Arşiv

25Mar 2019

Alkame (r.a.) “Lâ ilâhe illallâh” diyemeyecek kadar dili tutulup yatağa düştüğünde Resûlullâh (s.a.v.)’e haber verdiler. Alkame (r.a.)’in anası gelip onun iyiliklerinden bahsetti. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Seninle helâllaşması nasıl?” Kadın şöyle dedi: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.) ben ona dargınım.”

“Niçin böyle oldu?” diye soran Resûlullâh (s.a.v.)’e şöyle anlattı: “Hanımını bana tercîh eder, işlerde onun sözünü dinler.” Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Anası ona darılmış. Onun için dili tutulmuştur.” Bundan sonra Bilâl (r.a.)’e şu emri verdi: “Git, çok odun hazırla. Gelip onu yakacağım.” Bunu duyan kadın şöyle dedi:

“Oğlumu, gönül meyvemi yakacaksın hâ! Hem de gözümün önünde. Kalbim buna nasıl dayanır?” Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allâh (c.c.)’un azâbı daha zor ve daha devâmlıdır. Eğer Allâh (c.c.)’un onu bağışlaması seni sevindirirse ondan râzı ol. Nefsimi kudreti ile elinde tutana yemîn olsun; ona dargın durduğun sürece namâzı da sadakası da ona faydalı olmaz.”

Bunun üzerine Alkame (r.a.)’in anası:

“Yâ Resûlallâh (s.a.v.), Yüce Allâh’ı, seni ve beni buraya getireni şâhid tutuyorum ki; Alkame’den râzı oldum” deyince Alkame (r.a.)’in dili açıldı ve o gün vefât etti.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ey Muhâcir ve Ensâr topluluğu, her kim karısını anasından üstün tutarsa ona Allâh’ın la‘neti vardır. Onun ne farz ne de nâfile hiçbir ibâdeti makbûl değildir.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbîhü’l Gâfilîn Bostânü’l-Ârifîn, 132-133.s.)

24Mar 2019

Anlatıldığına  göre  adamın biri Süfyan-ı Sevrî (r.a. ile birlikte bayram namazını kıldı.  Namaz için evden çıktıklarında hava karanlıktı. Namazı kılıp hava aydınlanınca, adam Süfyan-ı Sevrî (r.a.)’in elbisesinin ters olduğunu gördü ve:“Ey Ebû Muhammed! Elbiseni ters giymişsin, düzeltiver!” dedi.

Süfyan-ı Sevrî (r.a.) elbisesini düzeltmek için davrandı, fakat vazgeçti. Yanındaki adam: “Elbiseni düzeltmekten neden vazgeçtin?” diye sorunca; Hazret: “Ben bu elbiseyi Allâhü Teâlâ’nın rızası için giyinmiştim; bunun dışında bir maksat için onu değiştirmek istemiyorum!” dedi.

İnsanın, yaptığı her işinde halis niyet bulunmalı; her türlü tasarrufu, hareketi; gayreti, bir şeyi yapması ve yapmaması güzel niyetle olmalıdır. Çünkü insanın bir şeyi yapması veya onu terk etmesi kulun hesaba çekileceği amellerin temellerini oluşturan iki durumdur. Bu yüzden bu iki şey mutlaka bir niyet ve ihlâsa dayalı olarak yapılmalıdır. Bununla birlikte fesat ve vesvese bulaşacağı korkusuyla salih bir amel terk edilmemelidir.

Aynı şekilde başladığı hayırlı bir ameli şeytanın ifsad etmeye çalışması sebebiyle bırakmamalıdır. Çünkü düşmanı olan şeytanın ar-zusu da zaten budur. Ancak kulun ameli ibadete başladığı ilk niyet üzere değerlendirilir. Bir amele başladığında buna bir kötülük bulaştığı zaman bunu gidermeye, o kötü düşünceyi kalpten silmeye, başlangıçtaki salih niyet üzere sebat etmeye ve o ibadeti güzel bir şekilde tamamlamaya çalışmalıdır.

Bu manada yapılan bütün amel ve davranışlar dinin emirlerine uymak, ahirete hazırlık yapmak, Allâhü Teâlâ’ya şükretmek ve helâl sınırları içinde kalmak maksadıyla yapılmalıdır. Bu ameller aynı zamanda Allâhü Teala’nın ihsân ettiği nimetlerin itirafı ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uymak niyetiyle yapılmalıdır.

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.4, s.57-61)

23Mar 2019

Dedikoduyu kabûl etmek, dedikodudan daha kötüdür. Çünkü dedikodu; günâha yol göstermek, onu kabûl, yâni onu dinlemek ise, izin vermek, onu tasdîk etmektir. Bir şeye delâlet eden ile, onu kabûllenip, hükmeden bir değildir. O hâlde dedikodu yapanın azâbı, sâdece dedikodusudur. Eğer doğru ise, ayıplamasında, bir kimsenin gizli bir şeyini ortaya dökmek, hürmetini gidermek, nâmusuyla oynamak vardır. Yalan ise, Allâhü Teâlâ’ya karşı gelmek, yalan ve iftirâ söz ile şeytana uymaktır. Sana bir kimse gelip, filân kimse, senin hakkında şöyle dedi, senin için şöyle yaptı dese, bu durumda şu altı şeyi yapman senin üzerine vâcib olur:

  1. Tasdik etmemelisin, yânî söz getiren kimsenin sözlerinin doğruluğuna inanmamalısın. Çünkü nemmâm, yâni dedikodu yapanın şâhidliği, İslâm’da kabûl edilmez. Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey îmân edenler, eğer size bir fâsık, bir haber getirse, onu araştırın, (doğruluğunu anlayıncaya kadar tahkîk edin). Değilse, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, yaptığınıza pişmân olursunuz” (Hucurat s. 6)
  2. Dedikodu yapanı men etmelisin. Çünkü dedikodu yapmak münkerdir. Kötü iştir. Münkerden nehy ise vâcibdir. Allâhü Teâlâ, “Ey Muhammed (a.s.) ümmeti! Siz beşeriyyet için meydâna çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, fenâlıktan alıkorsunuz ve Allâh’a îmânınızda devâm edersiniz!” (Âl-i İmran s. 110)
  3. Dedikodu edene, söz taşıyana, getirip götürene, Allâh (c.c.) için kızmalısın. Çünkü o âsîdir, günahkârdır, fâsıktır. Günahkâra buğz ise, vâcibdir.
  4. Yanında olmayan din kardeşine dedikodu yapanın sözü ile, sû-i zan etmemelisin. Çünkü müslümana sû-i zan haramdır. Haramdan sakınmak ise elbette lâzımdır.
  5. Dedikodu yapanın sözüne bakıp, tecessüs etmemeli, araştırmamalısın. Çünkü Allâhü Teâlâ tecessüsü nehy ediyor ve şöyle buyuruyor: “Ey müminler! Zannın çoğundan sakınınız. Çünkü, zan etmenin bâzısı günah olur. Birbirinizin kusurunu araştırmayın.” (Hucurât s. 12)
  6. Bu dedikoducunun yaptığını, beğenmediğin şeyi sen yapmamalısın.                         (Kenzü’l-Hafî)

22Mar 2019

“Bir kimse sabah namazının sonunda dizleri üzerine oturarak (çökerek) hiçbir kimse ile konuşmadan (Lâ ilahe illallâh, vahdehu la şerike lehü, lehü’l-mülkü velehü’Ihamdü yühyî ve yümît, ve hüve alâ külli şey’in kadîr) diye on kez tekrarlarsa, Hakk Teâlâ o kişiye on iyilik yazdığı gibi on kötü amelini de silmiş olur, ayrıca da o kişiyi on basamak yükseltmiş olur, o kişi o gününde her türlü mekruhtan ve şeytânın şerrinden korunur ve o gün şirkten gayrı yapacağı herhangi bir günahla muaheze olunmaz. (hesaba çekilmez) Zira Hakk Teâlâ şirk işleyenleri hiçbir şekilde affetmez ve korumaz.” (Tirmizî) Nesâî’nin rivâyetinde (kadîr’den sonra) “biyedihi’l-hayr” ziyadesi vardır.

“Her kim akşam namazından sonra on kez (Lâ ilahe illallâh, vahdehü la şerike lehü, lehü’l-mülkü velehü’Ihamdü yühyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in kadir) derse Hak Teâlâ melâikeden silâhlı koruyucular göndererek o kişiyi şeytânın şerrinden sabah oluncaya kadar korurlar. Ayrıca Hakk Teâlâ o kişiye on iyi amel yazdığı gibi helak edici on kötü amelini de silmiş olur. Bütün bu sayılanların yanında (okuduğu tevhid) on mü’min köle kadının azad edilmesi sevabına eşittir” buyurulmuştur.  (Nesâî ile Tirmizî)

“Sabah namazından sonra üç kez, ikindiden sonra da üç kez (Estağfurullâh el-azîm ellezî lâ ilahe illâ hüve’lhayye’l- kayyûme ve etûbü ileyh) diyerek istiğfârda bulunan kimsenin deniz köpükleri kadar kabahatleri olsa da affedilir” (es-Sinni)

“Her farz namazdan sonra kişi on kez İhlâs sûresini okumuş olsa, dilediği kapıdan cennete girdiği gibi oradaki hurilerden biriyle de evlendirilir.” (Ebû Ya’lâ ve Taberânî)

“İhlâs sûresini sabah namazından sonra okuyanlar da aynı şekilde ikrâm görmüş olurlar” (İbn Ebi’d- Dünya ve Taberânî)

21Mar 2019

SORU-Bugün çok kullanılan bir terim var. Kadın erkek eşitliği. Bu konuyu İslâmî bakış açısından nasıl değerlendirilir?

CEVAP: İslâm dini, erkek ile kadını (hukuken) eşit tutuyor ve fıtratan zayıf olduğundan, erkekten ziyade ona eğiliyor. Peygamber (s.a.v.) Vedâ Haccı hutbesinde:

“İki zayıf olan (yetim ve kadın) için, Allâh (c.c.)’dan korkunuz” diyor. Ancak bir takım hikmetlere istinaden birkaç husus istisna ediliyor:

  1. Şahitlik: Bu babta iki kadın, bir erkek mukabilinde kabul ediliyor. Hikmeti de, genellikle kadınlar ev işi ile ve çocuk bakımıyla daha fazla uğraştıklarından başka şeylerle pek alakadar olmuyor ve bu sebeple meseleleri unutabiliyor.
  2. Miras: Bu hususta da baba ve kardeş gibi mirasçılardan kalan mirasta erkeğe iki, kadına da bir hisse veriliyor. Hikmeti de normal olarak her kadın evleniyor. Hayatta muhtaç olduğu her şeyi kendisine değil, kocasına yükleniyor. Böylece kendisi için geçim sıkıntısı söz konusu olmuyor. Demek, bir cihetten kendisi için kısıntı yapılmış ise de başka bir cihetten telafi edilmiştir.
  3. Devlet Başkanlığı: Peygamber (s.a.v.) bununla ilgili şöyle buyurur: “Başına bir kadını emir olarak tayin eden topluluk, felâh bulamaz.”

Bunun için fıkıh kitaplarımız, hilafetin şartlarından biri olarak halifenin erkek olmasıdır diye kaydediyorlar.

Ayrıca şunu da bilmek gerekir ki İslâm dininde de kadın hürdür. Ama bu hürriyet hudutsuz değildir. Fıtraten zayıf ve kendini savunma yeteneği olmayan kadının her tarafa girip çıkmaması ve gözü aç ve hain kimseler için yem olmamasına dikkat etmesi gerekir.

(Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar)

20Mar 2019

Teyemmüm, su bulamayan veya suyu kullanmaya gücü yetmeyen kimsenin, toprağa veya yer cinsinden birşeye (parlak taş bile olsa) ellerini vurarak yüzünü meshetmesi, sonra tekrar ellerini vurup kollarını meshetmesinden ibarettir. Nitekim İmran bin Husayn (Radiyallahu Anh) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraber bir seferde idik. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) insanlara namaz kıldırdı. Namazdan yüzünü dönünce baktı ki bir şahıs, bir kenara çekilmiş cemaatla namaz kılmamış. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona:

−‘Ya fulan! Cemaatle beraber namaz kılmana mani olan şey nedir?’ dedi.

O şahıs:

−Bana cünüplük isabet etti, su da yok! dedi.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

−‘Temiz ve pak toprakla teyemmüm et bu sana kifayet eder’ buyurdu.”(Buhari)

Üzerine teyemmüm edilecek şeyin yer cinsinden olup olmadığı şöyle ayrılır. Ateşte yanarak kül olan ağaç gibi yahut demir, pirinç, altın, cam ve benzerleri gibi ateşte eriyebilen şeyler yer cinsinden değildir.  Su oranı az olan çamura teyemmüm etmek caiz olsa da vakit geçeceğinden korkmadıkça bununla teyemmüm etmemelidir. Teyemmüm Sünnetleri ise şöyle özetlenmiştir: Besmele çek, elini toprağa vur ve parmaklarını arala, birbirine vurarak silk, tertibe riayet et, ellerini ileri geri sürt. Suyu kullandığı takdirde soğuktan helâk olması söz konusu olan kişi teyemmüm edebilir. Cam, demir vs gibi bir cismin üzerindeki tozla teyemmüm caizdir. Bir kimse cünüplük için teyemmüm eder de sonra abdest bozulursa bu durum sadece abdestiz olur; cünüp olmaz. Bir kimse araştırıp su bulamayıp teyemmüm eder, namazını kılar, daha sonra su bulursa namazını yeniden kılması gerekmez. Fakat abdest üzerine abdest nur üzerine nurdur. Ancak gusül üzerine gusül veya teyemmüm üzerine teyemmüm abes ile iştigâl olur.

(İbni Abidin, Reddül Muhtar, c.1, s.85-369)

19Mar 2019

Bir Hadis-i Şerif’te: “Hiçbir kul yoktur ki, attığı her adımdan, o adımla neyi kasdettiği muhakkak ondan sorulacaktır” buyurulmuştur. Başka bir Hadis-i Şerif’te Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kıyamet gününde herhangi bir kul, şu dört şeyden sorulmadıkça ayağı (Rabbinin huzurundan) ayrılamaz.

  1. Ömrünü nereye harcadığından,
  2. Vücudunu nerede yıprattığından,
  3. İlmi ile hangi ameli işlediğinden,
  4. Malını nereden kazandığından. (Müslim)

Başka rivayetteki Hadîs’te, şunu ziyade etmiştir: “Ve malını nereye harcadığından sorulmadıkça ayrılmaz.”

Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet edilen Hadîs’te Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Ben Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den işittim, şöyle buyuruluyordu: “Kıyamet günü olunca Yüce Allâh kullarından birini getirerek (manevi) huzurunda durdurur ve o kula ilminden, amelinden sorduğu gibi mevkiinin ve mertebesinin yüceliğinden de sorar.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuştur: Allâhü Teâlâ Mü’min’i kıyamet gününde kendisine yaklaştırır. Hatta Allâh (c.c.) onun üzerine şefkat kanadını koyar yani onu keremi ile, lutfu ile örter de gizlice ona bütün günahlarını takrir ettirip söyletir. Şöyle ki, Allâhü Teâlâ kuluna: “Sen şu günde işlediğin şu günâhı biliyor musun?” diye sorar. Kul da: “Ey Rabbim biliyorum” diye ikrar eder. Kul da içinden kendisinin helâk olduğunu sanır. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allâh: “Ey kulum! Ben senin aleyhindeki bu günâhları dünyada iken halktan gizlemiştim. Bugün de onları senin için lehine olarak mağfiret ediyorum” buyurur. (Müslim)

(İmâm Şarani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret, s.172)

18Mar 2019

Cins ve miktarı aynı olan iki şey biri diğeriyle değiştirildiğinde bir taraf için kabul edilen malın fazlasına ribâ veya fâiz denir.

Fetâvâ-yı Zahirî’de yazıyor: Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) buyurdu ki: “Alışveriş’e ait fıkhî bilgileri bilmeyen, ister istemez faiz yer.”

Mişkât-ül Mesâbîhde, Gasîlül-Melâike Hanzala’nın oğlu Abdullah (r.a.)’in bildirdiği Hadîs-i Şerîf’te: “Bir kimsenin faizden yediği ve faiz olduğunu bildiği bir dirhem, otuz altı zinadan daha kötüdür.” buyuruldu.

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivayet eylediği Hadîs-i Şerîf’te: “Faizde yetmiş günâh vardır. En küçüğü, annesi ile zina etmiş gibidir” buyuruldu. Yine Ebû Hüreyre (r.a.)’in bildirdiği diğer bir Hadîs-i Şerîf’te de: “Mi’râc gecesi, bir takım insanları bana gösterdiler. Karınları ev gibi idi. İçleri yılan dolu olup, dışardan görünüyorlardı. “Ey Cebrail, bunlar kimlerdir” dedim. “Faiz yiyenlerdir” dedi.” buyuruldu. Bir başka Hadîs’te, Emîr-ül mü’minîn Alî’nin (k.v.) rivayeti ile, buyuruldu ki: “Peygamber efendimiz beş kişiye lânet eyledi. Faizi alana, faizi verene, iki şahidine ve yazan kâtibe.”

Allâhü Teâlâ faiz yiyenler hakkında, “Faiz yiyen kimseler, kendisini şeytan çarpmış olan hâsıl kalkarsa, mezarlarından öylece kalkarlar. Bu halde olmaları, “alışveriş aynen faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Halbuki Allâh alışverişi helâl ve faizi (ribâyı) haram kılmıştır. Bundan böyle, kim kendisine, Rabbinden bir öğüt gelip, faiz yemekten sakınırsa, daha önceki faiz ona bağışlanır ve bundan sonra onun işi (affedilişi) Allâh’a âittir. Kim de, haram olan bu faizi, helâl diye yemeye dönerse, işte onlar cehennemliktirler, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara s. 275) buyuruyor.

(Muhammed Rebhami, Riyâdün’-Nâsıhin, s.491)

17Mar 2019

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri Cenâb-ı Hakk’ın vaadine mazhar olmasına ve melekler ile kuvvetlendirilmesine rağmen sebepler dünyasının gereklerine uygun olarak askerlerini saf saf dizmiş, mücâhidlerini hazırlamış, onları nârâ atmaktan ve fazla söz söylemekten menetmişti.

Bu muharebe; dünya, evlâd ve her şeyden vazgeçilen ve büyük fedakârlıkların yapıldığı mahşerî bir gündü. Çünkü iki ordu birbirine yaklaştığı zaman karşı karşıya gelenlerin baba ile evlat ve kardeş ile kardeş oldukları görüldü. Bir tarafta Hakk, bir tarafta bâtıl; bir tarafta nûr, bir tarafta zulmet; bir tarafta muvahhidler, bir tarafta müşrikler duruyordu.

Fakat manzara geçmişte asla benzeri olmamış bir şekilde çok etkileyici idi. Bütün dünyadaki tek Tevhîd kitlesinin geleceği tehlikedeydi. İslâm Âlemi’nin hayatı Bedir cephesinde bulunan birkaç yüz fedâî muvahhidin (Allâh (c.c.)’un varlığına ve birliğine inananlar) hayatına bağlı görünüyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın henüz İslâmiyeti kabul etmeyen oğlu İslâm Ordusu’na karşı ilerlediği zaman babası, kılıcını çekmiş oğluna karşı yürümüştü. Oğlu ile vuruşmak üzere Resûlullah (s.a.v.)’den ruhsat istediyse de Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Yâ Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen benim görür gözüm, işitir kulağım gibisin.” buyurarak Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e ruhsat vermedi ve yanından ayırmadı.

Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın oğlu Abdurrahman (r.a.) daha sonradan Müslüman olma şerefine nâil olmuş ve süvârî fırka komutanlığı yaparak İslâm ordusunda büyük hizmetler görmüştür. İşte din kuvveti ve aşkı Hz. Ebû Bekir (r.a.)’i, böyle kahraman olan bir evlâda karşı yürümekten geri bırakmamıştı.

(Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.), Bedir Gazvesi, s.44-45)

16Mar 2019

“İç Oğlanları” Topkapı Sarayı’nın Enderun bölümünde çalışan gençlerin bürokrasideki yerlerini belli eden unvandı. Ayrıca Yeniçeri Ocağı’ndaki bir grup da “iç oğlanları” olarak anılmaktaydı; bir nevi askerî kademe idi. Yoksa, pek çoklarının zannettikleri gibi, padişahların sapık ilişkilerde bulundukları kimseler kesinlikle değillerdi. Livatâ, İslâm’da hem en büyük günâh, hem de yüz kızartıcı bir suçtur ve cezası çok ağırdır.

İslâmiyet’te ceza, kişinin mevkiine göre uygulanmazdı.

Zaman zaman bu “Oğlanlar”ın, bilhassa küçük ve eğitim durumundakilerinin yüzlerini peçe ile örtmelerine dair fıkhı hüküm de dile dolanmaktadır. İslâm hukuku her durum düşünülerek tedvin edilmiştir. İnsan, realist bir tarzda ele alınmış, devrin şartlarına göre önleyici hükümler getirilmiştir. Ne kadar yüksek ahlâklı insan olabilirse, o kadar da adiliklere müsait insanlar bulunabilir. İşte mayalarında adilikler taşıyan bu insanların nefislerine engel olmak için bir tedbir olarak, mütedeyyin fıkıh âlimleri bu şekilde kaideler vazetmişlerdir

Çarpıtılan diğer bir husus da “Harem Ağaları”dır. İddiaya göre padişahların hanımlarını bekleyemediği, zavallı zencileri alıp, erkeklik uzuvlarını yok ettirdikten sonra, onları hanımlarının başlarına diktikleri söylenmektedir.

İslâm’a göre rengi, ırkı, dili, dini ne olursa olsun, insan “Eşref-i mahlûk”tur; şahsiyetinin ve bütün uzuvlarının dokunulmazlığı vardır. Bu itibarla, hiçbir Osmanlı padişahı, bir tane zenciyi satın alıp, onu hadım ettirdikten sonra, hanımlarına bekçi yapmamıştır.

Mısır ve Habeşistan’da bazı kabileler, geçimlerini temin etmek maksadıyla, daha küçükken bazı çocuklarının erkeklik uzuvlarını körelterek, bütün dünyadaki saraylara satılmak üzere pazarlara gönderirlerdi. Saray’da kadınların yapamayacakları kadar ağır işler vardı, bazı işleri de kadınların yapmaları caiz görülmüyordu. İşte bu hizmetleri yapmaları için, bu kimseleri Osmanlı sarayı da satın alıyordu. Bunlar zannedildiği gibi de padişahın yatak odasına kadar giremezlerdi.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s.9-10)