2000

08Eyl 2017

Günümüzde mikrobun kâşifi olarak bilinen Louis PASTEUR’den 400 yıl önce FATİH SULTAN MEHMED HAN’ın hocası AKŞEMSEDDİN Haz­retleri dünyada ilk olarak mikrobu keşfeden İslâm alimidir.

Doğum yeri Amasya – Osmancık olup yaşa­dığı yıllar (1389-1458) arasıdır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in «her derdin de­vası vardır» hadisi şerifine tabi olan AKSEMSEDDİN Hz., dini ve tıbbî ilimlerde inceden in­ceye araştırmalar yapıp «Maddet-ül Hayat» ad­lı tıp kitabında belirttiği şu neticeye varmıştır; “Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çık­tığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insa­na gözle görülmeyecek kadar küçük lâkin can­lı tohumlar (mikroplar) vasıtasıyla geçer.”

AKŞEMSEDDİN Hazretleri bedeni hastalık­ların olduğu kadar ruhî hastalıkların da hekimi idi. Ona «Tabib-i ERVAH» Ruhların doktoru der­lerdi.

AKŞEMSEDDİN Hz.leri Hacı Bayram Veli’nin müridi olup kendisine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’un manevi fatihi unva­nı verilmiştir.

Bir çok kerametleri olan AKŞEMSEDDİN Hz.­leri Mihmandarı Resûlullah (s.a.v.) Ebu Eyyüb El Ensarî’nin yerini de keşfetmiştir. Oraya bir türbe ve cami yaptırmıştır. Bugün Eyüp Camii adıyla anılır.

(Risâlet-i Şerh-i Hacı Bayram veli)

23Ağu 2017

Âişe (r.anhâ)’dan rivâyetle: Resûlullah (s.a.v.) zamanında bir kimse vardı. Zilhicce ayı görününce oruç tutardı. Bu hâli Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaşınca, onu huzuruna çağırıp: “Seni bu günlerde oruç tutmaya mecbur eden sebeb nedir?”
buyurdu. “Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Şu günler, meşâir ve hacc günleridir.

Hacıların duâlarına ortak olmayı Allâhu Teâlâ’dan istedim” cevabını verdi. Resûlullâh (s.a.v.) ona: “Zilhicceden oruç tuttuğun her gün için, bin köle azâd etmiş, bin deve kurbân eylemiş ve Allâh (c.c.) yolunda cihâd eden gâzî ve askerleri götürmek için bin at hediye etmiş gibi sevâbın vardır. Arefe günü olduğunda senin için iki bin köle azâd etmiş, ondan önce bir sene ve sonra bir sene oruç tutmuş gibi sevâb vardır.” buyurdu. İbn-i Abbâs (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte Nebî (s.a.v.): “İçinde oruç tutulacak ve sâlih ameller işlenecek günler içerisinde Allâhü Tealâ katında Zilhiccenin ilk on günündekilerden  daha sevgili yoktur.” buyurduğunda, orada bulunanlar, “Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Allâh (c.c.) yolunda cihâd da mı ondan sevgili değildir?” diye sordular. Cevâblarında: “Allâh (c.c.) yolundaki cihâd da ondan sevgili değildir. Ancak mal ve canı ile beraber cihâd için çıkıp da, geriye hiçbir şey bırakmaksızın, bu uğurda mal ve canını feda eden kimse müstesnâdır ve Allâhu Teâlâ katında daha sevgilidir.” buyurdu.

Nebî (s.a.v.): “Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amel yedi yüz katıyla mükâfatlandırılır.” (Tâberânî) Bu günlerde fakîre sadaka veren, peygamberlere yardım etmiş gibi olur. Bir hasta müslümanı yoklayan, Allâhu Teâlâ’nın evliyâ kullarını ziyâret etmiş, dolaşmış gibi olur. Bir cenazede bulunsa, Allâhu Teâlâ’nın ayını uğurlamış gibi olur. Bir mü’mine elbise giydirse, Allâhu Teâlâ ona Cennet hullesi ihsân eder. Bir yetimin gönlünü etse, Allâhü Teâlâ kıyâmet günü onu Arş’ın gölgesinde bulundurur. İlim meclisinde bulunsa, peygamberler meclisinde bulunmuş gibi olur.

(Hz. Seyyid Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyet’ü-tâlibîn, s. 352-353)

11Ara 2016

Mevlid Kandili, Nebi (s.a.v.)’in dünyayı teşrîflerinin yıl dönümüdür.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Allâh (c.c.) ilk defa benim aklımı, benim nûrumu yarattı. Âdem (a.s.) daha su ile çamur arasındayken ben peygamberdim.” (Tirmizi)

Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Âdem (a.s.)’ın yaratılmasından ondört bin yıl evvel Rabbimin karşısında bir nûr idim.” (Ahmed bin Hanbel)

Bu âlem ve âlemdeki her şey, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hürmeti için yaratılmıştır. “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” kudsiyetinin mazharı olan Peygamberimiz (s.a.v.), yine bir Hadîs’lerinde şöyle buyurdular: “Ben, babam İbrâhîm (a.s.)’ın duâsı, Hz. Îsâ (a.s.)’ın müjdesi ve vâlidemin rü’yâsıyım.” (Ahmed bin Hanbel)

Hz. İbrahîm (a.s.), Kâ’be’nin temellerini yükseltirken duasında diyordu ki: “Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.” (Bakara s. 129)

Peygamberimiz (s.a.v.)’in geleceğini müjdeleyen Îsâ (a.s.), ayrıca O (s.a.v.)’e ümmet olmayı Allâh (c.c.)’dan niyaz etmişti…

Resûlûllah (s.a.v.) dünyayı şereflendireceği sabah Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe hemen Ebû Leheb’e müjdeye koştu.  Kardeşin Abdullâh’ın oğlu oldu! diyerek Ebû Leheb’e müjdeledi.

Ebû Leheb buna çok sevindi. Müjdenin karşılığı olarak cariyesine: – Kardeşimin oğluna süt vermen şartı ile seni âzâd ettim, demişti.

Resûlûllah (s.a.v.)’in dünyaya gelişine sevinip müjde getiren câriyesini de ona süt vermeye görevlendirdiği için Ebû Leheb’in azabı bile, her Mevlid gecesinde hafiflemektedir.Mevlid gecesine sevinen, o geceye kıymet veren mü’minlerin de pek çok sevâb kazanacakları buradan anlaşılmaktadır.  Mevlid gecesinde Peygamberimiz (s.a.v.)’e çok çok selâvat-ı şerife getirmek gerekir.

  (Ragıb Güzel, Üç Aylar, s. 68-75)

 

03Eki 2015

Îmân açısından insanlar üç kısımdır: Birinci kısım;
Mü’min. İkinci kısım; Kâfir. Üçüncü kısım; Münafık’tır. Küfür
sözünü söyleyen insan mü’min olmaktan çıkar, kâfir olur
ve kâfir olan kişide en büyük suçun içine düşmüş bulunur.
Kâfirliği benimseyen için fakat “Ahiret” ise bunlara zindan
olur. Münafıklarla kâfirler Cehennem’de toplanacaklardır.
Zira Kurân-ı Kerîm’de: “Şüphesiz (Allâhü Te‘âlâ) münâfıkları
ve kâfirleri Cehennem’de toplayacaktır” buyuruluyor. Kur’ân-ı
Kerîm’i alaya alan münâfıklar ve kâfirler bir mecliste toplandıkları
gibi Cehennemde de bir araya geleceklerdir. Kâfirlerin ve
münâfıkların bulundukları mecliste onlarla beraber oturmak,
Kurân-ı Kerîm’i, Şer’i Şerîfin hükümlerini küçümseyen, (bu devirde
de bu olur mu gibi sözlerle) hafife alan kimselerle bir mecliste
bulunmak (onların günahlarına iştirak olacağından) caiz değildir.
Cenâbı Allâh insanları hiç bir işlerinde başı boş bırakmamış,
İslâmiyet’in girmediği hiç bir şey kalmamıtır. İslâmiyet’i
dünya işlerinden ayırmak mümkün değildir. “Dinimiz İslâm’a
göre (Şer’ân) tazim ve saygı gösterilmesi lâzım olan, yine
dînimizce mübârek, mukaddes ve değerli bulunan şeylerden
birine dinden düşmeye (çıkmaya) sebep teşkil eden sözleri
reva görüp söylemeye küfür kelimesi (kelime-i küfür) denir.”
Mü’min (Müslüman) bulunan kimsenin lisanından küfür kelimesi
(lafzı) zuhur edip meydana gelse, o kimseye üç şey lâzım
olur:
1. Tâzir (Şer’i Şerîfin tayin ettiği ceza),
2. Tecdid-i Îman (imanı yenilemek, tazelemek),
3. Tecdid-i nikâh (Nikâhı yenilemek).
(Fetevay-i Abdurrahim)
Cenâb-ı Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’de:“Her kim îmanı (yani) İslâm
Şeriâti’nin hükümlerini tanımayıp (inkârla) kâfir olursa, onun
bütün yaptığı (sâlih) amel (zayi olup) boşa gider” buyuruyor.
Her mü’mine lâzım olan yani birinci farz bulunan şey: Îmânı,
farzları ve haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe Müslümanlık
olamaz ve îman elde tutulamaz.
(Hüseyin Aşık Efendi, Elfâz-ı Küfür, 40-41.s.)

02Eki 2015

Ebû Hüreyre (r.a)’den şöyle demiştir: Resûlullâh (s.a.v) mesciddeyken müslümanlardan bir kimse yanına geldi ve
ona bir nidâ edip: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)! Ben zinâ yaptım” dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Bu sefer o zât peygamberin yüzünü döndürdüğü tarafa geçip yine: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)! Ben zinâ ettim” dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Nihâyet o zât bu itirafı dört kere tekrarladı. Bu şekilde kendi aleyhine dört kere şehâdet edince Resûlullâh (s.a.v) onu çağırıp: “Sende delilik var mı?” diye sordu o zat: “Hayır” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Sen evli misin?” diye sordu. O zat: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) oradakilere: “Bunu götürünüz ve recm ediniz” emrini verdi. (Müslim) Nebî (s.a.v.)’in şeriât getirici olarak ebedî ve kalıcı bir
kanun vaz’etmek gibi zînâ edenleri recmettiği ve recmedilmesini emrettiğini gösteren birçok delîller vardır:
Bir: Allâh Sübhânehû ve Te‘âlâ, Mâide sûresinde recme işâret etmiş ve onu Allâh’ın hükmü saymıştır ve Allâh’ın
hükmüyle takdîr edilen cezâ da hadd cezâsıdır. İki: Resûlullâh (s.a.v.) birçok defa i’lân etmiştir ki, Recm
Allâhü Te‘âlâ’nın hükmüdür ve belli bir zamanla sınırlı bir hüküm değildir. O sadece ebedî ve kalıcı bir kânûndur.
Recm hadîslerinin ma’nâ yönünden mütevâtir olduğunu hadîs ve fıkıh âlimlerinden bir çokları açıkça ifâde
etmişlerdir. İbn-i Hümâm’ın Fethu’l-Kadîr’inde, Âlûsî’nin Rûhu’l-Meânî’ isimli tefsîrinde, Şah Veliyyullâh Dıhlevî’nin de Hüccetullâhi’l-Bâliğa diye tanınan kitabında… Ben de kendi başıma, okunmakta ve ellerde dolaşmakta olan kitaplarda Recm hadîslerini araştırdım ve recmin elli iki sahâbeden rivâyet edildiğini buldum. (Takiyüddin Usmânî) (Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, 10.c., 99.s.)

01Eki 2015

Sultan I. Abdülhamid, büyük kardeşi Sultan III. Mustafa’nın vefâtı üzerine 49 yaşında Osmanlı tahtına geçmiştir. Tahta geçtiği sırada yaptığı konuşmada orduya hitap ederek birlik ve beraberliğe riâyet edilmesini ve düşmandan intikam alınmasını söylemiştir. Özellikle 1774 senesinde Rusya ile girişilen savaş Osmanlı için iyi bir netice getirmemiştir. Şumnu karargâhı da kuşatmaya uğrayınca barışa râzı olunmuş ve Rusya ile Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Kırım, Kuban ve Bucak Tatarların hâkimiyetine bırakılmış ancak dini olarak
hilafet makamına bağlı olarak kalması kararlaştırılmıştır. Kaynarca antlaşmasının bazı maddeleri, Kırım’ı kanayan
bir yara haline getirdi. Yaptıkları işin yanlış olduğunu anlayan Kırım Mirzaları ve Osmanlı’dan ayrılmak istemeyen halk eski hanlarından olan Devlet Giray’ı başlarına geçirdiler. Bunun üzerine Devlet Giray İstanbul’a gelerek sultana bağlılığını bildirmiş ve sonuna kadar topraklarının bağımsız olması için savaşacaklarını açıklamıştır. Kırım Hanı’nın Osmanlı Sultanı I. Abdülhamid’den yardım istemesi üzerine Fransa araya girmek istediyse de Rusya ve Avusturya’nın antlaşmaya yanaşmaması ve Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi üzerine savaş başlamıştır. İlk başlarda Osmanlı Kuvvetleri Avusturya birliklerini Şebeş’te yenmesine rağmen çetin kış şartlarından dolayı Rus kuvvetlerine karşı başarılı olunamamıştır. Bütün bu olayların verdiği üzüntü sebebiyle hasta olan Sultan I. Abdülhamid 1789
yılında vefât etmiştir. Kendisi devlet işlerini en ince ayrıntısına kadar takip eder ve işlerin yolunda gitmesi için azami gayret sarf ederdi. Savaşa taraftar olmamakla beraber, kazanılması için her türlü fedakârlığa katlanmış ve gerekirse kuru ekmeğe rıza göstereceğini samimiyetle belirtmiştir. İdareye alacağı kişileri iyice araştırdıktan sonra işe alır ve işi ehline vermek isterdi. Sık sık tebdili kıyafet ile gezer, gördüğü yanlış işlerisadrazam makamına bildirerek derhal halledilmesini isterdi. (Ziyâ Nûr Aksun, İslâm Tarihi, 3.c., 123.s.)


Warning: getimagesize(/home/mevlana/public_html/wp-content/uploads/2015/09/NEBİ-S.A.V.png) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /home/mevlana/public_html/wp-content/themes/rttheme18/rt-framework/functions/rt_resize.php on line 219
30Eyl 2015

Ebû’d-Derda Uveymir bin Âmir el-Hazreci (r.a.) Ensâr-ı Kirâm’dandır. İslâm’dan evvel tâcir (tüccar)idi. Ve kendinin
İslâmı, (Müslüman olması) ehl-i beytinden (ailesinden) sonra olmuştur. Uhud hâriç bütün gazalarda bulunmuştur.Hz. Fahru‘r- Rusûl (s.a.v.), Ebû’d Derda (r.a.)’ı Selman-ı Farisi (r.a.) ile kardeş yapmışlardır. Ebû’d-Derdâ (r.a.) Ashâb-ı güzinin en fazîletlilerinden, fakihlerinden ve hikmetli konuşanlarından olup hakkında Peygamberimiz (s.a.v.) şu övgü dolu sözleri söylemişlerdir: “Uveymir bu ümmetin hakîmidir ve her ümmetin bir hakîmi vardır, ümmetimin hakîmi de Ebû’d-Derdâ Uveymir’dir.” Şam’ın kuşatılmasında bulunmuşlar ve Şam’ın fethinde kadı olmuşlardır. Hz. Osman (r.a.)’in zaman-ı hilâfetinde Şam kadısı olduğu halde hicretin otuz ikinci senesinde
vefât eylemiştir. Yüz yetmiş dört hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. İnsanlık îcâbı günâh işlemiş ve günâhdan dolayı insanların kendisine sövdüğü eylediği bir kimseye tesadüf ettiğinde Ebû’d-Derda (r.a.): “Bu adam bir kuyuya düşmüş
olaydı siz onu çıkarmak istemeyecek mi idiniz?” “Evet çıkarırdık”, demişler. “Öyle ise dîn kardeşinize sövmeyin,
sizi bu günah musibetinden vâreste (uzak) kılan Cenâb-ı Allâh’a hamd edin.” buyurmuşlardır. Halkın :“Sen buna
buğz etmezmisin?” suallerine cevaben: “Ben onun ancak fi’iline buğzederim, o fiili terk etdiğinde yine benim kardeşimdir” buyurmuşlardır. Ebû’d-Derda (r.a.) Hazretlerinin bazı hikmetli sözleri: “Sen eğer insanlara iyilik eder isen onlar dahi sana iyilik ederler, kemlik (kötülük) edersen yine öyle. Ve eğer onlara iyiliği alışkanlık haline getirip de bir aralık ihmal edecek olsan onlar seni bırakmayıp yine kendilerine ihsân etmen için uğraşırlar.
(Hz.Mahmûd Sami Ramazanoğlu (k.s.), Ashâb-ı Kirâm (r.a.e), 2.c., 83-84.s.)


Warning: getimagesize(/home/mevlana/public_html/wp-content/uploads/2015/09/NEBİ-S.A.V.’İN-GENEL-ÂDETLERİ.png) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /home/mevlana/public_html/wp-content/themes/rttheme18/rt-framework/functions/rt_resize.php on line 219
29Eyl 2015

Hz. Hüseyin (r.a.) der ki: “Peygamber (s.a.v.)’in ev içindeki meşgalesini babam (Alî b. Ebû Talib)’den sordum. Babam: “Peygamber (s.a.v.), evine girişinden itibaren vaktini Allâh’a ibâdete, ev halkının işlerine, ve kendi işlerine ait olmak üzere üçe ayırmıştı. Şahsına ayırdığı vakti de, kendisiyle insanlar arasında bölüştürmüştü. O vakitte yanına, seçkin sahâbileri girerdi. Halka dinî meseleleri onlar aracılığıyla tebliğ eder, halkı
ilgilendiren hiçbir şeyi saklamazdı Ümmetine ait vakti fazîlet sahiplerine dindeki üstünlük derecelerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzûruna çağırmak, Peygamber (s.a.v.)’in âdeti idi. Onlardan kimisi bir hâcetli, kimisi iki hâcetli, kimisi de daha çok hâcetli idi. Peygamber (s.a.v.), onların dîni hâcetleriyle meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da: ‘Bunları burada bulunan, burada bulunmayanlara tebliğ etsin! Bana kendisi gelemeyip hacetini arzedemeyen kimsenin hacetini siz bana arzediniz! Muhakkak ki, sultana hacetini arzedemeyenin hacetini arzeden kimsenin ayaklarını Kıyâmet gününde Allâh Sırat üzerinde sabit kılar!’ buyururdu. Babamdan, Peygamber (s.a.v.)’in evinden çıkışında ne yaptığını sordum. Babam: “Resûlullâh (s.a.v.) dışarıda konuşmazdı. Ancak konuşması, Müslümanlara yararlı olacak, onları birbirlerine ısındıracak, aralarındaki tefrikayı, soğukluğu kaldıracak ise konuşurdu. Her kavmin yüksek hasletli kişisine ikram eder ve onu kavminin
üzerine vali yapardı. Hiç kimseden güleryüzünü ve güzel huyunu esirgemezdi. Ashâbını göremese arar, halka aralarında olan bitenleri sorardı. İyiliği över ve berkiştirir, kötülüğü de yerer ve zayıflatırdı.
Kendisinin her işi itidal üzere idi, ihtilafsızdı. Gaflete düşerler endişesiyle, Müslümanları uyarmaktan
geri durmazdı. Hayatı belli bir düzen içersinde idi. İbâdet ve taat için kendisinde yüce bir kabiliyet vardı. Ne hakkı tecavüz, ne de onu yerine getirmekte kusur ederdi.
(İbn Sa’d, Tabakât, c. 1 , s. 424-425, Tirmizî, Şemail, s. 59-60,Kadı lyaz, Şifa, c.1, s. 119-121)

28Eyl 2015

Endülüs’te yetişen büyük botanik âlimi ve eczacıdır. Babası uzman bir veteriner olduğundan dolayı İbn-i Baytar adıyla meşhur olmuştur. Yirmi yaşlarından itibaren; Yunan, Rum ve İslâm âlemindeki beldeleri dolaştı ve çeşitli otların özellikleri hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olan Müslüman ve Gayr-i Müslim bilginlerle görüştü. Gezip gördüğü yerlerdeki bitkileri yerlerinde inceledi. İncelediği bitkinin ayrıca yetiştiği beldeyi ve toprağı, o bitkinin büyümesinde etkisi olan diğer durumları araştırdı. İbn-i Baytar, ayrıca tarlada yetişen ve mahsullere zarar veren otları da araştıran ilk âlimdir. Bu sebeple muhtelif bitkilere ait koleksiyonlar yaptı. Günümüze kadar devam eden ve hâlâ kullanılan bitki koleksiyonları yapma fikri ona aittir. Eserlerinde bin dört yüz kadar bitkiyi tek tek incelemiştir. Bunlardan hangi ilâçlar yapılabileceğini araştırmıştır. Bu ilâçların kimyevî yapılarını ve hastalıkları önlemedeki etki derecelerini en ince teferruatına kadar anlattı. İbn-i Baytar, incelediği konuların nakillerinde çok dikkatli olup, bir ilâcı, diğer bir ilâç ile mukayesede çok gayretliydi. Yaptığı çalışmaların eczacılık ilmine çok faydalı
olduğu kabul edilmektedir. Bu alanda yazdığı eserler asırlarca müracaat kaynağı olarak kullanıldı. Çünkü onun eserleri yüksek bir ilmî değeri olduğu gibi, köklü ve detaylı bilgileri içerisinde barındırmaktaydı. İbn-i Baytâr’ın Kitâbü’l-Câmi adlı eseri, dört yüz sene Avrupa üniversitelerinde mühim kaynak olarak kullanılmıştır.
Andrea Alpago (on altıncı asır) araştırmalarında İbn-i Baytâr’ın eserlerinden faydalanmış ve aynı asırda yaşayan G. Postel de herkesin dikkatini onun eserleri üzerine
çekmiştir. İbn-i Baytâr’ın eserleri, Antoine ve Galland tarafından tercüme edildi ise de kitap olarak basılmamıştır.
( İ s l a m Tarihi Ansiklopedisi, c.6 s.22-24)

27Eyl 2015

Hadîs-i serifte şöyle buyurulur: “Ölü kabre konulduğu zamân, ona siyah, mavi iki melek gelir. Onlardan birine, Münker melekler, diğerine Nekîr melekler denilir. Onlar
o ölüye derler ki: İşte bu adam hakkında (Resûlullâh (s.a.v.)’i kastediyorlar) ne demiştiniz? Eğer mü’min ise der ki; O, Allâh (c.c.)’un kulu ve Resûlü’dür. Şahâdet ederim ki, Allâh (c.c.)’den başka ibâdet edilecek bir ma‘bud yoktur. Ve şahâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve Resûlü’dür. Bunun üzerine onlar derler ki, biz bunu söyleyeceğini bilmiştik. Sonra onun kabri yetmişe yetmiş kulaç genişletilir. Sonra onun için nûrlandırılır. O der ki: Ehlime döneyim ve onlara haber vereyim.
Onlar da derler ki: Güveyinin uykusu gibi uyu ki, onu başkası uyandırmaz, ancak onu en sevgili ehli uyandırır. Ta Allâhü Te‘âlâ onu işte bu yattığı yerden diriltinceye kadar öyle kalır. Eğer o bir münâfık ise der ki; işittim insanlar diyorlardı. Ben de onlar gibi dedim, ne olduğunu bilmiyorum. Bunun üzerine o melekler derler ki: Biz senin bunu diyeceğini biliyorduk? Bunun arkasından yere denilir ki, onun üzerine bitiş. O da onun üzerine bitişir ve onun kaburgaları ayrılır, böylece Allâhü Te‘âlâ onu işte bu yattığı yerden tekrâr diriltinceye kadar orada muazzeb olarak devâm eder.” Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “O ejderhalardan sadece biri yeryüzüne nefes verse kıyâmete kadar yeryüzünde ot bitmezdi.” Sonra Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Kabir ya Cennet bahçesidir ya da Cehennem çukurudur.” Resûlullâh (s.a.v.) iki kabrin anından geçerken “Bu ikisine azâb oluyor, birine söz gezdirme suçundan, diğerine idrardan sakınmadığı (bedenini ondan korumadığı)ndan dolayı” buyurmuştur. (Muhammed Hâdimî, Berika, 480.s.)