Akaid

16May 2019

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in, şöyle buyurdukları, rivâyet edilmiştir:

“Çok sürmez, karnı tok, koltuğuna kurulmuş bir adama, Hadîslerim’den bir Hadîs söylenirde, o, “Bizim aramızda Yüce Allâh’ın Kitâbı var. Size Kitâbullâh yeter. O’ndan helâl bulduğunuz şeyi, helâl olarak kabul ediniz; O’nda harâm bulduğunuz şeyi de, harâm olarak kabul ediniz. Biz de O’ndan helâl bulduğumuz şeyi helâl sayarız; harâm bulduğumuz şeyi harâm sayarız.” der.

Sakın! Herhangi biriniz, koltuğuna kurulmuş olduğu hâlde kendisine erişen Hadîslerim’den bir şey yapılmasını emr veyâ ondan nehyettiğim bir emrim hakkında, “Ben bunu bilmiyorum, tanımıyorum; biz bunu bilmiyoruz, biz ancak Kitâbullâh’ta bulduğumuz şeye uyarız; biz bunu Kitâbullâh’ta bulamadık, işte Kitâbullâh yok onda bu. Biz Kitâbullâh’ta bulduğumuza göre amel ederiz; aksi takdirde hayır!” der tutumda bulmayayım!”

İyi biliniz ki Resûlullâh’ın harâm kıldığı şey, Allâh’ın harâm kıldığı şey gibidir. Ben ne helâlı, harâm; ne de harâmı helâl kılarım.

Sizden koltuğuna oturmuş biriniz, Allâh’ın, Kur’ândakiler’den başka bir şeyi harâm kılmadığını mı sanıyor.

Şunu iyi biliniz ki vallâhi ben de hem öğüt verdim, hem de bazı şeyleri emr ve bazı şeylerden de nehyettim ki benim emr ve nehyettiğim şeyler, belki Kur’an’daki kadardır, ya da daha çoktur.

Şübhe yok ki Yüce Allâh, ehl-i Kitâb’ın evlerine izinsiz olarak girmenizi, kadınlarını dövmenizi, üzerlerine salınan vergiyi ödedikleri hâlde, meyvalarını yemenizi size helâl kılmamıştır!”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nin, Vedâ’ Haccı’nda yüz binden fazla Müslümân’a (Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’e) hitâben îrâd buyurdukları hutbelerinde, şöyle buyurmuşlardır:

“Ben size öyle bir şey bıraktım ki ona sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman delâlete düşmez, doğru yoldan sapmazsınız: O, Allâh’ın Kitâb’ı ve Resûlü’nün Sünneti’dir.”

(Mustafa Âsım Köksal (Rh.A.)

İslâm’da İki Ana Kaynak Kitâb ve Sünnet, S. 226-228)

16May 2019

Ebû Bekir bin Ayyaş (r.a.) der ki:

“Eğer bana Ebû Bekir, Ömer ve Alî (r.a.), bir iş için gelseler, Resûlullâh (s.a.v.)’e yakınlığından do­layı önce Alî (r.a.)’in işini yaparım, yüksek bir yerden düşüp parçalanmak, onların işini, Alî (r.a.)’in işinden önce görmekten daha hoş gelir bana.”

Ashâb-ı kiram (r.a.e.) hazerâtının haklarını bil­mek, onlara uymak, onları medh ü sena etmek, on­lar için istiğfar etmek, aralarında vuku’ bulan hâdi­selerden dolayı sükût etmek, onlara buğzedene buğzetmek, onlara hiçbir şekilde ta’n eylememek, râfizîlerin, her türlü bid’at ehlinin onlarla ilgili sözle­rinden şiddetle kaçınmak, onları dâima ta’zîmle an­mak onların iyiliklerini, faziletlerini, üstünlüklerini, onların hidâyet yıldızları olduklarını ve yollarının sı-rât-ı müstakîm olduğunu dile getirmek aynen Resû­lullâh (s.a.v.) Efendimize ta’zîm, ihsan ve ikramda bulunmak gibidir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) Efendi­miz:

“Ashabım anıldığı zaman (onlara ta’n etmekten, onlara yakışmayan hususları onlara atfetmekten) sakınınız.” diye buyurmuşlardır. (Taberâni, Mu’cem; Suyûti, Menâhil)

Yine Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Onlardan han­gisine uyarsanız, hidâyete ulaşırsınız.” Ve yine

“Ashabımın örneği yemeğe katılan tuz gibidir. Yemek, yenecek hâle ancak tuz ile gelir.” diye buyur­muşlardır.

(Kadı Ebû’l-Fadl lyâz (r.h.), ŞHâ’-l Şerif Tercümesi, 435-438. s.)

16May 2019

Şefaat azâbın def’i, bir de derecelerin yükselmesi içindir. Hayırlılar, ulema, evliya ve salihler şefaat edeceklerdir. Ehl-i Sünnetin icmaı üzere böyledir.

Camiu’s-Sağir’de zikredilen hadîsde şöyle geçmektedir: “Kıyâmet gününde üç kimse şefaat eder: Nebîler, âlimler ve şehidler.”

Münâvî dedi ki: Ulema vakitlerinin en kıymetlilerini, insanlara ihsan için, ilimde ifna ettikleri zamân, Allâh te‘âlâ onlara ihsan makamının velayetine muvafık bir mükâfat olsun diye, şefaat ile ikram eder. Bundan ilmin, Allâh (c.c.) yolunda katl olunmaktan efdâl olduğu istidlal olundu.

Yine Camiu’s-Sağir’de geçen şu hadîs de zikre değer: “Kıyâmet gününde şehid, ehl-i beytinden yetmiş kişiye şefaat eder.”

Amma Allâh te‘âlânın:

“Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabûl edilmeyeceği günden korkun.” (Bakara s. 48) Ve: “Zalimlerin ne dostu, ne de sözü dinlenecek şefaatçisi olur.” (Mü’min s. 18) kavillerine gelince:

Şununla cevâb verildi ki; şahıslara, zamânlar ve hallere umumiyeti üzerine delâletinin teslim olunmasından sonra delillerin arasını cem etmek için, onun kâfirlere mahsus kılınması vacib olur. Fakat onun üzerine şu sual gelir ki: Şefaati isbat eden deliller vardır.

“Senin günâhın için, mü’min erkekler ve mü’min kadınların günâhları için istiğfar et.” (Muhammed s. 19)

“Onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermeyecektir.” (Tâhâ s. 109) âyetleri ile:

Peygamber (s.a.v.)’in: “Benim şefaatim ümmetimin ehl-i kebâiri içindir” hadîsinde olduğu gibi.

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, 487-488.s.)

16May 2019

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmekte sadık olan kimse, Resûlullâh (s.a.v.)’i sevdiğini kendinde gösterendir. Bunun birinci alâmet ve işareti; Resûlullâh (s.a.v.)’e uymak, O (s.a.v.)’in sünnetini işlemek, söz ve fiillerine tabi olmak, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, güçlük içinde olsun, kolaylık halinde olsun, kızmış halinde olsun, kızmamış halinde olsun O (s.a.v.)’in edepleriyle edeplenmektir. Bunun şahidi ise Allâh te’âlânın şu sözüdür:

Habîbim de ki: “-Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allâh çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. (Âl-i İmran s. 31)

İkinci delil ve şahidi; Resûlullâh (s.a.v.)’in emirlerini ve (yapılması için) teşvik ettiği hususları kendi nefsinin hevâsına ve şehevî isteklerine uymasına tercih etmesidir.

Üçüncü şahidi ise; Allâh’ın rızasını, kulların kızmasına tercih etmektir.

Peygamber (s.a.v.)’i sevmenin alâmetlerinden dördüncüsü; O (s.a.v.)’i çok hatırlamaktır. Çünkü kim bir şeyi severse onu çok anar.

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmenin alâmetlerinden beşincisi; O (s.a.v.)’e ulaşmağı, kavuşmağı çok arzulamaktır. “Çünkü her seven sevdiğine kavuşmağı ister.”

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmenin altıncı alâmeti; O (s.a.v.)’i çok anmakla beraber, O (s.a.v.)’e çok ta’zim ve hürmet etmek, O (s.a.v.)’i zikrederken, huşu, hudu içinde bulunmak, O (s.a.v.)’in ismini işittiğinde içi sızlamaktır.

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmenin alâmetlerinden yedincisi; Resûlullâh (s.a.v.)’in sevdiği kimseyi, ehl-i beytinden olan kimseleri, ensar ve muhacirlerden O (s.a.v.)’in ashabını sevenleri sevmek ve onlara düşmanlık yapanlara düşman olmak, onlara buğz edenlere buğzetmekdir.

Bir kimseyi seven, onun sevdiğini de sever. Peygamberimiz (s.a.v.)’in bütün sevdiklerini sevmek, sevmediklerini de sevmemek şarttır. Hatta mubah olan ve canın çektiği hususlarda da böyle olmalıdır.

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 406.s.)

16May 2019

“Hem evlerinizde oturun ve evvelki cahiliyyet (zamanında süslenerek, açılıp saçılarak sokağa çıkan kadınların) çıkışı gibi çıkmayın. Namazı gereği gibi kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i beyt! (Peygamber ailesi) Allâh sizden sırf günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb s. 33)

“Peygamber, mü’minlere (her hususta) nefislerinden evlâdır. Peygamberin zevceleri, mü’minlerin anneleri hükmündedir…” (Ahzâb s. 6)

Zeyd bin Erkâm (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlullâh (s.a.v.) üç kerre: “Allâh için Ehl-i beytime (ihsan etmenizi, onları hoş tutmanızı) istiyorum,” buyurdu,

Biz; Zeyd bin Erkâm’a Resûlullâh (s.a.v.)’in Ehl-i beytinin kimler olduğunu sorunca şöyle cevap verdi: “Ali’nin ailesi, Cafer’in ailesi, Akil’in ve Abbas’ın aileleri.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor: “Ben size öyle büyük bir şey bırakıyorum ki, eğer siz ona sımsıkı yapışırsanız, asla sapıtmazsınız; Allâh’ın Kitabı ve Ehl-i Beytim. Düşünün, onlar hakkında bakalım bana nasıl uyacaksınız.” (Müslim)

Kur’an-ı kerime uymak, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmak ile olur. Resûlullâh (s.a.v.)’in Ehl-i beytine uymak ise, onları sevmek ile olur.

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor:  “Muhammed (s.a.v.)’in hanedanını bilmek, cehennemden kurtulmaktır. Muhammed (s.a.v.)’in hanedanını sevmek, Sırat köprüsünden kolay geçmeğe vesiledir. Muhammed’in (s.a.v.) hanedanına yardım etmek ise azaptan emin olmaktır.”

Ömer bin Ebî Seleme der ki: “…Ey Ehl-i beyt (Peygamber âilesi)! Allâh, sizden sırf günahı gidermek ve sizi temiz yapmak istiyor.” (Ahzâb s. 33) Ayet-i celîlesi nâzil olduğu vakit Resûlullâh (s.a.v.), Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı. Onlara ince bir bez örterek şöyle buyurdu: “Ey Allâhım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir. Bunların günahlarını gider, bunları temizle.” (Tirmizî)

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 432.s.)

16May 2019

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Ashabım hakkında Allâh’tan korkunuz. Benden sonra onları lanete hedef tutmayın. Kim onları severse, bana olan sevgisiyle onları sevmiştir. Kim onlara buğz ederse, bana olan buğzundan onlara buğz etmiştir. Onlara eza, cefa verirse, bana vermiştir. Kim bana eza cefa verirse, Allâh’a itaat etmemiştir, kim Allâh’a itaat etmezse, Allâh’ın onu dünyada ve ahirette cezalandırması yakın olmuştur.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyor: “Benim ashabıma sövmeyiniz. Kim onlara söverse, Allâh’ın meleklerin ve bütün insanların la’neti onun üzerine olsun. Allâh onun tevbesini, ibadetini kabul etmez.”

Yine Peygamber (s.a.v.) buyuruyor: “Benim ashabıma sövmeyin. Çünkü ahir zamanda öyle kavimler gelir ki, onlar, ashabıma söverler. Onların cenaze namazlarını kılmayın. Onların arkasında namaz kılmayın. Onlarla kız alıp vermeyin. Onların meclisinde oturmayın. Hastalanırlarsa, onları ziyaret etmeyin.”

“Kim benim ashabıma söverse onu dövünüz.”

Peygamber (s.a.v.) ashaba söven ve eza edenlerin kendisine eza ettiklerini bildirmiştir. Peygamber (s.a.v.)’e eza etmek ise haramdır. Çünkü Peygamber (s.a.v.): “Ashabıma eza etmekle bana eza etmeyin, onlara eza eden sanki bana eza etmiş gibi olur.” buyurmuştur.

Fâtımâ (r.anhâ) için de; “O benden bir parçadır. Kim ona eza ederse, bana eza etmiş olur.” buyurmuştur.

İmâm-ı Malik diyor ki: Kim peygambere söverse öldürülür. Kim peygamberin ashabına söverse dövülerek terbiye edilir. Yine İmam Malik şöyle buyurur: Peygamber (s.a.v.)’in sahabelerinden birine, (meselâ) Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Muaviye, Amr bin As (r.a.e.)’e söverse, eğer, onlar sapıklık ve küfür içinde idiler derse, öldürülür. Eğer onlara bunların dışında, insanlar arasında olan sövüşme gibi söverse o zaman şiddetli tenkil edilirler.

(Kadı ‘Iyâz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 727.s.)

16May 2019

Esbağ diyor ki: Peygamber (s.a.v.)’e söven, sövmesini gizlesin veya açığa vursun, her hali ile öldürülür. Kendisine tevbe etmesi teklif edilmez. Çünkü onun tevbesi(nin gerçek mahiyeti) bilinmez.

Abdullâh bin Abdülhakim de diyor ki: Müslüman veya kâfir olandan kim Peygamber (s.a.v.)’e söverse o kimse öldürülür. Tevbesi kabul olunmaz. Tâberî (r.h.) aynısını, Eşhep (bin Abdülaziz)’den, o da Malik (r.a.)’den rivayet etmiştir. İbn-i Vehb, İmam Malik (r.h.)’dan rivayet etmiştir ki, kim gerçekten Peygamber (s.a.v.)’in gömleği, bir rivayette ise gömleğinin düğmesi kirlidir der de, bundan Peygamber (s.a.v.)’i ayıplamayı, O (s.a.v.)’in noksanlığını kasd ederse, öldürülür.

Bazı bilginlerimiz diyorlar ki: Peygamberlerden bir Peygambere, helak olması veya azap görmesiyle beddua eden, veyahud Peygamber hakkında çirkin olan bir şeyle beddua ederse, o kimse kendisine tevbe etmesi teklif edilmeden öldürülür. Ebu’l-Hasan, Peygamber (s.a.v.)’e “deveci” “Ebû Talib’in yetimi” derse, o kimsenin öldürülmesine fetva verdi. Çünkü onun bu sözü ile Peygamber (s.a.v.)’e hakaret ettiği aşikârdır.

Ebû Muhammed bin Ebî Zeyd, bir adamın öldürülmesiyle fetva verdi ki, O adam Peygamberimizin (s.a.v.) sıfatlarını müzakere ederlerken bir topluluğu işitti. O anda onların yanından, çirkin yüzlü ve sakallı bir adam geçti. O (öldürülmesi için fetva verilen adam), Siz O’nun sıfatını öğrenmek mi istiyorsunuz? Onun sıfatı yaradılışı ve sakalı gibidir dedi. İbn-i Ebî Zeyd bu adamın tevbesi de kabul olunmaz dedi. Allâh ona la’net etsin, muhakkak yalan söyledi. Çünkü tam îman sahibi olan kimsenin kalbinden böyle söz çıkmaz.

Suhnun’un arkadaşı Ahmed bin Ebî Süleyman der ki: Kim Peygamber (s.a.v.) siyahtır derse, öldürülür. (Çünkü Peygamber (s.a.v.) siyah değildi.)

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 642.s.)

16May 2019

İmâm-ı Kastallânî, “Mevâhib-i Ledünniye” kitâbında demiştir ki: Efendimiz (s.a.v.)’in şerefli kabrini ziyâret, yakınlıkların en ileride olanı, tâatlerin en fazla ümîd vereni ve yüksek dere- celere ulaşmanın yoludur. Kim bunun dışında bir inanç taşırsa, İslâm bağını boynundan çıkarmış; Allâh’a, Resûlü (s.a.v.)’e ve yüksek âlimler topluluğuna muhâlefette bulunmuş olur. Kadı lyâz ise şöyle demiştir: Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in kabrini ziyâret, Müslümanların sünnetlerinden olup üzerinde icmâ vardır.

Takıyyüddîn  ibn  Teymiyye,  Muhammed  (s.a.v.)’i  ziyâret için yolculuk yapmayı yasaklayan şen’î konuşmasında diyor ki: “Bu ziyâret, yakınlık değil, bil‘akis tam zıddıdır.” Eğer sen, Kastallânî ile İbni Teymiyye’nin sözlerini karşı-laştıracak olursan, bâtıl ile hakkın arasındaki farkın büyük kısmı meydana çıkar. Bu husûsta delile muhtaç olmazsın. Bunu idrâk için sana lâzım olan, şeytanın dostlarının kalblerine üflediği evham hastalıklarından zevkin selâmet bulmasıdır. Varlığın efendisi, şefaatin ve makâm-ı Mahmûd’un ve Kevser havuzunun sâhibi bulunan Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizi ziyâret ve ondan meded dilemek sebebiyle mi, bu ziyâreti yapanları  “müşrikler”  diye  isimlendiriyor?  Bu,  dînde  gösterilen tehevvürün en çirkini ve Müslümanlar üzerine yapılan saldırmanın en şiddetlisi, Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.)’e, diğer peygamberlere  ve  Allâh’ın  sâlih  kullarına  karşı  gösterilen cür’etkârlığın en aşırısı değil midir? Ey bu hareketler ile şu Resûl-i Zîşân (s.a.v.)’e uyduğunu zanneden  kimse,  iyi  dinle:  O  Resûl  (s.a.v.),  muvahhidlerin Efendisi  ve  müşriklerin  en  büyük  düşmanıdır.  Böyle  olduğu hâlde  O,  kâfirlere  bile  bu  aşırı  sözlerle  hitâb    etmemiştir. Bilakis güzel huy ve Allâh’ın ona ilhâm ettiği edeb ile konuş-muştur. Bu husûsta Hakk Te‘âlâ buyurmaktadır ki: “(Ey Habîbim!) Şâyed (muhal farz) kaba, katı kalbli olsaydın onlar Senin etrâfından dağılıp giderlerdi.”

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 225-227.s.)

16May 2019

«Cenab-ı Allah (c.c.) amelsiz imanı ve imansız ameli kabul buyurmaz.» (Hadis-i Şerif)

«İman kavil (söz) ve ameldir. Zaid venâkıs (yüksek, çok ve noksan) olabilir. Yani her­kesin imanı, amel ve ibadeti nisbetindedlr.» (Hadis-i Şerif)

İmanın azlığı, çokluğu, noksanlığı yada fazlalığı mü’minin ilmi ve ameli ile ilgilidir. Azlığından, noksanlığından murad: İmanın şartlarını bilip hemen onunla amel edivermekten ibarettir. İmanın şartlarını bilen ve onun­la amel eden, avamdan (halktan) bir kimse ile bir âlîmin, ârifin, abid ve zahidin imanı bir değildir. Onlar ilmiyle ve ameliyle Allah’a (c.c.) daha çok yakındırlar.

«Âmeller, ancak niyetlere göredir. Herke­sin niyetine göre âmelinin karşılığı vardır. Ki­min hicreti Allah ve Resulûne ise Allah ve Re­sulûne hicret etmiştir. Kimin hicreti de dün­yadan faydalanmak veya bir kadını nikâhlamak ise Onun hicreti niyetlediği şeyedir.» (Buhârî-Müslim

16May 2019

Enes (r.a.) şöyle demiştir:

Nebîy-yi mükerrem Sallallahü Teâlâ Aley­hi ve Sellem buyurdu ki:

«— Kimde üç şey bulunursa halâvet-i îmân’ı tatmış olur:

1— Allah ile Rasulûllah, kendisine ma­dâlarından daha sevgili olmak.

2— Bir kimseyi bilâ garaz velâ ivaz sev­mek, ancak Allah için sevmek.

3— Allah onu küfürden kurtardıktan son­ra, yine küfr’e dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.»

Kendisi ateşe atılmayı sevdiği gibi, Şeref-i İslâm ile müşerref olduktan sonra tekrar küf­re avdet etmeği asla sevmemek ve küfürden uzak olmağa çalışmak ve küfre yakın olma­mağa çalışmak.