i Ledünniye”sinde şöyle nakletmektedir: Bende doktorların tedaviden âciz kaldığı bir hastalık belirmişti. Bu sebeple, senelerce uğraştım. 893 yılının Cümâdiye’I-ûlâsının 27. gecesi Mekke’de Resûlüllah (s.a.v.) ile istiğasede bulundum. Gece rüyamda, yanında kâğıt bulunan bir adam geldi. O kâğıtta, “Şu, Ahmedü’bnü’I-Kastalâninin hastalığının, şerefli hazretin izn-i şerifi ile, hazırlanmış ilâcıdır” yazıyordu. Sonra uyanmışım. Allâh (c.c.)’e yemin ederim ki, daha önce hissettiğim ağrı; ve elemden hiçbir şey bulamadım. ResûIüllah (s.a.v.)’in bereketi ile şifa hâsıl olmuştu.

Ebû Muhammed Abdullah ibni Muhammed el-Ezdî elKehhâl el- Endülüsî demiştir ki: Endülüste sâlih bir adam vardı. Oğlu esir düşmüş bulunuyordu. Çocuğunun durumu ile alâkalı olarak ve Resûlullâh (s.a.v.)’i ziyaret kasdı ile beldesinden ayrılmıştı. Bazı tanıdıkları onunla karşılaştı:

– “Nereye gitmeye karar verdin?” dediler. O da:

– “Rasûlüllah (s.a.v.)’e şefâat dilemeye gideceğim. Zira Rumlar, oğlumu esir aldılar ve ona bedel olarak 300 altın kıymet takdir ettiler. Benim ise bunu ödemeye mâlî kudretim yoktur” dedi.

Bir dostu: ”Resûlullâh (s.a.v.)’den şefâat dilemek her yerde faydalıdır” dedi Medine ye geldiği zaman, Resûlullâh (s.a.v.)’in huzuruna vardı, hacetini Ona haber verdi ve vesile olmasını niyaz etti. Rüyasında Efendimiz (s.a.v.)’i gördü. O: – “Memleketine dön” buyurdu. Adam, hemen geri döndü. Oğlunu memleketinde bulmuştu. Allâh (c.c.) onu esâretten kurtarmıştı. Oğluna,halini sorduğunda o şöyle açıkladı: – Falan gece, Allâhü Te’âlâ beni ve esirlerden büyük bir kalabalığı kurtardı. O gece meğer babasının Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e vardığı o geceymiş.

(Yûsüf Nebhâhi, Vehhâbilere Cevaplar, s.247-248)

02Ağu 2018

Dinde aslı olmayan bir şeyin sonradan ortaya konulması, dinimizde “bid’at” diye adlandırılır. Aişe (r.anhâ)’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o şey kabul edilmez.” (Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17,18)

Buna göre Kitab ve Sünnet esasına dayanmayan her şey kabul edilemez niteliktedir. Böyle bir şey dinden sayılmaz ve bâtıl olarak adlandırılır. Bu hadiste, ibadet ve tâatler de dahil, yaptığımız her işin görünüşte bile dine, Kur’an ve Sünnet esaslarına uyması gerektiği bize öğretilmiştir. Bu hadis Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’nin izin vermediği hiçbir şeyin dinden sayılmayacağını ifade eder.

Resûlullâh (s.a.v.), bu hadisleriyle, dinde haddi aşıp ileri gidenlerin aşırılıklarını, bâtıl yollara sapıp dini tahrif edenlerin tahrifatını din olarak kabul etmemek gerektiğine dikkatimizi çekmektedir. Bunların her biri bid’at olarak nitelenmiştir. İmam Şâfiî’ye göre “Kitab’a, Sünnet’e, icmâa ve sahabenin yoluna muhalif olan her şey, saptırıcı, kötü bir bid’at; bunlara muhalif olmayıp hayra yönelik şeyler de iyi ve güzel bir bid’attır.”

Daha dindar olabilmek veya öyle görünmek için Kur’an’da ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in sünnetinde bulunmayan birtakım ibadetler veya Allâh (c.c.)’e yakın olmaya vesile sayılabilecek bazı ameller ortaya çıkartan kimse daha dindar değil, dine ilavelerde bulunan bir bid’atçidir. Kendisi ve yaptığı işi asla kabul edilemez. Bunun aksine, dinde bulunup da Kur’an ve Sünnet’e uygun olan ibadet ve amelleri yok sayan, noksanlaştıran veya değiştiren, böylece dini tahrif eden bâtıl ehli de bid’atçıdır.

(Riyâzü’s-Sâlihîn, Peygamberimiz (s.a.v.)’den Hayat Ölçüleri, c.2, s. 9-10)

01Ağu 2018

Peygamberimiz (s.a.v.)’in haber verdiği kıyamet alametlerinin hepsi haktır. Onlarda meydana gelmeme ihtimali yoktur. Bunlar:

Âdetin hılafına, batıdan güneşin doğması.

Mehdi-Âli Resûl’ün zuhuru.

Ruhullah İsa (Aleyhisselam)’nın gökten inmesi.

Deccal’ın çıkması.

Ye’cüc ve Me’cücün çıkması.

Dâbbetül arzın çıkması.

Sonra bir dumanın ortalığı kaplayıp, onları elim bir azabla azablandırması.

Sıkıntıdan insanlar şöyle der: “Ey Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, biz mü’minleriz.”

Son alamet, Aden tarafından çıkan bir ateştir. (Bu ateş insanları mahşere sürecektir)

Cahillikten dolayı bir cemaat, Hindistan ehlinden mehdilik iddia eden birisinin Mehdi olduğunu zannetti. Onlara göre Mehdi geçti ve öldü, kabrinin “Kurre” denilen bir yerde olduğunu söylediler. Hâlbuki şöhret ve tevatürü manevi derecesine ulaşan sahih hadisi şerifler bu taifeyi yalanlıyor. Zira Efendimiz, Mehdi için alametler beyan etti. Bu alametler o iddia edilen şahısta yoktur.

Hadisi Nebevi’de şöyle geldi: “Mehdi çıkacak ve başının üzerinde bir parça bulut olacak, içinde bir melek şöyle nida edecek “şu şahıs Mehdi’dir, ona tabi olun.”

Yine Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki, “Yeryüzünün tamamının maliki dört tanedir. Zülkarneyn ve Süleyman mü’minlerdendir. Nemrud ve Buhtu’n-nasır kâfirlerdendir. Yeryüzüne ehli beytim den olan beşinci bir şahıs malik olacaktır.” (Bu Mehdi’dir.)

Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: “Benim ehli beytimden bir adamı Allâh göndermedikçe dünya yok olmaz, onun ismi ismime uyar, babasının ismi babamın ismine uyar, zulum ve haksızlıkla dolduğu gibi yeryüzünü doğruluk ve adaletle doldurur.”

(İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Şerife)

31Tem 2018

Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Gafiller topluluğu arasında Allâh’ı zikreden kimse, bir topluluk cihaddan kaçarken, kaçmayıp sarsılmadan düşmanla savaşan kimse gibidir.”

Bir hadiste: “Gafiller arasında Allâh’ı zikreden kimse (ordu) savaştan kaçarken, kendisi kafirlerle savaşan kimse gibidir. Karanlıkta evdeki kandil gibidir, sonbaharda yaprakları dökülen ağaçlar arasında taptaze ve yemyeşil bir ağaç gibidir. Allâhü Te’âlâ böyle kimseye Cennet’teki köşkünü (ölmeden) önce gösterir. Bütün insan ve canlıların sayısı kadar günahı mağfiret olunur. Bütün bu dereceler, gaflet meclislerinde Allâh’ı zikretmekle kazanılır. Yoksa böyle gaflet meclislerine katılmak yasaklanmıştır.”

Bir hadiste “Aşîreden yani yâranlık meclislerinden sakınınız” buyurulmuştur. Azizi (r.aleyh) diyor ki: “Yani Allâh (c.c.)’den başka şeyler konuşulan boş şeylerle, oyun ve eğlence ile vakit geçirilen meclislerden sakının” demektir.

Abdurrahmân bin Sehl (r.a.)’dan, Resûlullâh (s.a.v.) evinde iken şu ayet indi: “Sabah ve akşam Rablerine dua eden kimselerle beraber nefsini sabırlı tut.” (Kehf-28) Resûlullâh (s.a.v.) bu ayet indikten sonra bu kişileri aramaya çıktı. Aralarında saçları karışmış, derileri kurumuş, yalnız bir tane örtüleri olan (altlarına bir peştamal bağlamış, üzerleri çıplak olan) bir topluluk gördü ve yanlarında oturdu ve “Ümmetimden yanlarında oturmam emredilen kimseler yaratan Allâh’a hamd olsun” dedi. (İbn-i Cerir, Taberani, Dürrü Mensur)

Başka bir hadiste Resûlullâh (s.a.v.) onları aramaya çıkınca, onları mescidin son kısmında oturmuş, Allâh’ı zikrederlerken buldu ve şöyle buyurdu: “Benim hayatımda ümmetimden kendileriyle oturmam emredilen insanlar yaratan Allâh’a hamd olsun” dedi. Sonra “Sizinle birlikte yaşayıp, sizinle birlikte öleceğim. Yani hayatta ve ölümde dost ve arkadaşlarım ancak sîzlersiniz” buyurdu.

(Zekeriya Kandehlevi, Fezâil-i A’mal, s.388-423)

30Tem 2018

Günümüzün dünya bilim tarihi anlayışında, Batının, karanlık bir Orta Çağ döneminden sonra eski Yunan uygarlığında yatan kökenlerinin ayrımına vararak, Rönesans, Aydınlanma ve Bilim Devrimi gibi açılımları kapsayan bir süreç üzerinden çağımızın kendisiyle özdeşleşen uygarlığını ve bilimini geliştirdiği görüşü genel bir kabul görmektedir. Eski Çağ ile Yakın Çağlar arasındaki yaklaşık 1000 yıllık boşluk bu bağlamda yeterince irdelenmemekte, Batı biliminin bir yerde eski Yunan uygarlığının küllerinden yeniden doğarak gelişme sürecine girmiş olduğu düşüncesi bir açık gerçek olarak yalnızca Batı dünyasında değil onun dışında kalan coğrafyada da yaygın biçimde benimsenmektedir.

Batı medeniyetinin alt yapısını hazırlayan İslam medeniyeti ve İslam bilginleri, ne hazindir ki uzun bir zaman söz konusu bile edilmemiş ve hatta unutulmuştur. Nitekim Dr. Hunke, bu konudaki haksızlığı şöyle dile getirir: “Şu kadarı var ki, Müslümanlar’ın öncülük ettikleri şeylerden mesela; Arap rakamları, cebir, usturlap gibi şeylerden hemen hemen hiçbirinin İslami patent hakkı, Batı’da tanınmamıştır. Aksine birçok Müslüman icadı, günümüzde İngiliz, Fransız veya Alman malı sayılmaktadır. Batı medeniyeti ve bugünkü modern bilim ve teknoloji; temellerini-gelişimini, İslam bilim ve medeniyetine borçludur. Batı’nın bunu örtme ve bilimini Eski Yunan’a indirgeme çabaları, İslam’a karşı Batı’nın tarihsel bilinçaltı düşmanlığının bir yansımasıdır. Bugün, bu örtme-saptırma çabaları ortaya çıkmış ve güneş balçıkla sıvanamaz olmuştur.

Ancak, kendi tarihinden-dininden habersiz genç nesiller, maalesef içerden yapılan yanıltıcı-yönlendirici propagandalarla boşluğa yuvarlanmış; Batı’nın cazibesine kapılarak adeta kaybolmuştur. Kendi mirasına sahip çıkarak geliştiremeyen; onu yeni nesillere aktaramayan İslam referanslı topluluklar, bu hatalarının bedellerini, ağır bir şekilde ödemiş ve ödemeye devam edeceklerdir.

(Fuat Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, s.9)

29Tem 2018

Günümüzde içtihadı savunanlar, müçtehit imamlarımızın yaptığı gibi Kur’an’ı ve Sünneti sahabe gibi anlama çizgisinden taviz vermemek suretiyle güncel meselelere fetva verip vermemeyi kastediyorlarsa bu düşünülebilecek bir şeydir. Tabi bu da ehli olan kimseler için geçerli olabilecek bir durumdur. Yoksa kadınların hayız hallerinde de oruç tutabileceklerini, mescitlere girebileceklerini, İsa (a.s.)’ın tekrar yeryüzüne inmeyeceğini, Cehennem’in ebedi olmadığını, günümüzde kılınan teravih namazlarının bidat olduğunu savunduktan sonra önüne koyulan Arapça bir kitabın ibaresini okumakta güçlük çeken ve şöyle böyle okuduğu iki satır ibarede birçok hata edebilen naylon müçtehitlerden bahis yapmıyoruz. Biz, hakiki müçtehitlerin izine hasret çekmekteyiz. Aksi takdirde, İmam Kevserî’nin ifadesiyle “mahalle mescidinde bile imam olmaya salahiyetli olamayacak kimselerin birileri tarafından şişirilerek “ümmetin imamı, asrın imamı” şeklinde yaftalanmaları zaten gözlerimizin görmeye devamlı âşinâ olduğu bir manzaradır.

İçtihat kapısı nazariyâtta (teorik olarak) kapanmamıştır. Fakat kullanmamak kararı almak zorunda kalınmıştır. Bunda icma’ hâsıl olmuştur. Bu devirde iki büyük sebepten dolayı bu kapıyı açmanın tehlikeli olacağını Ehl-i Sünnet uleması beyan etmişlerdir.

1. İslam âlemi büyük buhranlara ve saldırılara maruzdur. Şimdi içtihat zamanı değil, mevcûdu kurtarıp muhafaza etme zamanıdır.

2. Şu zamanda mutlak müçtehit kalmamıştır. Ayrıca bu devirde fıkhın muamelat, ukûbat, münakehat, mufarakat, feraiz, evkâf, hudûd ta’zir ve ahkâm-ı sultaniyye gibi hükümleri yürürlükte değildir. Hâlbuki içtihat en çok bu sahalarda yapılıyordu. Bu devir Müslümanlarına içtihat değil, taklit ve muhafaza lazımdır. Arif olanlara fazla izahat istemez. Her şeyin zamanı vardır.

(Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, s.377-378)

28Tem 2018

Bir topluluk Abdülmuttalib’in huzuruna geldi. Abdülmuttalib onlara; -Meselenizi anlatın, dedi. Halife Bin Anbese;

-Ey Harem’in seyyidi! Bu kadından şüpheliyim. Önce doğan çocuklarım bana benzemektedir. Ancak şimdi doğan çocuğun gözleri gök, saçı sarıdır (kızıldır). O çocuğun benden olmadığı hususunda şüphem vardır, dedi. Abdülmuttalib çocukları istedi. O iki çocuğun Halife’ye benzediğini, yeni doğanın ise benzemediğini gördü.Toplananların hepsi, yeni doğan çocuğun Halife’den olmadığı kanaatine vardılar.

Adamlarına o kadını tutmalarını ve halka da taşlayarak öldürmelerini emretti. Adamlar kadını tutmaya kastettiklerinde Hudâne feryat etti. Akrabaları bağrışmaya başladılar. Mekke şehri o gün mahşer gibi oldu. Hiç kimse daha önce böyle bir hadiseyle karşılaşmamıştı. Hudâne, adamların elinden kurtulup, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in yanına doğru yürüdü.-Beni bırakın. O gül yüzlü mübarek çocuğun yanına varayım. Halimi ona bildireyim, dedi. -Ey nûru cihanı tutmuş olan kişi meded! dedi.

Abdülmuttalib, Halife’yi yanına çağırdı. Resûlullâh (s.a.v.) ona;-Ey Halife! O yeni doğan çocuk senindir. Hiç şüphe etme, dedi. Halife; -Ey Muhammed! Bunun için delilin nedir? Delil göster ben de sözüne inanayım ve gönlümde hiç şüphe kalmasın, dedi. Resûlullâh (s.a.v.); -Ey Halife! Sen falanca zaman, falanca gün, falan iş için sefere çıktın. O seferde şu kadar ay ve şu kadar gün kaldın. Sonra tekrar evine geldin. Hâtununa müştak oldun. Geldiğin gece helalin Hüdâne ile birlikte olmayı istedin. O esnada Hudâne hayızlı olduğundan özür sahibi idi. Sen ona yaklaşmak istedin. Hüdâne seni engelledi. “Özrüm var” dedi. Sen de nefsine uyup sözünü dinlemedin. Ona yakın oldun. Cevher hayız kanına karıştı. O kanla birlikte şehvet rahim içine döküldü. Hak Te’âlâ nutfeye karışmış olan hayız kanından dolayı çocuğu böyle kızıl saçlı yarattı.

Halife bu sözleri dinledi. Hemen Nebî (s.a.v.)’in mübarek ayağına düştü. Ağladı. -Ey Muhammed benimle helalim arasındaki hali sana kim söyledi? Bunu nasıl öğrendin? diye sordu. Nebî (s.a.v.); -Bana Allâhım bildirdi, diye cevap verdi.

(Erzurumlu Mustafa Darîr Efendi, Siyer-i Nebî , s.360-374)