Arşiv

05Ara 2019

Hz. Peygamber (s.a.v), köle ve cariyelerini bir müddet sonra âzâd ederdi ve onları kendi hizmetinde kalmak veya başka yere gitmek hususunda serbest bırakırdı.

Vefat ettikleri zaman âzâd edilmemiş hiçbir köle ve cariyesi yoktu. Önce validesinden kendisine kalan Ümmü Eymen (r.a.) adındaki Habeşli cariyeyi âzâd etmişti. Fakat Ümmü Eymen (r.a.) yine hizmetlerinde kaldı.

Sonra Hz. Hatîce (r.ânhâ), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e Zeyd bin Harise (r.a) adındaki köleyi hediye etti. Resûl-i Ekrem (s.a.v) onu da âzâd ederek, kendisine oğul yaptı ve “Cennetlik bir kadın almak isteyen, Ümmü Eymen ile evlensin” demiş oldukları için, Zeyd (r.a.), Ümmü Eymen (r.ânhâ) ile evlendi ve Usâme (r.a.) adında bir oğulları oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.) onu da kendi evlâdı gibi severdi. Baba ile oğul her ikisi Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in seçkin ashâbındandı. İkisi de sağlığında serasker olmuşlardı. Ümmü Eymen (r.ânhâ) da mübarek ve uğurlu bir kadındı. Uhud gazasında bulunarak, askerlere su yetiştirir ve yaralılara bakardı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) onu ziyaret ederlerdi.

Süheyb-i Rûmi (r.a.), Musul taraflarından olup, Rumlar oralarını yağma ettikleri zaman onu esir almışlar ve bedevilere satmışlardı. İbn-i Cecı’ân (r.a.) da onlardan alıp, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e göndermişti. İlk mûslüman olan seçkin ashâbdandı.

Selmân-ı Fârisî (r.a.), İran ahalisinden olup, bir aralık esir düşerek bir Yahudiye satılmış ve Resûlullah (s.a.v) onu esaretten kurtarmıştır. O da mümtaz sahabelerdendir.

Ebû Râji’ (r.a.), Hz. Abbâs (r.a.)’in kölesi olup, onu Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bağışlamıştı. Hz. Abbâs (r.a.)’in mûslüman olduğunu müjdeleyince, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) onu âzâd etti ve yine âzâdlılarından Selmâ (r.ânhâ) ile evlendirdi.

Bunlardan başka Resûlullah (s.a.v.)’in daha birtakım âzâd edilmiş köle ve cariyeleri vardı. Allâh (c.c.) hepsinden razı olsun.

(Ahmet Cevdet Paşa, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, s.325-326)

04Ara 2019

Allah (c.c.)’nun “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları İnsanlar arasında döndürür dururuz” (Âl-i İmran s. 140) Âyeti hükmünce takdir ettiği 700 yıllık ömrü, Din-i Mübin-i islam’ı yeryüzüne hakim kılmak için cihadla geçiren Muhteşem Osmanlı, dış güçler tarafından içerdeki bazı gafil ve hain kimselerin kullanılmasıyla, Cihan Harbi’ne sokulmuş ve millet ateşe atılıp küfrü eline ikram edilmiştir, içine düşülen bu durumdan memleketi kurtarmak isteyen o günkü Darü’l Fünun (bugünkü üniversite gençliği) 1916 yılının ortalarına doğru Türk Talebe Birliğini (TTB) kurmuşlar, ardından da birçoğu cephelere giderek Şehid olmuştur.    Savaş yıllarından sonra Milli Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde, başındaki idarecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerini ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete  sahip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeyi gayret etmiştir. Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Ömer Öztürk, Milli Türk Talebe Birliğini hakiki gayesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yönetmiş ve hakiki hedefine taşımıştır.    1971’e kadar sadece kamuoyuna yönelik ve belli mihrakların kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Türkiye’deki güdümlü kör dönüşü bir aktörü durumunda olanı MTTB, 1971 ‘de Ömer Öztürk’ü Genel Başkan olmasıyla, siyasi birçok kurumun MTTB’yi kendi çıkarları için kullanmak istemesine rağmen, hiçbir mihrakın kontrolü ve desteği olmaksızın Türkiye’nin en güvenilir teşkilatlarından biri olmuştur. Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve enstitüler kurmuştur. Ömer Öztürk’ün kazandırdığı bu ruh ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devam ettirmiştir. Türkiye’de “sol’un” temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği gibi: “Buna engel olmak için ise Türkiye’de bir ihtilal yapılmıştır.”      12 Eylül 1980’de memleket idaresine el koyan Askeri Yönetimi tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde gençliğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği bütün mevcudiyeti Fatih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.

(mttb.com.tr)

03Ara 2019

Beş vakit namazın her rek’atinde okuduğumuz Kur’ân-ı Ke rimin Fatihası, hamd’le başlar. Hamd, Allah Teâlâyı, lûtf-ü ihsan buyurduğu sonsuz ni’metlerine karşı ta’zim ile anmak, övmektir. Allah, kullarına hiç bir karşılık beklemeksizin ni’metlerini bol bol ihsan eder. Ni’metleri sayılamıyacak kadar çoktur. Her faydalan dığımız nimet O’nundur, O’nun eseridir. Mademki öyledir, hamd ve şükür, ibâdet ve kulluk da O’na bizi yaratan, besleyen ve ko ruyan Rabbimize olur; başkasına olmaz.

Hamdetmek, ta’zîm ile Cenâb-ı Hakk’ı anmak tâatin en üstü nüdür. Bir ni’mete karşılık, «Elhamdülillah» diyen bir kul, kaza nacağı bol sevâbla, ebedî hayra nail olur.

Ezkâr-ı Nevevîde rivayet edildiğine göre: Âdem Aleyhisselâm demiş ki: «Yâ Rabbi! in’am ettiğin ni’metlerine karşılık bana Öyle bir şey öğret ki, bütün hamd ve tesbihleri kendisinde toplamış olsun.»

Bunun üzerine, sabah, akşam üçer kere: «Elhamdülillâhi rabbil’â-lemiyn, hamden yüvâfî ni’amehû ve yükâfi meziydeh» (Allah’a, ni’metlerme yetecek, fazlasını hak edecek şekilde hamd ederim), de, buyurulmuştur.

Şu kadar var ki, yerinde hamdetmesini de bilmek lâzımdır. Ve yalnız dünya ni’metleri, maddi ni’metler için değil, asıl dîn ni’metleri,  manevî  ni’metler  için  hamdetmelidir.

Evliyadan Sırrı Sakatı bir gün:

«Ben, bir kere hamdettiğim, elhamdülillah dediğim için otuz yıldan beri istiğfar ediyorum»  demiş.

«Niçin?»  diye sormuşlar. Anlatmış:

«Bağdad’ta yangın olmuş ve birçok dükkân yanmıştı. Bu sı rada yalnız benim dükkânımın yanmadığını haber verdiler. Ben de hamdettim. Hamdetmenin ma’nâsı sevinmekti. Âlemin dük kânları yandığı hâlde benimkinin yanmaması yüzünden hoşnud olmaktı. Halbuki dindaşlığın ve mürüvvetin hakkı sevinmemekti. Bu yüzden otuz yıldır, o günün hamdinden dolayı, tevbe ve istiğfar ile meşgulüm.»

(Ayıntâbi Mehmet Efendi, Tibyân Tefsîri, c. 1 s. 17-18)

02Ara 2019

İlâhî kitapların üçüncüsü olan İncil, İsa (a.s.)’a indirilmiştir.

Fakat bugün Hıristiyanların elinde bulunan ve Ahd-i Cedid (Yeni Ahid) denilen kitaplar Hz. İsa (a.s.)’a Allâhü Teâlâ tarafından gönderilen İncil değildir. Incil’in bozulup değiştirilmesi ve birbirine uymayan çok sayıda İncillerin ortaya çıkmasının sebebi, o devirdeki baskı, zulüm ve Hıristiyan mezhepleri arasındaki ihtilaflardır. İlk yıllarda Hz. İsa (a.s.)’ın tebliğ ettiği dine karşı yapılan baskı gizlenmeyi gerekli kılmış, bu gizlilik de bu hak dinin inancına dışarıdan birçok fikrin girmesine sebep olmuştur. Hatta öyle ki, görüşü birbirinden ayrı olan birçok cemaat diğerine düşman olmuştur.

Zamanımızda, Hıristiyanların elinde birbirini tutmayan Luka, Matta, Yuhanna ve Markos isimli şahıslar tarafından yazılan ve bu isimlerle anılan 4 ayrı İncil vardır. Bunların dışında daha pek çok İnciller meydana çıkmışsa da Hz. İsa (a.s.)’dan asırlar sonra Mîlâdî 325 yılında İznik’te toplanan meclis tarafından, 360 incil arasından sadece bu ismi geçen dört İncil kabul edilmiş diğerleri yakılmıştır.

“İmanın tadını Rab olarak Allâh (c.c.)’u, din olarak İslamı, peygamber olarak Peygamber (s.a.v)’i seçip razı olan duyar.” (Müslim, Tirmizi)

Sadece Allâh(c.c.)’ın varlığını kabul etmek, îman etmiş olmak için kâfi değildir. Buna şu hâdise delildir: Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Hz. Abbas (r.a), Mekke’nin Fethi günü Ebû Süfyan’ı Peygamberimiz’in huzuruna çıkardı.

Peygamberimiz (s.a.v.), “Yâ Ebâ Süfyan! Henüz lâ ilâhe illallah diyeceğin vakit gelmedi mi?” diye sordu.

Ebû Süfyan biraz düşündükten sonra, Lâ ilâhe illlah dedi. Fakat Peygamberimiz bunu kâfi görmeyip ilâve olarak, “Ya “Muhammedün Resûlüllah” diyeceğin vakit daha gelmedi mi?” buyurdu. Bunu da söylemesi üzerinde durdu, sonra Ebû Süfyan, Muhammedün Resûlüllahdiyerek imana geldi ve İslâmla şereflendi. Peygamberimiz (s.a.v) de onun başka bir şey söylemesini istemedi.

(Muhammed Alaaddin b. İbni Abidin, Hediyye-tül Abiyye , s.900)

01Ara 2019

Mânevî sahada rehber olan Peygamberler, maddî sahada da insanlara öncülük etmiş ve onları, ulaşabilecekleri son merhalelere doğru yönlendirmişlerdir. İğneyi ilk bulan ve onunla elbise diken Hz. İdris (a.s.), saati ilk bulan ve onunla zamanı ölçen Hz.Yusuf (a.s.), ağaca şekil veren ve onunla dev dalgaları aşan Hz. Nuh (a.s.), demiri işleyerek şekillendiren Hz. Davut (a.s.), asâsıyla yerden su çıkaran Hz. Musa (a.s.), elbisesini ateş yakmayan Hz. İbrahim (a.s.), hastaların şifasına vesile olan ve ölüleri dirilten Hz. İsa (a.s.) ve nihayet geri döndüğünde yatağı dahi soğumayacak kadar kısa bir zamanda, zaman ve mekân mefhumlarını alt üst ederek Mirac’a çıkan Efendimiz (s.a.v.)’e kadar bütün Peygamberler (a.s.e.) insanlar için maddî terakkinin uç noktalarını gösterdiler. Bu mucizelerin diliyle “Ey insanoğlu, sen de çalış ve Allâh (c.c.)’a itaat et ki, sana da ihsân edilsin” mesajını verdiler. Hz. Süleyman (a.s.) ise, günümüzde hâlâ üzerinde uğraşılan bir konunun uç noktalarını gösteren bir mucizesinde, eşyanın aynen naklini sağlamış ve Saba Melikesi Belkıs’ın tahtını bir anda yanına celbetmiştir. Neml Sûresi’nin 36-42. âyetlerinde gayet tafsilatlı olarak anlatılan bu mucize sonucunda, Belkıs’ın yakut ve zümrütlerle işlenmiş altın tahtı, bir anda Hz. Süleyman (a.s.)’ın yanında belirmiş, tahtın etrafındaki kişilerin sesleri ve görüntüleri de, aynen müşahede edilmiştir.

Bu âyetler, cisimlerin uzak mesafelerden aynen veya sureten (görüntü olarak) nakledilebileceğini, seslerin (telsiz, telefon ve radyo ile) aynen aktarılabileceğini açıkça göstermektedir. Nitekim bu işaretin ilk bölümü gerçekleşmiş ve cisimlerin görüntüleri; televizyon cihazlarıyla, dünyanın bir ucundan diğerine nakledilir hâle gelmiştir.

Cisimlerin aynen nakledilebilmesi konusunda yapılan çalışmalar, bugün olanca hızıyla sürdürülmekte ve teorik olarak da bunun,mümkün olabileceği kabul edilmektedir.

(Gerçeğe Doğru Dergisi, c.1, s.3-4)

30Kas 2019

Peygamberimiz (s.a.v.)’in torunları şöyledir:

1. Alî (r.a.) 2. Ümâme (r.anhâ) 3. Abdullah (r.a.) 4. Hasan (r.a.) 5. Hüseyin (r.a.) 6. Muhsin (r.a.) 7. Ümmü Gülsüm

(r.anhâ) 8. Zeyneb (r.anhâ) 9. Rukiyye (r.anhâ) Kız Torunları

Ümâme(r.a.):

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Zeyneb (r.anhâ)’nın kızı Ümâme (r.anhâ) Hazretlerini çok severdi.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, namaz kılarken Ümâme (r.anhâ) Hazretleri gelir, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin mübârek omuzlarına binerdi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Ümâme (r.anhâ) Hazretlerini hep omuzlarında taşırdı. Peygamberimiz (s.a.v.), namaza başlarken Ümâme (r.anhâ) Hazretlerini mübârek başlarına alırdı. Rükû ve secdeye gideceği zaman onu başından yere indirirdi. Kıyâma kalktığı zaman yine onu başına koyardı.

Hz. Fâtıma (r.anhâ):

Vefat edeceği zaman, Hz. Alî (r.a.)’e, Hz. Ümâme (r.anhâ) ile evlenmesini vasiyet etti. O da evlendi. Hz. Ali (r.a.) vefat edeceği zaman Müğira bin Nevfel bin Hars bin Abdulmuttalib hazretlerine, Ümâme (r.anhâ) ile evlenmesini vasiyet etti. Ümâme (r.anhâ) hazretlerinin evladının olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor.

Rukiyye (r.anhâ):

Hz. Fâtıma (r.anhâ) ile Hz. Alî (r.a.)’in kızlarıdır. Daha küçük yaşta iken irtihâl etti.

Ümmü Gülsüm (r.anhâ):

Hz. Fâtıma (r.anhâ) ile Hz. Alî (r.a.)’in kızlarıdır. Ümmü Gülsüm (r.anhâ), Hz. Ömer (r.a.) ile evlendi. Bu evlilikten Rukiyye ve Zeyd adında iki çocuğu oldu. Bir rivâyete göre Rukiyye ile Zeyd küçük yaşta irtihâl ettiler.

Zeyneb (r.anhâ): Hz. Fâtıma (r.anhâ) ile Hz. Alî (r.a.)’in kızlarıdır. Hz. Zeyneb (r.anhâ)’nın çocuklarına “Zeynebî” denilirdi. Hz. Zeyneb (r.anhâ)’nın soyunun devam edip etmediği kesin olarak bilinmemektedir.

(Ömer Faruk Hilmi, Ehli Beyt’in Fazîleti, 136.s., Misvâk Neşriyat)

29Kas 2019

“Devletin idaresinde tek kişi hayat boyu söz sahibidir. Bu bakımdan mutlakiyete benzer. Bu tek kişi, iradesi dışında konulmuş hukukî esaslarla bağlıdır. Bu bakımdan da meşrutiyete benzer. Ancak hükümdarın uyması gereken prensipleri koyanlar halk ve aristokratlar değildir. Şûrâ prensibine verilen ehemmiyet bakımından da cumhuriyete benzer. Ancak halkın tamamının idareye iştiraki mevzubahis değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve halifeleri icraatlarında halkın tamamının reylerini (oylarını) almış ve çoğunluğun fikrine göre hareket etmiş değildir. İslâm hukukunda, başta kimin olduğu ve devletin nasıl idare edildiği değil; adaletin tatbiki mühimdir. Ekseriyetin görüşüne değil, hukukun ne dediğine bakılır. Devletin monarşi veya cumhuriyet olmasının bir önemi yoktur. Bununla beraber, İslâm devletinin meşrutî monarşiyi andırdığı söylenebilir.

İslâm devletiyle laikliğin bağdaşmaması gayet tabiîdir. İslam devletinde hükûmetler ve hukuk sistemi, meşruluğunu dinî esaslardan alır. İslâm dini, insanların inanç ve ibadetlerinden başka, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alışveriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek durumundadır. Bunlara imkân tanımamak, dinî vecibelerin ifasına engel teşkil eder. Mamafih laiklik, demokrasi ile din ve vicdan hürriyetinin ön şartı değildir. Nitekim günümüzde laik olmadığı halde demokratik ve insan haklarına saygılı devletler bulunduğu gibi, laik, ama otoriter ve insan haklarının askıya alındığı devletler de çoktur. Şer’i hukuk, Müslümanlığı üstün tutan dini karakterine rağmen, Müslüman olmayanların din ve vicdan hürriyetlerini tam olarak teminat altına almış; hatta onlara kısmî bir hukukî ve adlî muhtariyet tanımıştır.”

(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, s.319-320)

28Kas 2019

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

“İki göze cehennem ateşi dokunmaz; Allâh’ın büyüklüğü düşünülerek ağlayan göz; Allâh yolunda ge-celeri uyanık kalan göz.” (Tirmizî)

Enes İbn-i Malik (r.a.)’den rivayetle Resûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Dökülen yaşlar sebebiyle ağaran ve zayıflayan bir gözü yakmasını Allâh cehenneme haram kılar. Cehennem Allâh için yaş döken gözleri asla yakmaz. Allâh için dökülen gözyaşlarının aktığı yüzler zillet ve sıkıntı yüzü görmez Her iyi amelin mutlaka bir sevâbı, bir karşılığı vardır Allâh için dökülen gözyaşlarının karşılığı ise cehennem alevini söndürmeleridir. Eğer bir

milletin içinde, sırf Allâh (c.c.) için ve Allâh (c.c.) korkusundan gözyaşı döken bir tek kişi bulunursa Allâh bu bir kulun gözyaşları yüzü suyu hürmetine, o milletin bütün fertlerine merhamet eder.” (Tenbihü’l-Gafilin)

Hakk yolcularının Cenâb-ı Allâh’a yaklaşabilmeleri için yegâne sığınak gözyaşıdır. Çünkü gözyaşı; hasret çekme ifâdesi ve gözün niyazıdır. Gözyaşı, nedamet mânâsını taşır. Allâh’a bir nevi tevbedir. Gözyaşı, aşkın derûnî hislerini coşturan kelimesiz ve sedasız lisanıdır. Gözyaşı, arifin kalbinin tercümanıdır. Gözyaşı, mağfiret için Allâh’ın kullarından istediği istirhamıdır. Gözyaşı, Hakk’ın rahmetini tahrik ve merhametini celbeder. Gözyaşı, günahkârın sıdk ve ihlâs ile Rabblerine eyledikleri ubudiyet incisinin tâneleridır. Gözyaşı, Allâh için öyle bir mutluluk sermayesidir ki rahmet, merhamet ve mağfiret habbelerini içinde taşıyan seyyidü’l-istiğfar ve tevbe-i nasuhtur. Gözyaşı; günâhların gufranıdır (affedilmesidir). Gözyaşı, âsînin kurtuluş ipidir.

(Mahmud Sami Ramazaoğlu(k.s.), Musahabe 6,  s.193-194)

27Kas 2019

Şükrün evveli, bütün nimetlerin eşi ve benzeri olmayan, bu nimetlerde herhangi bir yardımcı ve ortağı bulunmayan Yüce Mevlâ’dan geldiğini bilmektir. Çünkü Allâhü Teâlâ zatına hiçbir ortak ve yardımcı olmadığını bildirmiştir. O (c.c) her şeyde ilktir ve tektir. Onunla beraber hiçbir kimse mevcut değildir.

Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerime’de şöyle buyurmuştur: “Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklığı yoktur. Ve Allâh’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.” (Sebe s. 22)

Başka bir ayette ise şöyle buyurulmuştur: “Eğer Allâh seni bir zarara uğratırsa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse (buna da mani olacak yoktur). Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir.” (En’am s. 17)

Görülüyor ki, (bu nimetlerin bize ulaşması için vasıta yapılan ve) kabul etmek zorunda olduğumuz bütün sebep ve şartlar ancak Allâh’ın hükmüdür.

Bu durumda, nimette onu vereni müşahede etmek ve bir ihsân anında onu asıl vereni bilmek, kalbin şükrüdür. Çünkü şükür ehline göre şükür, kalbin nimeti vereni tanımasıdır.

Kalbin sıfatı ve nimet vereni tanıması, dilin sözle ifade edip geçmesi gibi değildir. Resûlullah (s.a.v.) şükürle yetinmeyi, onu ahirette bir sermaye edinmeyi ve dünya malıyla kanaat yerine şükrü tercih etmeyi emretmiştir.

Davud (a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Benim sana şükretmem sana yeni bir şükrü gerektiren diğer bir nimettir. Bu durumda tam olarak sana şükürden aciz kalırım.” dediğinde, Allâhü Teâlâ ona: “Bunu dilediğin zaman bana şükretmiş olursun.” diye vahyetmiştir.

(Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, c.2, s.278-280)

26Kas 2019

“Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. “Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır.” (Lokman s. 14)

Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allâh (c.c.)’un yaratmış olduğu benzersiz bir karışımdır. Anne sütündeki besin maddelerinin dengesi en ideal ölçülerdedir ve bebeğin henüz olgunlaşmamış vücut sistemleri için en uygun formdadır. İçeriğindeki besin değerlerinin bebek için ideal ölçülerde olması nedeniyle “mucize karışım” olarak adlandırılabilecek anne sütü, bebeğin beyin hücrelerinin büyümesini sağlayan ve sinir sistemi gelişimini hızlandıran besinler açısından da oldukça zengindir. Günümüzün en son teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.

Araştırmalar sonucunda, anne sütü ile emzirilen bebeklerin özellikle solunum ve sindirim yolu enfeksiyonlarından korundukları ortaya çıkmıştır. Çünkü anne sütündeki antikorlar enfeksiyona karşı doğrudan koruma sağlarlar. Ayrıca anne sütünde, bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık sistemini düzenleyen ve iyi çalışmasını sağlayan faktörler de tespit edilmiştir. Anne sütü, bebeğin en kolay sindirebileceği besindir. Çok zengin gıda içeriği olmasına karşın, bebeklerin hassas sistemlerine uygun olarak sindirimi kolaydır.

Anne sütü ile ilgili başka mucizevi bir özellikse, bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allâh (c.c.) bizlere Kuran’da “Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler…” (Bakara s. 233) ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir. Her canlının ihtiyacını bilen ve onları rızıklandıran Yüce Allâh, anne sütünü annenin bedeninde, bebek için yaratmaktadır.

(European Journal of Clinical Nutrition, 1997, c.51, s.520-526)