Akaid

MUTLULUĞUN ANAHTARI

 

Gerçekten: «Allah’a inanarak, emirlerine uyabilecek kadar imana, hayatın güçlüklerine katlanabilecek kadar inanca, geleceğin daha iyi olacağına inanacak kadar ümite, doğru bildiklerin için mücadele edebilecek kadar cesa­rete, topluma, ailene faydalı olabilecek kadar sağlığa, ihtiyaçlarına yetebilecek, zekâtını ve­recek kadar paraya, başkalarının daima iyi yönlerini görebilecek göze, çevrenizdeki in­sanlara yardım eli uzatabilecek kadar cömert­liğe, insanlarda karşılık beklemeden yapılabi­len iyiliğe, yaşam zorluklarına karşı hayatı, in­sanları sevmeğe, yastık kadar yumuşak, rahat bir vicdana, dilini, gözünü, kalbini, keseni ha­ramdan saklayabilecek iradeye, gördüklerinin, duyduklarının düzelmesini bekleyecek kadar sabıra, günâhlarını, noksanlarını itiraf edebi­lecek kadar fazilete, bu, nimetleri bizlere ve­ren Allah’a şüküre» sahipsek mutlu oluruz.

BÜYÜK MEVLÜT:

Eskiden kadınlar tara­fından Rebiül-Evvel ayı yerine kullanılan bir tabirdi. Kadınlar Arabî ayları şöyle sayarlardı:

Aşure, Safer, Büyük mevlüt, Küçük mevlüt, Büyük tövbe, Küçük tövbe, Recep, Şaban, Ramazan, Ramazan Bayramı, Aralık, Kurban Bayramı.

 

ÎMÂN, HİDÂYET VE İSTİKÂMET İÇİN, TEK REHBER: “KİTÂB VE SÜNNET-İ SENİYYE”DİR

 

“İşte Biz, sana da böylece emrimizden bir Rûh vahyettik. Önce Sen, Kitâb nedir, îmân nedir bilmezdin. Fakat Biz o kitâbı bir nûr yaptık ve bununla, kullarımızdan dilediğimize hidâyet ederiz. Şübhesiz ki sen (Habîbim), mutlakâ doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun.” (Şûrâ Sûresi, Âyet: 52)

Kur’ân-ı Kerîm’in “Rûh” vasfı: Cenâb-ı Hakk Teâlâ, Nebî (S.A.V.) Efendimiz’e hitâb ile: “İşte Biz, sana da böylece emrimizden bir rûh vahyettik.” buyurmuştur ki buradaki “Rûh” kelimesiyle “Kur’ân-ı Kerîm”e “Rûh” vasfı, O’nun küfür (dalâlet) ve cehâlet ölümlerine karşı (îmân hidâyet, istikâmet) hayat bahşettiği için verilmiştir.

Vahyden önce hiçbir Nebî (A.S.)’ın küfr üzere olmadığına dâir icmâ vardır: Âyet-i Kerîme’de daha sonra Allâh (C.C.): “Önce sen, Kitâb nedir bilmezdin.” buyurmuştur ki ulemâ, “Peygamberler (A.S.), kendilerine vahiy gelmezden önce küfür üzere idiler” denilemeyeceğine dâir icmâ etmişlerdir. Bu hitâb-ı İlâhiyye’ye dâir şu îzâhlar yapılmıştır

1) “Sen, “Kitâb” ya’ni Kur’ân-ı Kerîm nedir? “Îmân” ya’ni namaz nedir bilmezdin.” demektir. Buradaki “Îmân” kelimesi, “Allah, îmânınızı zâyi’ edici değildir.” (Bakara Sûresi, Âyet: 143) beyânınından dolayı “îmân”, “namaz” ma’nâsına alınmıştır.

2) Burada bir muzâf (isim tamamlamasının tamamlayanı) hafzedilmiş olup kelâmın takdîri, “Sen, Kitâb nedir, îmân ehli kimlerdir, yani îmân edecekler ve etmeyecekler kimlerdir, bilmezdin.” şeklindedir.

3) “Sen, beşikte bir çocuk iken, kitâb nedir, îmân ne bilmezdin.

4) “Îmân” Allâh-ü Teâlâ’nın, kendisiyle mükellef tuttuğu bütün şeyleri, tasdîk ve ikrâr etmekten ibârettir. Hâlbuki Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Peygamberliğinden önce, Allâh’ın mükellef tuttuğu şeylerin tamamını bilmiyorlar, aksine ise (S.A.V.) Efendimiz, sâdece Allâh-ü Teâlâ’yı tanıyor ve biliyorlardı.

Allâh-ü Teâlâ’nın Sıfatları bilinebilme yönüyle, iki kısma ayrılır:

1) Sırf aklî delîllerle bilinebilen sıfat-ı İlâhiyyeler ki Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bunları, Nebî ba’s olunmadan önce bilebiliyorlardı.

2) Sırf naklî delîllerle bilinebilen Sıfat-ı İlâhiyye-ler ki Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bunları, Nebî ba’s olunmadan önce henüz bilemiyorlardı.

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercemesi, C. 19, S. 481-487)

 

TEBBET SÛRESİ TEFSÎRİ

 

“Ebû Leheb’in nefsi helâk oldu. Ve dünyâda işlediği ameli de helâk oldu. Ebû Leheb’in malı ve ameli kendinden belâyı def’edemedi. Yakında alev sâhibi ateşe girer. Odun götürücü olduğu halde Ebû Leheb’in zevcesi de Cehenneme dâhil olur. O hâtunun boynunda hurmadan yapılmış ip vardır.” (Tebbet Sûresi)

Bu Sûre-i Celîle’nin sebeb-i nüzûlü:

Bir gün Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz’e Safâ üzerinde Kureyş’in büyüklerini da’vet ile dîn-i İslâm’a dâhil olmalarını teklîf edince Ebû Leheb de:

– “Bizi bunun için mi da’vet ettin? Tebben leke!”

Ya’nî; “helâk olasın!” demekle Kalb-i Nübüvvet (sallallahü aleyhi vesellem)’i rencîde edince Cenâb-ı Hakk (azze ve celle) Hazretleri Resûl (sallallahü aleyhi vesellem)’ünün kalbine ârız olan kederi izâle ve teslîye için bu Sûre’yi inzâl buyurmuştur.

Ebû Leheb’in karısı Ümm-ü Cemil de, Resûlullah (S.A.V.)’a şiddet-i adâvetinden dağdan “muğıylan dikeni” ve sair çalıları arkasında getirir. Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem)’ın yolu üzerine saçardı. Hâlbûki Cenâb-ı Hakk (azze ve celle)’ın sıyânetiyle o dikenler üzerinde Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem) Efendimiz yürürken ipekten döşeme üzerinde yürür gibi yürür ve hiç bir şey te’sîr etmezdi.

Bu Sûre-i Celîle’nin evvelinden nihâyetine kadar Cenâb-ı Hakk (azze ve celle) Ebû Leheb’i ve haremini zemmedince; bu zemme tehammül edemeyip, husûmetini alenen i’lâna başlaması üzerine herkes, Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem)’a olan hased ve garazını anladığından Ebû Leheb’in Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem) hakında lâyık olmayan sözleri hiç kimseye te’sîr etmemeğe başladığı gibi, kendi hakkında herkesin buğz u adâveti artmış, nâs indinde kadr ü kıymeti kalmayıp aksine herkesin nefretini de kazanmıştı.

İşte Cenâb-ı Hakk (azze ve celle)’a karşı sell-i seyf edib, Hakk’ı ibtâle çalışanların âkîbeti, dünyâ ve âhirette hüsrânda kalacakları şüphesizdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bedir Gazvesi, S. 78)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İ, HER ŞEYDEN ÇOK SEVMEK

 

Ebû Hüreyre (R.A.)’den şöyle demiştir:

“Resûlullâh (S.A.V.) buyurdular ki: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh-ü Zü’l-Celâl’e kasem ederim ki hiçbiriniz, ben ona pederinden de, evlâdından da daha sevgili olmadıkça îmân etmiş olmaz.”

Muhabbet-i Resûl (S.A.V.)’i tabiî mertebesine çıkaramayan mü’min, hiç değilse Resûlullâh (S.A.V.)’in rızâsını, sâir yaratıkların rızâsına ve kendi hevâsına tercîh ve takdîm ederek muhabbeti tabiî ve fıtrî derecesine yaklaştırmağa çalışmalıdır. Buhârî Şârihi Aynî, Muhabbet-i Resûl (S.A.V.)’in, mebnâyı îmân (îmân’ın binası) olan, gönülde kuru saygı ve nezâketten ibâret kalması kâfi olmayıp bütün ma’nâsınca kalbin muhabbet-i Resûl (S.A.V.)’e meylederek (S.A.V.)’in sevgisiyle dolması lâzım geldiğini isbât ettikten sonra şu iki rivâyeti de naklediyor:

1) Amr İbni’l-Âs (R.A.): “Hiç kimse bana, Resûlullâh (S.A.V.)’den daha sevgili olmadığı gibi, hiç kimse de benim nazarımda O’ndan daha celâletli (büyük, ulu, ta’zîme lâyık) değildi. O’na karşı olan kemâl-i ta’zîm (kusursuz saygı ve nezâket) ve iclâlimden (hürmetimden) dolayı gözlerimi doyura doyura likâ-yı mübârekelerini (mübârek yüzlerini) temâşâ edemezdim.” demişlerdir.

2) Ömer İbnü’l-Hattâb (R.A.) de, yukardaki Hadîs-i Şerîf’i işittikten sonra: “-Yâ Resûlallâh, sen bana nefsimden başka her şeyden daha sevgilisin.” demişler de, Resûlullâh (S.A.V.): “-Yâ Ömer, nefsinden de sevgili olmalıyım.” buyurmuşlar. Bunun üzerine Hz. Ömer İbnü’l-Hattâb (R.A.)’de: “-Nefsimden de” diye cevâb verince Nebî (S.A.V.) Efendimiz: “-Yâ Ömer, işte şimdi oldu.” diye buyurmuşlardır.

Bu Hadîs-i Şerîf, Enes (R.A.)’den de rivâyet edilmiş olup sonunda “Pederinden, evlâdından ve bütün halktan daha sevgili” ziyâdesi vardır.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e muhabbeti îcab ettiren bir vecîbe de, mü’minlerin Ashâb-ı Kirâm (R.A.) Hazerâtı’nı sevmeleri ve onlar’a ta’zîm etmeleridir. Nitekim Hadîs-i Şerîf’te Nebi-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz bu husûsta şöyle emir buyurmuşlardır:

“Her kim, onları severse, bana muhabbetinden dolayı sever; her kim de onlara buğzederse, bana buğzundan dolayı buğzeder.”

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, C. 1, S. 30-33)

 

ŞEFAAT

 

Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Bana Rabimin yanından birisi geldi, ümmetinin yarısının Cennet’e girmesiyle şefaat arasında beni muhayyer kıldı, ben de şefaatı tercih ettim.”

Rivayet edildi ki: “Şüphesiz peygamberler kıyamet gününde şefaat için Peygamberimiz -sallallahü aleyhi ve sellem-’i ta’yin edecekler. İnsanlar bunun için Efendiniz -sallallahü aleyhi ve sellem-’e baş vuracaklar. O da: “Ben şefaat için ta’yin edildim.” Cenab-ı Allah’ın kıyamet gününde O’na vadettiği “Makam-ı Mahmud”dur bu. Bunun üzerine Peygamberimiz -sallallahü aleyhi ve sellem- gelecek, secdeye kapanacak, daha önce bilmediği, ancak o vakitte Allah’ın, kendisine ilham edeceği bir takım hamdlerle O’na hamdedecek. Sonra Rabbinden, insanlara şefaat kapısını açması için ricada bulunacak. Allah -Celle Celâlühü- de, bu kapıyı açacak, şefaat konusunda, meleklere, rasûllere, enbiyaya ve mü’minlere izin verecek. Böylece Peygamberimiz -sallallahü aleyhi ve sellem- kıyamet gününde insanların (peygamberlerin) Seyyidi olacak. Zira O, meleklerin ve rasûllerin şefaat edebilmeleri için Allah -Celle Celâlühü- yanında aracı olacak. Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz bu şekilde terbiye edilmiş ve “Ben insanların seyyidiyim” demiştir. O günde bütün mahlukata üstünlüğü zahir olmasına rağmen “Ben, mahlûkatın efendisiyim” dememiştir. Bütün peygamberlerin makamlarını kendisinde cem’etmiştir.

O günde, bütün melekler, Adam-ı aleyhisselam-dan başlayarak aşağıya doğru bütün insanlar, şefaat kapısının açılmasında ve Allah yanındaki makamını izhar etmekle sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz muhtaç durumda bulunacaklar. Zira güç, yüce hakimiyet, herkesi adeta dilsiz yapacak. Allah’ın huzurunda konuşamayacaklar. İşte bu durum, Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimizin kadrinin ne kadar yüce olduğunu göstermektedir.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Bakara Sûresi, S. 327)

 

KELİME-İ TEVHÎDİN FAZÎLETİ

 

Zeyd b. Erkam (r.a.)’den: Resûlullâh (s.a.v.): “- Samîmî

olarak Lâ ilâhe illa’llâh, diyen cennete girer.” buyurdu.

(Buhari)

“- Samîmî olarak söylemek ne demektir?” diye sordular.

“- Kişinin Kelime-i Tevhîdi samîmî olarak söyleme-

si, Allâh (c.c.)’nun yasaklarından sakınması demektir.”

buyurdu. (Buhari)

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den: Resûlullâh (s.a.v.) şunları

anlattı: Hz. Mûsâ (a.s.), Allâh (c.c.)’ye:

“- Yâ Rabbi! Bana seni nasıl zikredeceğimi ve sana

nasıl duâ edeceğimi öğret.” dedi. Cenâb-ı Allâh (c.c.):

“- Lâ ilâhe illa’llâh, de.” buyurdu. Mûsâ (a.s.):

“- Ya Rabbi bunu bütün kulların da söylüyorlar.” de-

yince Allâh (c.c.) tekrar:

“- Lâ ilâhe illa’llâh, de.” buyurdu. Mûsâ (a.s.):

“- Ben sadece bana mahsus olacak bir şey istiyo-

rum.” dedi. Allâh (c.c.):

“- Ey Mûsâ! Eğer terâzimin bir kefesine yedi kat gök-

le yedi kat yer, öbür kefesine de Lâ ilâhe illa’llâh konsa,

Lâ ilâhe illa’llâh ağır basar.” buyurdu. (Buhari)

Abdullâh b. Ömer (r.a.)’dan: Resûlullâh (s.a.v.) Nûh

(a.s.)’ın oğluna tavsiyelerini şöyle anlattı:

“- Nûh oğluna şunları tavsiye etmişti: Oğlum, sana

iki şeyi yapmanı, iki şeyden de kaçınmanı tavsiye ede-

rim: Lâ ilâhe illa’llâh, demeni tavsiye ederim. Terâzinin

bir kefesine Lâ ilâhe illa’llâh, diğer kefesine de gökler

ve yer konsa Lâ ilâhe illa’llâh ağır basar. Gökler ve yer

bir halka olsa Lâ ilâhe illa’llâh bundan daha büyük bir

halka olur, Allâh (c.c.)’e ulaşır. Sübhâna’llâhi’l-azîm ve

bi hamdihî demeni tavsiye ederim. Zîrâ bu da yaratık-

ların ibâdetidir. Bu sebeple yaratıklar rızıklanmışlardır.

Seni şu iki şeyden de men ederim. Birisi şirk diğeri de

kibirdir. Bunlar Allâh (c.c.) ile kulu arasına perde olur-

lar.” buyurdu. (Buhari)

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hadîslerle Müslümânlık, 4.c,1643.s)

 

ASHÂB-I KİRAM (R.A.E.)’İ SEVEN RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İ SEVMİŞ; ONLARA BUĞZEDEN DE RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E BUĞZETMİŞ OLUR

 

Enes (r.a.)’den rivayetle bu hususta Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ashabım hakkında Al­lah’tan korkunuz. Benden sonra onları hedef alıp aleyh­lerinde konuşmayınız. Onları kim severse, bana karşı beslediği sevgiyle sevmiştir. Kim onlara buğzederse, bana olan buğzundan dolayı buğzetmiştir. Kim onlara eziyyet ederse, bana eziyyet etmiş olur. Bana kim eza ederse, Allah’a karşı çıkmış olur. Kim de Allah’a karşı çıkarsa Allah’ın onu yakalayıp cehenneme atması yakın olur.” (Ebû Ya’la, Bezzâr, Suyûtî)

“Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların la’neti as­habıma şovenin üzerine olsun. Allah böylesinin ibâde­tini, tevbesini ve fidyesini kabul etmez.” (Deylemî, Ebû Naîm İsfahanî)

Câbir (R.A)’in rivayetinde Resûlullâh (s.a.v.) Efendi­miz, ashabı (r.a.e.)’in “Allah katındaki kadr ü kıymetini” şöyle haber veriyorlar: “Allah ta’âlâ, ashabımı (Nebî ve Resuller hâriç) bütün âlemin üzerine üstün ve seçkin kıldı. Bana da ashabımdan Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Alî olmak üzere dört kişiyi seçti. Onları ashabımın ha­yırlısı kıldı. Ashabımın hepsi hayırlıdır.” (Bezzâr, Deylemi, Suyûtî)

Kim Ömer’i severse beni sevmiştir. Kim ki Ömer’e buğzederse bana buğzetmiştir.” (Taberâni, Suyûti)

Bir adamın cenazesi getirildi. Resûlullâh (s.a.v.) o ada­mın cenaze namazını kılmadılar, sebebi sorulunca da Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Bu adam Osman’a buğzediyordu, Allah da ona buğzetti.” (Sunen-i Tirmizi)

(Kadı Ebû’l-Fadl lyâz (r.h.), Şifâ’-l Şerif Tercümesi, 438-441. s.)

 

HABÎB-İ KİBRİYÂ (S.A.V.)’İN DUÂLARIYLA ARAFÂT VE MÜZDELİFE, VAKFELERİNDE

BULUNAN BÜTÜN MÜ’MİNLER AFVOLUNDU

 

Enes bin Mâlik (R.A.) şöyle rivâyet etti:

“Resûlullâh (S.A.V.) Arafat’ta vakfe yaptılar. (Kalkıp duâ buyurdular.) Güneş batmağa az kalmıştı: “-Ey Bilâl! İnsanları sustur, beni dinlesinler.” diye buyurdular.

Bilâl (R.A.) kalkıp: “-Resûlullâh (S.A.V.)’i dinleyin!” dedi. Ashâb (R.A.) sustular.

Resûlullâh (S.A.V.): “-Ey insanlar! Biraz önce Cebrâîl (A.S.) gelip bana Rabbimin selâmını teblîğ etti ve Allâh Azze ve Celle Arafât’ta bulunanları ve hacc ibâdetinin yapıldığı diğer yerde olanları affetti. Kendi aralarındaki birbirlerine karşı olan hakkları da üzerine aldı.” dediler.

Bunun üzerine Ömer İbn-i Hattâb (R.A.) kalkıp: “-Yâ Resûlallâh! Bu, sâdece bize mi mahsûs?” dedi.

Resûlullâh (S.A.V.): “-Bu, hem sizin için ve hem de sizden sonra kıyâmete kadar gelecekler içindir.” diye buyurdular.

Hz. Ömer (R.A.): “-Allâh’ın hayrı çoktur ve güzeldir.” dediler.

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) vâlidemiz Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Allâh-ü Teâlâ kullarını, hiçbir günde, Arefe gününde cehennemden azâd ettiği kadar kurtarıp azâd etmemiştir. Çünkü Arefe günü, Allâh-ü Teâlâ kullarına rahmetiyle yaklaşıp tecellî eder, sonra meleklerine karşı onlarla övünüp: “-Bunlar, ne diyorlar?” buyurur. Rezîn (R.H.) Câmiî’nde şunu ilâve etti: (Allâh-ü Teâlâ): “-Meleklerim, şâhid olun, ben de onları bağışladım.” buyurur.

(İmâm Hâfız El-Münzirî (R.H.),

Et-Terğîb ve’-Terhîb Tercümesi C. 3, S. 31-36)

 

SÜNNETE İTTİBA

 

Hz. Üftâde (k.s.) demiştir ki: “Tâlib-i Hak ve Hakîkat, ancak Sünnet-i Seniye’ye riâyet etmekle terakki edebilir.” Mezkûrdur ki:

Haccâc zamanında insanlar defalarca yağmur duasına çıktılar. Bir damla bile yağmur düşmedi. Onlara birisi dedi ki:

“— Eğer ikindi namazının sünnetini ve yatsı namazının ilk dört rek’atini terk etmeyen bir kimse çıkıp duâ ederse Allah yağmur verecektir. Yoksa kırk kerre daha dua etseniz bile yağmur yağmayacaktır.”

Epeyce böyle bir adam aradılar. Bulamadılar. Sonra Haccâc kendini yokladı.

“— Ben bu namazları hiç kaçırmadım” dedi ve dua etti. Eder etmez şakır şakır yağmur yağdı ve maksud hâsıl oldu.

Bu Haccac’ın sünnet-i seniyyeye sarılmasının bereketiyle olmuştur.

(Hz. R. M. Sâmi (k.s.), Ashab-ı Kiram r.a.)

 

SÜNNETE TABİ OLMAK

 

Bütün sözlerimizde, işlerimizde ve inançla­rımızda Sünnet-i Muhammediyye’ye tâbi olacağız.

Şayet bizler herhangi bir iş hakkında kitab ve sünnetin ne dediğini, icma ve kıyasın ne olduğunu bilmiyorsak o işi yapıp yapmama husu­sunda tevakkuf ederiz, sonra bakarız: Eğer bazı bilginler o işi güzel görüyorlarsa Resûlullah (s.a.v.)’tan izin alarak (huzur-u manevisine sı­ğınarak) —o bilginlerin sözlerini yerine getir­mek için— o işi yaparız. Bu işi bu kadar incelememizin nedeni, şeriatı mutahharada bir bida­tin çıkmaması içindir. Aksi takdirde bizler de sapıklık içinde bulunan kendini kaybetmiş imamlardan oluruz.

Hakk Teâlâ ve Resulü (s.a.v.) hiç bir vakit bid’at sahipleriyle mücâlesede bulunmaz Bu gibiler ancak kendileri gibi bid’at sahibi bilgin veya cahillerle oturup kalkarlar.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Kim ki iyi ve helâl yiyip sünnetle amel ederse, çevresindeki insan­lara (komşularına) emniyet telkin ederse o ki­şi Cennet’e girer» buyurmuşlardır.

Yine bir hadiste: «Ümmetimin fesada düş­tüğü bir zamanda sünnetime bağlı kalıp sıkı sıkıya sarılanlara yüz şehidin ecir ve sevabı var­dır.» buyuruluyor.

Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz Kabe-i Muzzama’daki (Hacerul Esved)’i öper ve şöyle der: “Biliyorum ki Sen zararı ve faydası olmayan bir taşsın; (s.a.v.) Efendimizin seni öptüğünü görmeseydim, ben de seni öpmezdim.”

(El-Uhûdûl Kübrâ, İmam-ı Şarani. Sh.: 45)

 

ÜMMETE ŞEFÂAT

 

Denildi ki: Günlerden bir gün, Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali, Fâtıma, ve Aişe (Allah’ın rızâsı cümlesinin üzerine olsun.) ile oturmakta idiler. Hepsi de Resûlul­lah’ın huzurunda bulunuyorlardı…

Resûlullah (s.a.v.) birden (şiddetle) ağlama­ğa başladı… Öyle bir ağlayış ki (dayanılmaz)…

Bunu (gören) Hz. Ebûbekir söyle dedi:

—           Anam, babam sana feda olsun Yâ Resûlallah! niçin ağlıyorsun?

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

—           “Ümmetimin önünde uzun ve zor bir yol, omuzlarında ağır bir yük, ve bir çok da mâ’siyetleri bulunmaktadır. (Âhirette azaba girerlerlerse) ben nasıl ağlamayayım!”

Hz. Ebûbekir bundan duygulanarak :

—           Yâ Resûlallah! Sen gönlünü hoş tut! (Al­lah bana izin verirse) Kıyamet gününde Ümme­tinin âsîleri hakkında durum vahimleşirse (gü­nahlarının taşınmasını hafifleştirmek için) Onla­rın günahlarının yarısını yüklenirim.

Resûlullah (s.a.v.), Ebûbekir’i senâ (tahsin ve taltif ve dûâ) etti…

***

Abdullah bin Cafer’den naklen; Resûlullah (s.a.v.) :

“Bir kul ki Allah (c.c.) kendisini dünya nimetlerini vermekle, kendi nezdindekiler arasında muhayyer bırakmış, o da onun nezdindekileri seçmiştir.” buyurdular.

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN İYİLİK VE MERHAMETLERİ

 

İyilik ve merhamette O (s.a.v.)’nun seviyesi­ne kimse ulaşamaz. Kuvvetli ve zayıf, fakir ve zengin hallerinde, bu iyilik ve merhamet vasıf­ları dâima O (s.a.v.)’nun büyük şahsiyetinin ay­nası olmuştur. Rahmet, kendilerini ihata etmiş, iyilik ve merhametin önderi olmuşlardır.

Kendileri:

(«İyilik cennete kavuşturur, yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin. İnsanlara acımayana Allah (c.c.) merha­met etmez. Merhamet sahiblerine Rahman olan Allah, rahmetiyle muamele buyurur. Gönlünde merhamet olmayanlar ancak şakiler (şeytana uyanlar)’dır.» buyurmuşlardır.

O (s.a.v.)’nun merhameti bütün insanlara şâmil, ihsan ve iyiliği hem mü’min, hem de müşriklere vâsıl olmuştur. Büyük kalbine ve geniş merhametine en yakın olanlar, fakirlerle zayıf­lar ve âcizlerdi. Fukaraya karşı beslediği sevgi, Allah (c.c.)’tan dünyâ ve âhirette onlarla berâber olmayı isteyecek dereceye varmıştı.

Hayâtı fakirlerle beraberdi. Evinde ve elin­de ne varsa onların olurdu. Fakirlere olan mey­li son derece idi. Kendilerine Allah (c.c.) tara­fından bahş edilen âlî fıtrat ve engîn rahmetin gereğini, fakirlere i’tinâ ile ikram ederek, âciz­lerin elinden tutarak ve ihsanını onlara bezlederek yerine getirmişlerdi.

(Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Aklakı, Sh.: 51)

 

KÂFİRLER GİBİ, ALLÂH’IN KENDİLERİYLE DOST OLUNMASINI YASAKLADIĞI

MÜNÂFIKLARIN CEHENNEMDEKİ AZÂBLARI AZÂBLARIN EN ŞİDDETLİSİ OLACAKTIR

 

“Ey Îmân etmiş olanlar!.. Mü’minler’i bırakıp da kâfirleri dost edinmeyiniz. İster misiniz ki Allâh için aleyhinize bir apacık hüccet edinesiniz!” (Nisâ Sûresi, Âyet: 144)

“Şübhe yok ki münâfıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar ve elbette onlar için bir yardımcı da bulamazsın.” (Nisâ Sûresi, Âyet: 145)

Bu mübârek Âyetler (Nisâ: 144-145) Müslümânlar’ı îkâz etmektedir, kendi kudsi Dînlerine düşmân olup bu yüzden ebediyyen muazzeb olacak olan (azâb görecek olan) kâfirleri, münâfıkları dost tutmamalarını kendilerine ihtâr buyurmaktadır. Şöyle ki:

Ey Îmân etmiş olanlar!.. Ey İslâmiyet’i kabûl etmiş, Dîn-i İlâhî’ye samîmî sûrette intisâb şerefine nâil olmuş bulunanlar!.. Mü’minler’i, Dîn kardeşleriniz’i bırakıp da onlar ile muhabbet ve meveddette (sevgide), tesânüdde (dayanışmada) bulunmayıp da münâfıklar gibi kâfirleri dost edinmeyiniz;  onlar sizin asıl düşmânlarınızdır. Onlara teveccüh (yönelmek, güleryüz göstermek, yakınlık duymak, sevmek), münâfıklara mahsûs bir fezâhâttır. (alçaklıktır) Artık onları iltizâm edip de (seçip de, onlardan yana olup da) Dîn kardeşleriniz’i nasıl bırakabilirsiniz?.. İster misiniz ki böyle kâfirlerle dost olmak yüzünden Allâh-ü Teâlâ için aleyhinize bir apaçık hüccet edinesiniz!.. Sizin de münâfık kimseler olduğunuza dâir bir bürhân (delîl) bir vazîh (apaçık) delîl vücûda getirmesini arzu eyler misiniz?.. Böyle bir denaate (alçaklığa, âdîliğe) nasıl cür’et (cesâret) edebilirsiniz?.. O hâlde ey Mü’minler! Siz münâfıklar gibi harekette bulunmayınız!..

Şübhe yok ki münâfıklar ateşin Cehennem’in en aşağı, en derin bulunan tabakasındadırlar. Çünkü münâfıklar, kâfirlerin en habîsi (kötüsü, alçağı) oldukları için böyle bir azâba müstehakktırlar. Onlar, Müslümânlar ile istihzâ (alay) ederler, Müslümânlar’ın aleyhinde hud’a (aldatma, oyun, tuzak) ve hîleler meydana getirirler. Fırsat buldukça İslâm düşmânlarına iltihâk ederek (katılarak) Müslümânlar’ın hayâtına sû-i kasdde bulunurlar. Ve elbette onlar için, o münâfıklar hakkında bir yardımcı da bulamazsın ki azâb-ı İlâhî’ye mâni’ olarak onları Cehennem’den çıkarmağa yardım ediversin. Binâenaleyh öyle münâfıkâne hareketlerden son derece sakınmalıdır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (Rh.A.), Kur’ân-ı Kerîm’in

Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsîri, C. 2, S. 692-694)

 

ALLÂH TA‘ÂLÂNIN CENNETTE GÖRÜLMESİ

 

Allâh ta‘âlâ âhirette görülecektir. Mü’minler cennette Allâh ta‘âlâyı aralarında bir mesâfe olmaksızın, bir şeye benzetmeyerek, keyfiyeti bilinmeyerek, başlarının gözleriyle göreceklerdir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfi ile beyân ediyor ki: “Cennet ehli, cennete girdiği zamân Cenâb-ı Hakk:      “-Daha bir şey istiyor musunuz ki, (vereyim) artırayım.” buyuracaktır. Onlar da, “-Yüzlerimizi ağartıp bizi cennete koymadın mı? Bizi ateşten kurtarmadın mı?” cevâbını verecekler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Derhal perde kaldırılacak, artık onlara, Rabblarına bakmaktan daha sevimli bir şey olmayacaktır.” buyurdu ve “İyi iş ve güzel amel yapanlara (ihsan mertebesine erenlere) bir de ziyâde vardır. Onların yüzlerine, ne bir toz bulaşır, ne de yüzlerini bir korluk kaplar. Onlar cennetin yârânıdırlar. Kendileri de, o cennette ebedî kalıcıdırlar.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.”

Allâh ta‘âlâ, keyfiyetsiz ve teşbihsiz görülecektir, kaydıyla Mücessime ve Müsebbibe fırkalarının görüşlerinin aksi ifâde edilmiştir.

Mesâfe, uzaklık demektir. Burada mesafe kelimesi, yön ve mekan ma‘nâlarına kullanılmıştır.

Allâh ta‘âlânın, âhirette, gözle bizâtihi görülmesi haktır, ma‘lumdur. Akıl ile değil, nass (âyet-i kerîme) ile sabittir. Tavsif bakımından da, müteşâbihâttandır.

Fahru’l-İslâm Alî el-Pezdevî, Usûlü’l-Fıkh adlı eserinde der ki: “Allâh ta‘âlânın âhirette gözle görülmesi, müteşâbihe apaçık bir misaldir. Bu, Kur’an’ın nassı ile sabittir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

“Yüzler vardır ki, o gün güzelliği ile parıldar. O yüzle Rabblarına bakarlar. O, kemâl sıfatı ile mevcuttur. Cenâb-ı Hakk’ın görülmesi kemâl sıfatının mü’mine ikrâmıdır. Fakat yön tesbîti mümkün değildir. İşte yön ve mekân tesbîti mümkün olmadığından tavsifi müteşâbihtir. Burada müteşâbihi kabûl etmek, hakîkî i‘tikad sahipleri için gereklidir.

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 287-289.s.)

 

 

CENNET VE CEHENNEME ÎMÂN -2

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Ukkâşe (r.a.)’e duâ ettikten sonra devâmla:

“- Anam babam sizlere fedâ olsun. Eğer gücünüz yeterse, yetmiş bin kişi arasına girin. Bu olmazsa tepelerde bulunanlardan olun. Bu da olmazsa, ufukta görünenlerden olmaya bakın. Çünkü ben durumları çok kötü olan birçok insan gördüm. Sizin cennet ehlinin dörtte birini teşkîl etmenizi temennî ederim.” buyurdu. Bizler:

“- Allâhu ekber” dedik.

“- Cennet ehlinin üçte birini teşkîl etmenizi temennî ederim.” buyurunca, biz yine:

“- Allâhu ekber” dedik.

“- Cennet ehlinin yarısını sizin teşkîl etmenizi temennî ederim.” buyurdu. Yine biz tekbîr getirdik. Sonra da şu âyeti okudu: “Bunlardan bir kısmı geçmiş ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.”

Daha sonra biz kendi aramızda:

“- Bu yetmiş bin kişi kimdir?” diye sormaya başladık. Ve:

“- Bunlar, müslümân olarak doğan ve Allâh’a şirk koşmayanlardır.” dedik. Durum Peygamber (s.a.v.)’e aksettirilince:

“- Bunlar, vücûdlarına döğme yaptırmayanlar, muska kullanmayanlar, uğursuzluklara inanmayanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 4.c, 1392.s)

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Kim ki: Rabb olarak Allâh’a, din olarak İslâm’a ve Resûl olarak Muhammed (s.a.v.)’e râzı oldum, derse, ona cennet vâcib olmuştur.” (Ebû Dâvud)

 

CENNET VE CEHENNEME ÎMÂN -1

 

Abdullâh b. Mes‘ud (r.a.) anlatıyor: Bir gece Peygamber (s.a.v.) ile birlikte uzun uzun sohbet ettik ve hattâ yanında sabahladık. Bize:

“- Peygamberler ve çevresindekiler bana milletleriyle birlikte gösterildi. Her peygamber bana uğradı. Kimisi bir cemaatle geldi, kimisi üç kişiyle geldi, kiminin yanında da hiç kimse yoktu.” buyurdu.

Katâde (r.a.): “İçinizde aklı başında bir kimse yok mudur?” âyetini okuyunca, Peygamber (s.a.v.) devâmla:

“- Nihâyet İmran oğlu Mûsâ da, Benî İsrâil’den büyük bir gurubla yanımdan geçti. Ben: Rabbim, kim bu? dedim. Allâh (c.c.): Kardeşin İmran oğlu Mûsâ ve İsrâîloğullarından kendisine tâbî olanlar, buyurdu. Ya Rabbi, benim ümmetim nerde? diye sordum. Allâh (c.c.): Sağ tarafındaki tepelere bak, buyurdu. Bir de ne göreyim, bir çok insan vardı. Rabbim bana: Memnûn oldun mu? diye sordu. Evet, memnûn oldum yâ Rabbi, dedim.

Sol tarafındaki ufka bak, buyurdu. Baktım, orada da birçok insan vardı. Memnûn oldun mu, dedi. Evet, memnûn oldum yâ Rabbi, dedim. Şöyle buyurdu: Bunlarla birlikte hesâba çekilmeden yetmiş bin kişi daha cennete girecektir.” buyurdu.

Bu söz üzerine Benî Esed kabîlesinden Ukkâşe b. Mihsan (r.a.) söze karıştı ve:

“- Ey Allâh’ın Peygamberi (s.a.v.), beni onlardan kılması için Allâh (c.c.)’e duâ et.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.):

“- Allâh’ım bunu da onlardan kıl!” diye duâ etti. Bundan sonra bir başkası söz alarak:

“- Ey Allâh’ın Peygamberi (s.a.v.), beni de onlardan kılması için Allâh (c.c.)’e duâ et, dediyse de Peygamber (s.a.v.):

“- Ukkâşe senden evvel davrandı.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 4.c,1391.s.)

 

KIYÂMET GÜNÜNDE OLACAKLARA ÎMÂN

 

İmran b. Husayn anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) bir yolculukta iken şu âyet inmişti: “Ey insanlar! Rabbinize âsi olmaktan sakının; doğrusu Kıyâmet kopacağı sırada meydana gelen zelzele dehşet vericidir. O gün emzikli kadınlar emzirdiğini unutur. Hâmile kadınlar çocuklarını düşürür, insanları sarhoş bir vaziyette görürsün. Oysa sarhoş değildirler. Fakat Allâh’ın azâbı daha da şiddetlidir.”

Daha sonra Peygamber (s.a.v.):

“- O hangi gündür biliyor musunuz?” diye sordu. Biz:

“- Allâh ve Resûlü daha iyi bilir.” dedik. Hz. Peygamber (s.a.v.):

“- O gün Allâh’ın Adem’e şöyle dediği gündür: Cehennemlikleri diriltiyorum. Adem, ey Rabbim, cehennemlikleri diriltmek ne demek? der. Allâh dokuz yüz doksan dokuz kişi cehenneme gidecek birisi cennete gidecektir, buyurur.” dedi. Bu sözler üzerine müslümânlar ağlamaya başladılar. Resûlullâh (s.a.v.):

“- Doğruluktan ayrılmayın, dürüst olun. Çünkü her peygamberden önce bir cahiliyet devri yaşanmıştır.” buyurdu. Sonra da:

“- Cahiliyet devri insanlarının çoğu cehennemlikleri meydana getirir. Eğer bunlar kâfi gelmezse münâfıklarla tamamlanır. Sizler diğer milletlere nazaran devede kulak bile değilsiniz. (Bir hayvanın bacağındaki veya bir devenin böğründeki küçük bir ben kadarsınız.)

Ben cennetliklerin dörtte birini sizin teşkil etmenizi temennî ederim.” buyurunca, orada bulunanlar tekbîr getirdiler. Peygamber (s.a.v.) bu defâ: “-Cennet halkının üçte birini sizin teşkil etmenizi temennî ederim.” buyurdu. Etrafındakiler yine tekbîr getirdiler. Peygamber (s.a.v.) daha sonra:

“- Sizin cennet ehlinin yarısını teşkil etmenizi temennî ederim.” buyurdu. Etrafındakiler yine tekbîr getirdiler. Fakat ben Peygamber (s.a.v.)’in “Üçte ikisini teşkîl etmenizi temennî ederim.” deyip demediğini bilmiyorum.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 4.c, 1384.s.)

 

HAYÂT’IN DA MEMÂT’IN DA MA’NÂSI, “KİTÂB” VE “SÜNNET”İ YAŞATMAKLA GERÇEKLEŞİR

 

Mâlik bin Evs bin El-Hadesân (R.A.) şöyle rivâyet ediyor: “Hz. Ömer (R.A.)’ın devri hilâfetinde, Allâh yolu’nda savaşarak “şehîd” veren bir seriyyeden bahsediyorduk. İçimizden birisi:  “-Onlar, Allâh Yolu’nda savaşan mücâhidlerdir. Ecirleri Allâh’a âiddir.” dedi. Bir diğeri de: “-Allâh, onları öldükleri hâl üzere diriltir.” dedi. O zaman Hz. Ömer (R.A.) buyurdular ki:

“-Evet, kudret ve irâdesiyle yaşadığım Allâh’a yemîn ederim ki Allâh, onları öldükleri hâl üzere tekrar diriltir. İnsanlar arasında öyleleri vardır ki riyâ ve gösteriş için savaşırlar. Bazıları, dünya malı umarak; bazıları da, mecbûr kaldıklarından savaşa katılırlar. Yine öyleleri vardır ki birçok güçlüklere göğüs gererek Allâh rızâsı için savaşırlar. İşte bunlar asıl şehîdlerdir. Âhiret’te benim ve sizin ne olacağımızı bilemiyorum. Bildiğim tek şey şu kabrin sâhibi’nin, Resûl-i Ekrem  (S.A.V.) Efendimiz’in, bütün kusurlarının önceden afvedildiğidir.”

Bir başka rivâyette Mesrûk (R.A.) şöyle diyor: “Emîre’l-müminîn Ömer İbn-i Hattâb (R.A.)’ın yanında şehîdlerden bahsedilince Hz. Ömer (R.A.), oradakilere şöyle dedi: “-Kimler şehîddir, söyleyiniz? Oradakiler: “-Yâ Emîre’l-Müminîn, şehîdler savaşta öldürülenlerdir.” dediler. Hz. Ömer (R.A.) de:

“-O hâlde şehîdlerimiz pek çoktur. Bakınız, ben size kimlerin şehîd olduğunu söyleyeyim. Şecâat ve korkaklık, Allâh’ın dilediğine verdiği bir haslet, tabîattir. Şecâatliler, her şeyi bir tarafa bırakarak, âilelerine geri dönmeği hiç düşünmeyerek savaşırlar. Korkak ise karısının yanına kaçar. Fakat şehîd, sâdece Allâh rızâsı için savaşandır. Gerçek muhâcir ise, Allâh’ın nehyettiklerinden kaçan; hakîkî Müslümân ise, Müslümanları eliyle ve diliyle incitmeyen kimsedir.” diye îzâhâtta bulundular.

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayatü’s-Sahâbe (R.A.), C. 2, S. 509-510)

 

ANCAK KİTÂB’A VE SÜNNET’E İKİSİNE DE BİRDEN, SARILAN HİDÂYET BULUR, KURTULUR

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in, şöyle buyurdukları, rivâyet edilmiştir:

“Çok sürmez, karnı tok, koltuğuna kurulmuş bir adama, Hadîslerim’den bir Hadîs söylenirde, o, “Bizim aramızda Yüce Allâh’ın Kitâbı var. Size Kitâbullâh yeter. O’ndan helâl bulduğunuz şeyi, helâl olarak kabul ediniz; O’nda harâm bulduğunuz şeyi de, harâm olarak kabul ediniz. Biz de O’ndan helâl bulduğumuz şeyi helâl sayarız; harâm bulduğumuz şeyi harâm sayarız.” der.

Sakın! Herhangi biriniz, koltuğuna kurulmuş olduğu hâlde kendisine erişen Hadîslerim’den bir şey yapılmasını emr veyâ ondan nehyettiğim bir emrim hakkında, “Ben bunu bilmiyorum, tanımıyorum; biz bunu bilmiyoruz, biz ancak Kitâbullâh’ta bulduğumuz şeye uyarız; biz bunu Kitâbullâh’ta bulamadık, işte Kitâbullâh yok onda bu. Biz Kitâbullâh’ta bulduğumuza göre amel ederiz; aksi takdirde hayır!” der tutumda bulmayayım!”

İyi biliniz ki Resûlullâh’ın harâm kıldığı şey, Allâh’ın harâm kıldığı şey gibidir. Ben ne helâlı, harâm; ne de harâmı helâl kılarım.

Sizden koltuğuna oturmuş biriniz, Allâh’ın, Kur’ândakiler’den başka bir şeyi harâm kılmadığını mı sanıyor.

Şunu iyi biliniz ki vallâhi ben de hem öğüt verdim, hem de bazı şeyleri emr ve bazı şeylerden de nehyettim ki benim emr ve nehyettiğim şeyler, belki Kur’an’daki kadardır, ya da daha çoktur.

Şübhe yok ki Yüce Allâh, ehl-i Kitâb’ın evlerine izinsiz olarak girmenizi, kadınlarını dövmenizi, üzerlerine salınan vergiyi ödedikleri hâlde, meyvalarını yemenizi size helâl kılmamıştır!”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nin, Vedâ’ Haccı’nda yüz binden fazla Müslümân’a (Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’e) hitâben îrâd buyurdukları hutbelerinde, şöyle buyurmuşlardır:

“Ben size öyle bir şey bıraktım ki ona sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman delâlete düşmez, doğru yoldan sapmazsınız: O, Allâh’ın Kitâb’ı ve Resûlü’nün Sünneti’dir.”

(Mustafa Âsım Köksal (Rh.A.)

İslâm’da İki Ana Kaynak Kitâb ve Sünnet, S. 226-228)

 

 

ÎMÂNLA GÖÇMEK İÇİN HARÂMLARDAN KAÇMAK, “KELİME-İ TEVHÎD”İ ÇOK VE İHLÂSLA SÖYLEMEK

 

Ebû Hüreyre (R.A.) rivâyet ediyor ki: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e dedim ki: “-Yâ Resûlallâh, şefâatine insanların en çabuk kavuşanı kimdir?” Şöyle buyurdular:

“-İçinizden samîmiyyetle “LÂ İLÂHE İLLALLÂH!” diyendir.”

Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretleri anlatıyor:

“İnsana gereken odur ki: “LÂ İLÂHE İLLALLÂH” Kelime-i Tevhîd’ini çok söylemelidir. Gece gündüz Allâh’a yalvarmalı ve Allâh’tan îmânını korumasını istemelidir. Çünkü bu cümle ondandır. Bununla beraber kötü işlerden de sakınmalıdır. Çünkü insanların çoğu Kelime-i Tevhîd’i söylerler; ama son nefeslerinde de îmânlarını kurtaramazlar. Bunun sebebi ise onların kötü davranışlarıdır. Bu yüzden îmânsız olarak dünyadan göçüp giderler.

Böyle bir şeyden Allâh’a sığınırız. Bundan daha büyük musîbet mi olur? Bir kimseyi düşünün ki ömür boyunca adı müslümanlar arasındadır. Kıyâmet Günü dirilince ismi kâfirler arasında olur. İşte asıl böylesi  için hayret edilir. Kiliseden, mecûsîlerin ateşgedesinden çıkıp Cehennem’e giren için hasret duyulmaz. Asıl hasret ona duyulur ki câmiden çıkar, cehenneme atılır. Bu ise yaptığı kötülüklerin ve gizli işlediği harâm işlerin bir sonucudur. Birçok kimseler vardır ki eline halka âid bir mal geçer. “Şimdi bunu harcayayım; sonra veririm ya da helâllık alırım.” der; ama hakk sâhibini râzı edemeden ölüp gider. Bir kimsenin de karısı ile arasında harâm bir durum vâki olur. “Nasıl bırakabilirim? Çocuklarımız var.” der, bunda ısrâr eder. Bu hâlde iken eceli gelir, ölür. Bu ve buna benzeyen harâmların işlenmesinden ve harâmlarda ısrârdan dolayı insanlar îmânsız giderler.

Ölümün ne zaman geleceğini bilemezsin. Bil ki ömür azdır. Boşa geçirildiğinde hasret ve pişmânlık uzun olur. Bunun ilâcı ise harâmlardan kaçarak ihlâsla “Kelime-i Tevhîd”i çok söylemektir.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (Rh.A.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 474-475)

 

ŞEYTÂNIN DÜŞMÁNLARI VE DOSTLARI

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz İblîs’e:

“Yâ Mel’ûn! Ümmetimden ne kadar düşmânın var?” diye sordu.

İblis onbeş tanedir, dedikten sonra devam etti:

1- Sensin.

2- Âdil idarecilerdir.

3- Mütevâzi zengindir.

4- Doğru sözlü tüccârdır.

5- Allâh’tan korkan âlimdir.

6- Nasîhat eden mü’mindir.

7- Merhametli kalbe sâhip olan mü’mindir.

8- Tevbesinde sâbit kalan tevbekârdır.

9- Harâmdan sakınan kimsedir.

10- Dâimâ abdestli gezen mü’mindir.

11- Çok sadaka veren mü’mindir.

12- İnsanlara karşı güzel huylu mü’mindir.

13- Dâimâ Kur’ân okuyan hâfızdır.

14- İnsanlara faydalı olan mü’mindir.

15- İnsanlar uykuda iken, gece namazına kalkan kimsedir.

Sonra Resûlullâh (S.A.V.) sordu:

“Ümmetim içinde arkadaşların kimlerdir?”

(İblis): On kişidir, dedi. Şöyle anlattı:

1- Zâlim yöneticiler

2- Kibirli zenginler

3- Aldatan tüccarlar

4- İçki içenler

5- Şarkı söyleyen kadınlar.

6- Zinâ edenler

7- Yetim malı yiyenler

8- Namaza ağır davranan kimseler

9- Zekâta engel olan kimseler

10- Uzun emelli olanlar

İşte bunlar, benim arkadaşlarım ve kardeşlerimdir.

(Ebu’l-Leys Semerkandî (K.S.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S: 715-16)

 

MÜKELLEFLİK VE ŞER’Î HÜKÜMLERİ (1)

 

İnsanların işledikleri işler, ya fâideli olur; ya da zarârlı. Dînimiz, hangi işlerin fâideli, hangilerinin zarârlı olduğunu bize bildirmiş; tutacağımız yolu apaçık göstermiştir.

İşlenmesi gerekli olan işler (yapılması gerekli olan ameller), başlıca, dörde ayrılır ki bunlara: Farz, Vâcib, Sünnet, Müstehabb denir.

İşlenilmesi doğru ve câiz olmayan işler (ameller), üçe ayrılır ki bunlara: Harâm, Mekrûh, Müfsid denir.

İşlenip işlenilmemesi, isteğimize bırakılan şeylere de: Mubâh denir.

Her müslümanın bu sekiz maddeyi (esâsı) öğrenmesi ve gereğince amel etmesi (bütün amellerini bu kantarlarda tartması) onun üzerine borçtur. (Yani bunları öğrenmek ve amelerini bunlara göre ayarlamakla mükelletir.)

FARZ: İşlenmesi, Kur’ân-ı Kerîm ile kesin olarak buyurulan, işlenmesi gereken ve işlenmemesi de yine Kur’ân-ı Kerim ile yasak olan şeylerdir.

Farz, iki türlüdür: 1) Farz-ı Ayın; 2) Farz-ı Kifâye

1) Farz-ı Ayın: Yerine getirilmesi, her müslümana ayrı ayrı borç olanlardır: Beş vakit namaz kılmak, Ramazân orucunu tutmak, zekât vermek (yine hâli vakti yerinde olunca Hacc) etmek gibi…

2) Farz-ı Kifâye: Herkese ayrı ayrı farz olmayıp hepsine birden buyurulan ve müslümanlardan birtakımının işlemesiyle ötekilerinin üzerinden borçluluk kalkan farzlardır: Cenâze namazı gibi…

Farzı işlemeyenler, Cehennem azâbına uğrarlar; İnkâr edenler dînden çıkarlar.

Vâcib: Farz kadar açık ve kesin delîle dayalı olmamakla berâber, işlenmesi farz gibi gerekli; işlenmemesi yasak olan şeylerdir: Vitir ve Bayram namazları, Kurbân, Fıtır sadakası… gibi.

Vâcibi işlemeyenler, Cehennem azâbına uğrarlarsa da, inkâr edenler dînden çıkmış sayılmazlar.

 

(Mustafa Âsım Köksal (R. Aleyh), İslâm İlmihâli)

 

KÂFİR VE MÜNÂFIKLARA SERT DAVRANMAK

 

“Ey Peygamber-i Âlîşân!.. Kâfirler ile münâfıklar ile mücâhedede bulun ve onların üzerine şiddetli davran ve onların varacakları yer Cehennem’dir. Ve ne fenâ bir dönülecek yer.” (Tevbe Sûresi, Âyet: 73)

Allâh-ü Teâlâ, bundan sonraki (Tevbe: 74’te) Âyet’te, “Münâfıkların, küfür sözleri söyledikleri, içten münkir oldukları, zâhiren İslâm’ı kabul etmiş göründükleri, tevbe ederlerse kendileri için hayırlı olacağı; eğer bundan yüz çevirirlerse dünyâ ve âhirette pek acıklı bir azâb ile muazzeb kılınacakları ve kendilerine de hiç kimsenin yardım etmeyeceği ve onları korumayacağı” haber verilir.

Bu iki Âyet’te, kâfirlere ve münâfıklara karşı, şiddetli bir mücâdelenin lüzûmu bildiriliyor. Münâfıkların nasıl yalan söyledikleri, nasıl küfrân-ı ni’mette (nankörlükte) bulunduları teşhîr ediliyor. İçlerinden töbve etmeyenlerin (yanlış yaptıklarını, bâtılda olduklarını kabul edip de bundan pişmân olmayan, dönmeyenlerin) ne kadar büyük bir azâba tutularak her türlü yardımdan mahrûm kalacakları ihtâr buyuruluyor.

Şöyle ki: Ey Peygamber-i Âlîşân!.. Kâfirler ile küfürlerini açığa vuran düşmanlar ile ve münâfıklar ile, yani küfürlerini gizleyip zâhiren (dıştan) müslümân görünen ve gizlice hıyânette bulunan müfsid kimseler (bozguncular) ile mücâhedede bulun. Kâfirleri kılıç ile tenkîle çalış (onları tepele, onlara örnek olacak bir cezâ’ ver.) münâfıkları da hüccet ile (delîllerle) burhân (isbâtla) ile uyandırmağa gayret et. Ve onların üzerine şiddetli davran. Onlara karşı yumuşaklık gösterme; münâfıklara, senden istedikleri izni verme; hakklarında merhamette bulunma. Ve onların, o kâfirlerin ve münâfıkların âhirette varacakları yer Cehennem’dir. Artık öyle bir kötü neticeye nâmzed olan dînsiz kimseler tatlı ve yumuşak bir davranışa lâyık olabilirler mi? Ve o dînsizlerin varacakları yer ne fenâ bir dönülecek yer. Kendisine ne kötü, ne korkunç gidilecek bir azâb âlemi?! Bunu, bir düşünmek îcâb etmez mi?..

(Ömer Nasûhî Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in

Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri)

 

KÜFÜR VE ŞİRK

 

“Zulüm üç nevidir: Bir zulüm vardır ki, onu Cenab-ı Hakk (c.c.) asla mağfiret buyurmaz. Bir zulüm de vardır ki, onu Allah (c.c.) dilerse mağ­firet buyurur. Bir zulüm de vardır ki, onu terk buyurmaz. İmdi Allah Teâlâ (c.c.)’nın mağfiret buyurmayacağı zulüm, şirkten ibarettir. Allah Teâlâ (c.c.) (Şirk azim bir zulümdür) diye bu­yurmuştur.”             (Ö.N. Bilmen, 500 Hadis)

İnsanın küfrü şirki müstelzim olan şeylerden son derece sakınması lazımdır. Küfür ve şirk ile ömrünü tamamlayanlar, Cehennemde ebedi kala­caklardır. Bu ceza, hayatta iken onların o kötü itikadlarının sonucudur. Hak Teâlâ’ya karşı yap­makla mecbur olduğumuz vazifeleri yapamayan mü’minler de nefislerine zulüm etmiş ve Allah (c.c.)’a karşı küfranı nimette bulunmuş olacaklarından azaba müstehak olurlar. Ancak bunla­rın bu azabı ebedî değildir. Cenab-ı Hakk bun­ların bir kısmını bir müddet cezalandırdıktan son­ra affeder. Bir kısmını da hiç cezaya tabi kılma­dan mağfiret eder. Fakat; bir inanan insan, akıbe­tinin olacağını bilmediğinden, vazifelerini eksik­siz yerine getirmelidir.

 

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

 

Alemül Hüda (s.a.v.): Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in tüm emirlerine itaat etmek imanın ve doğruluğun bir alameti olduğundan kendile­rine bu isim verilmiştir

 

(Dünden devam)

HURAFELERE DİKKAT

 

Fala yıldızname’ye inanmak. İki bayram arasın­da yapılan nikâhı caiz görmemek. Kabre toprak atarken, kürek elden ele verilirse uğursuz ve günah olur demek. Yolda giderken önünden hayvan geçerse bundan mana çıkarmak. Kö­pek uluması veya kuş ötmesini uğursuz say­mak. Hıdır İlyas (Hıdrellez) günü bayram şen­liği şeklinde kutlamak, o günde sokaklarda ateş yakarak üzerinden atlamak. Evlenirken pazarlık yapmak, başlık parası almak (yalnız evlenirken kadına erkek tarafından verilmesi gereken mehir bundan istisnadır.)

NEDEN UYURUZ?

 

Yiyeceğin rutubeti kalbin damarlarına gevşeklik verdiği ve buharı da kalple beyin arasında perde gerdiği, kalbin, dimağın dü­şünüşünden faydalanmasını engellediği, duyu organları, duyma ve hareket etme yetkisini kaybettiği zaman uyuruz. Demek ki, yiyecek ve onun nemi uykuyu getirir.

Eğer uyuyanın kalbi, nefsine bağlı ise, mânâ âleminde yükselemez. Berzah âleminde kalan ruh, mânâsız ve dünya ile ilgili şeyleri rüyada görür. Eğer uyuyanın ruhu saf ve te­mizse, ruhu, kendi eski alemiyle temasa gelir; rüyası, sadıktır. Avamın uykusu, dünyaya dö­nüş ve ona bağlanıştır. Kâmil insanların uy­kusu, Allah’a dönüştür.

 

 

HURAFELERE DİKKAT

 

İslâm dışı güçler tarih boyu, müslümanların iyi niyet ve saflığından istifade ederek di­ne bir takım hurefe bid’atlar sokmuşlardır. Yani dinden olmayan bir takım şeyleri, dinin emirleriymiş gibi gösterip müslümanları fay­dasız ve batıl şeylerle uğraştırma yolunu seçmişlerdir. Böylece de müslüman asıl vazife­lerini unutmuş, öyle durumlar olmuş ki şirke (Allah’a ortak koşma) ve küfre varabilecek şeyleri farkında olmadan yapmıştır. Bu tür batıl inançlar bilhassa hanımlar arasında çok rağbet bulmaktadır. Bunlardan bazıları:

Türbe ve yatırlara adakta bulunma, mum yakmak, bez bağlamak. Elden ele sabun, ma­kas, bıçak gibi şeyler verilirse sonunda fena­lık çıkacağını söylemek. Kapı eşiklerine veya üstüne, uğur getirir zannıyla at nalı çakmak. Rakamlardan uğur beklemek. Salı günü uğur­suzdur, falan gün çamaşır yıkanmaz, filan gün temizlik yapılmaz veya yola çıkılmaz demek. Hacca gidene «hacı», hafız olana «hafız» denmese günah olur demek. «Ben hacca gittim, artık elime ölçü ve tartı aleti alırsam günahkâr olurum» demek. (Bilhassa bu hurafe müslü­manları ticaretten uzaklaştırarak iktisadi sa­hayı eline geçirmek için yahudinin müslümanlar arasına soktuğu korkunç bir tuzaktır.)

(Devamı yarın)

 

KUR’AN-I KERÎM KELAMULLAHTIR

 

Mushaflarda yazılanların hakîkî mânada Kur’ân (Al­lah kelâmı) olduğunu bilmek gerekir. Okuduğumuz, ezberlediğimiz ve kâğıtlara yazdığımız âyetler, Kur’ân’ın tâ kendisidir.

Kur’ân’ın Allah (c.c.) tarafından indirildiğini inkâr eden kâfirdir. Dünyada Kur’ân yoktur, müshaflarda ve defterlerde yazılanlar Kur’ân değildir diyene şöyle söy­le:

— Peki nerede kaldı Allah Teâlâ (c.c)’nın:

“Furkânı (Kur’ân’ı) âlemlerin (ilâhi azab ile) bir kor­kutucusu olsun diye, kuluna indiren (Allah’ın şânı) ne yücedir.” (El-Furkân. 1)

“Kur’ân’ı biz indirdik, biz. Onun koruyucuları da şübhesiz ki biziz.” (El-Hicr 9),

“Biz Kur’ân’ı sana zahmet çekesin diye indirmedik” (Tâhâ: 2)

“Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağ başına indirseydik muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğmiş, par­ça parça olmuş görürdün.” (El-Haşr: 21)

“O (Kur’ân) muhakkak ve muhakkak âlemlerin Rabbinden (cânibinden) indirilmedir.” (Eş-Şuarâ: 192)… mealindeki âyetleri…

Mushaflarda yazılanların Kur’ân olmadığını ileri sü­ren, âyetlerin hepsini inkâr etmiştir. Çünkü kitab ismi ancak içinde bir şeyler yazılı bulunana verilir. Allah Teâlâ(c.c.) da:

“Bu, o kitapdır ki kendisinde (Allah katından gön­derilmiş olduğunda) hiç şüphe yoktur.” (El-Bakara: 2) buyurarak Kurân’ın bir kitap olduğunu beyan etmiştir. Yine Cenâb-ı Hak(c.c.) Kur’ân okumayı emrederek.

“…Artık Kur’ân’dan kolay geleni (ne ise onu) oku­yun.” (El-Müzemmil 20) buyurmuştur. Allah Celle ve Âlâ Kur’ân dinlemeyi de ferman buyurmuştur:

“Kur’ân okunduğu zaman derhal onu dinleyin, su­sun. Ta ki (Allah’ın rahmetiyle) esirgenmiş olasınız.”

(Sevad’ül A’zam Sh: 46)

 

 

 

MEZHEBSİZLİK DÎNSİZLİĞE BİR KÖPRÜDÜR (2)

 

(Muhammed Zâhid El-Kevserî)

 

Tahâvi ve diğerlerinin de dediklei gibi, Ebû Hanîfe, bu zâtların ilimlerini Fıkıh, Hadîs, Kur’ân ve Arabî ilimlerde derin bilgi sâhibi talebeleri arasında kırk fakîh’ten oluşan fakîhler meclisinde en seçkin akadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedvîn ve tanzîm yoluna gitmiştir. Kendi mezhebi’nden olmayan Muhammed bin İshak En-Nedîm, İmâm-ı A’zam hakında şöyle söylüyor: “Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzak ve yakında ilim nâmında ne varsa hepsini O tedvîn etmiştir.” İmâm-ı Şâfiî (R.A.) ise: “İnsanlar, fıkıhta Ebû Hanîfe”nin ıyâlidir.” demiştir. Sonra fıkıh, O’nun arkadaşlarının elleriyle olgunlaşmış olup, ıslâh ve tashîh için söylenecek herhangi bir şey bırakmamışlardır. Allâh, hepsinden râzı olsun.

Bilâhere Şâfiî (R.A.) gelmiş, iki kaynağın, suyunu birleştirmiştir ve Müslim bin Hâlid gibi Mekkeli, hocalardan, ki Müslim bin Hâlid ilmi, İbn-i Cüreyc’den, O da Atâ’dan O da İbn-i Abbâs (R.A.)’den almıştır, devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şâfiî (R.A.)’in akadaşları, arkadaşlarının arkadaşları, doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfânla doldurmuşlardır. O’nun ve arkadaşlarının ilim ve irfânları sâyesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine ulaşmıştır. Ömrünün son yıllarında Şâfiî (R.A.), Mısır’a yerleşerek yeni mezhebi’ni Ora’da neşretmiş ve Oraya da defnolunmuştur. Allâh kendisinden ve arkadaşlarından râzı olsun.

Basîretli ve akl-ı selîm sâhibi bir Müslüman, mezhebsizlik propagandalarına, aslâ kanmaz. Evet, böyle bir Müslüman’ın Tâbiîn Devri’nden beri bu Dîn’in usûl ve fürû’unu Efendimiz (S.A.V.)’den tevârüs ettikleri gibi muhâfaza eden müctehid imâmlar’ın etrafından ayrılmağa çağıran bir na’râ işittiğinde, yâhûd kulağına mezhebler’den birine yönelik bir saldırıda, mutlakâ bu meş’ûm sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yuvasını muhakak keşfetmelidir. Bu sesin, Müslümanlar’ın dert ve sıkıntılarıyla ilgilenmeyenlerle sarmaş dolaş olduğunu ve fazîlet sâhibi her eskiye düşman olduğunu görecektir. İslâmî ilimleri’ni, hakkıyla okuyan samîmî bir Müslüman’dan böyle meş’ûm bir ses duyulmaz. Bu ses, olsa olsa, İslâmî ilimleri bilmeyen veyâ üstün körü bile okumamış ve kendi emellerine âlet edecek kadar bir şeyler öğrenmiş sahte bir müslümandan yükselebilir.

 

(Saîd Ramazân El-Bûtî, Mezhebsizlik İslâm Şerîatını Tehdîd Eden En Tehlikeli Bid’attir.)

 

MEZHEBSİZLİK DÎNSİZLİĞE KÖPRÜDÜR (1)

 

(Muhammed Zâhid El-Kevserî)

 

Hatîb-i Bağdâdî, İbn-i Kerâme’ye dayandırarak, Târih-i Bağdâdî adlı eserinde (14/247) demiştir ki: “Biz bir gün Vekî’nin yanındaydık. Adamın biri Vekî’ye “Ebû Hanîfe’nin hata ettiğini” söyledi. Vekî cevâben: “Kıyâsta Ebû Yûsuf ve Züfer; Hadîs hıfzında İbn-i Ebû Zâide, Hafs bin Gıyâs, Hibbân ve Mendel; Arab Dili’nde Kâsım bin Maan; Zühd ve takvâda Dâvûd-i Tâî ve Fudayl gibi zâtlar yanındayken Ebû Hanîfe, nasıl olur da hata edebilir? Meclisinde ve çevresinde böyle zâtlar varken bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zâtlar, Ebû Hanîfe’yi hatasından çevirirler.” deniştir.

Mezhebler, işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuştur… Pekiyi son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkûr müctehidler’in ictihâdları’nın yerine kendi ictihâdlarını ikâme edip insanları, mezhebleri bırakmağa çağırır ve mezhebler’in bağlılarını şaşkınlık içinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esâsa dayanmayan kendi imâmlığını (müctehidliğini), mezhebsizlik üzerine oturtmağa çalışırsa eğer; siz, kendini böyle bir vesveseye ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz? Böyle birine, ya deli teşhîsi konulmuş; fakat tımârhâneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnûn dersiniz.

Bir müddetten beri, bazılarından buna benzer na’ralar duymağa başladık. Bunlar, akıllarınca müctehid imâmlar’ın ictihâdları’nı ortadan kaldımağa yönelik olarak Şer’î sâhalarda ictihâd’a yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı hushûsunda bir tıp doktoruna muâyene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbît edildiği takdîrde bunların İslâm ümmeti’ni, dîn ve dünya işlerinde parçalamağa yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri, aralarında devâm eden bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmet’i birbiriyle didişmeğe ve boğazlaşmağa sevk edecek mel’ûnca gâyeler güttükleri ve bu dîn’in düşmanlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.

 

(Saîd Ramazân El-Bûtî, Mezhebsizlik islâm Şerîatını Tehdîd Eden En Tehlikeli Bid’attir.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZE İTAAT, ALLAH TA’ÂLÂYA İTAATTİR

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, buyurdular ki: “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana is­yan eden Allah’a isyan etmiş olur. Benim vazifelen­dirdiğim kimseye itaat eden, bana itaat etmiş olur; ona isyan etmiş olan, bana isyan etmiş olur.” (Buharı,

Kitâbü’l-Ahkâm, Ebû Hüreyre (r.a.)’den)

“Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, uyurlarken me­lekler, Zât-ı ‘aleyhi’s-selâtü ve’s-selâm Efendimize geldiler. “Bu dostunuzun bir benzeri var. Haydi O’nu bir şeye teşbîh edin.” dediler. Kimi: “-Uyuyor!”, kimi de: “-Gözü kapalı ama kalbi uyanıktır.” dedi. Hepsi birden: “-O bir ev yapıp içinde bir sofra kuran, etra­fa da’vetiyeler gönderen bir kimse gibidir. Da’vete icabet eden eve girer, sofradan yer. Da’vete icabet etmeyen ne eve girebilir, ne de sofradan yiyebilir…” Melekler tekrar dediler ki: “Bu misâli, Nebî (s.a.v.)’e açıklayın ki duysun.” Kimisi: “-Uyuyor!” Kimisi de: “-Gözü kapalı; fakat kalbi uyanıktır.” dedi. Hepsi be­raber: “-Ev: Cennet, Da’vet sahibi: Nebî (s.a.v.). Kim Muhammed (s.a.v.)’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. O’na isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur. Muhammed (s.a.v.), insanlar arasında iyiyi kötüden

ayiriCI bir Ölçüdür.” dediler. (Buharı, Câblr (r.a.)’den)

“Ümmetim parçalanmışken sünnetime yapışan,

koru aVUÇlayan gibidir.” (Müstedrek, Ebû Hüreyre (r.a.)’den)

“Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” <MÜS-iim, Enes (r.a.)’den) “Sünnetime yapışan cennete girer.”

(Dâe Kutnî, Âişe Sıddîka (r.a.) Vâlidemiz’den)

(M. Yûsuf Kândehlevî (r.h.), Hayâtü’s-Sahâbe (r.a.) 1. c., 26-29. s.)

 

RESULULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZ, HER HUSUSTA KENDİLERİNE MUTLAK İTAAT

OLUNMASI İÇİN GÖNDERİLMİŞLERDİR

 

“Biz, hiçbir Resulü, Allah’ın izniyle kendisine ita­at edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik…”

(a Nisa s. 64.S.1

Allah ta’âlâ, Resulü (s.a.v.) Efendimize itaat etme­ği “Resule itaat edin ve (Resûlullâh’a merbut olan) ve sizden olan emir sâhiblerine itaat edin.” ntfat 5. ss.â.) diyerek emredip sonra da bazı münafıkların Resûlullâh (s.a.v.)’in hükmüne değil de tağutun hükmüne başvur­duklarını nakledince ve bu yol ile bu usulün çirkinliğini ve bozukluğunu beyân edince bu âyet ile yeniden insanları Resûlullâh (s.a.v.)’e itâata teşvik ederek “Biz hiçbir Resulü, Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik.” buyurmuştur.

Ebû Alî el-Cübba’i (r.h.j. âyetin, “Ben, gönderdiğim her resule itaat olunmasını ve tasdik edilmesini rnurâd ettim. Yoksa onu, kendisine isyan edilsin diye gönder­medim.” ma’nâsında olduğunu söyleyerek şunu ilâve eder, “Bu Cebrlyye’nin görüşünün bâtıl olduğunu göste­rir. Çünkü onlar, “Allah ta’âlâ, resulleri (a.s.), kendileri­ne isyan edilsin, karşı çıkıtsın diye göndermiştir.” derler. Resuller (a.s.)’a isyan eden kimselerin, küfür üzere de­vam edeceği ma’lümdur. Allah ta’âlâ, Cebriyye’nin ya­lan söylediğini bu âyette açıkça göstermişi i r.

Bu âyet, her resulün mutlaka, uyulacak ve tâbi olunacak bir şeriatının bulunduğuna ve bütün resul­lerin ve nebilerin günâh ve isyandan masun oldukla­rına delâlet etmektedir.

{Fahrüddin Er-nszi (r.h.). Telsir-i Kebir Tercümesi 6. c.: 129-131.)

 

HADİSLERLE MÜ’MİN

 

«Mü’min, insanların kendisinden emin olduğu kişidir; müslim müslümanların dilin­den salim olduğu kişidir; mücâhit ise kötü­lüğe veda edendir. Nefsim yed-i kudretinde olana yemin olsun ki, komşusu kendi eza ve cefâsından emin olmayan kul cennete gire­mez!»

Mü’min mü’minin aynasıdır, mü’min mü’minin kardeşidir, bulduğu yerde onu korur.»

«Mü’min ülfet eder, sevmiyen ve se­vilmeyende hayır yoktur.»

«Mü’min mü’min için birbirini perçin­leyen bir bina gibidir.»

«Kavi mü’min Allah’a, zayıf mü’minden daha sevimli daha hayırlıdır. Buna rağmen hepsinde hayır vardır. Sana yararlı olan şeye karşı haris ol! Yardımı Allah’tan iste, ac­ze düşme. Başına bir şey kelirse (Ah keşke şöyle yapsaydım, böyle yapsaydım!) deme; şöyle de: (Bu Allah’ın kaderidir, dilediğini ya­par). Çünkü (Eğer şöyle yapsaydım!) sözü, şeytanın işini açar. (Ve ona kolaylık sağlar).»

«Mü’min bir kabtan kafir ise yedi kabtan içer.

«Mü’min cennet’te çocuk isterse, ham­li, vazi ve yaşı (hepsi) istediği şekilde, bir saat zarfında meydana gelir.»

 

 

 

EHL-İ SÜNNETİN İKİ BÜYÜK İMAMI

 

Ehl-i sünnetin itikat hususunda büyük üstadları bü­yük imamları vardır. Bunlardan her biri selefi salihin mezhebi üzere yürümüş İslam aleminde yüz gösteren muhtelif cereyanlara karşı hak ve hakikati müdafaya çalışmış İslâm akaidinin ne kadar saf, ne kadar doğru olduğunu yeni yeni deliller ile müteâlâlar ile isbat et­mişlerdir.

İşte bu büyük mücahit alimlerden biri İmam-ı Maturudî diğeri de İmam-ı Eş’ari’dir.

İmam-ı Ebu Mansur Muhammet Maturudî, 280 tari­hinde doğmuş 333 tarihinde Semerkant’da, vefat etmiş­tir. Maturit, Buhara ilçelerinden biridir. Kendisi Hanefi mezhebinde idi. Pek kıymetli tefsiri ve başka eserleri vardır. Bizim itikatta imamımızdır. Hanefilerin büyük kısmı itikatta Ebu Mansur Maturidiye tabidir.

İmam Ebu Hasan Aliyyül Eş’ari 260 tarihinde Bas­ra’da doğmuştur. 324 tarihinde Bağdatta vefat etmiştir. Büyük dedesi ashab-ı güzinden Ebu Musa el Eş’aridir.

Ebulhasenil Eş’ari şafii mezhebinde idi. Ehli sünnet itikadında pek çok hizmet etmiştir. Pek değerli eserleri vardır. Malikiler ile şafiilerin hemen hepsi hanefilerin bir kısmı ve hanbeli mezhebindeki müslümanların bir kısmı itikat meselelerinde Eş ari’ye tabidirler.

Her ikiside selefi salihin meslekini takip etmiştir. İkisi de hak üzeredir. Ancak teferruattan sayılan bazı mese­lelerde ihtilafları vardır. Fakat bunların başlıcaları da lafzi ve zahiri bir ihtilaftan başka değildir.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyüt İslam İlmihali 33)

 

İBRÂHÎM (A.S.)’IN, “LÂ İLÂHE İLLALLÂH MUHAMMEDÜ’R-RESÛLULLÂH”I

GÖRMESİ VE NEBÎ (S.A.V.)’İN GELMESİ İÇİN DUÂ ETMESİ

 

“Ey Rabbimiz! O sana teslîm olan Müslümânlar’ın içinden, onlara senin Âyetleri’ni okuyacak, onlara kitâbı ve hikmeti öğretecek bir Peygamber gönder. Şübhesiz her şeye yegâne gâlib, ef’âlinde türlü hikmetler sâhibi yine ancak sensin sen!” (Bakara: 129)

“Kendini bilmezlerden başka kim İbrâhîm’in Dîni’nden yüz çevirir? And olsun ki biz O’nu dünyâda beğenip seçmişizdir. Şübhe yok âhirette de o muhakkak sâlihlerdendir.” (Bakara: 130)

“Rabbi O’na: “Kendini, Hakk’a teslîm et!” dediği zaman O: “Teslîm oldum, âlemlerin Rabbine!” deyivermişti.” (Bakara: 131)

“İbrâhîm, bunu, oğullarına da tavsiyye etti. Ya’kûb da öyle yaptı: “Ey oğullarım, Allâh sizin için İslâmiyyet’i beğenip seçti. O hâlde siz, ancak Müslüman’lar olarak can verin!” dedi.” (Bakara: 132)

Cenâb-ı Hakk, İbrâhîm (A.S.)’a: Ben, seni insanlara imâm yapacağım!” (Bakara: 124) buyurmuştur. “Seni bu hasletlerinle imam edinecekler, sâlihler sana tâbi’ olacaklar!” buna göre İbrâhîm (A.S.) asrının Nebî’si olduğu gibi kıyâmete kadar da bütün insanların muktedâsıdır (Kendisine uyulanıdır, örnek alınanıdır.) imâmıdır. Allâh, bu Âyet-i Celîle’de beyân buyurduğu va’dini, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e “Sonra sana “Hanîf olarak Millet-i İbrâhîm’e tâbi’ ol!” diye vahyettik” (Nahl Sûresi, Âyet: 123) buyurarak yerine getirmiştir. Bu sebeble bütün semâvî dîn sâlikleri, İbrâhîm (A.S.)’ı büyük tanımaktadırlar. İbrâhîm (A.S.)’ı lâyık-ı vechile tanıyıp tâbi’ olanlar ise Hazret-i Muhammed Mustafâ (S.A.V.)’in Ümmeti’dir ki namazların sonunda “Allâhümme salli ve barik” okurlar.

Haberde vârid olmuştur ki İbrâhîm (A.S.), rüyâsında bir büyük bahçe gördü. O bahçedeki ağaçların yapraklarında “Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r-Resûlullâh” yazılı olduğunu gördü. Cibrîl (A.S.)’a bunun ne olduğunu sorunca Cibril (A.S.), İbrâhîm (A.S.)’a Muhammed (S.A.V.) Efendimiz’i anlattı. Bundan sonra İbrâhîm (A.S.) “Yâ Rabbi, Ümmet-i Muhammed’in lisânına benim yâdımı koy!” diye duâ etti. Duâsı müstecâb olup namazda tahiyyât’tan sonraki salâvât-ı şerîfe’de ismi, Peygamber (S.A.V.)’in ismiyle birlikte zikrolundu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi Tefsîri, S. 188)

 

HAZRET-İ HAVVA’NIN YARATILIŞI

 

Âdem (a.s.), Cennet’te oturup konuşacak bir kimse ve kendisi ile sükûnet bulacağı bir zevce bulunmaksızın tek başına gezip dolaştığı sırada, Yüce Allah (c.c), ona, bir uyku verdi. Uyudu.

Yüce Allah (c.c.) ona bir elem duyurmadan, sol eğe kemiklerinden birini alıp yerine et doldurdu.

Âdem (a.s.), daha uykudan uyanmadan, Hz. Hav­va’yı, ondan yarattı.

Âdem (a.s.) uyanınca, başucunda bir kadının oturdu­ğunu gördü.

“Bir kadın ha!?” dedi ve ona:

“Sen, nesin?. Sen, kimsin?” diye sordu.

Hz. Havva: -“Bir kadın!” dedi.

Âdem (a.s.): -“Sen, ne için yaratıldın?” diye sordu.

Hz. Havva: -“Sen, benimle sükûnet bulasın diye ya­ratıldım” dedi.

İbni Abbas (R.A)’a göre: Hz. Havva’ya her canlının anası olduğu için, Havva ismi verilmiştir.

Yüce Allah (c.c.), böylece, Hz. Havva’yı, Âdem (a.s.)’e eş yaptı.

Peygamberimiz (S.A.V), bir Hadîs-i şeriflerinde: “Kadın, kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga­nın en eğri yeri de, üst kısmıdır. Onu, doğrultmaya kal­karsan, kırarsın! Hali üzere bırakırsan, eğriltide devam eder.

Kadınlar hakkında, birbirinize hayr tavsiye ediniz!” buyurmuştur.

(Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal)

 

 

  1. ÂDEM (A.S.)’İN YARATILIŞI

 

Hadis-i kudsîde buyrulmuştur:

«— Âdem’in hilkat toprağını kırk sabah ya­ni kırk gün —ki bu günlerden biri dünya senelerinden bin seneye muâdildir— elimle maya­ladım.»

Sonra o, salsâl yani kuru çamur oluncaya kadar kırk sene kendi haline bırakıldı. Bu sağ­lam çamur pişirilmiş çömlek gibi oldu. O’nun üzerine otuz dokuz sene hüzün yağmuru yağ­dı. Bir yıl da sevinç yağmuru yağdı. Bunun için Âdemoğlunun hüznü sevincinden çoktur, ne var ki hüznünü takiben hemen ferah ve sevinç ge­lir. Nitekim: “Her başın bir sonu vardır.” «Her zorlukla beraber bir kolaylık mevcuttur.» (el-İnşirah: 5-6)

Âdem (a.s.) arzdan yaratıldığından Âdem diye isimlendirilmiştir. Âdem (a.s.)’in ömrü 997 senedir.

Bilesin ki Allah (c.c.) Âdem (a s.)’ı anasız, babasız yarattı. Havva’yı anasız babadan. İsa (a.s.)’ı ise babasız anadan yarattı. Âdem (a.s.) evlâdını ise ana-baba vasıtasıyla yaratmaktadır.

(Hz. R.M. Sâmi (k s.). Muhâsabe, C. 6)

***

Üç şey gözün nurunu arttırır:

— Kâ’be-i Muazzama’ya bakmak.

— Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak.

— Anne ve babanın yüzüne bakmak.

(Dört Büyük Halilfe. Sh.: 296)

 

 

NAMAZ ÎMÂNIN ŞU’BESİDİR ONUN İNKÂRI   > İSE KÜFÜRDÜR

 

Hiçbir Peygamber (a.s.)’m şeriatı, namazdan hâlî (boş) kalmamıştır. Namaz, Ka’be vasıtasiyle ibâdet olduğu için mertebesi îmândan aşağıdadır. Namaz, îmândan değil mânın fürû’undandır (dalından, budağından şu’besinden-dir). Namazın Arapçası salât, lügatte “dua” ma’nâsına gelir. Namaz, şer’an malum fiiller ma’nâsına nakledilmiştir. Na­maz, her mükellefe bi’l-icmâ, ya’ni Kitâb ve sünnetle, arz-ı ayndır. Hicretten bir buçuk sene evvel Ramazân’m on yedinci cumartesi akşamı İsrâ gecesinde farz kılın­mıştır.

Namazın aslı, her peygamber (a.s.)’m şeriatında var­dır. Sabah namazının Âdem (a.s.)’a; öğlenin Dâvud (a.s.)’a; ikindinin Süleyman (a.s.)’a; akşamın Ya’kûb [a.s.)’a; yatsının Yûnus (a.s.)’a farz kılındığı, ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e ise hepsinin toptan meşru’ olduğu söylenir.

Namaz, Kâ’be’yi ta’zim vasıtasıyla ibâdet olmuştur. Allah ta’âlâ, Kâ’be’ye dönmeği ona ta’zîm için emretmiş­tir. Kâ’be’yi ta’zim vasıtasiyle de Allah’ı ta’zîm hâsıl olur. Namaz, fiil i’tibâriyle îmânın şu’besidir; hükmü i’tibâriyle de farz olmasına bakılarak îmândandır. Çünkü Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin getirdiklerini tasdîk cümlesindendir.

Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Çocuklarınız yedi yaşına vardıklarında, onlara namazı emredin; on yaşına vardıklarında namaz için onları dövün.” buyurmuşlardır. Sahîh kavle göre oruç da namaz gibidir. Çocuğa namaz ve oruç emredilir. İçki içmek yasaklanır. Tâ ki hayra alış­sın, kötülüğü terk etsin.

Namazı inkâr eden kafir olur. Bu, kat’î delil ile sabit tir. Tembelliğinden dolayı kasden terk eden fâsık olur.

(Ahmed DÂVÛDOĞLU (rh.a.), İbn-i Âbidîn Tercemesi 2. c., 5-7. s.)

 

 

İSLÂMI ÇARPITARAK ANLATANLARA KARŞI TUTUMUMUZ NE OLMALI?

 

 

Ak ıllı  olan   Mü’minler     için  en    doğru    iş,  Sünnet-i

 

seniy-yeye      uymak      olup,   bid’at   sahibi    ve    taşkınlık

 

yapanlardan  olmamaktır.  Sapıtmamaları  ve  ayaklarının

 

kayıp, kor-kunç uçuruma düşmemeleri için, bu hususta çok

 

derine  dalmamah,  zorlanmamalıdır.  Abdullah  bin  Mes’ûd

 

(r.a.); “Sünnet-i seniyyeye uyun, bid’at sahibi olmayın, bu

 

size yeter” buyurdular.

 

Her  Mü’minin  Sünnet  ve  cemâate  uyması  lâzımdır.

 

Sünnet,   Resûlullâh   (s.a.v)’den   sözle,   fiille   veya   sükût

 

edi-kabul   etmek   suretiyle   gelen   şeylere   denir.   Ya’nî

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sözü, işi ve anlatmasıdır.

 

Cemâat      ise,   dört    büyük     halîfe   (r.a.e.)’in  hilâfetleri

 

zamanında,  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  Ashabı  (r.a.e.)’in,  onun

 

işlemesi üze-rine birleştikleri Sünnetleridir.

 

Bid’at   sâhibleri   ile   münakaşa   ve   kavga   etmemeli,

 

onla-ra yakın olmamalı, onlara selâm vermemelidir.

 

Bid’at  sâhibleri  ile  bir  arada  oturmamalı,  arkadaşlık

 

etmemelidir.  Resûlullâh  (s.a.v):  “Bir  kimse,  bir  bid’at

 

sahibine Allah için kızarak baksa, Allâhü Te’âlâ, o kim-

 

senin  kalbini  emniyet  ve  îmânla  doldurur.  Bir  kimse

 

Allah için bid’at sahibini zecr ve men’eylese (yaptığın-

 

dan alıkoysa), Allâhü Te’âlâ kıyamette o kimseyi emn ü

 

emanda  (emniyette)  bulundurur.  Bir  kimse  bid’at  sa-

 

hibini aşağı  görse, Allâhü  Te’âlâ  o kimsenin Cennette

 

derecesini, yüz kat yükseltir. Bir kimse bid’at sahibiyle

 

güler  veya  onu  sevindirecek  bir  hâl  ve  söz  ile  görü-

 

şürse  o  kimse  Allâhü  Te’âlâ’nın  Muhammed  aleyhi’s

 

salâtü ve’s selâm üzerine indirdiği şey’i istihfaf etmiş,

 

hafife almış olur” buyurdular.

 

Ebû Eyyûb Sahtiyânî (rahimehullâh) der ki; bir kimse-ye

 

Sünnetten      bir   şey    söylendiğinde,      o   kimse:     “Bana

 

Sün-netten anlatma, Kur’ân’dan haber ver” dese, biliniz ki o

 

sapıktır.

 

(Abdülkâdir-i Geylânt (Ics.), Gunyetü’t Talibin, 118-119.s)

 

 

BİD’ATLERDEN SAKINMAK

 

 

Sünnet;      tarîkat,   yol    ma’nâsında       olup    Resûlullâh

 

(s.a.v.)’in   yolu,    islâm    Dîni    ma’nâsındadır.       Uyulması

 

ge-reken  Sünnet,  ilk  asrın  şerefli  insanlarının  yürekten

 

sa-rıldıkları  Sünnettir. Bu insanlar, hayır, salah ve  rüşd ile

 

müjdelenmiş, Âlemlerin  Efendisi  (s.a.v.)’in  ve  Dört  Halîfe

 

(r.a.e.)’in  arasında  yaşayanlardır.  Onlardan  sonrası  da

 

Tabiîn (yani onları görenler) zamanıdır.

 

Sünnete çok sıkı yapışmalıdır. Sünnet ile amel etme-li,

 

başkalarını       Sünnete        çağırmalı       ve      Sünnet       ile

 

hükmet-melidir. Bir Hadîs-i Şerifte: “Benim Sünnetime ve

 

sizi     hidâyete       sevk      eden       Râşid       halîfelerimin

 

Sünnetlerine        yapışınız.     Sünnetlere       azı    dişlerinizle

 

sarılınız.”   yani   hepsini   yapınız   buyurmuşlardır.   Bid’at

 

ehlinin    sözlerine     kulak    vermemeli,       kendilerine     meyi

 

etmemeli,  onlara  ya-naşmamahdır.  Çünkü  dînimiz  bid’at

 

işleyenleri  sevmeği,  sözlerini  dinlemeği  yasaklamakta  ve

 

bu   konuda   şiddetli   ceza   ve   azâblarla   karşılaşılacağı

 

konusunda uyarmakta-dır.

 

Dînimizde  bildirilen  sağlam  senetli  ve  sahîh  metin-li

 

konularda   tartışmaya   girilmemelidir.   Zîrâ   bu   konudaki

 

münâkaşalar insanı  dînden uzaklaştırır, sapıklığa yol açar.

 

Geçmiş      ümmetler   uzun   münâkaşa   ve   çok   dedikodu

 

yap-tıkları    için   helak    olmuşlardır.     Bir   Hadîs-i   Şerifte

 

Peygam-berimiz           (s.a.v)     dedikoduyu         yasaklam ıştır.

 

Peygamberimiz   (sav)   “Dînimizde   olmayan   bir   şeyi

 

çıkaran        kimsenin         çıkardığı       şey       reddedilir.”

 

buyurmuşlardır.  Bundan  an-laşılıyor  ki  onların  yollarına

 

uymayan, dindeki her bid’at sapıklıktır. Âlimlerimiz bildiriyor

 

ki din ilimleri ile meşgul  olmak ve onları  yaymak gibi işler

 

hasenedir,  makbuldür.  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  ve  Ashabı

 

(r.a.e.)’in yoluna uymayan işler bid’attir, kötüdür.

 

Not: Akâid serîsinin bir sonraki yazısı 29 Aralık tarihindedir.

 

(Seyytd Altzâde, Ş/r’atû’/ İslâm, 17-18.s)

 

BİD’AT MES’ELESİ

 

Bid’at  üzerinde  çok söz edilmiş  bir konudur. Hatta bazı

 

kimseler,  ister  dînî,  ister  dünyevî  konularla  ilgili  bulunsun

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in zamanında bulunmayan her

 

şeyi    kötü     bid’at    saymaktadır.       Bid’atı    bu     şekilde

 

genelleştir-mek,   tamamen   hata   ve   delilsiz   bir   davadır.

 

Bid’atın  bir  kıs-mı  vâcibdir.  Allâhü  Te’âlâ’nın  kitabını  ve

 

Resulü  (s.a.v.)’in  sözlerini  anlayabilmek  için  nahiv  ilmini

 

(Arabça  gramer),  usul-ü  fıkhı  öğrenmek  gibi.  Bid’atın  bir

 

kısmı     da,   haramdır;      Cebriye,     Mürcie,     Kaderiye     ve

 

Mücesseme mezhebleri gibi.  Lakin bu bid’atları  reddetmek

 

de vâcibdir. Çünkü islâm Şerfâtını bu bid’atlardan korumak

 

farz-ı    kifâyedir.    Bid’atın    bir   kısmı    da     mendubdur.

 

Medreselerin  ve  tekkelerin  ortaya  çıkması  gibi.  Resûlullâh

 

(s.a.v.)’in  zamanında       bulunmayan       güzel    şeyler,   bütün

 

Ramazân boyunca cemaatle teravih na-mazını  kılmak gibi.

 

Mekruh olan bid’atlar da, Şâfiîlere göre camileri ve Kur’ân-ı

 

Kerîm’i   süslemek   gibi.   Hanefi  mezhe-binde   ise,   bunlar

 

mubahtır.       Mubah        olan      bid’atlar     ise,    sofra-ları

 

zengînleştirmek,   lezzetli   ve   mubah   meşrubatları   içmek,

 

geniş  ve güzel meskenler edinmek, güzel ve helal elbiseleri

 

giymek gibi.

 

imâm-ı  Şafiî  (r.a.) buyuruyorlar ki: “Kitâb, Sünnet, ashâb

 

ve  icmâya  muhalif  şeyleri  îcâd  etmek  sapıklıktır.  Bunlara

 

mu-halif olmayan, hayırlı  ve güzel olan  şeyleri îcâd etmek

 

ise  kötü  bid’at  değildir;  çünkü,  Hz.  Ömer  (r.a.)  Sahabenin

 

yeni-den  Ramazân  gecelerinde  cemaatle  teravih  namazını

 

kıldık-larını görünce “bu ne güzel bir bid’attır” demiştir.

 

Bunun aksini iddia edenlere şöyle sorulmalı: Seni eğiten

 

ve  sana  ders  veren  hocalar,  telif  edilen  kitâblar,  yazılıp

 

bi-riktirilen  fetvalar,  islâm  âleminde  yayınlanan  eserlerin

 

hepsi    bid’at   midir?    Çünkü      bunlar    Resûlullâh     (s.a.v.)

 

Efendimiz’in devrinde  yoktu. Eğer bunlar bid’at ise o hâlde,

 

bunları  terket-melisin  bizzat  böyle  bir  şeyi  yapmamalısın  ki

 

başkasını   böyle   bir  şeyden   men   etmek   hakkına   sâhib

 

olabilesin.

 

Not: Akâid serîsinin bir sonraki yazısı 22 Aralık tarihindedir.

 

(Mehmet Çağlayan,Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 188-190.s)

 

 

 

KUR’AN-I KERÎMİN TEFSİRİ MES’ELESİ VE KİMLER TEFSİR YAPABİLİR

 

 

Tefsîr yapacak âlimin aşağıda zikr edilen şu onbeş

 

ilmi gayet mükemmel şekilde bilmesi lâzım gelir.

 

Bu ilimleri kemâliyle (tam ve en olgun şekilde) bil

 

meyen kimselerin Kur’ân tefsîrine yeltenmesi şer’an

 

caiz değildir (Şeriat’ın buna izni yoktur).

 

1-Lügat (Arab dili)                8-Kıraat ilmi

 

2- Tasrif (Sarf ilmi)           9- Usûl-i din ilmi

 

3-Nahvilmi                       10-Usûl-i Fıkıh ilmi

 

4-iştikak                        11-Esbâb-ı nüzul

 

5-Me’ânî ilmi                    12-Nâsih ve mensûh

 

6-Beyân ilmi                     13-Fıkıh ilmi

 

7- Bedi’ ilmi                    14- Mücmel ve mübhe-

 

min tefsîri

 

Tefsir  yapabilecek  kişinin  sâhib  olması  gereken

 

15’inci ilim ilmü’l-mevhîbedir. Bu öyle bir ilimdir ki onu

 

Cenâb-ı  Hakk  Hazretleri, ilmiyle  amel  eden bahtiyar

 

kuluna ihsan eder.

 

(Sırrı Paşa’nın saydığı bu 14 ilim kesbîdir, ya’ni çalışıp

 

öğrenmekle elde edilebilir. 15’inci ilim ise vehbîdir, ya’ni

 

Allah   (c.c.)   vergisidir.   O   verirse   verir,   vermezse,

 

çalışmakla öğrenilip elde edilemez.) ‘ işte bu 15 ilim,

 

müfessirin  (tefsîr  âliminin)  mutlaka,  kesin  surette  ve

 

hiç  şübhesiz ve eksiksiz mükemmel bir şekilde sahip

 

olması  zorunlu bulunan ilimlerdendir. Ama bunlardan

 

başka, Kur’ân-ı  kerîmi tefsîr edebilmek için müfessirin

 

diğer  ilimlerde  (ve  çağının  gerektirdiği  genel  kültür

 

bilgilerinde) derinleşmiş olması da şarttır.

 

 

Not: Akâid serîsinin bir sonraki yazısı 21 Aralık tarihindedir.

 

(İmâm  Zehebt (rh.a.), Büyük Günâhlar, 257-259.S.)

 

 

ANCAK EH İL KİMSELER İCTİHÂD YAPABİUR

 

Âlemlere rahmet  olarak  gönderilen, nebîlerin sonuncusu

 

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’in ümmeti dünya

 

yaşadıkça   yaşayacak   ve   gelişecektir.   Böyle   yaşayacak,

 

gelişecek  ve  olgunlaşacak  bir  ümmetin  karşılaşacağı  yeni

 

Hâdiselere ve olaylara, Kitap ve Sünnetten kolaylıkla ve açık

 

olarak hüküm bulmak ve çıkarmak, herkesin yapabileceği ko-

 

lay bir iş değildir. Halbuki, dinlerin en mükemmeli olan islâm’ın

 

her hâdiseye bir hüküm ve her olaya bir çözüm getirdiği, ilim

 

erbabınca bilinmektedir. O hâlde, hakkında Kur’ân ve Sünnette

 

açık  hüküm  bulunmayan  konular  hakkında,  şer’î  yollardan

 

hüküm  çıkarmak  için  içtihada  ve  müçtehide  şiddetle  ihtiyâç

 

vardır.

 

Bazen, hükmün çıkarıldığı  iki delîlin lafızları  arasında çe-

 

lişki oluşur.  Çelişiyor gibi görülen bu hükümler arasında en

 

kuvvetli olanını bulmaya ve anlamaya büyük bir basîret ve ilim

 

gerekir ki, bu da ancak müçtehid olan zâtta bulunur.

 

Bu  saydığımız  şartlar  ve  özelliklerle  birlikte  daha  başka

 

zorluklar ve bilinmesi zarurî  hususlar da vardır. Senedin kuv-

 

veti ve zayıflığı gibi. işte bütün bu zorluklardan kurtulabilmek

 

ve sıhhatli bir hükme varabilmek için müçtehide ve içtihada

 

ihtiyâç vardır.

 

Har insaf sahibi iyi bilir ki; iyiArabça konuşan her Arab veya

 

bir başkası, bütün Âyet ve Hadîslerin içerdiklerini ve ihtimâli ol-

 

duğu şeyleri bilemez. Hattâ  tahsil görmüş  ve birçok ilimlerde

 

maharet sahibi olmuş kimseler bile bu incelikleri bilemez. Bu-

 

nun için, Âyet ve Hadîslerden hüküm çıkarmak için müçtehid

 

olma şartı gerekli görülmüştür. Selef (önce gelen), halef (sonra

 

gelen) ve hattâ çağımızın gerçek ilim adamları  da  bu konuda

 

ittifak etmiştir. Ehliyetli olmayan kişilerin yüce dînimiz hakkında

 

karar verme yetkisi yoktur demişlerdir.

 

Bir müslümanın Dört Mezheb’i terkederek Kitap  ve Sün-

 

netin meal ve tercemelerinden anladığımla amel edip, hüküm

 

çıkarabilirim veya ben de müçtehidim, bununla beraber Ehl-i

 

Sünnet’e mensubum derse, davası doğru olmaz.

 

(M. Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 165-167.)

 

 

ESMÂÜ’L-HÜSNÂ’DAN EL-FETTÂH (C.C.)

 

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

 

“O, (gerçek hükmünü vererek hakk ile bâtılın arasını) açan-

 

dır, (her şeyi hakkıyla) bilendir.” (Sebe s. 26)

 

el-Halîmî  der ki: “Fettâh, hüküm verendir. Allah, verdiği hüküm-

 

lerle kulları  arasında kilitlenen mes’eleleri ve hak ile bâtılın arasını

 

açan, haklıyı  yüceltip haksızı  alçaltandır. Bu, dünyada olabileceği

 

gibi âhirette de olabilir.”

 

Müslüman, kapalı olan her şeyi ancak Allah’ın açabileceğini bil-

 

melidir. Kullarına rızıkve merhamet kapılarını  açan, zor ve kitlenen

 

işleri çözüp açan, hakkı  görmeleri için kalblerini ve gözlerini açan,

 

sıkıntı ve darlıktan sonra gönüllerini açıp ferahlık veren, anlaşılma-

 

yan kapal ı her sorunu kolaylıkla açan O’dur.

 

“Gaybın (açacak) anahtarları  Onun katındadır. O’ndan baş-

 

ka hiç kimse onu (gaybı) bilemez. (Enam s. 59)

 

“Allah,  kimin  göğsünü  (İslâm’a)  yarıp  açmışsa,  artık  o,

 

Rabbi’nden olan bir nûr üzerindedir.” (ZUmers. 22)

 

Bu ism-i Şerifi sabah namazından sonra elini sadrına koyup 15

 

kere okuyanın kalbi parlar, işleri kolaylaşır ve rızk ı bol olur.

 

ESMÂÜ’L-HÜSNÂ’DAN EL-ALİM (C.C.)

 

 

el-Alîm, her şeyi en iyi bilen ve her  şeyin içyüzüne vâkıf olan

 

demektir.

 

Hiçbir  şey  O’na  gizli  kalmaz.  Başlangıcı  olmayan  evvelde  ne

 

olduğunu bildiği gibi, sonu olmayan sonrada da ne olacağını da bilir.

 

Olmuşları  nasıl hiç eksiksiz biliyorsa, olacak hâdiseleri de, olmuşlar

 

kadar mükemmel olarak tek O bilir.

 

ilmi olmayan bir zât, bunca mahlûkâtı  nasıl yaratıp idare edebilir

 

ki?  Bütün âlem O’nun yaratmasıyla var olduğu gibi, onun tâyin ettiği

 

güne kadar devam edebilir. Ondan ne bir fazla, ne bir eksik olur.

 

Yine dünyanın ne kadar günü vardır, ne kadarı geçip gitmiştir hepsi

 

Cenâb-ı Hakk’ın ilmindedir.

 

Allah’ ın kendi durumunu  bildiğini bilen kimse içinde bulunduğu

 

duruma sabreder, O’nun verdiklerine  şükreder, çirkinlikler ve yan-

 

lışlıklardan kaçınır.

 

Bu ism-i Şerife günde 150 defa devam eden ma’rifetullâha eri-

 

şir, vehim ve şübheden kurtulup yakîn ilmine erişir.

 

Not: Esmâü’l Hüsnâ serîsinin bir sonraki yazısı 25 Aralık

 

tarihindedir.

 

(ibn Kesîr, Kıırtııbî, Esmâü’l Hüsnâ, 293-316.s.)

 

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN MÜ’MİMLERE ŞEFAAT ETMESİ

 

 

Yezid  el-Fakîr  (rh.a.)  şöyle  anlatıyor:  Cabir  b.  Abdullah

 

(r.a.) ile konuşuyordum. Bir ara “Bazı  kimseler cehennemden

 

çıkacaklardır” dedi. Ben  buna inanmadığım için öfkelenerek

 

şöyle dedim: “Bunu bir başkası söylemiş olsaydı şaşmazdım;

 

fakat siz Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Sahabelerinin söylemesi-

 

ne şaşıyorum. Allâhü Te’âlâ’nın “Onlar ateşten  çıkmayı  is-

 

terler. Fakat çıkamazlar. Onlar için dâimi bir azâb vardır”

 

(Mâides.      37)    Âyet’ini    bildiğiniz   hâlde     bunu      nasıl

 

söyleyebiliyor-sunuz?”.  Bu  sözlerim   üzerine  Câbir  (r.a.)’in

 

arkadaşları  beni  terslediler.  Fakat  çok  iyi  birisi  olan  Câbir

 

(r.a.) onlara “Onun yakasını bırakınız” dedi ve sonra da bana

 

dönerek  şunları  söyledi:  “O  okuduğun  Âyet  sâdece  kâfirler

 

içindir. “Şübhesiz  ki  eğer  yeryüzünde ne varsa  hepsi  ve

 

onunla  birlikte  bir  misli  kâfirlerin  olsa  ve  onu  kıyamet

 

gününün   azabından   kendilerini   kurtarmak   için   fidye

 

olarak  verseler  yine  de  kendilerinden  kabul  olunmaz.

 

Onlar  için  elem  verici  bir  azâb  vardır.  Onlar  ateşten

 

çıkmayı isterler. Fakat çıkamazlar. Onlar için dâimi bir azâb

 

vardır”   (Mâide  s.  36-37)  Bundan   sonra   da   “Sen  Kur’ân

 

okumuyor  musun?”  diye  sordu.   “Okurum;  hattâ   Kur’ân’ı

 

tamamen ezberledim” dedim. Bunun  üzerine  şunları  söyledi:

 

“Peki    Allâhü   Te’âlâ,    Kur’ân-ı   Kerîm’de     “Gecenin       bir

 

kısmında kalk ve sana mahsûs bir fazlalık olmak  üzere

 

onunla  (Kur’ân’la)  namaz  kıl!  Râbb’inin  seni  övgüye

 

değer  bir  makama  (Makâm-ı   Mahmûd’a)  göndermesi

 

umulur”   (isrâ   s.  79)  buyurmuyor  mu?  işte  bu  Âyetteki

 

“Makâm-ı      Mahmûd”       şefaat    makamıdır.      Allâhü    Te’âlâ

 

günâhlarından  dolayı  bazı  kimseleri  dilediği  kadar  cehen-

 

nemde bırakacak ve  yine  dilediği bir zaman  da  oradan  çı-

 

karacaktır. Bu müddet zarfında da onlarla konuşmayacaktır”.

 

Bu hâdiseden sonra artık şefaati yalanlamaktan vazgeçtim.

 

Not:  Nebî  (s.a.v.)’e Mahsûs Faziletler serisinin bir sonraki

 

yazısı  17 Kasım tarihindedir.

 

 

 

(Muhammed Yûsuf Kandehlevf (r.h.), Hayatü’s-Sahâbe, 3.c, 323.S.)

 

 

GELECEKTEN HABER VERMEK

 

 

“Görülmeyeni bilen Allah, görülmeye kimseyi muttali

 

kılmaz (haberdâr etmez). Ancak peygamberlerden bildir-

 

mek istediği bunun dışındadır.” (Cins. 26-27) Yani gaybı yal-

 

nız AllâhüTe’âlâ bilir, gayba hiç kimseyi muttali kılmaz (gaybı

 

bildirmez). Ancak risâletine, peygamberliğine razı olup pey-

 

gamber tayin ettiklerine gaybından dilediklerini bildirir.

 

imran bin Husayn (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle

 

buyurmuşlardır:  “Teşe’üm  eden  (uğursuz  sayan),  halkın

 

tuttuğu uğursuzluğa inanan, kehânette bulunan, kâhine

 

gidip sözlerine inanan, büyücülük yapan veya büyücüye

 

gidip ona inanan kimse bizden değildir. Her kim kâhine

 

gidip  söylediğine  inanırsa,  Muhammed  (s.a.v.)  üzerine

 

indirilmiş olan (Kur’ân)’ı inkâr etmiş olur.”

 

“Birşeyi uğursuz sayarak ihtiyâcından vazgeçen kişi,

 

şirke düşmüş olur.” (Tirmizt)

 

Birşeyi uğursuz saymak, ondan bir kötülük geleceğine

 

inanmak,  dinimizce   haramdır.   Bazıları baykuş  ötüşünü,

 

önünden  kara  kedi  geçmesini,  merdiven  altından  geçmeyi

 

uğursuzluk sayar. Hâlbuki Allah (c.c.) hiçbirşeyi uğursuzluk

 

üzerine yaratmamıştır. Herşeyde bir hikmet gizlemiştir.

 

Vasile b. el-Eska’ (r.a.)’den: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle

 

buyurmuşlardır: “Her  kim  kâhine gelir  de  ondan  bir  şey

 

sorarsa kırk gün tevbesi kabul edilmez.  Şâyed kâhinin

 

söylediğine inanacak olursa kâfir olur.”

 

Yıldız ilminden yasak olan, ehlinin, geleceğe dâir olayları

 

bildiklerini iddia etmeleridir. Yıldızların seyrinden, birbirinden

 

uzaklaşıp  yaklaşmasından  yağmurun       yağmasını,     karın

 

düşmesini ve rüzgârın esmesini bilmeyi iddia etmeleri gibi.

 

Bu  rüzgârın  esmesi,  yağmurun  ve  karın  gerçek  yağacağı

 

zamanı ancak  Allâhü Te’âlâ  bilir.  Hiçbir  tecrübeye  dayan-

 

madan ve tahmin kabul edilmeden, mutlak surette şu saatte

 

yağacak diyen fâsıktır, küfre kadar gidebilir.

 

Not: Akâid serîsinin birsonraki yazısı 11 Aralık tarihindedir.

 

 

 

(ibn Hacerel-Heytemîf(r.h.), islâm’da Helâller ve Haramlar, 2.c, 320-321 .s.)

 

 

ESMÂÜ’LHÜSNÂ’DANER-REZZÂK(C.C)

 

Rızıkları  ve  r ızık  verdiği  varlıkları  yaratan,  r ızıklarını  onlara

 

ulaşt ıran, rızıklarla faydalanmalarını  temin eden hiç  şübhe yok ki

 

O’dur! Rızık iki kısımdır: Beden ve ruhun rızk ı.

 

Bât ınî  rızık,  marifetler  ve  keşiflerdir  ki  bunlar  kalbler  için  ha-

 

zırlanmış   en  şerefli  rızıklardır.  Çünkü   bunun  semeresi,   ebedî

 

hayâtt ır;  zahiri  olan  rızk ın  semeresi  ise  belirli  bir  zamana  kadar

 

bedenin kuvvetini sağlar. Bu iki rızık çeşidini yaratan ve erbabına

 

ulaşt ıran şübhe yok ki Allah (c.c.)’dur. Lâkin onu, dilediğine bolca

 

verir, dilediğine karşı da azaltır.

 

Bu  ismi  bilen  kul,  bununla  Rabb’ine  duâ  etmeli  ve  ibâdet

 

etmelidir,  ibâdet  etmenin  edeplerinden  biri  de,  kulun  istediği  ve

 

ihtiyâç  duyduğu her şey için Rabb’ine yönelip O’na duâ  etmesidir.

 

Hz.  Mûsâ  (a.s.)  Allah’tan,  makamların  en  üstünü  olan  “Rabb’i

 

görme”yi  istemiş  ve  şöyle  duâ  etmiştir:  “Rabb’im,  bana  kendini

 

göster, sana bakayım.” (A’raf s. 143) Bir başka zaman acıktığında

 

Rabb’inden   ekmek   istemiş   ve   şöyle   duâ   etmiştir:   “Rabb’im,

 

doğrusu  bana  indirdiğin  her  hayra  muhtacım.”  (Kasas  s.  24)

 

Böylece Mûsâ  (a.s.) hem en değerli ve en üstün olanı, hem de en

 

basit olanı  Mevlâ’sından istemiş  ve bunun için kendisine yalvarıp

 

duâ etmiştir.

 

Kul,   Allâh’dan   başkasından   rızık   beklememeli,   bu   konuda

 

O’ndan     başkasına      dayanıp     güvenmemelidir.       Hatim     el-Esam

 

(k.s.)’dan şöyle bir olay nakledilir. Bir adam Hatim el-Esam (k.s.)’a:

 

“Nereden yiyorsun?” dedi. Hatim (k.s.): “O’nun hazinesinden.” diye

 

cevâb verdi. Adam: “Sana gökten ekmek mi yağıyor?” dedi. Hatim

 

(k.s.):  “Eğer  yeryüzü  O’nun  olmasaydı  gökten  yağdırırdı.”  dedi.

 

Adam:     “Sizler   sözleri    hep    tevil  ediyorsunuz.”      dedi.   Hatim:

 

“Biliyorsun  ki  gökten  sâdece  sözler  iner.”  dedi.  Adam:  “Seninle

 

mücadele edecek gücüm yok.” deyince Hatim (k.s.): “Çünkü  bât ıl,

 

hakka karşı duramaz.” dedi.

 

Bu ism-i Şerîf’i kişi günde üç yüz on beşer (315) kere beş gün

 

zikreylese  dünyevî  haceti  gerçekleşir.  21  gün  yemeklerden  önce

 

okusa zihni açılır, fehmi kuvvetlenir.

 

Not: Ashâb-ı Kirâm’ın ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı

 

(Kurtubi, Esmaül Hüsnâ, 178.s., imam-ı Gazali, Esmaül Hüsnâ, 94.s.)

 

EHL-İ KİTÂB’IN DURUMU

 

Allâhü  Te’âlâ  Hz.  Muhammed  (s.a.v.)’in  getirdiği  islâm

 

Dînine ters düşen her Dîni reddetmiş  ve mensûbları  dinlerini

 

yaşasalar bile o dinlerin kendi indinde makbul olmayıp redde-

 

dilmiş  olduğunu belirtmiştir.  Çünkü  son Peygamber (s.a.v.)’in

 

gelmesiyle bütün dinler son bulmuştur. Allâhü Te’âlâ islâm’ın

 

dışındaki  dinleri  kesinlikle  kabul  etmeyeceğini  ifâde  ederek

 

şöyle buyururlar: “Her kim İslâm’dan başka bir din ararsa

 

asla kabul edilmez ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardan

 

0İur.”(Â I-İİmrâns.85)

 

“Kendilerine   kitâb   verilenlerden   oldukları   hâlde,

 

Allah’a  da  âhiret  gününe  de îmân  etmeyen,  Allah’ın  ve

 

Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan, hakk dinini

 

(İslâm’ı)  din  olarak  benimsemeyen  kimselerle  zelil  bir

 

vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın”

 

(Tsvbss. 29)

 

“Gerek ehl-i kitâbtan, gerek müşriklerden olan kâfirler,

 

hem de devamlı  kalmak üzere cehennem ateşindedirler.

 

Onlar bütün yaratıkların en şerlisidirler” (Beyyine s. 6)

 

Allâhü Te’âlâ yahûdî ve hıristiyanların inançlarını terk ede-

 

rek  islâm  Dînine  girmemeleri  durumunda  cehenneme  gire-

 

ceklerine hükmetmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.), hak dîne tâbi

 

olup, kendisinin peygamberliğine ve getirdiği kitaba îmân et-

 

medikçe onların cehennemlik olduğunu açıklamıştır. O hâlde

 

kendi aklımıza göre hüküm vererek yahûdî  ve hıristiyanların

 

cennete gireceğini söylememiz ve Kitâb ve Sünnete muhalefet

 

etmemiz  kesinlikle  caiz  değildir.  Bütün  insanların  cennete

 

girmesini  arzu  edebiliriz  ancak  cennetin  anahtarları  ne  biz

 

Müslümanların elindedir ne de keşiş ve ruhbanların elindedir.

 

Allâhü  Te’âlâ  Hz. Peygamber (s.a.v.)’e muhalefeti gazâb ve

 

öfkesine sebeb saym ıştır:  “O’nun (Peygamber’in)  emrine

 

aykırı  hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden

 

veya can  yakıcı  bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”  (Nûr

 

s.63) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emrine aykırı  hareket edenler

 

bile böyle anlatılmış  iken ona hiç  inanmayan ve Allah azze ve

 

celle’den getirdiklerine tâbi olmayanların durumu nasıl olur?

 

 

ESMÂÜ’LHÜSNÂ’DANEL-VEHHÂB(C.C)

 

“Türlü türlü nimetleri dâima veren, nimetinin arkası

 

kesilmeyen.”

 

Bu  mübarek  isim,  bize  hîbe  edilen  nîmetlerin  gerçek

 

sahibinin Allâhü Te’âlâ olduğunu ihtar etmektedir. O kadar

 

ki gökler dolusu nimet yeryüzüne akarken bu Mü’min,  bu

 

kâfir,  bu  münafık,  bu  zâlim  denilmez.  Cihan  toprağında

 

mekân tutan herkese Allah (c.c.)’nun bahşişi ulaşır.

 

Çok kere insanlar nimetlerin içinde yüzerler de farkında

 

olmazlar. Hiçbir şey ödemeden bunca nimete mazhar olan

 

insan artık nimetin şükrünü  îfâ  etmezse,  ona  insan sıfat ı

 

nasıl lâyık olur? Biz bu kadarcık nimetle de kalacak değiliz.

 

Allah’ ın bir de Mü’minlere âhirette vereceği nimetler vardır

 

ki onların sonu yoktur ve sayıya hesaba gelmez. O hâlde

 

rabbimizin bir Âyeti ile soralım:

 

“Ey  İnsan! O (lûtf-ü) keremi bol rabbine karşı  seni

 

aldatan ne?” (infıtar s. 6)

 

Her  Müslüman  Yüce  Allah’ın  gerçek  hibe  ve  bağış

 

sahibi  olduğunu  bilmeli,  O’nun  mutlak  Vehhâb  olduğuna

 

inanmalıdır. Hangi yönden, hangi hâlde, helal veya haram,

 

bir sebebe bağlı veya sebebsiz olarak kula ulaşan her şey

 

Allah’ ın bir hîbesi, bağışı ve vergisidir. O, dilerse hîbe ettiği

 

bütün şeyleri çekip alır, dilerse bırakır.

 

Her Müslüman, bu üstün niteliği kazanmaya çalışmalı,

 

insanlara ve diğer varlıklara dünyevîveyâ  uhrevîbir karşılık

 

beklemeksizin hîbe ve bağışlarda bulunmalıdır. Şu Âyet bu

 

üstün niteliğe işaret etmektedir:  “Ey îmân  edenler,  rükû

 

edin, secdeye varın, Rabb’inize ibâdet edin ve hayır iş-

 

leyin, umulur ki kurtuluş bulursunuz.” (Haccs. 77)

 

Bu  ism-i  Şerîfi  günde  14  kere  zikreden  çok  mal  ve

 

makama  erişir.  Kuşluk  namazı  sonrasında  secde  edip

 

zikreden  dünyevî  murad  ve  faydasına  kavuşur.  (Kurtubi,

 

Not: Esmâü’l Hüsnâ serisinin bir sonraki yazısı 31 Ekim’dedir.

 

(Esmâü’l Hüsnâ,438.sj)

 

 

MÜ’MİNLER BİRBİRLERİNE KARŞI HOŞGÖRÜLÜ OLMALIDIR

 

Bazı    Müslümanlar      kendi    mezheblerinin      veya    mensubu

 

bulundukları   grubun  dışındakilerini  hoş   görmez  ve  dâima  her

 

konuda  kendi  güzellikleri  ve  doğrulukları  ile  övünürler,  islâm’ın

 

tanıdığı  hoşgörü ve müsamahanın yerine kör taassub alırlar. Hattâ

 

bazı  efdâl  (daha  iyi)  olmayan  şeyleri  efdâl  bilerek  hatalara  bile

 

sebebiyet verirler.

 

Yaz ın sıcağında bile ayağından mest çıkarmayan bazıları vard ır

 

ki   onun    gibi   mest    giymeyenlere      veya    onun    gibi   cübbeli

 

gezmeyenlere  hor  ve  başka  bir  nazarla  bakmaktadırlar.  Onlar

 

zannederler  ki  mest  üzerine  mest  etmek  daha  efdâldir.  Hâlbuki

 

durum tam zıddınadır. Aynı şekilde sözde Sünneti yerine getirmek

 

için   sakal   bırakırlar   ama   bırakılan   sakalın   Sünnetle   alakası

 

olmamaktadır.   Ya   da   sakal   bırakmanın   bugün   fitneye   sebeb

 

olabileceğini  ileri  sürerek  delilsiz  şahsi  yorumları  ile  bu  Sünneti

 

tamamen  terk  ederler.  Bununla  birlikte  sakall ıları  tenkîd  ederler.

 

Ayr ıca şeyhine mürîd olmayan veya grubuna mensûb bulunmayan

 

Müslümanları yoldan çıkmış gibi görmekte, islâm’a hizmet eden bir

 

alimi veya takva sahibi bir mü’mîn kardeşini sevmemekte ve onu

 

yabanc ı   gözüyle  görmektedirler.  Kitâb  okumak  istediği  zaman

 

kişilerin  sâdece  kendi  üstadlarının  veya  gruplarının  eserleri  ile

 

tanışmasını     ise  başka     kitâb  veya    eserleri   okumalarına     izin

 

verilmemesini veya okutulmak istenmemesini sağlar. Diğer değerli

 

ilmî  eserlere  karşı  bir  ilgisizliğe  sebebiyet  vermeleri,  şeyhlerinin,

 

üstadlarının veya efendilerinin görüş ve fetvalar ı zayıf olduğu hâlde

 

Ehl-i Sünnet ulemâsının tercîh ve fetvalarını  bir kenara iterekzayıf

 

ve  yanl ış  fetvalarla  amel  etmede  ısrarlı  davranmaları  hatanın  en

 

büyüğüdür.

 

Hattâ   bazı    Müslümanlar,      kendi   yapamadıkları      Sünnetler

 

başkaları taraf ından yapıldığında sanki yapılan Sünnet değil de bir

 

bid’at   imiş  gibi   k ınama   ve   tenkid   yağmuruna   tutarlar.   Pey-

 

gamberlerden      başka   hiçbir   kimsenin     masum   olmadığı,   Ehl-i

 

Sünnet’in   inancından   olduğu   hâlde,   bazı       safdil   Müslümanlar

 

üstâdlarını  masum sanmakta, câhil olmasına rağmen, onun hiçbir

 

zaman yanılmayacağına inanmaktadırlar.

 

Not:  islam  ahlâkı  serisinin  bir  sonraki  yazısı  30  Ekimdedir.

 

(Mehmed Çağlayan (r.h.), Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 17-18.s.)

 

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İ ZİYARETİN ÖNEMİ

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  buyurdular  ki:  “Her  kim  benim  kabrimi

 

ziyaret ederse, ona şefaatim vâcib olur.” Bu Hadîs-i Şerîî’te Hz.

 

Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaret etmenin faziletine dâir büyük

 

bir işaret vardır. Kabrini ziyaret edene şefaatinin vâcib olmasından

 

daha üstün ve daha yüce bir fazîlet olabilir mi?

 

Ebû  Eyyûb el-Ensârî(r.a.)’den sahîh olarak rivayet edilmiştir ki

 

yüzünü  Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrinin  üzerine koymasını  hoş

 

görmeyen  birisine:  “Ben  Resûlullâh  (s.a.v.)’e  geldim,  kerpiçlere

 

taşlara  gelmedim.”  demiştir.  Öyle  ise  kendisine  zulm  edip  günâh

 

işleyen  bir  kimsenin  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  kabrini  ziyaretin

 

yan ında Allah (c.c.)’dan bağışlanma dilemesi gerekir ki Resûlullâh

 

(s.a.v.) de onun  için bağışlanma dilesin. Âlimler ayrıca bu konuda

 

bizlere  ulaşan  Hadîsleri  de  delîl  göstermişlerdir  ki  genel  olarak

 

kabirlerin   ziyaret   edilmesinin   meşruluğu   ile   ilgili   Hadîsler   de

 

bunlardandır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu genel hükme öncelikli

 

olarak dâhildir. O (s.a.v.)’in kabri kabirlerin efendisidir.

 

Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’in  kabrini  ziyaret  etmenin  vâcib  ol-

 

duğunu  söyleyenler  de:  “Her  kim  hacc  yapar  da  beni  ziyaret

 

etmezse,   bana   karşı   kaba   davranmış   olur.”   Hadîs’ini  delîl

 

getirmişler  ve  Hz.  Peygamber  (s.a.v.)’e  karşı  kaba  davranmak

 

haramdır, öyle ise ziyaret vâcib olur, demişlerdir.

 

Hz.   Peygamber        (s.a.v.)’in   kabrini  ziyaret   etmenin   meşru

 

olduğunu söyleyenlerin dayanaklar ından biri de şudur: Her zaman

 

ülkelerin   uzaklığına   ve   mezheblerin   farklılığına   rağmen   hacc

 

maksadıyla   yola   çıkan   Müslümanlar   Hz.   Peygamber   (s.a.v.)’i

 

ziyaret  maksad ıyla  Medîne-i  Münevvere’ye  giderler  ve  bunu  en

 

fazîletli ibâdetlerden sayarlar. Hiç kimsenin de bunu hoş görmediği

 

nakledilmemiştir. Böylece bir icmâ oluşmuştur.

 

Hadîs-i  Şerîf:  “Kim  beni  ziyaret  ederse,  kıyamet  gününde

 

bana komşu olur.” “Hac edip kabrimi ziyaret eden kimse, beni

 

diri iken ziyaret etmiş gibi olur.”

 

Not: Nebi (s.a.v.)’e karşı  görevlerimiz serisinin bir sonraki

 

yazısı 29 Ekim’dedir.

 

(Eşref Alî et-Tehânevî (r.h.), Hadîslerle Hanefî Fıkhı, 8.c, 279-283.S.)

 

 

ALLAH KATINDA TEK DÎN İSLÂM’DIR

 

 

Allâhü  Te’âlâ’nın  Âdem  (a.s.)’dan  Hz.  Muhammed  (s.a.v.)’e

 

kadar, bütün peygamberleri teblîğ ile sorumlu tuttuğu din tektir. Adı

 

da  islâm’dır.  Aynı  dönemde,  aynı  bölgede  veya  farklı  bölgelerde

 

birden fazla peygamberin teblîğ  ile sorumlu olduğu din de tektir ve

 

islâm’dır.     Sonra       görevlendirilen      peygamberler,         önceki

 

peygamberlerin       şerîatlerinden,    uygulamalarından       bir   kısm ını

 

uygulamaya  devam  etmiş,  bir  kısm ını   yürürlükten  kaldırmışt ır.

 

Bütün     peygamberler      yaşadıkları,     görev    yaptıkları   dönemin

 

insanlarını,  toplumlarını  bir  sonraki  dönemin  yeni  tesis  edilecek

 

kurallarını  benimseyecek olgunluğa kavuşmaları  için eğitmişlerdir.

 

Dînin  adı  tek  olmakla  beraber,  Hz.  Muhammed  (s.a.v.)’e  kadar

 

peygamberler, içinde yetiştikleri ve yaşadıkları kavimlere dîni teblîğ

 

ile sorumlu olmuşlardır. Tebliğlerinin tevhid ile ilgili kısm ı  evrensel

 

olmakla  birlikte  görevleri  bölgeler,  kavimler  ve  zamanla  sınırlı

 

olmuştur. Bütün peygamberlere ve getirdiklerine îmân eden, kendi

 

Şerî’ât ında   onların   dönemine   âîd   hükümleri   tasdîk   eden   Hz.

 

Muhammed (s.a.v.) ile birlikte, din kemâle ermiştir. K ıyamete kadar

 

âlemşümul      (evrensel)    peygamberlik      görevi    Hz.   Muhammed

 

(s.a.v.)’dedir.  Önceki     peygamberlerin      dönemleri     sona    ermiş,

 

Şerî’âtları  yürürlükten   kald ırılmış,   ümmetleri,   Hz.    Muhammed

 

(s.a.v.)’in  teblîğe  memur  olduğu  dînin,  yani  islâm’ın,  Kur’ân’ın

 

muhatabı   olmuşlardır.   Çağımızın   insanı,   yürürlükten   kaldırılan

 

kanunların, geçerliliğinin olmadığını bilebilecek olgunluktadır.

 

“Doğrusu       Allah   indinde     din   İslâm’dır    (Allah   yanında

 

kendisinden razı  olunan ve insanları  saadete ulaştıracak olan

 

hakk  dî ninin  İslâm’dan  ibaret  olduğunda  şüb-he  yoktur.)  O

 

kitâb   verilenlerin   ihtilâf   etmeleri   ise,   sırf   kendilerine   ilim

 

geldikten sonra aralarındaki bağiyden / ihtirastandır. Her kim

 

de  Allah’ın  Âyetlerine  küfrederse,  şübhe  yok  ki  Allah  hesabı

 

serî  görendir.”  (Âl-,  imrâns.19)  Not:  Akâid  serisinin  bir  sonraki

 

yazısı 19 Ekim’dedir.

 

(Ahmet Tekin, Diyalogculara Kur’ân Dersi, 84-86.S.)

 

 

 

NEBİ (S.A.V.)’E İRTİHÂLİNDEN SONRA DA HAYATLARINDA OLDUĞU GİBİ TAZİM ETMEK ZORUNLUDUR

 

Ebû  ibrâhîm et-Tücîbî  der ki: “Yanında Hz. Peygamber (s.a.v.)

 

zikredildiği  veya  kendisi  zikrettiği  zaman,  O  (s.a.v.)’e  hürmet  ve

 

tâ’zim    eylemek,      O   (s.a.v.)’in   heybetinden      korkarak     bütün

 

hareketinden  kesilmek,  Resûlullâh  (s.a.v.)’in  katında  bulunduğu

 

zaman, kendisine nas ıl çekidüzen vermesi gerekiyordu ise, öylece

 

davranması her Mü’mine vâcibdir.”

 

imâm-ı  Mâlik  (r.h.)’a,  Ebû  Eyyûb  es-Sahtiyâni  (r.h.)  hakkında

 

sorulduğunda şöyle cevâb verdi: “Ben size hiçbir kimseden Hadîs

 

rivayet etmedim ki Ebû  Eyyub, ondan faziletli olmasın. O iki kere

 

haccetti.   Ben   ona   bakıyor,   düşünüyordum.   Ondan   hiçbir  şey

 

işitmedim. Ancak yanında Nebî-yi zîşân (s.a.v.) zikredildiği zaman,

 

öyle  ağlardı  ki  ben  ona  acırdım.  Kendisinde  Resûlullâh  (s.a.v.)’e

 

karşı  olan  hürmet  ve  ta’zîmi  gördükten  sonradır  ki  ondan  Hadîs

 

yazıp rivayet ettim.”

 

Mûs’âb b. Abdullah der ki: “imâm-ı  Mâlik’in yanında Resûlullâh

 

(s.a.v.) anıldığı  zaman,  öyle ağlardı  ki sırtı  bükülürdü. Hattâ  onun

 

bu hâli yanında oturanlara ağır gelirdi.

 

Ca’fer b. Muhammed (k.s.)’u (Hz. AİT (k.v.)’in torunu) gördüm.

 

Kendisi çok latîfe yapan ve  çok tebessüm eden (bir zât idi). Fakat

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  yanında  anıldığı  zaman  yüzü  sapsarı  kesilirdi.

 

Ben  onun  abdestsiz  olarak  Resûlullâh  (s.a.v.)’den  Hadîs  rivayet

 

ettiğini görmedim. Resûlullâh (s.a.v.)’e hürmet etmek, hayât ında ve

 

sonrasında   birdir,   ibn   Şîrîn,   çok   tebessüm   ederdi.       Yanında

 

Resûlullâh (s.a.v.) anıldığı  zaman sükût eder, huşu’ içinde olurdu.

 

Abdurrahmân b. Mehdî, Resûlullâh (s.a.v.)’in Hadîsi okunduğu vakit

 

insanlara    sükût    etmelerini    emreder     ve;   “Ey   fmân     edenler!

 

Seslerinizi       Peygamber          (s.a.v.)’in      sesinden        yüksek

 

çıkarmayın.”) Hucûrats. 2) Âyet’ini okurdu.

 

Not:Nebî (s.a.v.)’e karşı görevlerimiz serisinin bir sonraki yazısı

 

6 Ekimdedir.

 

(Kadi İyâz, Şlfâ-I Şer/7, 427-428.S.)

 

Tezkiye-i nefiste en önemli düsturlardan biri de muhakkak

 

ki sâlih ve sâdıklarla beraber olmaktır. Ebû Mûsâ el-Eş’ârî (r.a.)

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden şöyle rivayet eder: “İyi insanlarla

 

ve  kötü  kimselerle  oturanların  misâli  şöyledir:  Güzel  koku

 

satan  ile  körük  çeken  kimse  ile  beraber  oturmaya  benzer.

 

Güzel  koku  satan  ile  beraber  olan  onun  güzel  kokusundan

 

istifâde  eder  veya  alırsın,  körük  çekenle  beraber  olduğun

 

zaman da, ya kıvılcım elbiseni yakar veya onun kokusundan

 

rahatsız olursun.”

 

Kişi,   sevdiği   arkadaşının   Dînini   ve   karakterini   aldığı   gibi,

 

mahşerde      de   onunla     beraberdir.    Çünkü     Resûlullâh     (s.a.v.)

 

Efendimiz   şöyle   buyurmuşlardır:   “Kişi   sevdikleriyle   beraber

 

haşrolur (öldükten sonra diriltilir).”

 

iki  kişi  arasında  arkadaşlık  sebebiyle,  Allah  için  muhabbet

 

meydana geldiğinden, o muhabbetin kesilmemesi için, birbir-lerini

 

sık  sık  ziyaret  etmeleri  gerekir.  Bu  gerçeği  Resûlullâh  (s.a.v.)

 

Efendimiz şu Hadîsiyle ifâde buyurmuşlardır:  “Çok  ziyaret  et  ki,

 

sevginiz artsın.”

 

Ebû   Hüreyre  (r.a.),  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimizden  şöyle

 

rivayet eder:  “Adamın  biri,  başka  bir  köyde  bulunan  dostunu

 

Allah rızâsı  için ziyarete çıktı. Allâhü  Te’âlâ  ziyaret edilen zâtı

 

köyün  girişine  bir  meleği  gözetmeye  memur  etti.  Ziyaretçi

 

köyün       girişine     geldiği    zaman,       melek      ona:     “Nereye

 

gidiyorsun?”   diye   sordu.   Ziyaretçi:   “Bu   köyde   benim   bir

 

dostum var, o dostumu ziyarete gidiyorum” dedi. Melek: “Ona

 

yapmış  olduğun  bir  iyiliğin  karşılığını  almak  mı  istiyorsun?”

 

deyince,  ziyaretçi:  “Öyle  bir  şey  yok,  ben  onu  yalnız  Allah

 

rızâsı   için   seviyorum”       dedi.    Melek:     “Ben    Allah’ın    sana

 

gönderdiği bir elçiyim. Şunu bildirmek için geldim: Sen, onu

 

Allah rızâsı için sevdiğinden, Allah da seni sevmiştir.”

 

ister bir yerde olsunlar, ister başka başka yerlerde olsunlar,

 

dostların birbirlerini ziyaret etmeleri Sünnettir. Nefsin temizlen-

 

mesi ve kötülüklerden arındırılması ebedî mutluluk ve kurtuluşa

 

sebebdir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 194.s.)

 

 

ÎMÂNINIZI YENİLEYİNİZ

 

Peygamber  (sav.)  “Âhir  zamanda îmânı  muhafaza

 

etmek, kor ateşi elde tutmak kadar zor olacak. Kişi sa-

 

bah evden îmânlı çıkacak; akşam eve imansız gelecek,

 

akşam îmânlı  yatacak;  sabah imansız kalkacak.”  diye

 

buyurdular.

 

insanın en kıymetli cevheri îmânıdır. Bunu çok iyi koru-

 

mak gerekir.

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

 

“Elbisenin eskidiği gibi îmân da yıpranır. Yenilenme-

 

si için Allâh’dan isteyiniz.” (Feyzüi Kadir, 2.c. 323*0

 

“Benden sonra karanlık gece parçaları  gibi fitneler

 

ortalığı  kaplayacaktır.  İnsan o zamanda Mümin olarak

 

sabahlar,  akşama  kâfir  olur.  Dî nlerini  dünyanın  fâni

 

olan az bir metâına satarlar.”

 

Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)  Efendimiz  her  zaman  şu  duayı

 

okurlardı:  “Ey  büyük  Allah’ım!  Kalbleri  çeviren  ancak

 

sensin. Kalbimi dî ninde sabit kıl…”

 

Ashâb-ı  Kiram (r.a.e.) bu duayı  işitince sorarlardı: “Ya

 

Resûlullâh! Sen de dönmekten korkuyor musun?”

 

Allah Resulü  (s.a.v.) şu cevâbı  verdi:  “Mekr-i ilâhiden

 

beni kim te’min eder? Çünkü, Hadîs-i kudsî de:

 

“İnsanların  kalbi Rahmanın  kudretindedir. Kalbleri

 

dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur.”

 

Bu bakımdan îmân tazelemeye ihtiyâç vardır.

 

Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)  Efendimiz:  “îmânınızı  yenile-

 

yiniz  (tazeleyiniz)”  diye  buyurduklarında  Ashâb-ı  Kiram

 

(r.a.e.): “Yâ  Resûlallâh! îmânımızı  nasıl yenileyelim?” diye

 

sordular. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki:  “Lâ  ilâhe illallâh

 

sözünü çoğaltınız”

 

îmân ve nikâh tazelemek için yapılacak duâ şudur:

 

“Allâhümme        innî    ürîdü    en    üceddidel      îmâne

 

ve’n-nikâha       tecdfden       bikavli     lâ    ilahe     illallah

 

muhammedün Resûlullâh”

 

Not:Akâid serisinin bir sonraki yazısı 4 Ekim tarihindedir.

 

(Feyzü’l Kadir, 3.c.345.s.)

 

 

İNSAN BİR SÖZLE DİNDEN ÇIKABİLİR

 

 

Resûlullâh   (s.a.v.)   Efendimiz’in   getirdiği   dinde   haram

 

oldu-ğu  bilinenleri  helâl  bilmek  küfürdür.  Meselâ:  Şarab

 

içmenin, kız kardeş ve benzeri mahremlerle evlenmenin caiz

 

olduğu-nu iddia etmek, zaruret zamanları  dışında ve şer’î  bir

 

şekilde  kesilmeyen  hayvanların  eti,  kanı  ve  domuz  etinin

 

yenmesinin caiz olduğunu iddia etmek küfürdür.

 

Küfür  kelimesini  ve  sözünü,  konuşana  rızâ  göstermek

 

kasdıyla gülmek, onu doğrulamak ve te’yid etmek maksadıyla

 

alkışlamak     da    küfürdür.Harâm       bir  içkiyi  içerken,    zina

 

yapar-ken  Besmele-yi  Şerîf’i  okumak,  helâl olduğunu  iddia

 

ederek ve zaruret hâlleri dışında kıbleye yönelmeden namaz

 

kılmak veya  kasden  abdestsiz  olarak  namaza durmak, alay

 

etmek  kasdıyla  kâfir  olmayı  gerektiren  bir kelimeyi söylemek

 

inanma-dan söylenmiş olsa bile gene küfürdür.

 

Allah   (c.c.)’den   ve   merhametinden        tamam ıyla     ümid

 

kes-mek,   meselâ:   Allah   hiçbir   kuluna   merhamet   etmez

 

demek;  Allah   (c.c.)’nun   azabından   emîn   olmak,   meselâ:

 

İtaatkar olsun veya  âsî  olsun Allah hiçbir kulunu cehenneme

 

atmaz’ demek ve kıble ehlini tekfir etmek küfürdür.

 

Bu ve bunun benzeri konular Fıkıh kitâblarında delilleriyle

 

açıklanmıştır.  Zamanımızda  Fıkıh  kitâbları  kenara  itilip  bu

 

yolda araştırmalar da yapılmadığı  için, birinin ağzından çıkan

 

sözden veya giydiği elbiseden dolayı  küfürle itham edildiği bir

 

gerçektir. Halbuki  Müslümâna  kâfir  demek  bizzat  küfürdür.

 

Aynı şekilde Müslümânı  kâfir eden birçok söz ve davranışlar

 

da vardır ki sık sık söylenildiği ve yapıldığı  hâlde o kişi hâla

 

Müslüman olduğunu iddia eder.

 

 

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 280-281)

 

KÜFÜRDEN VE ŞİRKTEN KORUNMAK İÇİN SABAH AKŞAM

OKUNACAK DUA

 

“Allâhümme innî e’ûzü bike en-üşrike ve ene a’lemü ve

 

estağfiruke limâ lâ a’lemü.” Türkçe Anlamı: Allah’ım! Bilerek

 

şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediklerim için de Senden mağfi-

 

ret dilerim.

(İbâdet Takvimi ve Dualar, s.203)

ESMÂÜ’L-HÜSNÂ’DANEL-ĞAFFÂR(C.C)

 

“Çok affedici ve (kullarının ayıblarını) örtücü.”

 

Bu mübarek isim bize, dağlar kadar büyük günahımız

 

olsa da, Allah’ın rahmetinden  ümîd kesmememizi  ihtar  et-

 

mektedir. Çünkü  hiç  bir günah ve suç, Allah’ın rahmetinden

 

büyük  olamaz.  Eğer  insanların  günahları  üstüne  bir  perde

 

çekilmemiş  olsaydı, belki sokağa âlemin içine çıkacak hali-

 

miz kalmazdı.

 

Beşer şaşar demişlerdir, insan günah işleyebilir ve hata

 

edebilir. Asıl olan günâh ve hatada  ısrar etmemek, hemen

 

Allâhü  Te’âlâ’nın dergâhına yüz tutup O’ndan mağfiret dile-

 

mektir. “Ben mahvoldum, artık Allah beni afvetmez” demek

 

hatanın  en  büyüğüdür.  Aklımızın  alamayacağı  büyüklükte

 

günah olsa bile Allah’ın rahmeti ve mağfireti hepsine yetişir.

 

Cenâb-ı  Kibriya’nın mağfiret sıfatı  bize gün görmemiş  incil-

 

erden daha parlak ümîdler bahşetmektedir.

 

Nebî-yi   Ekrem   (s.a.v.),     “Tevbe     eden     hiç   günah

 

işlememiş  gibidir!”  buyurmuşlardır.  Gönül  aynasının  kirl-

 

erini  tevbe  süngerinden  başka  silecek  bir  şey  de  yoktur.

 

Bedenimizi, elbisemizi su ile nasıl pak ve temiz ediyorsak,

 

manevî kirlerimizi de tevbe suyu ile gidermek lâzımdır.

 

Çirkinliklere   göz   yumup   da   ayıbına   muttali   olduğu

 

kişinin  iyiliklerinden  bahseden  kimse  bu  vasfı  üzerinde

 

taşır. Aşağıdaki rivayet bizim bu görüşümüze ne güzel  ışık

 

tutmaktadır:

 

Bir  defasında  îsâ  (a.s.)  havarileri  ile  birlikte  ölmüş  bir

 

köpeğin yanından geçerler. Havariler dayanamaz: “Bu leş  ne

 

fena kokuyor” derler. Hazreti îsâ (a.s.) bu sözü duyunca: (Bu-

 

nun gibi hâllerde insanların iyi taraflarını  anlatmak gerektiğini

 

öğretmek için) şöyle mukabelede bulunur: “Zavallı  hayvanın

 

ne güzel dişleri var.”

 

Bu ism-i Şerîf’i cuma namazı sonrasında 100 kerre zikre

 

denlerde mağfiret olunduğunun eserleri ortaya çıkar. Rızıkta

 

bereket, mal ve evlâdında meymenet bulmak isteyene günde

 

(70) kere (estağfirullâhe innehû kâne ğaffâran) virdi tav

 

siye Olunmuştur.                  (imâm-ı Gazali, Esmâü’l Hüsnâ, 89.s.)

 

Not:Esmâü’l Hüsnâ serisinin bir sonraki yazısı 23 Eylüldedir,

 

KABRİN SIKMASI

 

Âyet-i Kerîmede “Hernefis ölümü tadacaktır.” Duyu-

 

rulmaktadır. (Enbiyâ s. 35)

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Meyyit kabre

 

konulunca,  gök  gözlü,  siyah  renkli,  iki  melek  gelir.  Bunların

 

birine Münker, diğerine Nekir denir. Bunlar:

 

– Şu  adam  hakkında  ne  dersin  diye  sorarlar.  Mü’min  kişi

 

hayâtta iken dediği gibi şöyle cevâb verir:

 

–  Muhammed (s.a.v.), Aİlâh’ın kulu ve Resulüdür. Ben, îmân

 

ve ikrar ederim ki Allah dan başka ibâdete lâyık bir ilâh yoktur.

 

Muhammed (s.a.v.) de Allah’ın kulu ve Resulüdür.

 

Bu sual melekleri de: Biz senin dünyâda da, dilinle böyle

 

söyleyip,  kalbinle  de  tasdik  ettiğini  bilirdik,  derler.  Sonra  da

 

Mü’minin kabri yetmiş  zîrâ’ genişler. Sonra da bu geniş  saha

 

baştanbaşa   Mü’minin  şerefine   aydınlatılır.   Daha   sonra   da

 

Mü’mine:

 

– Artık uyu, rahat et, denilir. Bunun üzerine Mü’min

 

kişi: – Ben de gideyim, şu mes’ûd hayâtımı ehl-ü iyâlime

 

(aileme) haber vereyim, der. Melekler:

 

-Allah  seni  Kıyamet  gününde,  şu  mübarek  merkadın-dan

 

(kabrinden) diriltene kadar gelin ve güvey uykusu gibi uyu.  O

 

gelin ve güvey ki bunları aile halkının kendilerinden en sevimli

 

olanı uyandırır.

 

Eğer meyyit münafık bir kişi ise, meleklerin soruları-na:  –

 

Muhammed (s.a.v.) hakkında, hak Peygamber diyor-lardı. Ben

 

de  onlar  gibi  dedim.  Yoksa,  ben,  O  (s.a.v.)’in  ne  olduğunu

 

bilmiyorum, diye cevâb verir. Melekler de:

 

– Senin dünyâda böyle dediğini, şimdi de böyle diye-

 

ceğini biliyorduk, derler. Bunun üzerine arza (toprağa):

 

“Sık şu adamı” diye emrolunur. Yer de onu iyice sıkar.

 

Öyle bir hal ki vücudundaki kemikleri birbirine geçer.

 

Ve Allâhü te’âlâ bu münâfıkı, şu azâb ve mihnet (zorluk,

 

sıkıntı) çukurundan ba’sedene (diriltene) kadar bu azâb

 

devam eder. (Buhar,)

 

Not: Âhirete îmân serisinin bir sonraki yazısı 11 Ekım’dedır.

 

(Ali el-Kârî, Fıkh, Ekber Şerhi, 308-310.s)

 

İSLAM’IN KURALLARI HER ÇAĞDA GEÇERLİDİR

 

Biz   Müslümanlar   bu   topraklarda   bin   küsur   seneden   beri

 

yaşamaktayız.      Son    altm ış  yıl  müstesna,     bu    bin  yıl  içinde

 

kadınlarımız hep tesettürlü  olmuşlardır. Hanımlarımızın çoğunluğu

 

hâlâ  tesettürlüdür.  Tesettürlü  olmamak  târihî  ve  sosyolojik  bir

 

problemdir. Gelip geçici bir kültürel kopukluktur. Tesettür devamlılık

 

demektir, çıplaklık ise yabancılık ve dejenerasyon…

 

Kendi  arzularıyla  ve  kendi  tercîhleri  ile  örtünen  Müslüman

 

hanımlara mâni olmak zorbalıktır. Özgürlük çığırtkanları, sıkışt ıkları

 

zaman      baklayı    ağızlarından      çıkartıyor    ve    «Özgürlük      ile

 

çağdaşlıktan  birini  seçmek  zorunda  kalırsak,  çağdaşlığı  seçeriz»

 

diye açıkça itiraf ediyorlar. «Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin

 

söyler. (Çingene yiğitliliğinden bahsederken hırsızl ıklarını anlatır.) »

 

Çağdaş      ne   demektir?   Çağdaş      evrensel   olmayan,      dâima

 

değişen, eskiyen, değerini yitiren geçici şeyler demektir. Bu asrın

 

başlarında borulu gramafonlar çok çağdaşt ı. Şimdi müzelik oldular,

 

ilk  otomobiller,  yapıldıkları   zaman  çağdaşt ı,  şimdi  artık  antika

 

oldular…  Bugün  çağdaş  denilerek  baş  üstünde  tutulan  bir  çok

 

kurumlar,  fikirler,  kavramlar,  prensipler  yarının  fosilleri  olacak,  ya

 

târihin çöplüğüne atılacak veya arşivine kaldırılacaktır.

 

As ıl   bağlanılması   gereken   değerler,   çağdaş   olanlar   değil,

 

evrensel  ve  mutlak  olanlardır.  Bunlar  hiç  eskimezler,  k ıymetlerini

 

her   zaman   muhafaza   ederler.   Çıplaklık   ve   özgürlük   perdesi

 

altındaki kölelik, çağdaş  aldatmacalardandır. Tesettür ise evrensel

 

ve izzet ve yücelik verici bir kurumdur.

 

Batı’da eskiden tesettür vardı. Sonradan çıplaklık, zina,

 

sapıklık, inkâr, sömürgecilik, ateizm, sarhoşluk ve saldırgan

 

lık üzerine şeytanî bir uygarlık kurdular. Bütün bu sapıklık ve

 

azgınlıkların üstüne de hürriyet ve kalkınma şalları örttüler.

 

Not: Muameleler serisinin bir sonraki yazısı  17 Ağustos’tadır.

 

(Fahrizâde İbrâhîm Midhat, Hicâb, s. 172-173 )

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MÜTEKEBBİR(C.C)

 

el-Mütekebbirism-İŞerîfini       anlam ı;    büyüklükte      eşi   benzeri

 

ol-mayan ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren mânâsındadır.

 

el-Mütekebbir ism-i Şerîfi’ni Hüccet’ül-islâm imâm-ı Gazâlî (k.s.)

 

şöyle  açıklamışt ır:  “Mütekebbir,  kendi  zat ından  başka  bü-tün  her

 

şeyi küçük gören, büyüklük, üstünlük ve yüceliği yalnız kendisinde

 

gören; başkalarına, pâdişâhların tebaalarına baktığı gibi bakandır.

 

Eğer bu bak ış gerçek ve doğru ise gerçek tekeb-bür (büyüklenme)

 

budur. Böyle bakan, gerçek büyüklüğü hak etmiştir. Bu durum Yüce

 

Allâh’dan  başka  hiçbir  varlık  için  düşü-nülemez.  Zîrâ  bu  yalnız

 

O’nun  hakkıdır.  Eğer  bu  bakış  gerçek  değil  ve  büyüklük  yalnız

 

kendisine  ait  değilse,  bu  durumda  bü-yüklük  iddiası  geçersiz  ve

 

bât ıldır.  Böyle  bir  bak ış  yasaklanm ış  ve  kötülenmiştir.  Kudsîbir

 

Hadîs’te Allah (c.c.) şöyle buyurmuş-lardır: “Büyüklük ridam (dış

 

elbise),  yücelik  ise  izârımdır  (iç  elbise).  Bu  ikisinden  biri

 

üzerinde benimle çekişeni ateşe atarım.” Bu durum, büyüklük ve

 

yüceliğin Allah’ın kemal sıfat-larından olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Diğer varlıkların bu sı-fatlara sâhib olduklarını iddia etmeleri, gerçek

 

dışıdır.   Böyle   bir   iddia   onlar ın   eksikliğini   ve   haddi   aşt ıklarını

 

gösterir.”

 

Bu ism-i Şerîfin hükmünce insan çalışıp çabalamalı. Bü-yük bir

 

insan  olmalı  fakat  hiç  bir  zaman  büyük  görünmemeli-dir.  Çünkü

 

kendini  bilen  büyüklenmez.  Büyüklük  ancak  Allah’ın  şânındandır.

 

O’nun   sıfat ını   mahlûklar   takınamâz,   tak ınırsa   hadlerini   aşmış

 

olurlar. Böyle kimselerin cezas ı  da  çetin olur. Bu hikmetten  ötürü

 

kibrin düşman Yüce Allâh’dır. Allah (c.c.) ki-birlenenleri hor ve hakir,

 

rezîl  ve  rüsvây  bir  hâle  getirir.  Haddini  gözetenleri  de  bilâkis

 

yükseltir.

 

el-Mütekebbir ism-i Şerîfini zikredenlerin d ış görünüşlerinde ve

 

sîretlerinde heybet ve bereket meydana gelir, izdivaç gece-sinin

 

öncesinde on kere zikreden güzel evlâd sahibi olur. Not: Esmâü’l

 

Hüsnâ serisinin bir sonraki yazısı 9 Ağustos’tadır.

(Hüccetü’l İslâm İmâm-ı Gazali (k.s.), Esmâü’l-Hüsna s.81 -82)

 

 

 

 

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-CEBBÂR (C.C.)

 

el-Cebbâr ism-i Şerîfi’nin anlam ı, kullarının işlerini yoluna koyan,

 

kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmağa

 

muktedir  olan  mânasındadır.  ism-i  Şerîf  cebir  maddesindendir.

 

Cebir,  kırık  kemiği  sarıp  bitiştirmek,  eksiği  bütünlemek  manâsına

 

geldiği gibi icbar etmek yani zorla iş gördürmek ma’nâsına da gelir.

 

Allâhü  Te’âlâ  Câbirdir,  Cebbardır,  kırılanları  onarır,  eksikleri

 

tamamlar,  her  türlü   perişanlıkları  düzeltir,  yoluna  koyar,  ikinci

 

manâya göre Allâhü  Te’âlâ  Cebbardır, ceberut sahibidir. Kâinatın

 

her   noktasında   ve   her  şey   üzerinde   dilediği   gibi   yaptırmağa

 

muktedirdir; hüküm ve iradesine karşı gelinme ihtimâli yoktur.

 

Her   şey   üzerinde   Allâhü     Te’âlâ’nın   cebbâriyeti   hâkimdir.

 

Başından   sonuna   kadar   yaratacağı   bütün   mahlûkât,   bunların

 

cinsleri,  çeşitleri,  sınıflar ı,  varlığı,  müddeti  ve  bu  müddet  içinde

 

görüp geçireceği bütün hâller üzerinde Allah’ ın cebbâriyeti, emir ve

 

irâdesi   hâkimdir.   Her   mahlûkun   hayât   şartları   ve   bu   âlemde

 

göreceği iş, yapacağı vazîfe Allâhü Te’âlâ taraf ından ta’yin edilmiş,

 

sınırları  çizilmiştir.  Her  mahlûk  ister  istemez  bu  sınırlar  içinde

 

yürümek ve bu vazîfeleri  yapmak mecburiyetindedir.  Meselâ; Arz

 

“Ben  artık  dönemeyeceğim”  güneş,  “Ben  artık  doğamayacağım”

 

diyemez.  Allah’ın  Cebbar  ismini,  “kırıkları  tedavi  eden,  kullar ının

 

işlerini  düzelten”  olarak  bilen  kimse,  Allah  ile  arasını  düzeltmeye

 

çalışır.  O’na  ulaşmak  ve  hoşnudluğunu  kazanmak  için  Rabbi’ne

 

yönelir. Bu ismi; “mağlup eden, üstün ve güçlü” anlamında anlayan

 

kimse ise, nefsinin arzu ve isteklerini yerine getirmeyerek, düşmanı

 

olan şeytân ve nefse karşı üstün gelmeye çalışır. Böylece Allah’ ın

 

rızâsını nail olur.

 

el-Cebbâr ism-i Şerifini kırk gün 211 kere okuyan zulme maruz

 

olsa  selâmet  bulur.  Mahbûs  ve  esir  ise  kurtulur  ve  her  murad ı

 

gerçekleşir.

(Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, 54-56.S)

 

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MÜHEYMİN (C.C.)

 

el-Müheymin ism-i Şerîfi’nin anlamı; görüp gözeten, her

 

şeye şâhid olan, koruyan ma’nâsındadır.

 

Ebû  Süleyman  el-Müheymin  ism-i  Şerîfini  şöyle  açık-

 

lamıştır:  “Müheymin,  kullarının  sözlerine  ve  fiillerine  şâhid

 

olandır. Şu Âyet bu anlama işaret etmektedir: “Senin içinde

 

olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’ân’dan

 

okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi

 

bir   iş   yoktur   ki   ona   (iyice)   daldığınızda,   biz   sizin

 

üzeri-nizde şâhidler durmuş  olmayalım. Yerde ve gökte

 

zerre  ağırlığınca  hiç  birşey  Rabbinden  uzakta  (saklı)

 

kalmaz.”

 

(Yunus s. 61)

 

Allâhü  Te’âlâ  âlemlerin Rabbidir. Melekler, insanlar, cinler,

 

güneş, ay ve yıldızlar hep O’nun mahlûkudur ve hepsini gö-

 

rüp gözeten, koruyan ve yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran

 

elbet sâdece Cenâb-ı Hakk’tır.

 

Hiçbir  varlık,  hiçbir  zerre,  hiçbir  lâhza  O’nun  lütuf  ve

 

kereminden,  kayıdsız ve ihsanından uzak  değildir. Eğer  O

 

Zât-ı Zülcelâl, bir an için âlemi başıboş  bırakacak olsa bütün

 

nizâm altüst olur, dağlar toz halinde göklere uçar ve hiçbir

 

kimsede, hiçbir varlıkta hayât eseri kalmaz.

 

Bu ismi bilen her Müslüman Allah’ı gönülden tasdîk etmeli,

 

O’nun  indirdiği  her  şeye  içtenlikle  inanmalıdır.  Dâima  O’nun

 

adını  zikrederek  kalbini  huzur  ve  güvene  kavuşturmalıdır.

 

isyan edip günah işleyeceğine, O’nun her dâim gördüğünü

 

hatırlayıp O’ndan haya etmeli ve O’nun cezalandırmasından

 

korkmalıdır.  O’nun  afvını,  lütuf  ve  ihsanını  ümîd  etmelidir.

 

Çünkü  bir kimse, yedi kat yerin altına gizlense de yine o her

 

şeyi görür çünkü  bizzat Allâhü Te’âlâ  buyuruyor ki: “Nerede

 

olsanız  O  sizinle  beraberdir.  Allah  bütün  yaptıklarınızı

 

görendir.” (Hadîds. 4) el-Müheymin ism-i Şerîf’i 135 kere sâlih

 

ve  kâmil  bir  lisan  ile  söylenirse,  kişi  maksadına  nail  olur.

 

Not:Esmaü’l Hüsnâ serisinin bir sonraki yazısı 25 Haziran’dadır

 

(Esmâü’l Hüsnâ Şerhi s.93-94)

 

 

SAHABE (R.A.E.) NEBİ (S.A.V.)’İN HER ŞEYİYLE BEREKETLENİRLERDİ

 

İBİze Amr b. el- As (r.a.) anlat ır. “Resûlullâh (s.a.v.) ‘den

 

bana  daha  sevgili  ve  benim  gözüme  ondan  daha  büyük

 

gözü-ken hiçbir şey yok idi. Ona olan hürmet ve tazimimden

 

dolayı  kendilerini  tam  mânası  ile  süzüp  bakamazdım.  Eğer

 

O’nu  tarif  etmem  benden  istense  ben  O’nu  vasfedemem.

 

Çünkü O’na tam ve doya doya bakamadım.”

 

Ashâb  (r.a.e.)’in  Resûlullâh  (s.a.v.)’e  olan  hürmet  ve

 

ta’zîmi ifâde eden sayılamayacak kadar çok hususu var-dır.

 

Bazıları   şunlardır:  Peygamber   (s.a.v.)   her   abdest   aldığı

 

zaman onun abdest suyunun artığını  alabilmek için Sahabe

 

birbirlerine    zarar     verircesine      koşuşurlardı.      Mübarek

 

beden-lerinden  bir  saç  düşmeye  görsün,  onu  kapmak  için

 

hemen koşuşmaya başlarlardı. Herhangi bir emir verdiğinde,

 

Ashâb  (r.a.e.),  verilen  emri  hiçbir  tereddüd  göstermeden

 

yerine   geti-rirdi.   Resûlullâh   (s.a.v.)   konuşmaya   başladığı

 

zaman  hemen  seslerini  keser,  O  (s.a.v.)’in  sözlerine  kulak

 

kesilirlerdi.  Enes     (r.a.)’den  rivayetle:   Resûlullâh     (s.a.v.)

 

içlerinde Hz. Ebû  Bekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in de bulunduğu

 

meclislerinde   otururlar-ken,   Ensâr   ve   Muhacirden   oluşan

 

Sahâbe’nin yanına çıkage-lirdi. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.e.)’den

 

başkası   Sahâbeler’den   hiçbiri   başını   kaldırıp   Resûlullâh

 

(s.a.v.)’e bakamazdı. Ebû Bekir ile Ömer (r.a.e.), Resûlullâh

 

(s.a.v.)’e  bakıp  tebessüm  ederler,  Resûlullâh  (s.a.v.)  de

 

onlara bakıp tebessüm bu-yururlarlardı. Usâme b. Şerîk diyor

 

ki:   Resûlullâh   (s.a.v.)’in   Ashabı,   etrafını   öyle   çevreleyip

 

oturuyorlardı ki sanki başla-rında kuş konup kaçacakmış gibi

 

başlarını kıpırdatmıyorlar-dı. Enes (r.a.)’den rivayet edilmiştir:

 

Yemin  ederim  ki  berber,  Peygamber  (s.a.v.)’in  başını  tıraş

 

ediyordu. Ashâb-ı  Kiram (r.a.e.), Resûlullâh (s.a.v.)’in etrafını

 

sarmış, şerefli sakalları-nın yere düşmemesine  çalıştıklarını,

 

hattâ    saçından     her    kılın  avuçlarının     içine   düşmesini

 

arzuladıklarını gördüm.

 

Not: Ashâb-ı Kirâm’ın yüce ahlâkı serisinin bir sonraki yazısı 5Haziran’dadır.

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-KUDDÛS (C.C.) – ES-SELÂM (C.C.)

 

Kurtubî  de  der  ki:  “Kuddûs,  her  türlü  eksiklik  ve  noksanlıktan

 

uzak olan,  her türlü  kusurdan temiz olan demektir.” O, kendisine

 

yak ışmayan her türlü  ayıptan uzak ve temiz olandır. Bu ismi bilen

 

her    Müslüman      dâima     Allah’ı   yüceltmeli    ve    O’nu    her   türlü

 

noksanlıktan      tenzîh   etmelidir.   Sonra     da   bütün    haramlardan,

 

mekruhlardan, şübheli şeylerden ve yararsız mubahlardan kendisini

 

arındırıp    temizlemeli     ve   Mevlâ’sına      ibâdet   etmekle     meşgul

 

olmalıdır. Ruhunu ve bedenini, maddî zevklerden arındırmalı, bu tür

 

şeylere   önem   vermemelidir.   Kendisi   için   yararlı        olan   ilimleri

 

öğrenmeye  ve  güzel  ahlâkî  davranışlar  kazanmaya  çalışmalıdır.

 

Beden ve ruhu arındırmanın yolu, Allah’ı  tan ımak ve yararlı  ilimler

 

öğrenip onunla amel etmektir.

 

el-KuddÛs ism-i Şerîfini günde yüz yetmiş  dört kere zikretmek

 

insanın ahlâkının güzelleşmesine sebeb olur.

 

es-Selâm ism-i Şerîfi, kullar ını  tehlikelerden selâmete çıkaran,

 

her çeşit arıza ve hâdiselerden salim k ılan manasındadır. es-Selâm

 

ism-i  Şerîfinin  bir  tecellîsi  de  âhirette  Mü’mînlere,  ve  Allah’ın

 

dostlarına olacaktır. Yüce Allah sevdiği kullarını selâmetle cennete

 

koyacak ve onlara selâm verecektir.

 

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Cennet ehli zevk ve

 

safa içinde eğlendikleri birsırada onlara bir nûr doğar, yayılır.

 

Başlarını  kaldırınca üzerlerinden Rablerinin kendilerine tecelli

 

ettiğini  görürler.  O  sırada  Allâh’dan:  Selâm  size  ey  cennet

 

ehli!” diye nida gelir. Allah’ın cemalini seyrettikleri müddetçe

 

tecellî  kalkıncaya  kadar  içinde  bulundukları  nimetlerden  hiç

 

birine iltifat etmezler. Sonra da onlara Allâhü Te’âlâ’nın nuru ve

 

bereketi kalır.” (ibn-i Mâce.

 

st-tsrğîb vs’tsrhîb)

 

es-Selâm  ism-i  Şerîfini  her  gün  131  kere  zikredeninin  kalbi

 

selim olur. Ve eceli gelmedikçe bir hastaya okunursa selâmet bulur.

 

NotEsmâü’l  Hüsnâ  serisinin  bir  sonraki  yazısı  9  Mayıs’tadır.

 

(Kurtûbî, Esmâü’l-Hüsnâ, s.329-332; Esmam Hüsnâ Şerhi, 86-SO.s)

 

 

KISASTA HAYAT VARDIR

 

Kur’ân-ı  Kerîm’deki  Bakara  Sûresinin  275.  Âyeti’nde

 

Allâhü     Te’âlâ:     “Kısasta      size    için     hayât     vardır.”

 

buyur-maktadır.         Kısas,     cana      kıymak,      organlardaki

 

tahribatlar  ve  yaralanmalarda,  aynı  eşitlik  ve  benzerlik

 

olması şartıyla gerekenin yapılmasıdır.

 

Bu  Âyet’te  kısas  hükümde  büyük  bir  hayât  olduğu

 

belir-tilmiştir. Çünkü  islâm’dan önce, bir kişi öldürüldüğü  için

 

kan  dâvası  güdülüyor  ve  öldürülen  bir  kişi  için,  büyük  bir

 

cemâat      öldürülüyordu.      Böylece      fitne   yayılıyor    ve   iki

 

kabîlenin arasında  bir sürü  karışıklıklar oluyordu. Emniyet

 

ve  güvenden  bir  eser  kalmıyordu,  islâm,  kısas  hükmünü

 

getirince      artık     hayât      emniyete       kavuştu.       Çünkü

 

öldürüleceğini  bilen  bir  kimse,  artık  kimseyi  öldürmeye

 

yanaşmıyordu. Katilin  öldürüldüğünü  gören kimseler, böyle

 

bir  şey  yapmaktan  çekini-yorlardı.  Böylece  kısas  iki  veya

 

daha fazla insanın hayâtta kalmasına sebeb oluyordu.

 

“Kısasta  hayât  vardır”  ifâdesi gerçekten son derece

 

fasîh ve belîğ  bir ifâdedir.  Çünkü  herhangi bir şeyin, kendi

 

zıddı  olan başka bir şeyin kaynağı  yapılması, son derece

 

anlamlıdır. Zîrâ  birbirine zıt olan iki  şeyden birinin varlığı,

 

diğerinin yokluğunu îcâb ettirir. Kısas, hayâtı  ortadan kal-

 

dırdığı  için  ona  zıddır.  Burada  ise,  tıpkı  bir  zarf  gibi  ona

 

sığı-nak    yapılmıştır.    Kısasın     hayâtı    koruduğuna       işaret

 

edilmiştir. Böylece bir şeyin, kendisine zıt olan diğer bir şeye

 

koruyu-cu  olması,  son  derece  ince,  güzel  ve  ilginç  bir

 

nüktedir.

 

Bu Âyet-i Kerîme’de, öldürmekten sakındırma da vardır.

 

Diğer     kul   haklarına     nisbeten,      insanların    ilk   hesaba

 

çekilece-ği     şey    kan    hakkıdır.     Zîrâ   kul    hakkının     en

 

büyüklerinden biri de kan, yani insan öldürmektir. Nasıl ki

 

Allah    (c.c.)’nun    kullarının     üzerindeki     diğer    haklarına

 

nisbetle  kulu  ilk  hesaba  çekeceği  hakkın  namaz  olması

 

gibi.

 

(ismâîl Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, 2.c, 293-304.s)

 

 

İSLÂM CEZA HUKUKUNUN HİKMETLERİ

 

 

islâm Ceza Hukukunda cezalandırma hakkı, Ulü’l-emr denilen

 

devlet reisi veya naibine âiddir. Şahsîöc alma yasaktır. Hatta şahsî

 

hak olan kısası, hak sahibi kendisi infaz etse, hakkını aşmamış olsa

 

bile ta’zîr cezası (üst sınırı  belirlenerek hâkimin takdirine bırakılmış

 

cezalar) ile cezalandırılabilir.

 

islâm   Hukuku,   insanları     doğru    yola   sevketmek,   ferdlerin

 

kurtuluş  yollarını  sağlamak  amacını  güder.  Bunun  için  insanları

 

emir  ve  yasaklara  kendi  istekleriyle  uymaya  teşvîk  eder.  Dini

 

şuurlarını  uyarmaktan,  âhiret  gününü  hatırlatmaktan  yararlanır.

 

Fakat herkesin inancı aynı kuvvette değildir, inançlara hitâb etmek,

 

emirlere uymayı sağlamaya yetmez. Dünyevî cezalar da gerekir.

 

islâm  ceza  siyâsetinde,  cezayı  tâyin  eden  Allah  (c.c.)  ve  Hz.

 

Peygamber (s.a.v.) olduğundan bir bakıma cezalardaki asıl maksadı

 

tam  olarak  saptamak  mümkün  olmayabilir.  Ancak  Kur’ân’ın  bâzı

 

Âyet’leri,   Hadîs’ler   ve   cezaların   uygulanış   şekillerinden,   temel

 

düşünceleri     bulup   çıkarmak     mümkündür:       Öncelikle    cezadan

 

maksad   zulmetmek   veya   intikam   almak   değildir.   Allah   (c.c),

 

Peygamberleri  (a.s.)  insanlara  zulmetsinler  diye  değil,  âlemlere

 

rahmet olarak göndermiştir. Nitekim Kur’ân’da; “(Habî bim) onların

 

üzerine  musallat  (zorba)  bir  adam  değilsin”  (Ğâşiyes.  22)  ve;

 

“Onların  üstünde bir zorba değilsin sen”  (Kâf  s. 45) “Biz seni

 

(Habîbim) âlemlere (başka birşey için değil) ancak rahmet için

 

gönderdik”  (Enbiya  s.  107),  Âyetiyle  de  emredilenlerin  rahmete

 

sebeb  olduğu  açıklanmışt ır,  insanları  cehâlatten  kurtarma,  onlar ı

 

sapıklıktan doğru yola irşâd, yeryüzünü karışıklıklardan ve isyandan

 

kurtarmak, isyana teşvîk eden fiillerden alıkoymak ve hoşnûd olunan

 

fiillere sevk hususunda rahmet! Bu nedenle cezalar, Allah’ ın insanlar

 

hakkında iyilik murad etmesi nedeniyle ve halka acıdığından rahmet

 

olarak   konulmuştur.   Cezalar ın   konulmasında   genel   kötülükleri

 

önleme  düşüncesi  vardır.  Hukukçular  cezalarda  sosyal  faydanın

 

gözetildiğinde bileşirler.

(C.Aksit, Islan, Ceza Hukuku ve insani Esaslar,  s. 478)

 

YAPACAKLARIMIZIN EZELDE YAZILMASI İYİLİKLERİN TERKİNE NEDEN OLUR MU?

 

Herkese,  cennet   veya   cehennemden   hangisine   gi-

 

deceği  yazılmışsa  oraya  gitmek  için  gerekli  işler  ona ko-

 

laylaştırır.  Allâhü  Te’âlâ  herkesin  hangi  yolda  gideceğini

 

ezelde  bildiği  için  yazmıştır.  Cennetlik  kimseye  Cennete

 

gidecek amelleri yapmak kolay olur. O amelleri işler. Allâhü

 

Te’âlâ’nın  lûtfu  ile  işi  hayır  ile  son  bulur.  Cehennemlik

 

kimseye de, oraya gidecek işleri yapmak kolaylaşır. Onları

 

işler ve cehenneme gider.

 

Resûlullâh (s.a.v); “Çalışmayalım, alnımıza yazılanları

 

görürüz.”  diyenleri  çalışmaya,  kulluğun  gereklerini  yerine

 

getirmeye   teşvîk   etmişlerdir.   Burada   biri   diğerini   iptal

 

etmeyen   iki   husus   vardır.   Birincisi,   gizli   olan   Allâhü

 

Te’âlâ’nın    hükmüdür,      ikincisi,   zahirde    kulluk   vasfıdır.

 

Hakkında  yazılanı   bilemez.  Bunun  için  çalışıp  îmânın

 

hakîkatini elde eder. Bu sebeble Resûlullâh (s.a.v.) “amel

 

ediniz” buyurmuşlardır.

 

Resûlullâh  (sav):  “Dilediğiniz  ameli  yapınız!  Her

 

amel kişinin ezeldeki takdirine uygun olarak meyda-na

 

gelir. Ondan başka ameli yapmağa muktedir ola-maz.”

 

buyurmuşlardır.

 

Allâhü   Te’âlâ’nın   hükmü   muhakkak   meydana   gelir.

 

Hükmettiği şey bozulamaz. Âyet-i Celîle’de: “Biz her şeyi

 

şübhesiz      bir    takdir    ile   yarattık.”    (Kamer     s.   49)

 

buy-rulmaktadır.  Ahlâk,  dış  görünüş,  rızık,  hayır,  şer  ve

 

ecel Allah (C.c.)’nün takdîri iledir. Not: Akâid serisinin  bir sonraki

 

yazısı 28 Haziran tarihindedir.

 

(Seyyid Altzâde (r.h.), Ş/Vafü7 islâm, 22-23.S.)

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Kul, hayrıyla, şer-

 

riyle kadere inanmadıkça, kendine (hayır ve serden)

 

isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve ser-

 

den) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bil-

 

medikçe îmân etmiş olmaz.” (Tirmizt, Kader, 10,  )

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MELİK(C.C)

 

Allah, gerçek mülk sahibidir. Onun bu sıfat ı, yücelik, büyük-lülük

 

ve  üstünlük sıfatlar ındandır. Her şeye hâkim olan, bütün işleri bir

 

düzen  içinde  yürütüp  idare  eden  O’dur.  Kulları  üzerinde  mutlak

 

tasarruf  sahibidir.  Emir  ve  yasaklar  koymak,  sonra  da  bunlara

 

uyanları   ödüllendirmek,   uymayanları   da   cezalandırmak   O’nun

 

hakkıdır. Yer ve gökler O’nundur. Bütün her şey O’nun mülküdür,

 

insanlar O’nun kuludurlar ve daima O’na muhtaçt ırlar.

 

Allah  bizim  tek  Rabbimiz,  Mâlikimiz  olduğuna  göre  sıkıntı  ve

 

musibet zamanlarında O’na sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Bu

 

yüzden  sâdece  O’na  duâ  edilmeli,  yalnız  O’ndan  korkulmal ı  ve

 

yaln ız O’na güvenip dayan ılmalıdır.

 

el-Melik ism-i Şerifini her gün sabah namazı vaktinde yüz kere

 

okumak  kederi  giderir,  akşam  namazından  sonra  yüz  yirmi  defa

 

okumak ise zenginliğe vesile olur.

 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ’DAN

 

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktad ır: “O, üstün ve güçlü  olandır,

 

hüküm ve hikmet sahibidir.” (ibrahim s. 4)

 

el-Aziz,  mağlup  edilemeyen  güçlü  demektir,  izzet,  galibiyet,

 

kuvvet,  yücelik  gibi  anlamlara  da  gelir.  Buna  göre  Aziz;  gücüne

 

erişilemeyen, güçlülükte eşi ve benzeri olmayandır.

 

Aziz  dilediğine  karar  veren  ve  uygulayandır.  O,  izzetinin  ek-

 

siksiz  ve  mükemmel  oluşuyla  kullarına  hükmeden  ve  bu  hükmü

 

onlar  üzerinde icra  edendir. Allah kullar ın kalblerini ve iradelerini

 

dilediği yöne çevirendir. Bu, O’nun üstünlük ve izzetinin mükemmel

 

oluşunu gösterir.  Zîrâ  Allah’tan  başka  hiç  kimsenin böyle bir  şey

 

yapmaya gücü yetmez.

 

istenilen neticelere kavuşmak için el-Azîz ism-i Şerifi varlıklı ve

 

yetkili  kimselerin  huzurunda  çok  çok  zikretmelidir.  Mülkünün  ve

 

saltanatının devamlı olmasını, devamlı zengin kalmayı ve bunlar ın

 

elden gitmesini önlemek isteyen mülk ve servet sâhibleri bu ismi bol

 

bol zikretmelidirler. el-Azîz ism-i Şerifini kırk gün boyunca sabahları

 

doksan  dört  kere  okumak  borçlardan  kurtulmayı  sağlar  ve  izzet

 

sahibi  olmaya  sebeb  olur.  Not:  Esmâ’ül  Hüsnâ  serisinin  bir

 

sonraki yazısı 15 Nisan tarihindedir.

 

(İmâm-, Gazali, Esmâü’l-Hüsnâ, 78-SO.s)

 

 

İMÂN BİR NASÎB MES’ELESİDİR

 

Peygamberimiz   (s.a.v.)  ölüm   döşeğindeki   amcasına

 

hitaben: “Ey  Amcam! Küçüklüğümden bu zamana kadar

 

beni himayeden geri kalmadın. Gel, o kelimeyi söyle de,

 

kıyamet gününde senin için şefaatçi olayım. Henüz fırsat

 

eldedir”  buyurdular. Ebû Tâlib ise, Peygamberimiz (s.a.v.)’in

 

bu husustaki arzu ve ısrarları karşısında:

 

“Ey kardeşimin oğlu! Allâhü Te’âlâ’ya yemîn ederim ki, in-

 

sanların, bana bunaklık atfetmelerinden, “Ölüm korkusundan

 

Müslüman oldu” diye kınamalarından emîn olup endişe etme-

 

seydim, istediğini yerine getirir, seni memnun ederdim!” dedi.

 

Ebû Tâlib son saatlerini yaşarken, Hazret-i Resûlullâh (s.a.v.)

 

yanında idiler. Müşrik ileri gelenlerinden Ebû Cehil ve bazıları

 

da oradaydı. Peygamberimiz (s.a.v.) son bir defa daha: “Ey

 

Amca! La ilahe illallah de de; Cenab-ı  Hakk katında sana

 

şefaat  edebileyim!”  diye  teklif  ettiler  fakat,  Ebû  Cehil  ve

 

arkadaşları:

 

“Ey Ebû Tâlib! Atalarının, Abdulmuttalib’in dîninden döne-

 

cek misin?” diye onu  önlemeye çalıştılar. Resûlullâh (s.a.v.),

 

müşriklerin  karşı  koymalarına  aldırış  etmeden,  amcasına

 

îmân telkîn etmeye devam ettiler. Kâfirlerde, mâni’ olma gay-

 

retlerinden geri durmadılar.

 

Neticede, Ebû Tâlib, tevhîd kelimesini söylemekten kaçın-

 

dı. Peygamberimiz (s.a.v.), îmâna davette devam ederlerken

 

Ebû Tâlib’in hâli birden değişti. Artık son nefeslerini veriyordu.

 

Bütün bunlar gösteriyor ki Cenâb-ı  Hakk’ın hidâyet etme-

 

diği kimse, Hakk yolu bulamaz ve ilâhî  lütfü olmadıkça; kimse,

 

bu devlet ve saadete nail olamaz! Nitekim Kasâs Sûresi’nin

 

56’ncı Âyet-i Kerîme’sinde meâlen: “Ey Resulüm! Doğru-

 

su sen, her sevdiğine hidâyet veremezsin. (Onu  İslâm’a

 

sokamazsın, ancak tebliğ  yaparsın). Fakat Allâhü  Te’âlâ,

 

dilediği  kimseye  hidâyet  verir  ve  hidâyete  kavuşacak

 

olanları; O, daha iyi bilir.” buyrulmaktadır.

 

(K. Nişâncızâde, Seydişehrî, A. Cevdet Paşa, İslâm Tarihi, 329-330.s)

 

 

 

 

 

 

EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNE BÜTÜN ÜMMET TEŞEKKÜR BORÇLUDUR

 

Ehlî  Sünnet  âlimleri  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz’in  getirmiş

 

olduğu islâm dîni ile ilgili; Kur’ân-ı  Kerîm, Hadîs, Kur’ân ve Hadîs

 

hafızları  müctehidler,  fakîhler  ve  bu  ilimlerle  ilgili  diğer  bilimleri

 

okuyan, yazan ve bu yolda yardımda bulunan bütün kimselerdir.

 

Onlar    Kur’ân    ve    Sünnetin     hükümlerini      öğreten     Kur’ân

 

hizmetçileridir.  Onların  bize  mîras  olarak  bıraktıkları   ilimler  ve

 

eserler  sayesinde, bilinmesi farz olan dînî  ve insanî  vecîbelerimizi

 

öğreniyor ve amel ediyoruz. Zîrâ  farzı  öğreten ilmi  öğrenmek farz,

 

vacibi öğreten ilmi öğrenmek vacip, sünneti öğreten ilmi öğrenmek

 

sünnettir. Bunun gibi haram, mekruh ve mubahı  öğreten ilimler de

 

aynı derecededir. Çünkü onlardan takva sâhibleri bulunanlar sürekli

 

Allah    (c.c.)’nun    kendilerine     öğrettikleriyle    amel     etmiş    ve

 

çevresindekilere  ve  daha  sonrakilere  de  bu  yüce  dînin  emir  ve

 

yasaklarını  öğretmeye  çaba sarfetmişlerdir.  Onlara hürmet  etmek

 

gerekir. Zîrâ Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Bildiğiyle amel edene

 

Allah   bilmediğini   de   öğretir.”   Bir  başka  Hadîs-i  Şerifte  ise

 

“Âlimler,  nebilerin  vârisleridir”  buyurmuşlardır.  Nebîlerin  varisi

 

olan bu kimseler, insanların  en  üstünleridir. Onlar  Şerîât ı  sonraki

 

nesillere taşıyan kimselerdir.

 

Hiç birimiz imâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes,

 

Muhammed bin idris eş-Şâfii, Ahmed bin Hanbel (r.a.e.) ve

 

onların mezheblerinde müçtehid olan ulemâ gibi Kitâb ve

 

Sünneti bilemediğimiz gibi onların mertebelerine de ulaşa-

 

mayız. Bu yüzden dînî konularda, Ehl-i Sünnet imamlarından

 

birisinin mezhebine mutlaka tâbi olmak zorundayız. Aklımıza

 

veya zayıf rivayetlere uyarak ahkam kesmemeliyiz, helaldir

 

veya haramd ır, Sünnettir veya bid’attır dememeliyiz, islâm

 

Âleminin büyük çoğunluğu Ehl-i Sünnet müçtehid âlimlerinin

 

yolu üzerinde birleşmiş ve Mezheblerinin hakkaniyeti üzerin

 

de ittifak etmiştir. Ehl-i Sünnet’in bu ittifakı icmâdır. icmânın

 

da şer’î delil olduğuna dâir kesin deliller çoktur. Not: Âkâid

 

serisinin bir sonraki yazısı 30Mart tarihindedir.

 

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 164-189.s)

 

KURTULUŞA EREN TOPLULUK (FIRKA-YI NACİYE)

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e: “Kurtuluşa eren topluluk

 

hangisidir?”   diye   sorulduğunda:  “Benim   ve   Ashabımın

 

bulunduğu  yola uyanlardır”  buyurmuşlardır. Saadet dev-

 

rinden günümüze kadar Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in ve

 

Ashabı  (r.a.e.)’in yoluna tâbi olup, ayrılmamayı  hayâtlarının

 

temeline oturtan, Ashâb-ı  Kiram (r.a.e.)’e saygılı  davranıp

 

onlar  hakkında  küfür,  yalancılık  ve  adaletsizlik  gibi  çirkin

 

saldırıda    bulunmayanlar        ve    Peygamberimiz        (s.a.v.)’in:

 

“Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyete

 

erersiniz”  buyruğuna sımsıkı  bağlı  bulunan, onun mübarek

 

Sünnetini bizlere  aktaran  Ashâb (r.a.e.)’ini  seven, îmân ve

 

adaletlerinden  şübhe  etmeyen  tek  fırka  Ehl-i  Sünnet  ve’l

 

Cemaat fırkasıdır. Bu sadâkat ve bağlılıklarından dolayı  on-

 

lara Hadîs ve Sünnet ehli denilmiştir. Bu topluluk  ümmetin

 

önce  gelenleri  hakkında  kötü  söz  söylemez.  Başta  Râşid

 

Halîfeler’e,  Ashâb-ı  Kiram  (r.a.e.)’in  Muhacir  ve  Ensârına,

 

Bedir  ve  Uhud  savaşına  katılıp  şehîd  ve  gâzî  olanlarına,

 

Rıdvan  Bey’atın’da  bulunanlara,  cennetle  müjdelenenlere,

 

Efendimiz  (s.a.v.)’in  muhterem  hanımlarına,  torunlarına  ve

 

diğer Ashâb (r.a.e)’e edeb ve terbiye dışı söz söylemedikleri

 

gibi söylenmesine de izin  vermezler, islâm’ın şeref timsâli

 

olan bu zatlara küfürle, yalancılıkla, adaletsizlikle ve benzeri

 

vasıflarla saldıranları  da kâfir, fâsık ve dinden çıkmış  kabul

 

ederler. Aynı şekilde Tâbiîn’e, Tebe-i Tâbiîn’e ve bu ümmetin

 

saygın  ve  sâlih  âlimlerine  asla  saygısızlık  etmezler.  Kıble

 

ehlini küfürle itham etmezler. Ancak bilerek küfrü  gerektiren

 

bir fiili veya sözü  sarfeden kişileri de kâfir kabul ederler. Bu

 

ümmetin îmânla âhirete intikal edenlerini dâima hayırla yâd

 

eder ve bunu vâcib kabul ederler.

 

Cenâb-ı     Hakk   Kur’ân-ı      Kerîm’in   bir   çok   Âyet’inde

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in Ashâb’ını övmüştür: “Ey Resulüm iyi-

 

liği emreder, fenalıktan alıkorsunuz ve Allah’a imanınızda

 

devam edersiniz..” (Ali imrans. 110)

 

Bu Âyet’in işaret ettiği gibi, Ashâb-ı  Kirâm’ın bu ümmetin

 

en iyileri ve en hayırlıları olduğunda şübhe yoktur.

 

(Mehmed Çağlayan”Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 8.s)

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN ER-RAHMÂN (C.C.) ve ER-RAHİM (C.C)

 

er-Rahmân ve er-Rahîm isimleri aynı kökten türemiştir. Her ikisi

 

de mübalağa ifâde eder. Ancak Rahmân’ın mübalağası  Rahîm’den

 

daha fazladır. Rahman daha genel, Rahîm daha özeldir. Rahman

 

ve Rahîm isimleri, Yüce Allah’ın büyük ve geniş  merhamet sahibi

 

olduğunu gösterir. Öyle ki, O’nun merhameti her  şeyi kuşatmış ve

 

bütün  canlıları  kapsamışt ır.  Allah,  bu  kadar  geniş  merhametini

 

âhirette yalnız peygamberlerin izinden giden ve kendisinden korkan

 

takva  sâhibleri  için  yazmışt ır.  Allah’ın  mutlak  merhametini  hak

 

edenler bunlardır. Bunların dışındakiler ise Allah’ın merhametinden

 

sadece bir pay alanlardır.

 

el-Hattâbîder   ki:   “Rahman,   genel   olarak   merhamet   sahibi

 

demektir.  Bu,  bütün  varlıkların  rızıklarını,  menfaatlerini  ve  ih-

 

tiyaçlarını  kapsayan  bir  merhamettir,  inanan  inanmayan,  iyi  veya

 

kötü   herkes   için   geneldir.   Rahîm   ise   yalnız   inananlara   has

 

merhameti ifâde eder. Yüce Allah şöyle buyururlar: “O, Mü’minleri

 

çok esirgeyicidir.” (Ahzâbs. 43)

 

Rahman, Allah (c.c.)’nun bütün mahlûkâtını  kapsayan ismidir,

 

inanana,    inanmayana,     hayvana     vs.   merhamet     eder    onların

 

rızıklarını vermemezlik etmez. Rahîm ise hâs (özel) bir merhamettir

 

ki  bu  sâdece  Mü’mînleri  içine  alır.  Sâdece  Mü’mînleri  cennetiyle

 

cemâliyle      rahmetiyle      mağfiretiyle      sayısız     ni’metleriyle

 

rızıklandıracaktır.   Yüce     Allah    kendisini    “Hayru’r-râhimî n”

 

(merhamet      edenlerin    en   hayırlısı)   ve   “Erhamu’r-râhimî n”

 

(merhamet edenlerin en merhametlisi) olarak adlandırır.

 

Rahman ve Rahîm sıfatlar ını bir arada zikretmenin fayda

 

sı, Allah (c.c.)’nun özel ve genel merhametinden ve bu dün

 

yadaki ve âhiretteki merhametinden yararlanmaktır. Bu isim

 

ler, herhangi bir hususta ihtiyaç içinde kıvranan kimseler için

 

en uygun zikir ve duâ vas ıtas ıdır. er-Rahmân ism-i Şerîfini

 

günde yüz kere zikreden kimsenin kalbinde merhamet eseri

 

oluşur. er-Rahim ism-i Şerîfini günde iki yüz elli sekiz kere

 

zikreden hertehlikeden kurtulur. Not: Esmâü’l Hüsnâserisinin

 

bir sonraki yazısı 28Mart tarihindedir.

 

(Esmâü ‘l-Hüsnâ, 190-199.sj)

 

 

 

 

 

BİR HAKK MEZHEBE UYMAK, EHL-İ SÜNNETTEN HERKES İÇİN ZORUNLUDUR

 

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimiz  ve  Sahabeler  devrinden  sonra

 

islâm dünyasında birtakım “mutlak müctehidler” yetişmiş, bu büyük

 

zâtlar  Kur’ân   Âyetleri’ni   ve   Peygamber      (s.a.v.)’in  Hadîslerini

 

mükemmel bir  şekilde inceleyerek, dînimizin bütün  amel mesele-

 

lerini   büyük   bir   vukufla   açıklamışlar,   hükümleştirmişlerdir.   Bu

 

mut-lak  müctehidlerden  dört  kişinin  mezhebi,  islâm  dünyasında

 

kabul  edilmiş  ve  yayılmışt ır.  Teferruatta  bazı  ufak  meselelerde

 

birtakım fikir ve anlayış ayrılıkları olmuştur ki, ehemmiyeti yoktur. Bu

 

mez-hebler şunlardır:

 

1-imâm-ı A’zâm (r.a.)’in kurduğu Hanefî Mezhebi,

 

2-imâm-ı Mâlik (r.h.)’ın kurduğu Mâlikî Mezhebi,

 

3-imâm-ı Şafiî (r.h.)’ın kurduğu Şâf ıî Mezhebi,

 

4-imâm Ahmed b.Hanbel (r.h.)’ın Hanbelî Mezhebi.

 

Diğer  mutlak  müctehidlerin  Mezhebleri  devam  etmemiş;  Ehl-i

 

Sünnet     Müslümanları,     yukarıda    saydığımız     dört   mezhebde

 

birleş-mişlerdir.

 

Bir Müslüman, hangi mezhebdense, sadece ona bağlanır, ona

 

uyar.  Mezheblerin  hükümlerini  karışık  şekilde  tatbîk  etmek,  dinî

 

hükümleri oyuncak etmek demektir.

 

Câhiller ve ilmi az olanların ictihad yapmağa kalkışması, mez-

 

heblerin  aleyhinde  bulunmaları,  Ehl-i  Sünnet  Müslümanlığına  ve

 

zaten içten ve d ıştan birçok saldırılara uğrayan şu  ümmete büyük

 

kötülüktür.

 

Mezheb  fikrini  yıkmak,  Ehl-i  Sünneti  yıkmak  demektir,  içinde

 

bulunduğumuz  şu  felâketli,  buhranlı,  karanlık  devirde  dînimizin

 

safiyetini  ve   varlığını   koruyabilmek  için  Ehl-i  Sünnet  kalesine

 

sı-ğınmahyız. Bu kalenin dört sağlam burcu dört mezhebdir.

 

Ey temiz Müslüman!

 

Mezhebine  sarıl,  onu  tam  tatbîk  et.  Mezheb  düşmanlarının

 

yald ızl ı  lâflar ına  kanma.  Onlara  bakarsan  seni  Asr-ı  Saadetin,

 

Selef-i Sâlihîn’in saf Müslümanlığına götüreceklerdir…

 

Halbuki mezhebinden olmakla şeref duyduğumuz, Ehl-i

 

Sünnetin reisi, “Büyük imâm” unvanını kendisine bu ümmetin

 

kendiliğinden verdiği imâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.); Ashâb-ı

 

Kiram (r.a.e.)’in bir kısmına yetişmiş ve Selef-i Sâlihîn’in ilmini en

 

güzel şekilde anlayarak dünyaya yaymışt ır. Dolayısıyla imâm-ı

 

A’zam (r.a.)’e uymak demek Selef-i Sâlihîn’e uymak demektir.

 

Not: Akâid serisinin bir sonraki yazısı 24Şubat tarihindedir.

 

(Ahmed Dâvudoğlu, Din Tahripçileri, 369-370.S)

 

 

ÎMÂNIN ŞARTLARI

 

Resûlullâh   (s.a.v.)   Efendimiz   buyuruyorlar;   “îmân,            kulun

 

Allâhü  Te’âlâ’nın  bir  olduğuna,  eşi  ve  benzeri  olmadığına

 

inanması  ve  (bunu  kalbiyle)  tasdik  etmesi  (ve  diliyle  de  söy-

 

lemesidir.” Hadîs-i Şerîf’te: “Allâhü Te’âlâ’ya inanmaktır.”

 

buyrulmasından,        yine    O   (c.c.)’nun    kadîm     (varlığının    öncesi

 

olmamak) ve ezelî olduğu, sânına lâyık kemal sıfatlarla s ıfatlanmış

 

olduğu anlaşılmalıdır.

 

“Ve   meleklerine   inanmaktır”:   Melekler   Allâhü   Te’âlâ’nın

 

yaratt ığı  varl ıkları, kulları  olup bir an bile ibâdetten geri kalmazlar.

 

Meleklere inanmayan kâfir olur.

 

“Ve  kitâblarına  inanmaktır”:  Allâhü  Te’âlâ’nın  kelâmı  olan

 

kitâblarının hepsine inanmalıdır. Bunlar on sayfa Âdem (a.s.)’a, elli

 

sayfa Şît (a.s.)’a, on sayfa ibrâhîm (a.s.)’a, otuz sayfa idris (a.s.)’a,

 

indirilmiştir.  Dört  kitâb  da,  bilinen  Tevrat,  Zebur,  incil  ve  Furkân

 

(Kur’ân-ı Kerîm)’dir.

 

“Ve  peygamberlere  inanmaktır”:  Peygamberler  insanlara,

 

onların en üstünleri olarak gönderilmiştir.

 

“Ve  öldükten  sonra  dirilmeğe  inanmaktır”:  Allâhü  Te’âlâ

 

ölüleri, aslî  parçalarını  bir araya getirerek kabirlerinden kaldıracak

 

ve onlara ruhlar ını geri verecektir.

 

“Ve  kadere,  hayır  ve  şerrin  Allâhü  Te’âlâ’dan  geldiğine

 

inanmaktır”:  Resûlullâh  (s.a.v.)  Ashâb-ı  Kiram  (r.a.e.)’in,  kader

 

hakkında konuştuklarını gördüler. Gazâblandılar, hattâ iki mübarek

 

elmacık   kemikleri   kızardı   ve:   “Sizden   öncekiler   bu   konuya

 

daldıkları   için  helak  oldular.  Sizin  bu  konuya  girmemenizi

 

istiyorum”  ve  yine  Peygamberimiz  (s.a.v.):  “Kader  hakkında

 

konuşulduğu zaman dilinizi tutunuz” buyurdular.

 

Yukar ıda sayılan îmânın altı şartına inandığını açıkça

 

dil ile kabul etmek farzdır, lâzımdır, îmânın hakîkatinden bir

 

esâs olduğu için dil ile söylemelidir. Kelâm, fıkıh ve hadîs

 

âlimlerinin çoğuna göre Şerîâtte îmân, Resûlullâh (s.a.v.)’in

 

Allâhü Te’âlâ katından getirdiklerini kalb ile tasdîk ve dil ile

 

de söylemektir. Not: Akâid serisinin bir sonraki yazısı 9Ocak

 

tarihindedir.

 

(Seyyfd Alizâde (r.h.), Şir’atü’l islâm, 19.s)

 

 

 

İSLÂM’IN ŞARTLARI

 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar:  “İslâm

 

beş  (şey)  üzerine  bina  edilmiştir,  Allâhü  Te’âlâ’dan

 

başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in, O’nun

 

Peygamberi  olduğuna  şahadet  etmek,  namaz  kılmak,

 

zekât vermek, Kabe’yi haccetmek, Ramazan orucunu

 

tutmak.” (Buhârt. İmân)

 

Efendimiz      (s.a.v.)’in   “islâm   beş    şey    üzerine    bina

 

edil-miştir”      sözünden;        bu      beş      şeyi     yapanın,

 

müslümânlığının tam olduğu anlaşılır. Nasıl ki bir ev gerekli

 

şeyler  yerine  getirilince  tamamlanırsa  islâm  da  beş  şey

 

yerine getiri-lince tamamlanır. Bu bina ma’nevî  bir binadır.

 

Ancak maddî  binaya benzetilmiştir. Aralarındaki benzetme

 

yönü   de,   maddî   binanın   bazı   temelleri   yıkılınca   tam

 

olmayaca-ğı  gibi,  ma’nevî  binanın  da  böyle  olacağıdır.

 

Bunun  için  Peygamber  (sav):  “Namaz  dînin  direğidir.

 

Onu      terk     eden      dî nini    yıkmış      demektir”       diye

 

buyurmuşladır. Diğer esâslar da aynen böyledir.

 

Allâhü   Te’âlâ   da   mü’mînler   ile   münafıklar   için   şu

 

Âyeti-Kerîme’yi        indirmiş     ve     şöyle     buyurmuşlardır:

 

“Binasını Allah korkusu ve rızâsı  üzerine kuran kimse

 

mi    daha     hayırlıdır;    yoksa,      yapısını    yıkılacak      bir

 

uçurumun  kenarına  kurup  onunla  beraber  kendisi de

 

çöküp   cehennem   ateşine   giden   kimse   mi?   Allah,

 

zâlimler  topluluğunu  doğru  yola  iletmez.”  (Tevbes.109)

 

Allah (c.c.)  mü’minlerin binasını  sapasağlam duran bir dağ

 

üzerine yapılmış  bir binaya, kâfirlerin binas ını  ise, ayakta

 

kalama-yacak        ve   uçurumun       kenarına     yapılan    binaya

 

benzetiyor.     Neticede      denizin    uçurumla     birlikte   binayı

 

göçürüp sulara gömdüğü gibi kâfir de cehenneme düşer ve

 

helak olur. Hadîs’te geçen beş şey binanın temel taşlardır.

 

Diğer  farzlar  ve  Sünnetler  (vâcib  ve  müstehâblar)  ise,

 

tamamla-yıcı olan şeylerdir ki onlar da binanın süsleridir.

 

(İmâm-ı Nevev (rh.a.), Kırk Hadîs, 39-41 .s.)

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN ALLAH (C.C.)

 

Allah (c.c.) ism-i CelTli’nin içerdiği ma’nâyı  kemâliyle anlamak

 

imkânı  yoktur.  Kur’ân  ve  Hadîs’lerde  geçen  bütün  güzel  isim  ve

 

sıfatlar Allah (c.c.)’ya izafe edilir. “Allah” lafz ı, Yaratıcının bütün isim

 

ve  s ıfatlar ını  içinde  toplayan  bir  isimdir.  Kalbi,  bu  ismi  hakkıyla

 

bilecek genişlikte olan ve kulluk görevlerini tam bir ta’zîm ve içtenlik

 

ile  yerine  getirerek,  kulluk  hakkını  veren  kimse,  hiçbir  insana

 

muhtaç  olmaz.  Allah  (c.c.)’nün  velî  kulları  bu  ism-i  Şerîf’i  anarak

 

yüceliklere kanat açmışlardır. Bu ism-i  Şerîf’e hürmet gösterenler

 

ilâhî rahmete mazhar olmuşlar, kerametle taçlanmışlardır.

 

Evet,  Cenâb-ı  Hakk  nasıl  tek  ve  benzersiz  ise,  “Allah”  ism-i

 

Şerîf’i  de  öyle  benzersizdir.  Bir  kul  candan  yürekten  “Allah”  de-

 

diğinde  Cenâb-ı  Hakk’ı  bütün  sıfatlar ıyla  anm ış  olur.  Allah  ism-i

 

Şerîf’ini Cuma günü  namazdan önce yüz kere ve her gün de bin

 

defa  okumak kalbin  hastalıklardan temizlenmesine  yardımcı  olur.

 

Allah  (c.c.)’yü  anmak  en  büyük  ibâdettir.  Namaz  kılmak  Allah

 

(c.c.)’yü anmaktır. Oruç tutmak Allah (c.c.)’yü anmaktır. Yapılan her

 

hayırlı   iş   Allah   (c.c.)’yü   anmaktır.   Kötülükten   kaçınmak   Allah

 

(c.c.)’yü anmaktır. Allah (c.c.)’yü anmanın en faziletlisi ise onu lâyık

 

olmadığı  sıfatlardan  tenzîh  etmektir.  Selman-ı  Fârisi  (r.a.),  “Allah

 

(c.c.)’yü zikretmek en üstün ibâdettir. Onu zikretmekten daha üstün

 

bir  ibâdet  yoktur.”  demiştir.  Not:  Esmâü’l  Hüsnâ  serisinin  bir

 

sonraki yazısı 16Şubat tarihindedir.

 

(Esmâü’l-Hüsnâ, 21-30 s.)

 

SAFER AYINDA HERGÜN OKUNACAK DUA

 

Not:      Safer       ayı     yarından        itibaren       başlamaktadır.

 

“Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm           E’ûzü      billahi     min     şerri

 

hâzâ ‘z-zamâni  ve  este’tzu  bi-hi  min  şürûri  sâiri’z-zamâni  ve

 

e‘ûzu     bi-celâli   vechike      ve   cemâli     kudsike      en    tücîrenî

 

mine’l-belâi fi hâzihi’s-seneti ve kına min şerri mâ-kadayte fîhâ

 

ve   ekrimnâ   fî’s-saferi   yâ   ekreme’l-ekremîn.   Ezhir   vah-tim

 

hâzihi’ş-şuhûre  ‘aleyye  bi’s-selâmeti  ve’s-sa’âdeti  ve  li-ehli

 

beytî     ve    li-‘akribâî   ve    li-cemî‘i     ümmeti      Muhammedin

 

‘aleyhi’s-salâtü  ve’s-selâmu bi-rahmetike yâ  erhame’r-râhimîn.

 

Allâhümme   ferricnâ   bi-duhûli’s-saferi   vah-timlenâ   bi’l-hayri

 

ve’z-zafer. ”

 

(ibâdet Takvimi ve Dualar, SO.sj)

 

 

HİÇBİR MÜ’MİN, HİÇBİR KÂFİRİ

CİDDİYETLE DOST EDİNEMEZ; VELEV Kİ O KÂFİR, O MÜ’MİNİN ANNE BABA,

KARDEŞ VE YAKIN AKRABASI OLSA BİLE

 

“Ey mü’minler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz, küfrü, îmân üzerine tercîh ve ihtiyâr ederlerse (seçerlerse); onları dost ittihâz etmeyin. Eğer sizden bir kimse, onları dost ittihâz ederse, işte o dost ittihâz eden kimseler zâlimlerdir.”

(Tevbe Sûresi, Âyet:23)

Fahr-i Râzî ve Hâzin’in beyânları vechile (beyânlarına göre) bu Âyet-i Celîle’den maksâd, mü’minler’i kâfirlerden ve münâfıklardan hiçbir ferd ile dostluk etmekten nehydir. (yasaklamaktadır) Ya’ni “Hiçbir mü’min, hiçbir kâfiri ciddiyetle dost ittihâz etmesin.(dost edinmesin) Velev ki o kâfir, o mü’minin anası, babası ve birâderi gibi yakın akrabâsından olsa bile.” demektir.

Kezâ, Sûre-i Tevbe’nin diğer Âyet-i Celîlesi’nde: “-Yâ Ekreme’r-Rüsûl! Akrabâsı’nın firkatine (dostlarından, yakınlarından ayrı kalmağa) dayanamayarak hicretten çekinen kimselere sen de ki: “-Ey mü’minler! Eğer sizin babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz ve sâir akrabânız, kavm ü kabîleniz, kazanmış olduğunuz mallarınız, kesâd ârız olmasından (alış verişin, kazancın aksamasından ve kesintiye uğramasından) korktuğunuz ticâretiniz ve süknâsından (oturulmasından) râzı olduğunuz evleriniz, eğer size Cenâb-ı Allâh’tan ve Resûlü (S.A.V.)’den ve fîsebîlillâh düşmânlarınızla mücâdeleden ziyâde muhabbetli ise hakkınızda emr-i ilâhî gelinceye kadar gözetin ki emr-i Îlâhî geldiğinde ne olacağını bilirsiniz. Tahkîk (gerçek şudur ki) Cenâb-ı Allâh, kavm-i fâsikâna (fâsıklar topluluğuna, kavmine) hidâyet etmez.” (Tevbe Sûresi, Âyet: 24) Ya’ni sizin için pek sevgili olarak Âyet-i Celîle’de sayılan şeyler, Allâh-ü Teâlâ ve Resûlü (S.A.V.)’den daha ziyâde sevgili ise sizin üzerinize azâbı îcâb eden emr-i İlâhî gelinceye kadar âkibet-i emre intizâr etmek (emrin acı neticesini beklemek) üzerinize vâcib’dir.

Bu Âyet-i Celîle, Dîn uğrunda görülecek meşakkate ve dünyâca terettüb edecek (gelecek, sıralanacak) bi’l-cümle mazarratlara (zarârlara) tahammül etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Ve insan için Dîn’i uğrunda her şeyi, ya’ni malını cânını fedâya hazır olmazsa âkibet vehâmetten hâlî (boş) olmayacağına dahî bu Âyet-i Celîle’de işâret vardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhebe/1, S. 138)

 

HİDÂYET-İ İLÂHİYYE (ÎMÂN) VE TAKVÂ

 

“Hidâyeti kabûl eden kimselere ise Allâh Teâlâ, daha ziyâde hidâyet verir. (Meryem Sûresi, Âyet: 76)

“O kimseler ki onlar, hidâyet-i ilâhiyye ile hidâyete erdiler. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, onlara tevfîk verir ve Kur’ân’ı işittikçe onların hidâyetleri artar, ziyâde olur ve onlara, Allâh-ü Teâlâ takvâ yollarını gösterir.” (Muhammed Sûresi, Âyet: 17)

Ya’nî münâfıklar, Kur’ân’ı işitirler; fakat istifâde etmezler. Ama o kimseler ki onlar Cenâb-ı Allâh’ın gösterdiği doğru yolu tutmakla hidâyete erdiler. Binâenaleyh Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, onların hidâyetlerini ziyâde eder. Çünkü her ne zaman Kur’ân’ı işitseler, ma’nâsını öğrenmeğe sa’y ederler ve hakk olduğuna i’tikâd ederek ihlâs üzere îmân ederler ve Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, onların kalblerine ittikâsını da verir ki onlar kalblerindeki ittikâ (Allâh-ü Teâlâ’nın korkusu) sebebiyle Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın hep emirlerine imtisal (gereğini yapmak) ve nehyinden (yasaklarından) ictinâb (şiddetle sakınmak) ederler.

Binâenaleyh her kimin ki kalbinde ittikâsı zayıftır, o kimsenin, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri’nin emirlerine imtisâli (şiddetle sarılması) de o nisbette zayıf  ve gevşek olduğu gibi nehyinden de ictinâbı ona göre zayıf ve az olur.

Zîrâ takvânın esâsı, emr-i celîl-i ilâhî ile me’mûr olduğu şeylerin cümlesini edâ eylemek ve nehiy buyurmuş olduğu menhiyyâtın (yasaklananların tamâmı) da cümlesini terk etmekten ibârettir.

Mü’minlerin îmânlarının ziyâdeleşmesine sebeb olan şey de: Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri’nden işittikleri Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân ile Ehâdis-i Nebevîyye’dir.

Sûre-i Ankebut, Âyet: 69’da:

“O kimseler ki onlar, bizim dînimize yardım için mücâhede ettiler. Elbette biz onlara doğru yolumuzu tevfik (uygunlaştırmak, göstermek, yardım etmek) ederiz. Hâlbuki Cenâb-ı Allâh’ın muâveneti (yardımı) erbâb-ı ihsân (iyilik eden, bağışlayan kimseler) ile beraberdir.” buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhebe 2, S. 20-23)

 

YARATILIŞTA KAVİMLERE,

KABÎLELERE AYRILMAĞIN HİKMETİ,

TEÂRÜFTÜR

 

“Sizi, sırf birbirinizle tanışasınız diye, büyük büyük cem’iyyetlere ve küçük küçük kabîlelere ayırdık.” (Hucurât Sûresi, Âyet: 13)

“Sizi… büyük büyük cem’iyyetlere ve küçük küçük kabîlelere ayırdık…” ifâdesinin ma’nâsı şunlar olabilir:

1) “Sizi, Acemler gibi ceddleri bilinmeyen, dağınık birtakım topluluklar ile Arablar ve İsrâiloğulları gibi ceddleri belli olan belli kabîleler hâline getirdik.”

2) “Sizi, kabîlelere dağılmış cem’iyyetler kıldık.” demektir.

Yaratılışta cem’iyyet ve kabîlelere ayrılmaktaki maksadın “teârüf” (karşılıklı olarak tanışmak) olduğu beyân ediliyor. Bundan da karşılıklı yardımlaşmak var; övünmek ve böbürlenmek yoktur. Yardımlaşmak da iyiliktedir güzelliktedir. Yoksa insanların birbirlerini düşman olmağa götüren alaya almak, gıybet etmek ve mal ile mülk ile, soy ve sopla övünmek değildir.

3) Yaratma işi asıl gâye ve menşe’ (kök); cem’iyyetlere ayrılmak işi de fer’i (dalı, şu’besi)dir. Asıl olanın göz önünde bulundurulması; fer’i olanın göz önünde bulundurulmasından öncedir. Cenâb-ı Hakk Teâlâ’nın, Zâriyât Sûresi, Âyet: 56’da “Ben cinnleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyurarak yaratılış gâyesinin “Allâh’ı bilmek ve O’na kulluk ve ibâdet etmek.” olduğunu beyânı da böyledir. Şu hâlde “boy ve kabîlelere ayrılmak, yaratılıştan sonra meydana geliyorsa, bunun gibi, neseb de (soy da) kulluk gâyesinin tahakkukundan sonra göz önüne alınır. Ya’ni kulluk ve ibâdet yoksa; neseb ve sülâleniz hiçbir şey ifâde etmez.” denilmiştir.

4) Cenâb-ı Hakk’ın “Sizi yarattık, sizi kıldık, sizi ayırdık…” ifâdeleri böbürlenmenin câiz olmadığına işârettir. Zîra bu “boy ve kabîlelere ayrılmak işi” insanların çalışmalarıyla olmamıştır. Bu husûsta insanların hiçbir güçleri kudretleri yoktur. O hâlde, hiçbir payınızın olmadığı şeylerle nasıl iftihâr edebiliyorsunuz?

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercemesi, C. 20, S. 233)

 

 

 

 

 

ÜSTÜNLÜK SOYDA SOPTA DEĞİL;

TAKVÂ’DADIR

 

“Ey insanlar, Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışasınız diye, büyük büyük cem’iyyetlere ve küçük küçük kabilelere ayırdık. Şübhesiz sizin, Allâh nezdinde en şereflisiniz, takvâca en ileride olanınızdır. Şübhesiz Allâh, her şeyi bilen, her şeyden haberdâr olandır.” (Hucurât Sûresi, Âyet: 13)

Allâh-ü Teâlâ, Hucurât: 11. ve 12. âyetler’de “Başkalarıyla alay etmeği, birbirlerine kötü lâkab takmağı, zanndan kaçınmağı, başkalarının kusurlarını araştırmamağı, gıybet yapmamağı…” emretmiş bu Âyet: 13’te de “Soy ve sopla övünmemeği” emretmiştir.

İnsanlar, Îmân ve takvâ’nın dışında, eşittirler. Eğer övünme zenginlik sebebiyle ise, kâfir zengin; mü’min de fakîr olabilir. Bunun aksi de olabilir. Eğer bu asâlet (soy sop) bakımından ise kâfir nesebce daha soylu; mü’min ise bir siyahî köle olabilir. Aksi de olabilir. Hâlbuki, takvâ yoksa bunların (zenginliğin ve soyun sopun vb.) hiçbiri tercîh unsuru olamaz. Hakk Dîn ile müşerref olmuş bir kimseden ve bu İslâm’da takvâ’ya ermiş kimsenin durumundan nasıl olur da, başka husûslarda daha üstte olanlar, üstün tutulabilirler? Mü’minden, mü’minin dışında kalan hiçbir kimse veyâ şey üstün değildir, üstünlük sebebi de değildir.

Âyet’in, başındaki: “Ey insanlar, biz, sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık…” hitâbının ma’nâsı şudur: “Sizi Âdem ve Havvâ (A.S.)’dan yarattık, bundan dolayı birbirinize karşı övünebileceğiniz bir şey yoktur. Hepinizin, insan olarak, cinsi tektir. Meselâ, sinekler ile kurtlar arasında farklılığın kanunları vardır. İşte mü’min ile kâfir arasındaki fark, değer yönünden tamâmen zıddır. İnsan cinsinin ferdleri arasındaki farklılık, cins açısından değil; îmân-küfür yönündendir. O hâlde maddede, cinste, malda mülkte, fakirlikte zenginlikte, soyda sopta, güzellikte çirkinlikte birbirinize karşı övünemezsiniz. Çünkü bunların Allâh katında tercîhe değer bir yönü yoktur. Şâyed aranızda bir farklılık ve rüchâniyyet (tercîhe değer) söz konusu ise oda yaratılışınızdan sonra meydâna gelen şeyler sebebiyledir ki bunların en hayırlısı takvâ ve Allâh’a yakınlık kesbetmektir (kazanmaktır).

(Fahrüddîn Er-Râzî (R.H.), Tefsîr-i Kebîr Tercemesi, C. 20, S. 233)

 

KELİME-İ TEVHÎD

 

“Lâilâhe illâllâh Muhammedü’r-Resûlullâh”

İbn-i Abbâs (R.A.)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: “Allâh, mahlûkâtın en azîmi (büyüğü) olarak arşı halk ettiği vakit arş, yirmi dört bin yıl titredi. Allâh da onun üzerine yirmi dört harf izhâr etti. Bu da: “LÂİLÂHEİLLALLÂH MUHAMMEDÜ’R-RESÛLULLÂH” kelimesidir. Arş bundan sonra sükûn buldu. Bu sükûneti yirmi dört bin yıl devâm etti. Allâh-ü Teâlâ, ilk mahlûkunu halk edip ona Tevhîdi: “LÂİLÂHEİLLALLÂH MUHAMMEDÜ’R-RESÛLULLÂH” kelimesini emredince arş tekrâr titremeğe başladı. Rabb Teâlâ: “-Sâkin ol, yâ arş!” buyurdu. Bunun üzerine arş: “-Yâ ilâhî, bu kelimeyi söyleyeni mağfiret etmedikçe sâkin olmam!” deyince Rabb Teâlâ: “-Ben seni halk etmeden iki bin sene evvel kendi nefsime kasem ettim ki hangi kulumun diline bu kelimeyi verirsem, onu muhakkak mağfiret ederim.”

Buhârî’nin rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’e göre: “Her kim günde yüz (100) kerre LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ VAHDEHÛLÂŞERÎKELEH LEHÜLMÜLKÜ VELEHÜLHAMDÜ VEHÜVE A’LÂ KÜLLÎ ŞEY’İN KADÎR” dese o kimse için on (10) köleyi azâd etmesine muâdil olur ve ona yüz (100) aded hasenât yazılır ve o kimseden yüz (100) aded seyyie mahvedilir ve o gün akşama kadar şeytandan hazer ve îmân için hısn-ı hasîn (sağlam kal’a) olur.”

Resûlullâh (S.A.V.): “Cennet’in anahtarı “LÂİLÂHEİLLALLÂH” diye şehâdette bulunmaktır. LÂİLÂHEİLLALLÂH zikrine devâm edenler için kabirlerinden kalktıkları zaman korku yoktur. Sanki ben “LÂİLÂHEİLLALLÂH” zikrine devâm edenlerin “bizden hüznü gideren Allâh’a hamdolsun.” (Fâtır Sûresi: 34) Âyeti’ni okuyarak kabirlerinden kalktıklarını görüyorum.” buyurdular.

Cenâb-ı Hakk, Ayet-i Celîle’de: “Âgâh olun ve bilin ki kalbler ancak zikrullâh ile mutmain olur.” (Ra’d Sûresi, Âyet: 28) diye buyurmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Musâhabe 2, S. 9-14)

 

 

 

ALLÂH’IN RAHMETİ,

BESMELE-İ ŞERİF’TE MAHFUZDUR

 

Besmele, tam bir Âyet’tir. sûre başlarındaki Besmele, teberrüken ve iki Sûre’yi birbirinden ayırmak içindir. Eûzü’nün Besmele’ye takdimi (öne alınması) de namazdan evvel taharet gibidir. Mâsivadan  (Allâh’tan gayrı her şeyle ilgiyi kesmek) tecerrüd edip (soyunup) Cenâb-ı Hakk’a yönelmek içindir.

Müslümanlara, her hayırlı işe Allâh’ın ismiyle başlamaları Allâh tarafından emrolunmuştur.

Bütün ilimler, Besmele’nin “Bâ”sında derc olunmuştur (toplanmıştır). Hz. Ali (K.V.): “Eğer yazmak istese idim: Besmele’nin Bâ’sı hakkında deve yükü kitab yazardım.” demişlerdir.

Allâh: İsm-i Celâli, Allâh’ın isimleri içinde İsm-i A’zam’dır.

Birisi dese ki: “İsm-i A’zam kendisiyle duâ edildiğinde muhakkak kabul edilen ve kendisiyle bir şey istenince muhakkak verilen bir İsm-i İlâhîdir. Halbuki biz bu isimle duâ ediyoruz; Fakat ekseri vakitler icâbet olunmuyor.”

Biz deriz ki: “Duânın birtakım âdab ve şartları vardır. Ancak bu âdab yerine getirildiği takdirde icâbet olunur. Duânın kabul olmasının ilk şartı helâl lokma ile Islâh-ı batın (içi, kalbi sırrı temizlemek) eylemektir.”

Denilmiştir ki: Duâ göklerin anahtarıdır. Bu anahtarın dişleri, helâl lokmadır.

Duânın kabul olmasının son şartı, ihlâs ve        huzûr-ı kalbdir ki Cenâb-ı Hakk: “Allâh’a dini halis kullar olarak duâ ediniz…” (Gâfir:14) İnsanın bir şeyi sadece diliyle söylemesi, kalb huzûru olmadan oruç tutması, duâ etmesi, rûhsuz kalıba benzer. Duvardaki resim gibidir. Ancak huzûr-ı kalble yapılırsa bir fâidesi vardır.

Errahmanirrahim: Dünyada rahmeti bütün mevcûdâta şâmil bulunan, bütün mahlûkâtına rızık veren, onlardan türlü belâları def eden, ahirette rahmetini yalnız mü’minlere tahsis eden demektir. Dünyada, takvasından dolayı müttekînin rızkını artırmaz; fısk ü fücûrundan dolayı da fâcirin rızkını kesmez. Herbir mahlûkâtını kendi dilediğince rızıklandırır.

Rahmet: O’nun Sıfat-ı Zâtiyyesindendir, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın  murâdı rahmettir. Kulları için hayır murâd eder; şerr murâd etmez. İrâde de Sıfat-ı Zâtiyyesidir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (K.S.), Fâtihâ Sûresi Tefsiri, S.17)

 

ALLÂH, ONLARI GÂLİB EDECEK

VE ARZÂ HÂKİM KILACAKTIR

 

Hz. Ebû Bekir (R.A.)’in Rumlar’la savaş yapılması hakkında Ashâb (R.A.)’ün ileri gelenleriyle yaptıkları görüşmeyle ilgili rivâyetine Abdullâh bin Ebî Evfâ El-Huzâî (R.A.), şöyle devam ediyor:

Hz. Ömer (R.A.)’den sonra Abdurrahmân İbn-i Avf (R.A.) konuştu:

“Ey Resûlullâh (S.A.V.)’in Halîfesi, şübhe yok ki Rum İmparatorluğu çok güçlü ve kuvvetlidir. Onlara, hücûm etmek yerine, peş peşe birkaç def’a akıncı birlikler göndermek daha münâsib olur. Böylece onlara kayıplar verdirir ve bir kısım topraklarını ganîmet olarak alırız. Sonra Yemen’e Rebiâ ve Mudâr Kabileleri’nin de savaşa katılmalarını te’mîn edersin. İşte bundan sonra kuvvetli büyük bir ordu tertîb edip başlarına da bir kumandan ta’yîn ederek bu orduyu Rumlar’la bizzât savaşa gönderirsin.” deyip sustu. Herkes büyük bir sessizlik içindeydiler.

“Daha sonra Hz. Ebû Bekir (R.A.), Ashâb-ı Kirâm (R.A.)’ün diğerlerine:

“-Siz bu hususta ne düşünüyorsunuz?” diye sordular. Hz. Osmân bin Afvân (R.A.):

“-Senin, bu Dîn’in sâliklerine karşı son derece samîmi ve şefkâtli olduğunu biliyorum. Bu sebeble, senin her düşüncen mutlakâ bütün Müslümânlar’ın fâidesinedir. Düşüncelerini tahakkuk ettirmeğe bak, sana olan i’timâdımız bâkî ve kesindir.” Hz. Osmân (R.A.)’in bu sözlerini işiten Hz. Talhâ (R.A.), Zübeyr, Sa’d, Saîd bin Zeyd ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh (R.A.) Hazerâtı ve bu mecliste bulunan Ensâr ve Muhâcirîn (R.A.):

“-Osmân, doğru söylüyor; nasıl düşünüyorsan öyle hareket et. Hiçbir zaman sana muhâlif olmayız ve seni ithâm etmeyiz.” şeklinde kanâatlerini beyân ettiler. Hz. Alî (K.V.)’in hiçbir kanâat beyân etmemesine karşı Hz. Sıddîk (R.A.):

“-Yâ Alî, bu bâbda senin fikrin nedir?” diye sorunca Hz. Alî (K.V.):

“-İster ordunun başında git, ister başka bir kumandan gönder, inşâallâh onları mağlûb edeceksin.” dedi. Hz. Ebû Bekir (R.A.):

“-Bu müjdeyi, sana Allâh mı haber verdi, bunu nereden biliyorsun?” diye sorunca Hz. Alî (K.V.) şöyle cevâb verdi:

“-Resûlullâh (S.A.V.)’in, İslâm ve Müslümânlar her şeye hâkim oluncaya kadar, bu Dîn, kendisine karşı çıkanların hepsine muzaffer olacak ve bu muzafferiyyet devam edecektir.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (Rh.A.), Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.), C. 2, S. 444)

 

 

 

KADER

 

Kazâ ve Kader’e dâir pek çok eser te’lif edilmiştir ki bunların en güzeli Beyhâkî (R.H.)’ın eseridir.

Kader’e dâir Hz. Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.)’dan Yahyâ b. Yâmer’in rivâyet ettiği şu: “… Az sonra Mescid’e girmekte olan Abdullâh bin Ömer bin El-Hattâb (R.A.)’ya tesâdüf ettik. Ben ve arkadaşım, birimiz sağından, birimiz de solundan olmak üzere hemen (O’nun) etrafını çevirdik. Ben, arkadaşımın sözü bana havâle edeceğini anlayarak: “-Yâ Ebâ Abdurrahmân, bizim taraflarda birtakım insanlar türedi. Bunlar Kur’ân okuyor ve (kader) ilmi(ni) araştırıyorlar” dedim. (Râvî diyor ki): “Yahyâ, bu adamların hâllerini, kader diye bir şey tanımadıklarını; hâdisât, Allâh’ın hiçbir takdîr ve ma’lûmâtı olmaksızın yeni yeni husûle gelir.” İddiâsında bulunduklarını anlattı. Abdullâh İbn-i Ömer bin El-Hattâb (R.A.)’a şunları söylediler:

“-O hâlde sen onlarla görüştüğün zaman, kendilerine haber ver ki ben, onlardan berîyim; onlar da, benden berîdirler. Abdullâh bin Ömer’in kendisine yemîn ettiği Allâh’a and olsun ki onlardan birinin Uhud Dağı kadar altını olsa da onu infâk etse, kadere inanmadıkça Allâh, onun infâkını kabul eylemez.”

Hadîs-i Şerîf’teki bazı ifâdelerin îzâhı:

“(Kader) ilmi(ni) araştırıyorlar.” sözünün ma’nâsı “Mübhem ve muğlak bir şeyin dibini derinden derine araştırıp onu, kurcalayarak meydana çıkarmak.” şeklinde tefsîr edilmiştir.

“Allâh’ın ilmi ve kaderi olmaksızın yeni yeni meydana gelen.” sözüyle “Kaderiyye’nin bâtıl i’tikâdları ve Allâh’ın (hâşâ!) hâdiselerin mevcûdâtını vukû’undan sonra öğrenir inancının çok saçma olduğu” dile getirilmektedir.

“Ben, onlardan berîyim; onlar da, benden berîdirler…” sözünün ma’nâsı “Kaderîler’in küfrüne kâil olduğunun delîlidir.” Kâdî Iyâz (R.H.) kaderi bu şekilde inkâr edenler için “Hilâfsız kâfirdirler.” demiştir. Ulemâdan bazısı “İbn-i Ömer (R.A.), bu sözüyle dînden çıkaran tekfîri kasdetmemiş olabilir.” demişlerdir.

“Abdullâh bin Ömer’in kendisine yemîn ettiği Allâh’a and olsun ki…” sözüyle “Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.), İsmullâh’a tazim için kinâye yoluyla yemîn etmiştir. Eğer “Vallâhî” diyerek yemîn etmiş olsaydı, bu, âdet olur ve böylece Hz. Abdullâh İbn-i Ömer (R.A.) de buna, kendisi sebebiyyet vermiş olurdu ki Hazret bundan sakınmıştır.”

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A),

Sahîh-i Müslim Terceme ve Şerhi, C. 1, S 106-112)

 

MÜTTEKÎ KİMSE, DÂİMÂ, ALLÂH-Ü

TEÂLÂ’NIN HİMÂYESİNDEDİR

 

Mâlik oğulları’ndan Egâr (R.A.) rivâyet ediyor:

“Hz. Ebû Bekir (R.A.), Hz. Ömer (R.A.)’i “halef” ta’yin etmek istediğinde bir adam gönderip O’nu çağırttı ve Hz. Ömer (R.A.) gelince O’na: “-Senden yorucu bir işi üzerine almanı istiyorum. Yâ Ömer, Allâh’a itâatte kusur etme. O’na itâat ederken “takvâ” yolunu seç. Çünkü müttekî bir kimse, dâimâ Allâh’ın himâyesindedir. Hilâfet, ancak yapabilene vâcib olur. Kim Hakk’ı emreder, bâtılı yaparsa; kim iyiyi emreder, kötüyü yaparsa, yalanı çabucak meydana çıkar. Bu sebeble bütün amelleri mahvolur. Eğer sen Müslümânların halîfesi olursan, olabildiğince ve çok hassâs bir şekilde, onların canlarına ve mallarına dokunmamağa, nâmûslarına dil uzatmamağa çalış. Hiçbir şey, Allâh’ın yardımı olmadan başarılamaz.”

Abdullâh bin Ebû Bekr bin Muhammed bin Amr bin Hâzım (R.A.) rivâyet ediyor.

“Hz. Ebû Bekir (R.A.), Şâm taraflarına ordu göndermeğe karar verdi. Kumandanlarından ilk önce hareket eden Amr İbn-i Âs (R.A.) idi. Hz. Ebû Bekir (R.A.), Amr İbn-i Âs (R.A.)’e Filistin üzerine yürümesini emrettiler. Orduda Ensâr ve Muhâcir (R.A.)’den pek çok kimse vardı. Ordu hareket edince Hz. Ebû Bekir (R.A.) de, bir müddet, Amr İbn-i Âs (R.A.)’in yanında yürüyerek ona şu tavsiyyelerde bulundu: “-Yâ Amr, gizli ve açık her husûsta Allâh’tan kork, O’ndan utan! Çünkü Allâh, hem seni, hem de yaptıklarını görüyor. Seni, senden daha kıdemlilerin, İslâm’a senden çok hizmet edip senden daha iyi Müslümânların başına kumandan ta’yîn ettiğimi biliyorsun. Âhiret için çalışıp Allâh’ın rızâsını kazanmak isteyenlerden ol. Yanındakilere bir baba gibi davran. İnsanların gizli taraflarını araştırma, zâhirle iktifâ’ et. İşinde ciddî ol. Düşmanla karşılaştığın zaman, yiğitliğini göster, korkma! Aşırı hareket edenleri men’ et, cezâlandır. Arkadaşlarına yapacağın nasîhatler, kısa ve vecîz olsun. Sen doğru ol ki berâberinde olanlar, sana bakarak doğru olsunlar.”

(M. Yûsuf Kandehlevî (R.Aleyh),

Hayâtü’s-Sahâbe (R.A.) C. 2, S. 701-703)

 

ÎMÂN’IN ŞARTLARI’NDAN KİTÂBLARA, PEYGAMBERLERE, ÂHİRET GÜNÜ’NE ÎMÂN ETMEK

 

Allâh’ın Kitâblarına Îmân Etmek Farz’dır:

Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Peygamberleri (A.S.)’dan bazılarına birçok hakîkatı ve hükümleri bildiren birtakım ibâre ve lâfızlar indirmiştir ki bunlara kitâb denir. Büyük kitâblar, dörttür. Bunlardan Tevrât, Hz. Mûsâ (A.S.)’a; Zebûr, Hz. Dâvûd (A.S.)’a; İncîl, Hz. Îsâ (A.S.)’a; Kur’ân-ı Kerîm de Peygamberimiz Muhammed Mustafâ (S.A.V.)’e indirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’den evvelki kitâblar’ın bugün asılları bile kalmamıştır. Bugün gerek Musevîlerin, gerekse Hristiyânların ellerindeki Tevrât ve İncîl’ler, birer târih mecmûası durumundadırlar.

Allâh’ın Peygamberleri (A.S.)’a Îmân Etmek Farz’dır:

Allâh-ü Teâlâ, kullarına doğru yolu göstermek için birtakım mümtâz zevâta peygamberlik vazîfesi vermiş ve onları, kullarına dînî ahkamı (dîni ve onun hükümlerini) götürmek için elçi olarak göndermiş ve onların peygamber olduklarını isbât için de kendilerine mu’cizeler ihsân etmiştir.

Peygamber (A.S.)’ın sayısını, ancak Allâh bilir. Hepsinin evveli Hz. Âdem (A.S.); sonu da peygamberimiz Muhammed Mustafâ (S.A.V.) Efendimiz’dir. İkisinin arasında birçok peygamber (A.S.) geçmiştir. Bir kısmının isimleri, Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyurulmuştur. Bütün peygamberler (A.S.)’ı tasdîk ederek haklarında hörmet ve muhabbet göstermek bütün müslümânlar’a farzdır.

Âhiret Günü’ne Îmân Etmek Farz’dır:

Âhiret Günü, haşirden, bütün ölenlerin diriltilmesinden başlayan sonsuz (ebedî) bir gündür. Kıyâmetin kopması, surun üfürülmesi, ölülerin diriltilmesi, kitâbların (herkesin kendi eline) verilmesi, mîzânın kurulması, kulların sorguya çekilmesi; havz-ı kevser, şefâat, sırât, Cennet ve Cehennem, Âhiret Günü’nün müştemilât olduğundan bunlara inanmak farz olduğu gibi, Ahiret Günü’nden önceki kabir ahvâli, berzâh âlemi ve kıyâmet alâmetleri dahî sahîh nasslarla sâbit olduğundan cümlesine inanmak farzdır.

Kadere Îmân Etmek Farz’dır:

Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz’in “İslâm, Îmân ve İhsân, Hadîs-i Şerîfleri’nde “Bir de kadere inanmandır.” diye buyurmaları, ulemâca “bu bâbda ümmetinin ihtilâfa düşeceklerini” haber vermeği murâd ettikleri şeklinde tefsîr edilmiştir.

(Ahmed Dâvûdoğlu (Rh.A.),

Sahîh-i Müslim Terceme ve Şerhi, C. 1, S. 115)

 

ÂHİRETE İMAN

 

Âhiret, bu dünyadan sonraki nihayetsiz âlemdir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, içinde yaşadığımız bu dünyayı ve üzerindeki bütün varlıkları muvakkat bir zaman için yaratmıştir. Bir gün olacaktır ki ne bu dünyadan, ne de üzerindeki yaratılmış şeylerden bir eser kalacak, belki Hâk Teâlâ’nın takdir ettiği o gün gelince bütün insanlar, bütün canlı cansız mahlûklar mahvolacaktır. Bütün dağlar, taşlar, yerler, gökler parçalanacak ve bu âlem bambaşka bir âlem kesilecektir. Bu bir (kıyamet)dir. Bundan sonra yine Allah (C.C.)’ımızın takdir buyurmuş olduğu gün gelince bütün insanlar yeniden hayat bulacak hepsi de (Mahşer) denilen pek geniş, düz bir sahada toplanacak, yeni bir hayat başlayacaktır ki bu da (umumî haşr) dir. İşte bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren bitmez, tükenmez bir halde devam decek olan âleme de (Ahiret Alemi) denir ki buna inanmak da müslümanlıkta bir esastır.

Sâir bütün peygamberler de bu hakikatı ümmetlerine haber vermişlerdir.

Lehülhamd biz müslümanlar, âhiret gününe, âhiret hayatına, Cennet ile Cehennemin el’ân mevcut olduğuna da iman ederiz. Bu imandır ki bizleri salâha götürür, bizim ruhumuzu yükseltir, bizi saadete erdirir.

Bu imandan mahrumiyet ise insanı şaşırtır, sapıklığı düşürür, türlü fenalığa sürükler, dünyada da âhirette de bedbaht eder.

( Ö.N. Bilmen B.İslâm İlmihali, Sh.26)

 

Mİ’RÂC’A ÎMÂN

 

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin “Mi’râc”ını, göklere yükselip “Arş”a vardığını ikrâr eyleriz. Mi’râcı inkâra kalkışıp bu husûstaki Âyetleri reddeden Allah’a küfretmiştir. âyetleri doğrulayarak Beyt-i Makdis’e gittiğini kabul ettiği halde; “Mi’râc”ı (Kudüs-i Şerîften itibâren gökler âlemine yükseldiğini) inkâr edip: “Bilmiyorum, göklere yükseldi mi yükselmedi mi?” diye tereddüt gösteren bid’atçıdır.

Mi’racın hak olduğunu isâbet eden delil:

“Sâhibiniz (Peygamber doğru yoldan) sapmadı. Bâtıla da inanmadı. Kendi (re’y ü) hevâsından söylemez o. O, kendisine (allah tarafından) ilkâ edile gelen bir vahyden başkası değildir. Onu müdhiş kuvvetlere mâlik olan öğretti. (Ki o) akıl ve re’yinde kâmil bir melek) dir. Hemen (kendi suretine girip) doğruldu. O, en yüksek ufukta idi. Sonra (Cebrâil ona yâni Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme) yaklaştı. Derken sarkdı. (Bu suretle o, Peygambere) iki yay kadar yâhûd daha yakın olduda (Allahın) kuluna vahyettiğini iletti. Onun gördüğünü kal(i) yalana çıkarmadı. Şimdi siz onun bu görüşüne karşı da kendisiyle mücadele mi edeceksiniz? Andolsun ki onu diğer bir defa da Sidret’ül-Müntehâ’nın yanında gördü o, ki Cennet’ül-Me’vâ onun yanındadır. O (gördüğü) zaman Sidre’yi bürüyordu onu bürümekte olan. (Peygamberin) göz (ü gördüğünden) ağmadı, (onu) aşmadı da”. (En-Necm: 2-17) meâlindeki Âyetlerle Allah Resûlü (s.a.v.)’nün şu Hadîsleridir:

İbn-i Mes’ûd radıyallahu anh’in rivâyetine göre sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş:

“Göklere çıktığım gece, Allah’ın dostu İbrâhim ile karşılıklı konuştuk. Ayrılacağım sırada  bana şöyle dedi:

– Ya Muhammed, ümmetine benden selâm söyle ve onlara de ki Cennet çok hoştur, hayır ve tâatlere koşun, Allah’ın rızâsını isteyin.”               (Sevâ’ül A’zâm, Sh: 29)

 

ALLAH (C.C.) YARATICIMIZDIR

 

Bir mü’minin Allah Teâlânın mahlukatı yaratmadan önce de “Hâlık = yaratıcı” sıfatına sahip bulunduğunu, Cenâb-ı Hakk’ın zatında bir değişikliğin meydana gelemeyeceğini bilmesi gerekir.

“Allah Teâlâ mahlukatı halketmeden önce Hâlık değildi, yarattıktan sonra bu sıfatı aldı” diyenin bu sözü: “Allah ilâh değildi, sonradan oldu” demeye benzer ki bu söz (açık) bir küfürdür. Çünkü Allah her şeyi yaratandır, Vâhid ve Kahhar’dır.

En iyisini Allah bilir.

İnanan kişinin Allah Celle ve Alânın bizatihi âlim ve Kâdir olduğunu, ilim ve kudret sahibi bulunduğunu bilmesi lâzımdır.

Bil ki gerçek mânada âlim, ilmi olandır. Bilgisi olmayanın “âlim” sıfatıyla çağırılması ya mecazî anlamdadır, ya o kişinin lâkabıdır veya yalan bir isnaddır. Mefhûm-i hakîkîsiyle âlim ve kâdir yalnız Allahtır. O’ndaki bu sıfatlar mecazîdir, yahut lakabtır veya yalandır demek küfürdür. Çünkü Cenâb-ı Hak:

“…O’nun ilminde yalnız kendisinin dilediğinden başka hiçbir şey’i (kâbil değil) kavrayamazlar” buyurmuş. (El-Bakara: 255)

Diğer bir âyetinde de şöyle buyuruyor:

“O’nun ilmi olmaksızın hiçbir dişi gebe olamaz, doğuramaz da.” (Fâtır: 11)

Aksini iddia eden bid’atçıdır.    (Sevadü’l A’zam, Sh: 43)

 

 

 

İNSANLARIN ÜSTÜNÜ PEYGAMBERDİR

 

Bir  mü’min, peygamberlerin derecelerinin velilerin mertebelerinden üstün olduğuna inanacak.

Çünkü veliler yüce derecelere ancak Allah ve Resûlüne, üstün bir tâat göstermekle yükselebilirler. Peygamberlere tâat ise Allah’a saygının tâ kendisidir. Nitekim Allah Celle ve Alâ şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle, iyi adamlarla berâberdirler. onlar ne iyi arkadaştır.” (En-Nisâ: 69)

Başka bir âyette de (meâlen) şöyle buyuruluyor:

“Kim Allah’a Peygamberine itaat ederse (Allah) onu altından ırmaklar akan Cennetlere sokar ki onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, en büyük bir kurtuluş (ve saâdet) dir”. (En-Nisâ: 13)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:

“Ben Âdem oğlunun efendisiyim. (Ama) böbürlenmiyorum”. (Sevadü’l A’zam, Sh: 37)

 

ALLAH (C.C.)’TAN ÜMÎD KESİLMEZ

 

Mü’min pek çok büyük günah işlese de Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Çünkü Allah’ın rahmetinden ümîdsizliğe düşen kâfirdir. Bil ki bir mü’min tüm insanların günahları kadar ma’siyet işlese yine de ilâhî rahmetten ümîdini kesmemesi gerekir. “Zîra hakîkat şudur ki kâfirler gürûhundan başkası Allah’ın rahmetinden ümîdini kesmez.” (Yûsuf: 87) meâlindeki âyette sarahaten açıklandığı gibi bu, küfürdür. Müslüman bir kimse bir mü’mini öldürse, bir mü’mine kadınla zinâ yapsa, namaz kılmasa, oruç tutmasa, zekât vermese, haccetmese, boy abdesti almasa, hâsılı daha çok günahlara bulansa -şeâir-i İslâmiyyeyi inkâra kalkışmadığı sürece- kesinlikle mü’min sayılır. Tevbe ederse Allah tevbesine karşılık verir. Dünyadan tevbesiz göçerse Allah’ın meşiyyetine kalmıştır: Dilerse adâletiyle azâb eder, isterse fazlıyla yarlığar, rahmetiyle Cennete sokar. Şu nitelendirilen mü’min, günahları sebebiyle Allah’a küfretmiştir diyen kâfir olur. Şu günahları işleyen bir müslüman dünyadan tevbesiz çıkarsa Cehennemde ebedî kalır düşüncesini savunan da kâfirdir. Allah’a inandıktan sonra yaptığı günahlar mü’mine zarar getirmez fikrini ileri süren de kâfirdir. Allah-ü Teâlâ buyuruyor:

“Şüphesiz ki Allah, kendisine eş tanınmasını yarlığamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için yarlığar.” (En-Nisâ: 48) Bir âyette de şöyle buyuruluyor:

“De ki: Ey kendilerinin aleyhinde (günahda) haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları yarlığar. Şüphesiz ki O, çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Ez-Zümer: 53) Başka bir âyet meâli:

“(O takva sahipleri) çirkin bir günah işledikleri, yâhûd nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının yarlığanmasını isteyenlerdir. Günahları Allah’tan başka kim yarlığar? Bir de onlar işledikleri (günah) üzerinde bilip dururlarken ısrâr etmeyenlerdir.” (Âl-i İmrân: 135) Allah celle ve alâ buyuruyor: “Kim bir kötülük yapar, yâhûd nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret isterse o, Allah’ı çok esirgeyici bulur.” (En-Nisâ: 110)   (Sevad’ül A’zâm, Sh: 70)

 

 

ALLAH’IN HÜKMÜNE RAZI OLMAK

 

Şakik b. İbrahim şöyle anlatır:

– Yedi yüz âlime beş şeyi sordum; hepsi de aynı cevabı verdiler:

1) Dedim ki:

Akıllı kimdir?

Dediler ki:

– Dünyayı sevmeyendir.

2) Dedim ki:

– Zekî kimdir?

Dediler ki:

– Dünyaya aldanmayandır.

3) Dedim ki:

– Zengin kimdir?

Dediler ki:

– Allah’ın taksimine razı olandır.

4) Dedim ki:

– Fakih kimdir?

Dediler ki:

– Fazlasını istemeyip durandır.

5) Dedim ki:

– Cimri kimdir?

Dediler ki:

– Malından Allah’ın hakkını vermeyip yanında tutandır.

Şöyle anlatılır:

– Allah’ın kula dargınlığı üç şeyle gelir:

1) Allah’ın emrettiği şeyde kusurlu olması

2) Allah’ın kendisi için yaptığı taksime razı olmaması

3) Birşeyi isteyip elde edemeyince Rabbine kızması.

(Tenbîhü’l Gâfilîn, Sh: 722)

 

 

KULUN ALLAH’I SEVMESİNE DAİR ŞER’İ

DELİL VE ŞÂHİDLER

 

Bilmiş ol ki; Hz. Muhammed’in ümmeti, Allah ve Resûlünü sevmenin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Vücudu olmayan bir şey nasıl farz olur? Sevgiye bağlı olup onun meyvesi olan tâat, sevgi ve muhabbet ile nasıl tefsir edilir? Bunun için önce sevginin, sonra da itâatın bulunması gerekmektedir.

Muhabbeti isbât eden âyetler:

“Allah onları, onlarda Allah’ı severler.” (Mâide: 54)

“İmân edenlerin Allah’a sevgisi ise sağlamdır.” (Bakara: 165)

Bu âyet-i celileler muhabbeti ve muhabbetin farklı olduğunu isbat eden delillerdir. Bir çok hadislerde Resûl-i Ekrem, muhabbeti, imânın şartı olarak bildirmiştir. Ebû Rezin-i Ukaylî, Resûl-i Ekrem’e imandan sorduğunda:

“Allah ve Resûlü, senin için başka her şeyden daha sevimli olmaktır.” buyurmuştur. Diğer hadisde de şöyle buyurmuştur:

“Allah ve Resûlü, kişiye başkalarından daha sevimli olmadıkça, iman etmiş olmaz.” Başka bir hadisde de:

“Kul iman etmiş olmaz, tâki ben ona, ehlinden, malından ve bütün insanlardan (bir rivayette de) kendi nefsinden daha sevimli olmadıkça.” buyurmuştur.         (İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-dîn, C: 4, Sh: 534-535)

 

 

MÜNAFIKLARIN VASIFLARI

 

Allah (c.c.): “İnsanlardan bir takımları vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.” (Bakara S.: 8) Hakikatte bunlar mü’min değillerdir. Münafıklar müslümanlara karşı iman ettiklerini söylerler. Kafirlere karşı da küfürlerini izhar ederler. Bununla iftihar ederler. Kafir oldukları halde mü’min görünürler. Kalben tasdik olmadıkça, yalnız dille ikrar iman olmaz. Bu münafıkların birinci sıfatlarıdır.

İkinci sınıf sıfatları ise hud’akârlıktır. Allah (c.c.) buyuruyor: “Çünkü onlar (münafıklar kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” (Bakara S.: 9) Çünkü Allah (c.c.) onların hilesini bilir ve cezasını verir. Ekseriyetle de münafıkların bu dünyada cezasını çektirir.

Münafıkların kalblerinde hakkı kabule mani haset perdesi, gizli kin ve gazap gibi hastalık vardır. Allah (c.c.) onların hastalıklarını dünyada ziyâde eder. Ahirette onlar için elim bir azap vardır. Bu onların üçüncü sıfatlarıdır.

Münafıkların dördüncü vasıflarını şu âyetler beyan eder. “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Kesin olarak biliniz ki, onlar ancak kötülük yayan bozgunculardır. Lâkin anlamazlar.” (Bakara S.: 11-12)

“Onlara, insanların iman ettikleri gibi siz de iman ediniz, denildiği vakit “Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmakların) iman ettikleri gibi iman eder miyiz? derler. Biliniz ki, akılsız ve ahmak olanlar yalnızca onların kendileridir, fakat bilmezler. (Veya bilmezlikten gelirler.).” (Bakara S.: 23)

“Münafıklar, sağırlar, dilsiz ve körlerdir. Binaenaleyh nifaklarından dönmezler.” (Bakara S.: 18)

Münafıkların bütün emekleri boşa gitmiştir. Ahirette onlara şiddetli bir azap vardır. Onlar Cehennem’in en altındadırlar.

Allah (c.c.) cümlemizi kâmil birer mü’min eylesin. Münafıkların şerrinden korusun. Âmin. (Ahkâmı Kur’âniyye: 23-26)

 

İRADEYİ YARATMAKTAKİ ÇEŞİTLİ NİMETLER

 

Bilmiş ol ki; yalnız gözün olsa ve besin maddelerini uzaktan görsen, fakat içinde o maddeleri almaya bir temayül ve seni harekete sevkeden bir şehvet olmasa, gözünün bu görmesi atâlete uğrar ve boşa giderdi. Nice hastalar var ki, kendisi için en faydalı olan yiyecekleri görür fakat istek ve şehveti olmadığı için onları yemez. Bu yönden hem görmesi hem de idraki boşa gitmiş olur. Bunun için arzuna uygun gelen şeye temayül gösterme zarureti vardır. Buna da şehvet denir. Bir de hoşlanmadığından nefret etmen lazım, buna da kerâhet denir. Bu sayede arzu ettiğin şeyi arar, hoşlanmadığın şeyden uzaklaşırsın. Bunun için Allahû Teâlâ yemek şehvetini sende yarattı ve onu sana musallat kıldı. Seni yemeğe zorladı ve bu sayede yaşadın. Burada diğer hayvanlarda senin gibidir. Onlar da şehvetleri sayesinde yer içerler, fakat bitkiler ayrıdır.

İhtiyaç miktarı yedikten sonra, bu şehvetin durmasa, haddinden fazla yer ve çatlardın, fakat doymanın akabinde Allahû Teâlâ kerâheti yarattı ve artık fazla yemekten hoşlanmaz oldun. Toprağa ekilen bir mahsül gibi değilsin. O, doymasını bilmeden dibine dökülen suyu kabul eder. Ve nihayet bozulur. Bunun için onun adama ihtiyacı vardır. Onun alacağı su miktarını adam tayin eder ve ihtiyacından fazlasını vermez. Yaşayabilmen için yemek şehveti sende yaratıldığı gibi, neslinin devamı için bir de münasebet şehveti yaratılmıştır…  (İhya-u Ulumiddîn, C: 4, Sh: 208)

 

ALLAH (C.C.) KAZASI

 

Allah (c.c.)’ın takdîr buyurduğu, bütün hükümleri üç kısımdır:

1- Dileyip sevdiği ve emir buyurduğu hükümler,

Farzların yerine getirilmesini istemesi gibi.

2- Dileyip sevdiği, fakat emretmediği hükümler,

Nafile ibadetler gibi.

3- Dilediği, fakat ne sevdiği ne emir buyurduğu

hükümler: Günahlar gibi.

Allah (c.c.)’ın kazası dört çeşittir:

  1. a) Tâatleri, b) Ma’siyetleri, c) Nimetleri
  2. d) Belâ ve musibetleri kaza buyurması.

Bu hususta izlenecek doğru yol şudur; Allah Celle ve Alâ bir kulunu tâat yönüne ilettiğinde kul, ilâhî tevfîka mazhar olabilmek için, var gücüyle ve ihlasla tevcihi karşılamalıdır.

Zira Cenab-ı Hak (c.c.)

“Bizim uğrumuzda mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz” buyuruyor.        (El-Ankebût: 69)

Allah Teâlâ (c.c.) bir kula ma’siyetle hükmetmişse kul, işlediği günahlar akabinde derhal tevbe ve istiğfar etmeli, pişmanlık duymalıdır, ki Allah (c.c.) tevbesini kabul buyurup kendisini yarlığasın.

Çünkü bir âyette şöyle buyuruluyor.

“Şüphesiz ki Allah hem çok tevbe edenleri sever, hem çok temizlenenleri sever.”      (El-Bakara: 222)

Hâlık Teâlâ (c.c.) bir kula nimetle hükmetmişse (nimetler vermişse) bu kulun vazifesi Allah’a şükretmek ve cömert davranmaktır.

Böyle hareket ederse Allah Celle ve Alâ’nın:

“…Andolsun, şükrederseniz, elbette sizi (nimetinizi) artırırım. Andolsun, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım cidden çetindir.” (İbrahim: 7) âyeti mucibince malını artırarak kendisine lutuflar yağdırır.         (Sevadü’l A’zam, Sh: 18)

 

ALLAH’IN MÜŞRİKLERİN KALBİNE

KORKU VERMESİ

 

“Hakkında Allah’ın hiçbir hüccet indirmediği şeyleri ona eş tanıdıklarından dolayı küfredenlerin kalbine şiddetli bir korku salacağız. Onların yurdları ateşdir. Zalimlerin dönüp varacağı yer ne kötüdür.”

Uhud’da arız olan korku üzerine firar edip bir müddet gittikten sonra Ebu Süfyan ve avanesi nedamet ederek geri dönüp ehl-i imanı tamamen kılınçtan geçirmeyi azmetmişlerse de Allah Teâlâ’nın onlara inzal buyurduğu korku sebebiyle cesaret edememişlerdir.

İşte Ehl-i İslamın azlığı ve bozulmasıyla beraber Allah Teâlâ’nın lutfu olan korkuyu kâfirlerin kalblerine yerleştirmeğe bu âyetler vadini birinci defa olarak Uhud vakasında lincâz buyurmuştur.

Burada işaret vardır ki insanların kalblerine korkuyu ve emniyeti, iştiyakı ve isteksizliği ve buna benzer insana yön verici hisleri insana Cenab-ı Hak verir ve sevk eder Nebi (s.a.v.) bunun için:

Kulların kalbleri Cenab-ı Hakk’ın yed-i kudretindedir. Onları dilediği gibi çekip çevirir.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Uhud Gazvesi, Sh: 87-88)

` ` `

“Sizden birinize bir kardeşinin ölüm haberi geldiğinde şöyle desin:

İnnâ lillahi ve inna ileyhi raciun. Allahümmel hıkhü bissalihine vehlüfhü ala zürrîyetihi filkabirine veğfîrlena velehü yevmeddîni allahümme latehrîmna ecrehü vela teftînna badehü.”       (Dualar ve Zikirler, Sh: 155)

 

 

GERÇEK VE DOĞRU İMAN

 

İman-ı hakîki dilinle söyleyip kalbinle tasdîk etmendir. Bu iman, Allah’a meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, ölüm sonrası dirilişe, kadere (hayır ve şerri yapma kudretini Allah’ın verdiğine) inanman, Cenneti hak, Cehennem hak, amellerin tartışılmasını, (hâsılı) Cibrîl aleyhisselâmın getirdiklerini hak görmenle tahakkuk eder. Bu inancını açığa vururken (inşaallah mü’minim) sözünden kaçınıp (kesinlikle mü’minim = hakka mü’minim) demelisin. Gerçek imanı, ancak bu cümle aksettirir.

Sana misal vereyim: Meselâ adam karısına: “Allah dilerse boşsun, yahut efendi kölesine: Allah dilerse hür (özgür)sün, yahut (tâcir): Allah dilerse aldım, sattım” diyerek muâmelelerini istisnâlara rabtettiklerinde, bu muâmeleleri geçersizdir. Yani, kadın boş, köle özgür, alış-veriş de akdedilmiş olmaz. Bunun gibi, istisnâya merbut iman da hükümsüzdür.                                       (Sevadü’l A’zam, Sh: 12)

SON NEFES ENDİŞESİ

 

Müslüman, son nefesini nasıl vereceği endişesiyle Allah’tan korkmalıdır. Çünkü îmanla mı yoksa -îmansız olarak göçmüşler gibi- küfür ile mi gideceğini bilememekte. Son nefes korkusunu hissetmek bütün müslümanlara farzdır, bunun delili şu mealdeki âyetlerdir:

1- “Fakat büyük zararı göze alanlar güruhundan başkası Allah’ın imhâlinden emîn olmaz.” (El-A’raf: 99).

2- “…Şüphesiz ki Allah, cezası çok çetin olandır.” (El-Mâide: 2),

3- “Ey îman edenler, Allah’dan korkun. Herkes, yarın için önden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’dan korkun. Çünkü Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” (El-Haşr: 18). Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, kudsî bir hadiste Allah Celle ve Alâ şöyle buyurduğunu haber verir:

“Kuluma iki korku ve iki emanı birlikte vermem. (Yâni) dünyada benden korkanı âhirette emin kılarım, dünyada benden emîn bulunanı da âhirette korkuturum.”

Müslümanların imamı Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh der ki: “Kulun îmanının en çok selbedildiği an ölüm ânıdır.”

Son nefes endişesini duymayan ve sonunun ne olacağı hususunda Allah’tan korkmayan Mürcie ve Cebriyye mezhebinden sayılır.

(Sevadü’l A’zam, Sh: 69)

 

EĞER RABB (C.C.)’İN DİLESEYDİ

 

“Eğer Rabb (c.c.)’in dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi elbette imân ederdi. Böyleyken sen hepsi mü’min olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?”       (Yûnus Sûresi, Âyet: 99)

Aleyhi’s-salâtü Ve’selâm Efendimiz, kavminin her ferdinin imân etmesine o kadar haris idiler ki, tek arzuları cümlesinin imân etmeleri idi. Çünkü tab’an kemâle müstaid olan, rahmet-i külliyenin tahakkukuna çalışır, cümlesinin imân edip mağfiret olunmalarından başka arzusu olmaz.

Hikâye olunduğuna nazaran Mûsâ (a.s.) Tûr’a giderken yolda Allah (c.c.)’ın velilerinden birine rast geldi. Selâm verdi; fakat karşılık bulamadı. Münâcat mahalline vâsıl olunca dedi ki:

– “Yâ Rabbi, kullarından bir kula selâm verdim, selâmımı almadı. Cenâb-ı Hakk (c.c.):

– “Yâ Mûsa (a.s.)! Bu kul altı günden beri benimle de konuşmuyor.”

Mûsâ (a.s.) sebebini suâl ettiğinde Cenâb-ı Hakk (c.c.):

– “Çünkü o, benim bütün günâhkarları mağfiret edip cümlesini Cehennem’den azâd etmekliğimi istiyor. Ben de bu arzusuna icâbet etmedim, altı gündür benimle konuşmaz.”

Allah-û Teâlâ (c.c.) Habibi Muhammed (s.a.v.)’de aynı şiddetli arzuyu gördüğü için bu âyet-i celîleyi inzal buyurup: “Rabb (c.c.)’inin meşiyet-i ilâhiyyesinde olmayan bir hususda îmân etmeleri için insanları zorlayacak mısın?” buyuruldu.

(Yûnus ve Hûd Sûreleri, Hz. M.Sâmi (k.s.)

 

 

KÂFİRLERDE DÖRT BÜYÜK FESÂD

 

Bedir Gazvesi’nden iki ay kadar önce (haram olan aylardan) Receb ayında Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Abdullah b. Cahş (r.a.)’ı, on kadar Muhâcirûn ile durumların inceletip araştırmak üzere Mekke tarafına gönderdi. Yolda Kureyş kervânına rastladılar. Kervânın reisi Amr b. Hadramî’yi öldürdüler. osman b. Abdullah ve Hakem’i esir aldılar. Kervânın eşyasını da ganîmet olarak aldılar.

Durum Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’e haber verilince, Efendimiz (s.a.v.): “Ben size böyle yapmağa müsâade etmedim” buyurdu, ganîmeti de reddetti.

Bu sûretle müslümanlarla Kureyş arasında bir kan davası meydana çıkmış oldu.

Bu olay üzerine Kureyş küffârı Muhammed (s.a.v.) haram olan ayda kan döktü, ganîmet aldı diye söz ettiler.

Kâfirler Ashâb’dan hatâ ile bir iş sâdır olduğu için ta’n ederler ammâ, kendilerinden kasıdla dört fesâd-ı âzîm (büyük fesad) sâdır olmuştur ki, Allah-ü Teâlâ katında bunlar ondan ekberdir (daha büyüktür).

1- Halkı İslâm’dan men’ederler.

2- Hakk Celle ve Alâ Hazretlerine îmân getirmezler, kâfir-i billâh olmuşlardır.

3- Müslümanları Ka’betullah ziyâretinden men’ederler.

4- Mescid’ül-Haram ehlini, ya’ni Rasûlullah (s.a.v) Hazretlerini ve Ashâb’ını ezâ ve cefâ ile Mescid’ül-Haram’dan ya’nî Mekke’den çıkardılar.   (Hz. R.Mahmûd Sâmî (k.s.), Bedir Gazvesi, Sh: 15)

 

HÜKÜM ALLAH (C.C.)’INDIR

 

İnanan kişi, Allah Teâlâ’nın dilediğini yaptığını ve yapacağını bilmesi gerekir. Hüküm O’nundur. Kimse O’na hükmedemez, istediğine karar veren O’dur, yapacağında mesul olmaz, ama insanlar işlediklerinden sorguya çekilirler.

Şunu iyi bil ki bir zamanlar “saîd” kimse bedbaht, “bedbaht” da bahtiyar olabilir. Böyle olmasaydı itatkâra tâati, asiye de günahı zarar vermezdi, kâfirler de küfürlerine rağmen Rableri katında mazur sayılırlardı. Bizim bu söylediklerimizin doğruluğuna Allah Teâlâ’nın şu âyetleri delildir. Şöyle buyuruyor:

“Allah ne dilerse (onu yapar. Bazısını) mahveder, (vücuda getirmez, bâzısını da) vücuda getirir. Ana kitap O’nun  nezdindedir.” (Er Ra’d Sûresi, A.: 39) Diğer bir ayetle de şöyle buyuruyor:

“Allah hükmeder, O’nun hükmü ardına düş(üp de red ed)ebilecek de yoktur. O, hesabı pek çabuk görendir.” (Er-Ra’d Suresi A.: 41) Başka bir âyet meâli:

“O’nun emri, bir şeyi dilediği zaman ona ancak “ol” demesinden ibarettir. O da oluverir.” (Yâsin Suresi: 82)

Peygamber (s.a.v.) buyuruyor:

“(Öyle) adam vardır ki kendisiyle Cennet arasında bir karışlık mesafe varken kötü bir iş yaptırılır da ömrü şekavetle mühürlenir. Öyle adam da vardır ki kendisiyle ateş arasında yalnız bir karış mesafe kalmışken hayır ve amel-i sâlihe muvaffak kılınır da ömrü saadetle sona erdirilir.”

Rivâyete göre Hz. Ömer radıyallahu anh dâima şöyle dua edermiş:

“İlâhi, ya Rabbi, eğer ismimi bahtsızlar (eşkiya) divanına yazdınsa onu, ey Rabbim fazlınla bahtiyarlar siciline kaydır!” Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’un da böyle dua ettiği mervîdir.

Bil ki Allah iyi harekette bulunanların ecrini zayi etmez. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyuruluyor:

“Kim iyi amel (ve hareket) de bulunuyorsa (bu), kendi lehine, kim de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir. (Yoksa) Rabbin kullarına (zerrece) zulümkâr değildir.” (Fussılet: 46)     (Sevad’ül-Azam, Sh: 40)

 

 

ALLAH’IN İLİM SIFATI

 

Cenab-ı Allah’ın ilmi yerlerin dibinden göklerin zirvesine kadar cereyan eden her şeyi kuşatmıştır. Yerde ve gökte zerre kadarı dahi O’nun ilminden hariç ve uzak kalamaz. Hatta Allah, kara karıncanın karanlık gecede kara taşın üzerindekini bilir, zerrenin hava içindeki uçuşunu idrak eder. O, açık-kapalı, her şeyi bilendir. Hatırdan geçenlere muttali olur. O, daima bu sıfatta mevsuftur. O’nun bilmesi zatında, yeni hasıl olan ve değişen bir ilimle değildir. Onun bütün olup, olacağı bilmesi ezelî ve ebedi ilmindendir. Bunun içindir ki insan belli şeyleri bilir, diğer şeyleri bilemez kısacası insanoğlunun bilme yeteneği sınırlıdır ve hem de çok sınırlıdır. Allah’ın ilmi sıfatı bütün kainatı kuşatmıştır. Bütün gönüllülerden geçenlerden, yerde, gökte ne varsa hepsinden haberi vardır. İşte insanda Allah’ın herşeyi bildiğini bilip hayatını kontrol edip çirkin ve günah şeylerden sakınması lazımdır.  (İmam-ı Gazâlî, Kırk Hadis

 

EZAN DUÂSI:

 

Kim ezanı işittiği zaman; “Allahümme rabbe hezihidda’ve tittemmeti vessalatil kaimeti êti muhammeden elvesilete vel fazîlete vebashü makamen mahmuden ellezi ve addehu” derse; kıyamet gününde şefaatim ona layık olur.

(R.Mahmud Sâmî (k.s.), Dualar ve Zikirler, s. 104)

 

  1. ÂDEM (A.S.)’İN YARATILIŞI

 

Cenab-ı Hakk, Cebrail (a.s.)’i arz’ın siyahından, beyazından kırmızısından, iyisinden ve kötüsünden birer avuç toprak alıp getirmek üzere gönderdi. Cebrail (a.s.) bunları almak için arz’a gelince arz dedi ki:

– Seni gönderene andolsun ki, benden hiçbirşey alamazsın. Cebrail arzdan toprak alamadan geri yerine döndü ve Cenâb-ı Hakk’a:

– Ya Rabbi, arz senin yüce ismine yeminle bana toprak vermek istemeyince bende ona yönelemedim, dedi.

Cenâb-ı Hakk, bu sefer Mikail (a.s.)’i gönderdi. Arz Cebrail (a.s.)’e söylediğini ona söyleyince o da döndü geldi. Sonra İsrafil (a.s.)’i gönderdi. Arz ona da Cebrail (a.s.) ve Mikail (a.s.)’e söylediklerini tekrarladı. Cenâb-ı Hakk, bunun üzerine ölüm meleği olarak bilinen Azrail (a.s.)’i gönderdi. Arz ona:

– Bugün benden alacağın ve yarın Cehenneme nasib olarak bir avuç topraktan seni bana gönderen Allah’ın izzetine sığınırım, dedi.

Azrail (a.s.) buna cevâben dedi ki:

– Ben de Rabbım’ın emrine karşı gelmekten yine onun izzetine sığınırım dedi ve yeryüzünün bir bölümünden kırk zirâ miktârı toprak aldı. Sonra da semaya yükseldi. Allahû Teâlâ:

– Arz, sana yalvarıp yakardığı zaman neden ona merhamet göstermedin? Dedi Azrâil de:

– Senin emrine uymayı ona uymaktan daha lâyık gördüm dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

– Ademoğullarının ruhlarını kabzetmeye de sen daha lâyıksın, buyurdu.

Adem (a.s.) arzdan yaratıldığında âdem diye isimlendirilmiştir. Âdem’in ömrü 997 senedir.                                                   (R.Mahmud Sâmî (k.s.), Musâhabe-6, Sh: 10-11)

 

DÎNDEN DÖNENİN FECÎ ÂKIBETİ

 

Enes ibn-i Mâlik (r.a.)’den rivâyete göre, kendisi şöy-

le demiştir: (Neccar oğullarından) Hıristiyan bir kişi var-

dı. Sonra Müslüman olmuştu. Bakara ve Âl-i İmrân sû-

relerini okumuştu. Nebî (s.a.v.)’e de vahiy katibliği yap-

mıştı. Bu adam sonra geri, hıristiyanlığa döndü. Kaça-

rak  hıristiyan  câmiasına  iltihâk  etti.  Hıristiyanlar  onu

yüksek makamlara çıkardılar.

Bu mürted: Muhammed (s.a.v.) bir şey bilmez. Yalnız

benim kendisine yazdığım şeyleri bilir, demeğe başladı.

Aradan çok bir zaman geçmeden Allâh (c.c.), onu kav-

mi içinde boynunu vurdurup öldürdü. Hıristiyanlar defn

ettiler. Fakat sabah olunca gömüldüğü yer onu dışına

atmıştı.  Bunun  üzerine  hıristiyanlar:  Bu  Muhammed

(s.a.v.) ile Ashâbının işidir. Onların arasından çıkıp kaç-

tığı  için  bu  dîn  kardeşimizin  kefenini  soydular  ve  onu

(meydanda) bıraktılar, diye iftirâ ettiler.

Derin bir çukur kazarak onun içine bıraktılar. Fakat

sabah olunca gömüldüğü yerin yine dışına attığı görül-

dü.  Hıristiyanlar  yine:  Bu,  Muhamrned  (s.a.v.)  ile  As-

hâbının işidir. Onların arasından çıktığı, kaçtığı için bu

dîn  kardeşimizin  ölüsünden  kefenini  soydular  ve  onu

kabrin  dışında  bıraktılar,  dediler.  Ve  bir  yerde  yine  bir

çukur  kazdılar,  güçleri  yettiği  derecede  derinleştirdiler.

Fakat sabah olunca yerin onu yine dışına attığı görüldü.

Bunun üzerine hıristiyanlar bu işin kullar tarafından ya-

pılmadığını anladılar ve onu açıkta bıraktılar.

(Sahîh-i Buhârî Tercümesi, 9.c., 309.s.)

  • •••••

“Ey Îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse

(bilsin ki): Allâh sevdiği ve kendisini seven Mü’min-

lere  karşı  alçak  gönüllü  (şefkatli),  kâfirlere  karşı

onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir.” (Mâide s. 54)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HALÎM (C.C.)

Halîm: Yumuşak davranan demektir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor

ki: “Şunu iyi bilin ki Allâh gafûrdur, halîmdir.” (Bakara s. 235)

“Allâh, kesinlikle tam bir bilgi sâhibidir, halîmdir.” (Hacc s. 59)

“Şüphesiz O, halîmdir, çok bağışlayıcıdır.” (Fatır s. 41)

Halîm, günâhları nedeniyle kullarına ni‘met vermeyi ve iyilik

yapmayı kesmeyendir. O, kendisine itaat edeni rızıklandırdığı gi-

bi  isyan  edeni  de  rızıklandırır.  Kendisinden  korkan  ve  iyilik  ya-

panlara ni‘met vermeye devam ettiği gibi günâh işlemeye devam

eden kullarına da ni‘met vermeye devam eder. Belâ ve musîbet-

lerden koruması için kendisine duâ edeni veya ibâdetle meşgûl

olup  bu  istekte  bulunamayanı  koruduğu  gibi,  duâ  etmeyen  ve

kendisinden gâfil olan kimseleri de bunlardan koruyabilir.

Halîm, günâhları bağışlayan ve cezâlandırmada acele etme-

yen, öfkesine yenilmeyen, câhillerin ve âsîlerin isyânı kendisini

öfkelendirmeyendir. Halîm ismi, gücü olduğu halde bağışlayana

verilir; gücü olmadan bağışlayana bu isim verilmez.

Cenâb-ı Allâh,  Halîm’dir.  Cezâları  erteleyen  veya  tamâmen

kaldırandır. Cezâların kaldırılması yalnızca, cezâyı hak etmiş ba-

zı Müslüman günâhkarlara yönelik olup, inkarcıların bununla bir

ilgisi yoktur. O, cezâyı hak edenleri cezâlandırmada acele dav-

ranmaz, tevbe etmeleri için onlara süre verir. Dilerse, âcil cezâ

verilmesi gereken günâhlar için anında cezâ verir. Ancak, O’nun

hilmi, günâhkarlara süre tanımayı gerekli kılmaktadır. Bizler Ha-

lîm Rabbimize îmân edenler olarak yumuşak huylu tatlı dilli, gü-

ler yüzlü, bal gibi sözlü olacağız. Su, yumuşacık ama kayaları de-

liyor. Kuru ağaçların tepesine çıkıp çiçeğe dönüşüyor. Bir Müslü-

man ihlâsla “Ya Halîm” zikrine devâm ederse onun tecellîsine,

eserlerine vâsıl olur. Ahlâkı güzelleşir. Sinirleri yatışır. Âfetlerden

korunur. Kazancı artar.

Tenbih: Rabb’inin isyan edenlere karşı Halîm olduğunu bilen

her  Müslümanın,  emirlerine  aykırı  davrananlara  ve  kendisine

karşı  çıkanlara  yumuşaklıkla  davranması  ve  cezâlandırmada

acele etmemesi gerekir. Nasıl ki Rabb’inin sana yumuşak dav-

ranmasını istiyor ve seviyorsan, aynı şekilde sen de elinin altın-

da   bulunalara   yumuşak   davran.   Sen   böyle   davranmakla

Rabb’inin hoşnutluğunu kazanır ve bol sevâb alırsın.

(Rauf Pehlivan, Esmâü’l Hüsnâ, 2002)

 

MUHAKKAK KURTULUŞA EREN MÜ’MİNLER

Mü’minûn sûresi, 118 âyet olup tamâmı Mekke’de nâzil

olmuştur.  Sûrenin  özellikle  ilk  âyetlerinde  kurtuluşa  eren

Mü’minlerin  ibâdetlerinden,  ahlâkî  yaşayışlarından  ve  nâil

olacakları  uhrevî    ni‘metlerden  bahsedildiği  için  süre  “el-

Mü’minûn”       adını  almıştır.   Nitekim  Abdullâh   ibn    Abbas

(r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.v.),

bu âyetlerin inzâlini müteâkib, “Bana on âyet indi ki, duru-

mu bunlara uyan cennete gidecektir” buyurdu ve bu sû-

renin ilk on âyetini okudular.

Bismillâhirrahmânirrahîm

1- Gerçekten Mü’minler kurtuluşa ermiştir;

2- Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler;

3- Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler;

4- Onlar ki, zekât (vazîfelerini) yerine getirirler;

5 – Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;

6 – Ancak eşleri ve ellerinin sâhib olduğu (câriyeleri)

hariç, (bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.

7 – Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte

bunlar, haddi aşan kimselerdir.

8 – Yine onlar (o Mü’minler) ki, emânetlerine ve ahid-

lerine riâyet ederler;

9 – Ve onlar ki, namazlarına devâm ederler.

10  –  İşte,  asıl  bunlar  (Firdevs  Cennet’ine)  vâris  ola-

-caklardır.

(Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, İstanbul 1982)

 

TEŞRÎK TEKBÎRLERİ

Kurbân  bayramının  arefe  gününün  sabah  namâzın-

dan i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâ-

zına  kadar  yirmiüç      vakit  farz  namâzını  müte‘âkib  bir

def‘a:   “Allâhü    ekber,  Allâhü     ekber,  Lâilâhe  illâ’llâhu

va’llâhu ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l hamd” diye tek-

bîr alınır ki, buna da (tekbîr-i teşrîk) denir. Teşrîk tekbîr-

leri, fukahânın birçoğuna göre vacîbdir. Sünnet diyenler

de vardır.

(Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 166. s.)

 

 

YECÜC VE MECÜC

Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri de Mehdi âli Re-

sûl’ün zuhûrudur. Yeryüzünde belirli bir süre kalacak, İslâm

akîdesinin, bütün peygamberlerin da‘vet ettiklerini ve ken-

disi  için  gönderilen  temel  prensipleri  ihyâ  edip  yürürlüğe

koyacak,  kendisinden  önceki  bütün  şerî‘atları  nesheden

Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin beraberinde getirdiği

İslâm  şerî‘atini  infaz  edecektir.  O, Allâh  (c.c.)  tarafından

yeni bir vahiy ile desteklenmeyecektir. Bundan da anlaşılı-

yor ki, Hz. Îsâ (a.s.)’ın inişi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in son

Peygamber oluşuna aykırı olmadığı gibi, O’nun şerî‘atının

bütün şerî‘atleri neshettiği ve Kıyâmet gününe kadar bâki

kalacağı hükmüne de muhâlif değildir (Nebî (s.a.v.)’in Pey-

gamberler Peygamberi olduğuna delildir).

Deccal’in ve Hz. Îsâ (a.s.)’ın yeryüzüne inişinden sonra

ortaya çıkacak olan Ye’cüc ve Me’cüc de Kıyâmetin alâ-

metlerindendir.

Kur’ân-ı Kerîm bu iki kelimeyle insanlardan büyük bir

topluluğu ifâde etmiştir. Bunlar dünyâyı beklenmedik bir sı-

rada kuşatacak ve yeryüzünde fesâdı, anarşiyi ve yıkımı

hayret verici korkunç bir şekilde yayacaklardır. Bunların ne

zaman çıkacakları gizlenmiştir. Allâhü Te‘âlâ’dan başkası

bunu  bilemez.  Kur’ân-ı  Kerîm  onlar  hakkında  şöyle  der:

“Ye’cüc ve Me’cüc’ün seddi yıkıldığı zaman, hep dere

ve tepeden boşanırlar. Gerçek va‘d yaklaştığında, in-

kar edenlerin gözleri beliriverir. Vah bize, bundan önce

gaflet içindeydik, hem de zâlimdik derler.” (Enbiya s. 96-97)

Peygamber (s.a.v.) uykusundan: ‘Allâh’tan başka ilâh

yoktur.  Yaklaşan  şerden  vay  Arabın  hâline.  Bugün

Ye’cüc ve Me’cüc’ün seddinden şu kadarı açıldı’ diyerek

uyandı. Süfyân eliyle on işâreti yapmıştır. Ben ‘Yâ Resûlal-

lâh (s.a.v.) aramızda barış varken biz helâk mı olacağız?’

dedim. “Evet fısk-u fücûr çoğaldığı vakit” buyurdular.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 232-233.s.)

 

 

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HABÎR (C.C.)

Habîr: Herşeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdâr

olan demektir. “Allâh bilendir, hikmet sâhibidir.” (Enfal s. 71)

“O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sâhibdir. O, hü-

küm ve hikmet sâhibidir, herşeyden haberdârdır.” (En‘am

  1. 18) Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bil-

mektedir ve her şeyden haberdârdır.” (Mülk s. 14)

Herşeyi O yaratmıştır. Yaratan yarattığını bilmez mi? Bir

duygu hisseden, bir şey düşünen, bir şeye niyet eden, bir söz

söyleyen, kasıtlı olarak bir iş yapan, onu yaparken ne kadar

gizlemek istese kendinden gizleyemez, vicdanında onu o an-

da duyabilir. O halde onu ve bütün göğüslerin hakîkatini, bü-

tün mahlûkatı yaratan yaratıcı daha önce ve daha mükem-

mel şekilde bilir. O göğüsler, o nefisler, o düşünceler, o kuv-

vetler, o fiiller ve o duygular bilgiyle, hep Allâh’ın yaratmasıy-

ladır. O yaratmayınca kimsenin ne eli oynar ne dili, ne hissi

yürür ne fikri, ne vicdânı kalır ne kendisi. Bakarsın bir an için-

de el çolak olmuş, dil tutulmuştur. Fikir durmuş, akıl boğul-

muştur. Gönül kendinden geçmiş, ben böyle yaparım diyen

nefis yerle bir olmuştur. Yaratıcının yeni bir yaratma ile imdâ-

dı yetişmezse hiçbir yaratık onu kendine getiremez ve o ya-

ratmayı işletemez. Çünkü bir zerre, bir şuur, bir şey yaratma-

nın dayandığı teferruatı bilemez. O, bütün sebebler silsilesi-

ni kuşatan olgun bir ilim ve kudretin eseridir. Yaratıkların, ya-

ratıcıdan bir şey gizlemesine imkân yoktur.

Tenbîh: Kul, bildiklerine aldanıp büyüklenmemeli ve şey-

tanın oyununa gelmemelidir. Dâimâ güzel ahlâkla donanma-

lı, araştırmalı ve ilmini artırmaya çalışmalıdır. Bütün amelle-

rinde, sözlerinde ve gizli hâllerinde Mevlâ’sından hayâ ede-

rek O’na isyân etmekten kaçınmalıdır. Allâh’ın sıfatlarını, hü-

kümlerini, helâl ve haramını öğrenmeli, kendisini O’na yak-

laştıracak ve mertebesini yükseltecek şeylerle uğraşmalıdır.

Bir Müslüman ihlâsla “Yâ Habîr” diye bu mübârek ismin zik-

rine devâm ederse onun tecellîsine mazhar olur. Kötü ahlâk-

tan kurtulur. Zihni açılır.           (Rauf Pehlivan, Esmâü’l Hüsnâ)

 

 

 

 

İBÂDETLERİN SEVÂBININ BAĞIŞLANMASI

Ehl-i  sünnet  âlimleri  ittifak  etmişlerdir  ki,  ölüler  hayatta

olanların çalışmalarından iki şeyden dolayı faydalanırlar. Bi-

rincisi, ölünün, hayatta iken hasene-i câriye olarak bıraktığı

şeydir.  İkincisi  de,  Müslümanların  kendisine  duâ  etmeleri,

onun için Allâh’tan mağfiret dilemeleri, sadaka ve hacc gibi

amellerin sevâblarını bağışlamalarıdır.

Mâlî ibâdetlerin sevâbının ölüye ulaşacağına delâlet eden

delillerden biri de, Câbir (r.a.)’in hadîsidir. Câbir (r.a.) diyor ki:

“Ben Resûlullâh (s.a.v.) ile Kurban bayramı namazını kıldım.

Peygamber  (s.a.v.)  namazdan  sonra  bir  koç  kesip  “Bis-

millâhi Allâhü ekber; Ey Allâhım, bu benim ve ümmetim-

den  kurban  kesmeyenin  kurbanıdır.”  buyurdular.  (Ahmed,

Ebû Dâvud, Tirmizî) Ahmed’in rivâyet ettiği, iki koç kurban kesti-

ğini beyan eden hadîs-i şerîfte ise Peygamberimiz (s.a.v.) bi-

rincisinde,  “Ey Allâhım, bu bütün ümmetim içindir” diğe-

rinde  ise,  “Ey  Allâhım  bu  Muhammed  ve  Âli  Muham-

med’indir” buyurmuşlardır. Kurbandan maksâd Allâh’a yakın

olmak için kan akıtmaktır. Bunda mal rükün değildir. Mal an-

cak bir vesîledir. Görmüyor musun, Mekkeliye, Arafat’a yürü-

yerek gitmeye kâdir olduğunda hac farz oluyor. Bunda mal

şart koşulmaz. Yani hac, mal ve bedenle yapılan ibâdet de-

ğildir. Bilakis sırf bedenle yapılan ibâdettir. Nitekim Hanefîler-

den  müteahhirûn  âlimleri  böyle  demiyorlar.  Ben  (Şârih),  bu

doğru değildir derim. Çünkü bedenin sıhhatli olmaması edâ-

nın vâcib olmasının şartıdır. Bunun içindir ki, ona kendisi için

haccettirme veyâhud bunun için vasiyyet etmek vâcib olur.

Sonra, Kur’ân-ı Kerîm’in ücretsiz olarak okunması, ölüye

bağışlanması câizdir ve bunun sevâbı ölüye ulaşır. Kabrinde

okuyan kimseye malından bir ücret verilmesini vasiyyet etse

onun bu vasiyyeti bâtıldır. Çünkü bu, ücret anlamını taşır, İh-

tiyar’da da böyle zikredilmiştir. Bu, ibâdet ve tâat için ücretle

adam tutmanın câiz olmamasına binâendir. Yoksa Kur’ân eh-

line yardım etmek için Kur’ân okuyana yâhut öğrenene veya

öğretene bir şey verirse bu sadaka kabilinden olup câiz olur.

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 353-355.s.)

 

 

 

KIYÂMET ÂLAMETLERİ

 

“Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “İki büyük (İslâm) ordu-

su birbiriyle savaşmadıkça Kıyâmet kopmayacaktır. Bu iki or-

dunun  da  da‘vaları  hak  olduğu  halde,  aralarında  büyük  bir

savaş olacaktır. Gene aranızda otuza yakın yalancı mel‘un

deccal türemedikçe Kıyâmet kopmayacaktır. Bu deccallerin

hepsi de ben Allâh’ın peygamberiyim iddialarında bulunacak-

lardır. Gene İslâm’ın gerçek ulemâsının yok olmasıyla İslâmî

ilimler yok olmadıkça, fitne zuhûr edip, adam öldürme çoğal-

madıkça,  aranızda  mal  çoğalıp  sel  gibi  akmadıkça,  malın

çokluğundan dolayı sâhibi zekâtını vermek istediği adamın

kabûl edip etmeyeceğinden emîn olmayıp tereddüde düşüp,

zekât vereceği kimse de: Benim zekâta ihtiyâcım yoktur de-

medikçe, Kıyâmet kopmayacaktır. Halk yüksek binâ yapma

yarışına çıkmadıkça, kabristanın yanından geçenlerin ‘keşke

sizin yerinizde’ ben yatmış olsaydım demedikleri müddetçe,

güneşin batıdan doğup doğudan batması gerçekleşmedikçe

Kıyâmet  kopmayacaktır.  “Tabiata  aykırı”  bu  olayı  görünce,

toptan  îmân  etmelerine  rağmen  bu  îmânlarının  kendilerine

fayda  vermediği  bir  zamandır  ki,  o  an  Kıyâmetin  kopması

şüphesizdir. Satıcı ve alıcı arasındaki başlayan alışveriş ta-

mam olmadan Kıyâmet kopacak ve elbiselerin toplanmasına

imkân kalmayacaktır. Yine kişi sağdığı devesinden süt içmek

kendisine nasîb olmadan, havuzunu onarıp suyundan içme-

sinin nasîb olmayacağı bir anda kıyâmet kopacaktır. Ağzına

götürdüğü lokmayı yutmak nasîb olmadan Kıyâmet kopacak-

tır..” (H. Şerîf, Ebû Hüreyre (r.a.)’den)

Peygamberimiz  (s.a.v.):  “Sizler  daha  evvel  on  alâmeti

görmedikçe,  Kıyâmet kopmayacaktır” buyurdu. Daha sonra

şunları zikretti: “Duhan (kesif bir duman), Deccal, Dabbe-

tü’l ard, Güneşin batıdan doğması, Hz. Îsâ (a.s.)’ın inme-

si, Yecüc ve Mecüc’ün çıkması, biri doğuda, biri batıda,

biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin çökme-

si ve bunların sonunda, Yemen’den çıkıp insanları haş-

rolunacakları yere sürecek bir ateşin olacağını anlattı.”

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 231.s.)

 

KABR-İ ŞERÎF’İ ZİYÂRET MEN EDİLEMEZ

Ehl-i sünnet kitâbları, kabirleri mescid ve bayram ye-

ri edinmeyi yasaklayan hükümlerle doludur.

Âlimler, kabirlere secde ve tavaf gibi esâsen vâki ol-

mayan şeylerin yasak olduğunu açıkça ortaya koymak-

tadırlar. Onun zikrettiği ve insanları onu irtikâb etmekle

korkuttuğu şeylerden çoğunu, yasaklamanın ve korkut-

maya  kalkmanın  sebebi  yoktur.  Hatâ  eden  sapkın,  o

kimsedir ki kendi yaptığını başkasına atıp hatâlı göster-

meye çalışandır.

Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimizi  ziyâret  için  yolculuk

yapmak  ve   O  (s.a.v.)’i       büyük   tanımak,   Efendimiz

(s.a.v.)’in kabr-i şerîfine yaklaştığında edebinden dolayı

bineğinden  inmek,  O  (s.a.v.)’e  muhabbetinden  dolayı

ağlamak garib ve akla ve nakle aykırı mıdır?!

İbni  Kayyim,  onların  ağlamalarını  ve  Resûlullâh

(s.a.v.)’in diyarına yaklaştıklarında edebleri îcâbı binek-

lerden inişlerini, büyük günâhlardan saymış ve “Bu göz

yaşları, şeytan yolundadır, Rahman yolunda değildir” gi-

bi,  şeytanın  kendisine  ilhâm  ettiği  hezeyanları  savur-

muştur. Bunun da çirkini; kabr-i şerîfi “put”, oraya ziyâret

için gelenleri, “putlara tapanlar” diye isimlendirmiştir.

Onun cür’et ettiği utanmazlığı, ondan ve hocası İbn-i

Teymiyye’den evvel, îmân ehlinden hiçbir ferd, irtikâb et-

miş  değildir.  Onlar,  böyle  yaparak,  şeytanın  oyuncağı

hâline geldiklerini bilmiyorlar.

Hayatta  bulunan  nasrânîyi,  yahudîyi  ve  kâfirlerden

başka  bir  kimseyi  ziyâret  etmek  için  yolculuk  yapmayı

yasaklamıyorlar; onları ziyâret edecek kimsenin küfre ve

şirke düştüğüne hüküm vermiyorlar. Acaba, irtihâl etmiş

bulunan peygamberlerin ve sâlihlerin dereceleri, yahu-

dîlerin ve nasrânîlerin derecesinden daha mı aşağıdır?

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 228-229.s.)

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-LATÎF (C.C.)

Latîf: Lûtfedici, gizliyi bilen demektir.

“Gözler O’nu idrâk edemez; O ise bütün gözleri idrak

eder. O, Latîf olandır, haberdâr olandır.” (En‘am s. 103)  “O,

yarattığını  bilmez  mi?  O,  Latîf’tir;  Habîr’dir.”  (Mülk  s.  14)

“Allâh kullarına lûtufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuv-

vetlidir, güçlüdür.” (Şûrâ s. 19)

Allâh kullarına karşı lûtuf sâhibidir. Kulluğunu bilen, vazî-

fesini  doğru  yapan  kullarına  çok  lûtufkârdır.  Onları  çeşitli

lûtuflarla öyle mutlu kılar ki akıllar onu kavramaktan acizdir.

Her  dilediğini  bir  şekilde  rızıklandırır.  Kullarından  her  birini

büyük hikmeti içeren “dilemesi”ne göre bir çeşit lûtuf ile seç-

kin kılar. Ve öyle güçlü, öyle azîzdir ki her şeye ve herkese

karşı dilediği gibi irâdesini uygulamaya, va‘dini yerine getir-

meye kâdir ve hiçbir sebeb ve şekilde mağlûb edilmez, her

yönden gâlibdir. Onun için dînini doğru tutan kullarını o kor-

kunç “saat” geldiği zaman perişân etmez, kuvvet ve izzetiyle

türlü lûtuflarından nâsiblendirir.

O’nu dürbünlerle, teleskoplarla aramaya kalkmamalı, hem

de gözler görmüyor diye, gözlerden, gönüllerden uzak, ihti-

yaçlardan, dileklerden, doğru doğru haberdâr olmaz sanıp da

O’ndan dönmemeli, eğri yollara sapmamalıdır. O lûtuf sâhibi

ve her şeyden haberdar olan en görmeyen gözleri görür, en

gizli, en duyulmaz sanılan şeylerden, gönüllerin hiç kimsele-

re açılamayan sırlarından ve eğilimlerinden haberdârdır. O,

onlara kendilerinden yakındır. O’na ibâdet etmek ve işleri ıs-

marlamak için şart, O’nu görmek değil, O’nun görmesi, lûtuf

sâhibi ve her şeyden haberdâr olması ve O’na ihlâs ve tevhid

ile zât ve sıfatlarına, fiilerine ve lûtuflarına îmân edilmesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de yedi yerde Yüce Allâh, kendini Latîf ola-

rak vasıflandırmıştır.

Hâli değişen, fakir, garib, kimsesiz, hasta olan bir kimse

abdest alıp iki rek‘at namaz kıldıktan sonra “Yâ Latîf” ismini

100 kere okuyup Allâh’dan hâcet dilerse, ihtiyâcının gideril-

mesini isterse Allâh da onun ihtiyâcını giderir.

(Mehmed Nûri Şemseddîn Nakşıbendî, Kalblerin Anahtarı)

 

NEBİY-Yİ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZİN MUHTEREM ZEVCELERİ

 

Mü’minlerin  anneleri  (Peygamber  aleyhi’s  salâtü  ve’s

selâmın  zevceleri):  Hatîce,  Sevde,  Âişe,  Hafsâ,  Ümmü

Seleme, Ümmü Habîbe, Zeyneb binti Cahş, Zeyneb binti

Hüzeyme, Meymûne, Cüveyriyye ve Safiyye (r.a.e.). Bun-

lar  Peygamber  (s.a.v.)’in  zifafa  girdiği  onbir  zevcesidir.

Bunda siyer âlimleri arasında hiçbir ihtilâf yoktur. Rivâyet

edilir  ki,  Peygamber  (s.a.v.)  bunlardan  başka  kadınlarla

da evlenmişlerdir.

İmâm-ı  A‘zam  (r.a.) Vasiyyet        adlı  eserinde  diyor  ki;

“Hazret-i Âişe (r.anhâ) âlemlerin kadınlarının en efda-

lidir. Temizdir; kendisine yapılan iftirâdan berîdir. Râ-

fizîlerin söylediklerinden de berîdir. Kim ona zinâ is-

nâd ederse, o kendisi veled-i zinâdır.”

Şunun bir gerçek olarak bilinmesi gerekir ki, kim ki Hz.

Âişe (r.anhâ) vâlidemize zinâ ile iftirâ ederse, o kimse Hz.

Âişe (r.anhâ) vâlidemizin bu çirkin suçtan beri olduğu hak-

kında nâzil olan âyetleri inkâr etmiş olduğundan kâfir olur.

Ama kim Hz. Âişe (r.anhâ)’ya, Hz. Alî (r.a.)’e muhâlefet et-

mesi ve muhârebe etmesinden dolayı dil uzatırsa o kimse

sapık ve bid‘at ehlinden olur.

İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Hz. Âişe (r.anhâ) hakkında: “O,

âlemlerin kadınlarının efdalidir”  sözüne gelince; onun

kendi zamanının kadınlarından efdal olması veyâhud bü-

tün  âlemlerin  kadınlarından  efdal  olması  ihtimâli  vardır.

Bütün kadınlar ifâdesine Hz. Hatîce, Hz. Fâtıma, Hz. Mer-

yem  (r.a.e.)  girer  mi?  Onların  fazîleti  hakkında  bir  çok

muhtelif hadîsler vârid olduğu için bu husûsta ihtilâf edil-

miştir. Sonra İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Hz. Âişe (r.anhâ)’ya dil

uzatana  “O  veled-i  zinâdır”  sözünün  hükümleri,  anlayan

kimseler için garib ve acâyib değildir. Onun teşbîh-i belîğe

hamlolunması gerekir. Yani o veled-i zinâ gibidir demektir.

(Aliyyü’l Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 299-300.s.)

SÂLİHLERDEN KABİRDEKİ İSTİFÂDE

 

Asırlar  boyunca  bu  mübârek  ümmet,  başta  Resûlullâh

(s.a.v.) Efendimiz olmak üzere, bir çok enbiya, evliyâ ve sâl-

ihlerin mübârek mezarlarını ziyâret etmiş, onların rûhâniyet-

lerini vâsıta kılarak Allâhü Te‘âlâ’dan dînî ve dünyevî dilekle-

rinin kabûlü için duâ ve niyazda bulunmuşlardır. Müslüman-

lar hiçbir zaman bu kabir sâhiblerinin ilâh olduğunu veya on-

ları Allâh’a  ortak  olarak  görmemişler  ve  düşünmemişlerdir.

Müslümanlar onların mezarları başında duâ ve niyâz ederler-

ken, onların da Yüce Allâh’ın birer kulu olduklarını bilmiş ve

öyle  inanmışlardır.  Müslümanların  bu  zevâta  gösterdikleri

saygı ve hürmet, Allâh rızâsı içindir. Bunlar Allâhü Te‘âlâ’nın

emir  ve  rızâsına  daha  uygun  bir  şekilde  amel  ettiklerini  ve

O’nun  rızâsına  nâil  oldukları  inancıyla  ziyârette  bulunurlar,

özellikle bu gibi mübârek yerlerde duâlarını yapmaktadırlar.

Bütün Müslümanlar bilirler ki, nebîlerin tamâmı, en büyük ve-

lîden daha büyüktür, hiçbir velî nübüvvet derecesinde değil-

dir.

Ehl-i sünnete göre: Enbiyâ ve evliyâların Allâhü Te‘âlâ’nın

yanında mümtâz yerleri vardır. Onları aracı kılarak Cenâb-ı

Hakk’tan bir şeyler dilemek câizdir. Kezâ bu zâtlardan âhiret-

te de şefaat dilemek haktır, doğrudur. Bu konuda pek çok ha-

dîs vârid olmuştur. Lâkin bu hayat berzah bir hayattır, diyor-

lar. Enbiyâ, evliyâ ve hattâ herkesin rûhları, mezarda sâhib-

leriyle irtibhat hâlindedir. Bu rûhlar, bazı hallerde ziyâret eder

ve kendilerini ziyâret edenleri tanır ve bilirler. Sağ insanları

rahatsız eden şeyler, onları da rahatsız eder. Bunun için kab-

ristanlarda def‘-i hâcet etmek ve mezarların üzerine basarak

dolaşmak câiz değildir.

Ebu’l Mevâhib şöyle diyor: “Allâh’ın velî kulları şuursuz ve

anlayışsız  değillerdir.  Onlar  kabirlerinde  diridirler.  Onların

ölümü, bir âlemden başka bir âleme göç etmekten başka bir

şey değildir. Onların mezarlarına gösterilen hürmet, hayatla-

rında kendilerine gösterilen hürmettir. Hayatlarında gösteri-

len edep, mübârek cesedlerine de gösterilir.”

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 199-200.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-ADL (C.C.)

Adl, meyil demektir. Söz konusu isim, adâletinden kor-

kulan ve ihsânından ümit kesilmeyen kimseye verilmiştir.

Onun fiillerindeki adaleti, sözlerinin doğruluğunun delilidir.

Bilinmelidir  ki:  Var  olan  şeylerin  mertebelerinin  işleri

meyil ve dönmeye (udûl’e) dayandığı için Cenâb-ı Hakk

kendisini el-Adl diye isimlendirmiştir.

Âlemdeki  her  şey,  meyleder.  Varlık  da  ancak,  adl  ile

zuhûr  etmiştir.  Nitekim  mü’min  bâtıldan  hakka  döndüğü

(udûl) gibi, aynı şekilde kâfir de hakkdan bâtıla dönmek-

tedir. Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmuştur:  “Rabblerini inkâr

edenler dönerler.” (En‘âm s. 1)

Allâhü Te‘âlâ şunu bildirmiştir: Hakka veya bâtıla dö-

nen her şey, sadece Hakk ile ve Hakk’ın irâde ve meşiye-

tiyle dönmüştür, çünkü güç ve kudret Hakk’a aittir. Hakk

Te‘âlâ  onları  kâfirler  diye  isimlendirmiştir,  bunun  nedeni

kendi sınırlılıklarıyla mutlaklık yönünü örtmüş olmalarıdır.

Bu insanlardan örtme fiilinin ortaya çıkmasının iki ne-

deni vardır: Birincisi, basiret gözlerinin doğru iş yapmak-

tan perdelenmiş olmasıdır. İkinci neden ise, şudur: Onlar,

düşüncelerini derinleştirdikten sonra işin gerçeğini öğren-

mişler ve müşâhade etmişlerdir; buna rağmen, inkâr et-

mişler ve gerçeği örtmüşlerdir. Bu inkârın nedeni ise, mal

veya makam gibi, elde etmiş oldukları herhangi bir men-

faattir.

Meyil, varlık mertebelerinde imkân âleminin her bir zâ-

tı hakkında istikametin tâ kendisidir. Gerçi mes’eleye ba-

kan kimse bunun böyle olmadığı vehminde bulunabilir; o,

ağaçların dallarının eğrilip, bükülmesini ve iç içe girmele-

rini görür, hâlbuki bütün bunlar, muhakkike göre, eğrilikte

istikâmettir. Çünkü bunlar, tabiatın akışı hükmüyle, mad-

delerinin mecrâlarına meyletmişlerdir. Aynı şey, oluş ağa-

cının dalları için de geçerlidir.

(Sadreddîn Konevî, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, 108-109)

DÖRT MEZHEB’DEN BİRİNE UYMANIN GEREKLİLİĞİ

Şah  Veliyullâh  Dehlevî:  “Bilmiş  olun  ki,  dört  mez-

hebden  birisine  uymakta  büyük  yarar  vardır;  bunu  ter-

ketmekte ise büyük zarar vardır…”

Her Müslüman bütün dînî konuları âyet ve sünnetten çı-

karamaz. Hatta Kitâb ve Sünnetin tamamını okuyup incele-

me imkânına sâhib olsa bile, bu konuda ihtisas sâhibi olma-

dığı için, delilden hüküm çıkaramaz, işte müçtehid olmayan-

ların, bu dört mezhebden birisine uymaları mecbûrîdir. Her-

hangi bir mezheb imâmının mutlak taklîdi yeterlidir. (Çok aşı-

rı) Mecbûriyet hâsıl olduğu zaman ve yerlerde, telfike düş-

memek kaydıyla, yani bir tek konuda birkaç mezhebin kolay

tarafını seçmemek şartıyla başka bir mezhebi taklid etmek

câizdir.

Şunu da unutmamak gerekir ki, yüce İslâm dînini bir tek

mezhebin  çerçevesine  sıkıştırmak  imkânsız  olduğu  kadar,

bu Müslümanlar için büyük bir darlık ve sıkıntı doğurur. Yal-

nız, sabah Hanefî, akşam Şâfiî olmak da ehl-i sünnetin mez-

heblerini eğlenceye almak olduğu gibi aslâ doğru bir hareket

de değildir.

Müslüman dört mezhebden birisine tâbi olmakla Kitâb ve

Sünnetin yolundan çıkmış olmaz. Tam tersine bunlardan biri-

sine uyan tam ma‘nâsıyla Kitâb ve Sünnete uymuş olur.

İslâm  birliği  mes’elesini  ileri  sürerek  mezheblere  savaş

açmış olanlara deriz ki, mezhebler tefrikaya aslâ sebeb de-

ğildir. Aralarındaki ihtilaflar ise fer‘î konularda olmuştur. Mez-

hebleri birleştirmeye gayret edenlerin çabası ise faydasız ve

yararsızdır.  Bu,  Yüce  dîne  darbedir.  Birleştirmek  istedikleri

konular belli olmamakla beraber, hangi mezhebi hangi mez-

hebe uyduracaklar?

İlmî  yeteneğe  sahib  olmadan  “Dört  mezhebin  varlığı  ile

mevcûd olan genişlik, dar bir çerçeveye sokulmuş olmaya-

cak mı?” gibi sorularla bu alanda boy göstermek insanı gü-

lünç duruma düşürür.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 183.s.)

EHL-İ BEYT’İ SEVMEK FARZDIR

Ehl-i beyt hakkında vârid olan birçok hadîsten de an-

laşılacağı  üzere  onları  sevmenin  vâcib  olduğu,  onlara

buğz  etmenin  de  haram  ve  günâh  olduğu  açık  olarak

anlaşılmaktadır.

Medîne  vâlisi  Ca‘fer  el-Abbasî,  İmâm-ı  Mâlik’i  döv-

müştü. Baygın iken onu çıkardılar. İmâm, kendisine gel-

diği zaman, şöyle dedi:

“Şâhid olun ben ona hakkımı helâl ettim.” Bunun

sebebi sorulunca, şöyle cevâb verdi:

“Hakkımı    helâl  etmeden  öleceğimden  korktum,

Resûlullâh  (s.a.v.)  ile  Kıyâmet’te  karşılaştığımızda,

benim yüzümden, O (s.a.v.)’in Ehl-i Beyti’nden biri-

sinin cehenneme gitmesinden utandım.”

Sultan  Mansur,  Medîne’ye  geldiği  zaman,  İmâm-ı

Ca‘fer’den intikâm almak istemişti. Lâkin, sonunda piş-

man olarak şöyle dedi: “Resûlullâh (s.a.v.)’e olan ak-

rabalığı için, ona sopa kaldırmaktan Allâh’a sığını-

rım, zâten ben ona hakkımı helâl etmiştim.”

Hatib el-Bağdâdî şöyle der:  “İster yaşlı, ister genç

ehl-i  beytten  veya  Kureyşlilerden  birisi  Medîne’ye

geldiği zaman, İmâm Ahmed bin Hanbel, onu önüne

alır ve arkasından yürürdü. İmâm Ebû Hanife (r.a.),

Ehl-i  Beyt’e  büyük  saygı  gösterirdi.  Ehli  Beyt’ten

olup  hükümetten  gizlenenlere  ve  açıkta  gezenlere

büyük  maddî  yardımlarda  bulunurdu.  Hattâ  hükü-

metten gizlenenlerden birisine oniki bin dirhem pa-

ra  ile  yardımda  bulunduğu  da  rivâyet  edilmektedir

ve arkadaşlarını da buna teşvik ederdi.”

Âlimler şöyle diyor: “Ehl-i beyti sevmek dînen farz-

dır. Hattâ İmâm-ı Şâfiî (r.a.) bunu kesin delillerle is-

bât etmiştir.”

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 156.s.)

 

 

EHL-İ KİTÂB, HZ. MUHAMMED (S.A.V.)’İN YOLUNDA GİTMEDİKÇE KURTULUŞA EREMEZ

Abdullâh ibn Selâm’ın imân etmesi yahudîleri çok kızdır-

dı. Bunun için kendisini sıkıştırmaya başladılar. Hatta yahu-

dî âlimlerden bazıları: “Arablar’dan peygamber çıkmaz, se-

nin  adamın  hükümdardır”  diyerek,  İslâmiyet’ten  vazgeçir-

meye kalkıştılarsa da muvaffak olamadılar.

Kendisi ile birlikte Sa‘lebe bin Sa‘ye, Üseyd bin Sa‘ye,

Esed  bin  Ubeyd  ve  bazı  yahudîler  samîmî  olarak  Müslü-

man  oldular.  Fakat  bazı  yahudî          âlimleri:   “Muhammed

(s.a.v.)’e yalnız bizim şerlilerimiz inandı. Eğer, onlar hayırlı-

larımızdan olsalardı, atalarının dînini bırakmazlardı.” dedi-

ler.

Allâhü Te‘âlâ onu müşriklere karşı şâhid gösterdiği Ab-

dullâh ibn Selâm (r.a.) hakkında âyet-i kerîme şudur:  “Re-

sûlullâh’ı inkâr edenlere de ki! (siz hâlinizi)  düşündü-

nüz mü? Eğer Kur’ân Allâh tarafından gönderilmiş olup

da siz küfrettiyseniz (inanmayıp inkâr ettiyseniz) ve İs-

râiloğullarından  bir  şâhid,  Kur’ân-ı  Kerîm’i  benzerine

(Tevrat’a)  göre  (bu  da  Allâh  kelâmıdır  diye)  şahâdet

edip inandı da siz kibirlenmek istediyseniz (bu bir zu-

lüm değil midir?) Allâh zâlimler topluluğuna aslâ hidâ-

yet etmez.”

Tefsîr âlimlerine göre “İsrâiloğullarından bir şahit âyetin-

de Abdullâh ibn Selâm (r.a.)’in kasdedildiği rivâyet edilmek-

tedir. Çünkü O kendi milletine: “Hz. Mûsâ (a.s.)’a inen Tev-

rât’ı  Allâh  kelâmı  olarak  kabûl  edip  de  Hz.  Muhammed

(s.a.v.)’i ve Kur’ân-ı Kerîmi inkâr etmek zulümdür?” diyerek

Müslüman olmuştur.

Müslüman olunca, Kur’ân-ı Kerîm’e dört elle sarıldı ve

Peygamber  (s.a.v.)  Efendimizi,  gölgesi  gibi  takip  etmeye

başladı. Öyle oldu ki, Peygamber  (s.a.v.) Efendimiz onun

hakkında:  “Cennetlik bir adama bakmak kimin hoşuna

giderse, Abdullâh ibn Selâm’a baksın.” buyurdular.

(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 1.c.)

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAKEM (C.C.)

“Allâh size Kitab’ı açık açık indirmişken O’ndan baş-

ka bir hakem mi isteyeyim?” (En‘am s. 114)

“… Allâh aranızda hükmedinceye kadar bekleyin. O

hakimlerin en iyisidir.” (A‘raf s. 87)

Allâh’ın  bu  ismi,  bütün  üstün  sıfatları  ve  güzel  isimleri

içine almaktadır. Çünkü işitmeyen, görmeyen ve haberi ol-

mayan birinin Hakem olması mümkün değildir. O, bu dün-

yâda ve âhirette açık ve gizli olarak kulları arasında hüküm

verendir. Verdiği emirlerin, koyduğu yasaların, icrâ ettiği hü-

kümlerin, varlıklar üzerinde sözlü ve fiilî olarak uyguladığı

kararların hepsi O’nun gerçek hâkim olduğunu göstermek-

tedir. Hakem ismi, O’nun zâtî sıfatlarındadır. Hüküm verme

yetkisi sadece Allâh’a aittir. Hükmü elinde tutan, iyiyi kötü-

den ayırt eden ve verdiği hükmü kimsenin bozamayacağı

yegâne mercî O’dur. Kimseye zerre miktarı kadar haksızlık

yapmaz. Kimseye günâhından fazla cezâ vermez. Allâh’ın

hükmüne karşı, hükmüne mürâcaat edilebilecek hiçbir ha-

kem tasavvur olunamayacağı gibi, ilâhî hükmü anlamak ve

tebliğ  etmek  için  de  diğer  âyetlerin,  mu‘cizelerin  delâleti,

îcâzı, kitabın mu‘cizesi kadar kuvvetli, açık ve tafsîlâtlı de-

ğildir. Kul hüküm yetkisinin yalnız Allâh’a ait olduğuna inan-

madıkça îmân etmiş sayılmaz.

Bir Müslüman ihlâsla, “Yâ Hakem” diye bu mübârek is-

min zikrine devam ederse sözü etkili olur. Da‘vâlarında ba-

şarılı olur. İlim ve hikmet sâhibi olur.

Her Müslüman, Allâh’tan başka Hakîm ve Hakem olma-

dığını, O’nun bütün fiillerinin da‘vâ ve hüküm; bütün sözle-

rinin hikmet ve vasiyetler olduğunu, peygamberlerin hikmet

kaynağı  ve  hikmet  ehli  kimseler  olduğunu, Allâh’ın  yalnız

onlara  hüküm  verme  yetkisi  verdiğini,  peygamberlerin  dı-

şında herkesin onlara uyması gerektiğini bilmelidir. Hâkim

ve yöneticiler, Allâh’ın çizdiği sınırların dışına çıkmamalı ve

koyduğu yasaları çiğnememelidir.

(Rauf Pehlivan, Esmâü’l Hüsnâ, 2002)

  1. ÖMER (R.A.)’İN RECM CEZÂSI SÖZLERİ

İbn-i Abbas (r.a.) anlatıyor: Bir def‘asında Ömer (r.a.) bir ko-

nuşma yaptı, recmden (zinâ yapan evli erkek ve evli kadının

taşlanmasından) söz edip şöyle buyurdu: “Recm konusunda

tuzağa düşmeyiniz. Recm, Yüce Allâh’ın kânunlarından bir

kânûndur. Resûlullâh (s.a.v.) recmi uyguladı, ondan sonra

bizde uyguladık. Eğer bazılarının: “Ömer, Allâh’ın kitâbın-

da  olmayan  bir  şeyi  ona  ilâve  etti”  demelerinden  endişe

duymasaydım  recm  ile  ilgili  hükmü  mushafın  (Kur’ân’ın)

bir  kenarına  yazardım.  Ömer  ibnü’l  Hattâb  ve  Abdurrah-

man  b.  Avf  ve  falan  falan  tanıklık  ederler  ki  Resûlullâh

(s.a.v.) recmi uyguladı sonra biz de tatbik ettik. İyi dinleyi-

niz! Sizden sonra bir topluluk gelecek, recmi, deccâlı, şe-

faati, kabir azâbını, günâhkâr mü’minlerin yandıktan sonra

cehennemden çıkmalarını yalanlayacaklar.”

Sa‘îd  b.  Müseyyeb  naklediyor:  “Ömer  (r.a.)  son  haccında

Mina’da “Ebtah” denilen oldukça çakıllı bir yerde devesini çök-

türdü, çakıllardan bir tümsek yaptı, elbisesinin bir ucunu bu ça-

kıl yığınına serip sırtüstü yattı. Sonra ellerini göğe doğru kaldır-

dı ve:  “İlâhî! Yaşım erledi, gücüm azaldı, tebeam çoğaldı,

haksızlığa giriftâr olmadan beni kendine çek (canımı al)!”

diye yalvardı.

Medîne’ye gelince halka bir konuşma yaptı ve: “Ey insan-

lar! Size farzlar bildirildi, sünnetler açıklandı, aydınlık bir

yolda bırakıldınız” dedikten sonra sağ elini sol eline vurarak:

“Meğer ki insanın sağa-sola kaydırarak sapıklığa düşüresi-

niz” buyurup sözlerini şöyle sürdürdü:

Recm âyeti konusunda aman bir tehlikeye düşmeyin. Birisi

çıkıp da, “Biz Allâh’ın kitâbında zinâ için iki çeşit cezâ bulamı-

yoruz, Kur’ân’da tek bir cezâ var, o da zinâ edene yüz değnek

vurulmasıdır” demesin. Ben, Resûlullâh (s.a.v.)’in recmi uygu-

ladığını gördüm. Ondan sonra da biz tatbîk ettik. Yemînle söy-

lüyorum, eğer halkın “Ömer, Allâh’ın kitâbına bir şey kattı” de-

mesinden endişe duymasaydım recm âyetini mushafa yazar-

dım. Biz şu âyeti okumuştuk: “…Yaşlı erkek ile yaşlı kadın zi-

nâ ettiklerinde ikisini de muhakkak taşlayarak öldürün.”

(M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c., 164-165.s.)

 

ZİNÂYA YAKLAŞMAYIN

Zinânın zararları; ahlâkîdir, dînîdir, fizîkîdir, içtimâîdir ve âi-

levîdir. Zinâ, Rabbinin gazabına ve cezâsına müstehak etme-

si, hattâ insan gömleğini çıkarması gibi îmânından sıyrılması-

na sebeb olan bir suçtur. Zinâ fiiline devam ederek ölen, İslâm

dışı bir millet üzere ölmüş olur. Zîrâ, Resûlullâh (s.a.v.): “Zinâ

eden kimse, zinâ yaparken mü’min değildir” buyurmuşlar-

dır. (Buhârî)

Zinânın  sebeb  olduğu  ve  tıbben  sâbit  görülen  zührevî,

akıntı  ve  daha  başka  hastalıkların  zararlarına  baktığınız  za-

man, şerî‘atın bunu şiddetle haram ve yasak ettiğinin hikmeti-

ni idrâk ederiz.

Zinâ suçunu işleyen, bekar ise yüz sopa vurmakla cezâlan-

dırılması, Evli ise zânînin cezâsı da recmdir. Bu dünyâdaki ce-

zadır. Eğer tevbe etmez ise, âhiret cezâsı daha şiddetli ve sü-

reklidir.

Yüce Allâh,  bunlara  verilen  cezânın  mü’min  bir  cemaatin

önünde uygulamasını, bu suçu işleyenleri daha fazla rezil et-

mek ve bu düşüncede olanları da caydırmak içindir.

Cenâb-ı  Hakk  buyuruyor  ki:  “Zinâya  da  yaklaşmayın.

Çünkü o, pek çirkindir ve kötü bir yoldur.” (İsrâ s. 32)

Cenâb-ı Hakk zinâyı Allâh’a ortak koşmaktan ve insanı öl-

dürmekten hemen sonra saymıştır. Allâh şöyle buyurur “Onlar

ki,  Allâh’la   beraber  başka   bir  ilâha  ibâdet  etmezler;

Allâh’ın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler, zinâ

yapmazlar;  kim  de  bunları  yaparsa,  günâhının  cezâsına

kavuşur;  Kıyâmet gününde azâbı iki kat olur ve bu azâb

içerisinde hakir olarak ebedî kalır” (Furkan s. 68-69)

Ebû    Huzeyfetü’l  Yemânî      (r.a.)’den  rivâyetle,  Resûlullâh

(s.a.v.) zinânın bazı zarar ve kötülüklerini şöyle beyân buyur-

muşlar: “Zinâdan sakının. Onun altı çeşit belâsı vardır; üçü

dünyâda ve üçü de âhirette görülür. Dünyâda olanlar: Zi-

nâ  eden  kimseden  heybet  gider,  fakir  olur  ve  ömrü  kısa

olur. Âhirette ise: Allâh’ın gazabına, hesâbının fenâ ve şid-

detli  olmasına  ve  ebedî       cehennemde  kalmasına  sebeb

olur.”

(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, 133-136.s.)

TEVESSÜLÜN MÂHİYETİ

Tevessül, âdet olunmuş sebeblerdendir, tesir eden değil-

dir. Müessir, tek olan ve ortağı bulunmayan Allâh’tır. Allâh yi-

yecek ve içeceği de, doymak ve suya kanmak için sebeb kıl-

mıştır.  Bunların  bir  tesiri  yoktur.  Hakîkî     müessir,  Allâhü

Te‘âlâ’dır.

Bazen  istekte  bulunulan  kimse,  vesîle  kılınandan  üstün

olur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile Allâh’tan istek-

te bulunulması gibi. Allâh’a yaptığı duâda “Resûlullâh (s.a.v.)

vasıtası ile senden diliyorum” derse, bunun câiz olduğunda

tereddüt yoktur.

Her  günâhkâr,  Allâh’a  kendisinden  daha  yakın  kimseyi

vesîle kılabilir. Hiçbir fert bu cevâzı inkâr edemez. Buna; şe-

faat, tevessül veya istiğâse adı vermekte bir fark yoktur. Bu

tevessül, müşriklerin, başkasına ibâdet ederek Allâh’a yak-

laşmayı dilemesi kabilinden bir hareket değildir. Zîrâ onların

yaptığı küfürdür. Müslümanlar; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz,

diğer enbiyâ-i mürselîn ve sâlihler ile tevessülde bulundukla-

rı zaman, onlara ibâdet etmiş olmadıkları için, Allâh’ın tevhi-

dinden hârice çıkmış değillerdir. Zîrâ fayda vermekte ve za-

rara uğratmakta Allâh tektir ve ortaktan münezzeh’dir. Bu câ-

iz olunca, bir kimsenin “Resûlü (s.a.v.) vâsıtası ile Allâh’tan

istiyorum” demesi de câizdir. Zîrâ o kimse, Allâh’tan isteyici-

dir, başkasından değil. Bu beyanlardan açığa çıkmış olmak-

tadır ki, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ile meded dilemek iki

ma‘nâya gelmektedir:

Birincisi, Resûlullâh (s.a.v.) vâsıtası ile, veya O’nun makâ-

mı, hakkı, bereketi ile hâcetinin verilmesini Allâh’tan dilemek-

tir. Bu esas üzerine, meded dileyen kimse, Allâh’a duâ edip

Azîz ve Celîl olan Allâh katında Habîbini vâsıta kılmış olur.

İkincisi, meded dileyen kimse Resûlullâh (s.a.v.) Efendi-

mizden kendisi için duâ buyurmasını ve hacetinin yerine ge-

tirilmesini  istemiştir.  Zîrâ  o,  kabrinde  câvidânî  bir  hayata

sâhibdir. Nitekim insanlar, Kıyâmet günü O (s.a.v.)’den ken-

dilerine şefaat etmesini isteyeceklerdir.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 138.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.)’E ÎMÂNIN KAPSADIKLARI

Bütün  peygamberler,  ümmetleri  için  birer  iyilik  rehberi  ve

saâdet öncüleridir. İnsanlığın saâdet ve selâmeti için çalışmış,

kötü yoldan kurtarmak ve doğru yola getirmek için, insanüstü

gayretler göstermişlerdir. Bazıları bu uğurda şehîd bile olmuş-

lardır. Peygamberler aslâ yalan söylemez, emânete hıyânet et-

mez,  günâh  işlemez  ve Allâhü  Te‘âlâ’ya  muhâlefet  etmezler.

Peygamberlerin   günâh  işlemediğine  de  inanmak   vâcibdir.

Allâh’tan aldıkları emirleri ve yasakları eksiksiz ve ilâvesiz in-

sanlara bildirmişlerdir.

Peygamberimiz  Hazreti  Muhammed   Mustafa   (s.a.v.)’in

Şerî‘atı  diğer  bütün  peygamberlerin  şerî‘atlerini  neshetmiştir.

Kur’ân’ın gelişiyle diğer bütün düzen ve kânûnlar geçersiz ol-

muşlardır. O (s.a.v.)’in dîni ve şerî‘atı kıyâmete kadar bâkî ka-

lacaktır.  Peygamberimiz  (s.a.v.)  diğer  peygamberlerden  bazı

konularda farklıdır. Şöyle ki önceki peygamberler belirli bir hal-

ka, belirli bir dönem için gönderilmelerine rağmen, Peygambe-

rimiz (s.a.v.) bütün dünyâya ve kendi zamanı ve gelecek dö-

nemler  için  gönderilmiştir,  önceki  peygamberlerin  öğrettikleri

ya dünyâdan bütünüyle kaybolmuş, ya da geriye kalmış olan-

lar saflığını yitirmiş, yanlış ve uydurma açıklamalarla karıştırıl-

mış bulunmaktadır. Bu nedenle bir kimse onların öğrettiklerini

izlemek istese de, bunu yapmasına imkân yoktur. Buna rağ-

men Peygamberimiz (s.a.v.)’in getirdikleri, biyografisi, hutbele-

ri, hayat tarzı, ahlâkı, âdetleri, fazîleti kısaca hayatı ve eserle-

ri bütün ayrıntıları ile muhâfaza edilmektedir. Bu nedenle onun

izinden gitmek ve getirdiklerini öğrenip uygulamak bugün bü-

tün insanlık için gereklidir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’e inanmanın ve sadece O (s.a.v.)’i

izlemenin  her  insan  üzerinde  vazîfe  olmasının  sebebi  budur.

Gerçek bir Müslüman olmak için Hz. Muhammed (s.a.v.)’e tam

olarak inanmak ve onun Allâh’ın gerçek bir Peygamberi oldu-

ğuna, öğrettiklerinin kesinlikle mükemmel ve her türlü eksiklik

ve  hatâdan  uzak  olduğuna,  onun  Allâh’ın  son  Peygamberi

olup, Kıyâmet’e kadar ondan sonra peygamber gelmeyeceği-

ne her Müslümanın inanması ve bunu tasdîk etmesi gerekir.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 134-135.s.)

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-BASÎR (C.C.)

Basîr: Her şeyi gören, çok iyi gören demektir.

“Gözler, O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrâk

eder. O, latif olandır, haberdar olândır.” (En‘am s. 103)

“…Şüphesiz Allâh, işitendir, görendir.” (Hacc s. 61) Allâh

her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiçbir şey

engel olamaz.

O’nu kendinden başka hiçbir göz O’nu kavrayıp ihâta ede-

mez ve fakat O, gözlerin hepsini idrâk ve ihâta eder, görür, bi-

lir. Her şeyi bilen, her doğru haberi veren ancak odur. Gözler

görmüyor  diye,  gözlerden,  gönüllerden  uzak,  ihtiyaçlardan,

dileklerden,  doğru  doğru  haberdâr  olmaz  sanıp  da  O’ndan

dönmemeli, eğri yollara sapmamalıdır. O lûtuf sâhibi ve her

şeyden haberdâr olan en görmeyen gözleri görür, en gizli, en

duyulmaz sanılan şeylerden, gönüllerin hiç kimselere açıla-

mayan  sırlarından  ve  eğilimlerinden  haberdardır.  O,  onlara

kendilerinden yakındır. O’na ibâdet etmek ve işleri ısmarla-

mak için şart, O’nu görmek değil, O’nun görmesi, lûtuf sâhibi

ve her şeyden haberdar olması ve O’na ihlâs ve tevhid ile zât

ve sıfatlarına, fiilerine ve lûtuflarına îmân edilmesidir.

Allâhü  Te‘âlâ,  yer  ve  göklerin  her  yerinde  görülebilecek

her  şeyi  Basîr  sıfatıyla  kuşatmıştır  ve  onları  görmektedir.

O’nun için görülemeyen bir şey yoktur. Hiçbir şey ondan giz-

li değildir. Allâh’ın, kalbdeki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fi-

kirdeki gizlilikleri, kalblerdekini, zifiri karanlık bir gecede kap-

kara bir taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çı-

kardığı sesi görür, duyar, bilir.

Allâh’ın her şeyi gördüğünü bilen kimse, gizli ve açık her

hâlini düzeltmeye çalışır. Her durumda Allâh’a karşı gelmek-

ten  korkar  ve  O’ndan  utanır.  Allâh’ın  kendisini  yasakladığı

yerlerde  bulmasından  veya  emrettiği  yerlerde  bulmamasın-

dan kaçınır. Kendisinin dâima Allâh’ın gözetiminde olduğunu

aklından  çıkarmaz.  O’nun  kendisini  görmesini  hafife  alarak

günâh işlemez. İnsanların görmesinden utanıp, Allâh’ın gör-

mesinden utanmayan kimse, Allâh’ı hafife almış olur.

(Esmâü’l Hüsnâ, Karınca Yayınları, Nisan 2004)

İNSAN VÜCÛDU CENÂB-I HAKK’IN VARLIĞINA YETERLİ BİR İŞÂRETTİR.

Vücûdumuzun ne kadar muhteşem bir kudret mu‘cizesi ol-

duğunu hiç düşündünüz mü? Her bir hücre, organ ve sistemi

başlı başına birer hârikalar âlemi olan insan vücûdu, bütün bu

âlemlerin gâyet muntazam ve hikmetli bir şekilde yerleştirilmiş

birleştirilmiş ve tanzim edilmiş bir parçasıdır.

İnsanın bu mükemmel tarzda ve her uzvu yerli yerinde ve

en güzel bir şekilde yaratılışı, hakîkaten üzerinde uzun boylu

düşünmeyi ve çok şükretmeyi, son derece edebli davranmayı

ve Kerîm olan Rabbine sevgi beslemeyi gerektirir. Zîrâ onu bu

güzellikte yaratan ve ona bu şerefi veren O’dur. Başka şekil-

lerde yaratması mümkün iken ona bu mükemmel şekli veren

O’dur.

İngiliz  İlimler  Mecmuası  şöyle  der:  “Hiç  şübhesiz  insanın

eli, yaratılışın en nâdir ve hayret verici hâdiselerinin başında

gelir, insan elinin kâbiliyeti, kudreti ve her şekle dönüşteki sü-

ratine  uygun  bir  şekilde,  bunun  benzeri  ve  yerini  tutacak  bir

âleti yapmak imkânsızdır, iki eldeki yirmi yedi kemik ve on do-

kuz kasın oluşu ona bu özellikleri kazandırmaktadır.

İnsan kulağının bir kısmını teşkîl eden orta kulakta dört yüz

kadar gâyet ince, düğümlenmiş vaziyette kıvrımların meydana

gelmesi, gözün ışığı almak için yüz otuz milyon sinir uçların-

dan meydana gelişi, güneş ışınlarını kırarak göze gölgelik ka-

zandıran ve gözü toz ve benzeri zararlı şeylerden koruyan kir-

piklerin ve göz kapaklarının mükemmelliği, dilin tadı kolaylıkla

alması için üstünün kaygan doku ile kaplı olup dokunun içinde

epitelyum  hücrelerinin  bulunması,  sinir  sistemindeki  düzenli

çalışma  ve  haberleri  ânında  beyne  ulaştırmadaki  hızlılığı  ve

saniyede hızı yüz metreye ulaşan uyarı ve haberlerin beyne

ulaşması ve diğer tüm organlardaki hârikaların hepsi bu mü-

kemmel insan yapısının başka bir mükemmel varlık tarafından

yaratıldığının işâretidir.” Bu derece güzel ve hârikalarla ve da-

ha  sayamadığımız  güzelliklerle  dopdolu  olan  insanın  kendi

varlığı Cenâb-ı Hakk’ın varlığı için yeterli bir sebeb değil midir?

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 89-92.s.)

 

HÜKÜM, ALLÂH VE RESÛLÜ (S.A.V.)’İNDİR

İslâm devletinin ilk ve örnek hakimi Hazret-i Resûl (s.a.v.)

Efendimizdir. O, insanlar arasında adâletle hüküm ederken,

adâletle hüküm edilmesini de sık sık emir ederlerdi: “Eğer in-

sanlar arasında hüküm edecek olursan, adâletle hüküm

ver. Çünkü Allâh, adâlet sâhiblerini sever.” (Mâide s. 42)

Başka bir âyette de: “Sonra (Ey Resûlüm!) Seni dînden

bir  yol  (şerî‘at)  üzere  görevli  kıldık.  Onun  için  Sen  o

şerî‘ata uy da, ilmi olmayanların arzû ve isteklerine tâbi

olma.” (Câsiye s. 18)

Yüce Allâh’ın bu emirleri, Peygamber (s.a.v.)’in yüce şah-

sında bütün insanlara da şâmildir. Bunun için Kur’ân-ı Kerim:

“Gerçekten Allâh, size emanetleri ehline vermenizi ve in-

sanlar arasında hüküm ettiğiniz zaman, adâletle hüküm

vermenizi emreder.” (Nisa s. 58)

Adâlet, Allâh (c.c.)’nun emrine ittibâ olduğu gibi, Hz. Pey-

gamber  (s.a.v.)’e  uymaktır. Allâh  (c.c.)  Kur’ân-ı  Kerîm’de  o

büyük Peygamber (s.a.v.)’ e uymamızı sık sık emretmektedir:

“Ey îmân edenler Allâh’a itaat edin. Peygamberine ve siz-

den olan idârecilere de itaat edin. Sonra bir şey hakkın-

da çekiştiniz mi, hemen onu Allâh’a ve Resûlüne arzedi-

niz. Eğer Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsanız.” (Nisâ s.

59)

“(Resûlüm!)  De  ki,  eğer  siz Allâh’ı  seviyorsanız,  he-

men bana uyun ki, Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı

bağışlasın.” (Âl-i İmrân s. 31)

“Rabbin  hakkı  için,  onlar  aralarında  çekiştikleri  şey-

lerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden ne-

fisleri hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun

eğmedikçe, îmân etmiş olmazlar.” (Nisâ s. 65)

“Allâh   ve  Resûlü       bir  işe   hüküm   verdiği   zaman,

mü’min bir erkekle mü’min bir kadın için, kendi istekle-

rinden  dolayı  Allâh’ın  ve  Peygamberin  hükmüne  aykırı

olanı seçme hakkı yoktur. Kim Allâh ve Resûlüne isyan

ederse, muhakkak açık bir sapıklık etmiş olur.” (Ahzâb s. 36)

(Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuk Doktrini, 162-163.s.)

PEYGAMBERLER GÜNÂH İŞLEYEMEZLER

Peygamberlerin hepsi günâh işlemekten ma‘sûmdur.

Yani; Resûl olsun, Nebî olsun, meşhûr olsun, olmasın

kitâb sünnet ve icma‘i ümmetle sâbit olduğuna göre, il-

ki  Âdem  (a.s.)  olan  peygamberlerin  tamâmı  küfürden,

büyük ve küçük günâh işlemekten kötülükte bulunmak-

tan Allâh tarafından korunmuşlardır.

Rivâyet edilir ki, peygamberin nübüvvetini inkâr eden

kâfir olur. Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimize peygamber-

lerin adedinin ne kadar olduğu sorulduğunda: “Yüz yir-

midört bindir” diye cevâb buyurmuşlardır. Bir rivâyette

ise,  “İkiyüz yirmidört bin” diye vârid olmuştur. Fakat

evlâ olan, kesin bir adetle tahdîd edilmeyip, ne kadar ol-

duklarını Allâhü Te‘âlâdan başka kimsenin bilmediğidir.

Peygamberler küfürden korunmuştur diye, küfür bil-

hassa zikredilmiştir. Çünkü küfür büyük günâhların en

büyüğü olup, Allâh (c.c.) kendisine ortak koşulmayı af-

vetmez. Bunun dışında olan günâhları dilediğinden af-

veder.

Peygamber (s.a.v.) hiçbir puta ve başka bir şeye ibâ-

det etmeyerek Allâhü Te‘âlâya, ne peygamberlikten ön-

ce ve ne de peygamber olduktan sonra zerre mikdârı

şirk  koşmamıştır.  Çünkü  peygamberler  mutlak  olarak

küfürden ma‘sûmdurlar. Bu husûsta icmâ vardır. Her ne

kadar   bazı   bilginler  peygamberlerden   zelle  (küçük

günâhlar), hattâ büyük günâhların peygamber olmadan

önce  ve  sonra  sâdır  olmasının  câiz  olduğu  görüşünü

öne sürmüşler ise de; bu husûs ihtilaflı ve münâkaşalı

bir konudur.

Hazreti Peygamber (s.a.v.)’e gelince, İmâm-ı A‘zam

(r.a.)’in dediği gibi, O (s.a.v.); ne küçük ve ne de bü-

yük hiçbir günâh irtikâb etmemiştir.

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 157-169.s.)

 

 

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.)’İN MUHTEREM EBEVEYNİ -3

Allâhü  Te‘âlâ,  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)’in  anne  ve  babalarını

tekrar diriltmiş ve bu muhterem anne ve baba, Azîz Oğullarının Nü-

büvvet ve Risâleti’ni kabûlle O (s.a.v.)’e îmân etmişlerdir. Bu gö-

rüş, birçok Hadîs hâfızının delîllendirdikleri bir yoldur. İbn-i Şâhin,

Hâfız  Ebû  Bekir,  Hatîb-i  Bağdâdî,  Süheylî,  Kurtubî,  Muhibb-i

Taberî,  Allâme  Nasîrüddîn  İbn-i  Münîr  ve  daha  bu  tabakadan

pekçok Hadîs ehli bu yolda delîl getirmişlerdir.

İbn-i Şâhin’in Nâsih ve Mensûh’unda, Hatîb-i Bağdadî’nin Sâ-

bık ve Lâhik’ında, Dârekutnî ve İbn-i Asâkir’in Garâib’inde tahrîc-

lerine göre,  Hz. Âişe (r.anhâ)  şöyle demiştir: “Haccetü’l-Vedâ’da

Resûlullâh (s.a.v.), bizimle birlikte haccettiler. Sonra Hacun kab-

ristanına uğradılar. Resûlullâh (s.a.v.), hazîn ve gamlı olarak ağlı-

yordu. Orada uzunca bir zamân kaldıktan sonra benim yanıma gel-

diler.  Bu  def‘a  ferâhlanmış  ve  mütebessimdiler.  Ben,  hâllerinde

gördüğüm bu bâriz değişikliğin sebebini sorduğumda: “-Annemin

kabrine gittim. Cenâb-ı Hakk’tan annemi hayâta döndürmesini

diledim. Kabûl buyurup annemi diriltti ve bana îmân ettikten

sonra ebedî hâline redd ve iâde buyurdu.” diye cevâb verdiler.”

Ehl-i hadîsden, râvîler arasında hâlleri meçhûl iki kişi bulundu-

ğu için bu hadîsi zaîf kabûl edenler olmuş ise de, bu husûsta Sü-

heylî’nin  cevâbı  şudur:  “Allâh  (c.c.)  her  şeye  kâdirdir.  O’nun

rahmeti, hiçbir şekilde âciz ve noksan değildir. O’nun rahmet

deryâsının en ziyâde döküldüğü mübârek mansıb ise Resûlul-

lâh (s.a.v.)’in mübârek kalbleridir.” demiştir.

Kurtubî der ki: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in annelerinin ihyâları-

nı beyân eden hadîsde herhangi bir zaîflik yoktur. Çünkü bunun

delîli,  ihyânın  Vedâ  haccında  vukûa  gelmesi  ve  Hz.  Âişe  (r.an-

hâ)’nın rivâyet etmesidir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ebvey-

ni cennet ehlidir ve diriltilip, (s.a.v.) Efendimize îmân etmeleri

de O (s.a.v.)’in ümmetinden olma şerefini kazanmaları içindir.

Sonra ebeveynini diriltip îmân etmeleri aklen ve şer‘an müm-

kündür. Kur’ân’da, Katîl-i Benî İsrâîl’in diriltilmesi ve kâtilini haber

vermesi, vârid olmuştur. Îsâ (a.s.)’ın eliyle, Cenâb-ı Hakk’ın, birçok

ölüyü  diriltmesi  bir  hakîkattir.  Bu  i‘tibârla  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)

hakkında ziyâde kerem ve fazîlet olarak ebeveyninin diriltilip

onların Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e îmân etmelerinde mümkün ol-

mayacak hiçbir durum yoktur.” demiştir.

(Sahîh-i Buhârî, 4.c., 546.s.)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.)’İN MUHTEREM EBEVEYNİ -2

Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimizin peder-i âlîleri Abdul-

lâh ibn-i Muttalib ile vâlideleri Âmine bint-i Vehb (r.a.) haz-

retlerinin cennet ehli olduklarına (aslâ cehennem ehli olma-

dıklarına) dâir birçok allâme, muhakkik, tefsîr ve hadîs ula-

mâsınca pekçok eser yazılmıştır. Bu eserlerde beyân edildiği

üzere: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in vâlideyni (ana, baba), cen-

net  ehlindendir.  Çünkü  onlara  hiçbir  Nebî  (a.s.)’ın  da‘veti

ulaşmamıştır  ve  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)’in  vâlideyninin  irti-

hâlleri  de  Nebî  (s.a.v.)’in  bi’setinden (Nebî  olarak  seçilip

gönderilmesinden) çok önce olduğu târihen sâbittir. Kendi-

lerine herhangi bir Nebî (a.s.)’ın da‘veti ulaşmadan ölenlere

azâb olunmayacağı nâsslarla (âyet ve hadîslerle) sâbittir.

Şerâfüddîn-i Münâvî’ye:  “-Nebî (s.a.v.)’in babası cehen-

nemde  midir?” diye  sorulduğunda  Münâvî, şiddetle  haykıra-

rak, “-Nebî (s.a.v.)’in babası, Fetret devrinde vefât etmiştir.

Fetret devrinde vefât edenlere İsrâ sûresi 15. âyette: “Biz,

bir peygamber göndermedikçe kimseye azâb edecek deği-

liz.” diye buyuruluyor.” diyerek cevâb vermiştir. Cessâs Ebû

Bekr-i Râzî, Ahkâmü’l-Kur’ân’ında bu âyetin ma‘nâsı “Cenâb-ı

Hakk, peygamber lisâniyle, kendi varlığına ve birliğine delîl

koymadıkça azâb etmez.” demektir, denilir.

Nasîrüddîn ibn-i Münîr-i Mâlikî de diyor ki:

“Cenâb-ı Hakk, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in muhterem ebe-

veynini diriltmiş ve onları îmânla şereflendirmiş ve Habîbi

(s.a.v.)’in kalblerini de ebeveyninin îmânlarından dolayı sü-

rûrla doldurmuştur.”

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in Allâhü Te‘âlâ tarafından “Âlem-

lere rahmet olarak gönderdiği” beyân edilirken, Risâlet ve

Nübüvvet Nûrunun Güneşi (s.a.v.), henüz doğmadan O Yü-

ce  Parlak  Nûru,  mübârek  ve  muhterem  sînesinde  taşıyan

bir  ana  ve  babayı,  Evlâdları  (s.a.v.)’in  O  Yüce  Nûru’ndan

mahrûm  farz  etmek  hem  edebe,  hem  de  mantıka  uygun

düşmez. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in muhterem vâlideyni (ana,

baba) işte O Yüce Nûr’un da‘vetine erişmeden ve Muhterem

Oğulları (s.a.v.)’in Nübüvvetini görmeden irtihâl etmişlerdir.

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, 4.c., 539-551.s.)

 

RESÛL-İ EKREM (S.A.V.)’İN MUHTEREM EBEVEYNİ -1

Muhterem babaları hazreti Abdullâh, haseb ve nesebce Ku-

reyş’in  en  temiz  soyuna  mensûbdur.  Buhârî,            Resûl-i  Ekrem

(s.a.v.)’in  atalarını,  İbrâhîm  (a.s.)’a  kadar  çıkarır.  İbrâhîm  Halîl

(a.s.), Kâ’be’nin ilk bânisi (binâ eden) olduğundan, Resûl-i Ekrem

(s.a.v.)’e kadar, bütün İbrâhîm (a.s.) evlâdı,  Kâ’be’ye hizmet ede-

gelmişlerdir. Bu cihetle, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yüce ecdâdının

bütün hayatları, kemâl derecede mazbûttur. Hepsi de şeref ve

fazîlet  sâhibi  kimselerdir.  Muhterem  vâlideleri  Hazret-i  Âmine

bint-i Vehb’dir ki pederleri Vehb, Benî Zühre’nin reîsidir. Vehb, kı-

zının tahsîl ve terbiyesine pek ziyâde özen gösterdiğinden Hz. Âmi-

ne,  Kureyş     kızlarının  en  yükseği  addolunurdu.  Tevbe  sûresi

128’deki  “enfüsiküm” kavl-i şerîfi, şâz olan bir kırâatte  “enfesi-

küm” okunmuş ve ma‘nâsı, “Ey insanlar! Sizin en güzel ve temiz

soyunuzdan, size en necîb bir Peygamber geldi.” olmuştur.

Buhârî’nin rivâyetine göre,  Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Kendileri

de  Huneyn  gazâsında  İslâm  ordusunun  bozulduğu  sırada  Nü-

büvvet  ve  Risâlet  kuvvetinin  Kendilerine  bahşettiği  yüksek  bir

irâde ve mehâbetle münhezim bir orduya hitâb ederek  “Ben, Al-

lâh’ın Peygamberiyim, bunda yalan yoktur! Ben, Abdulmutta-

lib’in torunuyum, soyumda yalancı yoktur!” buyurmuşlardır ve

bozulan ordunun kuvve-i ma‘neviyyesini iâde etmişlerdir.

Ebû Leheb’in Dürre diye ma‘rûf kızı Sebîa (r.a.), Resûl-i Ek-

rem (s.a.v.)’e “-Yâ Resûlallâh! Halk, bana “Ey cehennem odu-

nunun kızı!” diye hitâb ediyor.” diye şikâyet etmişti. Resûl-i Ek-

rem (s.a.v.) de şiddetli bir gadabla kalkıp:  “Bazı kimselerin be-

nim nesebimle uğraşmaya ne hakkı vardır? Kim ki benim ne-

sebimle uğraşırsa, emîn olunuz ki o kimse, bana ezâ verir. Kim

ki bana ezâ eder; o kimse, Allâhü Te‘âlâya ezâ verir.” buyur-

muşlardır.

Âbâ-i ecdâd-ı Muhammed (s.a.v.) müşrik olmadıklarının te-

miz  olduklarının  bir  delîli  de,  Resûl-i  Ekrem  (s.a.v.)’in:  “Ben,

mütemâdiyen temiz babaların sülbünden, temiz anaların rah-

mine naklolunageldim.” diye buyurmuş olmalarıdır. Tevbe sûre-

si 28’de: “Şübhesiz ki müşrikler, necîsdir.” diye tavsîf edilmiştir.

Tahâret ile necâset; îmân ile şirk; mü’min ile müşrik tezâd teşkîl

eder. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yüce ecdâdından her birisi temizdir

ve onların müşrik olmadıklarını kabûl etmek vâcibdir.

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, 4.c., 543-551.s.)

Î MÂN ETMEK NELERİ KAPSAR?

Îmân, kalbin kesin ve şüphesiz derecede yalnız tasdîkin-

den ibarettir. Bununla beraber, Allâhü Te‘âlâ’ya devamlı ibâ-

det ve itaat eden, zühd ve takva sâhibi bir kimse ile, o yüce

yaratıcıya isyan eden, nefsinin ve şeytanın esiri olan fasık ve

facirin îmânlarındaki temizlik ve kuvvet, elbette ki aynı dere-

cede değildir. İmân gibi büyük varlığı muhâfaza etmek için, Al-

lâhü Te‘âlâ’nın emirlerine sımsıkı bir şekilde bağlanmak, ya-

saklarından kesinlikle sakınmak lazımdır. Zîrâ ulemâ ve mu-

haddislerin bir çoklarına göre; sâlih ameller kâmil îmânın bir

parçasıdır.  Her  ne  kadar  dini  bir  emri  tembellik  ederek  terk

eden kimse dinden ve îmândan çıkmıyor ise de, îmânın ke-

malini kaybeder, onu tehlikeye atmış olur. Allâhü Te‘âlâ bizle-

ri sâlih amel işleyen, günâhlardan sakınan, kamil îmâna sahip

olan kullarından eylesin. Âmin.

Yüce dînin hüküm ve emirlerinin tamamının en güzel ve

en uygun olduğuna inanmak ve kabûl etmek. Hiçbirisini yeri-

ne getirmemekte inad etmemek ve tekebbür göstermemek la-

zımdır. Bu şarta göre bir insan, namaz, oruç ve hac gibi şer‘î

bir emri güzel görmez veya bu emri küçümser veya kendisi-

ne,  bulunduğu  makamına   yakıştıramazsa,  veya  Allâhü

Te‘âlâ’nın  kanun  ve  düzeninin  eksik,  yetersiz  veya  çağdışı

olarak görürse veya Cenâb-ı Hakk’a muhâlefet kasdıyla ona

karşı gelerek haram bir fiili işlerse artık o, İslâm’ın güzel ve

mukaddes adını taşıyamaz. Yaptığımız açıklamadan da anla-

şılacağı üzere yalandan şahâdet getirmekle müslüman olmak

yeterli değildir. Yüce dînin esaslarını, hüküm ve vecibelerini

inkar edecek veya inkârı gerektiren fiil, söz ve davranışlardan

da tamâmen sakınması lazımdır. Bir taraftan yüce dinin bütün

emirlerine inanıyorum diyerek, diğer taraftan da ona karşı ge-

lerek, beşeri düzenleri ondan daha üstün bilmek, veya sen-

tezleşmiş bir düşünce ile onu anlamak, çağdaşlık ve uygarlık

adına dinin bazı kâide ve emirlerine meydan okumak, bütün

gayretlerini  ve  faaliyetlerini  din  dışı  düzenleri  ve  ideolojileri

hakim kumaya çalışmak îmân ile bağdaşacak bir durum de-

ğildir.           (Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 41-43.s.)

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN ES-SEMΑ (C.C.)

Semî‘:    İşitici demektir.    Cenâb-ı  Hakk       buyuruyor     ki:

“Şüphesiz Allâh, işitendir, görendir.” (Mü’min s. 20) “Allâh

işitendir, görendir.”  (Nisâ s. 134)     İşitmekten maksâd, sesi

idrak etmek, ma‘nâyı anlamak, kabûl etmek ve uymaktır.

Cenâb-ı  Hakk  “işitme”,  “dinleme”  ve  “uyma”  konusunda

şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’tan  korkup-sakının  ve  dinleyin.” (Mâide  s.  108)

İnsana şah damarından daha yakın olan Allâh, herşeyi gö-

ren olduğu gibi işitendir de. Allâh kainattaki her sesi duyar.

Uçsuz bucaksız uzayda büyük bir hızla ilerleyen galaksile-

rin,  gezegenlerin,  gök  taşlarının  seslerini  duyduğu  gibi,

mikroâlemde yaşayan ve insanların gözle aslâ göremeye-

ceği  milyarlarca  canlının  da  sesini duyar.  Çünkü  Kendisi

bunların tamâmını yaratandır. Yüce Allâh toprağın altında

yarılan tohumun da, gökyüzünde çakan şimşeğin de, yere

düşen bir yağmur tanesinin veya uçan bir kuşun kanat se-

sini de işitir. Kuşkusuz Allâh’ın büyüklüğünün ve kudretinin

delillerinden  biri  kâinattaki  canlı  ve  cansız  bütün  sesleri

aynı anda işitmesidir.

Allâhü Te‘âlâ yaşayan insanların Kendisi’ne gizlice yö-

nelerek ettikleri bütün duâları aynı anda işitir ve aynı anda

icâbet eder. Allâh katında zaman ve mekan olmadığı, Allâh

her an her yerde olduğu için bu, O’na göre çok kolaydır.

Aynı zamanda gizli fısıltıların, konuşmaların da hepsini du-

yar.

Allâhü Te‘âlâ kalbleri ürpererek Kendisi’ne duâ edenle-

rin,  gizlice  yönelip  dönenlerin  seslerini  işittiği  gibi  isyan

edenlerin,  kalbleri  inkârda  direnenlerin  de  seslerini,  kur-

dukları planların en ince noktalarını da işiterek bilir. O’nun

ilmi her yeri kuşatmış, hiçbir canlı O’ndan gizli bir tek söz

sarfedememiştir ve edemeyecektir. Bunu âhirette, ağzın-

dan çıkan her sözün karşısına getirildiğini gören daha iyi

anlayacaktır. (Mehmed Nûri Şemseddîn Nakşibendî, Kalblerin Anahtarı)

 

 

 

 

ORGAN NAKLİ VE ESTETİK

Organlar üzerindeki tasarruf yetkisi yalnızca Allâh’a aittir. Or-

gan nakli Allâh’ın haklarından bir hakta onun izni ya da emri ol-

maksızın tasarrufta bulunmak olduğundan haramdır.

Allâh insanlara; bedenlerinin mülkiyetini; onların bir kısmın-

dan ferâğat etme, satma-zarar verme gibi hakları vermemiş üs-

telik bu fiilleri haram da kılmıştır. Organ nakli, bu haram fiilleri ih-

tivâ eden bir ameliyeler bütünüdür. Diğer taraftan İslâm huku-

kundaki eşyâda asıl olanın mubahlık oluşu, zarûret ve tedâvînin

gerekliliği,  vb.  kâideler Allâh’ın  haklarından  birisine  müdâhale

edilmesinde bir sığınak ve dayanak olamazlar.

Zarûretlerin mahzurlu şeyleri mubah kılacağı kaidesi hayatın

ya da organlardan birisinin telef olmasını engellenmek için meş-

ru kılınmıştır. Zarûret hâlinde bir kısım haramlar işlenebilir. Ama

zarûret müessesesi bir insanın hesâbına diğer bir insanın haya-

tına son verilebilmesi ya da uzuvlarından birisinin alınıp başka bir

insana monte edilmesine meşrûiyet delili olamaz. İnsan bedenin-

deki  Allâh’ın  yarattığı  hey’etin  değiştirilmesi  haramdır.  Organ

nakli de Allâh’ın yarattığı bir bedeni değiştirmektir.

Kur’ân-ı  Kerîm  de  Allâh’ın  yarattığının  değiştirilmesinden

şeytanın dilinden şöylece bahsedilmektedir;  “Onları sapıtaca-

ğım, emeller vereceğim, onlara emredeceğim ve hayvanla-

rın kulaklarını delecekler. Onlara emredeceğim ve Allâh’ın

yarattığını değiştirecekler. Kim Allâh’ı terkedip şeytanı dost

edinirse  elbette  apaçık  bir  hüsrâna  uğramış  olur.”  (Nisâ  s.

119)  Her ne kadar nüzul sebebi hayvanların gözlerinin oyulması

ve kulaklarının yarılması üzerine ise de âyeti kerime bedenlerin

üzerinde Allâh’ın yarattığı hey’et ve sûretin değiştirilmesinin ha-

ram ve yasak olduğunu ifâde etmektedir. Usûl-u fıkıhta da kabûl

edildiği gibi esâs plan sözkonusu âyetin ifâde ettiği hükmün ge-

nelliğidir.  Ve  burada  sebebin  husûsîliğine  bakılmaz.  Bu  genel

hüküm Allâh Resûlu (s.a.v.)’in sözleriyle de te’yid edilmiştir:

“Allâh,  vücûdlarına  dövme  yaptıranlara  ve  dövme  ya-

panlara kaş vb. tüylerini aldıranlara, güzellik için dişlerinin

arasını açtıranlara ve Allâh’ın yarattığı hey’eti bozup değiş-

tirenlere la‘net etmiştir.” (Buhârî) (Muhammed Önder, İslâm Fıkhında Organ Naklinin Hükmü, 36.s.)

 

 

 

KUR’ÂN’IN TEK MÜFESSİRİ NEBÎ (S.A.V.)’DİR

Bir kısım insanlar: “Biz tevhid akidesi için mücâdele veriyo-

ruz! Bizim için Allâh’ın kitabı Kur’ân yeterli delildir, Sünnete ih-

tiyacımız yoktur. Meâllerle hüküm verebiliriz…” diyerek, kendi-

leri gibi müctehid olmayan, yetersiz ve bu sanatta bilgisiz kişi-

ler tarafından terceme edilmiş kitâblara dayanarak, Allâh’ın ki-

tabından hüküm çıkarmak cür’etinde bulunurlar.

Evvelâ bunlar, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize ve sünnetine

ya inanmıyorlar, itimad etmiyorlar, fakat kendileri gibi meal ya-

zarlarına  inanıyor  ve  güveniyorlar  veya  Resûlullâh  (s.a.v.)

Efendimizi  hâşâ  tamâmen  kenara  itiyorlar.  Halbuki  peygam-

bersiz bir din ve Resûlullâh (s.a.v.)’siz bir İslâm dîni düşünüle-

mez. Yalnız Kur’ân’la amel edenler, herhalde Kur’ân-ı Kerîm’in

bu âyetlerini de görmüşlerdir:  “Ey Resûlüm! Sana Kur’ân-ı

indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın.”

Muraği bu âyetin tefsîrinde özetle şöyle diyor: “İnsanlara,

va‘z ve nasîhat olarak sana Kur’ân-ı nâzil ettik. Tâ ki onlara

hükümleri, şerî‘atleri, peygamberlerine isyân eden kavimlerin

cezâ olarak helâk olmalarına sebeb olan çeşitli azâbları bildi-

resin ve onlara çözülmesi zor hükümlerden anlayış kabiliyet-

leri bir olmaması sebebiyle Kur’ân’ın mücmelini, anlamı gizli

ve bilinmez teşri hikmetinin sırrını açıklayasın.”

Kezâ  Kur’ân-ı  Kerîm’de  Cenâb-ı  Hakk  şöyle  buyuruyor:

“Ey Resûlüm! Bu kitâbı sana ancak insanların ihtilâf ettik-

leri “din” işlerini açıklamak için ve îmân eden kimselere

bir hidâyet ve bir rahmet olsun diye indirdik.”

Yukarıda meâllerini verdiğimiz ve benzeri bir çok âyet açık

olarak gösteriyor ki, yüce dînin nâşiri Resûlullâh (s.a.v.) Efen-

dimizdir. Onun mübârek hadîsleri de Kur’ân’ı Kerîm’in en doğ-

ru tefsir ve açıklamasıdır.

Bu merhum ümmet Resûlullâh (s.a.v.) efendimize minnet-

tardır.  Eğer  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimiz  İslâm  Şerî‘atini  ve

onun  temeli  olan  Kur’ân’ı  Kerîm’i  açıklamamış  olsaydı,  mu-

kaddes  kitâbımız  mücmel  olarak  kalacaktı  ve  emrolunan  bir

çok dînî vecîbelerin mâhiyet ve keyfiyetleri bilinmeyecekti.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 13-14.s.)

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MÜZİLL (C.C.)

Müzill, alçaltan, zillet veren, hor ve hâkir eden demektir.

Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

“Gerçekten Allâh, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılı-

cıdır.” (Tevbe s. 2)  “O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet için-

de aşağılanmıştır.” (Ğâşiye s. 2)

Hor ve hakir edilme, Allâh’ın inkârcıları uğrattığı “dünyâ

azâbı”nın  bir  parçasıdır.  Hayatlarını  başkalarına  gösteriş

yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkârcılar

için ‘hor ve aşağılık kılınma’, son derece büyük bir azaptır.

Allâhü Te‘âlâ  pek çok âyetinde, âhirette inkârcılara al-

çaltıcı bir azâb olduğunu haber verir. Bu, inkârcıların dünyâ

hayatındaki kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allâh’ın tak-

dir ettiği bir cezâdır. Çünkü dünyâ hayatında inkârcıların en

büyük hedeflerinden biri, başka insanlar tarafından takdîr

edilmektir. Bu nedenle de hayatlarını Allâh’ı övmekle değil,

kendilerine övgü toplamakla geçirirler. Allâh da bu beklenti-

lerine karşılık olarak cehennemdeki azâblarını bunun üze-

rine kurmuştur. Cehennemde en büyük yıkımı ise insanla-

rın karşısında küçük düşüp aşağılanınca yaşayacaklardır

Müzill, inkâr edenleri dünyâda kölelikle, cizye vermekle,

alçaltmakla  zelîl  kılan,  âhirette  de  onları  cezâlandırmakla

ve  ebediyen  cehenneme  de  kalmakla  zelîl  kılandır. Allâh

âsîlere destek vermeyerek onları zelîl kılmıştır. Bu yüzden

âsîler günâh bataklığına saplanmışlardır. Allâh, bir kulunu

zelîl kılmak istediğinde onu arzu ve isteklerine düşkün ya-

par, kendisiyle onun arasına bir perde çeker ve onu kendi-

sine duâ etmekten uzaklaştırır.

Tenbih:  Mü’minler,  Allâh’ın  emir  ve  yasaklarına  aykırı

davranarak zelîl olmaktan korkarlar, bu yüzden Allâh’a ita-

atten  ayrılmazlar.  Buna  karşılık Allâh  da  onları  azîz  kılar.

Emir ve yasaklarına aykırı davrananları, kendisinin belirle-

diği yolda yürümeyenleri ve kendisine düşmanlık edenleri

de zelîl kılıp alçaltır.

(Mehmed Nûri Şemseddîn Nakşibendî, Kalblerin Anahtarı)

 

 

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN YOLUNDA OLANLAR KİMLERDİR?

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin saâdet zamanlarında iti-

kâdî ve amelî konularda müslümanlar arasında ihtilaf yoktu.

Münâfıklar dışında her müslüman risâletin bereketli pınarın-

dan hayatın saf ve temiz suyunu alıyor ve onunla neşv-u

nemâ buluyordu: Nitekim Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’ân-ı Ke-

rîm’inde onları şöyle övmüştür: “Siz beşeriyet için meyda-

na gelmiş en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emrediyor, kötü-

lükten  alıkoyuyorsunuz  ve  Allâh’a  îmânınızda  devam

ediyorsunuz.”

Bilindiği  gibi,  Resûlullâh  (s.a.v.)  Efendimizin  mübârek

hayatlarında,  müslümanlar  öğrenmek  istedikleri  bütün  ko-

nularda olduğu gibi, itikâdî konularda da Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimize danışırlardı.

Efendimiz    (s.a.v.)’in  verdikleri  cevâblara  tereddüdsüz

uyulurdu. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin irtihâlinden sonra

Ashâb-ı  Kiram  (r.a.e.)  Allâh’ın      kitabına  ve   Resûlullâh

(s.a.v.)’in sünnetine mürâcaat ederek mes’eleleri halleder-

lerdi.

Ashâb  (r.a.e.)’den  sonraki  büyük  Müslüman  topluluğu

  1. da) akîdede, amelde ve rûh terbiyesi konularında Resûlul-

lâh (s.a.v.) Efendimizin bereketli sünnetinden ve Ashâb-ı Ki-

ram (r.a.e.)’in cemaatından ayrılmayıp bu değerlere sımsıkı

bağlı bulundular. Bunlara da Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat adı

verildi. İslâm âleminin büyük bir çoğunluğunu oluşturan bu

yolun  temsilcileri  İmâm  Ebû  Hanîfe,  İmâm-ı  Şâfiî,  İmâm-ı

Mâlik, İmâm Ahmed bin Hanbel (r.a.e.)’dir. Bu dört mezhe-

bin hakkâniyeti, tevâtür haddine erişen müdevven kitâblar-

la zamanımıza kadar devam etmiştir.

Peygamber  (s.a.v.) Efendimiz:  “Büyük cumhûra uyu-

nuz” buyuruyor. Bu dört mezhebden başka diğer mezheb-

ler yok oldu, büyük çoğunluk bu dört mezhebdedir. Bunlar-

dan ayrılmak büyük çoğunluktan ayrılmak demektir.”

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 53-57.s.)

 

 

 

 

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MU‘İZ (C.C.)

el-Mu‘iz, kanaat, yakîn ve fâni diyarın metâına karşı

zühd ile dilediklerine izzet verendir.

el-Mu‘iz’i  bilen  kimse,  O’na  hizmet  ile  kendisini,

ma‘rifet ile kalbini ve müşâhede etmekle de gözünü azîz

kılmıştır.

Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “De ki: Ey mülkün sâ-

hibi Allâhım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğin-

den mülkü çekip-alırsın, dilediğini azîz kılar, diledi-

ğini  alçaltırsın;  hayır  Senin  elindedir.  Gerçekten

Sen, herşeye güç yetirensin.” (Âl-i İmrân s. 26)

Mu‘iz ve  Müzill isimleri  Kur’ân’da  isim  olarak  geç-

mez, sadece fiil olarak geçer. Allâh (c.c.) kimi yükselt-

mişse onu azîz, kimi de alçaltmışsa onu da zelil kılmış-

tır. Azîz veya zelil olmak dünyâda geçekleştiği gibi âhi-

rette de gerçekleşir. Mu‘iz, düşmanlarına karşı dünyâda

dostlarına  destek  verip  onları  üstün  kılan,  âhirette  de

onları en güzel şekilde ağırlayıp azîz kılandır.

Allâh dostlarını, kendisine ibâdet ve itaat etmede ba-

şarılı kılarak onları onurlandırmış ve azîz kılmıştır. Zîrâ

Allâh’a itaat etmekten daha üstün bir izzet yoktur. Allâh

dostlarını:  Kanaatkarlıkla,  amellerde  samîmî  ve  ihlâslı

olmakla, nefislerinin arzû ve istelerini terk etmekle azîz

kılmıştır.

Mülkü  dilediğine  veren  O’dur.  Her  kimin  kalbinden

perdeyi kaldırıp Cemâlini müşâhede ettirirse kanaat ni‘-

metine gark ederek mahlûkâtından kimseye muhtaç bı-

rakmazsa, kuvvet ve te’yid bahşederek nefsine onu ez-

dirmezse,  işte  onu  azîz  kılmış  ve  daha  dünyâda  iken

ona mülkü vermiş demektir.

(Mehmed Nûri Şemseddîn Nakşibendî,

Miftâhü’l Kulûb, Kalblerin Anahtarı)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E HAKÂRETİN CEZÂSI

Ebû Nuaym ve İbn Asâkir Urve tarîkiyle Hebbar bin

el-Esed’den şöyle naklederler:

Ebû Leheb ve oğlu Utbe, Şam yolculuğuna hazırla-

nıp çıktılar. Ben de onlarla beraber çıktım. Utbe Şam ha-

zırlığını  yaparken  dedi  ki:  “Gidip  Muhammed  (s.a.v.)’e

hakaret  etmeden,  Rabbisi  hakkında  ona  kötü  sözler

söylemeden yola çıkmıyacağım!” dedi ve gidip: “Yâ Mu-

hammed (s.a.v.) ben senin: “…Derken yaklaştı, daha da

yakın oldu. iki ok atımı hattâ bundan daha da yakın ol-

du”  diyerek  vasıfladığın  Rabbini  inkâr  ediyorum!”  diye

haykırdı. Resûlullâh (s.a.v.) de bunun üzerine: “Allâhım,

yarattığın  köpeklerden  birini  ona  musallat  kıl  da,  onu

parçalasın!” diyerek bedduâda bulundu… Utbe babası-

nın yanına geldiği zaman babası ona: “Oğlum, sen Mu-

hammed (s.a.v.)’e ne dedin, o sana ne dedi” diye sordu.

O da durumu haber verdi. Babası bunun üzerine dedi ki:

“Ey oğlum, Muhammed (s.a.v.)’in senin hakkındaki bed-

duâsından  korkarım,  zarar  göreceksin!”  Sonra  sefere

çıktık.  Serat  denilen  yerde  konakladık.  Burası  arslanı

bol olan bir yerdir. Burada Ebû Leheb bize dedi ki: “Ar-

kadaşlar, benim sizlerle olan hakkımı ve şu ileri yaşımı

biliyorsunuz. Sonra Muhammed (s.a.v.) oğlum hakkında

bedduâ  etmiştir.  Burası  arslanı  bol  bir  yerdir.  Oğlum

hakkında çok iyi tedbir almalısınız! Bütün eşyânızı bura-

ya toplayınız, üstüste yığınız, üzerine oğlumu yerleştiri-

niz, sizler de etrafını sarınız, onu koruyunuz…” Bizler de

böyle yaptık. Geceleyin bir arslan geldi, sıradan bizlerin

yüzünü  koklamaya  başladı.  Aradığı  o  idi.  Onu  orada

derhal  parçaladı  ve  gitti.  Ebû  Leheb  feryâd  ediyor  ve:

“Ben size, onun Muhammed (s.a.v.)’in bedduâsına uğ-

rayacağını daha önce söylemedim mi?” diyordu…

(Celâleddîn es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c., 257.s.)

 

KADER

Dünyâda ve âhirette Allâh’ın dilemesi, kaderi, kazâ-

sı, bilgisi, yazgısı ve Levh-i Mahfûz’da yazısı olmaksızın

hiçbir  şey  var  olmaz. Ancak, Allâh’ın  yazması,  o  şeyi

vasf etme şeklinde olup hükmetmek sûretiyle değildir.

Allâhü Te‘âlâ, her şey hakkında, böyle böyle olacak,

diye yazmıştır; fakat, şöyle şöyle olmalıdır, diye yazma-

mıştır. Bunun daha geniş açıklaması şöyledir:

Varlıklar,  Allâh  yazdığı  zaman  var  değildi.        Levh-i

Mahfûz’da Allâhü Te‘âlâ,  var  olacak  eşyâyı  vasfetmek

sûretiyle kazâsına uygun olarak, olacak, diye yazmıştır;

bunu bir emir tarzında yazmamıştır. Yani bu iş olacak,

demiştir;  olmalıdır,  dememiştir.  Çünkü Allâh  (c.c.)  ola-

cak bir iş için olsun derse, o anda eşyanın var olması

gerekir.  Çünkü  yaratılanın,  yaratanın  yaratma  ile  ilgili

emirden sonraya kalmasını tasavvur mümkün değildir.

İmâm-ı A‘zam (r.a.) “el-Vâsıyye” adlı kitâbında şöyle

diyor:

Allâhü  Te‘âlâ  kaleme  yazmasını,  emretmiş,  yâhud

yaz  demiştir,  kalem  de  neyi  yazayım,  demiştir. Allâhü

Te‘âlâ da: Kıyâmete kadar olacak şeyleri yaz, demiştir.

Çünkü Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

“Bununla beraber işledikleri bütün işler defterler-

dedir. Küçük ve büyük hepsi (Levh-i Mahfûz’da) ya-

zılıdır.” (Kamer s. 52-53)

Yukarıdaki hadîs, Kur’ân’dan iktibas edilmiştir. Çün-

kü Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sözleri, Cenâb-ı Allâ-

h’ın  kelâmını  açıklama  durumundadır.  Sözün  kısası,

Kader:  Ezelde  takdîr  edilen  hayır,  şer,  tatlı,  acı  ne

varsa kuldan sudûr etmesi; Allâhü Te’âlânın irâdesi

ve yaratması ile olmaktadır. Allâh’ın dilediği olur, di-

lemediği olmaz.

(Aliyyü’l Kâri, İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in Fıkh-ı Ekber Şerhi, 114.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN ER-RÂFİ‘ (C.C.)

 

Râfi‘: Dereceleri yükseltici, rızkı yükseltici demektir. Ce-

nâb-ı  Hakk  buyuruyor  ki:  “Dereceleri  yükselten  Arş’ın

sâhibi (Allâh)dır…” (Mü’min s. 15)

Resûlullâh  (s.a.v.)  de  buyuruyor  ki:  “Kendisine  hak-

sızlık yapılan bir kul, buna sabrederse, Allâh onun iz-

zet ve onurunu daha fazla artırır. Allâh için alçak gö-

nüllü olan kulu, Allâh mutlaka yükseltir.” (İbn Mâce, 202)

Râfi‘  ismi  değişik  şekillerde  Kur’ân-ı  Kerîm’de  geçer.

Ancak  Ebû  Hüreyre  (r.a.)’in  rivâyet  ettiği  hadîs-i  şerîfte

geçmekte olup bütün İslâm âlimleri bunu kabûl etmişlerdir.

Bu dünyâda ve âhirette mümin kullarını yükselten O’dur. O

dilediğini  yükseltir  dilediğinide  alçaltır.  Kalbleri  kendisine

yaklaştırarak yükseltir, nefisleri de kendinden uzaklaştıra-

rak alçaltır. Allâh, kaderine râzı olanı daha üstün makam-

lara yükseltir.

Yükselmek; yüksek makam ve mevkilere sahip olmak,

iktidar  olmak,  miskin  ve  yoksullara  karşı  büyüklenmek,

malının çok ve işinin düzgün oluşuyla övünmek demek de-

ğildir.  Bu  özelliklere  sahip  olmak,  övgüyü  ve  yükselmeyi

hak  etmek  anlamına  gelmez. Asıl  şeref  ve  onur,  yüksek

mevki ve makam, Allâh’ın başarılı kılmasıyla elde edilen-

dir. Böyle onur ve şeref, Allâh’ı tasdîk etmeyi, emir ve ya-

saklarına uymayı, O’nun yolunda yürümeyi, kalbi arındır-

mayı  ve  O’nunla  sevinmeyi  sağlar.  Bu  onura  sâhib  olan

kimse, Rabb’inden karşılık bulur.

Allâh’ın insanları yükselttiğini, âhirette mü’minlerin de-

recelerini  yükselteceğini,  böylece  onları  mutlu  kılacağını

ve  şereflerini  artıracağını  ifâde  eder.  Kur’ân-ı  Kerîm’de

isim olarak yer almayan Râfi‘, Esmâü’l Hüsnâ’yı sayan ha-

dîste  (Tirmizî,  Da‘avât,  82) geçmektedir.  Yükselmek  isteyen

O’nun rızâsını kazandıracak amellerle bu yoldaki özlemini

ortaya  koymalıdırlar.  Zîrâ  O  dilemedikten  sonra             kimse

yükselemez.

(Rauf Pehlivan, Esmâü’l Hüsnâ)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İ VESÎLE KILMAK SÜNNETTİR

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin makâmı ve bereketi sebebiy-

le tevessülde bulunmak, peygamberlerin sünneti ve geçmişteki

sâlihlerin sîretidir. Dört mezhebin âlimlerinden bir çoğu, Resû-

lullâh (s.a.v.) Efendimizi ziyâret bahsinde; ziyâretçinin kabr-i şe-

rîfe dönmesinin, Resûlullâh (s.a.v.) ile tevessülde bulunmanın

sünnet olduğunu, dile getirmiştir.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin irtihâlinden üç gün sonra, on-

lara bir Arâbî gelip kendisini kabr-i şerîfin üzerine atmış, oranın

toprağından başının üzerine saçmış ve “Yâ Resûlullâh (s.a.v.),

Sen söyledin, biz de Senin kelâmını işittik ve kabûl ettik. Bizim

Senden muhafazaya çalıştığımızı, Sen de Allâh’dan telakkî ve

muhâfaza  ettin. Allâhü Te‘âlânın  sana  indirdikleri  arasında  şu

âyet de bulunmaktadır:

“Onlar, kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Al-

lâh’dan mağfiret dileselerdi (Sen) Peygamber de onlar için

mağfiret dileyiverseydi(n) elbette Allâh’ı tevbeleri hakkıyla

kabûl  edici,  çok  esirgeyici  bulacaklardı.” “Ben  de  nefsime

zulmettim, Rabbime benim için mağfiret dileyivermeniz için zâ-

tına geldim” dedi. Kabr-i şerîften  “O, seni muhakkak yarlığa-

dı” diye bir ses yükseldi.

Hadîs-i şerîf: “Hayâtım sizin için hayırdır; siz haber verir-

siniz ve haberdâr edilirsiniz. Ölümüm de sizin için hayırlı-

dır. Yaptıklarınız bana arz olunur. Hayırdan bir şeyi gördü-

ğümde Allâh’a hamd ederim. Şerden bir (şey) gördüğümde

sizin için mağfiret dileğinde bulunurum.”

Netîce; ehl-i sünnet ve cemâat mezhebine göre, Resûlullâh

(s.a.v.) Efendimizin gerek hayâtında, gerekse irtihâlinden sonra

O (s.a.v.) ile tevessül etmek câizdir. Diğer peygamberler ve sâl-

ih kullar ile tevessül de câizdir. Zikri geçen hadîs-i şerîfler buna

delâlet  etmektedir.  Zîrâ  biz,  ehl-i  sünnet  ve  cemâat  topluluğu

olarak, yaratma ve yoketme, fayda ve zarar eriştirme yönünden

gelecek te’sîrin ancak Allâh’a mahsûs olduğuna itikâd etmekte-

yiz. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz için yaratma, yoktan var etme,

fayda ve zarar eriştirme cihetinden bir te’siri olduğuna inanmı-

yoruz.               (Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 157-162.s.)

 

ŞAHÂDET GETİRENİN VÜCÛDUNU,

CEHENNEM ATEŞİ YAKMAZ

Ya‘lâ  b.  Şeddâd  anlatıyor:  “Babam  Şeddâd  (r.a.)  bana  bir

hadîs nakletmişti, Ubâde b. Sâmit (r.a.) de yanımızdaydı, baba-

mın rivâyetini doğruluyordu. Şöyle nakletmişti:

Bir gün Peygamber (s.a.v.)’in yanındaydık. Bize:

– Aranızda  yabancı  var  mı?        diye  sordu.  Bu  sorusuyla

yahudî ve hıristiyanları kastediyordu.

– Hayır, yâ Resûlallâh (s.a.v.), yoktur, dedik. Kapının kapatıl-

masını emretti ve:

– Haydi ellerinizi kaldırın: “Lâ ilâhe illallâh” deyin, buyur-

  1. Biz de bir süre ellerimizi kaldırdık. Sonra Resûlullâh (s.a.v.)

ellerini kaldırdı ve: “Allâh’a hamdolsun. Allâhım, sen beni bu

kelimeyi tebliğ etmek üzere gönderdin, onu bana öğrettin,

karşılığında bana cenneti va‘d ettin. Hiç şübhesiz Sen, sö-

zünden caymazsın” dedikten sonra bize:

– Sizlere müjde! Allâh sizleri bağışladı, buyurdu.”

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’DEN BİR MÜJDE

Rifâa  el-Cühenî  (r.a.)  anlatıyor:  “Peygamber  (s.a.v.)  ile  bir

seferden  dönüyorduk.  Küdeyd  mevkiine  vardığımızda  bazıları

ailelerinin yanlarına gitmek üzere Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den izin

istemeye başladılar. O da verdi. Sonra kalktı, Allâh’a hamd ve

sena ettikten sonra: “Bazı adamlara ne oluyor ki ağacın öbür

tarafını Allâh Resûlü’nün bulunduğu tarafına tercîh ediyor-

lar!” dedi. O böyle söyleyince orada bulunanlardan ağlamadık

kimse kalmadı. Adamın biri bundan sonra (senden) izin isteyen

ahmaktır, dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bu cevâba memnun kal-

dı, Allâh’a hamdetti ve:  “Allâh’ın huzûrunda şâhidlik ediyo-

rum. Allâh’tan başka ilâh olmadığına, benim de Allâh’ın Re-

sûlü bulunduğuma tanıklık eden ve doğru yolda giden hiç-

bir kul yoktur ki yolu cennete gitmesin. Rabbim bana üm-

metimden yetmiş bin kişiyi sorguya çekmeden, azâb etme-

den cennete sokacağını va‘d buyurdu, öyle ümîd ediyorum

ki  sizler  ve  sizlerin  atalarınızdan,  hanımlarınızdan  ve  ço-

cuklarınızdan iyilik ehli olanlar cennette yerlerini almadıkça

onlar cennete giremeyeceklerdir” buyurdu.”

(M.Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s Sahâbe, 3.c., 277-278.s.)

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HÂFİD (C.C.)

Hâfid, aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan anla-

mındadır. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:  “O aşağılatıcı, yü-

celticidir.” (Vâkıa s. 3)

Yüce Allâh, bu dünyâda ve âhirette mü’min kullarını yük-

selten, inkarcı ve münâfıkları da alçaltandır. Allâh, dilediği

kulunu indirir, dildiğini de yükseltir. Kulların yükselmesi, al-

çalması, zenginleşmesi ve yoksullaşması Allâh’ın elindedir.

Bil ki, asıl alçaltılmış kimse; ilâhi başarı ve yardımdan

yoksun bırakılandır. Başarısızlık ve ümitsizlik içinde bulu-

nan, nefsinin isteklerine yenilen, Rabbinden bir iyilik görme-

yen,  kalbinde  Rabbine  dönme  gücü  bulmayan,  duâlarına

güvenme  hissini  kalbinde  duymayan  kimsedir.  Bu  kimse

terkedilmişlikle  ödüllendirilmiştir.  Dâima  meşgûl  ve  sıkıntı

içindedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:  “Yüce Allâh, bu

kitâbla nice milletleri yükseltir, niceleri de alçaltır.”

Dilediğini, kendince bilinen bir hikmet ile bir şekilde al-

çaltan,  özellikle  suçlu  olanları  sonunda  mutlaka  buna

ma‘ruz bırakan O’dur. Kendisini tanımayan; emir ve yasak-

larını dinlemeyen; yasaklarına açıkça karşı gelen, âsî, hâ-

in, ve mütekebbirler, müstehak oldukları için nihâyet alçal-

tırlar. Sebeb bizzat kendileridir; haklarında Allâh’ın geçerli

kanunu işlemiş ve suçu oldukları için buna muhâtab olmuş-

lardır.

Her insan belirli bir zekâ düzeyi, görme, düşünme ve dü-

şündüklerinden çıkarım yapma kabiliyetine sâhibdir. Örne-

ğin kendi bedeninin işleyişindeki kusursuzluğa baktığında

detaylı bir yaratılış görecektir. Bu yaratılışın detaylarındaki

akıl  alâmetlerini  düşündüğünde,  bütün  bunları  bir  planla-

yan, tasarlayan ve var eden olduğunun bilincine varabilir.

Allâhü Te‘âlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de düşünüp öğüt alanları

övmüş, diğerlerini ise aşağılık kılacağını bildirmiştir.

(Mehmed Nûri Şemseddîn Nakşibendî, Kalblerin Anahtarı)

 

YAHUDİ VE HRİSTİYANLARIN İSLAM’A

GİRMELERİ NASIL MÜMKÜN OLUR?

 

Kur’ân-ı Kerîm’de, ehl-i kitabın kâfir olduğunu bildiren

âyet-i kerîmelerden bazıları şöyledir: “Ehl-i kitap ve müş-

riklerden olan İslâm’ı kabul etmeyen münkirler, ebedî

olarak ateşe girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.”

(Beyyine s. 6)

“Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara: Yahudi ya

da Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De

ki (onlara): Bilakis biz, hanîf olarak (dosdoğru) yaşamış

olan İbrâhim’in dînine uyarız. O, müşriklerden değildi.”

(Bakara s. 135)

“ (Ehl-i kitap): “Yahudi ve Hıristiyanlar hariç hiç kim-

se cennete girmeyecek.” dediler. O iddia, onların ku-

runtusudur. Sen de onlara de ki: Eğer sahiden doğru

söylüyorsanız delîlinizi getirin.” (Bakara s. 111)

“Yahudiler; Uzeyr, Allah’ın oğludur, dediler. Hıris-

tiyanlar da Mesîh (Îsâ), Allah’ın oğludur, dediler. Bu,

onların ağızlarında geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini)

daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyor-

lar. Allah (c.c.) onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla)

döndürülüyorlar!” (Tevbe s. 30)

İmâm Müslim Sahîh’inde, Ebû Hureyre (r.a.)’den şu

hadîsi rivâyet ediyor: “Muhammed’in nefsi elinde olana

yemin ederim ki, Yahûdî olsun, Hıristiyan olsun, bu üm-

metten beni duyup da getirdiğim Kitab’a îmân etmeden

ölen kimse mutlaka cehennemlik olur.”  (Müslim)

Ehl-i kitabın Müslüman olması, yalnızca kelime-i şahâdet

getirmekle gerçekleşmez; bilakis, bununla beraber İslâm’ın

sembol ve şiârı olan bazı amelleri (cemaatle namâz, ezan

gibi) işlemeleri gerekir. Çünkü bunlar, İslâm dînine mahsus

özelliklerdir. Ayrıca da eski dinlerinden (Yahûdîlik, Hıristi-

yanlık) vazgeçtiklerini ilan etmeleri gerekir.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar s.84-85)

 

FAL VE BÜYÜYLE UĞRAŞMAK ŞİRKTİR

 

Allah Teâlâ (c.c.) şöyle buyurur: «Fakat, o şeytânlar in-

sanlara sihri öğrettiklerinden kâfir oldular.» (Bakara. 102)

Lânete uğramış şeytânın insanlara sihir yapmayı öğretme-

sindeki gâye bu yolla Allah’a (c.c.) ortak edinmek içindir.

Nitekim Cenab-ı Hak: Hârut ve Mârut hadisesinden ha-

ber vererek şöyle buyurur:

«Halbuki onlar (Hârut ile Mârut): Biz ancak fitneyiz

(imtihan için gönderilmişizdir). Sakın (sihir, büyü ya-

pıp da) kâfir olmayın demedikçe hiç kimseye (sihir)

öğretmezlerdi. İşte onlardan (o iki melekten) koca ile

karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Halbuki

(sihirbazlar) Allah’ın izni olmadıkça onunla hiç bir kim-

seye zarar verici değillerdir. Onlar ise kendilerini zarara

sokacak, onlara fâide vermeyecek şeyleri öğreniyorlar-

dı. Andolsun, onlar muhakkak biliyorlardı ki onu (sihri)

satın alan (ona revaç veren) kimsenin âhiretten hiç bir

nasibi yoktur.» (Bakara s. 102)

Kocayı hanımından ayırmak, erkeği kadına, kadını er-

keğe sevdirmek hususunda çoğu şirk ve sapıklık olan an-

lamsız bir takım sözler ile uğraşmak da büyücülüktür. Sihir-

baz, küfre düşmüş, küfre benzer bir fiil icra etmiştir. Resûl-i

Ekrem (s.a.v.) helâk edici yedi kötülükten biri de «sihir»dir

buyurmuştur. Öyle ise kişi Rabbinden korksun, dünya ve

âhiretinin perişan olmasına neden olacak «büyü»ye bulaş-

masın.

Hz. Ali: «Fal bakan, büyücüdür. Büyücü de kâfirdir»

demiştir. Ayrıca temime de şirktir. Temime: halkın, kendi-

lerine, çocuklarına ve hayvanlarına göz değmesine mani

olur zannı ile taktıkları göz boncuklarıdır. Göz boncuğunun

kötülükleri giderdiğine inanan şirk koşmuştur.

Ebû Musâ el-Eş’arîden gelen rivâyette Peygamberimiz

şöyle buyurmaktadır. «Üç zümre Cennete giremeyecek-

tir: İçkiye devam eden, sıla-i rahimi (hısımlarla alakayı)

kesen, sihirbazı doğrulayan.» (İmâm Ahmed)

(İmâm Zehebî, Büyük Günahlar, s.19)

 

ESMA-ÜL HÜSNA’DAN ER-RAUF (C.C.)

 

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Rabbim çok şefkat-

li, pek müşfik ve çok merhametlidir.  Fakiri sorumlu tutma –

dığını zengine sorumlu kılan, yolcudan almadığını yolcu

olmayandan alan, zayıf ve çaresizlerin halinden dolayı

fazlaları onlara hafifleten Allah’ın (cc) merhameti engindir.

Er-Raûf, sözlükte şefkat duyan demek olup, son dere-

ce merhametli manasında “Re’fat” kökünden gelmektedir.

Allah (cc)’den olan şefkat, kötülüğü gidermektir.

Allâhu Teâlâ büyüktür, zengindir, kudret eliyle ya-

rattığı ve isterse bir lâhzada (çabucak) yok edebileceği

mahlûkâtından hiç birine muhtaç değildir. Fakat Allah

(cc)’ün bu gınâsı (bolluğu) mahlukâtına karşı re’fet (mer-

hamet) ve rahmetine mâni değildir. Bilâkis re’fetinin bü-

yüklüğüne delâlet etmektedir. Meselâ dünya yüzünde

yaşayan hayvanların, o ağzı dili söylemeyen zavallıla-

rın halleri ne kadar acıklı görünür. Halbuki Allâhu Teâlâ

kemâl-i re’fetinden onlara bir ilham, bir sevk-i tabiî ihsân

buyurmuştur. Bu sebepten onlar yaşamalarını te’min

edecek maddeleri bulurlar. Kendi nevi’lerinin muhafazası

sebeplerini bilirler. Helaklerini mûcib olacak ifrat ve tefrîte

kapılmazlar, bunlardan başka yuva kurmak, yavrularını gö-

zetip yetiştirmek gibi daha nice işler yaparlar ki, bu esrar,

hayvanât ilmiyle uğraşanları hayretten hayrete düşürür.

  1. a) Sinirlendiği anda 10 defa “Yâ Rauf ism-i şerifini ve

10 defa salavât-ı şerife okuyanın hiddeti kaybolur, sevaba

kavuşur.

  1. b) Haksızlığa uğrayan bir kimsenin zalimin elinden kur-

tulması için 10 defa “Yâ Rauf’’ ism-i şerifi okunur.

  1. c) Eşlerden biri haram işler ve diğerini de aynı haramı

işlemeye zorlarsa, zorlanan eş, 286 defa ‘‘Ya Rauf’’ ism-i

şerifini okuyup duâederse haram işleyen eş ıslah olur, o

haramı terkeder.

(Ali Osman Tatlısu, Esma-ül Hüsna Şerhi)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL – MÜTEÂLİ (C.C.)

 

İzzet ve şeref bakımından en yüce, yaratılmışlar hak-

kında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve ta-

vırdan pek yüce olandır. Yüceler yücesi demektir. Allâhu

Teâla için kullanıldığında kudret, hakimiyet, diye anlaşı-

labilir.

Yüce, derecesi yüksek, şan, şeref, kudret ve kuvvet

sahibi manasına gelen “ulüvv” ve “alâ” mastarından ge-

len bu isim Cenab-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sındandır.

Cenab-ı Hak son derece yüce, varlığı zorunlu şan ve şe-

ref sahibi, derecesi yüksek arşın sahibidir.

“El-Âlî” ismi gibi “yücelik ve hükümranlıkta kendisine

eşit veya kendisinden daha üstün bir varlık bulunmayan;

mutlak anlamda yüce olan, din, akıl ve örf açısından öv-

güye lâyık bütün olumlu nitelikleri kendisinde toplayan;

aynı açılardan yergi ve eksiklik ifade eden bütün menfî

niteliklerden de münezzeh bulunan, kemâl sahibi ulu ve

en yüce varlık” anlamlarına gelmektedir.

“ (O), gizliyi ve aşikâreyi bilendir, büyüktür, yüce-

dir.” (Ra’d, 9)

El-Müteâli’nin bir manasının da “büyüklük ve azameti

yüksek, idrak edilen şeylerden şanı yüce, kemal sahibi-

dir’’ olduğu söylenmiştir.

Akıl ermez hikmetine, kimseler bilmez nicesin,

Zahir vasfınla gün gibi, bâtın vasfınla gecesin,

İzzet, şeref, hükümranlık yalnız sana mahsus yârab;

Vasfındır el-Müteâlî, yücelerden de yücesin…

  1. a) Her gün 551 defa “Yâ Müteâlî” ism-i şerifini okuyan

günah işleme alışkanlığından kurtulup Allah’a yönelir.

  1. b) 600 defa “Yâ Müteâlî” ism-i şerifini okuyan her türlü

âfetten kurtulur.

(Prof. Dr. Metin Yurdagür,  Esma-i Hüsna)

(Sadettin Kaplan, Esma-i Hüsna’dan Esintiler)

 

EHL-İ SÜNNET KAVRAMININ ANLAMI

 

Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uyan

ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’i hayatta örnek edinen ve onun

sünnetine göre hayatına yön veren demektir. Resûlullah

(s.a.v.), bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurur:

“İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Benim

ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka ha-

riç, onların hepsi cehennemdedir. Ashab-ı kiram: ‘O kur-

tulanlar kimlerdir?’ diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.):

‘Bana ve ashabıma uyanlardır’ buyurdu.” (Tirmizî)

Hz. Muaviye (r.a.)’den rivâyet edilen bir hadis-i şerifte

ise, “ (Ümmetimin fırkalarının) yetmiş ikisi cehennem-

dedir, biri cennettedir. Cennette olanlar ehl-i sünnet

ve’l-cemaattir” (Ahmed bin Hanbel, Ebû Davud) buyurmuştur.

Yani müslümanların çoğunluğunu teşkil eden büyük toplu-

luktur. Muhammed (s.a.v.) ümmetinin sapıklık üzere birle-

şemeyeceğine dair hadis-i şerif de varid olmuştur. Diğer bir

rivâyette ise “Size gereken İslâm cemaatinin çoğunlu-

ğuna uymaktır” buyrulmuştur.

Ehl-i sünnet, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen

Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’i hayatında örnek edinir.

Bunun için bir Müslüman, hiçbir halde hiçbir kimseye zulüm

yapamaz. Müslümanın temel ahlâkı, kusurları affetmek, in-

sanları güzel öğüt ve ikna yoluyla hayra davet etmek, doğ-

ruyu yaşayarak göstermek ve herkese iyiliği emretmek ve

kötülüklerden de sakındırmaktır.

Bütün müslümanlara gerekli olan; daha önce geçen

peygamberlerin akîdelerine muvafık veKur’ân-ı Kerim ile

açıklananın aynı olan, peygamberler efendisi Muhammed

Mustafa (s.a.v.)’in sözüne (sünnete) tâbi olmaktır. Allâhu

Teâla kendi nefsine yemin ederek şöyle buyurmuştur:

“Rabbin hakkı için, onlar, aralarında çekiştikleri şey-

lerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden

nefisleri hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle bo-

yun eğmedikçe, îman etmiş olmazlar.” (Nisa s. 65)

(İmâm-ı Azam, Fıkh-ı Ekber, Aliyyû’l Kâri Şerhi, s. 12, 22)

 

 

 

 

ALLAH’IN (C.C.) SIFATLARI

 

Allah (c.c.)’e iman, O’nun sıfatlarını bilmeye bağlıdır. O,

ancak sıfatlarıyla bilinir ve tanınır. Çünkü Allah’ın zâtını an-

layıp kavramamız mümkün değildir. Allah (c.c.)’ün sıfatları,

zâti ve subuti olmak üzere iki kısımdır.

Zâtî sıfatlar : Sadece Allah Teâlâ’nın zâtına mahsus

olan, yaratıklarından herhangi birine verilmesi câiz ve

mümkün olmayan sıfatlardır.

1-Vücud (Varlık) 2-Kıdem (Ezeliyet, evveli olmama),

3-Beka (Ebediyet, âhiri olmama), 4-Vahdaniyet (Bir olma,

şeriki bulunmama),  5-Kıyam binefsihî (Varlığının deva-

mının zâtından olması-başkasının yardımıyla olmaması ),

6-Muhalefetün-lil-havâdis (Zâtının mahlûkatın zâtlarına ve

sıfatlarının mahlûk sıfatlarına benzememesi)

Sübutî sıfatlar: Varlığı zorunlu olan ve kemâl ifade

eden sıfatlardır. Sübûtî sıfatların zıtları olan özellikler Allah

(c.c.) hakkında düşünülemez.

1-Hayat (diri ve canlı olma) 2-İlim (bilme) 3-İrade (dile-

  1. me) 4-Kudret (gücü yetme) 5-Semi (işitme) 6-Basar (gör-
  2. me) 7-Kelâm (konuşma) 8-Tekvin (Yaratma, var etme.)

Vücud: Allah (c.c.) vardır. Varlığı ezelî ve ebedîdir. (Var-

lığının başlangıcı ve sonu yoktur) Varlığı, yarattıklarının

varlığı gibi bazı şartlara bağlı değildir. Yaratılanların varlı-

ğı zamana, mekâna ve sayıya bağlıdır. Allah’ın varlığı ise

bunların hepsinden münezzehtir (uzaktır).

Semi ve Basar: (işitmek ve görmek) Allah’ın sıfatla-

rından olup ezelî ve ebedîdir. İşitmek ve görmek için Allah

(c.c.)’ün göze ve kulağa ihtiyacı yoktur. O, işitilecek her şeyi

işitir ve görülecek her şeyi görür. Bu iki sıfat, (semi’ ve ba-

sar) aslında ilim sıfatı içinde mevcuttur. Çünkü işitmek, işi-

tilecek şeyleri Allah’ın bilmesi, görmek de görülecek şeyleri

Allah (c.c.)’ün görmesidir. Böyle olduğu halde bu iki sıfatın

ayrıca zikredilmesinin sebebi, haklarında kesin nass/âyet

bulunmasıdır.

(Allâme es-seyh Alâüddin Abidîn, Hediyyetü’l Alâiyye, s.821)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN ET-TEVVÂB (C.C.)

 

Kullarını tövbeye teşvik edip onların tövbelerini kabul

eden Arapça’da “tevbe” kelimesinin asıl anlamı “rücû” (dön-

mek)” demektir. Buradaki dönme kul için “ma’siyeti terk edip,

itaate dönüş”, Allah (cc) hakkında ise, “kulun bu dönüşünü

kabul edip onu cezalandırmaktan vazgeçmesi” anlamına

gelir.

Kur’ân’da sıklıkla kullanılan kelime gruplarından birini

teşkil eden bu kökün kullanıldığı pek çok âyette, gerek ina-

nış, gerek davranış bakımından çeşitli kötülüklerden dönen-

lerin tövbelerinin Allah (cc) tarafından kabul edileceği, ancak

tövbenin yürekten ve kararlı sağlam bir şekilde yapılması

gerektiği,  Allah’ın tövbe eden kullarını sevdiği belirtilir.

Ebû Süleyman el-Hattâbî, kullarını tövbeye muvaffak

kılan Allah’ın bu isminin “kulları tarafından yenilenecek her

tövbeyi her defasında mükerreren kabul buyuran” anlamına

geldiğini belirtmektedir. Halîmî de bu ismi, “tâatine dönüş

yaptıkları takdirde isyânkâr kullarından bile fazl ü ihsânını

esirgemeyen, onların daha önce yaptığı hayırları geçersiz

saymayan yüce zât” şeklinde tanımlamaktadır. Şu halde kula

düşen görev, yapmış olduğu günahlara hemen tövbe etmek-

tir. Kul hakkının dışında Allah’a karşı işlenmiş bir günah için,

ondan tamamen vazgeçmek, yaptığına pişman olmak ve bir

daha o işi yapmamak şartlarına riâyet ederek tövbe edilebilir.

Şâyet bir kişi, kul hakkıyla ilgili bir kötülük işlemişse, bu fiiliyle

ilgili tövbeyi ancak hak sahibinin hakkını ödemek, onun rıza-

sını alıp helalleşmek gibi hususlara riâyetle gerçekleştirebilir.

  1. a) Duha Namazından sonra 300 defa “Yâ Tevvâb” ism-i

şerifini okumaya devam edenlerin tevbeleri kabul olunur.

  1. b) Haksız yere zulme uğrayanı zulümden, zalimin elinden

kurtarmak için 10 defa “Yâ Tevvâb” ism-i şerifi okunur.

  1. c) Vakit namazlardan sonra 41 defa “Yâ Tevvâb, Yâ Ra-

him” ism-i şeriflerini okuyan, geçim sıkıntısından kurtulur,

rızkı bollaşır.

(Prof. Dr. Metin Yurdagür, Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna)

 

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT YOLU

 

Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine, ashabının ve on-

ların yollarını izleyenlerin sünnetine; itikad, söz ve amel

hususlarında sımsıkı sarılanlar ile bu şekilde dosdoğru tabi

olup, bid’atlerden uzak duran kimselerdir.

İmâm Rabbânî (k.s.) şöyle buyurur: “Ey kıymetli Nakîb!..

Va’zların hulâsası ve nasîhatlerin özü, dindâr ve Şerîata

sıkı sıkıya bağlı kimselere karışmak ve gönül huzûrunu

onlarla berâber olmakta bulmaktır. Dindâr ve Şerî’at’a

sıkı sıkıya bağlı olmaktan her biri de hak olan Ehl-i Sün-

net ve’l-Cemâ’at yoluna girmeye bağlıdır; ki, diğer İslâmî

(ama bir çok yanıyla O’nu anlamaktan ve Ondan uzak

olan sapık) fırkalar arasında kurtulan fırka onlardır. (Ehl-i

Sünnet’in imâmları olan) şu büyüklere uymadan kurtulmak

imkânsızdır. Onların görüşlerine uymadan felâha ermek

mümkin değildir. Naklî, aklî ve keşfî deliller bu (anlatılan)

ma’nâya şahiddir. Bunun hiçbir şekilde böyle olmama

ihtimâli de yoktur. Bu sebeble, bir şahsın, hardal tanesi

mikdârınca (azıcık da olsa) şu büyüklerin Sırât-ı Müstakîm

olan yollarından çıktığı bilinirse, onunla sohbeti (berâberliği

ve konuşmayı) öldürücü bir zehir (i içmek) olarak i’tikâd et-

men, onunla oturup kalkmayı da zehirli yılanla oturup kalk-

mak olarak görmen lâzımdır. Onlar (Ehl-i Sünnet imâmları)

hakkında mübâlâtları/kıskançlık, hüzün ve tasaları olmayan

ilim talebeleri de -hangi fırkadan olurlarsa olsunlar- din hır-

sızlarıdır/dîninizden çalan kimselerdir. Bunlarla berâber ol-

maktan ve konuşmaktan sakınmak dahî, (dînin) zarûriyyât

(ın)dandır/mutlaka bulunması ve uyulması gereken îcâblar

(ın)dandır. Dinde meydana gelen bu fitne ve fesâd (lar)ın

tamâmı, dünya malı toplamakta âhiretlerini hebâ eden şu

topluluğun hayırsızlığındandır. Onlar doğru yol mukâbilinde

sapıklığı satın alıp da ticâretleri kâr getirmeyen ve doğruya

varmayan kimselerdir….”

(İmâm-ı Rabbâni, Mektûbât c.1 s. 185, 113. Mektûp)

 

NEVRUZ VE NOEL KUTLAMAK

 

İslâm dini müstakil bir dindir. Hiçbir hususta başkasına

tâbi ve onlara uşak olmamızı istemez. Peygamber (s.a.v.)

Medine-i Münevvere’ye teşrif ettiğinde Medine halkının iki

mukaddes günü vardı. İlkbaharda Nevruz günü ile sonba-

harda Mihrican günü. Bu zamanda gece ile gündüz mü-

savi olurlar. Peygamber (s.a.v.) Medine halkına: “Bunlar

nelerdir?” diye sordu. “Cahiliyette bu günlerde oynar, şenlik

ederdik” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) bu-

yurdu ki: “Allâh bunların yerine size daha iyi günler verdi. O

günler Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı’dır.”

Ebû Alî el-Farisî diyor ki “Bundan anlaşılıyor ki Nevruz

ile Mihrican gibi, Müslüman olmayan kimselerin kutsal gün-

lerine ta‘zim etmek caiz değildir.”

İmâm-ı Rabbani Ahmed el-Farukî şöyle diyor:

“Hindûların kutsal saydıkları ve kırmızı pilav pişirip hediye

verdikleri günlere tazim etmek, yahudilerce kutsal sayılan

günlerde adet olan hediyelerle hediyeleşmek küfrü gerek-

tiren şeylerdendir.”

Binaenaleyh, Noel gününde ve hıristiyanların diğer bay-

ram günlerinde onlara ayak uydurmak gayesiyle, onların

yaptıklarını yapmak, o günlerde bayram niyetiyle çocuklara

elbise almak ve pişirdikleri yemekleri pişirmek caiz değildir.

Bu hareketler küfrü gerektirir. Ondan sakınmak icâb eder.

 

HASTA OLMADIĞI HALDE RAPOR ALMAK

 

Ücret mukabilinde halkın hizmetinde bulunan bir me-

mur, hasta olmadığı halde kendini hasta gösterip rapor alır-

sa, üç yönden büyük bir vebalin altına girmiş olur.

1- Kendini hasta olarak göstermekle yalan söylemek,

2- Amme hizmetini bırakıp onların işlerini aksatmak,

3- Hizmet vermeden haram bir ücret almaktır.

(Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, 2.c., s.55,67)

 

 

NEBİ (S.A.V.)’İN ANNE BABALARI MÜ’MİNDİRLER

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in mübârek  anne ve babala-

rı tertemiz insanlardı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in babası

Abdullah, tevhid dini üzereydi. Şirkten uzak idi. Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz daha doğmadan önce vefat etti. Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz’in annesi Hz. Amine annemiz, câhiliyet

döneminde Allah’a îmânı olup, tevhid üzereydi.

Bir gün Peygamber (s.a.v.) Efendimiz anne ve babasının

kabirlerini ziyaret etmek için; Allâhü Te‘âlâ’dan izin istedi ve

Allâhü Te‘âlâ da kendisine izin verdi.

Muhakkak ki Allâhü Te‘âlâ, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in

anne ve babasını onun için diriltti ve onların ikisi de Peygam-

ber (s.a.v.) Efendimiz’e îmân ettiler…

Bu mümkündür. Aklen ve şer’an caizdir. Bu diriltmenin se-

bebi onların mü’min olmaları için değil, Ümmet-i Muhammed

(s.a.v.)’den olma şerefine nâil olmaları içindi.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in anne ve babalarının

ölümlerinden yıllar sonra, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz

için diriltilmeleri ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e îmân

etmeleri, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in fazîletlerinden ve

“Hasâisü’n-Nebî” yani özel hususiyetlerindendir. Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz’in anne ve babasının, O’nun için diriltilme-

leri ve onların her ikisinin de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e

îmân etmesinde aklen ve şer’an bir mani ve engel yoktur.

O yüce Resûl (s.a.v.) anne ve babası için ağlar da, Allâhü

Te‘âlâ onları diriltmez mi?

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in muhterem anne ve ba-

baları îmân üzereydiler. Onlar, İbrâhim (a.s.)’in tevhid dinine

bağlıydılar. Asla putlara tapmadılar. Bu konuda birçok âlim

müstakil kitap yazmıştır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in

mübârek anne ve babalarının îmân ehli olduğuna dair ki-

tap yazan âlimlerden biri de Saçaklızâde Mehmed Efendi

(r.a.)’dir. Kitabının ismi “Risâle fî îmân-ı vâlidî Resûlullâh

(s.a.v.)”dir. Ayrıntılı bilgi: Tecrid-i Sarih 4/543

(Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt’in Fazileti, Misvak Neşriyat, s. 15)

 

 

 

DİNDEN ÇIKARAN SÖZLERDEN

SAKINMAK GEREKİR

 

Mürted kimdir? Bir müslümanın, kesin delil ile sabit olan

dini bir emri inkâr veya yasaklanan bir fiili helal görmesidir.

Böyle bir şeyi yapan insan İslâm dininden çıkar ve kâfir olur.

Zamanımızda kişiyi mürted eden sözler ve davranış-

larda bulunanlar oldukça çoktur. Birçokları bunları küfür

değil, hatta günah bile saymamaktadır. Kişinin kendisi-

ni mürted eden bir günahı işlemesi, insanı öldürmekten,

zina yapmaktan ve nihâyet bütün günahlardan daha ağır

ve büyüktür. Çünkü bütün fukaha ittifakla: insan öldürenin

ve diğer günahları işleyenin kılmış olduğu namazı, tuttuğu

orucu, verdiği zekât ve sadakaları, yapmış olduğu haccı ve

nihâyet sevap kazanacak bütün ibâdetlerinin sevabı silin-

mez. Lakin mürted olan bir müslümanın hayatında işlemiş

olduğu sevap kazanacak bütün amelleri bozulur, hiç işlen-

memiş gibi yok olur.

Allah’a (c.c.) inanmış bir insan için bundan daha kor-

kunç bir tehlike düşünülemez. Şafii âlimlerinin ve gö-

rüşlerine göre: irtidatla sevabın batıl olduğunu ve amelin

tekrarlanmasının gerekli olmadığı görüşündedirler, İmâm

Şafii’den (r.a) naklediliyor ki: Mürted olmakla yalnız daha

evvel yapılan amellerin sevabı batıl olur. Şafii mezhebinin

görüşü de budur. Hanefiler ise, Dinden çıkmakla amel ta-

mamen batıl olur ve haccın da yeniden yapılmasının ge-

rekli olduğu görüşündedirler. Küfür kelimesini ve sözünü

konuşana rıza göstermek kastıyla gülmek onu doğrulamak

ve teyid etmek maksadıyla alkışlamak da küfürdür. Küfür-

den ve kâfir olmaktan korunmak için, Resûlullah (s.a.v.)

Efendimizin sabah ve akşam şu duayı üçer defa okumayı

tavsiye buyurmuştur: “Allah’ım bilerek herhangi bir şeyi

sana şerik koşmaktan sana sığınırım ve bilmediğimin

de bağışlanmasını dilerim”

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s. 277)

 

KİMLER TEFSİR YAPABİLİR

 

Allah’ın yüce kitabını ilmi ve yeterliliği olmayan kişile-

rin kendi heva ve heveslerine göre açıklayıp tefsire yel-

tenmeleri günahtır.

İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, Resûlullah (s.a.v.)

şöyle buyurdu: “…Kim Kur’ân’ın tefsiri hakkında kendi

görüş ve arzusuna uydurarak hüküm verirse Cehen-

nem’deki yerine hazırlansın.” (Tirmizi, Tefsir, Bölüm:1, hadis

no:2951)

Tefsir yapacak âlimin aşağıda zikredilen şu onbeş

ilmi gâyet mükemmel şekilde bilmesi lâzım gelir. Bu

ilimleri kemâliyle (en olgun ve tam şekilde) bilmeyen

kimselerinKur’ân tefsirine yeltenmesi şer’an câiz değildir

(Şeriatın buna izni yoktur).

1 Lügat (Arap Dili)      2 Nahv ilmi

3 Tasrif (Sarf ilmi)       4 İştikak

5 Me’ani ilmi               6 Beyan ilmi

7 Bedi’ ilmi                  8 Kıraat ilmi

9 Usul-i din ilmi          10 Usul-i fıkıh ilmi

11 Esbab-ı nüzul        12 Nasih ve mensuh

13 Fıkıh ilmi                   14 Mücmel ve mübhem’in tefsiri

Müfessirin sahip olması gereken 15’inci ilim ilmü’l-

mevhibe’dir. Bu öyle bir ilimdir ki, onu Cenâb-ı Hak haz-

retleri, ilmiyle âmil olan bahtiyar kuluna ihsân eder.

(Sırrı Paşa’nın saydığı bu 14 ilim kesbî’dir, yâni çalı-

şıp öğrenmekle elde edilebilir. 15’ci ilim ise Vehbî’dir, yani

Allah vergisidir. O verirse verir, vermezse, çalışmakla öğ-

renilip elde edilemez.)

İşte bu 15 ilim, müfessirin (tefsir âliminin) mutlaka,

kesin surette ve hiç şüphesiz ve eksiksiz mükemmel bir

şekilde sahip olması zorunlu bulunan ilimlerdendir. Ama

bunlardan başka,Kur’ân-ı kerimi tefsir edebilmek için

müfessirin diğer ilimlerde (ve çağının gerektirdiği genel

kültür bilgilerinde) derinleşmiş olması da şarttır.

(İmâm Şemsüddin Kaymaz ez-Zehebî, Büyük Günahlar, s.258)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-BERR (C.C.)

 

Kur’ân’da “çok şefkatli ve kerem sahibi” anlamında

olmak üzere, sadece bir âyette ve “rahim” ismiyle birlikte

Allah’ı tavsif eden bu ismin; “yaratıklarına karşı rahmet,

mağfiret, lütuf ve ihsânı bol” ve “söz ve haberlerinde mutlak

sâdık” şeklinde olmak üzere iki farklı anlamının bulunduğu

kaydedilmektedir.

Bu ismin “her tür ilâhî ihsânı” yansıttığını belirten esmâ-i

hüsnâ şarihleri, “El-Berr’i, “Allah’ın bütün mahlukâtına rı-

zık tahsis etmesi, onlara rahmetiyle muamele buyurması,

muttaki ve itaatkâr kullarına kat kat sevap ihsân etmesi,

güzel şeyler yapmayı düşünüp niyetlerini gerçekleştireme-

yenler ile kötülüğe niyetlenip bundan  vazgeçenleri  bile

mükâfatlandırması, âsîleri ise sadece işledikleri günah ka-

dar cezalandırması’ şeklinde açıklamışlardır.

Fahreddin er-Râzî ise, bu ismin kapsamına giren “ilâhî

ihsânın” dinî ve dünyevî olmak üzere iki kısımda incelene-

bileceğini kaydetmektedir. Ünlü mutasavvıf Kuşeyrî “Berr”

isminin havâssı üzerinde dururken, bu isminin tecellileriy-

le “birrü’l-vâlideyn” (ana babaya iyilik) arasındaki irtibata

dikkat çekerek Allah Teâlâ’nın ana ve babasına itaat eden

evlatlara, bu isminin ifade ettiği sonsuz ihsân ile karşılık ve-

receğini belirtir.

Bazı sûfîler de, bu ilâhî ismin: “ibâdet ederek kendisine

yönelen kullarına tevfîk ve hidâyetiyle muamele eden” an-

lamına geldiğini kaydederler.

  1. a) “Yâ Berr” ism-i şerifini, zengin olmak isteyenler, her-

gün 202 defa okumaya devam etmelidir. Okumaya baş-

ladıktan sonra ilerleyen zamanda terkedilmesinde büyük

tehlike vardır. Ölünceye kadar okunması gerekir.

  1. b) Çocuk üzerine 7 defa “Yâ Berr” ism-i şerifinin okun-

ması çocuğun korunmasına ve güzel ahlâklı olmasına ve-

siledir.

  1. c) Felçli olan bir kimse, her gün 100 defa “Yâ Berr” ism-i

şerifini okuduğu taktirde eski sıhhatine kavuşur.

(Prof. Dr. Metin Yurdagür, Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna)

 

DUÂ EDERKEN BİRİSİNİ  ARACI KILMAK

KONUSUNU DOĞRU ANLAMAK

 

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ile tevessül

eden ya da ondan bir şey isteyen kişileri tekfir edenlerin ba –

tıl iddiaların biri de şudur: Derler ki “Vefat etmiş peygamber

ya da salih insanlardan, sadece Allah’ın yapabileceği şeyleri

istemek şirktir.” Bu düşünce, günümüze kadar süregelen ka-

dim bir yanlış anlamanın ürünüdür. Bu insanlardan bir şey

istemek, Allah -celle celaluhu-’nun istenilen o şeyi yaratması

için, duâve şefaatlerini vesile etmekten başka bir anlam taşı-

maz. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.)’in, gözleri kör a’rabi ve

diğer sahabelerin yardım ve şefaat taleplerini geri çevirmeye-

rek, kendisini Allah’a vesile kılma çabalarına olumlu karşılık

vermesi ve AIlah’ın izniyle onların isteklerini yerine getirmesi

bunun içindir. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sel-

lem- onlardan hiç birine “Böyle yapmakla sen Allah’a şirk

koştun” dememiştir.

Amansız bir hastalığı iyileştirmek, bulut olmayan gökyü-

zünden yağmur yağdırmak, eşyaları dönüştürmek, parmak-

lardan su akıtmak ve insanlara yetmeyecek yemeği yetecek

kadar çoğaltmak gibi harikuIade ve insan gücünü aşan şeyler

kendisinden istendiği zaman Peygamberimiz (s.a.v.), onlara:

“Siz müşrik oldunuz. İmanınızı tazeleyin! Çünkü benden,

sadece Allah’ın yapabileceği şeyleri istediniz” gibi bir şey

dememiştir. Bu iddia sahipleri, tevhidi ve tevhid dairesinin dışı-

na çıkaracak şeyleri Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-

’den daha mı iyi bilmektedirler?

Peygamberimiz (s.a.v.)’den daha çok bilen birilerinin oldu-

ğunu, bırakın alimlik iddiasında olan birisini, cahil bir insan bile

dile getiremez. İnsanlar bu zâtlardan yardım istedikleri zaman,

sadece Allah katında şefaatçi olmalarını istemiş olmaktadırlar.

Bu da Allah tarafından bu zâtlara verilen bir özelliktir.

(Muhammed Alevi Maliki, Mefâhim, s.175-180)

 

ALLAH (C.C.) MEKÂNDAN MÜNEZZEHTİR

 

Cenab-ı Hakk âyeti kerimede şöyle buyurmaktadır:

“Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir.” (Taha s. 5) Bu ve benze-

ri âyetlerdeki Cenab-ı Hakk’ın Arşa istiva etmesini, O’nun

(c.c.) mekandan münezzeh olmasına zıt olarak anlamamak

gerekir.

İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.) buyuruyor ki:

“Allâhu Teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç olmaksızın Arş’a

istiva etmiştir. Eğer Allah bir yerde yerleşip mekân tutmaya

muhtaç olsaydı, âlemi yoktan var etmeye ve idareye muk-

tedir olamazdı. Hâlbuki Yüce Allah bundan münezzehtir.”

(İmâm Ebû Hanîfe, el-Vasıyye)

İmâm eş-Şâfi’î (r.a.), el-Fıkhu’l-Ekber (s. 17) isimli eser-

de şöyle der: “Eğer “Allâhu Teâlâ, “Rahman Arş’a istiva et-

miştir” buyurmuştur” denirse şöyle cevap verilir:

“Bu âyetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapma-

malı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır. Çünkü kişi ilim-

de rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüphe-

ye ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, Allâhu

Teâlâ’nın sıfatları hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması

gerekir. Allâhu Teâlâ’yı hiçbir mekân ihata edemez. O’nun

üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son noktalara sahip

olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir.

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ s. 11)

İbn Hâcer el-Askâlânî, İmâm Malik (r.a.)’in şöyle dedi-

ğini nakleder: (Arş, Allâhu teâlânın istikrâr yeri değildir.)”

(Fethu’l-Bârî)

İmâm Zeynelabidin Ali bin Hüseyin (r. anhuma) şöyle de-

miştir: “Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Sen Allâh’sın.

Senden başka bir İlâh yoktur. Seni mekân kuşatmaz. Sen

hissedilmez ve dokunulmazsın”

Hz. Ali (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, kendisine “ey-

nellah= Allah nerededir?” diye sorulduğunda şu cevabı ver-

miştir: “Nerede?” sorusunun ihtiva ettiği yeri) yaratan Allah

için “Nerede?” sorusu sorulur mu?”

(Kitabu kavafili’l-cariye, s.2)

 

 

 

 

ESMA-ÜL HÜSNA’DAN

ZÜ’L CELALİ VE’L İKRAM (C.C.)

 

“Celal ve İkram sahibi olan Rabbinin adı ne yüce-

dir.” (Rahman, 78)

“Celal ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zatı) baki

kalacaktır.” (Rahman, 27)

Büyüklük ve ikram sahibi olandır. Allah (c.c.), celal ve

gazap sahibidir, aynı zamanda ikram edicidir. Allah (c.c.)

ululuk sahibidir, bütün yaratıkları tarafından tenzih ve ta’zim

olunur. Allah (c.c.), kerem sahibi olduğu içindir ki, hak sa-

hibi olmayan yarattıklarına da nimet verir, bir karşılık bekl-

emeksizin bağışta bulunur, günahları örter, kötülük yapanı

affeder, hayrı çok, cömert, bağışı tükenmeyen, her türlü

şeref ve fazîleti kendisinde toplayandır.

Biz de küçüklere bir kabahat yaparlarsa kızarız,

gazaplanırız. Bir müddet sonra da lüzumundan fa-

zla asabileştiğimizi düşünerek gönlünü almaya kalkarız.

İkramda bulunuruz. Cenab-ı Allah’ın ikramı elbette bizim-

kine benzemez onun rahmeti geniştir, sonsuzdur. Gazâbını

örtmüştür ve geçmiştir, hatta kullarınınki bile öyledir.

Zü’l-Celâli ve’l-İkram isminde celâl ve ikram beraberce

zikredilmekle, insan kalbinin terakkisine vesile olan korku

ve ümit, takva ve amel-i salih birlikte nazara verilmiş; celâl

ile Cehennem hatırlatılırken, ikram sıfatının zikriyle de Cen-

net nimetlerine dikkat çekilmiştir.

Bu ismi hatırlayan bir kul, ömrünü havf ve reca (korku

ve ümit) sınırları arasında geçirir. Allah’ın (cc) rahmetinden

ümit kesmemekle birlikte, azâbından da emin olmaz. Bu ise

istikametin çok önemli bir şubesidir.

  1. a) “Yâ Zü’l Celâli ve’l İkram” ism-i şerifini günde 100

defa okuyan, keramet sahibi olur ve halk arasında ikram,

iltifat ve  hürmet  görür.

  1. b) “Yâ Zü’l Celâli ve’l İkram” İsm-i Âzam’dır diyenler

vardır.  (Prof. Dr. Alaaddin Başar, Esma-i Hüsna, Allah’ın Güzel İsimleri)

 

MELEKLERE İMAN AKİDEMİZ NASIL OLMALI?

 

Yüce İslâm dininin itikadi esaslarından biri de melek-

lerin varlığına îman etmektir. Allâhu Teâla’ya îman etti-

ği halde, meleklerin varlığına inanmayan kimse kafirdir.

Melekler, Allâhu Teâla’nın verdiği ölçü içerisinde, gözle

göremediğimiz nurani varlıklardır. Peygamberliğe, vah-

ye ve itikad edilmesi gerekli dini esaslara îman etmek,

ancak meleklere îman etmekle mümkündür. Bunun için

müslümanın amentüsünde Allah’a (c.c.) imandan sonra,

meleklere îman gelir.

Yeryüzünde oldukça değişik canlılar yaşamaktadırlar.

Bunların hepsini görecek bir yaradılışa sahip olmayabili-

riz. Çünkü beş duyu organımız her şeyi görmeye elverişli

değildir.

Meleklerin niçin yaratıldığının varlığının sırrı ise yal-

nız Allâhu Teâla’ya mahsustur. Yüce Allah evreni yarat-

mış, bu arada adını yüceltmeleri, tanıtmaları için insanla-

rı ve cinleri yaratmıştır, insanlar ve cinler yaratıcıya kulluk

etmekle sorumludurlar. Bunlara ek olarak melekleri de

yaratan yüce Allah (c.c.) bu aleme büyük ilahi düzen ve

kanunlarını hakim kılmak için insanlara, cinlere ve me-

leklere birtakım görevler vermiştir. İnsanoğlu, cinler ve

meleklerin varlığına inanmakla sonsuz gücün varlığını ve

kudretini daha iyi idrak eder. Böylelikle bu yüksek gizli

kuvvetler karşısında daima göz hapsi altında tutulduğunu

bilerek yaratıcısına karşı saygılı ve uyanık olur.

Melekler; Allah’u Teâlâ’nın kullarıdırlar. Onlar Allah’ın

ibâdetine dalarlar. Yoksa kâfirlerin iddiası gibi Allah’ın

oğulları değillerdir. Melekler erkeklik ve dişilik ile vasıf-

lanmazlar Melekler; yemek içmek ve bunların gerektir-

dikleriyle vasıflanmazlar. Melekler ne büyük günah, ne

de küçük günah ile vasıflanmazlar.

Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın onlara olan emirlerine asi olmazlar. Em-

rolundukları şeyleri de yaparlar.”

(Muhammed Mevlana Ebû Said Hadimi, Berika, c.2, s.24-25,

Mehmet Çağlayan, Ehli Sünnet Akaidi s.114)

 

ESMAÜL-HUSNA’DAN EL MÜNTAKİM (C.C.)

 

“Zulüm etmeksizin intikam alan, asilerin belini kıran,

canileri cezalandıran.” demektir.

“Bizi böylece gazaba davet ettiler; biz de onlardan

intikam aldık,böylece onları toplu olarak suda boğ-

duk.” (Zuhruf s. 55)

İlâhî intikamın ilk muhatapları, insanları şirk, küfür,

dalâlet ve sefahat yoluna sürüklemek için çalışan din ve

ahlâk düşmanlarıdır. Cenâb-ı Hak bunlardan bile intika-

mını hemen almaz ve onlara tövbe etmeleri için süre ta-

nır. Yaşadıkları sürece, bütün bir kâinatı onlara da hizmet

ettirir, onları rızıklandırır, besleyip büyütür.

Tövbe etmeyerek isyânında ısrar eden kimselerde,

Müntakim ismini tecelli ettirir. Bu tecelli çoğu kez âhirete

bırakılır. Zira intikam mahalli ve ceza beldesi orasıdır.

Bazen, insanlara ibret olmak üzere bu dünyada da bu

ismin tecellileri görülür; Nuh ve Semud kavminin başına

gelenler gibi.

Bu ismin tecellisine mazhar olacak bir başka güruh

ise zalimlerdir. Zalimler, kul hakkına tecavüz etmekle,

kendilerinde bu ismin tecelli etmesini, bir bakıma iste-

miş olurlar. Bir mü’min, takva dairesinde yaşayarak bu

ismin tecellisinden hassasiyetle kaçınmalıdır. Ne kendi

nefsine, ne de diğer kullara zulüm etmemelidir. O ma-

sum organlarını ve duygularını isyân yolunda kullanan

bir insan, onlara zulmettiğini düşünmeli ve kendisinden

mutlaka intikam alınacağını bilerek korkmalı ve tövbe yo-

luna girmelidir.

  1. a) Hakkına tecavüz edilen kimse, 630 defa “Yâ Münta-

kim” ism-i şerifini okuyup Allah’a şikâyetçi olursa Cenab-ı

Hak, zalimden onun intikamım alır.

  1. b) Günde 100 defa “Yâ Müntakim” ism-i şerifini oku –

maya devam eden,  düşmana galip gelir.

(Prof. Dr. Alaaddin Başar, Esma-i Hüsna, Allah’ın Güzel İsimleri)

 

ESMA’ÜL HÜSNA’DAN MALİKÜ’L MÜLK (C.C.)

 

Mülkün gerçek sahibi olan! Dilediğini, memleketinde

istediği gibi yürüten demektir: İstediği zaman var eder,

istediğinde yok eder, istediğinde bırakır.

Mülk’ün buradaki anlamı, memlekettir. Malik ise tasta-

mam bir kudrete sahip olan manasınadır. Varlık âleminin

bütünü tek bir memlekettir. O ise bu memleketin (ülkenin)

sahibi…

Varlık âleminin tek bir memleket sayılması, içinde

bulunan varlıkların birbirlerine bağlı olmasından ileri gel-

mektedir. Bunlar, bir bakıma her ne kadar çok görünür-

lerse de diğer yönden bir sayılırlar. Tıpkı insan gibi. İnsan

hakikatin bir memleketidir. Lâkin bu memleket bir çok

âzâdan teşekkül etmektedir. Bu azalar birbirlerine yardım

ediyorlar ki, insan hakikatinin istekleri yerine gelsin. İşte

bütün âlem de tek bir şahıs gibidir. Alemin eczası, tek

bir gaye için birbirlerine yardımcı olan o şahsın azaları

gibidir.

Allah (c.c.)’ün ihsânı, bütün alemde tam manası ile

gerçekleşsin diye bu alem devamlı surette birbirlerine

yardım etmekte, diğerlerini tamamlamaktadırlar. Bütün

âlemin yeknesak oluşu aynı nizam ve intizam içinde bu-

lunuşu itibarı ile tek bir ülke sayılmıştır. Bu ülkenin sahibi

de hiç şüphe yok ki, yalnız ve yalnız: o Allah’tır.

Kulun ülkesine gelince, onun ülkesi, bedenidir. O,

gerek kalbine ve gerek diğer âzâlarına söz geçirebilirse,

kendisine verilen kudret nispetinde, kendi ülkesinin sa-

hibi olur..

  1. a) “Yâ Mâlikül Mülk” ism-i şerifini günde 100 defa oku –

yanın kalbi üzüntü, sıkıntı ve yaramaz fikirlerden arınır,

helal mal ile zenginliğe kavuşur.

  1. b) Günde 100 defa “Yâ Mâlikül Mülk, Yâ Zülcelâli ve’l

ikram” ism-i şeriflerini okuyan zengin olur.

(İmâm Gazâli, Esma-i Hüsna Şerhi)

 

DÎNİ AÇIKLAYAN, HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’DİR

 

Kur‘an-ı Kerîm’in açıklaması sünnette aranır. Resûlullâh

(s.a.v.) Efendimiz İslâm şeriatini ve onun temeli olanKur’ân-ı

açıklamasaydı, mukaddes kitabımız mücmel (öz) olarak

kalacaktı ve emrolunan bir çok dînî vecibelerin mahiyet ve

keyfiyetleri bilinmeyecekti.

Allame Seyyid Abdulvehhab eş-Şa‘rânî (r.a.), Şeyh Zekeri-

ya el-Ensârî (r.a.)’den şöyle nakl ediyor: “Eğer Resûlullâh

(s.a.v.)’in ve müçtehid ulemanınKur’ân ve sünnette bulu-

nan mücmelleri (kısa ve az sözle anlatılanları) açıklamaları

olmasaydı, bizim hiçbir şeye gücümüz yetmeyecekti.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin sünneti ile taharetin hükmünü

öğretmemiş olsaydı, biz onun keyfiyeti hakkında bir bilgiye sa –

hip olamayacaktık. Keza farz ve nâfile namazlarının şeklini ve

rekatlarını, orucun, haccın, zekatın şeklini, nisabını, şartlarını,

farzlarını ve sünnetlerini bilemeyecektik. Keza sünnetin

açıklaması olmasaydı,Kur’ân-ı Kerim’in mücmelini bilmemize

imkan olmayacaktı.”

Ebû Râfî (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden söyle

rivâyet eder: “İçinizden hiç birisini koltuğuna yaslanmış

bir vaziyette iken, kendisine, benim emir ve nehiylerim-

den biri ulaştırıldığında ‘Başkasını bilmem, biz Allâhü

Te‘âlânın kitabında gördüğümüze uyarız’ dediğini sakın

görmeyeyim. Böylelerine yaklaşmayın ve onlarla dostluk

kurmayın.”

Ebû Hureyre (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden rivâyet

ediyor, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Size

bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği müddetçe onu

yapın. Size yasakladığım şeyden de muhakkak sakının.”

Peygambere itaat, Allâh’ın emrine itaattir. Ona itaat et-

memek ve emirlerini dinlememek; Allâh’a isyândır ve onun

emirlerini dinlememektir. Unutmamak lazımdır ki, Peygamber

(s.a.v.) yalnız konuşan ve öğüt veren bir vaiz değildir.

Din, hayatın pratik düzenidir. Hayatın maddi ve manevi

cephesini düzenleyecek ve gerçekleştirecek peygamberin

yaptırım gücüne sahip olması lazımdır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s.14-16)

 

İLK İNSANLAR VAHŞÎ DEĞİLDİ

 

Peygamberler (a.s.) tarafından tebliğ edilen dinler,

tevhid esasına dayalıdır. Beşeriyetin ilk dini de tevhid ve

tenzih inancı üzerine kurulmuştur. İnsanoğlunun ilk baba-

sı Hazreti Adem (a.s.) da Allâhü Te‘âlâ’nın yanında kadri

yüce bir Peygamberdir. O, Yüce Rabbinden aldığı vahyi

kendi çocuklarına ve torunlarına tebliğ etmiştir. İnsanlık

bütün medeniyeti peygamberden öğrenmiştir. İnsanlığın

yaşadığı gelişimlerin hepsinde de peygamberler ve onla-

rın Kur’ân’da ve hadislerde anlatılan mucizeleri, rehberlik

yapmıştır. Ancak o büyük Peygamberin vefatından sonra

ilerleyen zaman içerisinde cehâlet karanlığı baş göster-

miş, zaman ilerledikçe karanlık yoğunlaşmıştır.

Özellikle bugün iddia edildiği gibi, insanların ilk yara-

tılışlarında mutlak bir vahşet ve cehâlet içerisinde olduk-

ları düşüncesini kabul etmemiz asla doğru bir düşünce

değildir. Böyle bir varsayımı kabul etmek, başta semâvî

kitapların tamamının açık ifadelerine ters düşmekle bir-

likte, lisan ilminin verilerine de aykırıdır. Zira bu bilgiler

bize gösteriyor ki, bu kavimler ilkel bir medeniyete sa-

hip oldukları halde, sonradan ayrılarak vahşet haline

dönmüşlerdir. Amerika’nın kuzeyindeki eski Meksikalı

halkın medeniyetlerini gösteren eserler elde edildiği gibi,

Amerika’nın güneyindeki Peruluların dahi medeniyetleri-

ni ispatlayacak eserler elde edilmiştir. Bunların Hint ve-

yahut da Çin kavimlerinden olduklarını gösteren bir hayli

eserler mevcuttur. Bununla beraber sonradan Amerika

keşfedildiği zaman halkı vahşet halinde bulunmuştur.

Buna benzer daha bir çok deliller ve tarihi gerçekler gös-

teriyor ki, mutlak bir vahşet iddiası doğru değildir. Bulu-

nan tarih öncesi eserler gösteriyor ki, onların da kendile-

rine özgü medeniyetleri mevcut idi.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, s.25)

 

ŞARTLAR DEĞİŞSE DE KUR’AN’IN

HÜKÜMLERİ DEĞİŞMEZ

 

Kur’ân’ı Kerim’in, evrensel olduğunu ifade eden

âyetlerden de anlaşılacağı üzere,  ilâhî hükümlerin her-

hangi bir târihi, coğrafi ve içtimai ortamla sınırlı olmaksızın

bütün zamanları kapsadığı ve istisnasız her mü’mini bağ-

ladığı tartışmasız bir hakikattır. Nitekim Kur’ân’ı Kerim’in,

Allah Resûlu (s.a.v.) tarafından uygulanışı, ashâbın onu

anlayış ve yaşayışı ve on dört asırlık İslâm ictihat geleneği

ilâhî hükümlerin bütün zamanlar ve nesiller tarafından ev-

rensel anlaşıldığını göstermektedir. Öyle ki, tek bir âlimin,

Kur’ân’ın târihselliğini imâ eden bir beyanını bulmak müm-

kün değildir.

Kur’ân’dan murad-ı ilâhî dışında mânâlar çıkarmak,

O’nu anlamamaktır. Bu yüzden Allah Resûlü (s.a.v.), “Tef-

sir için gerekli mâlumata sahip olmadan aklına göre

Kur’ân’ı açıklamaya kalkan kişi için cehennemdeki ye-

rine hazırlansın.” buyurmaktadır.

Zamanın değişmesini gerekçe göstererek miras, şahit-

lik, faiz… gibi Kur’ânî hükümlerin değişmesini talep etmek;

Allâhu Teâlâ’nın şerîatını nesh etmek/hükümsüz kılmak an-

lamına gelmektedir.

‘Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr edi-

lemez.’ kaidesi ise,Kur’ân ve sünnet ile sabit olan hükümler

için değil; örf ve âdete dayalı hükümler için geçerlidir. Buna

göre, hükmün kaynakları makamında olan örf ve âdetin

değişmesiyle hüküm de değişebilir. Fakat örf ve âdetin

değişmesiyleKur’ân ve sünnet ile sabit olan hükümlerin de

değişmesini talep etmek, örfü nassdan daha güçlü kabul

etmek anlamına gelir. Hâlbuki nass daha güçlüdür. Nitekim

örfün bâtıl olması ihtimal dâhilinde ikenKur’ân ve sünnetin

her hâlikarda sahîh olduğu esastır. Bu yüzden, örfü temel

alarak nassın değişebileceğini savunmak, îmânı tehlikeye

düşürür.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar s.115)

 

HZ.İSA’NIN GÖĞE KALDIRILIŞI VE TEKRAR İNMESİ

 

“Ey İsrailoğulları! Ben size gönderilen Allâhu

Teâlâ’nın peygamberiyim. Benden evvel Musa’ya nazil

olan Tevrât’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ah-

med (Muhammed aleyhisselam) ismindeki peygambe-

rin müjdecisiyim.” (Sâf s. 6)

Hazreti Îsâ (a.s.), İsrailoğullarına gönderilen ve Kur’ân-ı

Kerim’de ismi bildirilen peygamberlerdendir. Annesi hazreti

Meryem’dir. Hazreti Meryem o zamanda bulunan tüm ka-

dınların en fazîletlisi idi. Nitekim Buhâri’de Hazreti Ali’nin

rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Peygamber Efendimiz

(s.a.v); “Îmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan

bütün kadınların hayırlısıdır. Bu Ümmetin kadınlarının en

hayırlısı da Hatîce’dir (r.anhümâ)” buyurmuşlardır.

Hz Îsâ (a.s)’ın göğe çıkarılması şöyle olmuştur: Îsâ (a.s.)

havarileri ile gizlice sohbet ediyordu. Yahudiler ise onu öl-

dürmek için sıkı sıkıya arıyorlardı. Hz Îsâ (a.s) havarilerine

dedi ki “horoz ötmeden yani sabah olmadan sizden biriniz

beni inkar edecek ve pek az bir paraya satacaktır” gerçek-

ten havarilerden Yuda Şem’un sabah olmadan vardı, yahu-

dilerden bir miktar rüşvet alıp Hz. Îsâ (a.s)’ın yerini haber

verdi. Yahudiler hemen Hz. Îsâ (a.s)’ı tutup öldürmek için

gittiler, hırs ve telaş içinde Allah (c.c)’ın hikmetiyle yanılıp

hain Yuda’yı tutup astılar ve Hz. Îsâ (a.s)’ı astık sandılar.

Allah (c.c) ise Hz. Îsâ (a.s)’ı İdris (a.s) gibi göğe kaldırdı ve

onu dünya sıkıntısından kurtardı.

Îsâ (a.s) kıyamet yaklaşınca, Şam’daki Ümeyye Câmii

minaresine inecek ve kırk sene yaşayacaktır. Bu zaman

zarfında, İslâmiyet’i yayacak ve Hazreti Mehdî ile buluşa-

caktır. Sonra Medine’de vefat edip, Peygamber Efendimiz

(s.a.v.)’in medfûn bulunduğu Hücre-i Saâdete defn oluna-

caktır. Îsâ (a.s.), gökten indirildiği zaman, İslâmiyet’e uyup,

kendi ictihadı ile hüküm çıkaracaktır. İctihad ile çıkaracağı

bütün ahkâmın mâm-ı A’zam’ın ictihadına uygun olacağını

Muhammed Pârisâ (k.s.) bildirmektedir.  (Peygamberler Tarihi

Ansiklopedisi,c.2 s.383-430)

(Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevârih-i Hulefa, s.44-45)

 

NEBİ (S.A.V.)’İN MÜSLÜMAN OLMAMIŞ BİRİNDEN

GELEN YARDIM TEKLİFİNE CEVABI

 

Hz. Aişe (r.anhâ)’nin bildirdiğine göre Peygamberimiz

(s.a.v.) Bedir’e doğru yola çıkıp Harretü’l-Vebere’ye va-

rınca, bir adam [Hubeyb b. Yesaf (Îsâf)] gelip yetişti ki,

kendisi güçlülüğü ve cesaretiyle tanınırdı. Ashâb (r.a.e.),

onu gördükleri zaman, sevindi.

Hubeyb, Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Sana tâbi olmak,

senin yanında bulunup elde edilecek ganimetten yarar-

lanmak için geldim!” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Sen Allah (c.c.)’a ve

Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.

Hubeyb: “Hayır!” dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse geri dön! Ben

asla bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.

Hubeyb geri döndü.

Sonra, bir ağacın yanında, Peygamberimiz (s.a.v.)’e

tekrar gelip yetişti ve ilk söylemiş olduğu sözü söyledi.

Peygamberimiz (s.a.v.) ona:

“Sen Allah’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?”

diye tekrar sordu.

Hubeyb: “Hayır!” dedi.

“Öyleyse geri dön! Ben bir müşrikin bana yardım

etmesini istemem!” buyurdu.

Hubeyb geri döndü.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Beyda’da bulunduğu sırada

ona tekrar yetişti ve sözünü tekrarladı.

Peygamberimiz (s.a.v.) de ona yine: “Sen  Allah

(c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.

Hubeyb: “Evet!” dedi.

Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse,

bizimle birlikte yürü, git!” buyurdu.

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar)

 

KÜFRE GÖTÜREN SÖZLER

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimize hakaret eden veya bu ha-

karetinden dolayı o kişinin küfründen ve azap çekmesinden

şüphe eden de kafir olur. Bütün Peygamberlere ve melekle-

re küfretmek de küfürdür.

Ebû Bekir ve Ömer’e (r.a.e.) küfreden kafirdir. Hazreti

Ali’yi (r.a.) onlardan üstün bilmekle kâfir olunmaz. Hazreti

Aişe’yi (r.a.) iffetsizlikle itham etmek, bazı alevilerin iddia

ettikleri gibi, Hazreti Ali’nin (r.a.) ilahlığını iddia etmek veya

vahiy meleğinin (vahyi Hz. Ali (r.a.)’e getirecekken) Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimize yanlışlıkla vahiy getirdiğini iddia

etmek veya inanmak, imana, kitaba ve mukaddesata küfür

etmek de küfürdür.

Sihirin helal olduğunu iddia etmek ve inanarak yapmak

da küfürdür.

Kehânet küfürdür. Kahin, kainatın geleceğinden haber

veren ve gizli şeyleri bildiğini iddia eden kimsedir. Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz: “Kahin, arafa giden ve onların

dediklerini tasdik eden kimse, Muhammed’e nazil olanı

kâmilen inkar etmiş olur.” Hadisi şerifini dört hadis kitabı

da rivâyet etmiştir. Merğirânî Hidâyet sahibi, kitabında diyor

ki: Yıldızlara ait bilgiyi öğrenmek kötü bir şey değildir, çünkü

bu ilim iki kısımdır:  Birinci Kısmı: Hesaba dayalıdır ki bu

gerçektir ve Allâhu Teâla’nın kitabında da bu ifade edilmek-

tedir: “Güneş ve ayın ‘hareketlerini’ hesapladı.” (Rahman

  1. 5) Yani seyir ve hareketler hesaba dayalıdır. İkinci Kısım:

Yıldız ve havanın seyir ve hareketleriyle anlaşılan Allâhu

Teâla’nın takdir ve iradesiyle vaki olacak hadiselerden ‘hava

olaylarından” istidlal yoluyla bilgiler edinmek. Bunlar caizdir.

Nitekim hastanın nabzına bakan doktorun, sağlık ve hasta-

lığın durumunu nabız hareketiyle anladığı gibi.. Şâyet hava

raporunu veren kişi, Allâhu Teâla’nın (c.c.) kaza ve kaderine

inanmıyor da, kendisinin gayb ilmine sahip olduğunu iddia

ediyorsa o zaman kafir olur.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s.283)

 

 

 

HAZRETİ ÎS  (A.S.)’IN YERYÜZÜNE İNİŞİ

 

Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri de Hz. Îsâ’nın inişi-

dir. Bu iniş Allâhü Te‘âlâ’nın melekûtunda herhangi bir yer-

den yapılacaktır. Yeryüzünde belirli bir süre kalacak, İslâm

akîdesinin, bütün peygamberlerin davet ettiklerini ve ken-

disi için gönderildiği temel prensipleri ilan edip yürürlüğe

koyacak, kendisinden önceki bütün şeriatları nesheden Hz.

Muhammed (s.a.v.) Efendimizin beraberinde getirdiği İslâm

Şeriatini infaz edecektir. O, Allâh (c.c.) tarafından yeni bir

vahiy ile desteklenmeyecektir. Bundan da anlaşılıyor ki, Hz.

Îsâ (a.s.)’ın inişi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in son Peygamber

oluşuna aykırı olmadığı gibi, O (s.a.v.)’in şeriatının bütün

şeriatları neshettiği ve Kıyâmet gününe kadar bâkî kalacağı

hükmüne de muhalif değildir. Bu konuda deliller, kaynaklar-

da yeterince zikredilmektedir.

Huzeyfe bin Üseyd El Gıfârî (r.a.) şöyle diyor: Bizler

“Kıyâmet hakkında” müzakere ederken Hz. Peygamber

(s.a.v.) Efendimiz yanımıza çıkageldi. Neyi müzakere

ediyorsunuz, diye sordu. Orada bulunan Ashab (r.a.e.):

Kıyâmeti müzakere ediyoruz, dediler. Peygamberimiz

(s.a.v.): “Sizler daha evvel on alâmeti görmedikçe,

Kıyâmet kopmayacaktır.” buyurdu. Daha sonra şunları

zikretti: “Duhan (kesif bir duman), Deccal, Dabbetü’l-

Arz, Güneşin batıdan doğması, Hz. Îsâ (a.s.)’ın inmesi,

Yecüc ve Mecuc’un çıkması, biri doğuda, biri batıda,

biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin çök-

mesi ve bunların sonunda, Yemen’den çıkıp insanları

haşrolunacakları yere sürecek bir ateşin olacağını an-

lattı.” (Müslim)

“Ben, dünyada da âhirette de Meryem’in oğluna

insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka

bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, baba-

ları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” (Buhârî)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, s. 231-232)

 

SÜNNETİ ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK

 

Makdisî (r.a.) Ebû’d-Derda (r.a.)’den nakleder.

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Sünnetin yok olmasından

korkarak, sabah akşam sünneti öğrenmeğe giden kişi,

sabah akşam Allâh yolunda cihad eden kişi gibidir. Kim

ilmi gizlerse Kıyâmet gününde, Allâh (c.c.) onun ağzına

ateşten bir gem vurmuş olarak yaratacaktır.” (Makdisi)

Muaz (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Üm-

metimin içinde, sonradan dîne sokulan bid’atler çık-

tığı ve Ashabına dil uzâtıldığı zaman alimler ilimlerini

açıklasınlar. Eğer ilimlerini ortaya koymazlarsa, Allâhü

Te‘âlânın, Meleklerin ve bütün insanların la‘neti onların

üzerine olsun.” (Makdisi)

Velid b. Müslim’e denildi ki: Açıklanması gereken ilim

hangi ilimdir? Velid dedi ki: “Sünnet’dir.”

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Ümmetimden kim kırk

hadis belleyip yaşarsa ve bu hadislerle insanları dinle-

ri hususunda bir işte faydalandırırsa, bu kişi Kıyâmet

günü âlimlerden biri olarak diriltilir.” (Makdisi) Resûlullâh

(s.a.v.) şöyle buyurdu:“Kim sünnetlerden kırk hadîsimi

naklederse Kıyâmet gününde Nebîlerle birlikte haşro-

lunacaktır.” (Makdisi)

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:“Bir kişinin iki hadisi öğ-

renip, bununla kendisini faydalandırması ve bunu baş-

kalarına öğreterek onları faydalandırması, altmış sene

ibâdet etmesinden daha hayırlıdır.” (Makdisi)

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Şüphesiz İslâm

garîp başladı ve bu garîpliğine dönecektir. Garîplere

müjdeler olsun.” (Makdisi)

Denildi ki: Ya Resûlullâh! Garîpler kimlerdir?

Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Garipler, benim sünne-

timi sevenler ve benden sonra Allâh’ın kullarına sünne-

timi öğretenlerdir.” (Makdisi)

(İmâm-ı Suyûti, Akîdede Sünnetin Yeri, s. 107)

 

ESMA-ÜL HÜSNA’DAN ER RAHİM (C.C.)

 

Esirgeyen, bağışlayan, engin merhamet sahibi, dün-

yada kendisine inanıp emirlerine uygun bir şekilde ya-

şayanları âhirette ebedî nimetlerle mükâfatlandıracak

olan.

Er-Rahmân’ın bütün varlıkları kapsayan rahmetinin

sağladığı imkânları, O’nun rızasına uygun şekilde kul-

lananlar, Allah’ın Er-Rahîm isminin ifade ettiği ilâhî rah-

mete de mazhar olabileceklerdir. İnsan dışındaki bütün

varlıklar, ulûhiyyetin kendilerine bahşettiği imkânlardan

sadece belirli sınırlar içinde yararlanabilirken, bu fıtrî ni-

metleri terakki ettirme, arttırma ve ebedileştirme imkânı,

kendisine irade verilmek suretiyle, sadece insana bah-

şedilmiştir.

Er-Rahîm ism-i şerifi bulunmaz, tükenmez, sonu gel –

mez bir hazinedir ki, âhirette mü’minlere, takva ve verâ

ehline akla ve hayâle gelmez nimetler sunacaktır.

Cihanın en cömert, en zengin insanları bir araya

gelse, bütün servetlerini hayır yoluna dökse, beşerin

eteğine ırmaklar gibi altınlar akıtsa, nihâyet bunların

servetlerinin ve zenginliklerinin sonu gelecektir. Allâhu

Teâlâ’nın rahmetinin yanında bu dünya dolu servet belki

bir damla bile tutmayacaktır. Bir düşününüz ki, binlerce

senedir hiç eksilmeden, bir lâhza ara vermeden Allah’ın

rahmeti, mahlûkatı üzerine inmektedir. Ahiretteki rah-

meti ise akılların alamayacağı kadar büyüktür… Gönül-

den, tam bir ihlâsla ömründe bir kere “Lâ ilahe illallah

Muhammedün Resûlüllah” diyen bir kimse, günahı olsa

bile  Allah’ın rahmetiyle Cennete dahil olacaktır. İşte bu,

Er-Rahîm isminin bir tecellîsidir. Er – Rahim ism-i şerifini

hergün 100 kere zikre devam eden kimsenin kalbi yu-

muşar, incelir. Şefkat sahibi olur.

(Prof. Dr. Metin Yurdagür, Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna)

 

EHL-İ SÜNNET’TEN OLMAK NE DEMEKTİR

 

Dört Hak mezhepten birini taklit etmek günümüzde

bütün Müslümanlar üzerine bir vecîbedir. Bir müslümanın

(İslâmi ilimleri tahsil etmiş bile olsa) dört mezhebi terkede-

rek Kitap ve Sünnet’in meal ve tercümelerinden anladığıy-

la amel edip, hüküm çıkarması doğru olmaz. Bu kişi Ehl-i

Sünnet yolundan ayrılmış olur.

Dört mezhebi bir tarafa bırakarak; hadis alimi olmanın

şart ve niteliklerinden yoksun kimseler örfî manada muhad-

dis olamayacakları gibi, bu yetersizlikleriyle de içtihad sev-

dasında bulunmakla ehli sünnet ve’l cemaat olmaktan da

çıkarlar. İnsan bir ilimde ihtisas sahibi olmadan, onu ihâtâ

etmeden ve o ilim kendisine bir meleke haline gelmeden,

yalnız onu birkaç kez okumakla ve ara sıra meşgul olmak-

la, o ilmin âlimi olmaz. Nitekim tıp ilmi ile meşgul olup ve

sade bu ilmi meşguliyetle elde etmeye çalışan kişi nasıl ki

tabip olamıyorsa, hadis, fıkıh ve benzeri ilimlerle meşgul

olan kimse de sade bu meşguliyetinden dolayı muhaddis

veya müçtehid olamaz.

Bu dört mezhebi reddeden, müçtehid olmadığı halde

şer’i delilleri sözde kitap ve sünnetten veya meallerden

çıkarmak sevdasında olan kimselerin büyük bir gaflet ve

dalâlet içerisinde oldukları şüphesizdir. Bu tipler, hiçbir şey

üzerinde karar kılamazlar  ve hiçbir kimse ile bu düşünce-

lerini paylaşamazlar. Bu inançta olanlar zahirde bir ve be-

raber görünseler bile kalpleri ayrı ve fikirleri dağınıktır. Allah

(c.c.) korusun, şayet müslümanlar bu gibilere uyacak olur-

sa, binlerce mezhep doğar, bunların mezhepleri de cehalet

ve ihtiras üzerine kurulmuş olur. Ehli sünnetin dört mezhe-

binde mevcut olan ilim, ihlas, iffet ve hakkaniyet bunlarda

asla bulunamaz…

Bunlar İslam düşmanlarının elinde birer oyuncaktırlar.

Çok iyi biliyorlar ki, ehli sünnetin dört mezhebinden birisine

uymakla hayvani his ve isteklerine kavuşamayacaklardır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akâidi, s. 184-187)

 

  1. ÎSÂ (A.S.) İNİNCE YAHUDİ VE HRİSTİYANLARA

NASIL MUÂMELE EDECEK?

 

Hz. Îsâ (a.s.)’ın inişini bildiren hadislere göre Hz. Îsâ (a.s.)

bir sabah namazı zamanı Şam’a inecektir. Üzerinde açık sarı

elbise bulunacak ve kendisini bir bulut getirecektir. Bulutun

üzerinde Hz. Îsâ (a.s.) iki melek arasında ve onların omuzla-

rından tutunmuş vaziyette bulunacaktır. Onun indiğini duyun-

ca hemen Yahudilerle Hristiyanlar kısım kısım karşılamak için

koşarak: “Biz senin ümmetindeniz.” diyeceklerse de Hz. Îsâ

(a.s.): “Yalan söylüyorsunuz!” diyerek kendilerini yalanlaya-

cak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu söyleyerek on-

ların halîfesini arayacak, onu namaz kıldırırken görünce geri

çekilerek: “Sen namazını kıldır. Allâh (c.c.) senden razı ol-

muştur. Ben emir değil, ancak vezir olarak gönderildim.”

diyecek, namazı her zamanki imam kıldıracaktır. Bir rivâyete

göre Hz. Îsâ (a.s.) bundan sonra imâm olacaktır.

Bir rivayete göre Hz. Îsâ (a.s.)’ın ineceği sıralarda son de-

rece kıtlık ve açlık zuhur edecektir.

Hz. Îsâ (a.s.) yeryüzünde bir rivâyete göre yedi sene, diğer

rivâyete göre kırk yıl kalacaktır.

“Haç”ı  kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıra-

caktır…” Haçı kırmaktan maksad; Hristiyanlığı iptâl ederek

İslâm şeriatı ile hüküm vermektir. Allâme Ayni’ye göre Hz. İsa

(a.s.)’ın inişinin diğer hikmetleri de şöyledir:

1- Yahudîlerin “onu öldürdük” iddialarına reddiye olmak

üzere indirilecek ve Yahudiler onu değil, o Yahudileri öldüre-

cektir.

2- Hz. Îsâ (a.s.), eceli yaklaştığı için yere indirilecektir.

Çünkü topraktan yaratılan bir mahluk topraktan başka bir yer-

de ölemez.

3- Hz. Îsâ (a.s.) Peygamberimiz (s.a.v.) ile ümmetinin

sıfatlarını gördüğü vakit bu ümmetten olmayı istemiş; Allâh

(c.c.) da duâsını kabul ederek onu sağ bırakmıştır. Âhir za-

manda müslümanların umurunu yeniden tanzim etmek için

yere indirilecek ve bu hadise Deccal’in çıktığı zamana tesadüf

ederek Deccal’i tepeleyecektir.

(Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Tercümesi ve Şerhi, c. 2 s. 70)

 

 

 

 

SADECE KUR’AN MEALİYLE YETİNMENİN SAKINCALARI

 

Kur’ân’ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki edebî

yönden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği zaman, yan-

lış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple, mealle birlikte

yüzyıllardır Müslümanların çoğunluğunun sevgisini kazan-

mış büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun

görülmüştür.

Bir örnek ile izah edelim: Urve (r.a.) Merve arasında-

ki sa’yı, haccın vâciplerinden kabul etmiyordu. Çünkü o:

“Safa ile Merve şüphesiz Allâh (c.c.)’un nişanlarından-

dır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa

onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Her kim gö-

nüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allâh (c.c.) onu

bilir, karşılığını verir.” (Bakara s. 158) mealindeki bu âyetten

anlaşılan şudur: Hacc veya umre yapılırken Safa ile Merve

arasındaki sa’y yapmanın sakıncası yoktur; insan dilerse

yapmaz, herhangi bir şey lâzım gelmez, diyordu.

Ancak, Buhâri’nin rivâyet ettiği gibi, Urve (r.a.), Hz.

Âişe (r.anhâ)’ye şöyle dedi: “Yukarıda mealini verdiğimiz

âyeti okuyarak Safa ile Merve arasında sa’y etmenin

bir sakıncası yoktur. emrince sa’y farz değildir.” Hz.

Âişe (r.anhâ.) de: Ey bacımın oğlu, çok kötü söyledin; eğer

söylediğin gibi olmuş olsaydı, âyet şöyle olacaktı: “La”

harfinin, “Cunahe” kelimesinin başında değil; “Yetufu’”

kelimesinin başında olması gerekirdi. Hâlbuki âyetin iniş

sebebi şöyledir: Bu âyet, Ensar hakkında nazil oldu. Onlar,

İslâm’dan evvel hacc yaparlarken Müselsel denilen yerde

dikilen putu ziyaret ederlerdi. Onlar, İslâm’dan sonra hacc

yaparlarken Safa ile Merve’yi ziyaret etmekten çekiniyorlar-

dı. Bu durumu Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e sordukların-

da, Yüce Allâh, bu âyeti nazil buyurdu ve Resûlullâh (s.a.v.)

da sünnet yoluyla Safa ile Merve arasında s’ay etmeyi

vâcib kıldı. İkisinin İkisinin arasındaki tavafı terk etmek hiç-

bir kimseye câiz değildir.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumları’na Cevaplar, s. 131)

 

ALLAH (C.C.) KATINDA MAKBUL DİN

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DİNİ

 

Kur´ân-ı Kerim’de açıklandığına göre: “Allah katında mak-

bul din, İslâm Dini´dir.” (Al-i İmran 19)

İnsanların, ilk zamanlardan beri tuttukları, bağlandıkları tek

ve umûmî din de, İslâm Dini, Tevhid Dini´dir.

Gelmiş, geçmiş bütün Peygamberler, İslâm Dininin esasla-

rını tebliğe çalışmışlar, bu dinde can vermiş, can vermeyi öz-

lemişlerdir.

Âdem (a.s.)´dan sonra, Ebülbeşer olan, başka bir deyiş-

le: “Tufandan sonra (İkinci Âdem Baba diye tanınan) Nuh

Aleyhisselâm, Müslûmandı.” (Yûnus 72)

“Peygamberler atası İbrahim Aleyhisselâm da, Onun

oğulları ve torunları da, Müslüman idiler.” (Bakara 130-133)

Yûsuf Aleyhisselâm da, Allah (c.c.)´ya “…Benim canımı,

Müslüman olarak al…” diye dua etmiştir. (Yûnus 101)

Mûsâ Aleyhisselâmın, Firavun’u davet ettiği Din de, İslâm

Dini idi.

Bunu, hem Mûsâ Aleyhisselâm, hem Firavun´ın imân ve ih-

tida eden sihirbazları ve hattâ bizzat Firavun bile ikrar ve ifâde

etmiştir.

Mûsâ Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarına Peygamber

olarak gönderilen isâ Aleyhisselâm da, Müslümanlık ve Tev-

hid akîdesini tebliğ etmiş: “Şüphe yok ki, Allah, benim de,

Rabb´ım, sizin de Rabb´ınızdır.” (Meryem 136)

Öyle ise, O (c.c.)’ya ibâdet ediniz!

İşte, doğru yol budur! demiş, onlardan, küfr ve inkâr taştığını

hissedince de “Allah´a doğru giden yolda, bana yardım ede-

cekler kimdir?” dediği zaman, Havarileri de “Biziz Allah´ın

yardımcıları! Allah´a, inandık. Sen de, ey İsâ! Şâhid ol ki, biz,

muhakkak Müslümanlarız!” demişlerdir. (Al-i İmran 3/51-52)

“Allâh nezdinde hak dîn İslâm’dır.” (Âl-i İmran s. 19)

“(İnsanları) Allah´a (iman ve ibâdete) davet edenden,

(Kendisi de iyi amel (ve hareketlerde bulunandan ve: ben,

Müslümanlardan´ım!” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir-

dir?

(Asım Köksal, Peygamberler Tarihi)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MÜTEALİ (C.C.)

 

Resûlullah (s.a.v.): “Hilekarlık yapan, Kebir ve Yüce

Allah’ı unutan kul ne kadar kötüdür.” buyurdu.

Yüce, derecesi yüksek, şan, şeref, kudret ve kuvvet sa-

hibi manasına gelen “ulüvv” ve “alâ” mastarından gelen bu

isim Cenab-ı Hakk’ın Esma-i Hüsna’sındandır.

Her gün 551 defa “Ya Müteali” ism-i şerifini okuyan gü-

nah işleme alışkanlığından kurtulup Allah (c.c.)’ya yönelir.

600 defa “Ya Müteali” ism-i şerifini okuyan her türlü afet-

ten kurtulur.

El-Müteali’nin bir manasının da “büyüklük ve azameti

yüksek, idrak edilen şeylerden şanı yüce, kemal sahibi, ol-

duğu söylenmiştir.

“(O), gizliyi ve aşikâreyi bilendir, büyüktür, yücedir.”

(Ra’d 13/9)

Mesela zengin bir adam hakkında:

“Bu adamın yarın fakir düşmek ihtimali vardır” denilebilir

ve o adam, zenginken fakir olur. Şunun bunun yardımına

muhtaç bir vaziyete gelebilir. Fakat Allah-u Teala hakkın-

da böyle bir ihtimal düşünülmesi mümkün değildir. Allah

(c.c.) öyle bir Allah (c.c.)’dur ki, isteyenler çoğaldıkça ihsanı

artar, iradesine, hikmetine göre verir. Vermekle hazineleri

tükenmeyen biricik Gani ve Müteali O’dur. Vücudunun bü-

tün azası tam ve sağlam, gayet kuvvetli bir şahsın, günün

birinde kör, topal olarak, kolsuz, bacaksız bir hale gelip de

yerlerde sürünmesi mümkündür. Bunun gibi bir millet de,

ne kadar zengin ve bilgili, ne kadar kuvvetli olursa olsun,

ondan daha üstün bir millet bulunmak veya belirmek ve o

milletin tepesine çullanarak memleketlerini harap, hazine-

lerini yağma ve haysiyetlerini ayaklar altına alma ihtimali

olabilir. Allah-u Teala böyle arızalardan münezzeh ve müte-

alidir. Öyle ki, bütün kuvvetler, bütün hileler, bütün ordular

birleşse, Allah-u Teala’ya el uzatamazlar, memleketinden

bir zerre koparamazlar, izni olmadan hazinelerinden bir

şeyi alamazlar.

(Ali Osman Tatlısu, Esmaül Hüsna Şerhi, s. 201)

 

EHL-İ SÜNNET’TEN OLMANIN ÖNEMLİ BİR ŞARTI

 

Bazı kimseler Ehl-i Sünnet’ten oldukları halde, okuduk-

ları asılsız ve gerçek dışı hikayelerle dolu, bazı tutucu ya-

zarların tarih ve hikaye kitaplarını okuyarak, Ashab-ı Kiram

ve Ehl-i Sünnetin Seçkin şahsiyetleri hakkındaki maksatlı

yalan ve iftiraları gerçek sanarak,

Allah (c.c.)’nun ve Resûlü (s.a.v.)’in sevgisine ve övgü-

süne mazhar olmuş Hz. Osman (r.a.)’a, Hz. Muaviye (r.a.)’a

ve Hz. Amr Bin As (r.a.)’a dil uzatmakta ve bunu da ehli

beyt sevgisine dair bir ibadet sanmaktadırlar.

Sınırlı bilgi ve bozuk zihniyetlerine göre hareket eden

bu kimseler zannediyorlar ki başta İmam Ebu Hanife (r.a.),

İmam Malik (r.a.), İmam Şafii (r.a.), İmam Ahmed bin Han-

bel (r.a.) gibi, onlara muasır ve onlardan sonra gelen bütün

müçtehidler, fakihler, muhaddisler, müfessirler, mutasav-

vuflar,

Tarihçiler ve bu ümmetin diğer alim ve salihleri gerçeği

görmemişlerde, raşid halifeler ve ashabı kiram arasındaki

fazilet sıralamasında taassuba kapılarak, veya şahsi dü-

şüncelerine dayanarak Ehl-i Sünnetçe bilinen sıralamayı

yapmışlar. (Ashâbın en fazîletlisi Hz. Ebûbekir (r.a.), son-

ra Hz. Ömer (r.a.) sonra Hz. Osman (r.a.) ve sonra Hz. Ali

(r.a.)’dır.) Her biri İslam dininin temel taşları sayılan mukad-

des bildiğimiz bütün mefhumları bize öğreten bu zâtlara

karşı sui zanna sahip olan kimse, zaten Ehl-i Sünnet de-

ğildir.

Çünkü Ehl-i Sünnet olmanın başlıca şartlarından biri de,

Ashabı Kiram’a (r.a.e.), müçtehid imamlara, salih selef ve

halef hakkında hüsnü zanna ve engin bir sevgiye sahip ol-

maktır. “Ey Rabbimiz, bizi ve iman ile bizden evvel geç-

miş olan kardeşlerimizi bağışla, îman etmiş olanlar için

kalplerimizde bir kin bırakma. Ey Rabbimiz muhakkak

ki sen raufsun -çok şefkatlisin, rahimsin- çok merha-

metlisin.”

(Haşr, 10)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 11-297)

 

 

 

 

NEBÎ (S.A.V.) İLE TEVESSÜL

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ile tevessül, ya’nî Resûlullah

Efendimiz (s.a.v.)’i Allahü Teâlâ katında vesîle etmek,

O’nun yardımını ve şefâatini istemek câizdir. Tevessül,

ihtiyâç sâhibinin Allahü Teâlâ’dan, Resûlullah (s.a.v.)’in

hürmetine, O’nun Allahü Teâlâ katındaki hürmetine veya

O’nun bereketiyle Allahü Teâlâ’dan istemesidir. Bu üç hâlde

de tevessül câizdir.

Resûlullah (s.a.v.) yaratıldıktan sonra hayatta iken

(s.a.v.) ile tevessül yapılabilir. Osman bin Huneyf (r.a.)

şöyle rivâyet etti: “Bir a’mâ Resûlullah (s.a.v.)’e gelerek;

“Yâ Nebîyyallah! Gözümü kaybettim. Bana duâ et” dedi.

O zaman Resûlullah (s.a.v.) o şahsa; “Abdest al, iki rek’at

namaz kıl, sonra; Allahümme innî es’elüke ve etevec-

cehû ileyke binebiyyike Muhammedin nebiyyirrahmeti

yâ Muhammed! İnnî eteşeffeu bike fî reddi basarî Al-

lahümme” de!” buyurdu. O şahıs buyurulanı yaptı. Allahü

Teâlâ, ona gözünün görmesini tekrar ihsân etti. (Tirmizî)

Tevessülün ikinci nev’i: Tevessülün, duâ isteme

ma’nâsında olmasıdır. Bu da birkaç hâldedir. Bunlardan

birisi, Resûlullah (s.a.v.’in hayâtında olmuştur. Müslüman-

lar, başlarına herhangi bir sıkıntı geldiği zaman, durumu

Resûlullah (s.a.v.)’e arz ederler, ondan yardım isterlerdi.

Böyle haberler Buhârî ve Müslim’de mevcuttur.

Şöyle anlatılır: “Cum’a günü birisi Mescid-i Nebevî’ ye

girdi. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), ayakta hutbe okuy-

orlar idi. O zât ayakta olarak Resûlullah (s.a.v.)’e döndü;

“Ey Allah (c.c.)’nun Resûlü! Mallarımız, ekinlerimiz helâk

oldu. Hiçbir çâremiz de yok. Bize yardım etmesi için Al-

lahü Teâlâya duâ et” dedi. Resûlullah (s.a.v.), mübârek

ellerini kaldırdı ve; “Allahım! Bize yardım et.Allahım! Bize

yardım et” diye duâ etti. O sırada Resûlullah (s.a.v.)’in arka

tarafında, semâda bir bulut ortaya çıktı. Semânın ortasına

gelince, dağıldı ve yağmur yağmaya başladı. O sırada

güneş dahî görülmedi”

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm)

 

KADER İNANCINI KÖTÜYE KULLANMAMALIYIZ

 

İnsanın sâlih amellere teşvik edilince «Eğer kısme-

timizde Cennet yazıldı ise Cennet’e, Cehennem yazıldı

ise Cehenneme gideriz. Bunun için çalışmak ve yorul-

mak boşunadır.» veya günah işleyince “Ne yapalım, bi-

zim kaderimizde böyle yazılmış.” demesi şeytanın insanı

kandırma yollarından biridir.

Onlara şöyle demek gerekir: «O halde niçin dünyâ

iş-lerinizde tedbirler alıyor ve çalışıyorsunuz? Bir yemek

için o kadar gayret sarf ediyorsunuz ki; ekiyorsunuz, biçi-

yorsunuz, öğütüyorsunuz, eliyorsunuz, yoğuruyorsunuz,

pişiriyorsunuz, lokma yapıp ağzınıza koyuyorsunuz, çiğ-

niyor ve yutuyorsunuz. Siz hiçbir şey yapmayın. Eğer kıs-

metinizde varsa, kendi kendine meydana gelip karnmıza

girecektir. Neden işe gidiyorsunuz? Neden tarlayı ekiyor-

sunuz? Evlad temenni edince niçin nikâh yapıyorsunuz?

Kardeşlerim, biraz insaflı olmak gerekir. Siz günah

işlerken «Bu bizim kaderimizde var. O halde işleyelim.»

düşüncesi ile mi işliyorsunuz? Öyle ise gelin yaptığınızla

kaderi bir karşılaştıralım. Hayır, asla öyle değildir. Günah

ânında bu (keder) konusu aklınızdan bile geçmez. Doğ-

rusu, günahı işledikten sonra aklınıza gelir. Eğer insafla

kalbinize bakarsanız, bu yorumun değersiz olduğunu an-

larsınız. Madem ki kadere böyle güveniyorsunuz, o halde

dünya işlerinizde de neden aynı şekilde ona itimad etmi-

yorsunuz? Bir kimse sizin can ve malınıza zarar verdiği

zaman, sakm ona kızıp darılmayın. «Ne yapalım onun

kaderinde yaramazlık yapacağı, zarar vereceği yazılmış-

tı.» diye anlayıverin. İş buraya gelince kaderi inkâr eden-

lerden, günah işlemeye gelince de kadere en fazla sahib

çıkanlardan olmamak gerekir.

(Eşref Ali et-Tehânevi, Amellerin Karşılığı, s. 97,98)

 

EHL-İ SÜNNET TEK ÇIKIŞ YOLUDUR

 

Vâazların özü ve nasîhatların kıymetlisi, Allah (c.c.)

adamları ile buluşmak, onlarla birlikte bulunmaktır. Al-

lah (c.c.) adamı olmak ve islâmiyyete yapışmak da,

Müslümânların çeşitli fırkaları arasında, kurtuluş fırkası ol-

duğu müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atin doğru

yoluna sarılmağa bağlıdır. Bu büyüklerin yolunda gitmedik-

çe kurtuluş olamaz. Bunların anladıklarına tâbi’ olmadıkça,

sa’âdete kavuşulamaz. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) “Ümme-

tim, 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan 72’si cehenneme

gidecek, yalnız bir fırka kurtulacaktır. Cehennemden

kurtulacak olan tek fırka, benim ve Eshabımın yolunda

gidenlerdir.” buyurmuşlardır. (Tirmizi)

Akıl sâhipleri, ilim adamları ve evliyânın keşfleri, bu sö –

zümüzün doğru olduğunu bildirmektedirler. Bu büyüklerin

doğru yolundan hardal tânesi kadar, pek az ayrılmış olan bir

kimse ile arkadaşlık etmeği, öldürücü zehir bilmelidir. Onun-

la konuşmayı, yılan sokması gibi korkunç görmelidir. Allah

(c.c.)’dan korkmayan ilim adamları, hangi fırkadan olursa

olsun, zındıktırlar. Bunlarla konuşmaktan, arkadaşlık etmek-

ten, kitâplarını okumaktan, evlerine, köylerine gitmekten de

sakınmalıdır. Cenâb-ı Allah “Hidâyeti vererek, dalâleti

satın aldılar. Bu alış verişlerinde bir şey kazanamadılar.

Doğru yolu bulamadılar.” (Bakara sûresi 16) buyuruldu. Bu

âyet-i kerîme, bunları bildirmektedir. İblîsin râhat, sevinçli

oturduğunu, kimseyi aldatmakla uğraşmadığını gören bir

zât, “Niçin insanları aldatmıyorsun, boş oturuyorsun?”

deyince, “Bu zamânın kötü din adamları, benim işimi

çok güzel yapıyorlar, insanları aldatmak için bana iş

bırakmıyorlar” demişti. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) “Üm-

metim hakkında en çok korktuğum şey, saptırıcı önder-

lerdir.” buyurmuşlardır. (Tirmizi) Cenâb-ı Hakk Kur’an’a ve

Resûlullah (s.a.v.)’in mubarek sünnetlerini gözünün nuru

bilenlerden eylesin. Sırâtı müstekımden ayırmasın. Amin.

(İmam-ı Rabbani, Mektûbat 213.Mektup)

 

KİMLER TEFSİR YAPABİLİR?

 

Tefsîr yapacak âlimin aşağıda zikredilen on beş ilmi

gâyet mükemmel şekilde bilmesi lâzım gelir.

Bu ilimleri kemâliyle (tam ve en olgun şekilde) bilme-

yen kimselerin Kur’ân’ tefsîr etmeye çalışması, şer’an

câiz değildir. (Şerîat’ın buna izni yoktur.)

  1. Lûgat (Arap dili) 2. Tasrif (Sarf ilmi)
  2. Nahv ilmi 4. İştikak
  3. Me’ânî ilmi 6. Beyân ilmi
  4. Bedi’ ilmi 8. Kıraat ilmi
  5. Usûl-i dîn ilmi 10. Usûl-i fıkıh ilmi
  6. Esbâb-ı nüzûl 12. Nâsih ve mensûh
  7. Fıkıh ilmi 14. Hadis ilmi ki mücmel ve

mübhemin tefsîri ancak bununla yapılır.

Müfessirin sahip olması gereken 15’inci ilim, ilmü’l-

mevhibedir. Bu öyle bir ilimdir ki, onu Cenâb-ı Hakk Haz-

retleri, ilmiyle amel eden bahtiyar kuluna ihsân eder.

(Sırrı Paşa’nın saydığı bu 14 ilim kesbîdir, yâni çalışıp

öğrenmekle elde edilebilir. 15’inci ilim ise vehbîdir, yâni

Allâh (c.c.) vergisidir. O, verirse verir; vermezse, çalış-

makla öğrenilip elde edilemez.)

İşte bu 15 ilim, müfessirin (tefsîr âliminin) mutlaka,

kesin sûrette ve hiç şüphesiz ve eksiksiz mükemmel bir

şekilde sâhip olması zorunlu bulunan ilimlerdir.

Ama bunlardan başka, Kur’ân-ı Kerîm’i tefsîr edebil-

mek için müfessirin diğer ilimlerde (ve çağının gerektirdi-

ği genel kültür bilgilerinde) derinleşmiş olması da şarttır.

Yakın dönemde kaleme alınan tefsirlerin sahipleri

için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bir kısmı Arap

edebiyatına vakıf olmasına rağmen, önemli bir bölümü

hadîs ilminde mübtedi derecesindedir. Yakın dönem tef-

sir telakkilerinin kelime tahlillerinden uzak durmaları ve

âyetleri derinlemesine tahlile yaklaşmamaları, sahip ol-

dukları yüzeysel mâlumatın doğal bir yansımasıdır.

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.134)

 

“DİNDE ZORLAMA YOKTUR” SÖZÜNÜN

KAPSAMI NEDİR?

 

Bu söz, Müslüman olmayanlar için geçerlidir ve kimse-

nin Müslüman yapmak için zorlanamayacağını ifade eder.

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyuruyor: “Dinde zorlama (ikrah)

yoktur; doğruluk (îmân), sapıklıktan (küfür) iyice ay-

rılmıştır. Artık her kim tâğûta küfreder, Allâh’a îmân

ederse kopması bulunmayan bir kulpa yapışmış olur.”

(Bakara s. 256)

Bu Âyet, Ensar’dan bir topluluk hakkında nazil olmuş-

tur. Onların, evvelce Yahûdî veya Hıristiyan olmuş evlâtları

var idi. İslâm gelince onları zorla Müslüman etmek istedi-

ler. Allâh (c.c.), onları bundan nehyetti, tâ ki kendi istekleri

ile Müslüman olsunlar. Bu Âyet-i Kerime İslâm’ın kılıçla

yayıldığı iddiasının yanlışlığına en açık bir delildir.

(İmam-ı Taberî, Taberî Tefsîri, c. 2, s. 1494)

Gayrimüslimler sözlerini bozmadıktan, vergilerini ver-

dikten sonra kendi dînleri üzere yaşayabilirler. Müslüman

olmaya zorlanmazlar.

Görüldüğü üzere bu âyet (Bakara s. 256), kâfirler hakkın –

dadır. Müslümanları kapsamaz. Kişi, İslâm dînine girmiş

olmakla, onun bütün hükümlerini peşin olarak kabul etmiş

demektir. Bu sebeple onu tatbik etmekle mükelleftir, terk

ettiği takdirde yargılanır. Mesela İslâm devletinde yaşayan

bir Müslüman, “Ben istersem içki içerim; bu, Allâh (c.c.)’yla

benim aramdadır.” diyemez, içki içtiği ortaya çıkarsa ken-

disine 80 değnek had cezası uygulanır. Bunun gibi, zinâ

haddi vb. yaptırımlar da bulunmaktadır. Bir âyet-i celile-

de Allâhü Te‘âlâ şöyle buyuruyor: “Mü’min erkekler ve

mü’mine kadınlar için, Allâh ve Resûlü bir şeye hük-

mettiği zaman; o işlerinde muhayyerlik (seçme imkânı)

yoktur. Her kim de Allâh ve Resûlü’ne âsî olursa, açık

bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb s. 36)

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.250)

 

ALLÂH RESÛLÜ (S.A.V.) NEYİ HOŞGÖRÜRDÜ

 

Müşrikler Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’i Uhud har-

binde yaraladılar. Mübarek dişini kırdılar ve mübarek yü-

zünü al kana boyadılar. Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’e bu hal pek

ağır geldi. Hazreti Ömer (r.a.) dedi ki:

“-Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Anam babam sana feda olsun.

Nuh Peygamber (a.s.) kavmine beddua ile buyurdu. Eğer

sen dahi bize beddua etseydin cümlemiz helak olurduk.”

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’de:

“Kavmimi mağfiret eyle” yahud, “Ya Rabb, benim

kavmimi sen mağfiret eyle ve sen hidâyet eyle. Zira on-

lar bilmezler.” diye duâ etti. (Buhari) Peygamberimiz (s.a.v.)

Efendimiz Hazretleri’nin sabrı ve afvı derece-i kemâlde idi.

Gerçi Hendek Harbi’nde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efen-

dimiz küffâra beddua edip “Bizi meşgul edip salât-ı

vüstâdan; İkindi Namazı’ndan alıkoydular. Allâhu

Te‘âlâ Hazretleri kabirlerini ve evlerini ateşle doldur-

sun” buyurdular.

Küffâr ile muharebede son derece şiddetle devam ve iş-

tigallerinden ikindi namazlarını geçirip bâ’de’l-gurûb (güneş

batımından sonra) kaza etmişlerdi. Namaz, îmândan sonra

pek mühim bir ibâdet olduğundan terki asla câiz olamaz.

Peygamberimiz (s.a.v.) Uhud Harbi’nde yüzüne erişen yara

ve ezâya tahammül eylediler fakat namazına ve “din yü-

züne” erişen ezaya tahammül etmediler. Çünkü namaza

tecâvüzlerinden Hakk Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin hu-

kukunu tercih eylediler. Nitekim Hakk Sübhanehu ve Te‘âlâ

Hazretleri de Dîn-i İslâma ezâ ve ihânet kasdeden küffâra

karşı şiddet ve ğılzat (sert muamele) edilmesini emir bu-

yurmuşlardır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s), Musahabe 3, 214-215.s.)

 

 

 

ŞERÎAT’İ NASIL ANLAMALIYIZ?

 

Müslümanlar nazarında Allah (c.c.)’nun şeriâti ilâhi bir

kanundur ki, Hz. Muhammed (s.a.v.), kendilerine dünya ve

ahiret saâdeti kazandırmak için onu ümmete tebliğ etmek

suretiyle Rabbinin elçiliği görevini yerine getirmiştir.

Yüce Allah, ilmiyle herşeyi kuşatmıştır. Dolayısıyla

müslümanlar nazarında kulların maslahatlarını bütün za-

man ve mekânlarda ihâtâ eden kânun, ancak Yüce Allah‘ın

şeriatidir!

Şu halde İslam şeriatini gayri İslamî kanunlara

yaklaştırmaya ve onları şeriatin yerine koymaya çalışan

kimse, kalbinde hastalık bulunan ve aklı şerre çalışan

kimsedir. Böyle biri, esenlik ve yükselme aradığı yerde

fesat ve bozgun bulmaktan başka birşey yapamayacaktır!

Kendi aklını Yüce Allah’ın ilminden ve şeriatinden üstün

gören kimsenin İslam ile en küçük bir ilgisi kalmamıştır!

Keza yaşadığı zamanda uygulanmaya elverişli

görmediği için müslümanların şeriatinden canı sıkılan kim-

senin durumu da böyledir

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Hayır, Rabbinin hakkı

için onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni

hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme karşı içler-

inde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim

olmadıkça iman etmiş olmazlar.”

Şer’î ahkâm, Sahâbe, Tabiûn ve onlardan sonraki nes-

lin Allah (c.c)’nun Kitabı’ndan ve Resûlü (s.a.v.)’in sünnet-

inden, apaçık Arap dili mucibince anladıkları şeydir. Fıkıh

âlimlerinin yaptığı ise Kitap ve Sünnet’i iyi bir şekilde anla-

maktan ibarettir. Hâşâ kanun koymak değildir.

Bâzıları der ki “Bizim elimizde ‘örf’ ve ‘maslahat’ gibi iki

unsur vardır ki, bunlarla (yani devrin şartlarına göre) pek

çok hüküm değişir.”

Böyle demekle onlar, Allah (c.c)’nun şeriatini, tıpkı du-

ruma göre şekil alan sulanmış beyinleri gibi değişen, her

zaman ve duruma göre farklılıklar arz eden bir hale sokmak

istemektedirler…

(Muhammed Zahid el-Kevserî, Makâlâtu’l-Kevserî I, s. 301-5.)

 

KISASTA HAYAT VARDIR

 

İslam Hukuku, ceza hukuku adına dinin, canın, malın,

neslin ve ırzın muhafazasına önem vermiş, bunlar hakkın-

da Allah (c.c.)’nun koymuş olduğu sınırların aşılmaması is-

tenmiş, suça teşvik edici unsurları ortadan kaldırarak suç

işlenmesini önlemeye çalışmış fakat yine de suç işlenmişse

cezâi müeyyideleri uygulamaya koymuştur.

İşte bu nedenle İslam, insan canına kasden kıyma su-

çuna karşılık kısas cezâsını Bakara Sûresi 178. ve 179.

ayetleriyle tayin etmiştir: “Ey iman edenler! Öldürülen

kimselerin hakkını almak için size kısas farz kılındı. Hür

hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile kısas olunur. Ama kim,

maktûlün velisi tarafından affedilirse kısas düşer. Bun-

dan sonra, diyeti ona güzel bir şekilde ve tam olarak

ödemek gerekir. Bu esneklik Rabbiniz tarafından bir ko-

laylık ve lütuftur. Artık kim bundan sonra karşıdakinin

hakkına tecavüz ederse, Ona son derece acı bir azap

vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.

Böylece korunmayı umabilirsiniz.”

Ebussuûd Efendi, kısasta hayat olmasıyla ilgili olarak

dört farklı yorumda bulunmuştur. Birincisinde; kısasın ha-

yat olması, caydırıcı olmasında ve kendisine kısas cezası

uygulanacağını bilen insanın katle kolaylıkla cüret edeme-

yeceği, ikincisinde; cahiliye döneminde bir insana karşılık

birçok insanın öldürüldüğünü, buna binâen kabile savaşla-

rının başladığını, kısasla birlikte birçok insan hayatının kur-

tarılmış olduğunu, üçüncüsünde; hayattan muradın ahiret

olduğunu, dolayısıyla dünyada kendisine kısas yapılan ki-

şinin katlinden dolayı ahirette mesul tutulmayacağını, dör-

düncü yorumunda ise; “kısas” kelimesini “kasas” şeklinde

okuyanların da olduğunu, bu kıraate göre ise ayetin mana-

sının, “katlin hükmü konusunda size nakledilenlerde veya

Kur’an’da hayat vardır” manasında anlaşılabileceği yorum-

larında bulunmuştur.

(Ebussuud Efendi, İrşad-ı Akl-ı Selim Tefsiri, s. 237)

 

İSLAM’DAN BAŞKA DİN ARAYANLARIN DURUMU

 

SORU: Diğer “dîn”lerde kalarak iyi işler yapanlar, bu iyi-

liklerinin faydasını âhirette görürler mi?

CEVAP: Kişinin sahip olduğu inanç, Allâhu Te‘âlâ’nın

rızasına ve Resûlü (s.a.v.)’in getirdiklerine uygun olmadı-

ğı sürece hiçbir sâlih amel âhirette kurtuluşa vesile olmaz.

Allâhu Te‘âlâ: “O gün ki, ne mal ne evlât fayda verir. An-

cak Allâh’a temiz bir kalble gelenler o günde (kurtuluşa

erer).” (Şuarâ s. 88-89) buyurmaktadır. Kalb-i selîm ile murad,

her türlü şirkten selâmette olan kalptir. Zîrâ kâfir, müşrik ve

münafığın kalbi hastalıklıdır. Allâhu Te‘âlâ: “Onların kalp-

lerinde bir hastalık vardır.” (Bakara s. 10) buyuruyor.

(İmâm Nesefî, Tefsîr un Nesefî, c.3, s. 846)

Hz. Âişe (r.anhâ)’dan rivâyet edilen bir hadîs şöyledir.

Hz. Âişe (r.anhâ): “Dedim ki, ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)!

İbn Cud’an (Benî Temim’den, Hz. Âişe (r.anhâ)’nın akra-

basından ve Kureyş’in reislerinden cömertliği ile meş-

hur Abdullah isminde bir zat) cahiliyette sıla-i rahimde

(akrabalarına ihsanda) bulunur, miskinleri yedirir idi.

Bu, ona (âhirette) fayda verir mi?” dedi. “Fayda ver-

mez, zîrâ herhangi bir gün; Rabbim, dîn günü (amelle-

rin karşılığını göreceği gün) günahlarımı mağfiret eyle

dememiştir.”

(Buhari) Yâni, öldükten sonra dirilmeyi tasdik

eder değildi.

İmâm Beyhâki şöyle demiştir: “Kâfirlerin, küfür üzere

öldüklerinde, iyi amellerinin bâtıl olması ile ilgili varid olan

hadîsler ve haberler, onlar için cehennemden kurtulup cen-

nete girecekleri bir mevki söz konusu olmadığı; fakat iş-

ledikleri düzgün işler sebebiyle müstehak oldukları azâbın

hafiflemesi şeklinde yorumlanır.” Meselâ Hatem-i Tâi,

Nûşirevân-ı Âdil gibi cömertlikleri ve adâletleriyle meşhur

kimseler îmân etmedikleri için ebedi cehennemden kurtula-

mayacaklar; ancak hafif bir azâbla azâb görecekler.

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.82)

 

HADİSLERİN “AYIKLANMASI” MESELESİ

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek sözleri, ilmî

metodlarla ve titizlikle kayıt altına alınmış, uydurma hadîsler

müstakil kitaplarda toplanarak gerekli ayıklamalar yüzyıllar

önce yani elde yeterince materyal bulunduğu dönemlerde

yapılmıştır. Günümüzde bu hadîslerin rivâyet yollarını ve

râvilerin durumlarını inceleme imkanı ortadan kalkmıştır. Ayrı-

ca günümüzde yaygın sosyal hayata ve dünyevî faydacılığın

ön planda olduğu “akılcı” zihniyete uygun olmadığı gerekçe-

siyle bazı hadîsleri boşa çıkarmak, getirdiği şerîat kıyâmete

kadar geçerli olacak olan Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e

saygısızlıktır. Hadîs-i Şerîfler’i çeşitli yönlerden inceleyen ve

şerheden âlimlerin görüşlerini bırakarak, şimdi yorumlar yap-

mak kişiyi “Bir hadîsi reddeden üç şeyi yalanlamış olur:

-Allâh (c.c.)’yu, Resûl (s.a.v.)’i, Rivayet edeni.” (Rudani) ha-

disi kapsamına sokabilir.

.“Hadîsleri ayıklamaya” cüret edenlerin hedef aldıkları

hadîslerden biri şudur: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) kadın için: “Eğe

kemiği gibidir.” buyurmuşlardır. Eğe kemiğinin özelliği eğri

olmasıdır ve eğer düzeltilmeye kalkılırsa kırılır. Kadını da o

eğri hâliyle muhafaza etmek ve doğru yolda götürmeye ça-

lışmak esastır. Eğer Resûlullâh (s.a.v.) anlatmasa ve biz de

o şekilde tanımasak, düzeltmek için uğraşırız. Hâlbuki bunun

bir faydası yoktur. Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in, hepimizin ba-

şının tacı olan, şefaatine muhtaç olduğumuz muhterem Hz.

Âişe (r.anhâ) Vâlidemiz için söylediği söz ortadadır. Bu, kadı-

nın fıtratı ile alâkalı bir durumdur; -hâşâ- onun aşağılanması

gibi düşünülemez.

Resûlullâh (s.a.v.), değil kadını; hiçbir mahlûku aşağıla-

mamıştır. Resûlullâh (s.a.v.), kadının fıtratını tarif etmiştir. Bu

ifadeyi kullananların, bunun ne mânâya geldiğini düşünme-

den söyledikleri anlaşılmaktadır. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), nasıl

olur da Allâh (c.c.)’un yarattığı bir mahlûku aşağılar, onu kü-

çük görür? Resûlullâh (s.a.v.), canlı veya cansız hiçbir varlığı

aşağılamamıştır.

(Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.250)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-BERR (C.C.)

 

O, ihsanda bulunandır (iyilik yapandır). Her iyilik ve ih-

sanın ana kaynağı O olduğundan mutlak iyilik sahibi ancak

ve ancak O’dur.

Bir Rivayet: Musa (a.s.), Rabbi (c.c.) ile konuştuğu za-

man, arşa ilişmiş bir adam gördü ve sordu:

“Yarabbi, bu kul, bu mevkiye nasıl erişti?” Allah-u Te-

ala izah buyurdu: “Bu kul, kullarıma verdiklerimden ötürü

hiç kimseyi kıskanmadı. Üstelik anne babasına son derece

iyilik yapardı.” İşte bu, kulun iyiliğidir. Yani kulun iyiliğine ve-

rilen bir misaldir.

El-Berr’in bir manası da çok itaatkâr demektir. “El-Berr”,

Allah (c.c.)’ya yaklaştıran hayırlı amelleri ve itaati içine al-

maktadır. Ve razı olunan bütün fiil ve hasletleri ifade etmek-

tedir.

Noksan sıfatlardan münezzeh olan merhamet sahibi,

çok ihsanda bulunan Rabbimiz, mü’minlere, içlerinden bir

peygamber gönderip, onlara ayetlerini okutması ve onları

temizlemesi, onlara kitabı ve hikmeti öğrettirmesi yönüyle

ayrıca ihsanda bulunmuştur. Allah (c.c.) mü’minleri ashab-ı

yeminden kılarak onlara ihsanda bulundu. Zat-ı Bari,

mü’min kullarının kalbine feyiz yoluyla salih amelleri telkin

etti. Onların günahlarını affetti. Tevbelerini kabul edip, on-

ları rızıklandırdı.

“Böylece Allah, onların geçmişte yaptıkları en kötü

hareketleri bile örtecek ve yaptıklarının en güzeline

denk olarak mükâfatlarını verecektir.”  (Zümer S, 35-39)

“Ya Berr” ism-i şerifini,  zengin olmak isteyenler, her gün

202 defa okumaya devam etmelidir. Okumaya başladıktan

sonra ilerleyen zamanda terkedilmesinde büyük tehlike

vardır. Ölünceye kadar okunması gerekir.

Çocuk üzerine 7 defa “Ya Berr” ism-i şerifinin okunması

çocuğun korunmasına ve güzel ahlaklı olmasına vesiledir.

Felçli olan bir kimse, her gün 100 defa “Ya Berr” ism-i

şerifini okuduğu taktirde eski sıhhatine kavuşur.

(İmam-ı Gazali, Esmaül Hüsna Şerhi S 168

Ali Osman TATLISU, Esmaül Hüsna Şerhi S 202, 203)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EZ-ZÂHİR, EL-BÂTIN (C.C.)

 

Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “O ilktir, sondur, zâhirdir,

bâtındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadid s. 3)

“Bâtın” lügatta, “gizli bir şeyin gizliliklerine vâkıf olmak”

demektir. Allah (c.c.)’nun zâtının hakikati gizli olup akıl onun

künhüne vâkıf olamaz. Allah (c.c.) rahmet ve ilmi itibariyle her

şey üzerine gizlidir. Sübhân Tealâ’nın nimetlerin üzerinde tecel-

li etmesi itibariyle aşikâr, anlaşılamaması bakımından gizlidir.

Ebu Hureyre (r.a.), Peygamber (s.a.v)’den şu duâyı naklet-

mektedir:

“Ey Allah’ım! Sen göğün ve büyük arşın sahibisin. Ey

Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Sen çekirdek ve tohum ya-

ran, Tevrat’ı, İncil’i ve Kur’ân’ı indirensin. Her türlü canlının

şerrinden sana sığınırım. Sen onların alınlarından tutansın.

Ey Allah’ım! Sen başlangıcı olmayansın. Senden önce hiç-

bir şey yoktur. Sen sonu olmayansın. Senden sonra hiçbir

şey olmayacak. Sen varlığını ve birliğini belgeleyen çok

delilin bulunması bakımından aşikârsın. Senin üzerinde

hiçbir şey yoktur. Sen zâtının ve mahiyetinin bilinmesi ba-

kımından gizlisin. Senden başka bizden borcumuzu gide-

recek yoktur. Bizi fakirlikten zenginleştir.”

Bir Müslüman ihlâsla, inanarak ve yaşayarak “Yâ Bâtın”

diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun anlamına

mazhar olur. Kalbi nur lanır. Bütün sıkıntılardan kurtulur. Duası

kabûl olunur.

ez-Zâhir, Allah (c.c.)’nun varlığını gösteren pek çok delil ol-

ması hasebiyle aşikâr demektir.

Bir Müslüman ihlâsla, inanarak ve yaşayarak “Yâ Zâhir“

diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun anlamına

mazhar olur. Düşmanlarına galip gelir. Kalbi nurlanır.

“Yâ Zâhir” “Yâ Bâtın” ism-i şeriflerini 100 defa okuyan, şey-

tanın vesvesesinden kurtulur.

Günde  100 defa “Yâ Zâhir, Yâ Bâtın” ism-i şeriflerini oku-

yan, fena düşünceler ile vesveseden kurtulur.

(Beyaz Sır Allah’ın Güzel İsimleri, s. 105, Rauf Pehlivan, Esmâ’ül Hüsna, s. 90)

(Prof. Dr. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, s. 298-299)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN ET-TEVVAB (C.C.)

 

Kullarını tevbeye sevkeden, tevbeleri kabul eden, gü-

nahları bağışlayan anlamındadır. Kulun defalarca tevbe

etmesi için imkanlar sağlayan şüphesiz ki O (c.c.)’dur!

“Allah (c.c.)’nun kulların tevbesini kabul edeceğini,

sadakaları geri çevirmeyeceğini ve Allah’ın tevbeleri

kabul eden ve merhamet eden olduğunu bilmiyorlar

mı?” (Tevbe S, 9/104)

Kul Allah (c.c.)’nun razı olamıyacağı şekilde hayat sü-

rerken Allah-u Teala, onun dikkat ve basireti önüne düşün-

dürücü ve ibret verici hadiseler sevkeder. Allah (c.c.)’nun

öyle kulları vardır ki, onların gönülleri kav gibi ufacık bir

kıvılcımdan ateş alır. Öyle kulları da vardır ki, onların gö-

nülleri taş kesilmiştir. Soğuk mermerler üstüne kıvılcım de-

ğil, kürekle ateş dökülse yine yanmaz. Birçok gönüller de

demir gibidir, ateşi görünce biraz yumuşar, kısa bir zaman

sonra yine eski halini alır. Onun için sık sık Kur’an’ın na-

sihatlarını dinlemeye ihtiyaç vardır. Her kim, dikkat çekici

hadiselerden ibret alıp da Allah (c.c.)’ya karşı özür dilerse,

Allah (c.c.) fazl-ı keremiyle onun özrünü ve tevbesini kabul

eder, gazabından rahmet ve mağfiretine dönüverir.

Duha Namazı’ndan sonra 300 defa “Ya Tevvab” ism-i

şerifini okumaya devam edenlerin tevbeleri kabul olunur.

Haksız yere zulme uğrayanı zulümden, zalimin elinden

kurtarmak için 10 defa “Ya Tevvab” ism-i şerifi okunur.

Vakit namazlardan sonra 41 defa “Ya Tevvab, Ya Ra-

him” ism-i şeriflerini okuyan, geçim sıkıntısından kurtulur,

rızkı bollaşır.

Kul, Allah (c.c.)’dan bir şey isteyerek tevbe ettiği zaman,

Allah (c.c.) o kimsenin yönelişini kabul eder. Halis tevbe

Allah (c.c.) ile buluşmadır. Kim Allah (c.c.)’ya kavuşmayı

umarak Rabbine sığınırsa, salih amel işlesin, Rabbine kul-

lukta kendisine hiçbir şeyi ortak koşmasın.

(İmam Gazali, Esmaül Hüsna Şerhi S 168

Ali Osman TATLISU, Esmaül Hüsna Şerhi S 204, 205)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-EVVEL, EL-ÂHİR (C.C.)

 

Allah (c.c.) El-Evvel’dir. Varlığının başlangıcı olmayandır.

Allah (c.c.), her şeyden önce olan başlangıcı olmayan

ezelidir. Ve el-Âhir’dir varlığının sonu yoktur.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O her şeyden öncedir,

kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı sondur;

varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir.”

(Hadid s. 3)

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir Hadisi’nde Rabbine şu sö-

zlerle hitap etmektedir:

“Ey Allah’ım! Sen Evvelsin, senden önce hiçbir şey

yoktur. Sen âhirsin, senden sonra da hiçbir şey yoktur.

Sen Zahirsin, senin üstünde, seni aşan hiçbir şey yok-

tur. Sen Bâtınsın, senden öte hiçbir şey yoktur.”

(Müslim)

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Cenab-ı Hak, el-Ahir

yani daim, baki, ebedi ve varlığının sonu olmayandır.

Resûlullah (s.a.v.) Rabbine şu sözlerle dua ederdi:

“Ey her şeyden önce, her şeyin yaratıcısı, her şey

yok olduktan sonra da olacak olan! Senden, koruyan,

bağışlayan sana iltica edilecek ve bizi kurtaracak bir an

niyaz ediyorum.” (Müslim)

Allahu Teala hakkında hem Evvel’dir, hem Âhir’dir de-

meliyiz. Maddi manevi neyimiz varsa hepsinin O’ndan

olduğunu ve bütün işlerin O’na döndürüleceğini ve O’nun

huzurunda hesabı görüleceğini düşünerek her türlü işimizi

ancak O’na kulluk namına, onun rızasına yapmak gerekir.

Bir işin başlangıcında 37 defa “Yâ Evvel” ism-i şerifi

okunursa o iş hayırla ve başarıyla neticelenir.

Her gün 100 defa “Yâ Âhir” ism-i şerifini okuyan kim-

senin kalbinden dünya sevgisi çıkar, boş ve yaramaz

düşüncelerden kurtulur, Allahu Teala ona hayırlı neticeler

nasib eder.

(Feridun Yılmaz Yüceler, Beyaz Sır Allah’ın Güzel İsimleri, s. 103)

(Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, s. 190)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MUKADDİM (C.C.),

EL-MUAHHİR (C.C.)

 

Mukaddim de Muahhir de Allah (c.c.)’dur. Çünkü onla-

rın yani kulların ilerlemesini veya gerilemesini gördüğümüz

zaman, onları ilerleten veya himmetlerini ibadetten azaltıp

gerileten kim olduğunu anlamakta güçlük çeker miyiz hiç?

İşte bunların hepsi Allah (c.c.)’dandır. Bunun için de O,

hem Mukaddimdir (ilerleten), hem Muahhirdir (gerileten).

Takdim ile tehirden murat, rütbe bakımından ilerleme veya

gerilemedir. Demek- ki ilerleyen, kendi bilgi ve kabiliyeti ile

değil de Allah (c.c.)’nun ilerletmesi sebebiyle ilerlemiştir.

Gerileyen de öyle!

Bu iddiamızı ispatlayacak iki ayet şöyledir:

“Şüphe yok ki, kendileri için bizden en güzel (bir sa-

adet) sebketmiş (takdir edilmiş) olanlar, işte bunlar ora-

dan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır” (Enbiya s. 101)

“Eğer biz dileseydik herkesi elbette hidayete erdirir-

dik. Fakat benden (sadır olan şu): “Cehennemi bütün

cinlerle insanlardan (niceleri ile) muhakkak dolduraca-

ğım.” (Secde s. 139)

İnsana düşen vazife, el-Mukaddim ismini düşünerek ve

iradesini doğru kullanarak, meşru dairede başkalarına ta-

kaddüm etmeye, onların önüne geçmeye çalışmasıdır. Bu

noktada gerekli sebeplere teşebbüs ettikten sonra, neticeyi

rıza ve tevekkül ile karşılamak gerekir. İnsan, cezaların te-

hir edilmesinde de Muahhir isminin tecelli ettiğini düşüne-

rek, kendisine karşı işlenen suçlara ceza vermekte acele

etmemelidir.

Harb zamanında, “Yâ Mukaddim” ism-i şerifini okumaya

devam edenler, galip gelirler.

Sınav öncesinde bir kaç pirinç tanesi üzerine 184 defa

“El-Mukaddim” ism-i şerifini okuyan ve yutan sınavında ba-

şarılı olur, en azından stresi az olur.

(İmam-ı Gazali, Esma-i Hüsna Şerhi, 162-163 Prof. Dr. Alaaddin Başar,

Esmâ-i Hüsna Allah’ın Güzel İsimleri, s. 166-167)

 

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-VELİ (C.C.)

 

Yardımcı ve dost, iyi kulların dostu manasına gelir. “El-

Veli” dostları tarafından sevilen, onları günahlarından ka-

çındırmak suretiyle dostlarına yardım edendir. Bir manası

da kullarının işleri üzerine Allah (c.c.) tekeffül edip özellikle

onlara lütuf ve ihsanda bulunan demektir.

“Sizin veliniz ancak Allah Teala’dır. Ve O’nun pey-

gamberidir ve iman etmiş olanlardır. O iman edenler ki

namazı dosdoğru kılarlar ve zekatı verirler ve onlar rü-

kuya varanlardır.” (Maide 55)

Allah-u Teala sevdiği kullarının dostudur. Onlara yar-

dım eder, sıkıntıları, darlıkları kaldırır, ferahlık verir, hidayet

eder, dünyada, ahirette iyi işlere muvaffak kılar. Her çeşit

karanlıklardan kurtarır, gönüllerini nurlandırır, bu sayede

o gönüller, hayatı bugünün dar çemberi içinde sıkışık gör-

mezler. Allah (c.c.) dostlarının kulakları da nurludur, gözleri

  1. İşittikleri, gördükleri her şeyden ibretler sezerler. Yüzleri

de nurludur; onları görenler Allah (c.c.)’yu hatırlarlar. Allah

(c.c.) dostları, Allah (c.c.)’den başka dost tanımadıkları ve

Allah (c.c.)’nun rızasına muhalefetten korkup korundukları

ve Allah (c.c.)’den başka hiç kimseden korkuları veya bek-

ledikleri olmadığı ve Allah (c.c.) da kendilerine dost olduğu

için, artık onlara ne korku vardır, ne de hüzün. Onun için

herkesin korktuğu zaman onlar korkmazlar, herkesin tasa-

landığı zaman onlar tasalanmazlar. Allah (c.c.)’nun vaadi

böyledir. Allah (c.c.)’nun sözünü değiştirecek, hükümden

düşürecek, mesela, Allah (c.c.)’nun korkma, mahzun olma

dediğini korkutup mahzun edebilecek hiçbir hakim kuvvet

bulunmayacağı gibi, Allah Teala’nın kendisi de asla vaadin-

den dönmez, sözünü yerine getirir.

Cuma günü 1000 defa “Ya Veli” ism-i şerifini okuyarak

dua edenin duası kabul olur, işleri kolaylaşır. 47 defa “Ya

Veli” ism-i şerifini okuyan her türlü afetten kurtulur.

Kula gereken, Allah (c.c.)’nun dostluğunu kazanmaya

çalışmaktır. Allah (c.c.)’nun dostluğunu kazanan, başka

dost aramaya muhtaç olmaz.

(Ali Osman Tatlısu, Esmaül Hüsna Şerhi, s. 155-156)

 

ALLÂH (C.C.)’A ÎMÂN

 

Allâh Teâlâ Birdir. O (c.c.)’nun birliği, sayı cinsinden

değil, ortağı olmamasından dolayıdır. Doğurmamıştır,

doğurulmamıştır. O (c.c.)’nun hiçbir dengi de yoktur.

Burada “doğurmamak ve doğurulmamak” kelimele-

riyle, Hristiyanlar’ın ve Yahudîler’in Hazret-i Îsâ (a.s.) ve

Uzeyr (a.s.) hakkındaki sözleri reddedilmiştir.

“Vâhid” kelimesi sayıların başlangıcı olan ve ikinin ya-

rısı bire denilir. Bazende eşi, benzeri, ortağı olmayan için

kullanılır. Allâhu Teâlâ zâtı ve sıfatları bakımından eşi,

benzeri ve ortağı yoktur, demektir.

Burada ayrıca felsefecilerin, “akıl vâcibu’l-vücûddan

doğmuştur” sözleri de reddedilmiştir. Onların bu sözleri

bâtıldır. Çünkü Allâhu Teâlâ, Samed’dir. Yani her şey ken-

disine muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir.

Mevcûdâtta O (c.c.)’nun hiç bir misli de yoktur.

Cisim değildir. Çünkü ölçülmez, parçalanmaz, tasav-

vur mümkün değildir.

Cenâb-ı Hakk, yarattığı şeylerden hiçbirine benzeme-

diği gibi, yaratılanların hiç biri de ona benzemez. Zâtî ve

fiilî sıfatları ile ezelden ebede Bâkî’dir.

Allâhu Te‘âlâ’nın isim ve sıfatlarından hiçbiri hâdis,

yani sonradan olmuş değildir.

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 238-239.s.)

 

ALLÂHU TE‘ÂLÂ’NIN KEMÂL SIFATLARI

 

Allâh (c.c.)’nun zâtî sıfatları:

1- Vücud (Var olmak) 2- Kıdem (Varlığının başlangıcı

olmamak) 3- Bekâ (Sonu olmamak) 4- Vahdâniyet (Orta-

ğı olmamak) 5- Muhâlefetü’n li’l-havâdis (Hiçbir varlığa

benzememek) 6- Kıyam bizâtihî (Varlığının kendisinden

oluşu)

Allâh (c.c.)’nun subûtî sıfatları:

1- Hayat (Dirilik) 2- İlim (Bilme) 3- Semî‘ (İşitme) 4-

Basar (Görme) 5- İrâde (Dileme) 6- Kudret (Güç, Kuvvet)

7- Kelam (Bildirme) 8- Tekvin (Yaratma)

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.h.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

İMAN VE İSLAM’IN TEMELLERİ

 

Hicretin onuncu yılında bir gün Cebrail Aleyhisselam,

Müslümanlara Müslümanlığı öğretmek için insan sure-

tine girerek Peygamberimiz (s.a.v.)’ın yanına geldi. “Yâ

Resûlallah!  Ya Muhammed (s.a.v.)!  Bana imandan ha-

ber ver!  İman nedir?” diye sordu.

Resûlullah (s.a.v.): “İman;

  1. Allah’a,
  2. Allah’ın meleklerine,
  3. Allah’ın kitablarına,
  4. Allah’ın Resûllerine,
  5. Ahiret gününe,
  6. Bir de, hayır ve şerre kadere inanmandır!” buyur-
  7. (Buhari)

Cibril (a.s.):“Ben böyle yaparsam iman etmiş olur

muyum?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.): “Evet, olursun!”

buyurdu. Cibril (a.s.):

“Doğru söyledin!” dedi.  Bundan sonra: “Yâ Muham-

med!. Bana İslâm’dan haber ver! Nedir o?” diye sordu.

Resûlullah (s.a.v.):

“İslâm;

  1. Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve (Hz.) Mu-

hammed (s.a.v.)’in Resûlullah olduğuna şehadet etmen,

  1. Namazı dosdoğru kılman,
  2. Zekatı vermen,
  3. Ramazan orucunu tutman,
  4. Yoluna gücün yeterse Beytullah’ı haccetmendir!”

buyurdu.

Cibril (a.s.): “Ben böyle yaparsam Müslüman olur

muyum?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.):

“Evet, olursun!” buyurdu.

Cibril (a.s.) yine:

“Doğru söyledin!” dedi. Bundan sonra “Yâ Resûlallah!

Sen bana ihsandan haber ver! İhsan nedir?” diye sordu.

Resûlullah (s.a.v.):

‘‘İhsan; Allah’a Kendisini görüyormuşsun gibi iba-

det etmendir.Sen O’nu görmesen de, hiç şüphesiz O

seni görür!’’ buyurdu.

(Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1, -Özetle-)

 

ÎMÂN VE İMANIN MUHAFAZASI

 

İmân; Allâh (c.c.)’e ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in haber ver-

diği şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmak, bunların hak

ve doğru olduğunu kalben tasdik etmektir. Resûlullah (s.a.v.)

buyuruyor ki:

“Bir kimse samimi bir kalble, ‘La İlahe İllallah Muhammedün

Resûlullâh (Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed

(s.a.v.)’in de onun Resûlü olduğuna)’ îmân ederse Allâh (c.c.)ce-

hennemi o kimseye haram kılar.”(Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî)

“Şüphesiz, Şeytan içimizden birinin kalbine girerek şöyle bir

soru sorar:

Semayı kim yarattı? Kul, Allâh yarattı cevabını verir. Yer-

yüzünü kim yarattı? Kul, Onu da Allâh (c.c.) yarattı. Şeytan,

‘Peki ama Allâh’ı kim yarattı’ diye sorar. Biri böylesine sapık bir

düşüncenin, vesvesesini kalbinde bulursa, Allâh’a ve Hz. Mu-

hammed (s.a.v.)’in onun hak peygamberi olduğuna îmân ettim,

desin.”

“Şüphesiz her şeyin bir hakikati vardır. İman da bir hakikat-

tir. Kişi îmânın gerçeğine varabilmesi için kendisine verilen bir

şeyin ezelde hükmü ilahiye dayandığını ve onu geri çevirmenin

mümkün olmadığını, başına gelen hallerden de kaçınmanın im-

kansızlığına inanmalıdır.”

“İyiliklerinden sevinç, kötülüklerinden üzüntü duyduğunuz

zaman sen gerçekten bir mü’minsin.” (Muhammed Yusuf Kan-

dehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3 s.189-191)

“Bir kişinin camiye gitmeyi alışkanlık haline getirdiğini

gördüğünüz takdirde onun îmânına şehadet ediniz.” (Tirmizi)

“Mü’minin ferasetinden (keskin anlayışından) sakınınız,

çünkü o Allâh (c.c.)’ün nuru ile bakar.” (Hicr s.75)

İman iyi amellerle muhafaza, kötü amellerle kaybedilir. İyi

amellerle kalb nurlanır, günahlarla da, kalb de manevi noktalar

peyda olup bunlar çoğaldıkça kalb kararır. Rabbi Teâlâ’yı anmak

ve hakkı söylemekten başka boş sözler kalbi katılaştırır. Bu da

rahmetten uzaklaşmağa sebep olur. Her şeyde hayırlı niyyette

bulunmak da hayırlı iş yapmak gibi îmânın kemaline sebep olur.

Müslümân, din için yaşamayı kalbinden çıkarmamalıdır.

(İmam-ı Suyutî, Câmiü’s-sağîr, c.1 s. 26-36)

 

İMAN, KORKUYLA ÜMİT ARASINDADIR

 

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Eğer mü’min, Allah’ın azabının nitelik ve niceliğini bilsey-

di, cennet ümidine kapılmazdı. Kâfir de Allah’ın rahmetinin

nitelik ve niceliğini tam olarak kavrayabilseydi, O’nun cenne-

tinden asla ümidini kesmezdi” (Müslim, Tevbe 23)

Açıklamalar

Hadîs-i şerîf, Allah Teâlâ’nın rahmet ve azap edici oldu-

ğuna dair sıfatlarını çok çarpıcı bir şekilde  açıklamaktadır.

Sayısız sıfatları içinde özellikle  bu iki sıfatının mâhiyetini kav-

ramanın mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.

Cenneti ümit etmek mü’minlere has bir meziyyet iken,

Allah’ın azâbı karşısında onlar bile cenneti ümid edemez

hale gelirlerse, başka kimsenin, özellikle  kâfirlerin böyle bir

ümide kapılması hiç mümkün olmayacaktır. Aynı şekilde ümit-

sizlik kâfirlere tahsis edilmişken, Allah’ın rahmetinin enginli-

ği karşısında onların bile ümitsiz olmalarına gerek olmazsa,

hiç kimsenin, özellikle hiçbir mü’minin Allah’ın rahmetinden

ümidini kesmemesi gerekir. Netice itibariyle mü’min, Allah’ın

rahmetine güvenerek azabından emin olamaz; kâfir de O’nun

rahmetinden ümit keserek O’nun kapısına başvurmaktan geri

duramaz. O halde herkesin korku ve ümit içinde (beyne’l-havf

ve’r-recâ) yaşaması gerekmektedir. Bir başka ifâde ile,  iman

ve ibadet üzere iken azâb endişesini, küfür ve isyân içinde

iken rahmet ümidini eksik etmeden yaşamak lâzımdır. Korku

ve ümit, müslüman hayatının eksi – artı kutupları gibidir. Nasıl

artı-eksi kutupları olmadığı zaman, kimyasal bir olay cereyan

etmiyorsa, korku ve ümit unsurları bir arada bulunmadığı za-

man da dengeli ve anlamlı bir iman hayatından söz etmek

mümkün olamaz.

Hz. Ömer (r.a.)  “Kıyamet günü sadece bir kişi cennete gi-

recek diye ilân edilse o kişinin ben olacağımı umarım. Yine bir

tek kişinin cehenneme gireceği bildirilse, bu kez de o kişinin

ben olduğum endişesini yaşarım.”

(İmam-ı Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn Terceme ve Şerhi)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’İN KABR-İ ŞERÎFİNİ

ZİYÂRET İBÂDETTİR

 

Bu, birkaç bakımdan olur:

1- Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen; “Onlar nefslerine zulm ettik-

ten sonra gelirler. Allahü Teâlâ’dan af dilerler. Resûlüm de, on-

lar için istiğfâr ederse, Allahü Teâlâ’yı elbette tövbeleri kabûl

edici ve merhamet edici olarak bulurlar” buyuruldu. (Nisâ-64)

2- İkinci delîl sünnettir. “Kim benim kabrimi ziyâret eder-

se…” hadîs-i şerîfinin umûmundan anlaşılmaktadır. Bu hadîs-i

şerîf, uzakta ve yakında olana, sırf Resûlullah’ın kabri-

ni ziyâret için gidene ve yolculuk vesîlesi ile ziyâret edene

şâmildir. Bunların hepsi hadîs-i şerîfin umûmuna dâhildir.

Bilhassa;“Kim sırf ziyâret için bana gelirse…” hadîs-i şerîfi,

ziyâret için yolculuk yapmak husûsunda, hattâ sırf bu niyet

ile yola çıkmak, başka hiçbir şeyi düşünmemek husûsunda

gâyet açıktır.

3- Resûlullah Efendimiz’i ziyâret kurbet (ibâdet) olunca,

ziyâret için sefere çıkmak da kurbettir. Çünkü ziyâret, bir

yerden bir yere intikâldir. Bu yüzden, sefer de ziyâret keli-

mesine dâhildir. Aynı şekilde Resûlullah Efendimiz’in (sallal-

lahü aleyhi ve sellem), kabirleri ziyâret etmek için Medîne-i

Münevvere’den çıktıkları da sâbittir. Yakına çıkmak câiz

olunca, uzağa çıkmak da câizdir. Başkasının kabrine gitmek

meşrû olunca, Resûlullahın kabr-i şerîfine gitmek öncelikle

meşrûdur.

4- Bu husûsun câiz olduğunda, önce ve sonra gelen

âlimler sözbirliği etmişlerdir. Her sene müslümanlar, hac

vazîfesini yerine getirmeden önce veya getirdikten sonra,

Resûlullah’ın (s.a.v.) kabr-i şerîfini ziyâret etmektedirler. Eğer

hacca giderken yolları Medîne-i Münevvere’den geçmezse,

mallarını ve paralarını bu yolda sarf ederek, uzun mesafeleri

katedip, yine Resûlullah’ın (s.a.v.) ziyâretine gelmişlerdir. Bu

yolculuğu, Resûlullah’ı ziyâretin kurbet (ibâdet) ve tâat oldu-

ğuna inanarak ve O’nun vesîlesi ile Allahü Teâlâ’ya yakınlaş-

mak için yapmışlardır.

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm)

 

ŞİAYA GÖRE SÜNNET VE HADİSLER

 

Ilımlıları da dahil Şia’nın tümü, kendileri için Ehli Beyt

yoluyla geldiğini söyledikleri dışında Sünnet’ten hiçbir şeyi

delil kabul etmezler. Şia’nın mutedil âlimlerinden sayılan

Muhammed Hasen Âl Kâşifu’l-Ğıta şöyle der: “Ebû Hurey-

re, Semura bin Cundub, Mervan ibnu’l-Hakem, Harici Imrân

bin Hattan, Amr ibnu’l-Âs ve benzerlerinin rivâyet ettiklerinin

İmamiye’nin yanında sinek kadar değeri yoktur. Onların du-

rumu, bahse gerek olmayacak kadar açıktır.”

Hicri 984 yılında ölen Şeyh Hüseyin bin Abdüssamed El-

Âmili, Şiilerce değer verilen ünlü sözde  hadîs ıstılahı kitabı

“Vusûlu’l-Ahyâr ilâ Usûlu’l-Ahbâr”da bu konuyu inceleyerek

Ehli Sünnet’in hadîs kitapları hakkında genel bir hükme varır

ve şöyle der: “Genel sahih kitapları ve tüm rivâyet ettikleri

sahih değildir.”

Humeyni, “Keşfu’l-Esrar” isimli kitabında, Ebû Bekr Es-

Sıddık radıyallahu anh’ın Kur’an-ı Kerim’e muhalefet ettiğini

ileri sürerken “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız.

Bıraktıklarımız sadakadır” hadîsini Hz. Ebû Bekir’in –hâşâ-

uydurduğunu söyler. “El-Hukumetu’l-İslâmiyye” kitabında

da, yine yüce sahabi Semura bin Cundub’un hadîs uydur-

duğunu öne sürer.

Humeyni ve Şiası bize sahih senetlerle rivâyet edilen

Sünnet’in tümünü inkar etmektedir. Bu şekilde birçok sahih

hadîsi inkar etmektedirler ve bu hadîsler arasında müteva-

tir hadîsler de var. Onlar bu şekilde dinin ikinci temeli olan

Sünnet’i yıkmaktadırlar. Sahih Sünnet yerine, hadîs uyduran

yalancı imamlarından birtakım rivâyetler nakletmektedirler.

Bu rivâyetler, Kuleyni ve benzerleri tarafından toplanmıştır.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından son-

ra sahabilerin dinden döndüğünü söyleyen, onları hadîs uy-

durmakla suçlayan ve ümmetin güvenilir ravilerine dil uzatan

Humeyni’nin araştırmalarında sadece kendi fırkasının kitap-

larından delil getirdiği sabittir ve bu çok iyi bilinen bir şeydir.

(Misvak Neşriyat, Hakk Dînin Batıl Yorumları, s.187)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MUHSİN (C.C.)

 

“İyilik eden, ihsanda bulunan”  Muhsin, iyilik yapan, iyilik

sahibi, bağışta bulunan ve minnet etmeden veren, ihsanda bu-

lunan anlamındadır.Allâh (c.c.)’un, kullarına ve bütün varlıklara

ihsanı pek açıktır. Öyle ki, onları adeta ihsana, fazlına, cömert-

lik ve nimetlere boğmuştur.

Allâh (c.c.), kerem ve cömertlik sıfatları gereği insanı yoktan

var ederek ona büyük ihsanda bulunmuştur. Allâh (c.c.), insanı

yarattıktan sonra ona, diğer varlıklardan daha güzel bir biçimde

şekil vermiştir. Allâh (c.c.)’un kuluna güzel bir biçim, uyumlu bir

beden, açık ve etkileyici bir dil, her türlü çirkinlikten, organ ek-

sikliğinden veya bir hastalığın etkisiyle oluşmuş kalıcı izlerden

uzak sağlam bir bünye vermesi de birer ihsanıdır. Allâh (c.c.)

bu nimet ve ihsanlarla kulunu mükemmelleştirir, hemcinsleri

arasında onu yüceltip onurlandırır. Bu ihsanı Kur’ân-ı Kerim’de

şöyle haber verir:  “Allâh sizi şekillendirdi ve şeklinizi de en

güzel yaptı.” (Tegâbun s. 3)  “Biz ona yolu gösterdik; (artık o,)

ya şükreder ya da nankörlük yapar.” (İnsân s. 3)

“Size, şükredesiniz diye kulaklar, gözler ve gönüller

(düşünen beyinler) verdi.” (Nahl s. 78)

Allahü Teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: (O takvâ

sâhipleri ki); bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öf-

kelerini yenenler, insanların kusurlarını bağışlayanlardır.

Allah muhsinleri sever. (Âl-i İmrân sûresi: 134)

Sana nasîhat şudur ki, dört huy ile huylan böylece muhsin-

ler zümresinden (kısmından) olursun.

  1. Genişlikte (zenginlikte) zekât, darlıkta sadaka ver.
  2. Gazâb (öfke) zamânında gazâbını ve hırsını yen.
  3. Başkasının aybını görünce, onu açmayıp, kapatmaya

çalış.

  1. Hizmetçiye, ehline (hanımına) evlâd ve akrabâya ihsân

ederek onları hoş tut.

Muhsin ismi şerîfi kalplerin sergilenmesidir. Yirmi lok-

ma ekmeğe, yirmişer kere okuyup dilediğine yedirse emrine

musâhhar (itaatkar) olur. Cuma gecesi 1000 kere okuyanların

kıyâmette hesabı kolay olur.

(İmâm-ı Gazâlî, Ey Oğul Risalesi)

 

Şİİ’LERİN KİTABIMIZ KUR’ÂN’A BAKIŞLARI

 

Şiilerin, Kuran’la ilgili inançlarını aksettiren delil-

lerden bazıları şunlardır: Şiilerin Buhari ayarındaki gör-

dükleri  sözde muhaddisleri el-Kuleyni, el-Kafi adlı ki-

tabında Cafer-i Sâdık’tan şunu nakleder: “Cebrail’in

Hz. Muhammed’e getirdiği Kuran, 17.000 âyettir”

Aynı kitapta Ebû Basir’den  naklen:

Ebû Abdillah (Câfer-i Sâdık), Rasûlullah’ın Ali’ye her kapısı

bin kapıya açılan, bin kapı öğrettiğini, söyledi. (ve şöyle ek-

ledi) << el-Camia >> bizim yanımızdadır; << el-Camia>>: O,

boyu Rasûlullah’ın karışı ile yetmiş karış olan, Rasûlullah ta-

rafından parça parça yazdırılan, Hz.Ali’nin sağ eli ile yazdığı,

içersinden yaralama diyetine kadar , helal ve haramla ilgili

insanların ihtiyaç duyduğu her şeyin bulunduğu bir sahifedir.

Ebû Abdillah, bir süre sustuktan sonra, <<Fatıma’nın Musha-

fı>> da bizdedir; sen Fatıma’nın Mushafını bilirmisin? dedi.

Ben de, Fatıma’nın Mushafı’nın ne olduğunu sordum, şöy-

le cevap verdi: O, sizin elinizde  bulunan Kuran’dan üç defa

daha büyüktür ve ondan sizdekinden bir harf dahi yoktur, dedi.

Yine Şia kaynaklarında Ebû Cafer’in şöyle dediğini nakledilir:

Rasûlullah, Mina’da ashabı çağırdı ve ey insanlar, ben size

Allah’ın hamlarını, yani Allah’ın Kitabını, benim yakınlarımı

ve Kabeyi, Beytul Haram’ı bırakıyorum dedi. Halbuki, Allah’ın

Kitabını, tahrif ettiler; Kabe’yi yıktılar; Rasûlullah’ın soyunu da

katlettiler. Allah’a verdikleri bütün ahidlerden de uzaklaştılar>>

Bu gibi daha bir çok misal olmakla beraber biz bunları zikretme-

yi yeterli gördük. Görüldüğü gibi Şiiler hiç şüphe edilmeyecek

şekilde Kuran’ın tahrif olduğuna inanmaktadırlar. Bu şekilde

inanmalarının sebebi ise birden çok olmakla birlikte en önemli

nedeni Şianın, İmameti dinin temellerinden saymasına rağ-

men Kuran’da bunla ilgili en ufak bir delilin bile olmamasıdır

Meşhur Humeyni de el İslam ve Meş-

ru ed Devleh isimle kitabında şöyle der:

“Peygamber görevini hakkıyla yerine getirmemiştir”, “Elimizde-

ki mevcut Kur’an tahrif edilmiştir”Bu görüş kesinlikle yanlıştır,

iftiradır.

(Kuleyni el Kafi, c.1 s.  339-341,463, Besairud Derecat , 8. cüz, 17 Bab)

 

ŞİİLERİN KASTEN YANLIŞ ANLADIĞI

HADİS-İ ŞERÎF’İN İZAHI

 

Enes bin Mâlik’in (r.a.) bildirdiği bir hasen hadîs vardır.

Resûlullah’ın (s.a.v.) yanında bir pişmiş kuş vardı, “Yâ

Rabbî! Bana mahlûklarından en çok sevdiğini gönder,

bu kuşu beraber yiyelim, buyurdular. Hazret-i Ali (r.a.)

geldi. Beraber yediler.

Imâm-ı Tirmizî (rahmetullahi aleyh) bu hâdîs-i şerîfi

şerhinde fasih ve beliğ bir mukaddimeden sonra şöyle

açıklıyor: Bid’at sahihleri, şiîler, bu hadîs-i şerîf ile okla-

rını bileyip, Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’in halîfe olmasına

hücum ederler. Halbuki Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’in halîfe

olması, Resûlullah (s.a.v.)’in vefatından sonra “bu üm-

metde icmâ-ı müslimîn ile sabit olan ilk hükümdür. Dîni

ayakta durduran direklerin en sağlamıdır.  Hazret-i Ebû

Bekir (r.a.)’in ilk halîfe olmasını ve diğer sahabeden üs-

tün olmasını icâb ettiren sahîh hadîsler ve buna ilâveten

Ashâb-ı Kiramın söz birliği vardır. Çünkü  Nebi (s.a.v.)’i en

iyi anlayan ve en iyi tâbi olanlar Ashab-ı Kiram’dır. (r.a.e.)

Enes bin Mâlik’in bildirdiği hadîs-i şerîf, mânâsını boz-

mıyacak şekilde te’vîl edilebilir. Şöyle ki, hadîs-i şerîfte

bildirilen : “Yâ Rabbî! Bana yarattıklarından en çok

sevdiğini gönder” ifâdesi: “En çok sevdiklerinden bi-

rini gönder” manasınadır. Böylece Hak Teâlâ’nın sevdiği

birkaç üstün kimselerin daha olduğu anlaşılır. Bu çeşit

ifâde Arab lisânında çok kullanılır. Meselâ’ falan kimse in-

sanların en akıllısı ve en efdalidir denince, o kimsenin, in-

sanların en akıllılarından ve efdallerinden olduğu anlaşılır.

Nitekim Hâce Muhammed Pârisa (k.s) Faslü’l-Hitâb

adlı kitabında Hazret-i Ali’nin (r.a.):”Bir çok kimseler beni

Ebû Bekir, Ömer ve Osman’dan (r.a) üstün tutuyorlar.

Bunların kalblerinde bozukluk vardır. Müslümanlar arası-

na fitne sokarlar.” dediğini yazmıştır.

( Şemsüddin Ahmet Sivasi, Dört Büyük Halife, 235-236.s.)

 

“ÎMÂNLARINIZI TAZELEYİNİZ”

 

Bilindiği gibi, îmân gaybadır. Bizler bu dünyada Cenâb-ı

Hakk’ı görmeden îmân ettik. Hatta sahabeden sonra gelen bi-

zim gibi ümmetler Resûlullâh (s.a.v.)’e de görmeden îmân ettik.

Gayba îmân eden biz Mü’minlerin bu îmânını günün yirmi dört

saatinde devam ettirmeye çalışması gerekmektedir. Peki bu na-

sıl mümkün olabilir? Resûlullâh (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde:

“Îmânlarınızı tazeleyiniz” buyurmuşlardır. Ashâb-ı Kirâm:

“Îmânımızı nasıl tazeleriz ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorunca: “La

ilahe illallâh kavl-i şerîfini çokça söyleyerek, tekrar ederek”

buyurmuşlardır. Buradan çıkan sonuç şudur ki; îmânımızın taze-

lenip yenilenmesi ve onun muhafazasının en temel şartlarından

bir tanesi de yukarıda bahsedildiği gibi Nebî (s.a.v.)’e hakkıy-

la muhabbet edip, hakkıyla saygı ve hürmet gösterdikten son-

ra Kelime-i Tevhîd’i çokça zikredip ona devam etmektir. Allâh

(c.c.) Kur’an-ı Kerim’de: “… Allâh(c.c.)’ı zikir en büyüktür …”

(Ankebût s. 45) buyurmaktadır. Îmânımızın muhafazası, kemâle

ermesi ve yenilenmesinde Kelime-i Tevhîd’e devam etmenin yeri

çok önemlidir.Bilindiği gibi mahşer sabahı herkesin âmelleri mi-

zanda tartılacak ve mizanda Kelime-i Tevhîd’den daha ağır hiç-

bir şey bulunmayacak. Allâh (c.c.) hepimize o kelime ile yaşayıp,

o kelime ile son nefesimizi vermeyi nasib-i müyesser eylesin.

Hem îmân tazelemesi yapılan hem de nikâh tazelemesi

yapılan Tecdîd-i Îmân ve Nikâh duâsını sıkça okumakta fayda

vardır; zîrâ Resûlullâh (s.a.v.): “Mümin sabahladığı hâlde ka-

fir akşamlar; mümin akşamladığı hâlde kafir sabahlar da

haberi olmaz” buyurarak bizleri haberimiz olmadan da daire-i

islâm’dan çıkabilme ihtimaline karşı ikâz etmişlerdir.

Tecdîd-i Îmân ve Nikâh duâsı: “Allâhümme innî ürîdü en

üceddidel îmâne ve nnikâha tecdîden bi-kavli lâ ilâhe illallâh

Muhammedün resûlullah.” Yani “Ey Rabbim, imanımı ve

nikahımı, lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah diyerek

yeniliyorum. Benden imanıma aykırı düşecek ne kadar söz,

hareket ve fikir meydana gelmişse, hepsine tevbe istiğfar

ediyor, pişmanlık duyup af diliyorum. Beni afvet, nikahımı

da sabit kıl.”

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s. 66-67)

 

ŞERİAT HÜKÜMLERİNİ HAFİFE ALMAK

KÜFÜRDÜR

 

Îman açısından insanlar üç kısımdır. Birinci kısım: Mü’min.

İkinci kısım: Kâfir. Üçüncü kısım: Münafık’tır. Küfür sözünü söy-

leyen insan mü’min olmaktan çıkar, kâfir olur ve kâfir olan kişi-

de en büyük suçun içine düşmüş bulunur. Kâfirliği benimseyen

için fakat «Ahiret» ise bunlara zindan olur. Münafıklarla kâfirler

Cehennem’de toplanacaklardır.

Zira Kurân-ı Kerîm’de: «Şüphesiz Allah (Tealâ) münafıkla-

rı ve kâfirleri Cehennem’de toplayacaktır» buyuruluyor (21).

Kur’ân-ı Kerim’i alaya alan münafıklar ve kâfirler bir meclis-

te toplandıkları gibi Cehennemde de bir araya geleceklerdir.

Kâfirlerin ve münafıkların bulundukları mecliste onlarla beraber

oturmak, Kurân-ı Kerîm’i, Şer’i Şerîfin hükümlerini küçümse-

yen, (bu devirde de bu olur mu gibi sözlerle) hafife alan kimse-

lerle bir mecliste bulunmak (onların günahlarına iştirak olaca-

ğından) caiz değildir.

Cenâbı Allah insanları hiç bir işlerinde başı boş bı-

rakmamış, İslâmiyet’in girmediği hiç bir şey kalmamı-

tır. İslâmiyet’i dünya işlerinden ayırmak mümkün değildir.

«Dinimiz  İslâm’a  göre  (Şer’an)  tazim  ve  saygı  gösterilmesi  lâzım

olan, yine dinimizce mübarek, mukaddes ve değerli bulunan şey-

lerden  birine dinden düşmeye (çıkmaya) sebep teşkil eden söz-

leri reva görüp söylemeye küfür kelimesi (kelime-i küfür) denir».

Mü’min  (Müslüman)  bulunan  kimsenin  lisanından  küfür  kelimesi

(lafzı) zuhur  edip  meydana  gelse,  o  kimseye  üç şey  lâzım  olur:

  1. Tâzir (Şer’i Şerîfin tayin ettiği ceza),
  2. Tecdid-i İman (imanı yenilemek, tazelemek),
  3. Tecdid-i nikâh (Nikâhı yenilemek).

(Fetevây-i Abdurrahim)

Cenâbı Allah Kur’an-ı Kerim’de: «Her kim imanı (yani) İslâm

Şeriati’nin hükümlerini tanımayıp (inkârla) kâfir olursa, onun bü-

tün yaptığı (sâlih) amel (zayi olup) boşa gider» buyuruyor (13).

Her mü’mine lâzım olan yani birinci farz bulunan şey: İmanı,

farzları ve haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe Müs-

lümanlık olamaz ve iman elde tutulamaz.

(Hüseyin Aşık Efendi, Elfâz-ı Küfür s. 40-41)

 

 

RECM CEZASI NEBÎ (S.A.V.)’İN UYGULAMASIYLA

SABİT VE KIYAMETE KADAR GEÇERLİDİR

 

Ebû Hureyre (r.a)’dan, şöyle demiştir: Resûlullah

(s.a.v) mesciddeyken müslümanlardan bir kimse yanı-

na geldi ve ona bir nida edip: -Ya Resûlullah! Ben zina

yaptım dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Bu

sefer o zat peygamberin yüzünü döndürdüğü  tarafa

geçip yine:  -Ya Resûlullah! Ben zina ettim dedi. Pey-

gamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Nihâyet o zat bu iti-

rafı dört kere tekrarladı. Bu şekilde kendi aleyhine dört

kere şehadet edince Resûlullah (s.a.v) onu çağırıp:

-Sende delilik var mı? Diye sordu o zat: -Hayır  dedi .

Resûlullah:  Sen  evli  misin?   Diye  sordu. O  zat: -Evet

dedi. Bunun üzerine Resûlullah oradakilere:  -Bunu gö-

türünüz ve recm ediniz emrini verdi. (Müslim : 5.c / 287.s. 16)

‘Takıyyuddîn el-‘Usmânî ‘Müslim Şerhi Fethu’l-

Mülhim kitabında şöyle diyor: Nebî sallallâhu aleyhi ve

sellem’in şeriat getirici olarak  ebedî ve kalıcı bir ka-

nun vaz’etmek gibi zînâ edenleri recmettiği ve rec-

medilmesini emrettiğini gösteren birçok delîller vardır:

Bir:  Allah sübhânehû ve teâlâ Mâide suresinde

recm’e işâret etmiş ve onu Allah’ın hükmü saymıştır ve

Allah’ın hükmüyle takdîr edilen cezâ da hadd cezasıdır.

İki: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem birçok defa i’lân et-

miştir ki, Recm Allah teâlâ’nın hükmüdür ve belli bir  zamanla

sınırlı bir hüküm değildir. O sadece ebedî ve kalıcı bir kânûndur.

Recm hadîslerinin ma’nâ yönünden mütevâtir olduğunu

hadîs ve fıkıh âlimlerinden bir çokları açıkça ifâde etmiş-

lerdir. İbn-i Hümâm’ın Fethü’l-Kadîr’inde, Âlûsî’nin Rûhu’l-

Meânî’ isimli tefsîrinde, Şah Veliyyullâh Dıhlevî’nin de

Hüccetullâhi’l-Bâliğa diye tanınan kitabında… Ben kendi

başıma, okunmakta ve ellerde dolaşmakta olan kitaplarda

Recm hadîslerini araştırdım ve recmin elli iki sahâbî’den

rivâyet edildiğini buldum.

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı c.10 s.99)

 

YEMÎN ALLÂH’A YAPILIR

 

Yemîn yalnızca Allâh (c.c.)’e yapılır. Çünkü Allâh (c.c.)’ün

isminden başka bir şey ile yemîn etmek gizli şirktendir.

İbn-i Ömer (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyur-

duğunu duydum:

“Kim Allâh’tan başkası ile yemîn ederse şirk etmiş

olur.” El-Mesâbîh’in şerhinde bu şöyle tefsîr edildi: Bunun

anlamı, kim Allâh (c.c.)’den başkasıyla -ta’zîmine inanarak-

yemîn ederse o yemîn ettiği şeyi ta‘zîm bâbında Allâh’c.c.)’e

ortak etmiş olur. Ta‘zîm kasdı yoksa bunda bir sakınca yoktur.

İbn-i Mes‘ud (r.a.)’den:

“Allâh’ın adı ile, yalan yere yemîn etmem, Allâh’tan başka-

sıyla doğru yemîn etmemden benim için daha sevimlidir.” (El-

Bezzazî)

Allâh’ın Nebîsi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ancak Allâh’ın adı ile yemîn edin! Başkasıyla değil…

Allâh’a yemîn ederken de mutlaka doğru olun!”

Er-Râzî (r.h.) dedi ki: “Hayatım hakkı için, hayatın hakkı

için” diye yemîn edenler hakkında küfürden korkarım. Halk bu

yemîni bilmeyerek yapıyor. Eğer böyle olmasaydı o bir şirktir,

derdim. Çünkü Allâh’tan başkasıyla yemîn yapılmaz. İslâmdan

berî olduğuna da yemîn etmez. Ya‘ni: “Eğer ben şunu yapar-

sam İslâmdan berî olayım.” demez.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Kim ben İslâmdan berîyim der-

se, eğer yalan söylüyorsa o dediği gibidir. Şâyet doğru

söylüyorsa İslâma kat‘iyyen sâlim olarak dönmez.”

Kişi iyice düşünmeden, ölçüp tartmadan, akıl ve mantık

süzgecinden geçirmeden söz söylemesin. Lüzûmsuz konuş-

malarda bulunmasın.

Yalan yemîne gelince: Peygamberimiz (s.a.v.) bunu keffâreti

olmayan büyük günâhlardan saymıştır. Hadîsde: “Kimse sö-

zünde bir sivrisinek kanadı kadar yalan ve şüphe ihtimâli dahi

olsa yemîn etmez. Ederse mutlakâ bu, kalbinde (Kıyâmete

kadar) siyah bir nokta olur.” Dolayısıyla müslümân yalan yere

yemîn etmez, Allâh’tan başkası üzerine yemîn etmez.

(Seyyid Alizâde, Şir‘atü’l İslâm, 475.s.)

 

ŞER’Î VE TASAVVUFÎ İLİMLERDE İCÂZET

 

İcâzet, zahirî din ilimlerinde veyâ tasavvuf-tarikat sahasında

olur. Bir kimsenin gerçekten din âlimi yahut tarikat şeyhi olabilmesi

için elinde geçerli ve hakikî icazetname bulunması icap eder.

İcâzeti; tabiatiyle icazetli bir âlim verebilir. Böyle bir âlimin ders-

lerine yeterli müddet devâm eden talebe başarı gösterir ve yeti-

nirse ya kendi isteğiyle yahut onun istemesine lüzum kalmadan

bizzat hocası, liyakata ehliyet kazandığı için icazet verir.

Tarikatlarda da bir kimseye şeyhlik yâhud halîfelik ancak

icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icazet ya bütün ilimler, yahut

sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek mev-

zuda, meselâ sadece hadîs okutabilmek veyâ muayyen bir kitabı

okutabilmek mevzuunda icazetname vermişlerdir.

Bilindiği gibi İslâmî ilimler ve faaliyetler iki ana bölüme ayrılır:

Zahirî ilimler ki bunlar medreselerde din uleması, fakihler, müder-

risler tarafından talebe-î ulûma okutulur. İkincisi: Ahlaka, tasavvu-

fa, nefislerin tezkiyesine, Şeriatın bâtın tarafına ait ilimler ki bunlar

sûfî tarikleri tarafından tekkelerde, zaviyelerde müridlere ve der-

vişlere şeyhler, mürşidler tarafından öğretilir. Birinci ilimlerde söz,

ikinci ilimlerde hal (tavır, hareket, yaşayış) esastır. Bir kimsenin

gerçekten din âlimi yahut tarikat şeyhi olabilmesi için elinde geçerli

ve hakikî icazetname bulunması icap eder.

İcâzeti; tabiatiyle icazetli bir âlim verebilir. Her iki ilim dalı da

kaynağını Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden alırlar.

Ehl-i sünnet müslümanlığının bozulmadan,  devâm edebilme-

si için şer’i ve tasavvufî (zahirî ve bâtınî) ilimlerin mutlaka icazetli

ulema ve meşayih (din âlimleri ve şeyhler) tarafından ümmete öğ-

retilmesi gereklidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bu yana icazetli âlimler İslâmiyeti

iki yolla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırmışlardır: 1- Tale-

be yetiştirerek, kendileri gibi icazetli âlimler bırakarak. 2- Kitap

yazarak. Tarikat büyükleri de yerlerine geçecek şeyhler, halîfeler

yetiştirdikleri gibi, İslâmî eserler de vermişlerdir. Bu sûretle, yâni

icazet silsilesiyle İslâmiyette bir kopukluk, herhangi bir sapma ol-

maksızın, yegâne Hakk din dünyâya indirildiği zamândan günümü-

ze kadar ilk sâfiyetiyle devâm etmektedir. Bu mukaddes emanetin

bekçileri icazetli ulema ve meşayihtir.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günâhlar Ekbölüm, 273-275.s.)

 

ÇİFT ORGANLARDAN BİRİ (HÂŞA)

FUZULİ MİDİR?

 

Belâlar karşısında çare bulunamadığında gösterilecek

sabır, sahibine büyük ecir kazandırır. Bu şekilde devam edip

bir müddet sonra tedavi olamadığı için ölse, elinden bir şey

gelmediği için günahkar olmuş olmaz.

Böbreklerden birisi hayat için zaruri bir diğeri yedek olarak

kabul edilse bile O an için zaruri olmasa bile bir müddet sonra

zaruri hale gelebilme durumu söz konusu olduğundan yedek

zaruri -hayati organın da bir başkasına verilmesi caiz olmaz.

Zira hayati organlar bağışlanamaz. Bu hem intihar demek

olacağından hem de hayati öneme sahip organların üzerinde-

ki tasarruf hakkının Allah’a özel olmasından dolayı böyledir.

Her iki organının sağlıklı olmasından yola çıkarak organla-

rından birisini o organa zaruret duyan bir alıcıya bağışlayan

birisi kalan tek sağlıklı organının bir şekilde rahatsızlanması

durumunda kendisine bir sağlıklı böbrek aramak durumunda

kalacaktır. ‘Bulamayıp öldüğü takdirde hayatına kasdetmiş

(intihar)  hükmünde olacaktır. Zira Allah’ın kendisine verdiği

yedek hayati organı bir başkasına Allah’ın emri dışında verme

durumundadır.

Şeriatın tıbba tâbi olması diye bir kaide yoktur. Doğruluk

ve yanlışlıkta haramlık ve helallikte asıl Şeriat olduğuna göre,

Tıb (uygulama ve tedavi metodlarında) Şeriatin ölçülerine

uymak zorundadır. Tıbbın Şeriate uyması bilimsel değerlerin

dine çelişmesi gibi bir manaya da gelmez. Burada kasdedilen

tıbbın geliştirdiği yöntemlerde Şer’i kural ve ölçülere uygun

hareket edilmesidir.)

Tek organ çift organ taksimi tıbbi bir taksim olup Şer’i öl-

çüler -haramlar ve helaller- den farklılık arzetmektedir. Şeri-

atte çift organlara zarar verilmesi mubah kılınmadığına göre;

vücutta çift olan organlardan birisine bir zarar verildiği tak-

dirde Şer’i had düşmediğine göre şeriatte tek çift ayrımının

haramları helal kılma ya da hadleri düşürme gibi bir etkisi söz

konusu değildir.

(Muhammed Önder, İslam Fıkhında Organ Naklinin Hükmü s.89-90-92-100)

 

 

 

ORGAN NAKLİNİN

HARAM OLUŞUNUN DELİLLERİ

 

“Organ nakli haramdır,” diyen ulema, esasta organların

Allah’ın mülkü olduğu tezine dayanmaktadırlar. Dolayısıyla da

organlar üzerindeki tasarruf yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Or-

gan nakli Allah’ın haklarından olan bir hakta onun izni ya da

emri olmaksızın tasarrufta bulunmak olduğundan haramdır,

demişlerdir.

Kur’an ve Sünnet naslarındaki insan bedeni ve kullanımıy-

la alakalı hükümlere bakıldığında organ naklinin Şer’an haram

olduğu görülecektir.

Allahü Teala insana hayatına son verme hakkı vermemiştir.

İntihar etmek haramdır. Kendi bedeninden ya da bir başkasının

bedeninden bir parçayı (uzvu) koparma, telef etme hakkı ver-

memiştir, insana hür bir insanın bedeninin satılması veya satın

alınması hakkını vermemiştir. İnsana bedeni üzerinde değişik-

lik yapma hakkını vermemiştir. Dirinin ya da ölünün bedenleri

üzerinde (şer’i izinler dışında) tasarruf hakkı vermemiştir.

Hür bir insan alınıp satılan bir meta yapılamayacağına

göre bu, insanın bedeninin mülkiyetinin insanın kendisine ait

olmadığını gösterir. Buna göre Allah (c.c.) insan bedenlerinin

tamamının yada bir kısmının hibe edilmesi hakkını insanlara

vermemiştir.

Görüldüğü üzere Allah insanlara; bedenlerinin mülkiyetini;

onların bir kısmından feragat etme, satma zarar verme gibi

hakları vermemiş üstelik bu fiilleri haram kılmıştır da.

Organ nakli, bu haram fiilleri ihtiva eden bir ameliyeler bü-

tünüdür. Organ naklinde zaruri organlar verilse; intihar fiili ile,

hayat için zaruri olmayan diğer organlar verilirse; vücudun bir

parça ya da uzvuna zarar vermiş olma fiili ile haramlık gerçek-

leşmiş olacaktır.

Tedavi olmak gerekliliği insan takatinin sınırlarıyla sınırlıdır.

‘İnsan bir başka insanın hayat hakkını ya da bedensel kemale

sahip olma hakkını çiğneyerek tedavi olma konumunda değil-

dir. Böyle yapmayıp eziyet çekse sabretmelidir.

(Muhammed Önder, İslam Fıkhında Organ Naklinin Hükmü s. 33-34)

 

CENNET VE CEHENNEM SONSUZDUR

 

Kıyâmet gününde birtakım insanların cennete girmeleri

emredilir. Onlar da cennete yaklaşarak cennetin kokusunu

koklayıp köşklerine ve içlerinde cennetliklere Allâh (c.c.)’ün

hazırladığı nimetleri görünce, oradan dönsünler, çünkü on-

ların cennette nasipleri yoktur, diye nida olunur. Onlar da

büyük bir hasret ve üzüntü ile geri dönerler. Kendileri gibi ne

öncekiler ne de sonrakiler geri dönmemişlerdi. Bunun üze-

rine onlar: “Ey Rabbimiz, sen sevabından bize gösterdiğini

ve cennette dostlarına hazırladığın nimetleri bize göster-

mezden önce bizi cehenneme soksaydın bize elbette daha

hafif olurdu.” derler. Allâh Teâlâ’da onlara: “Ben bunu size

kasten yaptım. Çünkü siz tenha yerlere çekilince büyük

günahları işlemekle bana meydan okuyordunuz. Fa-

kat insanlarla karşılaşınca mütevazı ve Allâh(c.c.)’tan

korkuyor bir halde karşılaşıyordunuz. İnsanlara karşı

riyâkârlık ederdiniz. Ama kalplerinizden bana verdiğiniz

şeyler başkaydı. İnsanlardan korktunuz ama benden

korkmadınız. İnsanları (gözünüzde) büyüttünüz fakat

benim büyüklüğüme inanmadınız. İşte bugün ben de

sizi sevaptan mahrum etmekle beraber size en acı azâbı

tattıracağım.” buyurur.

Bu hadîs-i şerîfi İmam Gazâlî (r.a.), İhyau (Ulumi’d-

Dîn) kitabında zikretmiştir. İmam Buhârî’nin (Abdullâh) bin

Ömer’den (r.a.) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Allâh’ın Resûlü

(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cennet halkı cennete, ce-

hennem halkı da cehenneme vardıkları zaman, ölüm

getirilerek tâ cennet ile cehennem arasında durdurulur.

Sonra boğazlanır. Daha sonra da bir münadi: Ey cennet

ahalisi, artık ölüm yoktur ve ey cehennem ahalisi, artık

(size de) ölüm yoktur, diye nida eder. Bunun üzerine

cennet ahalisinin sevinci bir ferah daha eklenerek ar-

tar. Cehennem ehlinin hüzün ve kederi ise bir kat daha

artar.”

(İmam-ı Şa’rani, Ölüm-Kıyâmet-Ahiret, s.300)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MECÎD (C.C.)

 

“Allah (c.c)’nün rahmeti ve bereketleri sizin üzeri-

nizdedir, ey ev halkı süphesiz O (c.c.), övülmeye layık

olandır, Mecîd’dir.” (Hûd, 73.)

Mecîd, mecd sıfatına sahip olan demektir. Mecd de bü-

yüklük, genişlik, bolluk ve üstünlük ifade etmektedir. Allah

(c.c.)’nün zatı en yücedir. Bütün fiilleri güzeldir. Zatın yüce-

liği ile fiillerinin güzelliği bir araya geldiğinde mecd ortaya

çıkar. Allah (c.c)’ye ne güç yeter, ne de akıllar kemâliyle O

’nun büyüklüğünü kavrayabilir. Yer  O’nun, gök O ’nundur.

Ve bu ikisi arasında olan her şey de yine Allah (c.c.)’nündür.

Göklerde ve yerde en yüksek şan da elbet O’nundur. O,

şanına lâyık şekilde kullarını esirgiyor, bağışlıyor, her lâhza

büyüklüğünü gösteriyor. O (c.c.)’nün mülkünde, O (c.c.)’nün

nimetleriyle beslenip de, sonra Allah (c.c.)’ye isyan edenler

nasipsiz insanlardır. Âlemde O ’na kul olanlar, O’nun rıza

yollarında ömür nefeslerinin incilerini parlatanlar en bahtiyar

kimselerdir. Onlara Rableri katında yüksek dereceler, ardı

arkası kesilmeyen nimetler vardır ve âhirette vereceği ni-

metler ise aklın ve tasavvurun üstündedir.

Allah (c.c.)’nün günahları affetmesi, sürçmeleri ba-

ğışlaması, kötülükleri örtmesi ve kullarına yumuşak dav-

ranması bu isminin etkilerinden sadece bir kısmıdır. Allah

(c.c.),hakkını alma ve cezalandırma gücüne sahip olduğu

halde, cezanın miktarını ve günahın büyüklüğünü bildiği

halde kullarını bağışlar. Allah (c.c.)’nün takdir ettiği ve ger-

çekleşmesini sağladığı her fiilde sayısız hikmetler ve sırlar

vardır. Bu fiiller sayesinde kullar, Allah (c.c.)’nün isim ve sı-

fatlarını tanıyabilmekte, Allah’ı sevmekte, anmakta, şükret-

mekte, bu isim ve sıfatlarla O’na ibadet etmektedirler. Her

ismin ilim, marifet ve hal olarak kendisine has bir ibadet türü

vardır. İnsanlar arasında ibadetten en ileri olanlar, insanların

bildikleri bu isim ve sıfatların tamamıyla Allah (c.c.)’ye ibadet

edenlerdir.

(Kurtubi – Beyhaki – Es-Sa’di, Esmâü’l-Hüsnâ, 357-361.s.)

 

 

GÜNÂH İŞLEYEN MÜ’MİN

 

İster takvâ sâhibi sâlih olsun, isterse günâhkâr olsun her

mü’minin arkasında namâz kılmak câizdir.

Îmânı mevcut olduğundan, câiz olmasına rağmen, fâcirin

ardında namâz kılmak mekrûhtur. Mekrûh oluşu da, o ki-

şinin dînî emirlere ihtimâm göstermemesinden, gereken

önemi vermemesîndendir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz

buyurdular:

“Takvâ sâhibi, âlim bir kimsenin ardında namâz kılan,

peygamberlerden birinin ardında namâz kılmış gibidir. Pey-

gamberlerden birinin ardında namâz kılan kimsenin, (kü-

çük) geçmiş günâhları mağfiret olunur.”

Biz, “işlediği günâhlar, mü’mine zarar vermez”, demeyiz.

Günâhkâr mü’minin cehenneme girmeyeceğini de söyle-

meyiz. Dünyâdan mü’min olarak göçtükten sonra, fâsık bile

olsa, bir kimsenin cehennemde ebedî kalacağını da söy-

lemeyiz.

İmâm-ı Âzam (r.a.) hazretleri buyurdular ki:

(Harâmı helâl saymadıkça, her hangi bir günâh işlediği için,

müslümâna kâfir diyemeyiz. Ondan îmân ismini kaldırama –

yız. O’na, gerçek ma‘nâsıyla, mü’min deriz. Bir mü’minin,

kâfir olmadan, fasık (günâhkâr) olması da câizdir).

İmâm Fahreddîn er-Râzî, el-Erbaîn adlı eserinde der ki:

“Kâfir olmayan, fakat, büyük günâh işlemiş olan (mürtekib-i

kebire) kişi hakkında üç görüş vardır:

1) Büyük günâh işleyenin cezâ görmeyeceğini kesinlikle

söyleyenler. Bu görüşün sâhibi Mukatil b. Süleyman ve

Mürcie mezhebidir.

2) Büyük günâh işleyenler muhakkak cezâ göreceklerdir,

diyenler ki, bunlarda Mutezile ile Haricî mezhebi mensup-

larıdır.

3) Cezâ görmesi ve affedilmesi konusunda kesin konuş-

mayanların görüşü. Bu görüş âlimlerin çoğunun görüşüdür.

Görüşler içinde makbul ve muteber olan da budur.”

(Aliyyü’l Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi,  280-281.s.)

 

KADERE İMAN KEDERE MANİDİR

 

Abdullah b. Mes’ud(r.a.) şöyle buyuruyor: “Kıyamet gü-

nünde bütün insanlar dünyada az bir geçimle yetinmiş ol-

mayı temenni edecektir. Nefsinde bir şüphe bulunmadığı

sürece sizden herhangi birinize akşam ya da sabah içinde

bulunduğu durum zarar veremez. Sizden birinizin bir ateş

korunu ağzına alıp sönünceye kadar tutması, Allah’ın(c.c.)

kendisi için hükmettiği birşeye “Keşke bu olmasaydı!” şek-

linde itiraz etmesinden daha hayırlıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye I/137.)

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) bu-

yurdular ki:”Kuvvetli mü’min, Allah (c.c.) nazarında zayıf

mü’minden daha sevgili ve daha hayırlıdır. Aslında her

ikisinde de bir hayır vardır. Sana faydalı olan şeye kar-

şı gayret göster. Allah’tan (c.c.) yardım dile, acz  izhar

etme. Bir musibet başına gelirse: “Eğer şöyle yapsay-

dım bu başıma gelmezdi!”  deme. “Allah (c.c.) takdir et-

miştir. Onun(c.c.) dilediği olur!” de! Zira “eğer” kelimesi

şeytan işine kapı açar. (Kütüb-ü Sitte Kader Bölümü 3. Fasıl)

Hz. Ömer(r.a.) şöyle buyurmuştur: “İster hoşuma giden

olsun isterse de gitmeyen; hangi hal üzere sabahlarsam sa-

bahlayayım benim için farketmez. Çünkü ben hayrın hoşu-

ma gidende mi yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.”

(Kenz II/145)

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın(c.c.) kaza ve

kaderi kendisine razı olan ya da olmayan herkes üzerinde

hükmünü icra eder. Ancak hükmüne razı olanlar sevap kaza-

nırken razı olmayanların tüm amelleri boşa gider” (Kenz II/145)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular:

“Her ümmetin mecûsîleri vardır. Benim ümmeti-

min mecûsîleri de kader yok diyenlerdir. Onlardan kim

ölürse cenâzesine gitmeyin, hastalanırsa ziyaret etme-

yin. Onlar Deccal’ın taraftarıdırlar. Allâh ta‘âlâ onları

Deccal’in zümresine ilhak etmeği va‘d etmiştir.” (Sünen-i

Ebû Dâvud)

(Aliyyü’l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi,  253-254.s

 

ALLAH (C.C.) İÇİN MEKAN TAYİN EDİLEMEZ

 

“Allahü Teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) is-

tikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiş-

tir. O, Arş’ı da diğer mahlûkâtı da korumaktadır. Eğer (Arş’a

ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı

mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir

olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç

olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü Teâlâ nerede idi? Yüce

Allah bundan münezzehtir.” (İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye)

İmam eş-Şâfi’î rahimehullah, el-Fıkhu’l-Ekber isimli eser-

de şöyle der: “Eğer “Allahü Teâlâ, “Rahman Arş’a istivâ et-

miştir” buyurmuştur” denirse şöyle cevap verilir:

“Bu (türlü) ayetler bunlara ve benzerlerine, ilimde derin-

leşmek arzusunda olmayan kimseleri cevap vermede şaş-

kınlığa sürükleyen müteşâbihâttandır. Yani bu kimseler bu

türlü ayetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapmamalı

ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır. Çünkü kişi ilimde rüsûh

(derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye ve vartaya

düşmemekten emin olamaz. Onun, Allahü Teâlâ’nın sıfatları

hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir. Allahü Teâlâ’yı

hiçbir mekân ihata edemez. O’nun üzerinden zaman geç-

mez. O, hudut ve son noktalara sahip olmaktan münezzehtir;

mekân ve yönlerden müstağnidir. [Meâlen:] “O’nun benzeri

hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ s.11) (İmam eş-Şâfi’î, el-Fıkhu’l-

Ekber,

Allahü Teâlâ için hareket ve bir yerden başka yere geç-

mek mevzu edilemez. Bunlar cisme âit özelliklerdir. Allahü

Teâlânın şekli ve sûreti yokdur. Bunlar da cisme âit sıfat ve

hâllerdendir. Allahü Teâlânın nihâyeti (sonu) yoktur. Çünkü

nihâyet, ölçülebilen şeyler için kullanılır. Allahü Teâla ise,

bundan münezzehdir. Allahü Teâlâ cisimdir ve cismin gerek-

leri Onda vardır diyen kâfir olur. İbn Teymiyye’nin iddia ettiği

gibi, Allah Teala “arş” ya da “sema” da gerçekten duruyorsa

bu durumda, “bu ikisini yaratmadan önce nerede ikamet edi-

yordu?!” problemi ortaya çıkmaktadır.

(İmam Turpuştî, Turpuştî Risâlesi s.53)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-VEKÎL (C.C.)

 

Vekîl, vekâlet verenin ihtiyaç duyduğu bütün şeyleri yap-

maya yetkili kıldığı kimsedir. Bu yüzdendir ki insanlar vekâlet

olarak, ihtiyaç duyduğu mahsus ve makûl bütün işleri gerçek

ve bağımsız tek vekîl olan Allah (c.c.)’ye havale etmektedir-

ler. İnsanı ilgilendiren bütün işlerde Allah (c.c.)’ye güvenip

dayanmalı, O (c.c.)’ye sığınmalı ve yalnız O (c.c.)’den yar-

dım dilemeliyiz. Zira inananlar, inanmayanlar, iyiler, kötü-

ler, kuşlar, vahşi ve evcil hayvanlar, her ihtiyaç sahibi Allah

(c.c.)’ye güvenip dayanır. Yalnız O (c.c.)’ye tevekkül ederler.

Allah (c.c.)’nün özel ve seçkin dostları, imanla, dinine yar-

dım etmekle, sözünü yüceltmekle, düşmanlarına karşı cihad

etmekle, O (c.c.)’yü sevmekle ve emirlerine uygulamakla

Allah (c.c.)’ye tevekkül ederler. Buhârî’nin naklettiğine göre

İbn Abbas: “Hz.İbrahim (r.a.) ateşe atıldığı zaman ‘Hasbü-

nallahü ve ni’me’l-vekîl’ (Allah (c.c.) bize yeter. O (c.c.)

ne güzel Vekîl’dir.)” sözünü söylediğini bizlere bildirmiştir.

Buna göre vekîl, koruyan, himaye eden, kefil olan, adaletli

davranan ve yeterli olan anlamlarına da gelmektedir.

Vekîl olan Allah (c.c.), pek zengindir. Kul, kalbini işlerden

uzak tutmalı, bütün işleri Allah (c.c.)’ye havale etmeli, bu işle-

rin sıkıntı ve zorluklarıyla kalbini meşgul etmemelidir. Yinede

kul bütün bu sıkıntı ve zorluklara rağmen Allah (c.c.)’den çok

isteklerde bulunmamalı ve O (c.c.)’nün verdiklerine razı olup

sabretmelidirler. Zaten eğer insanlar, kendi üzerlerine düşen

bütün vazifeleri yaptıktan sonra, Allah (c.c.)’ye tevekkül edip

işlerini O (c.c.)’ye ısmarlarlarsa mutlaka muradlarına nâil

olurlar. Şunu da unutmamak lâzımdır ki sırt üstü yatıp ben

işimi Allah (c.c.)’ye havale ettim diyenler her saadetten mah-

rum kalırlar. Meselâ şu var ki: Çalıştık, toprağa tohum ektik,

mutlaka başak toplayacağız, o iş ister istemez olacak deme-

meli, tesiri Yüce Allah (c.c.)’den beklemeliyiz. Bu sebepler

birer vasıta hükmünde olup, bütün tesir yine Allah (c.c.)’nün

elindedir.

(Kurtubi – Beyhaki – Es-Sa’di -Esmâü’l-Hüsnâ, 430-435.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAKK (C.C.)

 

Hakk, inkârı mümkün olmayan, ispat edilmesine ge-

rek duyulmayan, varlığı kabul edilendir. Allah (c.c.), ezelî

ve ebedîdir. Kâinatta olan ve akıp duran hadîseler ise

hep Allah (c.c.)’nün yaratmasıyla vücut bulmaktadır. Şu

anda âlemde neler varsa O (c.c.)’nün kudretinin eseridir.

Bundan sonra neler yaratılacaksa yine O (c.c.)’nün var

etmesiyle meydana gelecektir. Hakiki mânâda var olan

yalnız Allah (c.c.)’dür. Bizim var gibi gördüğümüz her şey

yarın yok olacaktır. Göklerde olanlar da O (c.c.)’ye muh-

taçtır, yerde olanlar da. Allah (c.c.)’den başka her şey

yokluğa mahkûmdur. Her şey değişir, yıkılır, helâk olur.

Her şeyin dizgini sadece Allah (c.c.)’nün kudret elinde-

dir. Benim kurduğum düzeni kimse yıkamaz, benim sal-

tanatım her şeyin üstünde gibi sözler söyleyen zalimler,

ecelin bir temizlik süpürgesiyle bu dünyadan süpürülüp

atılmışlardır. Tek ve değişmeyen Hak O (c.c.)’dür.

Yüce Allah (c.c.) Kur’ân-ı Kerim’de: “Biz gökyüzünü,

yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri boşuna

yaratmadık. Bu, küfredenlerin zannıdır. Vay ateşe uğ-

rayacak o inkârcıların hâline!” buyurmuşlardır.

Lâ ilâhe illallâh melikü’l hakku’l mübîn  zikri günde

yüz defa söylenirse zenginliğe vesile olur.

De ki: “ Hak geldi ve bâtıl yok oldu gitti. Gerçekten

bâtıl daima yokluğa mahkûm bulunmaktadır.” (İsra s.

81)

Nebi (s.a.v.)’in Dilinden Dua:  “Allahümme erinel

hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ah ve erinel bâtıla

bâtılan verzuknâ ictinâbeh” Yani, “Ya Rabbi! Doğruyu

bize doğru olarak göster ve ona uymayı bize nasip et

ve yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize

göster ve onlardan sakınmamızı nasip et! (İnsanların

en üstünü hürmetine bu duamızı kabul buyur!)”

(Kurtubi – Beyhaki – Es-Sa’di  Esmâü’l-Hüsnâ, 110-115.s.)

 

HIRSIZLIK SUÇU VE CEZASI

 

Hırsızlık suçu ve cezası âyetlerde şöyle geçmektedir:

“Hırsız erkek ile hırsız kadının irtikâb ettikleri suça bir

karşılık ve Allah tarafından insanlara ibret verici bir

ukubet olmak üzere ellerini kesiniz. Allah azîz ve ha-

kimdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).

Kim yaptığı zulüm ve haksızlıktan sonra tövbe edip ha-

lini ve işini düzeltirse Allah tövbesini kabul eder; Çün-

kü Allah gafurdur, rahimdir (affı ve merhameti boldur).”

(Maide s. 38-39)

Kitap ve sünnette erkekler hakkında varid olan bir hük-

mün delalet yoluyla kadınlar hakkında da geçerli olmasına

rağmen âyette “kadın hırsızların/sârika” açıkça zikredil-

mesinin, bu konunun beyanına fazla itina gösterilmiş ve

caydırıcı olması için kadınlar açıkça zikredilmiştir. Hırsızlık,

başkasının malını gizlice almaktır. Ancak el kesme cezası

verilebilmesi için bazı şartlar gerekir.

Buna göre, hırsızlığın sabit olması için; çalınan malın

muhafaza altına alınmış olması, çalınan malın en az on

dirhem değerinde olması gibi şartlar gerekir. Bunun gibi

daha birçok şart gerekir. Her hırsızın hemen eli kesilmez.

Hırsızlık suçunun cezasında, el kesmekten maksadın sağ

elin kesilmesidir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir hırsız

getirildiğinde onun sağ elinin kesilmesini emretmiştir.

Bazı kimseler İslâm’ın hırsızlık suçuna vermiş olduğu

cezanın çok ağır bir ceza olduğu yönünde görüşler orta-

ya atarak İslâm dairesinin dışına çıkmışlardır. Oysa ceza

caydırmak için verilir. Bugün hırsızların defalarca hapse ko-

nulmasına rağmen hapisten ilk çıktıklarında yaptıkları şeyin

hırsızlık olduğu açık bir gerçektir. Yani hırsızlık, böyle bir

cezayla değil ancak bu fiili yaparken en büyük yardımcıları

olan elleri kesilmekle bitirilebilir.

Yol kesme, kısas gibi suçlarda da cezanın yapılan fiilin

cinsine benzer şekilde verilir.

(Şeyhülislam Ebûssuud Efendi, İrşadü’l Akl-ı Selim Tefsiri, 2.c., 268.s.)

 

EHLİ KİTABIN DURUMU

 

Kitap ehlinin (Hristiyan ve Yahudilerin) îmanı, sahih, Alla-

hu Teâlâ’nın rızasına ve emrine uygun olmadığından âhirette

kurtuluşlarına vesile olmaz. Allahu Teâlâ; “O gün mal da

oğullar da hiçbir fayda vermez ancak Allah (c.c.)’a, kalb-i

selîm ile giden müstesna” (Şuarâ s. 88-89) buyurmaktadır.

Kalb-i selîm ile murad; her türlü şirkten selâmette olan kalptir.

Zira kâfir, müşrik ve münafığın kalbi hastalıklıdır.

Kitab ehli; Allah (c.c.)’a şirksiz iman etmez, peygamber-

lerine (İsa ve Uzeyr aleyhimesselâm) ilahlık isnad ederler,

teslise inanırlar, peygamberlerin cümlesini tasdik etmezler,

bedenlerin dirileceğini inkâr ederler, ahirette ruhani hayata

inanırlar. Bazen Müslümanları tavlamak için “Hz. Muhammed

(s.a.v.)’de peygamberdir” deseler de soruşturulduğunda; “O,

yalnız Arablara gönderilmiştir” diyerek Efendimiz’in (s.a.v.)

umûmî risaletini tasdik etmezler, zaten Resûlullah (s.a.v.)’in

getirdiği i’tikadî ve ameli ahkâma inanmayarak bulundukla-

rı küfürden ayrılmadıklarını izhâr etmiş olurlar. Ehl-i Kitab’ın

Müslüman olması mücerred kelime-i şehadetle değildir, bila-

kis, bununla berâber İslâm’ın sembollerini işlemeleri gerekir.

Çünkü bunlar İslâm dininin özelliklerindendir. Eski dinlerin-

den (yahudilik, hristiyanlık) ayrıldıklarınıettiklerini ilan etme-

leri gerekir. Zira îmanları karışık olduğundan sadece söz ile

yetinilmez. “De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda

ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk et-

meyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allâh’ı bırakıp

da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz

çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun biz Müslümanlarız.”(Ali

İmran 64)

Bu âyette diyalog değil, davet vardır. Kökte müşterek olan

ilkelere çağrılıyor. Temel hatırlatılıyor. Demek ki ona uymu-

yorlardı. Olduğunuz gibi kalın, bu bize yeter, denmiyor. “Ge-

lin sizinle müşterek bir ilke üzerinde anlaşalım” demek, işe

buradan başlayalım demektir. Ayrıca “gerisi önemli değildir”

demek de değildir. (Prof. Yümni Sezen, Diyalog İhaneti)

(Nesefi, Tefsîr un Nesefî, 3.c, 846.s.)

 

ESMÂÜ’l HÜSNÂ’DAN EL-BÂ’İS (C.C.)

 

Bâ’is ismi daha çok ruh vermek (diriltmek) anlamına

gelmektedir. Hiç şüphesiz Allah (c.c.), kıyamet günü bütün

ölülere yeniden hayat verecek kabirlerde olanları diriltecek

ve onları yaptıklarından sorguya çekecektir. İnsanı hiç yok-

ken hayat sahasına getiren Allah (c.c.), öldükten, toz toprak

olduktan sonra tekrar diriltmeye elbette kâdirdir.

Bütün insanları kabirlerinden kaldırıp Mahşer yerine

sevk edecek ancak O (c.c.)’dür. Ölüm ırmağı ile ahiret de-

nizine akanlar, “Sûr” borusu öttürülünce mezarlarından dı-

şarı fırlayıvereceklerdir. Hem, dünyaya geldikleri gibi, bölük

bölük, teker teker ve birbirlerinden doğup türeme ile değil,

ilk insandan son insana kadar dünyaya ne kadar Âdemoğlu

gelmişse hepsi birden emirle kabirlerinden Arasat mey-

danına çıkarılıvereceklerdir. İşte o müthiş gün, Kur’ân-ı

Kerim’de de çok zikredilen kıyamet günüdür. Meselâ: Bir

kimse yansa, kül olsa, ondan zerre kalmasa veya canavar

yese, vücudundan yine bir şey mevcut olmasa, tozu, du-

manı ve ona ait bir kıl kadar eser bulunmasa da yine Yüce

Allah (c.c.) onu diriltip mahşer meclisine getirecektir.

Bir rivâyete göre Ubey b. Halef isimli müşrik Resûlûllah

(s.a.v.) Efendimiz’in mübârek huzuruna bir çürümüş kemik

ile geldi, onu eliyle ufalayarak: ”Allah (c.c.) bunu böyle çü-

rüdükten sonra diriltir der misin?” diyerek Peygamberimiz

(s.a.v.)’e bir soru yöneltti. Cevap olarak Resûlûllah (s.a.v.)

Efendimiz de: “Evet, seni de diriltir ve ateşe kor!” bu-

yurmuşlardır. Yani Yüce Allah (c.c.) her yarattığını bütün

incelikleriyle, her birinin toplanan ve dağılan bütün parça-

larını, aslını ve dallarını, durumlarını, hallerini, niceliklerini,

miktarlarını, her türlü hususiyetleriyle bilir. Her yaratmayı,

maddeli maddesiz, âletli âletsiz, örnekli örneksiz, gerek il-

kin gerekse sonra yaratmanın her çeşidini bilir. Düşünüp

Allah (c.c.)’ye şükretmek gerek. Unutmayalım ki, bizi bir

gözeten var!

(Âyet ve Hadîslerle Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, 202-205.s.)

 

ALLAH İÇİN MEKAN DÜŞÜNÜLEMEZ

 

Asrının en büyük âlim ve muhaddislerinden olan Hâfız İbni

Hacer el-Askalânî (rh.), Sahîh-i Buhârî’nin şerhi olan Fethu’l-Bari

isimli eserinde buyuruyor ki:

“Ehl-i Sünnet Allah’ın yed (el) sıfatının uzuv olmadığında it-

tifak etmişlerdir.

“Allahü Teâlâ zâtıyla arştadır” itikâdı yanlıştır. Arş’a istivâ, Al-

lahü Teâlâ’nın arşa istikrar etmesi (karar kılması) mânâsında de-

ğildir.Allahü Teâlâ hareket, intikal, hülûl, mahlûkâtın içine girmek

gibi şeylerden münezzehtir.

Vech (yüz) sıfatından kasıt Allahü Teâlâ’nın zâtıdır, kendisi-

dir.

Kulun Allahü Teâlâ’ya yakınlaşmasının mânâsı, değerinin Al-

lahü Teâlâ katında yükselmesidir.

Allahü Teâlâ’nın nüzûlü muhâl (olanaksız) dır. Hareket; yüce-

likten süfliyâta (fâni, dünya ile alâkalı işler) inmek mânâsına ge-

lir. Allahü Teâlâ ise bundan münezzehtir. Nüzûlden murad olan

(kastedilen) rahmet meleğinin inmesi de olabilir. Mânânın Allahü

Teâlâ’nın ilmine tevil edilmesi daha uygundur.

Allahü Teâlâ’nın yakınlığı mesafe yakınlığı mânâsında değildir.

Allahü Teâlâ’nın semâda oluşu sözünün zâhiri (ilk akla gelen

mânâsı) murad değildir. Zira Allahü Teâlâ bir mekana girmek ve

hülûl etmekten münezzeh olduğundan bu sözden zâhiri kasde-

dilmemiştir.

Sadakanın Allahü Teâlâ’ya yükselmesinin mânâsı; sadaka-

nın ve salih amellerin kabul edilmesidir.”

Delâil, Sünen ve Şu’abül-îmân kitâblarının sahibi, hadîs ve

Şâfi’î fıkıh âlimi olan Hâfız el-Beyhakî bir hadîsin açıklamasında,

buyuruyor ki:

“Bu hadîsin son kısmında, Allahü Teâlâ’dan mekânın nef-

yine (Allahü Teâlâ’nın bir mekânda bulunduğunun söylenme-

sinin doğru olmadığına) ve kulun, nerede olursa olsun, Allahü

Teâlâ’ya uzaklık-yakınlık bakımından aynı durumda olacağına

işaret vardır. Buna göre O ez-Zâhir’dir, deliller vasıtasıyla idraki

sahihtir; el-Bâtın’dır, herhangi bir mekânda olduğu düşünülmek

suretiyle idrak edilemez.”

(Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, 400.s.)

 

ÎMÂN, İSLÂM VE İHSÂN

 

Hz. Ömer (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre bir gün ashâbın

hiç tanımadığı biri Nebi (s.a.v.)’in huzuruna gelerek:

“Yâ Muhammed (s.a.v.), bana İslâm’ın ne olduğunu haber

ver?” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “İslâm, Allâh’tan başka İlâh

olmadığına; Muhammed’in de Allâh’ın Resûlü olduğuna

şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen,

Ramazân orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gü-

cün yeterse, Beytullâh’ı hacc etmendir.” buyurdular. O zât:

“Doğru söyledin.” dedi. Babam: “Biz buna hayret ediyorduk.

(Zîrâ) hem soruyor, hem de tasdîk ediyordu.” dedi.

O zât, Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Bana îmân’dan haber ver?”

dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh’a, Alâh’ın meleklerine,

kitâblarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanman; bir

de kadere, hayrına şerrine inanmandır.” buyurdular. O zât:

“Doğru söyledin.” dedi.

O zât, (bu sefer): “Bana ihsân’dan haber ver?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh’a, O’nu görüyormuşsun gibi

ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyor-

san da; O, seni muhakkak görür.” buyurdular.

O zât (tekrâr): “Bana kıyâmetten haber ver?” dedi.

Resûlullâh (s.a.v.): “Bu mes’elede (kendisine) sorulan, so-

randan daha âlim değildir.” buyurdular.

(O zât): “O hâlde, bana onun alâmetlerinden bâri haber

ver?” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Câriyenin kendi sâhibesini

doğurması; yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının

binâ yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.”

buyurdular.

Babam (Ömer İbnü’l-Hattâb (r.a.)) dedi ki: “Bundan sonra

o zât gitti. Ben hayli bir müddet (bekledim) durdum. Nihâyet

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bana: “Yâ Ömer, o suâl soran

zâtın kim olduğunu biliyor musun?” diye buyurdular. Ben

de: “Allâh ve Resûlü bilir.” dedim. Resûlullâh (s.a.v.): “Ger-

çekten o Cibrîl (a.s.) idi. Size dîninizi öğretmeğe gelmiş.”

buyurdular.

(Ahmed Dâvûdoğlu, Sahîh-i Müslim Terceme ve Şerhi, 1.c., 106-113.s.)

 

KURTULUŞA EREBİLMEK

 

Bir insanın iyi bir müslüman olması için öncelikle itikâdının

Kur’an-ı Kerim’e ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine uygun

olması gerekir. Bir kimsenin itikâdı bunlara uygun olduktan

sonra âmelde, muamelede ne kadar yanlışı olursa olsun son

nefesinde imânla göç ettiği takdirde Cenâb-ı Hakk dilerse onu

affederek doğru cennete dâhil eder veya dilerse önce cehen-

neme dâhil eder; cezası müddetince bir süre orada kaldıktan

sonra cehennemden çıkar, cennete dâhil olur. O kimse için

cehennemde ebedî kalış yoktur. Bir kimsenin itikâdı bozuk

ise ne kadar âmel işlerse işlesin, ne yaparsa yapsın, isterse

ömrünü secdede geçirsin, cehennemden çıkması mümkün

değildir. Ameldeki bozukluklar kişiyi günahkâr yapar, itikâttaki

bozukluklar ise kişiyi daire-i İslâm’ın dışına çıkarır. Bu sebep-

ledir ki itikâdın düzgün olması son derece önemlidir. Onun için

yapılması gereken en önemli iş itikâdı düzgün olmak ve onu

düzgün bir şekilde muhafaza etmektir.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Kıyamete yakın ümmetim

yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir tanesi hidâyet

üzere diğerleri ise dalâlet üzere olacaktır” buyurmuşlardır.

Sahabe (r.a.e) efendilerimiz “Ya Resûlullâh (s.a.v.), hidâyet

üzere olanlar kimlerdir?” diye sorunca Nebî (s.a.v.) Efendimiz:

“Benim ve Ashâbımın yolunda gidenlerdir” buyurmuşlar-

dır. Bu yola Fırkâ-i Nâciye ve Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat denil-

mektedir. Bu hadîs-i şerîfe göre bir kimsenin itikâdının düzgün

olabilmesi için Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in inan dediği her

şeye onların emrettiği şekliyle inanması gerekir. Bu da ancak

verilen hükümlerin bir silsile hâlinde(alimlerin sağlam yollar-

dan birbirlerinden nakletmesiyle) Resûlullâh (s.a.v.)’e vâsıl

olmasıyla mümkündür. Yani bir konuda bir hüküm görüldüğü

zaman bunun delillerinin Resûlullâh (s.a.v.)’in bir sünnetine

dayanması gerekir. Bir kimsenin hem itikâdı hem de âmelleri

silsile hâlinde Resûlullâh (s.a.v.)’e vâsıl oluyorsa hiçkimsenin

bir itirazı söz konusu olamaz.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 2.c., 37-38.s.)

 

 

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-VEDÛD (C.C.)

 

Allâh (c.c.) peygamberleri, nebileri, dostlarını ve ina-

nan kullarını sever anlamındadır. Kur’ân-ı Kerimde Allâh

(c.c.): “Îmân edenler ve sâlih amellerde bulunanlar

ise, Rahmân olan Allâh (c.c.), onlar için bir sevgi

kılacaktır.” buyurmuşlardır. Vedûd ismi aynı zamanda

sevilmeyi hak eden anlamındadır. Allâh (c.c.), marifeti ile

dostları tarafından, af ve merhameti ile günahkârlar, rızık

vermesiyle de bütün canlılar tarafından sevilendir. Zaten

varlıkları düşündüğümüz zaman Allâh (c.c.)’nün seven

ve sevilen olduğu görülmektedir. Allâh (c.c.) sevgisi, her

kulun kalbinde mutlaka bulunması ve her sevgiden önce

gelmesi gerekir. O (c.c.)’nün sevgisi her sevgiden üstün

gelmelidir. Sevilenin her isteği yerine getirilmeli ve O

(c.c.)’ye bağlı kalınmalıdır. Allâh (c.c.) sevgisi amellerin

özü ve ruhudur. Açık ve gizli bütün ibâdetler, Allâh (c.c.)

sevgisinden kaynaklanmaktadır. Kulun Rabb’ini sevmesi,

Allâh (c.c.) kuluna bir fazlı ve ihsanıdır. Kulun bu sevgide

bir gücü, kudreti ve müdahalesi yoktur. Kulun kendisini

sevmesini sağlayan ve sevgisini kulun kalbine yerleşti-

ren Allâh (c.c.)’dür. Allâh (c.c.)’nün muvaffak kılması ile

kul, kendisini sevince Allâh (c.c.) onu başka bir sevgi ile

ödüllendirmiştir. İşte gerçek ve ihsan budur. Zira sebep

de sebep olan da O (c.c.)’dür. Bu ödül, Allâh (c.c.)’nün

kendisini seven kulunu sevmesidir. Kulun Rabb’inin

sevgisini kazanacağı sebepler; Allâh (c.c.)’yü çokça zik-

retmek, daima O (c.c.)’ye hamd ve sena etmek, farz ve

nafile ibâdetlerle O (c.c.)’ye yaklaşmaya çalışmak, bütün

söz ve fiillerde samimiyeti ve içtenliği gerçekleştirmek,

gizli ve açık hallerde Resûlûllâh (s.a.v.) Efendimiz’e tâbi

olmaktır. Meâlen Kur’ân-ı Kerimde: “O (c.c.), çok bağış-

layandır, çok sevendir.” buyrulmaktadır.

(Kurtubi – Beyhaki – Es-Sa’di Esmâü’l-Hüsnâ, s.426-429)

 

ALLÂH (C.C.)’YA “NİÇİN” DİYE SORULMAZ

 

Kadere îmân temel îmân esaslarındandır. Kader konu-

su, kelam ilminin en ince ve zor konusudur. Kadere îmân

etmek vâcibtir. Lakin onun mahiyetini ve gerçek sırrını

araştırmak bid’attır. Çünkü insanoğlunün aklı bu ilahi sırrın

mahiyetini bilmekten ve çözmekten acizdir. Akıl ile bu sırrı

çözmeye kalkışanlar içinden çıkamadıktan gibi kimileri de

sapmıştır.

Bazıları diyor ki: “Mademki Allâh-u Teâlâ’nın şerre rıza-

sı yoktu o halde şerri niçin yaratmıştır?”

Öncelikle şunu ifade edelim ki, Allâh-u Teâlâ’nın aza-

meti karşısında kulluk aczini ve görevini idrak eden bir

kimse bu soruyu sormaz. Çünkü aciz kul, yaratıcı efendisi-

nin emir ve yasaklarının nedenini sormaya yetkili olmadığı

gibi, hem de büyük bir saygısızlıktır. Kul olmanın görevi

efendisine tam bir teslimiyetle bağlanmak, emirlerini yerine

getirmek ve yasaklarından da mutlak olarak sakınmaktır.

Şer kötülük eylem haline gelmeden şer değildir. Yani:

Kul ne zaman kötülük yaparsa o zaman şer olur. Mesela:

Biş denilen ot öldürücüdür, zehirlidir. Fakat yerinde durdu-

ğu müddetçe bir zararı yoktur. Lakin onu kullanır veya ye-

mek istersen o zaman öldürür.

Dense ki: Allâh bu zararlı otu niçin yaratmıştır.

Diyoruz ki: Doktorların dediklerine göre, bu ot terbiye

edilir ve bazı aşamalardan geçirildikten sonra muazzam

bir ilaç elde edilir. Bununla beraber henüz keşfedilmemiş

birçok yararları da olabilir.

Neden Biş denilen şeyi yarattı diye Allâh’a itiraz etmek

nasıl ki bir ahmaklık ise, Allâh niçin küfrü ve isyanı yarattı

diye itiraz etmek de aynı ahmaklıktır.

Keza, yılanın zehiri insanlar için zararlıdır. Fakat o ken-

disi için hayat; bir sebeptir. “Allâh fiilinden sorumlu de-

ğildir. Kullar ise sorumludur.” (Enbiya s. 23)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.293-294)

 

MEAL OKUMANIN SINIRLARI

 

Meal, namazda okunulan surelerin manasını düşünebil-

mek için bir vesiledir. Meal okunması başlı başına bir amaç

değildir. Bu yüzden de meal, ayrıca “güzel” okunması, ez-

berlenmesi gereken bir metin değildir. Hatta bu, amaçtan bir

sapma sonucunu verir. Sonuçta meal, meali yapanın Allâh’ın

kelamından anladığıdır, Allâh’ın kelamının kendisi değildir.

Bazılarının, Kur’ân okumanın yanı sıra, “güzel meal okuma

ve ezberleme yarışması” da düzenleyerek, işi “anlama”dan

“okuma”ya kaydırdıkları görülmektedir. Kur’ân’ın aslını güzel

okumanın kendine özgü kuralları mevcuttur ve “Kıraat” başlı

başına bir ilimdir. Meal ise öyle değildir.

Şâyet mesele “anlamak” değil de “okumak” ise, Kur’ân’ın

aslını okumak daha iyidir. Çünkü bu takdirde, mana anlaşıl-

masa bile sevap alınır, ayrıca Kur’ân’ın lafzı insana manevi

bakımdan faydalar sağlar. Anlamak, okumaktan başka bir

şeydir. Kur’ân’ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki lugat

ve belâgat yönünden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği

için yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple yüzyıl-

lardır Müslümânların çoğunluğunun teveccühünü kazanmış

büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun olacaktır.

… Biz, insanlar Kur’ân’ın manasını anlamasın demi-

yoruz. Biz diyoruz ki, insanların yanında diledikleri zaman

başvuracakları ve kısa bir tefsir gibi mütalaa edecekleri bir

Kur’ân meali bulunsun. Bir şartla ki, bu meali Kur’ân olarak

kabul etmesinler; onu namazlarda, mescidlerde, toplantılar-

da, evlerde Kur’ân yerine okumasınlar.

Mealin Kur’ân’ın aslı kadar önemli ve okunması değerli

bir metin olarak görülmesi son derece sakıncalıdır. Halbuki

işte tam da bu, Kur’ân’ın aslının ihlali, küçümsenmesi ve bir

beşerin yazdığı metinle aynı muâmeleye tâbi tutulması ola-

rak görülebilir.”

“Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ki anlaya-

sınız.” (Yusuf s. 2)

(Şeyhülİslâm Mustafa Sabri Efendi, Kur’ân Tercümesi Meselesi, s.27)

 

NEBİ (S.A.V.)’İ VESİLE KILMAK (TEVESSÜL)

 

Tevessül, bir sebeptir, tesir eden değildir. Müessir yani te-

siri yaratan, tek olan ve ortağı bulunmayan Allâh’tır. Allâh yiye-

cek ve içeceği de, doymak ve suya kanmak için sebeb kılmış-

tır. Bunların bir tesiri yoktur. Hakîkî müessir, Allâhü Te‘âlâ’dır.

Bazen istekte bulunulan kimse, vesîle kılınandan üstün

olur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile Allâh’tan istek-

te bulunulması gibi. Allâh’a yaptığı duâda “Resûlullâh (s.a.v.)

vasıtası ile senden diliyorum” derse, bunun câiz olduğunda

tereddüt yoktur.

Her günâhkâr, Allâh’a kendisinden daha yakın kimseyi

vesîle kılabilir. Hiçbir fert bunu inkâr edemez. Buna; şefâât,

tevessül veya istiğâse adı vermekte bir fark yoktur. Bu teves-

sül, müşriklerin, başkasına ibâdet ederek Allâh’a yaklaşmayı

dilemesi kabilinden bir hareket değildir. Zîrâ onların yaptığı

küfürdür. Müslümânlar; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, diğer

enbiyâ-i mürselîn ve sâlihler ile tevessülde bulundukları za-

man, onlara ibâdet etmiş olmadıkları için, Allâh’ın tevhidinden

dışarı çıkmış değillerdir. Zîrâ fayda vermekte ve zarara uğrat-

makta Allâh tektir ve ortaktan münezzeh’dir. Bu câiz olunca,

bir kimsenin “Resûlü (s.a.v.) vâsıtası ile Allâh’tan istiyorum”

demesi de câizdir. Zîrâ o kimse, Allâh’tan isteyicidir, başka-

sından değil. Bu beyanlardan açığa çıkmış olmaktadır ki,

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ile meded dilemek iki ma‘nâya

gelmektedir:

Birincisi, Resûlullâh (s.a.v.) vâsıtası ile, veya Onun

makâmı, hakkı, bereketi ile hâcetinin verilmesini Allâh’tan di-

lemektir. Bu esas üzerine, meded dileyen kimse, Allâh’a duâ

edip Azîz ve Celîl olan Allâh katında Habîbini vâsıta kılmış

olur.

İkincisi, meded dileyen kimse Resûlullâh (s.a.v.) Efen-

dimizden kendisi için duâ buyurmasını ve hacetinin yerine

getirilmesini istemiştir. Zîrâ o, kabrinde câvidânî bir hayata

sâhibdir. Nitekim insanlar, Kıyâmet günü O (s.a.v.)’den kendi-

lerine şefâât etmesini isteyeceklerdir.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, s.138)

 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ’DAN

EL-MUHYÎ EL-MÜMÎT (C.C.)

 

“De ki: ‘Allâh sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra

da kendisinde hiç bir kuşku olmayan kıyâmet günü O sizi

bir araya getirip-toplayacaktır.’ (Casiye s. 26)

Muhyî, ölü spermayı diriltip ondan canlı bir varlık çıkarandır.

Öldükten sonra ruhları tekrar iade ederek çürümüş bedenleri

yeniden dirilten O’dur. Kalpleri marifet nuru ile aydınlatıp dirilten,

ölümünden sonra üzerine yağmur yağdırarak toprağı yeniden

dirilten ve ondan bitkiler çıkaran da O’dur.

Mümît ise, canlı varlıkları öldürendir. Allâh (c.c.) ölüm ile

sağlıklı ve güçlü olanların gücünü yok eder. O, her şeyi yaşa-

tan ve öldüren, her şeye kadir olandır. Allâh, yaşatma sıfatı ile

övündüğü gibi, öldürme sıfatı ile de övünür. Bu, hayır ve şerrin,

yarar ve zararın yalnız O’ndan geldiğini, mülkünde hiçbir ortağı

bulunmadığını, yalnız kendisinin bâki ve ebedi olduğunu, kendi-

sinin dışındaki bütün varlıkların fani olduğunu bilmemiz içindir.

Kalpler, ilimle, marifetle, iyi ve erdemli insanlarla oturmakla ay-

dınlanıp hayat bulduğu gibi, cehalet ve bilgisizlikle, iyi ve erdem-

li insanlardan uzak durmakla, arzuların peşinden gitmekle, oyun

ve eğlencelere dalmakla, dünya metaı elde etmeye çalışmakla

ve Allâh’tan gafil olmakla da katılaşır ve karanlığa bürünüp ha-

yatiyetini kaybeder.”

Her Müslümân, mutlak olarak yalnız Allâh’ın yaşatan ve öl-

düren olduğunu bilmeli ve inanmalıdır. Lanetli Nemrut ve Ka-

deriye mezhebinin iddia ettiklerine inanmamalıdır. Allâh dostu

İbrahim Peygamber (a.s.) Nemrut’a gelip: “Benim Rabb’im,

dirilten ve öldürendir” (Bakara s. 258) deyince, inkârcı Nemrut:

“Ben de diriltir ve öldürürüm” (Bakara s. 258) demiş, sonra da

zindandan ölüme mahkûm edilmiş bir mahkûmu çağırtıp ser-

best bırakmış, suçu olmayan birini de tutup öldürmüş ve: “İşte

bak! Ben de diriltip öldürdüm” (Bakara s. 258) demişti. Oysa

Nemrut, bu iddiasında yanılmıştı. Çünkü O, gerçekte diriltmemiş

ve öldürmemişti. Kendisinden başka kimselerin de yapabilece-

ği, insanın iradesine bağlı öldürme ve affetme fiilini işlemişti.

(Kurtubî, el sena fi rehi esmail hüsna, c.1 s.383-385;

Râzî, Şerhü’l Esmâ’ül Hüsnâ, s. 290-291)

 

 

EHL-İ SÜNNET İNANCINA GÖRE ŞİİLİK

 

Ehl-i sünnet, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e (Peygamber (s.a.v.) Efen-

dimizin mübârek arkadaşlarına) hürmet noktasında hassasiyetle

durmuştur. Çünkü Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in hepsi Kur’ân-ı Kerîm’de

ve hadîs-i şerîflerde medh olunmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen;

“Allâh onların hepsinden râzıdır. Onlar da Allâhü Teâlâ’dan

râzıdırlar.” (Mücadele s. 22) buyrulmaktadır. Sahâbeyi Kirâm

(r.a.e.)’i kötülemek bu âyet-i kerîmeye inanmamak olur.

Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: “Ashâbımı seven beni sev-

diği için sever, onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş

olur.” (Buhârî), “Ashâbımdan bundan sonra çıkacak hatâları,

Allâhü Teâlâ affedecektir. Çünkü onların İslâm dînine yaptığı

hizmeti kimse yapmamıştır.” (Camius-sagir), “Ashâbımın herbiri

gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız Allâhü Teâlâ’nın

sevgisine kavuşursunuz.” (Mir’at-i Kâinat), “Ashâbımın ismini

işitince, susunuz. Şanlarına yakışmayan sözleri söylemeyi-

niz.” (Ebû Davud) ve “Herkese şefâat edeceğim. Fakat Ashâbıma

dil uzatanlara, onları kötüleyenlere hiç şefâat etmem.” (Cami-

us-sagir)

Şiîler, Ehl-i beyte sevgi ve bağlılık iddiâsıyla Ashâb-ı Kirâm

(r.a.e.)’e kin ve düşmanlık beslemişlerdir. Üstelik Ehl-i beyti ve

onlardan olan on iki imâmı sevdiklerini söyledikleri hâlde, onların

yolundan da gitmemişlerdir. Nitekim günümüzde İran’da Hz. Ömer

(r.a.)’i şehid eden Ebû Lü’lü münafığının sözde türbesi yapılıp ziya-

ret edilmektedir. Çocuklarına hiçbir zaman Ebûbekir ve Ömer isim-

leri verilmemekte, Hz. Aişe (r.anhâ)’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler

kabul edilmemekte, kendilerinin Âyetullâh makamındaki en önde

gelen sözde âlimleri tarafından ilk üç halifeye her sabah namazın-

dan sonra lanet edilmekte, Hz. Aişe (r.anhâ) annemize zina iftira-

sı atılmaktadır. Fıkıh kitaplarında geçtiği üzere, sahabiliği Kur’ân

âyetleriyle sabit olan Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.anhüma)’ya dil

uzatmak kişiyi dînden çıkarır. Şiîler, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’i kötüle-

mekle, dolaylı olarak İslâmiyeti ve Kur’ân-ı Kerîm’i kötülemiş olu-

yorlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in toplanmasında herbirinin hizmeti

olduğu gibi, İslâmiyeti bize ulaştıranlar da onlardır.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, s.284 c.18.)

 

RECM CEZÂSI HAKTIR

 

Bir Zilhicce ayının sonunda Medine’de, cuma günü Hz.

Ömer (r.a.) minber üzerinde oturdu. Müezzin ezanı bitirdik-

ten sonra kalktı. Allâh (c.c.)’yu şanına yakışır bir şekilde Allâh

(c.c.) övdü ve sonra:

“Ey insanlar! Ben bir söz söyleyeceğim. Belki bir daha fırsat

bulamam. Bilmiyorum, belki de ecelim yakındır. Kim ki o sözü

dinler, akıl erdirirse, devesi nereye kadar, hangi noktaya kadar

giderse o sözü nakletsin. Kim ki, onu iyice ezberlememişse,

benim ağzımdan yalan uydurmasını helâl etmem. Kesinlikle

Allâh, Muhammed’i hak ile gönderdi. Üzerine kitabı indirdi.

Onun üzerine inenler arasında recm âyeti vardır. Biz onu oku-

duk, ezberledik, anladık. Peygamber (s.a.v.) recm yaptı. Biz de

ondan sonra recm yaptık. Korkarım ki, halkın üzerinden uzun

bir zaman geçtikten sonra herhangi bir kimse, “Biz Allâh’ın ki-

tabında recm âyetini görmüyoruz” desin. Böylece Allâh (c.c.)’n

indirdiği bir farzı terk etmek suretiyle sapıtsınlar. Recm, Allâh

(c.c.)’n kitabında haktır. Zina eden evli erkek ve kadınlar için.

Tabiî bu da delil olduğu, gebelik hali veya dille itiraf edildiği

zaman olur. Allâh (c.c.)’n kitabında şu âyet de vardır: “Sakın

babalarınızı inkâr edip de başka kimselere kendinizi nis-

bet etmeyiniz. Çünkü böyle yapmak, bir çeşit küfürdür”.

Hz. Ömer (r.a.) bir hutbesinde recmden bahsederek şunları

söyledi: “Sakın bu konuda aldanmayın. Recm, Allâh Teâlâ’nın

cezâlarından bir cezâdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ondan

sonrada biz (Hz. Ebûbekir (r.a.)’le Ömer (r.a.)) zina edenler

için bu cezâyı tatbik ettik. Eğer “Ömer (r.a.), Allâh (c.c.)’ın ki-

tabına onda olmayan bir şeyi kattı” denilmeyeceğini bilseydim

bunu mushafın bir kenarına yazardım. Ömer b. Hattab (r.a.),

Abdurrahman b. Avf (r.a.) ve falan falan sahabiler şahitlik eder-

ler ki Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ondan sonra da Hz. Ebûbekir

(r.a.)’le Hz. Ömer (r.a.) bu cezâyı (recmi) tatbik etmişlerdir.

Ancak sizden sonra recmi, Deccal’ı, şefââtı, kabir azâbını ve

günahkâr mü’minlerin azâb gördükten sonra ateşten çıkacak-

larını inkâr eden bazı kimseler gelecektir”

(Ali Müttekî El-Hindî, Kenzü’l Ummâl,  c.3 s. 90 )

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EŞ-ŞEHÎD (C.C.)

 

Şehîd, görünen ve görünmeyen her şeyi bilen ve gören

anlamındadır. Allah (c.c.)’ya görmediği, bilmediği, ilminin nü-

fuz etmediği bir şey mevcut değildir. İnsanların görmedikçe

bilmeyecekleri bütün hadiseleri O (c.c.) kemâliyle bilir. Hatta

ne zaman, nerede, kimin eliyle bir hadise vuku bulacaksa,

onu da önceden bilir. Yine geçmiş vak’aları hep bilir. Hani

çok kere “Allah (c.c.) her yerde hâzır ve nâzırdır” deriz ya,

bunun mânâsı, her şeye ve her zerreye yakınlığı müsavi-

dir, birdir demektir. İşte yakın olduğu için de yapılan hiçbir iş

yoktur ki görmesin. Söylenen hiçbir söz yoktur ki işitmesin.

Yüce Allah (c.c.), en gizli şeyleri bile gözetlediğine ve

her türlü sırları ve niyetleri görüp bildiğine göre aza ve or-

ganlarla işlenen açık ve aleni filleri bilmesi, bunları görüp

gözetlemesi kolaydır. Her şeye şâhit olan Yüce Allah (c.c.),

kendi birliğini, adaletini ve üstün sıfatlarını insanlara açık-

lamış ve bunların kanıtlarını bizlere bildirmiştir. Allah (c.c.),

peygamber göndermekle insanların lehine veya aleyhine

şahitlik yapacak delili ortaya koymuştur. Buna göre insan-

lar, istemedikleri şeylerin başlarına gelmesi nedeniyle Allah

(c.c.)’yü (hâşâ) zalim olarak suçlayamazlar. Çünkü Allah

(c.c.), kendilerine yararlı ve zararlı şeyleri öğreten, bunları

yapma veya bırakma yollarını gösteren peygamberler gön-

dermiştir. Bu yüzden kendisine yararlı olanı yapan ve zararlı

olandan kaçınan kimseler Allah (c.c.)’ye hamd etmeli; aksi-

ni yapanlar da kendisinden başkasını kınamamalıdır. Artık

inanmış bir insan bu halleri düşünür de kendisini günahın ve

isyanın seline kaptırmaz. Allah (c.c.) benim her işime şâhid,

beni her lâhza görmektedir der ve ayrılık kayasını aradan

çıkarır, Allah (c.c.)’ye karşı sevgisi, muhabbeti, kulluğu bin

kat daha artar…

İtaat etmeyen evlad veya hanımın alnından bir saç teli

alınıp bin kere bu ism-i celîl okunsa ahlakının değişip ıslah

olmasına vesile olur.

(Kurtubi – beyhaki – Es-Sa’di, Esmâü’l-Hüsnâ, s.244-249)

 

DînLERARASI DİYALOG İHANETİ-2

 

Misyonerler faaliyetlerini arttırmıştır. Dün olduğu gibi bugün

de, insanlığı Hz. İsa (a.s.)’ın “dîn-i hakiki”sine davet ediyorlar

ve Hz. İsa (a.s.)’ın tekrar gelişine hazırlık faaliyeti içine giriyor-

lar. Yapılan görev, hakiki dîne davet değil ki, diye düşünecek

isek, bu yanlışlığı gidermenin yolunu bulup tartışmamız ve iyi

değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü diyalog faaliyetlerinde çok

önemli bir husus dikkat çekmekte, fakat suskun geçilmektedir.

Hiçbirinde Hz. Peygamber (s.a.v.) gündeme gelmemektedir.

O (s.a.v.)’i tanıma açık şekilde ifade edilmemektedir. Hz. İsa

(a.s.) ise sürekli gündemde tutulmakta, diyalog onun etrafında

ve onun himayesinde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Hıris-

tiyanın meselesi, Müslümânın tek Allâh inanışına sahip olması

değil -zaten böyle olduğunu biliyorlar- Hz. Peygamber (s.a.v.)

ve Hz. İsa (a.s.) ile ilgilidir. Ülkemizde de bazı kişi ve gruplar

buna cân-ı gönülden destek olmuşlardır.

Kelime-i Tevhid’i kısaltarak, Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz’in son peygamber ve nebi olduğunu gündeme

getirmek istemiyorlar. Eğer yaptıkları dînlerarası diyalog ise

ve İslâm üzerinden bu diyaloğu yapılıyorsa, Hz. Peygamber

(s.a.v.)’siz İslâm, İslâm olur mu?  İsa (a.s.) Allâh’ın Oğlu dedik-

çe, insanlığın problemlerine nasıl çare bulacaksınız? Sadece

“sevgi” lafıyla mı. Kapitalizmin, liberal oyunların emrine girmiş,

oyuncağı olmuş bir “dîn” ile diyalog kurarak, insanlığın hangi

derdine çare bulacaksınız?

Müslümânları Hz. İsa (a.s.) arkasında saf tutmaya da-

vet ediyor da Hristiyanları Hz. Peygamber (s.a.v.) etrafında

toplanmaya neden çağırmıyorlar? Yoksa Hz. Peygamber

(s.a.v.)’in risaleti insanlığın kurtuluşluna kâfi değil midir?

“Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki,

Yahûdî olsun, Hıristiyan olsun bu ümmetten beni duyup

da getirdiğim Kitab’a îmân etmeden ölen kimse mutlaka

cehennemlik olur.” (Müslim)

“Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa, bilsin ki kendi-

sinden böyle bir dîn asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette

ziyân edenlerden olacaktır.”  (Âl-i İmran s. 85)

(Prof. Yümni Sezen, Dînlerarası Diyalog İhaneti, 174-175.s.)

 

 

 

 

DİNLERARASI DİYALOG İHANETİ-1

 

İmanı ve İslam’ı öğreten, yanlışları düzelten, insanı ve

kâinatı doğru anlamaya yönelten kutsal kitabımız Kur’ân-

Kerîm, hiç bir zaman dinlerarası diyalog gibi bir süreci başlat-

mamıştır. Henüz Müslümân olmamış herkesi tevhid akidesine

davet etmiştir. Onların asıllarında da var olan ve fakat mevcut

hallerinde bulunmayan peygamberlik ve tevhid akidesine çağ-

rı vardır. Ortak nokta “olan” değil, “olması gereken”dir. Aksi

halde oraya davet gerekmezdi. Kur’ân, daha henüz müşterek

tevhid temelinin oluşmadığını beyan etmektedir. Öyle alanlar,

öyle noktalar teşekkül etmişti ki bugün hâlâ öyledir, müşrik ile

hıristiyan ve musevînin farkı kalmamıştı.

İki tarafı da idare etme talebinde bulunan müşriklere “sizin

hesabınız ve sorumluluğunuz size, benim dînim bana” dendi.

Daima doğru olana çağrıldı.

Siyasî anlaşmalar bir diyalog sonucu olarak düşünülebilir.

Fakat onlar siyasî çerçevenin dışına çıkmadı. Mektuplar ise

diyalog değil, davettir.

“Dînlerarası Diyalog”, “İbrahimî Dînler Birliği”, “Dînler Bah-

çesi”, “Üç Büyük Dîn” formülleri, 1965’ten bu yana hızlanarak

beraber yürüyor. Bunlar aynı zamanda, hoşgörü, hürriyet, de-

mokrasi, çoğulculuk, federatif yapı, küreselcilik formülleri ile

desteklenerek sunulmakta, bunlarla da beraber yürütülmek-

tedir.

Hıristiyan ruhbanın Ortaçağda yaptığı zulüm ve eziyet, dil-

lere destandır. “Allâh (c.c.)’dan başka Tanrı yoktur ve Hz. İsa

(a.s.) Oğul-Tanrı değil, bir peygamberdir.” diyen İtalyan filozo-

fu Bruno’yu ateşte yakan bu ruhban değil midir? Bir zamanlar

Hintli ruhbanın özellikle kadınlara yaptıkları zulüm ve eziyet-

lerin haddi hesabı yoktur. Yeni ruhban çok farklı değildir. İstik-

lal Savaşımız’da Rum Ortodoks ruhbanın yaptıkları, Kıbrıs’ta

ruhbanın marifetleri, unutulmamıştır. Keşmir’de Müslümânlara

çektirilen eziyetler, halktan gelmemektedir. Protestan ruhban

ise siyasî ve ideolojik cambazlıkla geleceği planlamaktadır.

(Prof. Yümni Sezen, Dînlerarası Diyalog İhaneti, 174-175.s.)

 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ’DAN

EL-HAYY EL-KAYYûM (C.C.)

 

“Allâh. O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir (Hay), kaim-

dir (Kayyûm=Yarattıklarını koruyup idare eden, işlerini

düzenleyendir)” (Bakara s. 255)

Hayy, her yönleriyle tam bir hayata sahip olan demektir.

İşitme, görme, güçlü ve irade sahibi olmanın yanında diğer

zâti sıfatlara da sahip olan ve eksiksiz bir hayatın bütün

anlamlarını kendinde toplayan kimsedir.

Hayat sahibi olmak, bütün kemâl sıfatlara sahip olmayı

zorunlu kılar.

Kul, Allâhın bütün fiilî sıfatlarını kapsayan Kayyûm ismi-

ni tanıdığında, her şeyin O’nun desteği ile ayakta kaldığını,

varlığını devam ettirdiğini, her canlıyı O’nun hayatta tuttu-

ğunu ve koruduğunu görür. Allâh Teâlâ’nın kimseye muhtaç

olmadan yalnız başına kâim olduğunu, O’nun dışındaki bü-

tün varlıkların ancak O’nunla var olabildiklerini, varlıklarını

devam ettirdiklerini, O’nun her şeyi düzenleyip idare ettiği-

ni, kimini üstün tutup kimini alçalttığını, iyilik edenlere se-

vap kötülük edenlere de azâb ulaştırdığını müşahede eder.

Allâh’ın kâim olmakla asla uyumadığını, zâten uyumanın

O’na yakışmayacağını, herkese adil davrandığını, kimine

bol kimine az rızık verdiğini, asla şaşırmadığını, unutmadı-

ğını ve yanılmadığını anlar.

Sâliklerin (Allâh yolunda yürüyenlerin) tecrübe edip ka-

bul ettiklerine göre, “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, lâ ilâhe illâ ente

/ Ey diri ve kâim olan! Senden başka ilâh yoktur” duâsını

okuyan ve bunu tekrarlayan kimsenin kalbi ve aklı dirilir.

El-Esmâü’l-hüsnâ ile ibâdet etmenin, onunla duâ et-

menin kıymetini bilen, emir, yaratılış ve kulun istek ve ihti-

yaçları arasındaki gizli ilişkiyi fark eden, bunun gerçekliğini

daha iyi kavrar. Bilinmelidir ki, her istek ve ihtiyaç, kendisine

uygun olan üslup ve duâlarla istenir. Kur’ân ve hadîslerdeki

duâları incelersek, bunun böyle olduğunu görürüz.

(Teysiru’l-kerîmi’r-rahmân, c.1 s.151; Bedâiu’l-fevâid, c.2 s.332.)

 

PEYGAMBERLER DİRİDİRLER

 

Enes bin Mâlik (r.a.)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerîf’te

şöyle buyruluyor: “Peygamberler kabirlerinde diri olup,

namaz kılarlar.” Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edilen bir

hadîs-i şerîfte, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki:

“Her ayın ilk üç gecesi ve günü, bana çok salevât oku-

yunuz. Çünkü bu ikisi, sizden bana ulaştırılır. Toprak el-

bette peygamberlerin cesetlerini çürütmez.” “Allâh (c.c.)

yolunda şehîd olanları ölü sanmayınız! Onlar, Râblerinin

yanında diridirler, rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i İmrân s. 169)

âyet-i kerîmesinde, şehidlerin diri oldukları sabit olunca, pey-

gamberlerin diri olması birkaç yönden sabittir.

Birincisi; şehidlerin bu şekilde diri olmaları, onlar için şe-

refli bir rütbedir. Bu, Allâhü Teâlâ’nın onlara bir lütfudur. An –

cak peygamberlerin rütbesinden daha yüksek bir rütbe yok-

tur. Şüphesiz peygamberlerin hâli, bütün şehidlerin hâlinden

daha yüksek ve kâmildir. Bu sebeble, şehid için kâmil bir du-

rum hâsıl olup da, peygamberler için olmaması imkânsızdır.

İkincisi; bu rütbe, şehid olanlara Allâh (c.c.) yolunda can-

larını fedâ etmeleri sebebiyle verilmiştir. Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz, Allâh (c.c.) yolunda can fedâ etme yolunu bize

göstermiş, buna bizi davet etmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)

bir hadîs-i şerîfte; “Bir kimse güzel, ya’nî İslâmiyet’e uy-

gun çığır açarsa, bu yolda bulunanların herbirine verilen

sevâb gibi, buna da verilir. Kim de kötü, ya’nî İslâmiyete

uygun olmayan çığır açarsa, bu yolda bulunanların her-

birine yazılan günâh gibi, buna da günâh yazılır” buyur-

  1. İşte şehid için hâsıl olan sevâb, Resûlullâh (s.a.v.) için

de vardır.

Üçüncüsü; Resûlullâh (s.a.v.) şehittir. Peygamber (s.a.v.)

Efendimiz son hastalığında; “Hayber’de yemiş olduğum

yemeğin acısını her zaman duyarım. O gün yediğim ze-

hir, şimdi damarımı koparmaktadır” buyurdu. Bu hadîs-i

şerîf, Resûlullâh (s.a.v.)’in şehîd olarak irtihâl ettiğini bildir-

mektedir. (Beyhakî)

(İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî Ziyâreti Hayr-il-Enâm)

 

ÎMÂNINIZI YENİLEYİNİZ!

 

Manevî alanda yasak bölgeye giren, Allâh (c.c.)’un emir-

lerini çiğneyerek günâh işleyen kimseler hemen abdest alıp

iki rek’at namaz kılmalı, sonra da aşağıda olduğu gibi yap-

tıkları suçları için tevbe ipine yapışmalıdır.

Allâh Resûlü (s.a.v.): “Günâhından tevbe eden hiç

günâh işlememiş gibidir” (İbn Mace) buyurmakla bu gerçeği

ifâde etmiştir.

Diyelim cümle günâhlarımıza tevbe:

“Estağfirullâh! Estağfirullâh! Estağfirullâh el-azîm, el-

kerîm ellezî lâ ilahe illâ hüvel hayyel gayyûme ve etûbü ileyhi

tevbete abdin zâlimin linefsihî lâ yemlikü linefsihî mevten ve

lâ hayâten ve lâ nüşûrâ. Ve es’elühü’t-tevbete vel-mağfirete

vel-hidâyete lenâ innehû hüvet-tevvâbü’r-rahîm.”

“Yâ Rabbi, Yâ Rabbi, Yâ Rabbi! Eğer benim elimden,

ayağımdan, gözümden, kulağımdan, dilimden ve bütün

azalarımdan bilerek, bilmeyerek, kelime-i küfür ve fi’l-i kü-

für, günâh, isyân, hatâ, şirk ve mâlâyâni sâdır oldu ise ben

onların cümlesine tevbe ettim, pişman oldum. Bir daha

yapmamaya azm ü cezm ü kasd eyledim. Peygamberlerin

evveli Âdem Safiyyullâh, âhiri, bizim Peygamberimiz Hz.

Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizdir. Bu ikisi ve bu ikisi

arasında gelip geçen peygamberler ve getirdikleri haktır ve

gerçektir. Cümlesine inandım, îman ettim. Dilimle ikrar, kal-

bimle tasdîk ettim.”

“Âmentü billâh! Ve bimâ câe min indillâh!. Âmentü bi

resûlullâh! Ve bimâ câe min indi resûlullâh!. Âmentü billâhi

ve melâiketihî ve kütübihî ve rusûlihî vel-yevmil âhiri ve bil-

kaderi hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ vel-ba’sü ba’del mevt

hakkun eşhedü en lâ ilahe illallâh ve eşhedü enne muham-

meden abdühû ve resûlüh.”

Kelime-i şehâdet ikinci defa: Bütün geçmişlerimizin afvı,

üçüncü defa vatan ve milletimizin selâmeti, istiğfârın kabu-

lü için tekrar edilir. Sonra bir Fâtihâ okunur. Böylece tevbe

yapılmış olur.

(Ârif Pamuk, Kısa Sûreler ve Duâlar, s.1)

 

NEBİ (S.A.V.)’İ ZİYARET

 

Nebi (s.a.v.) “Kabrimi bayram yeri yapmayınız!” (Ebû

Davud) buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîf, Peygamber (s.a.v.)’in

yılda ancak belirli bâzı vakitlerde iki defa yapılan bayram

gibi yapılmayıp kabrinin her zaman ziyaret edilmesi gerekti-

ğine  ziyareti için belirli bir zaman olmayıp hangi  gün olursa

olsun ziyaret edilebileceğine  dair bir teşviktir.  Bu hadîs-i

şerîften maksat, bayramda yapılan hazırlık ve süslenme-

lerin ve toplanmaların ve daha başka bayramlarda yapılan

şeylerin yapılmaması, buna karşılık türbeyi ziyaret ederek

selâm verip duâ etmek için gelinip gidileceği de olabilir.

Kadı İyaz demiş ki: “Nebi (s.a.v.)’i ziyaret için erkeklerle

kadınlar arasında hiçbir fark yoktur. Diğer mezarların ziya-

retinin ise, erkekler için müstehab olduğunu söylemiştir. Zi-

yaret edilen kişi için Allâh (c.c.)’dan mağfiret dilenir.”

Peygamber (s.a.v.) Cennetü’l-Bakî’deki mezarları ve

Uhud şehidlerinin mezarlarını ziyaret etmiştir. Başkasının

mezarı ziyaret edilmesi müstehab olunca, Peygamber

(s.a.v.)’in mezarını ziyaret etmek daha daha önceliklidir.

Çünkü ümmetin üzerinde hakkı vardır. O (s.a.v.)’i tazim et-

mek vâcibtir.

“Peygamber (s.a.v.)’in mağfiret duâsına ihtiyacı olma-

dığına göre, başkası ile kendisinin arasında fark vardır.”

desen, cevap olarak derim ki: “Peygamber (s.a.v.)’in kab-

rini ziyaret, ancak tazim ve onunla bereketlenmek, kendi-

sine okuyacağımız salât-ü selâm vasıtasıyla Allâh (c.c.)’ün

râhmetine erişmek içindir. Nitekim biz Allâh (c.c.)’dan talep

etmekteysek de vesile mertebesi ile diğer mertebelerin

kendisinde hâsıl olduğu bilindiği hâlde bizler ona salât-ü

selâm getirmek ve O (s.a.v.)’e vesile mertebesini Allâh

(c.c.)’dan talep etmekle emrolunduk. Lâkin Peygamber

(s.a.v.)’in bunları yapmaya bizi teşvik etmesinin asıl hikme-

ti, O (s.a.v.) için yapacağımız duâ sebebiyle Allâh (c.c.)’ün

râhmetine kavuşmamız içindir.

(Ebû Hamîd b. Merzûk, Ehl-i Sünnet’in Müdafaası, s.247-251.s.)

 

ŞİİLER HAKKINDA TÂRİHÎ BİR BELGE

 

Yavuz Sultan Selim Hân’ın zamanında Anadolu ve Ru-

meli kazâskeri olan Sarı Gürz Nûreddîn Hamza Efendi’nin

şiîler hakkında verdiği fetva şöyledir:

“Hüvelmu’în Bismillâhirrahmânirrahîm. Sevdiği kullarına

yardım eden, düşmanlarını da kahreden Allâhü Teâlâ’ya

hamdolsun. Peygamberlerinin en üstünü olan Muhammed

(s.a.v.) ve O (s.a.v.)’in âl’ine ve Ashâbı (r.a.e.)’e salât ü

selâm olsun.

Ey Müslümânlar! Biliniz ve anlayınız ki, Ashâb-ı Kirâm

(r.a.e.) düşmanı râfızîlerin reisleri, Erdebiloğlu Şâh İsmail’dir.

Onlar, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in yolunu ve Sünnet-i

Seniyyesini beğenmezler. Kur’ân-ı Kerîm ile alay ederler.

Allâhü Teâlâ’nın haramdır buyurduğuna helâldir derler.

Kur’ân-ı Kerîm’i ve diğer dîn kitaplarını tahkir edip yakarlar.

Bütün Ehl-i Sünnet âlimlerine ve sâlih Müslümânlara ihanet

edip, öldürürler. Mescidleri yıkarlar.

Bu taifeye mensûb olanlar, reisleri Şâh İsmail’i ilâh

yerine koyup secde ederler. Hz. EbûBekir ve Hz. Ömer

(r.a.e.)’e sövüp, hilâfetlerini inkâr ederler. Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz’in hanımı Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemize iftira edip

söverler. İslâmiyet’i yıkmak için uğraşırlar. Onların bunlara

benzer dîn-i İslâm’a aykırı daha pek çok bozuk îtikâdları ve

hareketleri vardır ki, benim ve diğer âlimlerin katlarında te-

vatür derecesinde bilinmektedir.

Onlar, görünen bu hareketleri ile, dînimizin hükmüne

ve kitaplarımızın bildirdiğine göre fetva verdik ki; kâfirdirler,

mülhiddirler. Herhangi bir kimse dahi onların bâtıl dînlerini

beğense ve rızâ gösterse kâfir olur. Bunların boğazladıkları

ve avladıkları, okla, doğanla ve köpek ile de olsa murdar-

dır. Nikâhları bâtıldır. Netice olarak, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)

düşmanı olan bu râfızîler, hem kâfir, hem mülhid ve hem

de fesâd ehlidirler. Yâ Rabbî! Dînine yardım edenlere yar-

dım eyle, Müslümânlar arasında fitne çıkaranları kahreyle!

Âmîn.”

(Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi)

 

ŞEFÂAT İNANCI TEMBELLİK GETİRMEZ

 

Peygamberimiz (s.a.v)’in ve Allâh (c.c.)’ün yanında üs-

tün dereceye ulaşmış kişilerin kıyâmet gününde, mahşerde

günahkâr müminlerin affedilmesi ile îmânını kurtarmışların

derecelerinin yükseltilmesi konusunda yüce Allâh’a duâ ve

niyâzda bulunacaklardır. Allâh (c.c.) da bu duâları kabul buyu-

racaktır, işte buna şefâat denir.

“Yakın akrabalarını korkut.” (Şuara s. 214) âyeti kerîmesi

nazil olunca, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz akrabalarını toplaya-

rak onlara: “Ey Haşimoğulları, ey Muttaliboğulları, nefsinizi

ateşten kurtarın. Ey Fâtıma, nefsini ateşten kurtar. Çünkü

ben Allâh (c.c.)’ün sahip olduğu hiçbir şeyinize mâlik de-

ğilim. Yalnız benim için imtihân olan akrabalıktan başka.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, peygamber olmasına rağ-

men, Allâhü Teala’dan korktuğunu, O (c.c.)’ün lütuf ve kere-

mi olmadan hiçbir şey yapamayacağı ifade ediliyor. Onları

Cenâb-ı Hakk’a daha fazla ibâdet ve itaat etmeleri için teşvik

ediliyor. Ben size şefâat etmeyeceğim, şefâat denilen bir şey

de yoktur demiyor. Kaldı ki şefââtin varlığını bildiren hadîsler

mütevâtir (yalan üzere birleşmesi mümkün olmayan bir toplu-

luk tarafından rivâyet edilen) hadîslerdir ve inkârı da câiz de-

ğildir.

Kimileri Allâh (c.c.)’ün râhmeti ve Peygamber (s.a.v.) Efen-

dimizin günahkâr mü’minlere olan şefâati, insanları Allâh (c.c.)

ve Resûlü (s.a.v.)’e isyâna teşvik etmekte, hâliyle mü’min

günâh işleyip ibâdetlere karşı da sorumsuz olmasına sebep

oluyor diyorlar.

Hiçbir kimse Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin kendisine

şefâat edip etmeyeceğini bilemez. Hattâ mahşer gününde gö-

rüp görmemek nasîb olacak mı, olmayacak mı bu da meçhul-

dür. Bu nimete kavuşmak, tamamen Allâhü Te’âlâ’nın iradesine

bağlı olmakla beraber, kişinin dünyada yaptığı amele de bağ-

lıdır. Bu nedenledir ki şefâat, insanı özellikle mü’minleri daha

fazla sâlih amel işlemeye, doğruluğa ve nihâyet Allâh (c.c.)’ün

rızâsına uygun bir hayata sevkettiği gibi aynı zamânda da teş-

vik eder.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.259-260)

 

 

ÎMANIN ŞUBELERİ-2

 

Farz, vâcib ve nafile namazları kılmak, zekât ve sa-

daka vermek, köle ve câriyeleri azat etmek, cömertlik ve

sahâvette bulunmak, muhtaçlara ve misâfirlere yemek

yedirip ziyafette bulunmak, farz ve nâfile oruç tutmak,

itikâfa girmek, kadir gecesinin ecrine nâil olmak için o

geceyi araştırmak, Hacc ve Umre yapmak, Kâbe’yi tavaf

etmek, dîni korumak için, her türlü tehlikeden kaçınmak,

hicret etmek (yâni, günahlardan kaçınmak), nezirleri îfa

etmek,

Yeminlerden gelen cezâların ve keffâretlerin edasında

gereken şekilleri araştırmak, nikâhlanmak (evlenmek) su-

retiyle zinadan kaçınmak, aile efradının haklarına riâyet

etmek, ana babaya iyilik etmek, evlâd terbiye etmek,

sıla-i rahmi (akrabaları ziyaret etmeyi) îfa etmek, hiz-

metçilere iyi muâmelede bulunmak, İşlerde adâleti elden

bırakmamak, cemaata (hak üzere toplanmış kimselere)

tâbi olmak,

Bizden olan ülülemre (yöneticilere, İslâmî sınırlar

içinde) itaat etmek, insanların arasını bulmak, İslâm’a

ve Müslümânlara tecâvüz edenlerle mücâdele etmek,

iyilik üzere yardımlaşmak, iyiyi, güzeli emredip kötülük-

ten nehyetmek, zinâ, hırsızlık gibi suçların cezâlarını icra

etmek, hakk yolunda nefsle ve düşmanla mücâhade et-

mek (kadı tarafından), emâneti yerine ve ehline vermek,

edâsını niyyet etmekle beraber borç birşey almak. Kom-

şuya ikrâm ve iyi muâmelede bulunmak, malı helâlden

kazanıp helâl ve iyi yerlere sarf etmek, israf ve övünmeyi

terk etmek, selâmlaşmak, insanlara zarar vermemek,

hapşırınca hamd edene «yerhamükellâh» demek. Çalgı

çalmak gibi lehviyattan kaçınmak, ve yoldan insanlara

zarar verecek şeyleri gidermektir.»

(Aliyy’ül Kârî, Mârkatülmefâtih, c.1 s.62)

 

ÎMANIN ŞUBELERİ-1

 

İman yetmiş (ve bir rivâyette altmış) bu kadar şubedir.

Bu şubelerin en efdalı; “Lâ İlâhe İllallâh – Allâh’dan başka

ilâh yoktur.” sözüdür. En aşağı derecesi ise, yoldan  in-

sanlara zarar veren şeyi kaldırmaktır, gidermektir.

Hayâ da (utanmak), İmandan bir şubedir. İbn-i

Hacer’in Buhâri şerhinde îmânî şûbeleri şöyle sıralan-

maktadır:

“Allâhü Teâla’nın zâtına ve sıfatlarına inanmak, Me-

leklerin nurdan yaratılmış masum varlıklar olduklarına

inanmak, Kitablarına inanmak, Resûllerine inanmak,

Kadere inanmak, Öldükten sonra tekrar dirilmeğe inan-

mak, Allâhü Teâla’yı sevmek, Allâh (c.c.) rızası için bir

kimseyi sevmek ve buğzetmek, Peygamber (s.a.v.)

Efendimizi sevmek ve tazim etmek, Peygamber (s.a.v.)’e

salâvâtı şerîfe getirmek, Peygamber (s.a.v.) Sünnet-i

Seniyyesi’ne tabî olmak, îman, amel ve ahlâkta ihlaslı

olmak,

Riyâyı gösterişi ve nifâkı terk etmek, Günah ve kö-

tülüklerden pişmanlık duymak, Allâh (c.c.)’n azâbından

korkub rahmetinden umudu kesmemek; Allâh (c.c.)’n

verdiği nimetlere şükretmek, verilen sözü yerine getir-

mek, Belâ ve musîbetlere sabretmek ve kazâya râzı ol-

mak, Hayâ etmek utanmak, Şefkat ve merhametli olmak,

Hakka tevekkül etmek,

Mütevâzî yani engin gönüllü olmak, büyüklere hür-

met ve küçüklere merhamet etmek, kibir ve ucbu terk

etmek, hased ve kini terk etmek, öfkelenmeyi terk et-

mek, Kelime-i tevhîdi söylemek, Kur’ânı Kerîmi okumak,

duâ ve zikrullâhda bulunmak, günahların bağışlanması

için Hakk Teâlâ’ya istiğfâr etmek, lüzumsuz ve mânâsız

sözden kaçınmak, temizlik yapmak, ağır ve hafif pislikten

kaçınmak, tesettüre riâyet etmek,

(Aliyy’ül Kârî, Mârkatülmefâtih, c.1 s.62)

 

GELECEĞİ ANCAK ALLAH (C.C.) BİLİR

 

Kur’ân’da Allâhü Tealâ’nın, bazı gaybî bilgileri bazı kulla-

rına bildirdiğini açıkça gösteren âyetler vardır. Meselâ Hızır

(a.s.) ile ilgili kıssayı anlatan âyetler bunlardandır. Ulü’l-azm

bir peygamber olan Hz. Musâ (a.s.)’ın dahi muttali kılınmadı-

ğı bir takım gaybî bilgileri onun bildiğini Kehf Sûresi’nin 65 ve

devam eden âyetlerinden öğreniyoruz.

“Öyleyse “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allâh’tan

başka bilen yoktur.” (Neml s. 65) âyeti gibi gaybı Allâhü

Tealâ’dan başkasının bilmediğinin ifade buyurulduğu âyetleri

şöyle anlamak gerekir: Yerde ve gökte hiçbir varlık, Allâhü

Tealâ tarafından bildirilmedikçe, kendiliğinden gaybı bile-

mez. Yukarıdaki örnekte geçtiği gibi nasıl ki Hızır (a.s.) gaybî

bilgileri Allâhü Tealâ’nın bildirmesiyle biliyorsa, işte Efendimiz

(s.a.v.) de kendisine bildirilen gaybî haberleri öyle biliyordu.

Nitekim “Allâh müminleri şu bulunduğunuz durumda

bırakacak değildir. Sonunda murdarı temizden ayıracak-

tır. Bununla birlikte Allâh size gaybı da bildirecek değil-

dir. Fakat Allâh, elçilerinden dilediğini seçer ve gaybı

ona bildirir.” (Âl-i İmran s. 179) âyeti de Allâhü Tealâ’nın, bazı

gaybî haberleri, seçtiği bazı elçilere (melek ve peygamberle-

  1. re) ilettiğini ifade etmesi bakımından mutlaka göz önünde bu-

lundurulmalıdır. Yine bu cümleden olarak Efendimiz (s.a.v.)’e

Kur’ân dışında da vahiy geldiğini gösteren âyetler bulundu-

ğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir. Kur’ân’ın beyân ve

tefsiri ve hayata aktarılması bağlamındaki hadîslerin Kur’ân

dışı vahiy olduğu İslâm âlimlerinin genel kabulüdür. Dolayı-

sıyla bir takım gaybî hususların ve bu arada Mesih ve Mehdi

(âl’i resûl) ile ilgili haberlerin Efendimiz (s.a.v)’e bu Kur’ân

dışı vahiyler cümlesinden olarak iletildiğini söylemek, gerçe-

ğin ifadesi olacaktır.

Hadîs ilminin birçok otoritesi, Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın nü-

zulü (kıyâmete yakın yeryüzüne inmesi) ve Mehdi (âl’i resûl)

hadîslerinin mütevatir (yalan üzere birleşmesi mümkün ol-

mayan topluluklardan rivâyet edilen) olduğunu belirtmiştir.

(Semerkand Dergisi, Aralık 2006)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MUHSİN (c.c.)

 

“İyilik eden, ihsanda bulunan”

Muhsin, iyilik yapan, iyilik sahibi, bağışta bulunan ve

minnet etmeden veren, ihsanda bulunan anlamındadır.Allâh

(c.c.)’un, kullarına ve bütün varlıklara ihsanı pek açıktır. Öyle

ki, onları adeta ihsana, fazlına, cömertlik ve nimetlere boğ-

muştur.

Allâh (c.c.), kerem ve cömertlik sıfatları gereği insanı yok-

tan var ederek ona büyük ihsanda bulunmuştur. Allâh (c.c.),

insanı yarattıktan sonra ona, diğer varlıklardan daha güzel bir

biçimde şekil vermiştir. Allâh (c.c.)’un kuluna güzel bir biçim,

uyumlu bir beden, açık ve etkileyici bir dil, her türlü çirkinlik-

ten, organ eksikliğinden veya bir hastalığın etkisiyle oluşmuş

kalıcı izlerden uzak bir sağlam bünye vermesi de Cenâb-ı

Hakk’ın birer ihsanıdır.Allâh (c.c.) bu nimet ve ihsanlarla

kulunu mükemmelleştirir, hemcinsleri arasında onu yüceltip

onurlandırır. Bu ihsanı Kur’ân-ı Kerim’de şöyle haber verir:

“Allâh sizi şekillendirdi ve şeklinizi de en güzel yaptı.”

(Tegâbun s. 3)

“Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükreder ya da

nankörlük yapar.” (İnsân s. 3)

“Size, şükredesiniz diye kulaklar, gözler ve gönüller

(düşünen beyinler) verdi.” (Nahl s. 78)

Allâh (c.c.)’un ona uygun, itaatkar, iyi ve güzel bir eş ih-

san etmesi de Allâh (c.c.)’un ihsanlarındandır. Bu ihsan sa-

yesinde insan, eşiyle huzûr bulur. Ona olan sevgisi ve şefkati

artar, soyunun devam etmesini sağlar. Böylece îmân eden

ve îmânları ile amel eden, Allâh (c.c.)’un nimetlerini anıp O

(c.c.)’a şükreden Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ümmetinin

daha da çoğalmasına katkıda bulunur. Bu sâlih nesil, dünya-

da kendisine destek olur; âhirette de yükünün ve sorumlulu-

ğunun hafiflemesini sağlar.

Muhsin ismi şerîfi kalplerin sergilenmesidir. Yirmi lokma

ekmeğe, yirmişer kere okuyup dilediğine yedirse emrine

Musâhhar (itaatkar) olur. Cuma gecesi 1000 kere okuyanların

kıyâmette hesabı kolay olur.

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN

EL-METİN, EL-KAVİYY

 

Metin, güç ve kuvveti azalmayan, güçsüz düşmeyendir.

Bu durum yalnız Allâh (c.c.) için geçerlidir. O (c.c.)’un dı-

şındaki bütün varlıklar, zamanla güçlerini kaybeder ve zayıf

düşerler. Bu değişim, Allâh (c.c.) için imkansız, varlıklar için

mümkündür.

Allâh (c.c.), “Hiç şüphesiz, rızık veren, metin kuvvet sa-

hibi olan Allâh’tır.” (Zâriyât s. 58) buyurmaktadır.

İbn Abbas (r.a.) âyette gecen  “Metin” sözcüğünü “Şedîd”

(çetin, zorlu) şeklinde açıklamıştır.

Allâh’ın isimlerini açıklamaya çalışanlar “Zü’l-kuvveti’l-me-

tin” (metin kuvvet sahibi olan) ifadesini tam ve mükemmel güç

olarak açıklamışlardır.

El- Kavî ism-i celîli ise, her hangi bir şekilde acizliğin ken-

disine hâkim olmadığı, tam ve mutlak güç sahibi anlamında-

dır. Allâh (c.c.)’un dışındaki varlıklar her ne kadar güç sahibi

olarak nitelenseler de, bunların gücü sınırlı ve sonludur. Bir-

çok şeylere güçleri yetmez.

Kavî, kendi üzerinde eser ve iz kabul etmez.  Aksine yarat-

tıkları üzerinde iz ve etki bırakır.

Allâh (c.c.)’un güç ve kuvvetini bilen, kendi güç ve kuv-

vetiyle övünmeyi terk eder, Yüce güç sahibine yönelir. Bu

isimler kişiye, Allâh’ın heybet ve ihtişamını, yüceliğini bilmeyi

ve gücüne dayanmayı öğretir. Bu isimleri bilen, dîni bağlarını

güçlendirmeli, bilgilerini arttırmak, hiçbir şekilde sarsılmayan

sağlam ve kesin bir inanca sahip olmalıdır. Bunun için yaşamı

boyunca Rabb’ine itaat etmekle meşgul olmalı, O’na ibâdet

etmekten zevk almalıdır.

Vücutta kuvvetin zuhur etmesi için zayıf zeka ve beden

sahibi günde 114 kere Kaviyy (c.c.) ismi şerîfine devam eder-

se kavi olur. Zulum gören zayıf kişi okursa zâlimden emin olur.

Metin (c.c.) ism-i şerîfini 500 kere okuyanın ibâdetinde

metaneti kalbiye (kalp huzûru) hasıl olur. Eğer Euzu billâhi

tealâ diye günahkara okusa günah ve fuhşiyattan vazgeçer.

(Râzî, Şerhü’l Esmâ’ül Hüsnâ, s.286; İzz b. Abdüsselâm, Şeceretü’l Meârif, s.96)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAMİD (c.c.)

 

“Hamd edilmeyi hak eden, hamda lâyık olan”

Hamîd, övülmeyi gerektirecek sıfatlara ve sebeplere sa-

hip olan ve hamd edilmeyi hak edendir. Hiç kimse O (c.c.)’a

hamd etmese bile Allâh (c.c.), yine de hamda lâyık olandır.

Allâh (c.c.), zâtıyla övünen ve kendisini övendir. Mahmûd,

hamd edenlerin kendisine hamd ettiği ve övdüğüdür. Hamd,

tamamıyla Yüce Allâh’a aittir.

Allâhü Teâlâ, bütün âlemlerin Rabb’i oluşuyla övünür ve

yalnız kendisinin hamda lâyık olduğunu bize şöyle bildirir:

“Hamd, yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allâh’a aittir.” (Fâtihâ

  1. 2) Allâh (c.c.), kitapları indirmekle övünür ve şöyle buyurur:

“Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiçbir çarpık-

lık kılmayan Allâh’a aittir.” (Kehf s. 1)

Hamd, övmeyi ve hamd edileni sevmeyi gerektirir.Hamd

edilenin eksiksiz ve üstün sıfatlara sahip olması, insanlara

ihsanda bulunması O (c.c.)’a hamd etmeyi gerektiren neden-

lerdir. Bu sıfatlar ne kadar çok ve mükemmel olursa, göste-

rilecek sevgi ve övgü de o kadar çok ve büyük olur. Allâhü

Teâlâ, hiçbir yönden hiçbir eksiği bulunmayan mutlak kemâl

sahibidir. Bütün iyilikler ve ihsanlar O (c.c.)’ndan gelir ve yine

O (c.c.)’a döner. Bu yüzden O (c.c.), her yönden hamd edil-

meye, sevilmeye ve övülmeye lâyıktır.

Kullardan “Hamid” o kişidir ki, inançları, ahlâk ve amel-

lerinden ötürü herkes tarafından övülür, işte Peygamber

(s.a.v.), ona yakın olan peygamberler, veliler ve ilmi ile amil

olan âlimler bu vasfa lâyık olanlardır. Herbiri, kendi inanç ve

ameline göre övülür. Kullardan hiç kimse, kusurdan hali ol-

mayacağından, övülecek huyları ne kadar çok olursa olsun

yine de mutlak Hamid olamaz. Çünkü mutlak Hamid ancak

ve ancak Allâh (c.c.)’dur!

Hamid (c.c.) ismi şerîfi günde 62 defa zikreden sıfat ahlâk

ve fiillerinde övülen kimselerden olur. Konuşmalarında çok

fena söz bulunan kimsenin, su içtiği kâseye yazılsa fena söz

söylemekten kurtulur.

(İmam-ı Kurtubi, Esma’ül Hüsnâ Şerhi, c.1 s.131-132)

 

EHL-İ SÜNNET’TEN OLMAK LÂZIMDIR

 

Âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazîfesi,

Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek

ve bunlara uygun olarak inanmakdır Kıyâmette cehennem

azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmağa bağ-

lıdır. cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yo-

lunda gidenlerdir. Onların yolunda gidenlere “Sünnî” denir.

Resûlullâh (s.a.v.)’in ve Ashâb (r.a.e.)’in yolunda gidenler, yal-

nız bunlardır. Kitâp’tan, yanî Kur’ân-ı Kerîm’den ve Sünnet-i

Seniyyeden, yanî hadîs-i şerîflerden çıkarılan bilgiler içinde

kıymetli, doğru olan yalnız bu büyük âlimlerin, Kitâp’tan ve

Sünnet-i Seniyyeden anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. Çünkü her

bid’at sâhibi, yanî her reformcu ve her sapık kimse, bozuk

düşüncelerini, kısa aklı ile, Kitâp’tan ve Sünnet-i Seniyyeden

çıkardığını söylüyor. Ehl-i sünnet âlimlerini gölgelemeğe, kü-

çültmeğe kalkışıyor. Demek ki, Kitâp’tan ve Sünnet-i Seniyye-

den çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmama-

lı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır.

İ’tikâdı düzeltdikden sonra helâl, harâm, farz, vâcib,

sünnet, mendûb, mekrûh olan şeyleri de fıkıh kitâblarından

öğrenmek ve her işi bunlara göre yapmak da lâzımdır. Allâh

(c.c.) korusun, i’tikâd edilecek şeylerde bir sarsıntı olursa,

kıyâmette, cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İ’tikâd doğru

olup da, işlerde gevşeklik olursa, tevbe ile ve belki tevbesiz

de afv olunabilir. Eğer afv olunmazsa, cehenneme girse bile,

sonunda yine kurtulur. Görülüyor ki, işin aslı, temeli, i’tikâdı

düzeltmekdir.

Hâce Ubeydullâh-i Ahrâr (k.s.) buyurdu ki:

“Bütün iyi hâlleri ve buluşları bize verseler, fakat Ehl-i sün-

net vel cemâ’at i’tikâdını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi

harâb, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harâplıkları,

çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet i’tikâdı ile süs-

leseler hiç üzülmem. Allâhü Teâlâ, bizi ve sizi, Ehl-i sünnet

i’tikâdından ayırmasın!”

(İmâm-ı Rabbânî, Mektubat-ı Rabbânî, , 193. Mektub)

 

 

 

ÎMÂNIMIZI KORUMAK TEMEL VAZİFEMİZDİR

 

“Hepimizi ve Kâinatı yaratan Allâh Teâlâ Hazretleri tarafın-

dan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in getirip tebliğ ettiği şey-

leri, İslâm Şeriati’nin hükümlerini kalb ile tasdîk ve dil ile ikrar

etmeye îmân denir. İman tasdîk ve ikrardan ibarettir. Bu du-

ruma göre îmân Allâh (c.c.)’e, Meleklerine, Kitaplarına, Pey-

gamberlerine, Âhiret gününe ve Kadere inanmaktır.”

“Cenâbı Allâh’ın varlığına, birliğine, benzeri, dengi ve orta-

ğı olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in kulu ve son peygam-

beri olduğuna ve İslâm dîninin (ihtivâ ettiği) diğer temellerine

inanan kimseye mü’min denir”.

Şüphesiz ölünceye kadar îmânlı durmaya gayret göster-

mek, ölürken de îmânlı (mü’min) olarak kabir âlemine yönel-

mek ve böylece Âhiret âlemine îmân nuru ile göçüp gitmek

ne güzeldir.

Efendimiz (s.a.v.): “Allâh’ım! Senin dînin (İslâm) üzerine

kalbimi sabit kıl” (Cevheretü’t-Tevhid) diye duâ etmiştir.

İmanı korumak için sevgili Peygamberimiz Muhammed

(s.a.v.)’i çok iyi tanımak ve O’na tâbi olmak lâzımdır. Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimizin âdet konusunda yaptığı şeyler

bulunmaktadır. Bulunduğu memleketlerin, şehrin ve beldenin

âdetleri arasında iyi,  güzel ve faydalı gördüğü şeyler vardır.

Bunları beğenmeyenler, çirkindir diyenler kâfir olurlar.

Allâh muhafaza küfür sözü söyleyen insanın (mü’min kişi-

nin) o ana kadar hâsıl olmuş bütün sâlih amelleri bâtıl olur ve

boşa gider. Küfür sözü söyleyenin nikâhı düşer, daha doğrusu

düşer ve tamir cihetine gitmedikçe zina kapısı açılmış olur.

Eğer tevbe etmeden ölürse cehennemde ebediyen kalır.

Küfür söyleyerek her şeyini kaybeden kişinin, bundan son-

ra akıllıca yapacağı ilk iş tevbe etmektir. Her şeyin aslına vâkıf

olmak için bilenlerden, ehil kimselerden sorup öğrenmek ve

böylelikle bilgisizlikten kurtulmak icab eder.

 

İMAN VE NİKÂH TAZELEME DUÂSI:

 

“Allâhümme innî ürîdü en-üceddidül îmâne ven-nikâhe

tecdîden bi gavli lâ ilâhe illallâh Muhammedür-resûlullâh.”

(Hüseyin Âşık Efendi, Elfâz-ı Küfür, s.20-30)

 

KELİME-İ ŞEHADETİN MÂNÂSI

 

“Lâ İlahe İllallâh Muhammedün Resûlullâh” mübarek sö-

zünün ma’nâsını beyân edelim: “Allâhü Teâlâ’den başka ilah

yoktur. Ve Hz. Muhammed (s.a.v.) O’nun hak peygamberi-

dir.” Şehâdet kelimesinin ma’nâsı ise, hiç şübhesiz şehâdet

eder, ya’nî kalbim ile tasdîk, dilim ile ikrar ederek derim ki,

“Allâhü Teâlâ’dan başka ibâdet olunmaya lâyık ve müste-

hak hiçbir ma’bûd yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Hz.

Muhammed (s.a.v.), O’nun kulu ve peygamberidir” demektir.

Varlığının başlangıcı ve sonu olmaktan münezzehtir (uzak-

tır). İbâdete lâyık O (c.c.)’dür. Bütün varlıkları yaratan, besleyip

büyüten, terbiye eden Râb O’dur. Kemâl sıfatları ile sıfatlan-

mıştır. Ayıplardan, noksanlıklardan ve yok olmaktan münezzeh-

dir. İlmi her şeyi kuşatmıştır. Maddelerin en küçük parçalarını,

atomlarını ve bunların şekil ve sayılarını bilir. Varlık ve yokluğun

sırlarına vâkıftır.

Bu ma’nâları taşıyan bu kelime, görünüşte hafîf, terazi-

de ağırdır. Kelime-i Şehadet’te Cenâbı Hakk kendi habîbi

(s.a.v.)’in, en sevgili kulunun ismini kendi ismine yakın edip, hiç

kimsenin, Muhammedün Resûlullâh demeden, Lâ ilahe illallâh

demesinin kabul olunmuyacağını bildirmek istedi.

Allâh (c.c.)’e îmânın içinde Resûlü (s.a.v.)’e de îmân var-

dır. Resûlullâh (s.a.v.)’in son peygamber olduğuna inanmak

demek, O (s.a.v.)’in bildirdiklerinin tamamını beğenerek kabul

etmek demektir. Âyet-i kerîmelerde mealen buyuruldu ki:

“Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!”

(Haşr s. 7)

“Resûl’e itaat eden, Allâh’a itaat etmiş olur.” (Nisa s. 80)

“Allâh’ın yolu ile Peygamberlerin yolunu farklı göster-

mek isteyenler kâfirdir.” (Nisa s. 150)

Muhammedün Resûlullâh demeyen İsevi ve Museviler,

Müslümân olamaz ve cennete giremez. Vehb bin Münebbih

hazretlerine: “La ilahe illallâhın cennetin anahtarı olduğu hadîs-i

şerîf ile bildirilmedi mi?” diye sordular. Cevaben, “Evet, cennetin

anahtarıdır, ama dişsiz anahtar olur mu? Anahtarın dişleri varsa

kapı açılır, yoksa kapı açılmaz” buyurdu. (Buhârî)

(Muhammed Rebhami, Riyâdünnasihin, s.119)

 

EHL-İ KİTAP MESELESİ-2

 

Günümüzde hıristiyan dünyası tarafından resmen ka-

bul edilen 4 İncil nüshası arasındaki farklılıklar bir yana,

325 yılına kadar hıristiyanların elinde 100’den fazla farklı

İncil nüshasının mevcut olması, İncil adıyla elde bulunan

kitapların Hz. İsa (a.s.)’a indirilen İncil-i Şerif ile alakasının

bulunmadığını bariz bir şekilde göstermektedir.

Bu hususta Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır. “Ey

Ömer! Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki, ben size apaçık

bir Kitap getirdim. Onlara (Ehl-i Kitab’a) bir şey sor-

mayın. Olur ki size hakkı söylerler de (kendilerine gü-

venmediğiniz için) yalanlarsınız veya size batıl bir söz

söylerler ve siz de (hak olabilir mülahazasıyla) tasdik

edersiniz. Canımı elinde bulundurana yemin olsun ki,

eğer Musa, şu anda hayatta olsaydı, bana tabi olmak-

tan başka bir şey yapması helâl olmazdı.” (İbn Ebî Şeybe)

Efendimiz (s.a.v.)’den önceki peygamberlerin risalet ve

nübüvvet görevi, belli bir coğrafya ve kavim ile sınırlıydı.

Efendimiz (s.a.v.)’in risalet ve nübüvveti kıyamete kadar

gelecek olan bütün insanlığa şamildir. Buna Ehl-i Kitap

da dahildir. Kur’an’ın Ehl-i Kitab’ı Efendimiz (s.a.v.)’e ve

Kur’an’a iman etmeye çağıran onlarca ayetinde, bu durum

açıkça ifade buyurulmuştur.

“Kutsal kitab”ını kendi eliyle yazmış topluluklar olarak

Ehl-i Kitab’ın Allâh inancı da, peygamber inancı da, kitap

inancı da bizimkinden oldukça farklıdır. Zira biz müslü-

manlar olarak “Kitab’a tabi olan” bir ümmetiz, onlarsa

kitabı kendi hevalarına tabi kılarak üzerinde her türlü oy-

namayı yapmış ve bu suretle küfre batmış topluluklardır.

Kitabı kendileri yazınca, Allâh inancını da peygamber ve

ahiret inancını da kendi hevaları doğrultusunda tesbit ve

kaydetmiş olmalarında garipsenecek bir durum yoktur. Bu

bakımdan, diğer insanlar gibi Ehl-i Kitap da Son Peygam-

ber (s.a.v.)’in ve Son Kitab’ın diriltici mesajına muhtaçtır.

(Semerkand Dergisi, Kasım 2008)

 

EHL-İ KİTAP MESELESİ-1

 

Günümüzde İslâm, Yahudilik ve Hıristiyanlık men-

suplarının, aynı kaynaktan gelen kitapların vârisleri

ve aynı soya (Hz. İbrahim (a.s.)’a) dayanan peygam-

berlerin tabileri oldukları söylenerek, bu dinler ara-

sında ortak noktalar tesis etme girişimleri bulunduğu

malumdur. Bu çerçevede, bu dinlerin kutsal kabul

ettiği kitapların da “kutsal kitap” olarak anıldığı gö-

rülmektedir.  Oysa bu dinler arasında, özellikle itikadî

noktada uzlaştırılması mümkün olmayan ihtilaflar

mevcuttur. En başta yahudi ve hıristiyanların “kitap”

anlayışlarının bizimkinden farklı olduğuna özellikle

dikkat edilmelidir.

Tevrat ve İncil’in tahrif edildiği ve bugün Tevrat ve

İncil adıyla elde bulunan kitapların Hz. Musa (a.s.)

ve Hz. İsa (a.s.)’a indirilen kitaplar olmadığı herkesin

malumudur. Bu söylediğimizin en açık delili, bugün

eldeki Tevrat’ta Hz. Musa (a.s.)’ın vefatı, nereye gö-

müldüğü gibi hususların yer alıyor olmasıdır. (Tevrat,

Tesniye, 6/34 vd.). Ayrıca bugün elde bulunan iki ayrı

Tevrat nüshası (“Yahudi Tevratı” ve “Samiri Tevratı”)

arasında 6 bin civarında farklılık bulunduğu gerçeği

de bu söylediğimizi doğrulayan bir başka husustur.

Allâhü Tealâ’nın inzal buyurduğu Tevrat’ın içinde,

–hâşâ, sümme hâşâ– “şarap içip kendi kızlarıyla zina

eden bir peygamber” veya “Allâhü Tealâ’nın yeryü-

züne inip bir insanla/peygamberle güreşip yenilme-

si” gibi şeylere rastlamak elbette mümkün değildir.

Ancak böyle, insan aklını dumura uğratan ve yer

tutmaması için zikretmediğimiz buna benzer birçok

uydurma şeyler eldeki Tevrat’ta mevcuttur.

(Semerkand Dergisi, Kasım 2008)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAKÎM (C.C.)

 

Hakîm’in mânâsı: “Geniş ilmi olan, işlerin önünü ve so-

nunu bilen, her şeyi yerli yerine koyan, rahmeti olan hikmet

sahibi.” demektir. Hikmet sahibi olmak faydalı ilim ve salih

amel sahibi olmak demektir. İlim ve amel, asıl hedefe bağlı

olması ve hedefe ulaştırması nedeniyle hikmet olarak ad-

landırılmıştır.

Hikmet, bir şeyi yapanın onu ne için yaptığıyla alâkalıdır.

O yüzdendir ki, Allâh (c.c.)’den daha hikmetli kimse olamaz.

O (c.c.)’nün bütün işleri ve emirleri hikmetlidir. Bu hikmeti

kabul etmeyen, Allâh (c.c.)’ye tam anlamıyla hamd edemez.

Gerek varlıkların yaratılışı, gerekse dinî emir ve yasaklar

son derece sağlam ve mükemmeldirler. Bu yüzden Allâh

(c.c.)’un hikmeti gereği, dinî hükümlerin ve emirlerin geçerli

olduğu bir dünyaya gönderildik. Yüce Allâh (c.c.), Kur’ân-ı

Kerim’inde: “Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı

ve sizin gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi

mi sanmıştınız? Hak Melik olan Allâh (c.c.) pek yücedir.

Ondan başka ilâh yoktur; kerîm olan Arş’ın Rabb’idir.”

buyurmuşlardır.

Her şeyde, mü’minler için iyilik, yarar ve merhamet var-

dır. Bu yüzden her varlık ve her insan birbirinden farklıdır.

Allâh (c.c.), nimet ve fazlının üzerinde göründüğü kimselerin

kendisine şükretmesi için varlıkları böyle yaratmıştır. Çünkü

nimet verilenler, bu nimetlerin başkalarına değil de kendileri-

ne verilmesinin, kendilerine ayrı bir değer verildiğini ve ayrı-

calık tanındığını gösteren işaretler olduğunu bilip anlayacak

ve bu nimetleri verene içtenlikle şükredip hamd etmelidirler.

Eğer bütün insanlar nimet, sağlık ve esenlikte eşit olsalardı,

nimet verilen kimse, bu nimetin değerini bilmez, savurgan-

lık yapar ve onu veren Allâh (c.c.)’ye şükretmek için çaba

harcamazdı. Bu yüzdendir ki, Allâh (c.c.), kulunun kendisine

yalvarmasından, boyun eğmesinden, ihtiyaçlarını kendisine

iletmesinden ve giderilmesini istemesinden dolayı hoşnut

olmaktadır.

(Kurtubi – Beyhaki – Es-Sa’di, Esmâü’l-Hüsnâ, 122-130.s.)

 

KÜFRE DÜŞÜREN SÖZLER

 

Kâfir olmayı niyet etmek veya ileride kâfir olmayı düşün-

mekle kişi derhal kâfir olur.

Küfrü gerektiren bir söz veya fiili işlemekle kâfir olunur.

Bu söylenen söz veya fiil velev ki alay kastıyla söylenmiş ol-

sun, velev ki inadî veya itikadî olmuş olsun küfürdür. Çünkü

Cenâb-ı Hakk (c.c), Kur’an’ı Kerim’inde: “Ey Resûlüm, eğer

kendilerine hakkımda niçin böyle söylediniz diye sorar-

san. Biz ancak lafa dalmış şakalaşıyorduk derler. De ki:

“Allâh ile, ayetleriyle ve onun peygamberi ile mi eğleni-

yordunuz? Boşuna özür dilemeyin. Siz îmân ettiğinizi

söyledikten sora, içinizdeki küfrü açığa vurdunuz.”

Dil sürçmesiyle veya zorla küfrü gerektiren bir sözü söyle-

mekle kişi kâfir olmaz.

Allâhü Teâlâ’yı inkâr etmek, tabiatçıların yaptığı gibi, veya

icma ile sabit olan ilim, kudret gibi Allâhü Teâlâ’nın yüce sı-

fatlarından birini inkâr etmek veya Allâhü Teâlâ’ya renk veya

şekil izafe etmek küfürdür.

Peygamberliği inkâr veya herhangi bir peygamberi yalan-

lamak küfürdür. Meselâ Allâh (c.c.) niçin peygamber gönder-

di, insanın aklı yeterli idi, buna ne lüzum vardı? gibi şeyler

söylemek küfürdür. Peygamberimiz (s.a.v.)’in peygamberliğini

inkâr etmek, ondan sonra başka bir peygamberin geleceği-

ne inanmak veya böyle düşünenleri desteklemek, nübüvvetin

çalışarak kazanılabileceğini, kalbin temiz ve saf olmasıyla bu

rütbenin elde edilebileceğini veya Peygamberimiz (s.a.v.)’i ve

diğer peygamberleri (a.s.) yalanlamak, hakaret etmek veya

alaya almak, kendisine vahiy geldiğini iddia etmek, Allâh

(c.c.)’un ve peygamberlerin isimleri veya emirleri ile alay et-

mek de küfürdür.

Sünnetle alay etmekte bir küfürdür. Meselâ birisi dese ki:

“Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz yemekten sonra parmakları-

nı yalarlardı. Başka birisi de dese ki: “Bu davranış nezaket

kurallarına aykırıdır.” ya da dese ki: “Tırnaklarını kes çünkü

tırnak kesmek sünnettir. O da alay kasdıyla ‘sünnet olsa bile

kesmem’ dese kâfir olur.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 279-280.s.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN ŞEFAATLERİ

 

“Benim kabrimi ziyaret eden kişiye şefaatim müstehâk

olur.” (Hadîs-i Şerîf)

Peygamberimiz (s.a.v)’in ve Allâh (c.c.)’un yanında üstün de-

receye ulaşmış kişilerin, kıyamet gününde, mahşerde günahkâr

müminlerin affedilmesi ve derecelerinin yükseltilmesi konusunda

yüce Allâh’a duâ ve niyazda bulunacaklardır. Allâh (c.c.) da bu

duaları kabul buyuracaktır, işte buna şefaat denir. Ahirette de

en büyük şefaati Peygamberimiz (s.a.v.) yapacaktır. Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kıyamet gününde ilk şefaat

eden ve şefaati ilk kabul olan benim. Bununla beraber övün-

mem.”

Resûlullah (s.a.v.)’in şefaatleri beş kısımdır:

  1. Makam-ı Mahmud ile bilinen büyük şefaat. Bu şefaat, kı-

yamet gününün dehşetinin hafifletilmesi ve mahşer halkının kısa

zamanda hesap sıkıntısından kurtarılması hakkındaki şefaattir.

  1. Günahkâr mü’minleri cehennemden çıkarmak için yapılan

şefaattir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allâh (c.c.) bana “Ya Muhammed, başını secdeden kaldır ve

ne istersen söyle, sözün dinlenecek,   istediğin verilecektir.

Şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır” buyuracaktır. Ben de

hemen: “Ya Rab, ümmetim, ümmetim, diye niyazda buluna-

cağım. Bunun üzerine “haydi git, gönlünde zerre ve hardal

tanesi kadar imanı olan müslümânları cehennemden çıkar”

denilecek. Ben de gidip onları çıkaracağım.”

  1. Günahkar oldukları için cehenneme müstahak olan

mü’minlere şefaat. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in şefaati ile

günahkârlar cehenneme girmekten kurtulacaklardır.

  1. Hesaptan kurtulmak için şefaat. Resûlullah (s.a.v.)’in şefa-

ati bereketiyle, bir kısım mü’minler hesaba çekilmek azabından

kurtulacaklardır. Ebû Üsame (r.a.) rivayetine göre; Resûlullah

(s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Rabbim bana ümmetimden yet-

miş bin insanı ve bunlardan her bin kişiye mukabil yetmiş

bin kişiyi de hesap görmeden ve azap çekmeden cennete

dahil edeceğini vaad etmiştir.”

  1. Derecelerin yükselmesi için şefaat. Yani cennette bulu-

nanlardan bazılarının derecelerinin daha da yükseltilmesi için,

Resûlullah (s.a.v.) şefaat edeceklerdir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 260.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-VÂSİ (C.C.)

 

Allâh (c.c.)’nün El-Vâsi ismi: “Vallâhü vâsi’ün alîm=Ve

Allâh (c.c.) Vâsi’dir, Alîmdir. Yani keremi ve ihsanı bol,

ilmi de çoktur.” anlamına gelmektedir. Bir rivayete göre

el-Halîmî: “Vâsi, bilgileri ve gücü çok geniş olan demek-

tir. Öyle ki, hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz ve hiçbir şey

O’ndan gizli kalamaz. O’nun merhameti her şeyi kapsaya-

cak genişliktedir.” buyurmuştur.

O’nun kudret ve rahmetinin genişliğini, tükenmezliğini,

her zerreyi nasıl kuşatıverdiğini akıl ve idrakin kavrama-

sına imkân yoktur. Her eşyada, her zerrede, her çiçekte,

her yaprakta, kuşta, arıda, suda, havada, ateşte Allâh

(c.c.)’nün yüce sıfatlarının izleri, nişanları bize delîl ola-

rak kâfidir. Meselâ, insanın kendi vücudu başlı başına bir

âlem, öyle etten, kemikten, kandan bir makine ki, her par-

çasının vazifesi başkadır. Gözümüz de et parçası, dilimiz

de ama gel gör ki, dilimiz bir şey göremez, gözümüz de

konuşmaya kâdir değildir. Bu küçük küçük et parçalarına

bunca marifeti Allâh (c.c.) vermiştir.

Yine hiçbir insanın yüzü bir başka insanın yüzüne ben-

zemez. Hâlbuki bütün insanlar, hep aynı maddeden ve

aynı unsurdan yaratılmışlardır. Her varlıkta, her insanda,

her zerrede “El-Vâsi” isminin tecellilerini ve izlerini görmek

mümkündür.

Yine insanların birbirinden faydalanması, yardım gör-

mesi, ilim öğrenmesi de Allâh (c.c.)’ün bir keremidir. Allâh

(c.c.) bir kulunu zengin etmese, fakirlerin ihtiyacını kim

görecekti? Bir kuluna ilim vermese, cahiller kimden ne

öğreneceklerdi? Cömert ve kerim insanlar yaratmasaydı,

yürek yaralarına kimler merhem sürecekti? Bu fazl u ke-

remden dolayı Allâh (c.c.)’a şükretmek, hamd ü senâlarda

bulunmak gerekmez mi? Yüce Allâh Vâsi’dir. Her şeyde

hükmünü yürütür, her şeye gücü yeter, ilminden zerre bile

gizlenemez.

(Âyet ve Hadislerle Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, 188-191.s.)

 

KUR’ÂN’IN TEFSİRİ BÜYÜK İLİM GEREKTİRİR

 

Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.) Efen-

dimiz: “Kur’ân konusunda tartışmak küfürdür.” buyurmuş-

lardır.

Hz. Ömer (r.a.)’den rivayetle; Resûlullah (s.a.v.) Efendi-

miz buyurdu: “Benden sonra ümmetim hakkında en çok

korktuğum, Kur’ân’ı yanlış bir şekilde tevil eden kimse

ile müslümanları idare etmeye kendisini, herkesten daha

layık gören kimsedir.” Başka bir Hadis-i Şerif’te Resûlullah

(s.a.v.): “Kim Kur’ân hakkında ilimsiz fikir yürütürse, Ce-

hennem’deki yerine hazırlansın.” buyurmuşlardır.

Abdullah bin Amr bin Âs (r.a.) anlatıyor; “Sıcağın şiddetli

olduğu bir zamanda Resûlullah (s.a.v.)’in yanına gittim. (Bu

esnada) bir Âyet hakkında ihtilafa düştüklerinden dolayı arala-

rında tartışmaya başlayan iki adamın sesini duydu. Yüzünden

kızmış olduğu anlaşılıyordu. Efendimiz (s.a.v) dışarı çıkınca:

“Sizden öncekiler Kitap üzerinde ihtilafa düşmelerin-

den dolayı helâk oldular. Allâh (c.c.)’un Kitab’ının bazı

yerlerini, diğer bazı yerlerine ters gibi gösterdiler. Oysaki

Allâh (c.c.)’un Kitab’ının bazı bölümleri diğer bazı bölüm-

lerini doğrulamak üzere inmiştir. O’nun bazı bölümlerini

diğer bazı bölümlerine dayanarak yalanlamayın. O’ndan

bildiğinizi, anladığınızı söyleyin; bilmediğiniz, anlayama-

dığınız şeyleri ise bilenine (ehline) bırakın.” buyurmuşlar-

dır.

Hz. Ali (r.a.)’ın rivayetine göre; Resûlullah (s.a.v.) Efen-

dimiz buyurdu: “Kur’ân’a sımsıkı sarılın. O’nu önder ve

rehber edinin. Çünkü O, Âlemlerin Rabbi, Allâh (c.c.)’un

Kelâmıdır. O’ndan gelmiş ve O’na dönecektir. O’nun an-

cak te’vil ile anlaşılabilecek müteşabih ayetlerine de imân

edin. Verdiği misâllerinden ibret alın.”

Yine başka bir Hadis-i Şerif’te Resûlullah (s.a.v.) Efendi-

miz: “Her kim Kur’ân ayetleri hakkında (bilgisiz olarak)

kendi görüş ve tahminlerine göre konuşur ve hüküm ve-

rirse, doğruya varsa bile şüphesiz o kimse yanılgıdadır,

hata etmiştir.” buyurmuşlardır.

(Adem Karataş, Hadislerde Kur’ân Okumanın Fazîletleri, 197-199.s.)

 

ESMÂ’ÜL-HÜSNÂ’DAN EL-MUCÎB (C.C.)

 

Mucîb, “cavebe” kök fiilinden türeyen ism-i fail  olup,

cevap veren anlamına gelir. Bu yüzdendir ki Allâh (c.c.)

isteyenlerin isteklerini, duâ edenlerin duâlarını kabul

edendir. Herkesin teknesine hamuru o verir, herkesin

dileklerini hiç eksiksiz yerine getirme kudreti ancak O

(c.c.)’de vardır. Âlemde padişahtan köleye kadar herke-

sin Allâh (c.c.)’e ihtiyacı vardır. Kullarının gönüllerinde

olanları bildiği gibi ihtiyaçlarını da bilir. İster ki kendisine

yüz tutulsun, kendisinden dilekte bulunulsun. O (c.c.),

dilerse kulunun arzusunu anında verir, dilerse bir za-

man sonra verir, dilerse ahirete saklar, dilerse hiç ver-

mez. Ama O (c.c.)’e gönül ellerini açıp da aşk ve vecd

içinde duâ edenlerin mahrum edildiği görülmemiştir.

Âlemde öyle işler olur ki, onu ortadan kaldırma-

ya bütün insanlar bir araya gelse güç yetiremezler. O

belânın kalkması ancak Allâh (c.c.)’un istemesiyle olur.

İşte böyle zamanlarda en günahkâr kimseler bile yüzle-

rini Allâh (c.c.)’ye dönüp duâ etseler Rahman, Rahîm,

Mucîb, Kerîm, Aziz ve Celîl olan Allâh (c.c.) kullarına

selâmet kapılarını açar, belâ çemberini yırtar atar ve hiç

ummadıkları bir anda rahmetiyle kuşatıverir. Ayrıca duâ

etmek de bir ibadettir. Ama dua yaptığı ve talepte bu-

lunduğu istekler, kendisini Allâh (c.c.)’e yakınlaştıracak

istekler olmalıdır. Tüm bunlara rağmen sonsuz rahme-

tin, nihayetsiz kudretin sahibi olan Allâh (c.c.)’den yüz

çevirmek ne çok acı vericidir. Müslüman daima Allâh

(c.c.)’e muhtaç olduğunun bilincinde olmalı ve yalnız O

(c.c.)’e güvenip dayanmalıdır. O (c.c.)’un duâları işitti-

ğini, başımıza gelen belâ ve musibetleri bildiğini, sıkın-

tı ve zorluklardan haberdar olduğunu unutmamalı ve

ümitsizliğe kapılmamalıyız.

(Âyet ve Hadislerle Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, 187-188.s.)

 

EHL-İ KİTABIN DURUMU VE İSTİKÂMET

 

“Eğer ehl-i kitap imân etselerdi, Allâh’dan korksalar-

dı, şüphesiz kabahatlerini kefaretler ve kendilerini naîm

cennetlerine koyardık” (Mâide s. 65)

Âyet-i kerîmede şu hakîkatlere işaret edilmiştir: Yahudî ve

Hıristiyanlar, kendisine imân etmek vâcip olan şeylere imân

edip, Allâh (c.c.)’dan korksalardı, günâhlardan sakınsalardı,

elbette Allâhü Teâlâ onları affeder, günâhlarını örterdi. İslâm,

ne kadar çok günâhla dolu olursa olsun, geçmişi temizler.

Bir sonraki Âyet-i kerîmede de ehl-i kitabın durumu tarif

edilmektedir: ”Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tara-

fından kendilerine sair indirileni doğru tutsalardı; elbette

hem üstlerinden yerlerdi, hem ayaklarının altından. İçle-

rinde mu’tedil bir ümmet yok değil; lâkin, çoğu ne kötü

işler yapıyorlar.” (Maide s. 66)

Mu’tedil ümmetten kastedilen, Hıristiyan ve Yahudilerden

imân edip Müslüman olanlardır: Abdullah bin Selâm (r.a.) ve

benzerleri gibi. “Lâkin çoğu ne kötü işler yapıyorlar.” İnat-

ları, kibirleri, Hakkı tahrif etmeleri ve ondan yüz çevirmeleri

ne kötü!

Allâhü Teâlâ, onların üzerine gök ve yerin bereketlerini

saçmakla, rızıklarını genişletti; yağmurunu indirdi ve bitkileri

çıkardı. Ehl-i kitabın başına gelen sıkıntılar, Tevrat’ı ve İncil’i

indirildikleri hâliyle tasdîk etmeme cinayetini işlemelerinden-

dir. Yoksa Allâh’(c.c.)’un rahmetinin kusurundan değildir.

Kendilerine indirilenlerle amel etmedikleri için Peygam-

ber (s.a.v) Efendimiz’i tasdîk etmemişler, Tevrât ve İncîl’in

içinde bulunan ahitlere, Allâh (c.c.) için vefâ göstermemişler,

hukukuna, hükümlerine uymamışlar, namazı kılmamışlardır.

Âyet-i kerîmede, takvânın, dünya ve âhiret işlerinde

istikâmetin, rızık genişliğine sebep olduğuna da işaret vardır.

Muhakkak ki takvâ tarafına riâyet ve ahde vefâ etmekle kişi,

din ve dünya yönünden işlerini istikâmete koyar. Ama dünya

şehvetlerinden sadece bir şehvetin bile uzun bir hüznü ve

kederi vardır. Büyük bir tuzak ve hiledir. Belki helâk olmaktır.

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu’l-Beyan Tefsîri, 6.c., 630-637.s.)

 

İSLÂM’A GÖRE ŞİİLİK-2

 

Şiîler, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e)’i kötülemekle, dolaylı ola-

rak İslâmiyeti ve Kur’ân-ı Kerîm’i kötülemişlerdir. Çünkü

Kur’ân-ı kerîmin toplanmasında herbirinin hizmeti olduğu gibi,

İslâmiyeti bize ulaştıranlar da onlardır. Bu sebeple, onları kö-

tülemek, Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâmiyet’i kötülemeye götürür.

Şiîlerin dediği gibi, halîfelik dînin esaslarından yâni îmânı il-

gilendiren bir rükun değildir. Fakat bâzı Şiî gurupları bunda

taşkınlık yaptığından Ehl-i sünnet âlimleri halifeliğe âit bilgileri

Akâid (ve kelâm) ilmi içine almışlardır. Üstünlükleri hilâfet sı-

rasına göredir. Böyle inanmak, Ehl-i sünnet olmanın alâmeti

ve işâreti sayılmıştır.

Ehl-i sünnete göre peygamberlerden başkası mâsum,

günâhlardan korunmuş değildir. Hiçbir evliyâ sahâbîlik de-

recesine ulaşamaz, nerde kaldı ki peygamberlik derecesine

yaklaşabilsin. Halbuki Şîilerde imamlar mâsum, yâni günah-

tan korunmuşlardır. Onlara vahiy de gelmektedir.

Ehl-i sünnet, Hz. Ali (k.v.)’nin ve bütün Ashâb-ı Kirâm

(r.a.e)’in birbirini sevdiğini, kabul eder, dolayısıyle Hz. Ali

(k.v.)’nin takiyye  yaptığını reddeder. Şiîler, târih boyunca

Ehl-i Beyt’ten bir mübârek zâtı kendilerine siper etmişlerdir.

Meselâ, Ca’fer-i Sâdık’ın yolunda olduklarını iddiâ ederler ve

kendilerine “Câferî” ismini verirler. Halbukî, bu mübârek zât,

Şiî inancında olmadığı gibi, târihî kaynaklarda bildirildiği üzere

onların görüş ve fikirlerini reddetmiş, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe

(r.a.)  gibi Ehl-i sünnetin reisine hocalık yaparak tasavvufta

daha yüksek mertebelere ulaşmasını sağlamıştır. Yine bazı

Şiî fırkalarının, Allâhü Teâlâ’nın Hz. Ali (k.v.)’ye hulûl ettiğini

(girdiğini) ve onun ilah olduğunu söylemeleri, Ashâb-ı Kirâm

(r.a.e)’den bir kısmını kâfirlikle itham etmeleri gibi inançlar

İslâmiyet’ten ayrıldıklarını göstermektedir.

Şiîlerin ezan, abdest, namaz, nikâh gibi fıkhî konulardaki

farklı noktaları âdetâ îtikâdî esasları gibi onların ayırıcı özel-

likleri olmuştur. Bu husûsiyetleriyle Müslümanların asırlardan

beri doğru ve hak olduğunda söz birliği ettikleri Ehl-i Sünnet’in

ameldeki dört mezhebinden ayrılmışlardır.

(Rehber Ansiklopedisi, 18.c., 284.s.)

 

İSLÂM’A GÖRE ŞİİLİK-1

 

Şiilik Abdullah b. Sebe isimli bir Yahudi tarafından çıkarılmış

ve tarihleri boyunca Müslümanlarla savaşmış;  ibadet ve mua-

mele yönünden ehl-i sünnetten büyük ölçüde ayrılmış bir top-

luluktur. Şiîlerin fıkıhla ilgili görüşlerinden bâzıları da şöyledir:

“Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah”dan sonra “Eşhedü

enne Aliyyen veliyyullah”; “Hayyealelfelâh”tan sonra ise, “Hayye

alâ Hayril amel” derler. Mest üzerine değil, çıplak ayak üzerine

mesh ederler ki Nebî (s.a.v.) hiçbir zaman çıplak ayak üzerine

meshetmemişler, ya mübarek ayaklarını yıkamışlar ya da mest

üzerine meshetmişlerdir. Namazda Kerbelâ toprağından yapılmış

“türbet” veya “mühür” denen bir parça üzerine secde etmenin ef-

dal olduğunu söylerler. Mut’a nikâhını (belli bir müddet için olan

evliliği) kabul ederler. Mîras hususunda da farklı görüşleri vardır.

Buraya kadar Şiîliğin ve fırkalarının görüşleri genel çerçevede

ortaya konulmuştur. Bunların Ehl-i sünnete (Sünnî îtikâda) göre

değerlendirilmesi şöyledir:

Ehl-i sünnet, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e)’e hürmet noktasında

hassasiyetle durmuştur. Çünkü Ashâb-ı Kirâm (r.a.e)’in hepsi

Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde medh olunmuştur. Kur’ân-ı

kerîmde meâlen; “Allah (celle celâlüh) onların hepsinden

râzıdır. Onlar da Allahü teâlâdan râzıdırlar.” buyrulmaktadır.

Sahâbeyi kirâmı kötülemek, bu Âyet-i kerîmeye inanmamak olur.

Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: “Ashâbımı seven beni sevdi-

ği için sever, onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş

olur.” ve “Ashâbımdan bundan sonra çıkacak hatâları, Allahü

teâlâ affedecektir. Çünkü onların İslâm dînine yaptığı hizmeti

kimse yapmamıştır.” ve “Ashâbımın herbiri gökteki yıldızlar

gibidir. Herhangisine uyarsanız Allahü Teâlânın sevgisine

kavuşursunuz.” “Ashâbımın ismini işitince, susunuz. Şanla-

rına yakışmayan sözleri söylemeyiniz.” ve “Herkese şefâat

edeceğim. Fakat Ashâbıma dil uzatanlara, onları kötüleyen-

lere hiç şefâat etmem.”

Şiîler, Ehl-i beyte sevgi ve bağlılık iddiâsıyla Ashâb-ı Kirâm

(r.a.e)’e kin ve düşmanlık beslemişlerdir. Üstelik Ehl-i beyti ve

onlardan olan on iki İmâmı sevdiklerini söyledikleri hâlde, onla-

rın yolundan da gitmemişlerdir. Çünkü on iki İmâmın hepsi Ehl-i

sünnetti.

(Rehber Ansiklopedisi, 18.c., 284.s.)

 

KABİR EHLİNDEN FAYDALANMAK CAİZDİR

 

Şâfi Mezhebinin önde gelen âlimlerinden  Remeli‘ye şöyle

soruldu: “Bazı kimseler sıkıntıya düştüklerinde, ya şeyh falan ve

benzeri sözler demelerine ne buyurursunuz?” Şöyle cevâb ver-

di: “Peygamberlerden (a.s.), evliyâlardan, ulema ve salihlerden

yardımlarını talep etmek câizdir.”

Remeli (r.a.) diyor ki: “Resûllerin, nebilerin ve velilerin ölüm-

lerinden sonra da kendilerinden yardım isteğinde bulunanlara,

Allâh (c.c.)’ın inayetiyle kendilerine yardım edilir. Çünkü Pey-

gamberlerin (a.s.) mucizeleri ve velîlerin kerameti ölümleri ile

kesilmez. Hadislerinde geçtiği üzere, Peygamberler (a.s.) me-

zarlarında diridirler. Namâz kılarlar ve hacc da yaparlar. Bunun

için onlardan yardım dilemek, onların bir mucizesidir. Bunun gibi

şehidler de diridir ve savaşırlar. Evliyâlar da onlar gibi diridirler

ve bu onlar için keramettir.”

Hanefî Mezhebi’nin âlimlerinden Şûrunbulâli (r.aleyh) şöy-

le demiştir: “Enbiya ve evliyâlardan tevessüle (onları vâsıta

kılarak bir konuda yardım dilemek) gelince, o câizdir. Çünkü

her Müslümân, velilerin yapacakları herhangi bir şeyin, Allâhü

Te’âlâ’nın kudret ve iradesiyle mümkün olacağından şüphe et-

memektedirler.”

İslâm dinini ve bu dine tabi olan mü’minlerin hâllerini az da

olsa bilen herkes, bütün ehli sünnet âlimlerinin, muhaddislerin,

kelâmcıların hepsi, şu gerçeği bildirmişlerdir ki, her müslümân

duâsının kabulü için, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi vâsıta kıla-

rak Allâhü Te’âlâ’dan dünyevi ve uhrevi isteklerinin kabulü için

duâda bulunurlar ve bu da câizdir. Aynı şekilde uzak ülkelerden

yol hazırlığı yaparak, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin mübârek

Ravza-i Mutahhara’sını ziyaret etmek şirk değil, tam tersine

sünnettir.

Nebî (s.a.v.)’in nur dolu Kabr-i Saadetlerini ziyaret, Allâh

(c.c.) rızasına kavuşmanın en faziletlisi ve en şereflisidir. Nasıl

olmasın ki, bütün kâinat, o şanı büyük peygamberin nurundan

yaratılmıştır. Bütün beşeriyetin en büyük ve en muhteşem reh-

beri O’dur. Bütün insanlara Yüce Allah’ın hak dinini, mübarek

kitabını tebliğ ederek onları hakdan, faziletten ve gerçek mede-

niyetten haberdar eden O’dur.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 198-199.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-RAKÎB (C.C.)

 

Rakîb, bilici ve koruyucu anlamındadır. Bir âyette

Allâh (c.c.): “Allâh, her şeyi gözetleyip denetleyen-

dir.” buyurulmuştur. Allâh (c.c.), iyilerin yaptıklarını da

görür, zalimlerin zulmünü de. Her Müslüman, Yüce

Allâh’ın kendisini ve bütün varlıkları gözetlediğini, onla-

rı murakabe ettiğini, bunun için herkese iki melek tayin

ettiğini, bu meleklerin insanın her sözünü ve her fiilini

yazıp kaydettiğini, Allâh (c.c.)’nün ahirette ceza veya

mükâfatı bu murakabeye göre vereceğini bilmelidir.

Madem ki her lâhza Allâh (c.c.)’un murakabesi altın-

dayız, her işimize, her hâlimize vâkıf, o zaman yanlış

işler yapmamaya, nefsin ve hevânın ardınca gitmeme-

ye gayret göstermeliyiz. Çünkü nefis durmadan kötülü-

ğü emreder. Yüce Allâh ise bizim iyiliğimizi, cennetlere

lâyık olmamızı ister.

Allâh (c.c.), sadece yaptığımız işleri görücü değil,

gönlümüzde gizli olanı da, gözlerin ne maksatla bak-

tığını da bilicidir. Hiçbir nefesimiz ve hiçbir hareketimiz

O (c.c.)’den gizli kalmaz. Anlatıldığına göre İbn Ömer

(r.a.), koyun gütmekte olan köle bir gencin yanına gele-

rek: “Bana bir koyun sat.” buyurur. Köle genç, İbn Ömer

(r.a.)’a cevaben: ”Bu koyunlar benim değil.” deyince İbn

Ömer (r.a.) köle gence: “Onu kurt yedi dersin.” der ve

köle genç: “Peki Allâh (c.c.) nerede?” diye cevap verir.

Bunun üzerine İbn Ömer (r.a.), bu genç köleyi ve ko-

yunları sahibinden satın alır. Sonra da genci azad eder

ve koyunları ona bağışlar. Kalbini gözetim altında tutan

kimse, nefes alış verişinin bile Allâh (c.c.) için olmasına

dikkat eder. Bir an bile O (c.c.)’e itaatten geri durmaz.

Nasıl böyle yapmasın ki? Çünkü Allâh (c.c.)’un küçük

büyük her şeyde kendisini sorguya çekeceğini bilir.

(Kurtubi – Beyhaki – Es-Sa’di, Esmâü’l-Hüsnâ, 204-208.s.)

 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ’DAN EL-KERÎM (C.C.)

 

Allah (c.c.), vaad ettiği zaman sözünü yerine getiren,

verdiği zaman son derece çok veren, ne kadar verdiğine

ve kime verdiğine aldırmayandır.

Yine O başkasına muhtaç olduğunu söylediğinde razı

olmaz. Başkasına boyun eğdiğinde hoşlanmaz. Kendisi-

ne sığınan ve gönül vereni boş çevirmez, râhmetine gark

eder. İşte bu vasıfarı kendisinde toplayan, mutlak Kerim

olan ancak Allâh (c.c.)’dur.

Allâhü Teâlâ, müminlerin kavuşacakları saadeti şöyle

beyan ediyor: “Lehüm derecâtün inde rabbihim” On-

lar için Râbleri katında yüksek yüksek dereceler “ve

mağfiretün” ve büyük bir mağfiret “Ve rizkun kerîm”

ve kerim bir rızık vardır. Öyle kerim bir rızık ki, sayısı ve

süresi tükenmez, ardı arkası kesilmez, derdi belâsı olmaz,

sırf hayır ve sırf nimet olan bir rızık vardır ki iman ile güzel

amelin asıl ecri işte bunlardır.

Allâh (c.c.) bazı kulları hakkında keremiyle muamele

ederken, bazı kulları hakkında da intikamıyla muamele bu-

yurur. Fakat hiç kimseye zerrece haksızlık etmez. O (c.c.)

Kerîm’dir, intikam almaya gücü yeterken affeder, hiçbir iyi-

liği karşılıksız bırakmaz. Vaad edince sözünü muhakkak

yerine getirir.

Bu huylarla kul da süslenebilir ama, biraz uğraşmak ve

çalışmakla.. Lâkin Kerîm-i Mutlak’a nispetle o, hiç mesa-

besinde olur tabiî…

Evet kul da bazı fedakarlıklar yaparak bu vasıfla vasıf –

lanabilir. Nitekim Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) bir hadislerinde

bunu bize şöylece izah etmişlerdir:

“Üzüm ağacına kerem demeyin, çünkü kerem,

müslüman adam sıfatıdır.”

Üzüme bu ismin verilmesi, ağacı güzel, meyvesi güzel,

toplanması kolay, dikenlerden ve eziyet verici hususlardan

arınmış olmasındandır.. Hurma ise böyle değildir, tabii…

(İmâm-ı Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, 138.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN TÜRBE-İ SAÂDETİNİ

ZİYARET SÜNNETTİR

 

Ebû Dâvûd’un rivâyet ettiği, “Kabrimi bayram yeri yap-

mayınız!” hadîsi şerifi bazılarının anladığı gibi kabir ziyare-

tinden men’ etmez, bilakis bunu teşvik eder.

  1. Bu Hadîs-i Şerif, Peygamber (s.a.v.) ziyaretinin yılda

ancak belirli bâzı vakitlerde iki defa yapılan bayram gibi ya-

pılmayıp kabrinin her zamân ziyaret edilmesi gerektiğine dair

bir teşviktir.

  1. Hadisten maksat, ziyareti için özel bir zamân edinme-

yiniz. Çünkü ziyareti için belirli bir zamân olmayıp hangi gün

olursa olsun ziyaret günü olduğunu belirtmektir.

  1. Bu Hadîs-i şeriften maksat, bayramda yapılan hazırlık

ve süslemelerin ve toplanmaların ve daha başka bayram-

larda yapılan şeylerin yapılmaması, buna karşılık türbeyi

ziyaret ederek selâm verip duâ etmek için gelinip gidileceği

de olabilir.

Kadı İyâz demiştir ki: Ziyaret için erkeklerle kadınlar

arasında hiçbir fark yoktur. Diğer mezarların ziyaretinin ise,

erkekler için müstehâb olduğunu söylemiş, kadınlar için de

müstehâb olup olmadığı hakkında beyanda bulunmamıştır.

Mezarın ziyareti hakkındaki kıyas ise; Peygamber (s.a.v.)

Cennetü’l-Bakî mezarları ve Uhud şehidlerinin mezarlarını

ziyaretine kıyas edilir. Başkasının mezarı ziyaret edilmesi

müstehâb olunca, Peygamber (s.a.v.) mezarını ziyaret et-

mek daha iyidir. Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaret, ancak

tazim ve onunla bereketlenmek, kendisine okuyacağımız

salât ü selâm vâsıtasıyla Allâh (c.c.)’nun rahmetine erişmek

içindir. Cenâb-ı Hakk’ın Nebi (s.a.v.)’e en yüksek mertebe-

leri vereceğine ve en büyük ikramlarda bulunacağında hiç

şüphe yoktur. Bununla birlikte bizler ona salât ü selâm getir-

mek ve ona vesile mertebesini Allâh (c.c.)’dan talep etmekle

emrolunduk. Lâkin Peygamber (s.a.v.) bunları yapmaya bizi

teşvik etmesinin asıl hikmeti, onun için yapacağımız duâ se-

bebiyle Allâh (c.c.)’ın rahmetine kavuşmamız içindir.

(Ebû Hamîd b. Merzûk, Ehl-i Sünnet’in Müdafaası, 247-251.s.)

 

ESMÂ’ÜL HÜSNÂ’DAN EL-CELÎL (C.C.)

 

Celîl ismi, Kur’ân’da Zü’l-celâli ve’l-ikrâm olarak

Rahmân sûresinde iki yerde geçmektedir. Zü’l-celâli ve’l-

ikrâm, ululuk ve ikram sahibi demektir. Bütün üstün sıfatlar

Allâh (c.c.)’da bulunur ve hiç kimse O’ndan üstün olamaz.

O (c.c.), öyle yücedir ki, en büyüktür. Zamanlarla ölçüle-

mez, mekânlara sığmaz, vehimler ve tasavvurlar onu kav-

rayamaz ve hiçbir şey O’na denk olamaz. Allâh (c.c.)’nun

ilmi büyük, kudreti büyük, rahmeti geniştir. Her şeyi, her

zerreyi kudretiyle kuşatmıştır.

Gariplerin sığınacakları mercî O’dur. Günahkârların af

ve mağfiret talebinde bulunacakları sultanlar sultanı da el-

bette O’dur. O’nun verdiğini kimse geri alamaz, mahrum

ettiğine de yine hiç kimse bir şey veremez. Yalnız O’nun

dilediği olur. O’nun fermanını değiştirecek, bozacak bir

güç mevcut değildir. Emir ve fermanı her yerde, her za-

man yürüyen, her varlığı her saniye kendi hükmüne râm

olan (boyun eğen) yegâne sultan O’dur. Bütün yollar dö-

nüp dolaşıp O’na gidecektir. Ve herkes yarın ektiğini bi-

çecektir.

İnsanın yaşaması, ölmesi, cennete, cehenneme gir-

mesi hep O’nun emri altındadır. Artık aldanmakta mânâ

yoktur. Öyle bir sultanı bırakıp da zâlimleri dost edinenler

başlarına gelecek felâketin dehşetini bilmiyorlardır. Allâh

(c.c.)’ün bizlere iyilik yapıp ve bağışta bulunup, nimetler

verdiği gibi biz de, başkalarına iyilik yapmalı ve bağışta

bulunmalıyız. İnsanların yaptıkları hataları bağışlamalıyız.

Kötülükleri terk etmeyenleri, güzelce terk edip, kötülükleri-

ni iyilikle başımızdan savmalıyız. Bizi kötüleyip sövenlere

karşılık vermeyip, sabretmeliyiz. Birbirlerimize yaptığımız

iyilikleri unutmamalıyız, çünkü Mevlâ (c.c.): “Aranızdaki

iyiliği unutmayınız.” buyurmaktadır. Bizde Celîl ve Celâl

olan Allâh (c.c.)’nun hoşnutluğunu kazanmak için böyle

davranmalıyız.

(Kurtûbi, Beyhâki, Es-Sâ’di, Esmâü’l-Hüsnâ, 166-168.s.)

 

İSLÂM’I İÇTEN YIKMA ÇABASI

 

Müslüman ülkeleri bilerek ve planlı olarak perişan hâle

getiren Batı, bir de “Müslüman olduğunuz için dininiz sizi

bu hale getirdi” diyerek suçu İslâmiyete yüklemektedir. Çı-

kış yolu olarak da, ismi İslâm olan fakat İslamiyet’le ilgisi

olmayan bir ahlâk sistemini yerleştirmeye çalışmaktadır. Ta-

bii ki bu çalışmayı doğrudan kendileri yapmıyorlar. Biliyorlar

ki doğrudan müdahale ters etki yapar. Peki nasıl yapılıyor?

Müslüman ülkelerden elde ettikleri meşhur kimseler veya

meşhur ettikleri kimselerle. Her ülkede bunların kimler ol-

duğunu, az çok bu işle ilgilenen herkes biliyor. Görünüşte

Müslüman olan bu kimseler, İslam adına çıkıp dini kurtar-

mak yaygaraları ile Batı’nın istediğini yerine getiriyorlar. Bu

kimseler her ne kadar biz dini değiştirmiyoruz, eski haline

getirmek istiyoruz diyorlarsa da, yaptıklarına bakıldığında

bunların sözlerinde samimi olmadıklarını açıkça görüyoruz.

Çünkü, söyledikleri, 1400 yıldan beri bilinen, uygulanan bü-

tün hükümleri, Kur’an-ı Kerîm’i, planlanan  şekilde yorumla-

yarak tersine çeviriyorlar. Kur’an-ı Kerîm’in bugünün şartla-

rına cevap vermediğini çoğu zaman dolaylı bazen de açıkça

ifade ediyorlar.

Dinler üzerine araştırma yaparak Müslüman olmaya

karar veren Avusturyalı bir gazeteci bakın bugünkü İslam

âleminin durumunu nasıl izah ediyor: “Ben, Müslümanlıkta,

Hıristiyanlıkta bulamadığım her şeyi buldum. Müslümanlığın

hangi kâidesinin, hangi esasının bana daha yakın geldiğini

söyleyemem. Çünkü onun her kâidesine, her esasına hay-

ranım. Müslümanlık, muazzam bir âbidedir. Onun tek parça-

sını bile ondan ayırmak kâbil değildir. Bütün parçalar birbiri

ile bir nizam, âhenk içinde kenetlenmiş ve perçinlenmiştir.

Parçaların arasında muazzam bir âhenk vardır. Hiçbir eksiği

yoktur. Her şeyi yerli yerindedir. Belki, bu son derece takdi-

re lâyık intizam, beni İslâm dinine bağlayan bir âmildir. İşte

ben, bütün kalbimle ve aşkımla İslâm dinine sarıldım ve o

da, bir daha çıkmamak üzere kalbime yerleşti.”

(Mehmet Oruç, Dinler Arası Diyalog Tuzağı ve Dinde Reform, 360.s.)

 

ESMÂÜ’L-HÜSNÂ’DAN EL-HÂFIZ (C.C.)

 

Hafz: Gözetici, koruyucu

Cenâb-ı Hakk buyuruyor:

“…Senin Râbbin, herşeyin üzerinde gözetici-koru-

yucudur.” (Sebe s. 21)

“Onun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri

vardır, onu Allâh’ın emriyle gözetip, korumaktadırlar.”

(Ra’d s. 11)

Melekler insanları Allâh (c.c.)’ın emri ile korumaktadır-

lar. Bunun yanında işlediklerini de kaydetmekte, böylece

korumaya almaktadırlar. Allâh (c.c.), dostlarını günâh işle-

mekten ve şeytânın tuzaklarına düşmekten korur.

Allâh (c.c.), sıkıntı zamânında seni şikayet etmekten

koruyan, nimet zamânında da mü’mini felaketlerden ko-

ruyandır.

Allâh (c.c.)’ın bütün varlıkları koruması olmasaydı, var-

lığı mümkün olan hiçbir şeyin varlığı devam etmezdi. Allâh

(c.c.), bütün varlıkları tekrar yokluğa dönmekten korumuş-

tur.

En büyük koruma, kalpleri korumadır. Müslümânın di-

nini her türlü küfür, nifâk, fitne, sınırsız arzu ve isteklerden

ve türlü bid’atlerden koruması, korumaların en büyüğüdür.

Çünkü bu sayede müslümân, doğru yoldan ayrılıp başka

yollara sapmaktan kurtulur.

Allâh (c.c.) gökler, yerler gibi fazla yaşayan varlıkların

da, hayvan, bitki ve insan gibi ömrü az olan varlıkların da

hafızıdır.

Meselâ, yerden biten otu bile muhafaza etmiştir. Onun

özünü korumak için ona kabuk vermiştir. Bir kutu gibi onu,

kabuğun içine saklamıştır. Yumuşak kalması için de ona

rutubet bahşetmiştir. Yalın kabukla korunmayacak şeyi,

ona diken vererek korumuştur.

Bu ismi şerifi 988 defa okumaya devam eden; insan ve

cin şerrinden, belâ ve âfetlerden muhafaza olur.

(Imâm-ı Gazâlî (k.s.), Esmâ-ül Hüsnâ Şerhi, 129.s.)

 

CINLERIN VARLIĞINA INANMAK

 

Bazı kimseler cinlerin varlığını inkâr ettikleri halde

müslüman olduklarını iddia ediyorlar… İslâm itikâdında

cinlerin varlığına da inanmak şarttır. Zira cinler hakkın-

da âyet-i kerime ve hadisi şerifler vardır. Hatta Kur’ân-ı

Kerim’de bir sûrenin adı da Cin süresidir. Cinlerin var-

lığını inkâr etmek “Ben, cinlere inanmıyorum” demek

küfürdür.

Âyet-i Kerime: “Doğrusu biz bilmiyoruz, yeryüzün-

dekilere kötülük mü murad edildi, yoksa Rabb’leri

onlara bir hayır mı diledi? Doğrusu bizler; bizden iyi

olanlar da var, olmayanlar da var. Biz çeşitli yollara

ayrılmışız.” (Cin s. 10-11).

Efendimiz Peygamberimiz (s.a.v.) cinlere de peygam-

ber olarak gönderilmiştir. Onların da insanlar gibi, kimileri

iman etmiş, O (s.a.v.)’e uymuşlar, kimileri de peygamber-

liğini inkâr edip, O (s.a.v.)’e isyan etmişlerdir. Cinler de,

insanlar gibi, kimileri kibirlerinden ve haddi aşmalarından

kâfir olmuş, kimileri de cehâletten kâfir kalmışlardır. Cin-

lerin varlığına inanmak imânın gereklerindendir.

Gerek yukarıdaki ayetler olsun, gerekse şu ayet-i

kerime konuyu apaçık ispatlamaktadır: “Hatırla ki cin-

lerden bir grubu, Kur’an dinlemek üzere sana yolla-

mıştık. Vakta ki, Kur’an’ın huzuruna vardılar (birbir-

lerine) susun dinleyin dediler. Sonra (Hz. Peygamber

(s.a.v.) tarafından okunan Kur’an) bitirildiği vakit de

(cinler peygambere ve Kur’ân’a imân getirerek) dön-

düler, (hem imâna davet, hem de imân getirmeyen-

leri) korkutmak üzere kavimlerine gittiler.” (Ahkâf s. 29).

Cin tâifesinden olan şeytan denilen ve görülmeyen

varlığa da inanmak şarttır. Zira Kur’ân-ı Hakîm, o şer

kuvvetinin varlığını bir hikmet eseri olarak Hakk Teâlâ

tarafından yaratıldığını ayan beyân zikretmektedir.

(Mehmet Çağlayan, Ehli Sünnet ve Akâidi, 118.s.)

 

ESMAÛ’L HÜSNÂ’DAN EL-KEBÎR (C.C.)

 

Kebîr, büyüklük sahibi demektir. Büyüklük, zâtın

kemâle kavuşmasından ve varlığının mükemmel olu-

şundan ibarettir. Bu, yalnız Allâh (c.c.) için geçerlidir. O

(c.c.)’ün varlığı ezeli ve ebedi (sonsuz) dur. O (c.c.)’ün

(hâşâ) yok olması düşünülemez. Böyle bir şey O (c.c.)’ün

hakkında mümkün değildir.

Bütün varlıkların varlığı, O (c.c.)’ün varlığından meyda-

na gelir. O (c.c.)’ün varlığı ve zâtı, mükemmel ve eksiksiz

olduğuna ve bütün varlıkların varlığı O (c.c.)’ün varlığın-

dan meydana geldiğine göre, O (c.c.), her varlıktan daha

fazla büyüklüğü ve yüceliği hak edendir. Allâh (c.c.)’ün

Kebîr ismi için El-Hattâbî der ki: “Kebîr, şanı büyük ve yüce

olandır. O (c.c.)’ün dışındaki her büyük, O (c.c.)’ün büyük-

lüğünün altındadır ve küçüktür.

İnsanlar arasında Kebir (büyük), daha çok yaşı ileri

olanlar için kullanılır. Kullardan büyük o kimsedir ki, âlim,

muttakî olduğu gibi halkı da irşâd eder. Etrafa saçtığı ilmi

ve feyizleri ile herkese örnek olur. Kullardan bu vasfa layık

olanlar, olgun kimselerdir ki, bunlar ahlâk bakımından her-

kese örnek olurlar. Kimle otururlarsa ona maddi ve mânevi

yönden faydaları dokunur ama dikkat etmek gerekir ki bir

Kudsî hadîs-i şerîfte Allâh (c.c.): “Kibriya, benim ridâm,

azâmet ise benim izârımdır. Kim benimle bu mevzûda

münakaşaya kalkışırsa onu Cehennem’e atarım.” bu-

yurmuşlardır.

Müslümanlar hakkında teşvik edilen ve övülen şey ise,

Allâh (c.c.)’ün dışındaki her şeyden yüz çevirmek ve yal-

nızca Allâh (c.c.)’ye yönelmektir. Müslüman bunları hiçbir

karşılık beklemeden yapmalı, sevâb elde etmek veya ce-

zadan kurtulmak için yapmamalıdır. Çünkü Allâh (c.c.)’ye

ibadet etmek, bütün durumlarda Allâh (c.c.)’yü yüceltmeyi,

büyüklüğüne içtenlikle saygı duymayı, âdî ve alçak olan

bütün şeylerden uzak durmayı gerektirir.

(Kurtubi, Beyhâki, Es-Sâ’di, Esmâü’l Hüsnâ, 339-342.s.)

 

İMAN ESASLARINDAN ÂHİRETE İMAN

 

Tüm evrenin kıyâmet denilen olay ile yok olmasından

sonra, canlıların tekrar diriltilip mahşer meydanında Allâhü

Teâla’nın huzurunda onun adâleti önünde hesaba çekilecekle-

ri, ehl-i kitap ve diğerlerinin cehenneme girip ebedi kalacakları,

günahkar müminlerin ise Allâh (c.c.)’ın affı neticesinde veya

cezalarının çekilmesinden sonra tekrar cennete gireceğine ve

orada ebedî olarak kalacaklarına kesin ve tereddütsüz olarak

iman etmektir. İnanmayan veya bu konuda şüpheye düşen-

ler kâfir olur. Çünkü ölümden sonraki hayatı inkar, diğer tüm

inançları anlamsız kılar. Bu inkar aynı zamanda iyi bir haya-

tın gerçekleşmesi için, konmuş olan bütün yaptırımları tahrip

eder.

Âhiret gününe iman etmek hayatımız için yüce bir gâye,

yüksek bir hedef gösterir. Bu gaye hayır işlemek, günahları

terketmek, iyi amellerde bulunmak, kötülükleri terketmek,

nefsin isteklerine boyun eğmemektir. Yalnızca bu dünyadaki

başarı ve başarısızlıkları göz önünde tutanlar, sadece bu dün-

yada başına gelecek yarar ve zararlarla ilgilenir. Bazı dünyevi

yararlar elde etme ümidi yoksa iyi bir harekette bulunmak iste-

meyecek, bu dünyadaki çıkarlarını zedelemeyecek hiçbir kötü

hareketten kaçınmayı düşünmeyecektir. Allâh (c.c.) Kur’ân-ı

Kerim’de şöyle buyurur: “Âkıbet, kötülük edenlere yaptık-

larının karşılığı ile ceza verecek, iyilik edenlere en güzel

mükafatı verecek.” (Necm s. 31)

“Bizim sizi boş yere yarattığımızı, bize tekrar döndürül-

meyeceğinizi mi sanıyorsunuz?” (Mü’minûn s. 115)

Kıyâmetin kopması hak ve gerçektir. Lâkin vakti insanlar

için meçhuldür. Allâhü Teâla buyurur ki: “Güneş dürülüp ışığı

kalmadığı, yıldızlar döküldüğü, dağlar yürütüldüğü, gebe

develer başıboş bırakıldığı, vahşi hayvanlar bir araya

toplandığı, denizler kabardığı, insanlar birleştiği, diri diri

gömülen kıza hangi suçtan dolayı öldürüldüğünün sorul-

duğu, defterler açıldığı, gökyüzünün perdesi kalktığı, ce-

hennem alevlendirildiği, cennet yaklaştırıldığı zaman, işte

herkes ne hazırlamışsa onu görecek.” (Tekvir s. 1-14)

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 228.s.)

 

ÎMAN ESASLARINDAN KİTAPLARA ÎMAN

 

Yüce İslâm dininin temel esaslarından birisi de, Allâh

(c.c.)’un, peygamberleri aracılığıyla insanlığa gönderdiği ki-

taplara iman etmektir. Kitaplara iman, icmâli ve tafsili olmak

üzere iki kısımdır: İcmâli iman: Hz. Adem’e, Hz. Şit’e, Hz.

İdris’e, Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya, Hz. Davud’a, Hz. İsa’ya ve

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e (hepsine

salât-ü selamlar olsun) yüz suhuf ve dört kitap nâzil olduğuna

inanmaktır. Tafsîlî iman ise: Hz. Âdem (a.s.)’a on sayfa, Hz.Şit

(a.s.)’a elli sayfa, Hz. İdris (a.s.)’a otuz sayfa,  Hz. İbrahim

(a.s.)’a on sayfa, Hz. Musa (a.s.)’a Tevrat, Hz. Dâvud (a.s.)’a

Zebur, Hz. İsa (a.s.)’a İncil ve Efendimiz (s.a.v.)’e de Kur’ân-ı

Kerim’in Allâh (c.c.) tarafından gönderildiğine inanmaktır.

Bizlere bildirilen bu kitaplardan Hz. İbrahim (a.s.)’ın say-

faları tükenmiştir. Halen izine rastlanamamaktadır. Dâvud

(a.s.)’ın  Zebur’u, Tevrat ve İncil, Yahûdiler ve Hıristiyanların

elinde mevcuttur ama Kur’ân-ı Kerim bu kitapların tahrif olun-

duklarını haber vermektedir. Bu kitaplar incelendiğinde birçok

bölüm ve açıklamanın açıkça Cenâb-ı Hakk’a ait olmadığı an-

laşılır. Allâhü Teâla’nın sözleri ile insanların sözleri bu kitaplar-

da birbirine karıştırılmış ve hangi bölümün Allâh (c.c.)’a, hangi

bölümün insanlara ait olunduğu bilinememektedir.

Kitaplara iman etmek, bu kitapların tamamının Allâhü

Teâla tarafından vahiy yoluyla peygamberlerine indirildiğine

inanmak, çalışma ve gayret gösterme ile elde edilebilen bir

cinsten olmadığına, kehânet ve sihir kâbilinden şeyler olmadı-

ğına, şeytan, cin ve kötü ruhlar tarafından uydurulmuş şeyler

olmadığına kesinlikle iman etmektir.

Kitaplara iman etmek, bu kitapların Allâhü Teâla tarafından

vahiy emini Hz. Cibril (a.s.) adındaki melek aracılığıyla pey-

gamberlere gönderildiğine iman etmektir. Kâinatın Efendisi

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e nâzil olan Kur’an-ı Kerim’in

yüce Allâh (c.c.)’un kelâmı olduğuna inanmak, gönderildiği

günden bu güne dek, bozulmadığına hatta bir tek harfinin bile

değişmediğine ve böylece kıyâmete kadar devam edeceğine

iman etmektir.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 120.s.)

 

 

ESMÂÜ’L-HÜSNÂ’DAN EL-ALİYY (C.C.)

 

Cenâb-ı Hakk buyuruyor: “O, yücedir, büyüktür.”

(Bakara s. 255) “Allâh yücedir, büyüktür.” (Nisâ s. 34) “O,

görüleni de görülmeyeni de bilir; çok büyüktür, yü-

cedir.” (Rad s. 9)

Bu öyle bir rütbedir ki, bunun fevkinde rütbe yoktur,

bütün rütbeler ondan aşağıdır. Çünkü bu kelime, Ulûv

(yükseklik) kelimesinden meydana gelmiştir. Bu ise Es-

Süfe (Alçak) kelimesinin karşılığıdır.

Allâh (c.c.)’ün üstünde hiç bir derece tasavvur edile-

mez! Çünkü Mutlâk yüce O (c.c.)’dür.

Cisimler gibi ölçülmekten, tartılmaktan münezzeh olan

Ulu varlığın yüceliği rütbe itibariyledir. Yoksa bir mekân

üstündedir, anlamında değildir. “ Râhman arşa istiva

etmiştir.” (Tâ Hâ s. 5) âyetinde arşın zikredilmesi ise, arş

bütün cisimlerin üstünde olduğu içindir. Onun için onun

üstünde olansa her şeyde üstün olacağı muhakkaktır.

Mesela “halife, sultandan üstündür” derler ve bu sözle

onun bütün insanlardan üstün olduğunu tenbih ederek

anlatmak isterler.

Allâh (c.c.), Kur’an’da kendisini bizlere tanıtmıştır:

Tüm âlemleri yaratan, kainâtın tek hâkimi olan Allâh

(c.c.) uludur. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulu-

nanların yegâne sahibi O’dur. O’ndan başka ilah yoktur,

Allâh (c.c.) insanların şirk koştuklarından çok yücedir.

Tüm mülk O’na aittir; O, herşeye güç yetirendir. O, yüce

makamların da sahibidir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir

çocuk; Allâh (c.c.)’ın kimseye ihtiyâcı yoktur.

Kuşkusuz ‘en güzel isimler’ (Esmâü’l Hüsnâ) Allâh

(c.c.)’a ait olduğu için O’nu eksiksiz olarak tarif etmek bir

insan için mümkün değildir. O’nu ancak kendisinin bize

bildirdiği ile tanıyabilir, yüceliğini ancak Kur’an âyetleriyle

takdir edebiliriz.

(İmam-ı Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, 125-126.s.)

 

EHL-İ KİTAP’IN HÂLİ MÜŞRİKLERDEN KÖTÜDÜR

 

Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere şöyle hitap eder:

“Şüphesiz Allâh katında din İslâm’dır. Kendilerine kitap

verilenler, onlara ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki ih-

tiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler.” (Âl-i İmran s. 19)

Yani, Allâh indinde İslâm’dan başka makbul bir din yoktur.

İslâm dini tevhiddir ve Nebi (s.a.v.)’in  getirdiği yolu yol ola-

rak seçmektir. Âyette, kendilerine kitap verilenlerden kaste-

dilen Yahudi ve Hristiyanlardır. Veya önceki kitapların erbabı

olanlardır. Onların ihtilafı İslâm dini hakkında oldu. Mesela bir

kısmı “haktır” derken bazıları “Arapların dini” dedi. Bazıları

ise tümüyle reddetti. İhtilaf tevhid akidesi hakkında da ola-

bilir. Mesela Hristiyanlar teslise inandı. Yahudilerin bir kısmı

“Üzeyir Allâh’ın oğludur” dediler. Veya ihtilaf edenlerden kas-

tedilen Hz. Musa (a.s.)’ın kavmi de olabilir. Çünkü Hz. Musa

(a.s.)’dan sonra ihtilaf ettiler.  Keza Hristiyanlar da olabilir, on-

lar da Hz. İsa (a.s.) hakkında ihtilaf ettiler.

Bütün bunların ihtilafları, işin hakikatini iyice öğrenerek

ayet ve delilleri iyice bildikten sonra oldu. Onları buna sevk

eden haset, baş olma sevdası gibi durumlardı. Yoksa bir şüp-

heden veya ihtilaf edilen konuda bir gizlilik olduğundan değil-

  1. Bu bakımdan imân etmeyen ehl-i kitabın hali diğer müşrik-

lere göre daha çirkindir.

“Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir

kitap (Kur’ân) gelince (onu inkâr ettiler). Halbuki, daha

önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara karşı

yardım istiyorlardı. (Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu pey-

gamber) kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.” (Bakara s. 89)

Yahudiler, müşriklere galip gelmek için böyle bir kitabın

gelmesini bekliyor ve “Allâh’ım, Tevrat’ta bildirilen ahir za-

man peygamberiyle bize yardım et” diyorlardı. Veya burada

kastedilen, kendilerinden bir peygamber çıkacağı, zamanının

yaklaştığı zannında bulunmalarıdır. Böylece onlar, önceden

bildikleri hak geldiğinde, hasetleri ve riyâsetlerinin ellerin-

den kaçması korkusuyla Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizi ve

Kur’an-ı Kerîm’i inkâr etmişlerdir.

(Kâdı Beydâvî, Muhtasar Beydâvî Tefsiri, 1.c., 165-360.s.)

 

KÂFİRLER KARŞISINDA TUTUMUMUZ

 

Allâhü Teâla şöyle buyurur: “Ey o bütün imân edenler!

Sizler, kendinizi düzeltmeye bakın. Siz doğru gittikten

sonra, öte taraftan sapanlar size bir ziyan dokundura-

maz. Hepinizin varacağı nihayet Allâh… O vakit haber

verecek O size; neler yapıyordunuz.” (Mâide s. 105). Kâfirler

dalâlet içinde olup, sapıklıktan hiç ayrılmıyorlardı. Emir ve

nehiylere riâyet etmiyorlardı.

Bu âyet-i kerime, mü’minlerin, kâfirlerin küfürlerinde kal-

malarına üzülmeleri ve onların imâna gelmelerini temennî

etmeleri üzerine nâzil olmuştur. Böylece herkesin nihâi

dönüşünün kıyâmet gününde Allâhü Teâla’ya olacağı ve

amellerin gerçek karşılığının o günde verileceği belirtilmiştir.

Hiç kimsenin diğerinin yapmış olduğu amelden dolayı kınan-

mayacağına işaret edilmesi de Müslümanlar için büyük bir

teselli kaynağı olmuştur. Daha önemlisi,  “Sizler kendinizi

düzeltmeye bakın”, denilerek Müslümanlar öncelikle kendi

nefislerini tezkiyeye yönlendirilmiştir.

Nefis tezkiyesi Kur’ân-ı Kerîm’in başka âyetlerinde de

önemle üzerinde durulan bir meseledir.” “Gerçek felah

bulmuştur onu temizlikle parlatan. Ve ziyan etmiştir onu

kirletip gömen” (Şems s. 9-10). Ancak yukarıdaki âyet-i keri-

meden iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın terk edilme-

sine ruhsat verildiği anlaşılmamalıdır.

Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyur-

muşlardır: “Sizden birisi bir kötülük görürse; eğer onu

değiştirmeye gücü yetiyorsa; hemen eliyle onu değiş-

tirsin! Eğer buna gücü yetmiyorsa; diliyle değiştirsin!

Eğer buna da gücü yetmiyorsa; kalbiyle ona buğzetsin.

İşte bu kadarı imanın en alt kademesidir” (Müslim).

Hz. Ebû Bekir (r.a.) da  bir hutbelerinde yukarıdaki âyet-i

celîlenin bu yönü hakkında insanları uyarırlar ve şu hadîs-i

şerîfi rivâyet ederler: “Muhakkak ki insanlar bir kötü-

lük gördüklerinde onu değiştirmedikleri zaman Allâhü

Teâla’nın azap ve ikâbı umûmî olur (hepsini cezalandırır)”

(İsmail Hakkı Bursevî (k.s.), Rûhu-l Beyan Tefsîri, 7.c., 137-142.s.)

 

ÎMAN ESASLARINDAN MELEKLERE İMÂN

 

Melekler, ruhâni ve nurâni varlıklardır. Yemezler, iç-

mezler, evlenmezler ve doğmazlar, doğurmazlar. Erkek

ve dişileri yoktur. İşleri Allâh (c.c.)’nun buyruklarını ye-

rine getirmektir. Allâhü Teâla’nın verdiği her işi anında

ve noksansız yapar ve yaratıcılarına asla isyan etmez-

ler. Kimileri yerde, kimileri gökte görev yaparlar. Kimileri

dâima ibadetle, kimileri kulların sevap ve günahlarını

yazmakla görevlidir. En uzun mesafeleri en kısa zaman-

da kat edebilirler ve her şekle girebilirler.

Meleklerin bir kısmı, peygamberdir. Bunlar, Allâhü

Teâla ile beşer cinsinden olan peygamberleri arasında

elçidir. Allâh (c.c.)’ın emirlerini peygamberlerine iletirler.

Meleklerin bir kısmına da “Hamelet-ül-Arş” (Arşı taşıyan

Melekler) denilmektedir. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de:

“Melekler de semanın etrafındadırlar. O gün rab-

binin arşını üstlerinde sekiz melek taşır.” (Hâkka s. 17)

“Allâhü Teâla’nın arşını saran melekler: Bir de

melekleri görürsün ki, rablerini hamd ile tesbih ede-

rek arşın etrafını kuşatmışlardır.” (Zümer s. 75)

Bir kısmı Allâhü Teâla’nın dostlarına yardım eden ve

düşmanlarını kahreden meleklerdir. Meleklerin bir kısmı

da, cennet melekleri, bir kısmı da cehennem üzerinde

memurdur. Bir kısmı insanoğlunun amellerini yazan me-

lekler, bir kısmı ölülerin sorgusuna memurdur.

Bir kısım melekler, âlemin ahvâliyle görevli melek-

lerdir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:

“And olsun, o saf bağlayıp duranlara (meleklere) o

(bulutları) sevk ve idare edenlere…” (Sâffat s. 1-2) “O to-

zutup savuran rüzgârlara, arkasından ağır su taşıyan

bulutlara, sonra kolayca akıp giden gemilere (veya

bulutlara ve yıldızlara) sonra işleri (kullara) bölen

meleklere yemin olsun ki…” (Zâriyat s. 1-4)

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 115.s.)

 

RECM CEZASI HAKTIR

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in evli olarak zina edene

recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle sa-

bittir. Mâiz b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gele-

rek “Beni temizle” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Yazık

sana, çık git, Allâh’a tövbe ve istiğfar et” buyurdu.

Mâiz (r.a.), pek uzaklaşmadan geri döndü ve “Ey Allâh’ın

Resûlu! Beni temizle” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) aynı

sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında

“Seni hangi konuda temizleyeyim?” diye sordu. Mâiz

(r.a.); “Zinadan” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Bunda

akıl hastalığı var mıdır?” diye sordu. Böyle bir rahat-

sızlığı olmadığını söylediler. “Şarap içmiş olabilir mi?”

diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şa-

rap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) tekrar

“Sen zina ettin mi?” diye sordu. Mâiz “Evet” cevabını

verdi. Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi.

Recmden sonra onun hakkında sahâbiler iki kısma

ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz (r.a.)’in helâk olduğunu, başka

bir grup ise onun en faziletli tövbeyi yaptığını söylediler.

Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına

gelen Resûlullah (s.a.v.) “Mâiz b. Mâlik için dua edin”

buyurdu. “Allâh (c.c.) Mâiz’e mağfiret eylesin” dediler.

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Mâiz öyle bir

tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırı-

lısa onlara yeterdi.”

Abdullah b. Abbas (r.a.), Hz. Ömer (r.a.)’in minberde

şöyle dediğini rivâyet etmiştir; “Korkarım, zaman geçin-

ce birileri çıkıp “Biz Allâh’ın kitabında recmi bulamıyoruz”

der ve Allâh (c.c.)’nun indirdiği bir farzı terkederek sa-

pıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allâh’ın kitabında, evli

olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina

eden kimse aleyhine bir haktır.

(Ahmed Davudoğlu, Müslim Terceme ve Şerhi, 8.c., 376.s.)

 

ESMA’UL HÜSNA’DAN EL- ŞEKUR

 

Bu, az ibadet karşılığında çok büyük dereceler veren,

sayılı günlerde yapılan amel karşılığında ahiret âleminde

sonsuz nimetler veren, demektir. Yapılan iyiliği, daha büyük

bir iyilikle karşılayana “O, iyiliğe karşı teşekkür ederek kad-

rini bildi ve daha fazlasını yaptı.” derler. İyilik yapan kimse-

yi öven kişiye de, “bak filan adam ona teşekkür etti” derler.

Bu bakımdan (Şekûr) kelimesinin, iyiliği fazlasıyla karşı-

layan, manasına geldiğini söylediğimizde, buna Allâh’tan

başka hiç kimsenin layık olmayacağını itiraf etmiş oluruz.

Çünkü O’nun amellere karşı verdiği mükâfatların haddi hu-

dudu yoktur. Söyleyin bakalım, cennet nimetlerinin sonu var

mıdır?!.

Allâh-ü Teâlâ buyuruyor: “Geçmiş günlerde takdim

ettiğiniz (iyi ameller) in karşılığı olarak âfiyetle yiyin,

için.” (Hâkka s. 24) Senâ (övgü) kelimesinin manasına bak-

tığımızda anlarız ki, her öven kimsenin senâsı başkasına-

dır. Rab Teâlâ kullarının amellerini övdüğü zaman, ken-

dini övmüş olur. Çünkü onların amellerinin yaratanı O’dur.

Kul, bazen gördüğü bir iyiliğe karşı sadece teşekkür etmekle

Şâkir (şükredici) olur. Bazen da gördüğü iyiliğe karşı daha

fazla iyilik yapmakla (şâkir = şükredici) olur. Nasıl olursa ol-

sun, bütün bunlar iyi huylardandır.

Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) buyurmuşlardır : “İnsanla-

ra teşekkür etmeyen Allâh (c.c.)’a da şükretmez!”

Allâh (c.c.)’a karşı şükretmesi mecâzi yöndendir. Çün-

kü O (c.c.)’a karşı ne kadar şükretse yine de tam şük-

retmiş olamaz. Zira nimet ve ihsanları sayısızdır.

Allâh’a itaat etmek suretiyle şükretmeye kalkışsa yine

de şükretmiş sayılamaz, zira itaat etmesi bile, Allah

tarafından iken, dişine bahşedilen başka bir nimet-

tir. Hatta şükür nimeti bile şükrü gerektiren bir nimettir.

Öyleyse Allâh’ın nimetlerine karşı yapılacak en iyi şükür: O

nimetleri günah yollarında kullanmayıp, itaat yollarında kul-

lanmaktır.

(İmâm-ı Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, 124.s.)

 

CENNETE GÖTÜREN YOL

 

Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’in doğuş sebebi: Felsefeyi dine ka-

rıştırarak ortaya çıkan sapık fırkaların kitap, sünnet ve Ashâb

(r.a.e.)’in müslümanlara vermiş olduğu nezih ve hâlis inancı boz-

maya çalışmalarından dolayı bu isimle doğmuş oldu. Resûlullah

(s.a.v.) Efendimiz ve Ashâbı (r.a.e)’in nurlu yolundan gidenlere

Ehli Sünnet ve’l-Cemaat, bu yoldan ayrılıp, kitap ve sünnetin

zâhirine uymayan, Ashâb’ın yoluna muhâlif olan ve mezheple-

rinin temelini felsefenin teşkil ettiği Kaderiye, Cebriye, Mûtezile,

Şia ve benzeri isimlerle adlandırılan mezheplere de Ehli Bid’a

denildi. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat mezhebi haktır, doğrudur. Bun-

dan başka akâidde olan mezheblerin hepsi bâtıldır, bozuktur.

Böyle hükmetmek bütün âkil ve baliğ olanlara farzdır.

Zîra hadîs-i şerifte: “İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ay-

rıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.

Bunlardan biri hariç, diğerleri cehenneme gireceklerdir.”

buyuruyor. Sahâbeyi Kiram (r.a.e.): O müstesna olan fırka hangi-

sidir ya Resûlüllah (a.s.v.)? diye sorunca, Peygamber Efendimiz

(s.a.v.): “Benim ve ashâbımın yolunda olan cemaattir.” (Ah-

med b. Hanbel, Müsned) buyurdu.

Hadîs âlimleri bu ayrılığa, “İtikâdda olan ayrılıktır” dediler.

Ümmetten murad, ümmet-i icabettir (Peygamber (s.a.v)’in

davetini kabul eden ümmet) dediler. İtikâdı Ashâb-ı Kirâm’ın

itikâdına uygun olanlara Ehl-i Sünnet, Fırka-i Naciye, Ehl-i Hak

ve Ümmet-i ittibâ denir. Buna uymayanlara Ehl-i Bid’at, Fırak-ı

Dâlle, Ehl-i Bâtıl ve Melâide denir.

Dalâlet sahipleri çoktur. Bilhassa zamanımızda birçok kim-

seler, kendilerine meşâyih (şeyh) süsü verip, cahillik ile avamı

ve bilgisizleri yoldan çıkarırlar. Bunu âdet ve yol edinmişlerdir.

Bunlardan Allâhü Teâla’ya sığınırız. Ehl-i sünnet mezhebini

öğrenmeye çok çalışmalıyız. Cahil, yalancı âlimlere, kendileri

yoldan çıkmış ve başkalarını yoldan çıkarmaya uğraşan sahte

âlimlere uymaktan (sözlerini dinlemekten, kitaplarını okumak-

tan arslandan kaçar gibi) kaçıp, faydalı ilimleri öğrenmek, sâlih

ameller yapmak ve daima güzel ahlâk sahibi olmak için, çalış-

mak, şerîati yayan ve koruyan âlimlerden ayrılmamaktır. Cen-

nete götüren yol budur.

(Birgivî Vasiyetnâmesi Kadızâde Şerhi, 166.s.)

 

DİN GÖNDERİLMESİNİN HİKMETİ NEDİR?

 

Semâvi şeriatlerin  bildirilmesinin ve peygamberlerin gön-

derilmesinin gâyesi, insanoğlunun dünya ve âhiretinin mut-

luluğu içindir, ilim adamlarının bir çoğu bu konu ile meşgul

olup ilmî inceleme ve araştırmalar yapmışlardır. Gerçekleri

görebilenler hidayete ererken, bazıları da gece oduncuları

gibi karanlık gecede elini rastgele çevresinde dolaştırıp her

bulduğunu odun zannederler. Bu yüzden hem sapmış hem

de saptırmışlardır.

Bütün dinlerin hikmeti dört ana gâyede toplanır:

  1. İman: Allâhü Teâla’nın varlığını ve birliğini bilmek, O

(c.c.)’nun azâmet, kudret ve hikmetinin sonsuz olduğunu ka-

bul etmek, kemal sıfatlarının tamamına sahip olduğuna ve

noksan sıfatlardan münezzeh bulunduğuna imân etmektir.

  1. İbadet: O (c.c.)’ün azâmeti karşısında eğilmek, bitme-

yen nimetlerine şükretmektir. O (c.c.)’nun emrettiği şekil ve

şartlar içerisinde kulluk görevini yapmaktır.

  1. Güzel Ahlâk: Mâruf denilen güzel emirlerini yapmak ve

yapılmasını emretmek, münker denilen yasaklardan sakın-

mak ve sakınmayı emir ve teşvik etmektir. Mü’min kişiyi yü-

celten, insâni süslerle donatan ve gerçek şeref şâhikalarında

dalgalandıran ağırbaşlı ve sabırlı olmayı, komşuyu koruma-

yı, emanete ve sözlerine sadık kalmayı, hakka baş eğip hak-

sızlığa karşı direnmeyi bilmektir.

  1. Hukuk: Sosyal düzenin ve huzurun bozulmaması için

saldırgan ve haksız insanları durdurmak, mazlumların hak-

kını almak ve öfkelerini teskin etmek için, hukûki kuralları

ve cezâi müeyyideleri koymaktır. Dünya hayatından başka

ebedî ve sonsuz bir hayat vardır. Orada fâni ve geçici dünya

hayatında yapılan iyiliklerin mükâfatı ve kötülüklerin de ceza-

sı mutlaka verilecektir. Dünya hayatı, âhiret hayatına götüren

bir köprüdür. Lakin bu köprü karanlıktır, insanoğlu bu manevi

karanlığı, fıtrî bilgisiyle ve aklî melekesiyle aydınlatamaz. Bu

yolu ona gösterecek ve karanlığı aydınlatacak mürşid (yol

gösterici), Kur’an-ı Kerim ve sünnettir.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 26.s.)

 

ESMÂÜ’L-HÜSNÂ’DAN EL-AZÎM (C.C.)

 

Azîm: Çok ulu, sonsuz büyük. Cenâb-ı Hakk buyuruyor:

“O yücedir, büyüktür.” (Bakara s. 255)

Bir toplumun büyüğü, kendisine karşı çıkılamayan ve

emirleri üzerine hareket edilendir. Ancak böyle olmakla bera-

ber bu kimse zamân gelip çeşitli nedenlerle zayıf düşer, aciz

kalır, mağlup edilir, sahip olduğu saltanatından ortada eser

kalmaz. Oysa Allâhü Te’âlâ, mutlak güç sahibidir ve hiçbir

şey O (c.c.)’nu güçsüz kılıp âciz düşüremez. Karşı çıkılıp

mağlup edilemez. Allâh (c.c.) gerçek büyüktür. Bu ismin baş-

kaları için kullanılması mecâzî anlamdadır. Hakiki büyüklük

Allâh (c.c.)’ya mahsustur.

O (c.c.), her büyükten daha büyüktür. Bu yüzden hiçbir

akıl, O (c.c.)’nun büyüklüğünü kavrayamaz. Yaratılan bütün

varlıklar O (c.c.)’ndan birçok ilimler öğrenmiş olsa bile, bu

bilgiler sınırlı ve sonludur. Akılların, sonsuz nurunu kavra-

maktan aciz kaldığı, anlayışların izzetinin aydınlığında kay-

bolduğu Allâh (c.c.) ne yücedir. Bütün her şey Allâh (c.c.)’ın

yüceliğine, büyüklüğüne ve kemaline göre bir hiç gibidir. O

(c.c.)’ün büyüklüğünün başlangıcı, yüceliğinin sonu yoktur.

Allâh (c.c.)’nun azâmetini tefekkür eden insan; O

(c.c.)’nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, îmânı

kuvvetlenir; acz ve kusurlarını anlar. Âlemin düzenliliğini,

yaratılış gayesini, verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın

geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündü-

zün dönüşümünü düşünen insan, Allâhü Te’âlâ’nın sonsuz

ihsânlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O (c.c.)’nun

büyüklüğünü idrak eder.

İşte insan, samimi olarak düşündüğünde dahi milyar-

larca galaksiyi yaratan ve tümünü kontrolü altında tutan

Rabbimiz’in azametini fark edebilir.

Bir müslümân ihlâsla, inanarak ve yaşayarak “Yâ Azîm”

diye bu mübârek ismin zikrine devam ederse onun tecellisi-

ne nâil olur. İzzet ve şerefe kavuşur. Şifâ bulur. Korkulardan

emin olur.

(İmam-ı Gazali (k.s.), Esmâ-ül Hüsnâ Şerhi, 121.s.)

 

İSLÂM NÂKİL DİNİDİR

 

İmâm-ı A‘zam (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)’in torunu Mu-

hammed Bâkır (r.a.) ile Medîne-i Münevvere’de karşılaş-

tıkları zaman: “Sen ceddim Resûllullah (s.a.v.)’in hadîs-i

şerîflerine kıyâs ile muhâlefet ediyormuşsun” demiş.

İmâm-ı ‘zam (r.a.) de: “Hayır efendim! Allâh (c.c.) ko-

rusun, bunu hiçbir zaman kabul edemem. Oturunuz da

anlatayım. Ceddiniz (s.a.v.) hürmetine hepimiz sizlere

saygı göstermeye mecbûruz.” Muhammed Bâkır (r.a.)

oturunca, İmâm-ı ‘zam (r.a.) de karşısında diz çöküp

oturarak şöyle demiştir: “Acaba erkekler mi daha zayıftır,

kadınlar mı?”

“Kadınlar” cevabını alınca:

“Mîrâsta hangisinin payı fazladır?” diye sordu.

“Erkeklerin” deyince: “İşte ben, eğer kıyâs ile hükmet-

miş olsaydım, kadınların payını artırırdım” dedi. Daha

sonra:

“Namaz mı daha fazîletlidir, oruç mu?” diye sordu.

“Namaz daha fazîletlidir” deyince: “Eğer ben re’y ile

hükmetsem, hayızlı kadınlara namazı kaza etmeyi em-

rederdim, orucu değil” diye cevap verdi.

Sonra dedi ki: “Bevl (idrar) mi daha pistir, yoksa meni

mi?”

Muhammed Bâkır (r.a.):

“Bevl (idrar) daha pistir” deyince İmâm-ı ‘zam (r.a.)

şöyle dedi: “Eğer ben re’ye uyanlardan olsaydım, meni

sebebiyle değil; bevl sebebiyle guslü gerekli kılardım.

Ben hadîs-i şeriflere aykırı görüş belirtmekten Allâh

(c.c.)’a sığınırım. Gâyem Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söz-

lerine hizmet etmektir.”

Bunun üzerine Muhammed Bâkır (r.a.) yerinden kal-

kıp İmâm-ı A‘zam (r.a.)’in mübârek alnından öptü ve teb-

rik etti.

(İbn-i Hacer el-Heytemî (rh.a.), İmam Ebû Hanife (r.a.), 232.s.)

 

ALLÂH (C.C.)’DAN BAŞKASININ BİLMEDİĞİ HUSUSLAR

 

Bir insan hava çok sıcak olduğunda; “Aman be, üf, sıkıl-

dım, patladım, bu ne kadar sıcak!” derse bu gizli bir şirktir,

Allâh (c.c.) muhâfaza buyursun; ama çoğunluk, -ehlullah ha-

riç- bilmeden söylediği için Cenâb-ı Hakk affetmiştir. Onun için

insanın ağzından çıkan sözlere çok dikkat etmesi lazımdır.

Havanın sıcaklığından soğukluğundan bahsederken dahi in-

san ağzından çıkanı düşünmesi gerekir. Bilinmelidir ki Allâh

(c.c.)’dan başka hiçbir varlığın hava durumunu düzenleme

şansı yoktur.

Müslümanların içerisindeki münâfıklar Resûlullâh (s.a.v.)

gaybı bilir miydi, bilmez miydi gibi münakaşaları açıyor. Bir

kere Allâh (c.c.) bildirdikten sonra her şeyi bilir. Ama Hakk

Te‘âlâ hazretlerinin mutlak gayb dediği beş şey vardır. Onu

kimse bilmez, kimseye bildirmiyor Allâh (c.c.). Bunların dışın-

da, Efendimiz (s.a.v.)’e kıyâmete kadar olacak birçok şeyleri

bildirdi, O (s.a.v.) de bize bildirdi. Hiç kimse Nebî (s.a.v.) gaybi

bilir demiyor, gaybden haber verir diyor. Mutlak gayb olan beş

şeye gelince; Allâh (c.c.) ilk olarak, yağmur ne zaman yağacak

onu ben bilirim buyuruyor.

İkinci olarak, yarının rızkı nedir, onu da ancak Allâh (c.c.)

bilir. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.) hazretleri bunu anla-

tırken; “Evinizde güzel yemekler hazırlarsınız, komşunuzdan

daha güzeli gelir kendinizinkini bırakır onu yersiniz.” diye ör-

neklendirirdi.

Üçüncü olarak, rahimlerde olanı ancak Allâh (c.c.) bilir.

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz “Kırkıncı gün bir melek

gelir, o rahimdeki çocuğun şahsiyetini üfler.” buyurmuşlar-

dır. Demek ki kırkıncı gün şahsiyeti bir melek üflediğine göre

Allâh (c.c.) o meleğe bunu bildirdi ve “Allâh (c.c.)’dan başka

hiç kimse bilmez” ifadesinin ilk kırk gün ile sınırlı olduğu anla-

şıldı. Şimdi ultrason cihazlarıyla bebeğin cinsiyetini en erken

altıncı haftadan sonra gözlemleyebiliyorlar.

Dördüncü olarak, insanın ecelinin nerede ve ne zaman ola-

cağını ancak Allâh (c.c.) bilir. Beşinci ve son olarak da kıyame-

tin ne zaman kopacağını da ancak Allâh (c.c.) bilir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 52.s.)

 

İLÂHİ VAHYE DAYANMAYAN BİR DİN

İNSAN VİCDANINI FETHEDEMEZ

 

Din akıl ve şuur sahibi olan insanları, kendi hür irade ve

istekleri ile zaten hayır olan şeylere sevkeden ilahi bir ka-

nundur. İnsanların yaratılışlarındaki gayeye ulaşabilmeleri

için takip edilmesi gereken yolu gösteren ve peygamberlerin

tebliğine dayanan, kemal gayesine ermek için en doğru ve

en nurlu yolu gösteren ilâhi bir kanundur.

Dinin kurucusu Cenâb-ı Hakk’tır. Allâhü Teâla’nın dışın-

daki hiçbir fert ve güç dinin kurucusu olamaz. En küçük toz

zerrelerinden göklerdeki muhteşem galaksilere kadar kâinatı

oluşturan, her şeyi idare eden, kainatın yaratıcısı ve hâkimi

olan Allâhü Teâla tarafından gönderilen bütün şeriatlerin

menşei bir olup hepsi de insanları yalnızca evrenin yaratıcısı

Allâh (c.c.)’e ibadet etmeye, yalnızca O (c.c.)’ün koyduğu ku-

rallara itaat etmeye ve bu kurallar çerçevesinde hayatlarını

düzenlemeye davet eder.

İslam Ulemâsı dini, Allâhü Teâla tarafından vahyolu-

nan ve insanlığı her iki dünyada mutluluğa erdiren itikadî

ve amelî nizam şeklinde tanımlar. Dinin temeli itikaddır. Bu

yüzden bu akidenin çok iyi bilinmesi gereklidir. Din sade vic-

dani bir iş veya ruhsuz bir takım şekil ve törenlerden ibaret

değildir. Onun gerçek hedefi insanlığı olgunluğun zirvesine

ulaştırmak, dünyada selâmete, âhirette de mutluluğa kavuş-

turmaktır.

Allâh (c.c.) inancından mahrum Jean Jacques Rousseau

şu sözü söylemek zorunda kaldı: “Şuna kesinlikle inandım

ki, ilâhi vahye dayanmayan bir din, beşer vicdanını fethe-

demez.”

Şeriat da Allâh (c.c.)’den gelen emir ve yasaklar ile Nebî

(s.a.v.)’in bildirdiği usûldür. Şeriatı tanımamak ve şeriâta söv-

mek asla caiz değildir. Şer-i Şerif’e saygı göstererek bağlan-

mak her müslümanın vazifesidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,

“(Allâhü Teâlâ) sizin için dinden bir şeriat kıldı” (Şûra s. 68)

buyrulmaktadır.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 23.s.)

 

 

KURTULUŞA EREN TOPLULUK KİMLERDİR?

 

Abdullâh bin Zeyd’in Abdullâh bin Ömer’den (r.a.) bil-

dirdiği hadîs-i şerîfte: “Benî İsrail yetmiş bir fırkaya

ayrıldı. Bunlardan biri hâriç hepsi Cehennemdedir. O

fırka, Fırka-i Nâciyedir. (Kurtuluş fırkasıdır) Yakında

benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılır. Bunlar-

dan biri hâriç, hepsi Cehennemdedir. O bir fırka, Fırka-i

Nâciyedir”, buyurduğunda, orada bulunan Ashâb (r.a.e.)

tarafından: “Yâ Resûlâllah (s.a.v.), ümmetinden kurtuluş

fırkası olan bir fırka kimlerdir”, diye sorulan suâle: “O kur-

tuluş fırkası, ben ve benim ashâbımın bulunduğu hâl

ve îtikad üzere bulunandır” buyurmuştur.

İşte o az bir cemâat kurtuluş fırkasıdır. Allâhü Te’âlâ bu

dîn-i mübîni onların sebebiyle korumuştur. Nitekim Urve’nin

Abdullâh bin Ömer’den (r.a.) bildirdiği Hadîs-i Şerifte:

“Allâhü Te’âlâ, ilmi, insanlara inayet ve ihsân buyur-

duktan sonra, ilmi insanların sadırlarından, kalblerin-

den söküp almaz. Ancak âlim giderse, ilim de gider.

Bunun için her ne zamân bir âlim bu dünyadan gitse,

onunla bulunan ilim de beraber gider. Hattâ bilmeyen-

ler ve insanların câhilleri geride kalıp, hem kendileri

dalâlete düşerler, hem de insanları yoldan çıkarırlar”,

buyuruldu. Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“Din ve îman sahibleri, yılanın yuvasına ve deliğine

çekilmesi gibi, elbette Hicaz’a ve Medîne-i Münevvere’ye

sığınır ve toplanırlar. Din ve îman sâhibleri, geyiklerin

sarp dağlara kaçıp, barındıkları gibi, elbette Hicaz’a

ve Medîne-i Münevvere’ye çekilip barınırlar. İslâm dîni

garîb olarak başlayıp, yayıldığı gibi, yakın zamânda da,

garîb olarak döner. O zamân müjde ve saadet garîb

olanlar içindir”, buyuruldu. Bunun üzerine yâ Resûlâllah

(s.a.v.), garîbler kimlerdir? diye sorulan suâle: “Benden

sonra, benim sünnetimden (şerîatimden) insanların

bozduğu şeyleri düzeltenlerdir” cevâbını verdi.

(Abdulkâdir-i Geylânî, Gunyetü’t Tâlibîn, 122-123.s.)

 

  1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN ŞEFAATİ-2

 

Dört: Hakk Teâlâ Hazretleri buyurur: «Ey Nebî-i Zîşân’ım!

Ümmetine ne muamele edeyim?». Ben, «Ey Rabbim! On-

ların hesaplarını kolay et» derim. Hakk Celle ve Â’lâ Haz-

retleri onların kimini kendi rahmetiyle, kimini de benim

şefâatimle cennete koyar». Beş: Bir kişiyi cennete koyar-

lar. Ama o kişinin mertebesi az olur. Peygamber (s.a.v.) ona

şefaat eder ve mertebesi artar. Altı: Bütün mü’minler, Nebî

(s.a.v.)’in Hakk Teâlâ’dan izin almasıyla cennete girerler.

Yedi: Büyük günah sahiplerine şefaat eder.

Muâz b. Cebel (r.a), bir gün Nebî (s.a.v.) Hazretleri’ne:«O

gün Sûr’a üflenecek de hepiniz bölük bölük geleceksi-

niz» (Nebe s.18) âyetinin mânasını sordu. Fahr-i Alem (s.a.v):

«Bu halk kıyamet gününde on bölük kalkarlar: May-

mun şeklinde, domuz şeklinde, başı aşağı ayakları yu-

karı, gözsüz, dilsiz ve sağır, dili göğsüne sarkıp Ağzın-

dan kan ve irin akar şekilde, elleri ve ayakları kesilmiş

şekilde, cehennemde ateşten ağaçlara asılı şekilde, çok

çirkin kokulu, öyle ki, Arasat kavmi onlardan rahatsız

olacak şekilde ve katrandan bedenlerine yapışmış cüb-

beler giyinmiş şekilde kalkarlar. Domuz şeklinde kalkan-

lar, haram yiyenler ve tövbe etmeyenlerdir. Başları aşağı,

ayakları yukarı kalkanlar, faiz yiyenlerdir. Gözsüz kalkan-

lar, hüküm verirlerken, halka güçlük çıkaranlardır. Dilsiz

ve sağır kalkanlar, amelleriyle gülünç olanlardır. Dilleri

göğüslerine sarkarak kalkanlar amelleri sözlerine aykırı

düşen âlimlerdir.

Elleri ve ayakları kesilmiş olarak kalkanlar, komşula-

rını incitenlerdir. Ateşten ağaca asılı kalkanlar, bir kim-

seyi yöneticilere ve zâlimlere ispiyon edenlerdir. Çirkin

kokuyla kalkanlar, şehvet ve lezzete düşkün olanlar yani

zina ve işretle meşgul olanlar ve mallarından zekât ve

sadaka vermeyenlerdir. Katrandan cübbe giyenler, halka

karşı kibir edip övünenlerdir.

İlâhî! Bizi o şefaatten mahrum etme. Habîbine bağışla.

(Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan, Envârü’l Âşikîn, 457-458.s.)

 

YALNIZCA MEALLERDEN DİN ÖĞRENİLMEZ

 

Müctehid olmayan kimsenin, bir âyeti işittiği zaman ve

müctehid alimlerin görüşlerini bilmeden, o âyeti kendine göre

yorumlaması câiz olmaz. Çünkü, nâsih ile mensûhu, âm ile

hâssı, mutlak ile mukayyedi, mücmel ile mübeyyeni, hakikât ile

mecâzı bilmeden umum ve mutlakları ifade eden delille amel

edilmez. Örneğin:

“Doğu ve Batı her yer Cenâb-ı Hakk’ındır. ‘Namaz kıl-

mak için kıbleyi araştırdıktan sonra’ hangi tarafa yönelir-

seniz, orası Allâh’ın ibâdet yönüdür.” (Bakara s. 115) Bu âyetin

zâhirine göre insan, dilediği tarafa yönelerek namazını kılabi-

lir, ister yolcu, ister yerli, ister farz namaz olsun, ister sünnet

namaz olsun, kıble tarafını aramadan kılmak câizdir. Yapılan

tercümeden anlaşılan budur. Oysa bu anlam yanlıştır. Çünkü

İbni Ömer (r.a.)’in rivâyetini bilen bir kimse bilir ki, bu âyet-i

kerîme binek üzerinde sünnet namazlarını kılan yolcular hak-

kında nâzil olmuştur.

“Kim Kur’an’ı kendi görüşüne göre tefsir ederse ateş-

ten oturacağı yere hazırlansın.” (Ahmed b. Hanbel (r.h.), Kenzü’l

Hakâyık)

Asırlardır din, meallerden, Kur’an tercümelerinden değil,

fıkıh kitaplarından, ilmihâl kitaplarından öğrenilmiştir. Dinimizi

doğru olarak öğrenebilmek için bu sağlam yolu devam ettir-

memiz, çıkmaz yollara sapmamamız gerekmektedir. Çıkmaz

yollara sapan kurda kuşa yem olmaya mahkumdur. Kur’an

İslam’ın temel kitabıdır, anayasasıdır. Kur’ân’ı ancak Nebi

(s.a.v.) açıklayabilir ve onun yolunda bulunan hakiki âlimler O

(s.a.v.)’den naklettikleri doğrultusunda açıklayabilir.

İngiliz câsusu Hamper: “Alimleri âlimleri ilmi yok edip, halkı

cahil bırakmadıkça, onların dinlerini bozmak mümkün değildir.

Bunun için, âlimlerini, mezheblerini hissettirmeden kötüleyece-

ğiz. Bir müddet sonra da, Peygamber sözleri hakkında, “sa-

hihdi, değildi” diyerek şüpheler uyandıracağız. Ayetleri istedi-

ğimiz gibi yorumlayacağız…” sözlerini, hatıralarına yazmıştır.

(Dolayısıyla bu fikirleri savunanlar neye hizmet ettiklerini iyi

bilmelidirler.)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 172-175.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL- ĞAFÛR (C.C.)-2

 

Her müslüman, bir günâh işlediğinde onu insanlardan

gizlemeli  ve asla açığa vurmamalıdır. Günâhlarını yalnızca

Allâh (c.c.)’ya itirâf etmeli ve ondan bağışlanma dilemelidir.

Bu ismi bilen her müslüman, kendi günâhlarını örtüp gizle-

diği gibi, başkalarının da günâhlarını örtüp gizlemeli ve açığa

vurmamalıdır. Yüce Allâh’ın şu ayetini akıldan çıkarmamalı-

dır. “Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?Allah

çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Nûr s. 22)

Bu ismi celilin 1286 defa tilavetine devam edenin

günâhlarını Cenâb-ı Hakk afv ve mağfiret buyurur. Kendisine

karşı gazâb ve düşmanlık zarar ve tesir etmez.

(İmâm-ı Gazâlî, Esma’ül Hüsnâ Şerhi, s.233)

 

SAFER AYINDA HER GÜN OKUNACAK DUÂ

 

Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

E‘ûzü billâhi min şerri hâzâ’z-zamâni ve este‘îzu bi-

hî min şürûri sâiri’z-zamâni ve e‘ûzu bi-celâli vechike ve

cemâli kudsike en tücîrenî mine’l-belâi fî hâzihi’s-seneti

ve kınâ min şerri mâ-kadayte fîhâ ve ekrimnâ fî’s-saferi

yâ ekreme’l-ekremîn. Ezhir vahtim hâzihi’ş-şuhûre ‘aley-

ye bi’s-selâmeti ve’s-sa‘âdeti ve li-ehli beytî ve li-‘akribâî

ve li-cemî‘i ümmeti Muhammedin ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-

selâmu bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîn. Allâhümme

ferricnâ bi-duhûli’s-saferi vahtimlenâ bi’l-hayri ve’z-

zafer.

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.

Bu zamânın ve diğer zamânların şerrinden Allâh’a  sı-

ğınıyorum. Senin celâlin ve cemâline sığınıyorum. Bu yılın

belâlarından ve o yıl içerisinde hükmettiğin sıkıntılardan Sana

sığınıyorum. Ey ikrâmı bol olan Allâh’ım! Bize Safer ayında ik-

ram et. Ey merhametlilerin en merhametlisi, merhametin hür-

metine bu ayları bize, âilemize, akrabâmıza ve tüm ümmeti

Muhammed’e bereket ve aydınlık kıl. Allâh’ım! Safer’in gelişi-

ni bize rahatlık kıl. Hayır ve zaferle bitmesini nasîb eyle.

(Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 30-31.s.)

 

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL- ĞAFÛR (C.C.)-1

 

Ğafûr: Kullarının günâhlarını çok örten, onları cezalandır-

mayan ve bağışı bol olandır.

Cenâb-ı Hakk buyuruyor: “O, günâhı bağışlayan, tevbeyi

kabul eden, azâbı çetin, lütûf sahibi Allâh’tandır ki; O’ndan

başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O’nadır.” (Mü’min s. 3)

“Dikkat et! O, azizdir ve çok bağışlayandır.” (Zümer s. 5)

“Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici ol-

duğumu haber ver.” (Hicr s. 49)

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor. Hz. Peygamber’in şöyle de-

diğini işittim: “Bir kul günah işlediğinde: “Ya Rabbi! Bir

günah işledim, beni bağışla” derse Rabbi: “Demek ku-

lum, günahları bağışlayan ve cezalandırmayan bir Rabbi

olduğunu bildi? O halde kulumu bağışladım” der. Sonra

Allah’ın dilediği kadar bir süre geçer. Kul yine bir günah

işler ve: “Rabbim! Bir günah daha işledim, beni bağışla”

der. Rabbi yine: “Demek kulum, günahları bağışlayan ve

cezalandırmayan bir Rabbi olduğunu bildi? O halde kulu-

mu bağışladım” der. Sonra tekrar Allah’ın dilediği kadar

bir süre geçer. Kul yine bir günah işler ve: “Rabb’im! Bir

günah daha işledim, beni bağışla” der. Rabb’i üç defa:

“Demek kulum, günahları bağışlayan ve cezalandırmayan

bir Rabbi olduğunu bildi? O halde kulumu bağışladım” der

ve şöyle söyler: “Artık o, dilediğini işlesin”

“Kul, günâhını i’tirâf eder ve tevbe ederse, Allâh (c.c.)

tevbesini kabul eder.” (Buhari)  “Açıktan günâh işleyen-

ler dışında ümmetimin tamamı affedilir.”(Buhari)  “Kim bir

müslümanın hata ve günâhlarını örterse, Allâh (c.c.) da

dünyada ve âhirette o kimsenin hata ve günâhlarını örter.”

(Müslim)

Tenbih: O (c.c.)’dan başka kulların günâhlarını bağışlayan

kimse yoktur. İçtenlikle tevbe eden, sanki hiç günâh işleme-

miş gibidir. Kullar için zorunlu olan, bağışlaması pek geniş olan

Allâh (c.c.)’dan günâhlarının bağışlamasını talep etmek ve hiç-

bir zaman ondan ümit kesmemektir.

(Kurtûbî. el-Esnâ fi Şerh-i Esmâi’llâhi’l-hüsnâ, 1.c.164.s.)

 

KABİR AZÂBINA VE CEHENNEM ATEŞİNE KARŞI

KUR’ÂN KALKANDIR

 

İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyetle; Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz

buyurdu: “Kehf sûresine Tevrat’ta Hâile ismi verilmiş. Çün-

kü okuyucusuyla Cehennem arasında perde olur.” (Camiü’s

Sağir)

Berâ b. Âzib (r.a.)’den rivâyetle; Nebi (s.a.v.) buyurdu: “Her

kim uyumadan Secde ve Mülk sûrelerini okursa, kabir

azâbından ve iki Fethan (kabirdeki sual melekleri Münker

ve Nekir)’den kurtulur.”

İbn Mes’ûd (r.a.)’den rivâyetle; Nebi (s.a.v.) buyurdu: “Kişi

kabre konunca, âzab melekleri ayaklarına gelir. Ayakları:

‘Benim cihetimden azâb etmek için size bir yol yoktur.

Çünkü o, Mülk (Tebâreke) sûresini okurdu’ der. Sonra

kendisine göğsü veya karnı istikâmetinden gelince: Be-

nim cihetimden de size bir yol yoktur, o, Mülk sûresini

okurdu’ der. Daha sonra başı istikâmetinden kendisine

gelinir. Başı: ‘Benim cihetimden de size bir yol yoktur, o,

Mülk sûresini okurdu’ der. Mülk sûresi men edicidir, kâbir

azâbını men eder. O Tevrat’ta da Mülk sûresidir. Her kim

O’nu, bir gecede okursa, çok sevâb kazanmış ve iyi bir

âmel yapmış olur.” (Terğib ve Terhib)

İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyetle Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz

buyurdular ki: “Şüphesiz Ben, Allâh (c.c.)’un Kitab’ında bir

sûre buluyorum ki O, otuz ayettir. Her kim O’nu uyuyacağı

zaman okursa, o kişiye otuz sevâb yazılır, otuz günâhı sili-

nir, otuz derece yükseltilir. Allâhü Teâlâ o kişiye bir melek

yollar, o melek, o kişinin üzerine kanadını gererek, uyanın-

caya kadar onu her şeyden korur. O sûre, devamlı okuya-

nını kâbirde azâb görmemesi için ve onu Cennet’e girdirin-

ceye kadar savunur. O sûre Mülk  süresidir.” (Câmiü-s Sağir)

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’den rivâyetle; “Allâh Resûlü’nün

zamanında biz Mülk sûresine ‘Mânia, alıkoyan’ derdik. O, Allâh

(c.c.)’un Kitab’ında öyle bir sûredir ki her gece O’nu okuyan,

amelini çoğaltmış ve güzelleştirmiş olur.” (İmam-ı Nesâi, Amelü’l

Yevm ve’l Leyl)

 

ALLÂH (C.C.)’NUN HÜKÜMLERİ KUSURSUZDUR

 

Kur’an-ı Kerim’in getirdiği düzenin, koyduğu kânun ve

kâidelerin, diğer beşeri sistemlerden daha güzel daha âdil,

insanlığa daha uygun olduğuna kesin olarak îmân etmek

şarttır. Şu veya bu sistemi çağımız insanlarına daha uy-

gundur veya Kur’an düzeni bir orta çağ düzenidir, bu bilim

çağında geçerli olamaz, kanunları katıdır, bilimsel değildir,

âdil ve insancıl değildir” demek veya öylece inanmak küfür-

dür. Kur’ân-ı Kerim, Allâhü Teâlâ’ya îmân etmeyi ve yalnız

O (c.c.)’a îmân ettiği gibi, devlet kurmayı, Allâh (c.c.)’un

emir ve yasaklarına uyduğu müddetçe bu devlete itaat et-

meyi, bütün işlerde birbirine danışmayı, adâletle hükmet-

meyi, ölçü, tartı, söz ve harekette doğru olmayı, dîni ve

İslâm diyarını düşmanların saldırı ve istilâsından korumak

için savunma gücünü arttırmayı, topluma hayat veren şart-

ları hazırlamayı ve ekonomik tedbirleri almayı emreder.

Helâl ve güzel yaşamayı, meşru düzene saygılı olma-

yı, sılâ-yı rahîm yapmayı ve merhâmetli olmayı, güçsüzleri

korumayı farz kılmıştır. İlmi öncü, doğruluğu şiâr, cihâdı

miğfer,  sabrı zırh, her şeyde tedbîr almayı yüce Allâh’a te-

vekkül etmeyi dâima emir ve tavsiye eder.

Kur’an-ı Kerim’in gâyesi bütün insanların dünya ve

âhiret saâdetine ermesidir. Bu hedefe erişebilmek için,

şerîat olarak belirlediği ibâdetler ve ibâdetlere ait şartlar,

şekil ve usûller, sosyal hayatla ilgili muameleler, cinâyet,

ferdî ve medenî haklar ve müeyyideler o kadar mükemmel-

dir ki, dünyanın bütün hukukçuları el ve fikir birliği yapsa-

lar dahî, o mükemmeliyette bir kanun ve düzen meydana

getiremezler, Kur’an’ın fiilen gerçekleştirdiği tam ve gerçek

manada bir hukuk devletini ve sosyal adâleti kuramazlar.

Çünkü Kur’an Allâh (c.c.)’nun kânunudur. Yüce Allâh’ın

zâtı, eksiklerden uzak olduğu gibi, onun kurduğu kânun ve

düzen de eksiksizdir. İnsan ise, zatında ve kişiliğinde oldu-

ğu gibi, bütün sıfatlarında, fiillerinde de eksiktir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 129-131.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN GAYBDEN HABER VERMELERİ

 

“O, gaybı”, hissedilemeyen, gizli her şeyi “bilendir.

Gaybını kimseye göstermez.” Yani onun gösterip açık-

lamadığı şeyleri, yaratıklarından hiç kimse kesin bilgi ha-

sıl edecek bir  şekilde bilemez. “Ancak” risâleti ile ilgili

bazı gaybları açıklamak için “seçip beğendiği bir Resûl

müstesnâ.” (Cin s. 26-27)

Nebî (s.a.v.)’in bu mucizesi, kesinlikle, yalan üzere bir-

leşmesi mümkün olmayan topluluklardan rivayet edilerek

bize ulaşan mucizelerindendir.

Bedir’de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in savaş önce-

sinde –Ebu Cehil, Utbe, Şeybe ve Velid gibi- inkârcıların ileri

gelenlerinin öleceklerini yerleriyle birlikte haber vermesi ve

bu durumun aynen gerçekleşmesi;  vefâtından sonra ailesi

içinde kendisine ilk kavuşacak olanın Fâtıma (r.a.) olacağı-

nı  haber vermesi ve altı ay sonra kızının babası (s.a.v.)’e

kavuşması; Mehdî’nin çıkacağını; Ehl-i Beyti (r.a.e.)’in ba-

şına gelecek musîbetleri; Ali (k.v.)’nin şehâdetini bildirmesi-

dir. Hz. Ali (k.v.)’yi şehîd edecek kimseyi şöyle haber ver-

mişlerdir: “Taifenin en kötüsü, sakalının başından (akan

kanla) boyanmasına sebep olacak olan kimse (İbn-i

Mülcem)’ dir.” (Buyurdukları gibi aynen gerçekleşmiştir.)

Hz. Osman (r.a.)’in Kur’ân okurken öldürüleceğini söyle-

miştir. Düşmanlarının üzerinden çıkarmak istedikleri göm-

leği Allah’ın giydireceğini haber vermiştir. Kanının “Onlara

karşı Allah sana yeter” (Bakara s. 137) meâlindeki âyetin

üzerine döküleceğini de bildirmiştir.

Bütün bu dedikleri olmuştur. Hz. Ömer (r.a.) hayatta ol-

duğu sürece fitnenin zuhûr etmeyeceğini bildirmiştir. Zübeyr

(r.a.)’in Ali (r.a.)’e karşı çıkıp harp edeceğini; Haveb köpek-

lerinin hanımlarından birine (o vak’ada) havlayacağını ve o

olayda birçok kimselerin öleceklerini, o hanımının kurtula-

cağını haber vermiştir. Gerçekten de köpekler Hazret-i Âişe

(r.anhâ)’ya Basra’ya vardığında havlamışlardır.

(Kadi İyaz, Şifa-i Şerif, 337,340.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İ VESÎLE KILMAK

 

Vesîle kılmak (Tevessül), ihtiyâç sâhibinin Allâhü Teâlâ’dan,

Resûlullah (s.a.v.)’in hürmetine, O (s.a.v.)’in Allâhü Teâlâ ka-

tındaki değeri aracılığıyla veya O (s.a.v.)’in  bereketiyle Allâhü

Teâlâ’dan istemesidir.

Bu, Peygamberler (a.s.e.)’in , Selef-i Sâlihîn’in, ulemâ ve

diğer müslümanların yaptığı işlerdendir. Din ehli hiç kimse

bunu kötü görmemiştir. Şimdiye kadar bunları kabul etmeyen

hiç kimseye rastlanmamıştır. Fakat bazı âlim geçinen bozuk

i’tikâd sâhipleri ve onların yolunda gidenler, bunları kabul

etmemektedirler. Deriz ki: “Her zaman; ister yaratılmadan

önce, ister yaratıldıktan sonra, dünyâdaki hayatlarında ve

irtihâllerinden sonra; berzâh ve kabir âleminde, kıyâmet günü

dirildikten sonra, mahşer meydanında ve cennette, Resûlullah

(s.a.v.) Efendimiz ile tevessül etmek câizdir.

Resûlullah (s.a.v.) yaratılmadan önceki tevessüle, geç-

miş Peygamberler (a.s.e.)’le alâkalı haberler (hadîs-i şerîfler)

delâlet eder. Bu konuyu Hâkim Ebû Abdullah, Müstedrek adlı

eserinde bildirmiştir. Ömer bin Hattâb (r.a.)’ın rivâyet ettiği

hadîs-i şerîfte, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Âdem

(a.s.) zelleyi i’tirâf edince; “Yâ Rabbî! Muhammed (s.a.v.)’in

hakkı için beni bağışla” dedi. Allâhü Teâlâ; “Ey Âdem!

Sen Muhammed (s.a.v.)’i nereden biliyorsun! Ben henüz

O’nu yaratmadım” buyurdu. Bunun üzerine Âdem (a.s.);

“Şuradan biliyorum ki, sen beni yed-i kudretinle yaratıp

bana rûh üflediğin zaman, başımı kaldırıp, Arş üzerinde

“Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” yazılmış oldu-

ğunu gördüm. Bildim ki, sen, hiç kimsenin ismini, şerefli

isminin yanında getirmezsin. Ancak en sevdiğin kulunun

ismini getirirsin” dedi. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ; “Ey

Âdem! Doğru söyledin. O (s.a.v.), bana halkın en sevgilisi-

dir. Mademki O (s.a.v.)’in hürmetine benden mağfiret iste-

din, gerçek olarak ben de seni affettim. Eğer Muhammed

(s.a.v.) olmasaydı, seni yaratmazdım.” buyurdu.”

Bir müslüman, aklın ve dînin reddetmediği bir şeyi nasıl

reddedebilir? Buna nasıl cür’et gösterebilir?”

(Takiyyüddin Sübki, Şifa-üs-sikam fi ziyaret-il-hayr-il-enam )

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-AZÎM (C.C.)

“Çok azâmet sahibi.”

Bu ism-i şerîf, Allâhü Teâlâ’nın azâmet ve kudretini ifade

ediyor. Azâmet, büyüklük, ululuk demektir. Gerçek mânâda

büyüklük Allâh (c.c.)’ya mahsustur. O (c.c.), bir anda gökle-

ri yere indirmek kudretine mâliktir. Yerler, gökler, güneşler,

aylar, yıldızlar, denizler, ırmaklar emrine râm olmuştur ve

her şey Allah (c.c.)’nun büyüklüğüne şahittir.

Allah (c.c.), İlâh olarak tek ve benzersiz olduğu gibi, kud-

ret ve azâmetiyle de tektir. Allah (c.c.)’nun dengi ve benzeri

yoktur. Büyükler de O’na muhtaçtır, küçükler de… Padişah-

lar O’nun kapısında dilenci olmayı devlet bilmişlerdir.

İnsanların aralarında “Şu şöyle büyük, böyle ulu,

bir tane” demeleri, kendileri gibi beşer arasında büyük

mânâsını taşır. Yoksa Allâhü Teâlâ karşısında bir zerre bile

olamaz. Meselâ: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedip

çağlar açtığı için ona, en büyük padişah gözü ile bakıyo-

ruz. İşte onun bu büyüklüğü bize göredir. İnsanlar arasında

büyük demektir. Yoksa Allâh (c.c.)’ya karşı ancak âciz bir

kuldur.

Âlemde ardı arkası kesilmeden akıp duran hâdiselere

can gözü ile nazar ettiğimizde Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve

saltanatını daha güzel anlarız. Âleme çiçekler dolu bir ba-

harı Allâhü Teâlâ’dan başka kim hediye edebilir? Kayaların

ciğerinden ırmakları kim çağlatabilir? Kim bir damla suya

peri gibi güzellik vermeye kâdirdir?

Kim, bir kabuktan ibaret olan yumurtanın içinde, kupku-

ru bir şeyde civcivlere hayat bahşeder? İşte bütün bunlar

Yüce Allâh’ın büyüklüğünün birer tecellîsidir. O (c.c.), bir

şeye “Ol!” desin, herbir şey başkalaşır, Canlı cansız her

varlık, O (c.c.)’un mührünü taşır!

Bu ism-i şerife devam edenin kendi gibi olanlar arasında

izzeti artar ve hastaya 1010 kere okursa eceli gelmedikçe

şifâ bulur.

(Esmaü’l Hüsnâ Şerhi, 158-159.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-AZÎM (C.C.)

 

“Çok azâmet sahibi.”

Bu ism-i şerîf, Allâhü Teâlâ’nın azâmet ve kudretini ifade

ediyor. Azâmet, büyüklük, ululuk demektir. Gerçek mânâda

büyüklük Allâh (c.c.)’ya mahsustur. O (c.c.), bir anda gökle-

ri yere indirmek kudretine mâliktir. Yerler, gökler, güneşler,

aylar, yıldızlar, denizler, ırmaklar emrine râm olmuştur ve

her şey Allah (c.c.)’nun büyüklüğüne şahittir.

Allah (c.c.), İlâh olarak tek ve benzersiz olduğu gibi, kud-

ret ve azâmetiyle de tektir. Allah (c.c.)’nun dengi ve benzeri

yoktur. Büyükler de O’na muhtaçtır, küçükler de… Padişah-

lar O’nun kapısında dilenci olmayı devlet bilmişlerdir.

İnsanların aralarında “Şu şöyle büyük, böyle ulu,

bir tane” demeleri, kendileri gibi beşer arasında büyük

mânâsını taşır. Yoksa Allâhü Teâlâ karşısında bir zerre bile

olamaz. Meselâ: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedip

çağlar açtığı için ona, en büyük padişah gözü ile bakıyo-

ruz. İşte onun bu büyüklüğü bize göredir. İnsanlar arasında

büyük demektir. Yoksa Allâh (c.c.)’ya karşı ancak âciz bir

kuldur.

Âlemde ardı arkası kesilmeden akıp duran hâdiselere

can gözü ile nazar ettiğimizde Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve

saltanatını daha güzel anlarız. Âleme çiçekler dolu bir ba-

harı Allâhü Teâlâ’dan başka kim hediye edebilir? Kayaların

ciğerinden ırmakları kim çağlatabilir? Kim bir damla suya

peri gibi güzellik vermeye kâdirdir?

Kim, bir kabuktan ibaret olan yumurtanın içinde, kupku-

ru bir şeyde civcivlere hayat bahşeder? İşte bütün bunlar

Yüce Allâh’ın büyüklüğünün birer tecellîsidir. O (c.c.), bir

şeye “Ol!” desin, herbir şey başkalaşır, Canlı cansız her

varlık, O (c.c.)’un mührünü taşır!

Bu ism-i şerife devam edenin kendi gibi olanlar arasında

izzeti artar ve hastaya 1010 kere okursa eceli gelmedikçe

şifâ bulur.

(Esmaü’l Hüsnâ Şerhi, 158-159.s.)

 

İSLÂM’IN HÜKÜMLERİ KIYAMETE KADAR GEÇERLİDİR

 

Bazı kimseler “Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetleri ve bazı Hadîs-i

Şerif’ler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez.

Kur’ân-ı Kerîm’in gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve

Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İncillere ve Tevrât’a

inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili

âyetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hı-

ristiyanları değil, o dönemin insanlarını bağlar.” diyorlar.

“Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşayan ya da kendi pey-

gamberlerleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar

hakkındadır” demektedirler.

Halbuki, bugüne kadar hiçbir İslam âlimi bu âyet ve hadis-

lerin tarihsel olduğunu, geçerliliğini yitirdiğini söylememiştir. Ak-

sine, kıyâmete kadar geçerli olduklarını ittifâkla bildirmişlerdir.

Dinimiz, İslamiyetin son din olduğunu, diğerlerinin geçersiz ol-

duğunu, onlarla dostluk kurulamayacağını bildiriyor.

İmâm Ahmed (r.h.) Müsned’inde şu hadîs-i şerîf’i bildiriyor:

“Allâh Resûlü (s.a.v.)’e biri geldi ve “Ey Allâh’ın Resûlü! Hı-

ristiyanlardan Allâh (c.c.)’a ve Resûlü (s.a.v.)’e inanarak İncille-

rine sâdık biri veya aynı şekilde Allâh (c.c.)’a ve Resûlü (s.a.v.)’e

inanarak Tevrat’a bağlı biri, sonradan sana tâbi olmazlarsa, bu

kişiler hakkında ne buyurursunuz?” dedi. Bunun üzerine Hz.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Nefsim yed-i kudretinde

olan Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya

Yahudi ve Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi

kabul etmeden ölürse, kesinlikle cehennemlik olur.”

“Beni duyup imân etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette

cehenneme girecektir.” (Hakim)

Adem (a.s.)’dan, Nebi (s.a.v.)’e kadar, dinlerin neshedilme-

si, semâvî kitapların ve âyetlerin neshedilmesi yani yürürlükten

kaldırılması Allâhü Teâlâ tarafından yapılmıştır. Kur’ân’ın bazı

âyetlerinin veya bunların açıklaması olan hadislerin tarihsel ol-

duğunu, geçerliliğinin kalmadığı iddiası ve bunu savunmak yeni

bir kitap veya Peygamberin geldiğini söylemek olur ki, bunun da

İslâm inancına göre küfür olduğu bildirilmiştir.

(Mehmet Oruç, Dinlerarası Diyalog Tuzağı ve Dinde Reform, 27-29.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HALÎM (C.C.)

 

“Gerçek hilm sahibi.” Hilm, hiddet ve gazâbın zıddı. Yumu-

şak huyluluk, mücrimlerin cezâsını vermeye ve hepsini kahret-

meye gücü yetip dururken bunu yapmamak, suçlular hakkında

yumuşak davranmak ve cezâlarını hemen vermeyip tehir etmek,

geriye bırakmaktır. Suçluyu cezâlandırmağa güç ve kuvveti ol-

mayan acize halim denmez. Nice acizler vardır ki eğer ellerinde

bir kudret bulunsa beden üstünde baş bırakmazlar.

Yüce Allah, Halîm’dir. Ve şöyle buyurur: “Eğer Allah, insan-

ları, yaptıkları günahlar yüzünden hemen yakalayıverseydi,

yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Lâkin onları belli bir

müddete kadar geciktirir.” (Fâtır s. 45)

Rabbi’nin isyan edenlere karşı Halim olduğunu bilen her

müslümanın, emirlerine aykırı davrananlara ve kendisine karşı

çıkanlara yumuşaklıkla davranması ve cezâlandırmada acele

etmemesi gerekir. Çünkü Rabb’i, isyankârlara böyle muâmele

etmektedir. Müslümanın hilm sahibi olabilmesi için, öfkesini yen-

mesi, kendisine kötülük edenden intikam almaktan vazgeçmesi,

kendisini affetmeye ve bağışlamaya alıştırması gerekir. Ancak

bu şekilde yumuşaklık kendisinde bir karakter ve kişilik hâline

gelebilir. Nasıl ki Rabb’inin sana hilmle muâmele etmesini istiyor

ve seviyorsan, aynı şekilde sen de elinin altında bulunanlara

yumuşak davran, onlara şefkatle muâmele et. Sen böyle dav-

ranmakla Rabb’inin hoşnutluğunu kazanır ve bol sevâb alırsın.

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İşittiği bir ezaya

Allah (c.c.)’den daha fazla sabreden kimse yoktur. O’nun

çocuğu olduğunu iddia ederler; ama O, yine de onları rızık-

landırır, onlara sağlık ve afiyet verir.” (Buhârî)

Bu ismi bilen, Allah (c.c.)’a daha fazla sevgi besler, sözüne

bağlı kalır, vaadini yerine getirir. Gördüğü ayıpları örter, kimse-

nin hak ve hukukuna tecavüz etmez.

Bu ism-i şerîfe, günde 88 kere başkan olan kimse devam

ederse başkanlığı ve rahatı devam eder. Gülsuyu ile yazıp

dükkân altına, ya da ekinlere serpse bereket olur. Gemiye ser-

perse boğulmaktan emin olur. Eve serpse her türlü şerden emin

olur.

(Kurtubi, Esmaül Hüsnâ, 133.s.)

 

KÜFÜR TEK MİLLETTİR

 

Acaba bize hiçbir dayanakları olmadan soykırım yaftala-

ması yapan ABD, AB, Rusya ve diğerleri hiç tarihlerine baktılar

mı? Çünkü tarihin yazdığı kadarıyla bu ülkeler soykırım ba-

taklığında yüzmekteler. Bunların hiçbirinden söz edilmezken,

1915 tarihli tehcirin birçok ülke parlamentosunda soykırım ola-

rak tanınmasının temelinde art niyet vardır!

Kaldı ki 1915-1916 yıllarında 702 bin Osmanlı (Türk ve di-

ğer Müslümanlar) yer değiştirmiştir. 1500’lü yıllarda Afrika’dan

ABD ve Hıristiyan Batı ülkelerine zorla götürülen milyonlarca

Afrikalının durumu soykırım tehciridir. Yola çıkarılanların üçte

biri yolda ölmüştür. Ermeni tehciri tedbirsel tehcirdir. Ölenlerin

sayısı en fazla 80 bindir. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı

hastalık sebebiyle 400 bin kayıp vermiştir. 1918’de İtalya’nın

hastalık sebebiyle kaybı 178 bindir. Ölen 80 bin Ermeni’nin

çoğu hastalık gerisi açlık, eşkiya saldırısı ve yorgunluk sebe-

biyledir.

Ermenilerin Doğu Anadolu’da katliam yaptığı 20 yer ve

100’den fazla toplu mezar vesikalarla sâbittir. Osmanlı tehcir

esnasında Ermenilerin korunması için yanlarına jandarma

vermiştir. Türkiye’deki arşivler soykırım iddialarını çürütmeye

yeter de artar bile.

Geçmişte Çarlık Rusya, sadece 1.5 milyon Çerkes’i Os-

manlı topraklarına sürdü ve sürgün esnasında 500 bin kişi

öldü. Rusya’nın Dağıstan, Çeçenistan, Abhazya ve diğer böl-

gelerdeki soykırımı 1.5 milyona dahil değildir. Neden hiçbir

ülke Rusya’yı kınamıyor ve soykırım kararı almıyor? ABD’nin

Kızılderili soykırımı dünya tarihinin en büyük soykırımıdır. Kal-

dı ki Osmanlının “Millet-i Sadıka”sı olan Ermenileri Osmanlıya

isyana teşvik eden ABD’li misyonerler ve onların açtığı okul-

lardır. (1913’te ABD 163 kilise 450 okul açmıştır) 2. Dünya Sa-

vaşında ABD 150 bin Japon asıllı ABD vatandaşını 6 bölgede

kamplarda hapsetti. Evlerinden ve işlerinden yıllarca ayırdı.

  1. Dünya Savaşından sonra Çekoslovakya 3.5 milyon Almanı

sürdü. Sürgün sırasında 243 bin Alman öldü. Rumlar Kıbrıs’ta

soykırım yaptı. (1974 öncesinde)

(Necati Özfatura, Basından Seçmeler)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HABÎR (C.C.)

 

“Eşyanın esrârını ve her şeyin iç yüzünü bilen.”

Kudretine ve râhmetine nihâyet olmayan Allâh (c.c.), her

şeyin iç yüzünden, gizli hâllerinden haberdârdır. Çünkü Allâh

(c.c.) Habîr’dir. En küçük karıncanın toprak altında kıpırdanı-

şından tutunuz da gözle görülmesine imkân olmayan bir mik-

robun karanlıklar içinde gidip geldiği girip çıktığı yerlerden

haberdârdır. Göklerde olan şeyler de yeryüzünde cereyân

eden hadiseler de, denizin derinliklerindeki olaylar da hep O

(c.c.)’a mâlumdur. O kadar ki, meleklerin bile ulaşamadığı,

insan idrakinin kavramaktan âciz olduğu en gizli esrâr perde-

lerinin arkasında olan biten şeylerden haberdârdır.

Ben O (c.c.)’un bilgisinden kendimi gizlerim diyebilecek

bir varlık yaratılmamıştır. Bir dakika içinde âlemde milyarlar-

ca hâdise vukû bulur. İşte bu milyarlarca hadiseyi hiç eksik-

siz ve hepsini aynı derecede bilmek ancak Allahü Teâlâ’ya

mahsûstur.

Kul, bildiklerine aldanıp büyüklenmemeli ve şeytânın

oyununa gelmemelidir. Dâimâ güzel ahlâkla donanmalı,

araştırmalı ve ilmini arttırmaya çalışmalıdır. Bütün amellerin-

de, sözlerinde ve gizli hâllerinde Mevlâ’dan haya ederek O

(c.c.)’ya isyan etmekten kaçınmalıdır.

Allah (c.c.)’nun sıfatlarını, hükümlerini, helâl ve haramını

öğrenmeli, kendisini O (c.c.)’a yaklaştıracak ve mertebesini

yükseltecek şeylerle uğraşmalıdır. Allah (c.c.)’un farz kıldık-

larına ve tavsiye ettiklerine uymalıdır. Yüce Allah (c.c.) şöyle

buyurmaktadır:

“Şu halde bil; gerçek şu ki, Allah’tan başka ilâh yok-

tur.” (Muhammed (s.a.v.) s. 19)

“Bilin ki, Allah gerçekten cezâsı pek şiddetli olandır.

Ve Allah bağışlayandır, esirgeyendir. “ (Maide s. 98)

“Bilin ki elbette O’na kavuşacaksınız.” (Bakara s. 223)

Bu ism-i şerîfe günde 812 kerre devam eden rûhâni haya-

ta ve keşiflere nâil olur. Ve bir şahsın tasarruf zulmü altında

olan kimse kurtulur. Uykuya varmadan yedi defa “Elâ’ya’lemü

men halaka ve hüvel latîfü’l habîr” dese, dilediğini ve istihâre

ettiğini rü’yâda görür.

(Kurtubi, Esmaül Hüsnâ, 164-165.s.)

 

ORGAN NÂKLİNİN HÜKMÜ

 

Organ nâklinin câiz olmadığı şer’î delîllerle ve âlimlerin

tesbîtiyle sâbit iken bazı çevreler, şu üç şarta uyulması hâlinde

organ naklinin câiz olacağını, hatta sevâb olacağını, Kur’ân ve

Sünnet-i Seniyye’den  hiçbir dayanakları olmaksızın iddiâ etmek-

tedirler. Bu üç şart şunlardır :

  1. Organı alınacak şahıs tıbben ölmelidir. Tıbbi ölümle kasde-

dilen beyin ölümüdür.

  1. Organ sahibinin ölmeden önce organlarını bağışlamış

olması, ya da çevresinin (mirasçıları kasdediliyor olsa gerektir)

organ nakline izin vermesi.

  1. Organlar herhangi bir şekilde alışveriş metâı haline geti-

rilmemelidir.

Halbuki; beyin ölümünün gerçekleşmesi şartı şer’an geçer-

siz bir şarttır. Bir insanın dinen öldüğünün kabul edilebilmesi için

İslâm fıkhında târif edilen şekilde ölmesi gereklidir. İslâm fıkhın-

da ölüm;  rûhun bedenden ayrılması şeklinde tanımlanmıştır ve

bir insan hakkında ölüm hükümleri, ölüm tam olarak gerçekleş-

tiğinde uygulanılır. (Ölüm alâmetleri belirdiğinde ya da insanın

öleceğine dair kesin bir kanaat oluştuğunda değil.) Uzmanların

ifâdelerinden anlaşıldığı kadarıyla tıbbî ölüm (beyin ölümü) şek-

linde tâbir edilen şey, ölümün başlaması hâlidir. (Günümüzde

beyin ölümü gerçekleşen birçok insanın normal hayata dönmüş

olması, beyin ölümünün tamâmen ölmek olmadığının ispatıdır.)

Ölü bir organın bir canlıya nâkledilemediği bilinen bir husus

olduğuna göre, nâkledilen uzuvlar daha insan ölmeden sahibin-

den alınıyor dernektir. Buna göre organın ölüden değil diriden

alındığı ortaya çıkmaktadır.

İkinci şartta söz konusu edilen ölünün izni ya da çevresinin

izni Şer’an geçersiz bir şarttır. Bu şart ancak insan bedeninin in-

sanın malı olduğu isbat edildiği takdirde bir dayanağı olabilir.(Be-

den insanın olsaydı intihâr etmek câiz olurdu. Halbûki bu beden

Allah (c.c.)’nun emânetidir.)

Üçüncü şartta ise organların alışveriş metaı haline getiril-

meden bağışlanması şartı koşulmaktadır. Halbuki usûl-u fıkıh

kâidesi gereği, hîbe edilmesi câiz olanın satılması câizdir. Eğer

organ bağışı câizse, satışı neden yasaklanıyor?

(Muhammed Önder, İslâm Fıkhında Organ Nâklinin Hükmü, 82-83.s.)

 

MUTLULUĞUMUZ İSLÂM’A UYMAKLADIR

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Hiç-

bir erkek, yabancı bir kadınla yanında bir mahremi bu-

lunmadıkça tenhâ bir yerde asla beraber bulunmasın!

Bir kadın da yanında mahremi bulunmadıkça sefere çık-

masın.” (Müslim)

“Kim Allâh (c.c.)’a  ve âhiret gününe inanırsa, ken-

disine helâl olmayan ve yanında mahremi bulunmayan

bir kadınla baş başa kalmasın. (Aksi halde) üçüncüleri

şeytân olur.”

Bilinen bir gerçektir ki, kadınların sosyal hayat içinde ken-

dilerine özgü birtakım rolleri vardır. Bunlara uymak, kadının

menfaatini koruması, şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi

için gereklidir. Meselâ bir kadın, yanında bir mahremi bulun-

madıkça, yabancı bir erkekle tenhâ bir yerde buluşup görüş-

memelidir. Aynı şekilde bir erkek de bir mahremi olmayan bir

kadınla yalnız kalmamalıdır. Çünkü bu görüşme kötü düşün-

celere yol açabilir ve ahlaka aykırı eğilimlere sebep olabilir.

Aynı şekilde bir kadın üç günlük (90 km’lik) bir mesâfede

bulunan bir yere yanında mahremi olmadan (babası, kocası,

kardeşi, torunu v.b.) çıkıp gitmemeli, hatta hâli vakti yerinde

olan müslüman bir kadın, yanında bir mahremi bulunmadık-

ça bu kadar bir mesafe uzakta bulunan Mekke’ye hacc va-

zifesini yerine getirmek için bile çıkıp gidemez. Bu ona farz

değildir. Çünkü yolculuk zahmetli ve yorucudur ve kadının

birtakım kişilerle temasta bulunması kaçınılmazdır. Yaratılış-

tan nâif olan, şeref ve haysiyetini ne olursa olsun koruması

gereken kadının, bu kadar uzak bir yola kendi başına çıkıp

gitmesi, hikmete ve maslahata uygun değildir. İslâmiyet’in bu

konudaki emir ve tavsiyesi, kadınları himâye etme ve koru-

ma hikmetine dayanır. Zaten İslâmiyet’in her emrinde ve her

yasağında bir nice hikmet ve fayda saklıdır. Bizim vazifemiz

de onlara uymaktır. Selâmet ve mutluluğumuz İslâm’a uy-

makladır.

(Ömer Nasûhi Bilmen, Hadis Günlüğüm, 338.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-LATÎF (C.C.)

 

“Sonsuz lütuf ve kerem sahibi, en ince işlerin bütün ince-

liklerini bilen.”

Allah (c.c.) Latîftir, en derin, en ince şeyleri hakkıyla bilir.

Çünkü o şeyleri yaratan O (c.c.)’dur. Her şeyi yerli yerine ko-

yan da O (c.c.)’dur.

Biz henüz kendi vücudumuzu çözebilmiş değiliz. Ruhumuz

nerede? Ruh nedir, akıl nedir? Ağzımıza aldığımız bir lokma

midemize indiğinde hangi elekten geçip kan hâline gelmekte-

dir? Yine gözlerimizin esrârını kim çözer? Gözlerimizi göklere

veya ufuklara diktiğimizde, bu muazzam manzarayı can ay-

namız nasıl aksettiriyor? Bir de şu var, göz başkasını görür,

kendisini göremez. Bütün bunları vücuda getiren Allah Teâlâ,

pek lütufkârdır. O (c.c.)’nun râhmetinin ve kereminin arkası ke-

silmez. O (c.c.), her şeyi en ince teferruatına kadar görür, bilir,

fakat O (c.c.)’yu kimse kuşatamaz.

Allah (c.c.)’nun kullarına karşı son derece yumuşak olmak,

Allah (c.c.)’ya davet ederken hoş ve tatlı dil kullanmak gerekir.

Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “O’na yumuşak söz

söyleyin.” (Tâhâ s. 44) Âlimler der ki: “Allah (c.c.)’u tanıyan ve

bilen (ârif) kimse, bir iyilik emrederken öğüt veren bir üslûpla

ve yumuşaklıkla emreder. Sert ve kaba bir üslûp kullanmaz.

Allah (c.c.)’nun kaderdeki sırrını bilip-gören bir kimse, nasıl

böyle davranmasın ki?”

Sana gizli lütuflarda bulunan, bolluk ve darlıkta sana iyi-

likleri ulaşan Allah (c.c.)’ya her zaman şükretmekle meşgûl

olmalısın. En gizli hâllerini, bütün söz ve amellerindeki sırları

bildiği için O (c.c.)’dan haya etmelisin. Bilmelisin ki, gökte ve

yerde ne varsa zerre ağırlığınca bile olsa hiçbir şey, mutlak Ya-

ratıcıdan gizli değildir. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Yaratan bilmez mi? O, Latif’tir; Habîr’dir.” (Mülk s. 14)

Bu ismi şerîfi, her gün 133 defa devam etse her zorluğu

kolaylaşır ve ilâhi lütuflara nâil olur. Her gün 9 kerre zikret-

se ilâhî tecelli olur ve rızkı geniş olur. Eğer günde 698 kerre

(Bismillâhillâtif) dese, her ne emeli varsa gerçekleşir.

(Kurtûbi, Esmaül Hüsnâ, 351.s.)

 

NEBİ (S.A.V.)’İ ZİYÂRET

 

Efendimiz(s.a.v.)’in, Kabr-i Şerîf’ini ziyaret, O (s.a.v)’e olan

yakınlığımızı güzel bir ifade vesilesidir. O (s.a.v.)’in Kabr-i

Şerîf’ini ziyaret O (s.a.v.)’in şefaatine ve Allah (c.c.)’nun

rahmetine kavuşma vesilesidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), üm-

metinden vefatından sonra ziyaretine gelen kimseleri birçok

Hadîs-i Şerîf’inde müjdelemiştir: “Vefatımdan sonra beni zi-

yaret eden, beni hayatımda ziyaret etmiş gibidir”. Yine bu-

yurmuşlardır ki: “Beni ziyaretten başka bir niyeti olmadan

Medîne’ye gelen kimsenin Allah Teâlâ katında bir hakkı

olur, bu da, o kimseye şefaatçi olmamdır.”

Buna karşılık imkânı olduğu halde O (s.a.v.)’i ziyaret etme-

mek ne büyük bir gaflettir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu hususta:

“Kim hacceder de beni ziyaret etmezse, bana eziyet etmiş

olur.” buyurmuşlardır.

Nebi (s.a.v.)’i ziyâret edecek kimsenin ziyaret edeblerini

bilmesi ve bunlara uyması gerekir. Ziyâret esnasında ağırbaş-

lı olmalı, saygıyla ziyaret etmelidir. Yüzünü Türbe-i Saâdet’e

çevirip, arkası kıbleye gelecek şekilde durmalıdır. Peygamber

Efendimiz (s.a.v.)’e selâm vermeli, kendisine oraya selâm gö-

türmesini isteyen kişilerin selâmını iletmelidir. Sonra Hz. Ebû

Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.)’e selâm verilmelidir. Resûl-i

Kibriyâ (s.a.v.) Efendimiz: “Bir kimse bana selâm verdiğin-

de, benim de onun selâmına karşılık vermem için Allah

Teâlâ ruhumu bana mutlaka iade eder.”  buyurmuşlardır.

Huzurda Efendimiz (s.a.v.)’i vesile kılarak çokça dua etmeli-

dir.

Daha sonra dışarı çıkıp, Bâki’ kabristanında Ashâb-ı

Kirâm’ın büyükleri ve diğer büyükler ziyaret edilmelidir. Son

olarak Resûlullah (s.a.v.) bir kere daha ziyaret edilmeli, tekrar

gelmek üzere müsade alıp ayrılmaldır.

Allah (c.c.)’nun kendilerine hacc ve umre yapma gibi bir

nimet ihsân ettiği kimselerin, Efendimiz (s.a.v.)’i ziyaret mak-

sadıyla onun kutlu şehri Medîne-i Münevvere’ye gelmeleri

veTürbe-i Saadet’lerini ziyaret etmeleri sünnettir.

(İmam-ı Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, 170)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-ADL (C.C.)

 

“Çok âdil, hakkıyla adâlet eden.”

Adâlet zulmün zıddıdır. Hemen herkes adâlete muhtaçtır.

Ve Allah (c.c.)’dan başka âdil yoktur. İnsanlar ne kadar kemâle

erseler de adâlet sıfatları tam ve kâmil olamaz. Mutlaka bir yer-

de bir eksiklikleri bulunur. Bir yerde hüküm verirken, diğer yere

elleri uzanmaz. Bir işi görürken, öbür iş yüz üstü kalır. Dünyada

Hz. Ömer (r.a.) gibi yüksek adâlet sahipleri bulunabilirse de, bu

kişiler hakîkî manâsıyla adl ismini alamazlar. Çünkü mahluktur-

lar, çünkü bütün varlığa bir anda adâletini gösteremezler. Bir

yeri sulha, sükûna erdirirken, öbür tarafın hâllerinden haberleri

olmaz. Halbuki adl demek bütün âlemlere şâmil ve her an de-

ğişip duran sonsuz işler üzerinde adâletini gösteren demektir.

Buna Allahü Teâlâ’dan başka kimin gücü yeter.

Hz. Ömer (r.a.), o güzel adâletiyle aciz kalıp şöyle feryat et-

miştir: “Yol üstünde bir karınca ezilse,

Yine Ömer mes’ul, değil hiç kimse!”

Her müslüman, Allah (c.c.)’dan başka mutlak adâlet sa-

hibi kimsenin olmadığını, her adâlet sahibinin ve uyguladığı

adâletinin Allah (c.c.)’dan geldiğini, O (c.c.)’dan olmayan her

hükmün zulüm ve bâtıl olduğunu bilmelidir. Sonra da Allah

(c.c.)’nun kendisi için takdir ettiği ve uyguladığı (kaza) her şeyi

kabullenmeli ve içtenlikle O (c.c.)’ya teslim olmalıdır. Bütün

sözlerinde, fiillerinde ve hükümlerinde hiçbir zaman adâletten

ayrılmamalıdır.

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kendi nefislerine,

âilelerine ve yönetimi altında bulunanlara âdil davrananlar,

kıyâmet günü Râhman’ın sağında -ki O (c.c.)’nun her iki eli

de sağdır-  nurdan minberler üzerindedirler.” (Müslim 827)

Zâlim senin adâletinden korkmalı, mazlum da senin adâletine

sığınmalıdır. Sen de fakir ile zengini, güçlü ile zayıfı, yakın ile

yabancıyı, dost ile düşmanı dâimâ eşit tutmalı ve aralarında

adâletle hükmetmelisin. Bununla beraber eşlerin ve çocukların

arasında da adâleti gözetmelisin.

Bu ism-i şerîfi, cuma gecesi 20 lokma üzerine yazıp yese

bütün mahlûkâtın izzet ve hürmetine nâil olur.

(Kurtûbi, Esmâü’l Hüsnâ, 280.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAKEM (C.C.)

 

Allah Teâlâ buyuruyor: “O, hüküm verenlerin en hayır-

lısıdır.” ( A’raf s. 87)

Şânı pek yüce olan Allah, dünya ve âhirette kulları

arasında adâletle hükmedendir. Kimse zerrece haksızlığa

uğramadığı gibi, hiçbir zâlim de cezâsız kalmaz. Her hak

sahibine hakkını vermek O’nun şânındandır. İnsanların

dünya ve âhirette başlarına gelen felâketler kendi ellerinin

ektiğidir. Bir yere iyilik ağacı dikmeyen kimse saâdet başa-

ğını nasıl toplayacaktır?

Her müslüman, Allah’tan başka Hakîm ve Hakem olma-

dığını, O’nun bütün fiillerinin dava ve hüküm; bütün sözleri-

nin hikmet ve vasiyyetler olduğunu, peygamberlerin hikmet

kaynağı ve hikmet ehli kimseler olduğunu, Yüce Allah’ın

yalnız onlara hüküm verme yetkisi verdiğini, peygamber-

lerin dışında herkesin onlara uyması gerektiğini bilmelidir.

İnsanlar, hüküm verirken Yüce Allah’ın indirdikleriyle hük-

metmeleri gerekir. Yüce Allah bütün mü’mînleri, aralarında

hâkim tayin etmek ve onun hükümlerini uygulamakla so-

rumlu kılmıştır. İslâm âlimleri arasında bu konuda bir görüş

ayrılığı yoktur.

Her müslüman, (Allah’ın hükümleriyle hükmeden bir)

mahkemeye çağırıldığı zaman bu çağrıya cevap vermek

ve aleyhinde bir hüküm çıkması hâlinde buna uymak zo-

rundadır. Aksi hâlde zulmedenlerden olur. Yüce Allah şöyle

buyurmaktadır: “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve

Resûlü’ne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz

çevirir. Eğer hak onların lehlerinde ise, ona boyun eğe-

rek gelirler. Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yok-

sa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah’ın ve Resûlü’nün

kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkmak-

tadırlar? Hayır, onlar zâlim olanlardır.” (Nur s. 48-50)

Bu ism-i şerîfi, gece yarısında 68 defa okumağa devam

edenin iç dünyası hikmet sırlarına mazhar olur.

(Kurtûbi, Esmâü’l Hüsnâ, 120.s.)

 

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAKEM (C.C.)

 

Allah Teâlâ buyuruyor: “O, hüküm verenlerin en hayır-

lısıdır.” ( A’raf s. 87)

Şânı pek yüce olan Allah, dünya ve âhirette kulları

arasında adâletle hükmedendir. Kimse zerrece haksızlığa

uğramadığı gibi, hiçbir zâlim de cezâsız kalmaz. Her hak

sahibine hakkını vermek O’nun şânındandır. İnsanların

dünya ve âhirette başlarına gelen felâketler kendi ellerinin

ektiğidir. Bir yere iyilik ağacı dikmeyen kimse saâdet başa-

ğını nasıl toplayacaktır?

Her müslüman, Allah’tan başka Hakîm ve Hakem olma-

dığını, O’nun bütün fiillerinin dava ve hüküm; bütün sözleri-

nin hikmet ve vasiyyetler olduğunu, peygamberlerin hikmet

kaynağı ve hikmet ehli kimseler olduğunu, Yüce Allah’ın

yalnız onlara hüküm verme yetkisi verdiğini, peygamber-

lerin dışında herkesin onlara uyması gerektiğini bilmelidir.

İnsanlar, hüküm verirken Yüce Allah’ın indirdikleriyle hük-

metmeleri gerekir. Yüce Allah bütün mü’mînleri, aralarında

hâkim tayin etmek ve onun hükümlerini uygulamakla so-

rumlu kılmıştır. İslâm âlimleri arasında bu konuda bir görüş

ayrılığı yoktur.

Her müslüman, (Allah’ın hükümleriyle hükmeden bir)

mahkemeye çağırıldığı zaman bu çağrıya cevap vermek

ve aleyhinde bir hüküm çıkması hâlinde buna uymak zo-

rundadır. Aksi hâlde zulmedenlerden olur. Yüce Allah şöyle

buyurmaktadır: “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve

Resûlü’ne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz

çevirir. Eğer hak onların lehlerinde ise, ona boyun eğe-

rek gelirler. Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yok-

sa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah’ın ve Resûlü’nün

kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkmak-

tadırlar? Hayır, onlar zâlim olanlardır.” (Nur s. 48-50)

Bu ism-i şerîfi, gece yarısında 68 defa okumağa devam

edenin iç dünyası hikmet sırlarına mazhar olur.

(Kurtûbi, Esmâü’l Hüsnâ, 120.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAKEM (C.C.)

 

Allah Teâlâ buyuruyor: “O, hüküm verenlerin en hayır-

lısıdır.” ( A’raf s. 87)

Şânı pek yüce olan Allah, dünya ve âhirette kulları

arasında adâletle hükmedendir. Kimse zerrece haksızlığa

uğramadığı gibi, hiçbir zâlim de cezâsız kalmaz. Her hak

sahibine hakkını vermek O’nun şânındandır. İnsanların

dünya ve âhirette başlarına gelen felâketler kendi ellerinin

ektiğidir. Bir yere iyilik ağacı dikmeyen kimse saâdet başa-

ğını nasıl toplayacaktır?

Her müslüman, Allah’tan başka Hakîm ve Hakem olma-

dığını, O’nun bütün fiillerinin dava ve hüküm; bütün sözleri-

nin hikmet ve vasiyyetler olduğunu, peygamberlerin hikmet

kaynağı ve hikmet ehli kimseler olduğunu, Yüce Allah’ın

yalnız onlara hüküm verme yetkisi verdiğini, peygamber-

lerin dışında herkesin onlara uyması gerektiğini bilmelidir.

İnsanlar, hüküm verirken Yüce Allah’ın indirdikleriyle hük-

metmeleri gerekir. Yüce Allah bütün mü’mînleri, aralarında

hâkim tayin etmek ve onun hükümlerini uygulamakla so-

rumlu kılmıştır. İslâm âlimleri arasında bu konuda bir görüş

ayrılığı yoktur.

Her müslüman, (Allah’ın hükümleriyle hükmeden bir)

mahkemeye çağırıldığı zaman bu çağrıya cevap vermek

ve aleyhinde bir hüküm çıkması hâlinde buna uymak zo-

rundadır. Aksi hâlde zulmedenlerden olur. Yüce Allah şöyle

buyurmaktadır: “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve

Resûlü’ne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz

çevirir. Eğer hak onların lehlerinde ise, ona boyun eğe-

rek gelirler. Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yok-

sa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah’ın ve Resûlü’nün

kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkmak-

tadırlar? Hayır, onlar zâlim olanlardır.” (Nur s. 48-50)

Bu ism-i şerîfi, gece yarısında 68 defa okumağa devam

edenin iç dünyası hikmet sırlarına mazhar olur.

(Kurtûbi, Esmâü’l Hüsnâ, 120.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAKEM (C.C.)

 

Allah Teâlâ buyuruyor: “O, hüküm verenlerin en hayır-

lısıdır.” ( A’raf s. 87)

Şânı pek yüce olan Allah, dünya ve âhirette kulları

arasında adâletle hükmedendir. Kimse zerrece haksızlığa

uğramadığı gibi, hiçbir zâlim de cezâsız kalmaz. Her hak

sahibine hakkını vermek O’nun şânındandır. İnsanların

dünya ve âhirette başlarına gelen felâketler kendi ellerinin

ektiğidir. Bir yere iyilik ağacı dikmeyen kimse saâdet başa-

ğını nasıl toplayacaktır?

Her müslüman, Allah’tan başka Hakîm ve Hakem olma-

dığını, O’nun bütün fiillerinin dava ve hüküm; bütün sözleri-

nin hikmet ve vasiyyetler olduğunu, peygamberlerin hikmet

kaynağı ve hikmet ehli kimseler olduğunu, Yüce Allah’ın

yalnız onlara hüküm verme yetkisi verdiğini, peygamber-

lerin dışında herkesin onlara uyması gerektiğini bilmelidir.

İnsanlar, hüküm verirken Yüce Allah’ın indirdikleriyle hük-

metmeleri gerekir. Yüce Allah bütün mü’mînleri, aralarında

hâkim tayin etmek ve onun hükümlerini uygulamakla so-

rumlu kılmıştır. İslâm âlimleri arasında bu konuda bir görüş

ayrılığı yoktur.

Her müslüman, (Allah’ın hükümleriyle hükmeden bir)

mahkemeye çağırıldığı zaman bu çağrıya cevap vermek

ve aleyhinde bir hüküm çıkması hâlinde buna uymak zo-

rundadır. Aksi hâlde zulmedenlerden olur. Yüce Allah şöyle

buyurmaktadır: “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve

Resûlü’ne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz

çevirir. Eğer hak onların lehlerinde ise, ona boyun eğe-

rek gelirler. Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yok-

sa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah’ın ve Resûlü’nün

kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkmak-

tadırlar? Hayır, onlar zâlim olanlardır.” (Nur s. 48-50)

Bu ism-i şerîfi, gece yarısında 68 defa okumağa devam

edenin iç dünyası hikmet sırlarına mazhar olur.

(Kurtûbi, Esmâü’l Hüsnâ, 120.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HAKEM (C.C.)

 

Allah Teâlâ buyuruyor: “O, hüküm verenlerin en hayır-

lısıdır.” ( A’raf s. 87)

Şânı pek yüce olan Allah, dünya ve âhirette kulları

arasında adâletle hükmedendir. Kimse zerrece haksızlığa

uğramadığı gibi, hiçbir zâlim de cezâsız kalmaz. Her hak

sahibine hakkını vermek O’nun şânındandır. İnsanların

dünya ve âhirette başlarına gelen felâketler kendi ellerinin

ektiğidir. Bir yere iyilik ağacı dikmeyen kimse saâdet başa-

ğını nasıl toplayacaktır?

Her müslüman, Allah’tan başka Hakîm ve Hakem olma-

dığını, O’nun bütün fiillerinin dava ve hüküm; bütün sözleri-

nin hikmet ve vasiyyetler olduğunu, peygamberlerin hikmet

kaynağı ve hikmet ehli kimseler olduğunu, Yüce Allah’ın

yalnız onlara hüküm verme yetkisi verdiğini, peygamber-

lerin dışında herkesin onlara uyması gerektiğini bilmelidir.

İnsanlar, hüküm verirken Yüce Allah’ın indirdikleriyle hük-

metmeleri gerekir. Yüce Allah bütün mü’mînleri, aralarında

hâkim tayin etmek ve onun hükümlerini uygulamakla so-

rumlu kılmıştır. İslâm âlimleri arasında bu konuda bir görüş

ayrılığı yoktur.

Her müslüman, (Allah’ın hükümleriyle hükmeden bir)

mahkemeye çağırıldığı zaman bu çağrıya cevap vermek

ve aleyhinde bir hüküm çıkması hâlinde buna uymak zo-

rundadır. Aksi hâlde zulmedenlerden olur. Yüce Allah şöyle

buyurmaktadır: “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve

Resûlü’ne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz

çevirir. Eğer hak onların lehlerinde ise, ona boyun eğe-

rek gelirler. Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yok-

sa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah’ın ve Resûlü’nün

kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkmak-

tadırlar? Hayır, onlar zâlim olanlardır.” (Nur s. 48-50)

Bu ism-i şerîfi, gece yarısında 68 defa okumağa devam

edenin iç dünyası hikmet sırlarına mazhar olur.

(Kurtûbi, Esmâü’l Hüsnâ, 120.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-BASÎR (C.C.)

 

“Kemâliyle gören.”

Cenâb-ı Hak her şeyi kemâliyle işittiği gibi, yine her şeyi

en iyi görendir. O görür. O’ndan bir şeyi gizlemenin imkânı

yoktur. Kimin, nerde, ne yaptığını veya ne yapacağını gö-

rüp durmaktadır.

Ne karanlık, ne gizli bölmeler, ne mağaralar, ne kat kat

perdeler, hiçbir şey O’nun görmesine mâni olamaz. Bizim

gözle göremediğimiz, gözle görülmesine imkân olmayan

Yüce Allah’ın her şeyi gördüğünü bilen kimse, gizli ve açık

her hâlini düzeltmeye çalışır. Gizli hâllerini murâkabe ile

(Yüce Allah’ın gözetiminde olduğunu bilmekle), dış hâlini

de muhâsebe ile (Yüce Allah’ın kendisini hesâba çekece-

ğini bilmekle) düzeltir. Böylece her durumda Allah (c.c.)’ya

karşı gelmekten korkar ve O’ndan utanır. Yüce Allah’ın,

kendisini yasakladığı yerlerde bulmasından veya emrettiği

yerlerde bulmamasından kaçınır. Kendisinin dâima Yüce

Allah’ın gözetiminde olduğunu aklından çıkarmaz. O’nun

kendisini görmesini hafife alarak günah işlemez. İnsanların

görmesinden utanıp, Yüce Allah’ın görmesinden utanma-

yan kimse, Yüce Allah’ı gereği gibi tanımamış olur.

Basîr adını bilen kimse, varlık alemiyle ilgili âyetlere, yer

ve göklerdeki olağanüstü düzene bakarak Yüce Allah’ın

azâmet ve yüceliğini düşünür, çevresine dâima ibretle ba-

kar. Allah’ın güç ve kudretini, hikmetini, derin ilmini ve etkin

iradesini gösteren yapılara bakarak O’na daha bir içtenlikle

ve güvenle ibâdet eder. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Meyvesine; ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğin-

de bir bakıverin.” (En’am s. 99)

“Kemiklere de bir bak, nasıl bir araya getiriyoruz,

sonra da onlara et giydiriyoruz?” (Bakara s. 259)

Bu ism-i şerîfi, pazartesi günü farz ile sünnet arasında

inanarak  100 kerre zikreden ilâhî yardıma mazhar olur.

(Kurtûbi, Esmaü’l Hüsnâ, 68.s.)

 

 

 

NEBÎ (S.A.V.)’E İTAAT, ALLAH (C.C.)’YA İTAATTİR

 

Nebi (s.a.v.)’e îmân etmek, getirmiş olduğu hususları

kabullenip kendisini tasdîk etmek zorunlu olduğu için ona

itaat etmek zorunlu olur. Çünkü, Resûlullah (s.a.v.)’e itaat

etmek, getirmiş olduğu hususların tümüne itaat etmek de-

mektir. Allâhü Te’âlâ buyuruyor ki: “Ey mü’minler! Allâh’a

ve Resûlü’ne itaat edin, (Kur’ân’ı ve öğütlerini) dinledi-

ğiniz hâlde, peygamberin emirlerine yüz çevirmeyin.”

(Enfâl s. 20) “Yine de ki: Allâh’a ve peygambere itaat edin.

Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allâh kâfirleri sevmez.”

(Ali İmrân s. 32) “Biz her peygamberi, ancak Allâh’ın izniyle

kendisine itaat olunmak için gönderdik.” (Ali İmrân s. 132)

Âyetlerde Allâhü Te’âlâ; peygamberine itaati, kendisine

olan itaat gibi saydı. Resûlü (s.a.v.)’e olan itaat ile kendisi-

ne olan itaati birbirine yakın kıldı. Bu itaat için bitmez tüken-

mez sevaplar va’detti. Allâh (c.c.) Resûlü’ne (s.a.v.) itaat

etmeyenlere ise, en kötü ve çetin azâb vereceğini beyan

buyurdu. Resûlü (s.a.v.)’in emirlerini yerine getirmeyi, ya-

saklarından kaçınmayı Allâh (c.c.), kullarına vâcib kıldı.

Peygamber (s.a.v.)’e itaat etmek, O’nun sünnetini ye-

rine getirmeyi, O’nun getirmiş olduğu hususları kabullenip

boyun eğmeyi gerektirir. Allâh (c.c.) hiçbir peygamber gön-

dermedi ki, ümmetlerinin kendilerine itaat etmesini zorunlu

kılmasın. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini yerine getirerek,

O’na itaat eden kimse, Allâh (c.c.)’ın farzlarını da yerine

getirip Allâh (c.c.)’ya itaat eder.

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetle: Resûlüllah (s.a.v.) bu-

yurdu: “Bana kim itaat ederse, o Allâh’a itaat etmiş olur.

Kim bana isyan ederse, Allâh’a isyan etmiş oiur. Be-

nim emîrime (görevlime) itaat eden, bana itaat etmiş,

emîrlerime (görevlilerime) isyan eden de bana isyan et-

miş olur.” Öyle ise Resûlullah (s.a.v.)’a itaat etmek, Allâh

(c.c.)’a itaat etmektir.

(Kadi İyaz, Şifa-i Şerif, 381-383.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN ES-SEMÎ’ (C.C)

 

“Hakkıyla işiten” Kullarına gözler, gönüller, kulaklar bah-

şeden Allah (c.c.) her şeyi hakkıyla işitir. Hiçbir ses, hiç-

bir nefes ona gizli kalmaz. Denizin tâ derinliklerindeki bir

mahlûkunun ihtiyacını işittiği gibi, yüreklerimizin kıpırtılarını

da işitir. Dağ, duvar, mesafe, hiçbir şey onun işitmesine

perde olamaz.

Yunus (a.s.) balığın karanlık midesinde ve deryaların di-

binde rabbine iltica’ etti. Allâhü Teâlâ da ona hemen imdat

eyledi.

Kur’ân’ı dinlemek, onu tefekkür etmek, anlamak ve id-

rak etmeye çalışmak bu ismi bilmenin bir gereğidir. Allah

(c.c.), her hâlükârda Kur’ân dinleyenleri methetmiş, dostla-

rına dâima Kur’ân okumalarını ve dinlemelerini emretmiştir.

Gerçek semâ (dinleme) işte budur.

 

KÂİNÂTIN EN GÜZEL SESİ ALLAH (C.C.)’YA AİTTİR

 

Ateşin çelikte gizli olması gibi, kalpte de Yüce Allah’ın

yerleştirmiş olduğu bir kuvvet vardır. Çelik taşa vurulduğu

zaman nasıl ateş meydana çıkıyorsa, güzel ve âhenkli bir

sesi dinlemek de kalpteki kuvveti harekete geçirir. Güzel

ses insanın elinde olmayarak kalbine etki eder. Zîrâ insa-

nın rûhlar âlemiyle ilişkisi vardır. Rûhlar âleminin aslı, gü-

zelliktir. Güzelliğin aslı uyumluluktur. Uyumlu olan her şey

o âlemin güzelliğinden bir örnektir. Büyük zatlar güzel ses

ile ilgili şöyle buyurmuşlardır: “Rûhların Gâlû Belâ’da Allah

(c.c.) ile olan sözleşmede işittikleri ses kainatın en güzel se-

sidir. İnsanların güzel sesten hoşlanmaları Allah (c.c.)’nun

bu güzel sesini aramasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu

ihtiyaç İslâm’ın çizdiği sınırlar içinde karşılanmalıdır.”

(İmâm-ı Gazâlî, Kimya’yı Saâdet, Sema’ Bâhsi)

“Basîr” ism-i şerîfini, perşembe günü Duhâ namazın-

dan sonra 500 kere zikreden her ne vakit duâ ederse ka-

bul edilir.

(Kurtubî, Esmâü’l Hüsnâ, 228-229.s.)

 

ESMAÜ’L HÜSNA’DAN

EL-MUİZZ, EL-MUZİLL (C.C.)

 

el-Muiz (c.c): “Dilediğini dilediği şekilde aziz kılan, izzet ve-

ren”

el-Muzill (c.c) “Dilediğini zillete düşüren, hor ve hakir eden”

Aziz veya zelîl olmak dünyada gerçekleştiği gibi âhirette

de gerçekleşir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Artık kitabı sağ

eline verilen kişi, der ki: “Alın, kitabımı okuyun. Çünkü

ben, gerçekten hesâbıma kavuşacağımı sanmış (an-

lamış)tım. Artık o, yüksek bir cennette, hoş bir yaşayış

içindedir” (Hakka s.21)

Âhirette kitabı sağdan verilenler aziz kılınmıştır. Sağın

karşılığı sol veya arkadır. Kitabı bu yönden verilenler ise zelîl

kılınmış ve aşağılanmışlardır.

Kalb, mârifet ve Yüce Allah’a kulluk etmekle yükselir. Yüce

Allah’ın dini ve ona bağlı olanlar dâima en üstün ve onur sa-

hibi olanlardır. Bu isimleri bilenler, Allah (c.c.)’nun emir ve

yasaklarına aykırı davranarak zelîl olmaktan korkarlar. Bu

yüzden Yüce Allah’a itaatten ayrılmazlar. Buna karşılık Allah

da onları aziz kılar. Emir ve yasaklarına aykırı davrananları,

kendisinin belirlediği yolda yürümeyenleri ve kendisine düş-

manlık edenleri de zelîl kılıp alçaltır. Nefsin arzu ve isteklerini

yerine getirmeyerek onu Allah’a boyun eğdirmek. Nefsin onur

ve izzeti işte bundadır.

el-Muiz (c.c) ve el-Muzill (c.c) isimlerini beraber zikretmek

daha uygundur. el-Muiz (c.c) ism-i şerîfini cuma ve pazartesi

geceleri akşam namazından sonra 140 kere okuyan heybet

ve ihtiram sahibi (saygı duyulan) olur.

el-Muzill (c.c) ism-i şerîfi zâlim ve hasetçi kimselerden ko-

runmak isteyen 75 kere zikredip secdeye varsa, secdede dua

edip Allah (c.c.)’ya sığınırsa, sığındığı şeyden korunur. Pazar-

tesinden sonra üç gün oruçlu olup, Cuma gecesi iki rekât na-

maz kılsa, her rekatta Fâtihâ’dan sonra 100 kere Ya Müzill (c.c)

deyip düşmanının zelîl olmasını hatıra getirse muvaffak olur.

(Kurtûbi, Esmaü’l Hüsnâ, 377-380.s.)

 

ÎMÂNIN ŞARTLARINDAN KADERE ÎMÂN

 

Velid b. Übâde (r.a.) şöyle anlatıyor: Babam Übâde b.

Sâmit (r.a.) hastalanmıştı. Ziyaretine gittiğimde kendisinde

ölümün alâmetlerini gördüm ve “Babacığım! Bana; en lüzum-

lu gördüğün konuda tavsiyede bulun!” dedim. Bunun üzerine

“Beni oturtunuz!” dedi. Kendisini oturttuğumuzda da “Ey oğul!

Kaderin hayrına ve şerrine îmân etmedikçe îmânının tadını

alamaz ve Allah’ı tanımış olmanın hakîkatına varamazsın!”

dedi. “Ey babacığım! Kaderin hayrı ile şerrini birbirinden nasıl

ayırtedebileceğimi söyleyebilir misiniz?” diye sorduğumda da

şunları söyledi: “Başına gelmesi takdir olunan şeyler mutla-

ka başına gelecektir. Diğer taraftan şunu da bilmelisin ki sana

başına gelmesi takdir olunmayan hiçbir şey de isâbet etmeye-

cektir. Ben Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Allah ilk olarak kalemi

yaratmış ve sonra ona yazmasını buyurmuştur. Kalem de

kıyâmete kadar olacak olan her şeyi yazmıştır” dediğini

duydum. Ey oğul! Eğer bu inanç üzerinde değilsen öldüğün

zaman cehenneme girersin.”

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Gökte ve yeryüzünde

takdîr olunmayan hiçbir şey meydana gelmez. Hiçbir kimse

yoktur ki yanında kendisini korumakla görevli iki melek bu-

lunmasın. Bu melekler kaderi gelinceye kadar insanı korurlar.

Kader geldiğindeyse onunla kaderi arasından çekilirler. Benim

üzerimde Allah’ın çok sağlam bir koruyucusu vardır. Ecelim

geldiği zaman bu koruyucu benden uzaklaşır. Şunu biliniz ki

kişi, takdir olunanların mutlaka başına geleceğine ve olunma-

yanlarınsa hiçbir şekilde kendisine isâbet etmeyeceğine inan-

madıkça îmânının zevkini alamamıştır”

Not: Bu konu hakkında, insanların zihinlerinde meydana

gelen bütün soru ve düşüncelere cevap vermek hemen he-

men imkânsızdır. Bu ilahi sır kıyâmete kadar meçhul kalacak-

tır. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz kader konusunda münakaşa

edenleri görünce celallenerek: “Siz bununla mı emrolun-

dunuz? Veyahut ben bunun için mi gönderildim? Sizden

öncekiler (milletler) de bu konuda münakaşa ettikleri için

helâk oldular. Sakın bu konuyu tartışmayın” buyurdular.

(Muhammed Yusuf Kandehlevî, Hayatu’s-Sahâbe, 3.c., 305-308.s.)

 

İSLAM CEZÂ HUKÛKU’NUN İNSÂNÎ ESASLARI

 

İslâm Dini insanlığın kurtuluşu için yeryüzüne inmiştir.

Kur’an’da; “Biz, seni (Habîbim) âlemlere (başka bir şey için

değil) ancak rahmet için gönderdik”   yani senin peygamberli-

ğin, insanların iyiliği kurtuluşu ve mutluluğuna sebeptir, buyurul-

muştur. İslâm ideali, insan idealidir. İslâm’da esas olan insandır.

İslâm’ın gayesi, düşünen insanı yüceltmektir.

Toplum düzenini  koruma  uğruna cezâ  uygulanırken,  insa-

nın bizâtihi değeri göz önünde tutulmalı, dokunulmazlığı müm-

kün olduğu ölçüde   korunmalıdır.

İslâm Ceza Hukuku’nun bunu temin eden yüksek ilkeleri şun-

lardır: Kânunun geriye işler olmaması, kânunu bilmemenin (belli

durumlarda) mâzeret sayılması “Allah, hiçbir kimseye gücü-

nün yeteceğinden başkasını yüklemez.” (Bakarâ s. 286), suç ve

cezâların mutlaka kânunla tespit edilmiş olması, sorumluluğun

sınırlı olması “Allah ümmetimin hatasını, unutmasını ve zorla

yaptırıldığı şeyi affetmiştir.” (İbn-i Mâce, Talak, 1), cezanın sade-

ce suç işleyene uygulanması “Herkesin kazandığı ancak ken-

di boynuna geçer, günahkâr hiçbir nefis diğerinin (günah)

yükünü taşımaz.” (En’âm s. 164), cezanın insanın kişiliğine uygun

olması “İyi huylu, şahsiyet sahibi kişilerin, hadler hariç, ufak

tefek kusurlarını afvediniz.” (Ebû Dâvud, Hadler 2), şüphe hâlinde

cezânın kaldırılması “Zandan sakınınız; çünkü zan, sözlerin

yalanı en çok olanıdır.” (Buhâri), işkencenin yasaklanması “…

ahidleri bozmayınız. Burun, kulak kesmek, yüz dağlamak ve

göz oymak gibi uzuv kesmek sûretiyle cezalandırmayınız…”

(İmâm-ı Mâlik, Cihâd), faal  pişmanlık hâlinde cezânın düşürülme-

si “Eğer tevbe edip nefislerini islâh ederlerse artık onlara

eziyetten vazgeçin…” (Nisâ s. 16), suçların birleşmesi (birçok

suçun bir araya gelmesi) hâlinde cezâların aşırı hadlere varma-

sını önleyici hükümlerin bulunması “Elinizden geldiği kadar

Müslümanlardan hadleri kaldırın” (Tirmizi, Hadler) kısasın belli

şartlarla sınırlandırılmış olması, ispat şartlarının ağırlaştırılması

“Ey îman edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun

tahkik edin. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yap-

tığınıza pişman kimseler olursunuz.” (Hücûrat s.6)

(Cevat Akşit, İslâm Cezâ Hukuku ve İnsâni Esasları, s.83)

 

İSLÂM HUKÛKU’NDAN YOKSUN OLMANIN

BATI’DAKİ NETİCELERİ

 

İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak kabul etmemek, her

insanda, insan haysiyeti görmek, insan vakârına inanarak onu

korumak, insanı -suçlu da olsa- lüzumsuz varlık saymamak,

gibi kavramların anlaşılması Batı’da oldukça gecikmiş, gereği

gibi hâlâ anlaşılamamıştır.

İlk çağlarda cezalandırma, tamamen keyfî uygulamalara

dayanıyordu. Kuvvetli olan zayıfa istediği şekilde işkenceler uy-

guluyor ondan öcünü alıyordu. Örneğin eski Roma’da kuvvet

sahipleri istediklerini suçlu ilân eder ve cezalandırırlardı. Cezâ

hukûku sahasında çağdaş milletlerde kabul edilen yüksek esas-

lardan hiç biri Roma tarafından bilinmezdi. Roma hukûku insan

ferdinin değerini anlamamıştır. Romalılarda kur’a çekilerek ölüm

cezâsı verilebiliyordu. İki adamın karşılıklı birbirini öldürmeleri,

çarmıha gerilenin çektiği acı ve vahşî hayvanların suçlu görü-

lenleri parçalamalarından zevk alınırdı. Eski Yunan ve Romalı-

larda suçlu görülen kimsenin çocukları da cezalandırılırdı.

Orta Çağ insanının durumu da farklı değildir. Bu çağ insa-

nının belirmiş bir kişiliği yoktur. O, ağırlık merkezini dinde bu-

lan bir kültür sistemi içinde, belli bir görevi olan uzuv gibidir.

Kilise ve toplum karşısında erimiştir. Bağımsız ve saygıya de-

ğer hiç bir varlığı yoktur. Yeni ve yakın çağda da durum de-

ğişmemiştir. Meselâ Fransa’da cezâların tek temeli suçlunun

sindirilmesi, yaptığının keffâretini  ödemesiydi.  Yargıç  istediği

cezâyı  veriyordu.   Kânunda cezalar tayin edilmemişti. Cezâlar,

mahkûmun tekerleğe gerilmesi, çuvala koyup suda boğulması,

yakılma, kaynar suya daldırma, diri diri toprağa gömme, kolları

ve bacaklar, dört beygire bağlayıp ayırma v.b. yöntemlerle   in-

faz   edilirdi.   Kılıçla   kafa   uçurularak   ölüm,   asillere mahsus-

  1. Asilzâdeler ile halk ayrı cezalara çarptırılırdı. Asilzâdelere

karşı işlenen önemsiz bir suç, çok ağır cezâyı gerektiriyordu.

Bir isyânı ateşleyen kırbaçlanıyor, ama aynı adam asillere suç

isnad ettiğinden dolayı ateşte yakılıyordu. Küçük çocuklar (8 ve

13 yaş) da idam edilirdi.

(Cevat Akşit, İslâm Cezâ Hukuku ve İnsâni Esasları, s.13-15)

 

îMÂNIN ŞARTLARINDAN ÂHİRET GÜNÜNE îMÂN

 

Kıyâmet günü gelecek, ölmüş bütün insanlar tekrar diriltile-

cek, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’e itaat edenler mükâfatlandırılacak,

isyân edenleri ise cezâlandırılacaktır. Amel defterleri kimisinin

beyaz olarak sağ ellerine, kimilerinin de siyah olarak sol el-

lerine verilecek, kimileri önden kimileri de arkadan alacaklar

ve adâlet terazisi kurulup, herkesin amel defteri tartılacaktır.

Cehennem üzerinde köprü kurulacaktır. Cennet ve cehennem

vardır, cennet nimetlerinin ve cehennem azâbının sonsuz oldu-

ğuna inanmak, itikâd esaslarındandır.

Allâhü Te‘âlâ’nın bazı sâlih kulları mahşer gününün dehşet

ve eziyetini çekmeden cennete gireceklerine, îmân ile ölmüş

âsi ve günahkâr kullarını da cehennemde ebedî bırakmayaca-

ğına, bazılarını Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şefâati ile ve

Allâhü Te‘âlâ’nın rahmet ve mağfiretiyle cehennemden çıkarıp

cennetine alacağına kesin olarak îmân etmek lâzımdır.

Âhiret gününe îmân etmek bizi yüce bir gâye, yüksek he-

deflere yöneltir. Bu hedefler; hayır işlemek, günâhları terket-

mek, iyi amellerde bulunmak, kötülükleri terketmek, nefsin

isteklerine boyun eğmemektir. Yalnızca bu dünyadaki başarı

ve başarısızlıkları göz önünde tutanlar, sadece bu dünyada

başına gelecek yarar ve zararlarla ilgilenir. Bazı dünyevî ya-

rarlar elde etme ümîdi yoksa iyi bir harekette bulunmak iste-

meyecek, bu dünyadaki çıkarlarını zedelemeyecek hiçbir kötü

hareketten kaçınmayı düşünmeyecektir. Ama âhirete inanan

ve davranışlarının ilerideki neticesine kesin bir îmânı olan biri,

tüm dünyevî kazanç ve kayıpları geçici şeyler olarak görecek

ve geçici bir kazanç uğrunda ebedî mutluluğunu tehlikeye at-

mayacaktır. Her şeye geniş bir açıdan bakacak, dâima ebedî

yarar ve zararı göz önünde tutacaktır. Dünyevî kazançlar hu-

susunda kendisine ne kadar pahalıya mâl olsa da, yakın çı-

karlarını ne kadar zedelese de iyilik yapacak ve kendisine ne

kadar çekici görünse de kötülüklerden kaçınacaktır. Her şeyi

ebedî neticeler açısından değerlendirecek ve kendi heves ve

kaprislerine boyun eğmeden Râbbinin buyruklarına uyarak ha-

yatını sürdürecektir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 293-294.s.)

 

îMÂNIN ŞARTLARINDAN PEYGAMBERLERE İMAN

 

Bütün Peygamberlere iman etmek müslümanlıkta esas-

tır. Lügat manası bakımından peygamber, haber veren kimse

demektir. Dini teriminde ise, Allah-ü Tealâ’nın kullarına dinle-

rini bildirmek için görevlendirdiği seçkin insanların her birine

“Peygamber” denir. Bu zatlar Yüce Allah’ın birer elçisi demektir.

Bunların Allah’ın Peygamberleri oldukları, kişiliklerindeki yüksek

vasıflardan ve Allah tarafından kendilerine verilen mucizelerden

sâbit olmuştur. Mucize; başkalarının meydana getiremeyeceği

olağanüstü şeylerdir. Bir peygamberin gerçek peygamber ol-

duğunu doğrulamak için Yüce Allah o işi Peygamberinin eliyle

ortaya çıkarır.

Yüce Allah’ın ilk Peygamberi Hazret-i Âdem (a.s) ‘dır. Son ve

en büyük Peygamberi de, bizim sevgili Peygamberimiz Hazret-i

Muhammed (s.a.v.)’dir. Son Peygamber olduğu için Peygamber

Efendimiz (s.a.v.)’e Hâtemu’l-Enbiya (Peygamberlerin sonuncu-

  1. su) denmiştir. Bu iki Peygamber arasında, sayılarını ancak Allah

(c.c.)’nun bildiği çok Peygamber bulunmuştur.

Peygamberler her türlü güzel sıfatlara sahipdirler. Onlardan

her birinin varlığı bir olgunluk ve üstünlük örneğidir. Özellikle

onlarda doğruluk, emânet, seziş ve anlayış, günahlardan korun-

muş olma ve şeriatı teblîğ etme vasıfları vardır

Gerçek şu ki, peygamberlere iman etmek, onların yüksek

huy ve vasıflarını bilip doğrulamak, onlara son derece saygılı

olmak bizim için kesin bir görevdir.

Peygambelere iman etmeyen bir kimse, Yüce Allah’a iman

etmemiş sayılır. Çünkü Yüce Allah’a, O’nun razı olacağı bir şe-

kilde iman etmenin yolunu insanlara bildiren ancak peygamber-

lerdir. Kendi değersiz akıllarını öncü edinmek isteyenler, gerçe-

ğe ve Allah’ın rızâsına ulaşamazlar, sapıklık içinde kalırlar. Yüce

Allah’ın, peygamberlere iman edilmesi yolundaki emirlerine de

aykırı hareket etmiş olurlar. Bu bakımdan hidayetten yoksun ka-

lırlar. Öyle ki, peygamberlerden yalnız birine iman etmemek, tü-

münü inkar etmek gibidir. Böyle bir inanç, insanı imansız yapar.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali 20-24.s.)

 

DİNDE REFORM ÇALIŞMALARI-2

 

Ehl-i Sünnet Âlimlerinin yolundan ayrılan Musa Carullah

Bigiyef’in İslam Akîdesi’ne aykırı bazı görüşlerini, bâtılı bâtıl bilip

onlardan sakınmak adına kısaca zikrediyoruz:

“Rahmet-i İlâhi Burhanları” kitabında özet olarak şunları ya-

zıyor: “Ben Cenâb-ı Hakk intikam maksadıyla, bazı kimselere

ebediyyen azâb edecek diyemem, dayanamayacağım  bir azâbı

diğer insanlar hakkında da düşünemem. Ebedi hayata göre bir

saniyelik bir sükûnet olan  dünya hayatında tam bir rahat yüzü

görmemiş insanları (kâfirleri) ebedi azâbla cezalandırmaktan

Erhamürrahimîn olan Allah’ın maksadı nedir?”

Cevap: “Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde “Beni ve apaçık

ayetlerimi tanımayanları veyahut benden başka ilah tanıyanları

azâb-ı ebedîde bırakacağım, mutlaka onları cehennemden çı-

karmayacağım” diye tekrar tekrar geçtiği halde biz, “Yok yok..

yapmaz, Bizi korkutmak için öyle söylüyor, yalandır, fakat, vaad

ettiği azâbdan dönmesi kabilinden olan şerefli bir yalandır…”

demeye cesaret edemiyoruz. Allah (c.c.)’nun, sözüne inanma-

yanları düşüreceği azâbı üzerimize çekmekten korkuyoruz.

Cenâb-ı Hakk ehl-i cehenneme hitaben: “Huzurumda kaba-

hati birbirinize atıp durmayın. Ben size vaktiyle vaîdimi tebliğ

etmiştim. Benim sözüm değişmez. Ve bu, benim zulmüm değil,

sizin istihkâkınızdır (hak ettiğinizdir).” buyuracaktır.

Allah (c.c.)’nun vaîdinden durup durmayacağı bahsinde, bu

âyet-i kerimeden sonra, söz anlayan insanlar için tereddüde ma-

hal kalır mı?

İslâmi hükümlerin hikmetleri küfür kapısını kesin bir şekilde

kapatmayı  gerektirir. Bu yüzden kafirlerin kurtulması, İslâmî hü-

kümlere uyma ve Peygamberler (a.s.)’a tâbi olma vazifesindeki

kesinliğe terstir. Allah (c.c.)’nun gönderdiği peygamberleri (ve

Son Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’i) tanımak kesinlikle

lazım olduğuna göre tanımayanların cezası, Musa Efendinin

istediği gibi tahammül edilir bir ceza değil, bilakis tahammül edi-

lemez bir ceza olmalıdır.

“Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah’a ortak koşan-

lar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte

onlar yaratıkların en kötüsüdürler.” (Beyyine s.6)

(Mustafa Sabri Efendi, Musa Carullah Bigiyef’e Reddiye, 20-21-31.s.)

 

DİNDE REFORM ÇALIŞMALARI-1

 

Bugün İslam âleminin içler acısı durumu ortadadır. İslami-

yeti tamamen ortadan kaldırmak için bütün güçleri ile saldırıya

geçmiş durumdadırlar. Bu amaçlarına ulaşabilmek ve “Misyo-

nerliği” kolaylaştırabilmek için dinde reform projeleri hazırlan-

maktadır. İçerideki reform faaliyetleri ile beraber yıkıcı refor-

mist akımlar da ülkemize getirilmeye çalışılmaktadır.

19.yüzyılın ortalarından itibaren, Osmanlının iyice zayıf-

laması ile Batı, özellikle İngilizler İslam’ı içeriden yıkmak için

harekete geçti. İslam âleminin ilim merkezi olan, Mısır (Ezher),

İstanbul ve Buhara – Semerkant hedef seçildi. Önce, Ezher

ele geçirildi. Yetiştirdikleri, (M. Abduh, Reşit Rıza gibi) ma-

sonları buraya yerleştirdiler. Sonra burada eğittikleri kimseleri

(Cemaleddin Efgani gibi) Tataristan’a göndererek büyük fitne-

ler yaydılar. İslâm’ı içinden yıkmaya çalışan akımlardan biri

de, 20.yüzyılın başlarında ortaya atılan ve Rus idaresindeki

Müslümanlar arasında “Ceditçilik” hareketini başlatan Musa

Cârullah’ın fikirleridir

O tarihlerde ele geçiremedikleri sadece İstanbul kalmıştı.

Osmanlıdan kalma Ehli sünnet kültürü buna mani olmuştu. Şu

anekdot bu kültürün gücünü ortaya koymaktadır: Cumhuriye-

tin ilk yıllarında, Moskova’da görevli diplomat olan Rıza Nur,

hatıralarında şöyle bir hadise anlatır:

“Mûsâ Cârullah ile zaman zaman görüşürdüm. Kendisi tu-

haf bir adamdı; asabi, hislerine tâbi, ileriyi göremeyen biriydi.

Bir kitap yazmıştı; müsveddelerini bana verip, Ankara’da bas-

tırmamı ve Türkiye’de kendisine görev verilmesini istedi. Za-

manın Adliye vekili Abdullah Azmi Bey’e dileğini ilettim. Cevap

vermedi. Birkaç defa daha hatırlatınca, kitabın basılmasına

razı olmadığı gibi bana şu cevabı verdi: Musa Carullah, içti-

hat kapısı açmak, dini değiştirmek isteyen, mezhepsiz, dinsiz

biridir.”

İşte böyle Osmanlıdan kalma sağlam bir alt yapı olduğu

için İngilizlerin planı o tarihlerde Türkiye’de tutmadı. İstedikleri

reformist fikir ortamına ancak seksen sene sonra ulaşabildiler.

Son yıllarda dillerden düşürülmeyen, “Dinlerarası diyalog ve

hoşgörü” faaliyetleri de bu çalışmanın bir uzantısıdır.

 

îMÂNIN ŞARTLARINDAN KİTÂBLARA îMÂN

 

 

Allâhü Te‘âlâ, Peygamberlerine (a.s.) kitablar vermiş, bu ki-

taplarında; emirlerini ve yasaklarını, vaâdlerini (ni’metlerini) ve

va’îdlerini (tehdit ve azâblarını) bildirmiştir. Bu kitabların hepsi,

Allâhü Te‘âlâ’nın kelâmıdır. Allâhü Te‘âlâ’nın gönderdiği kitab-

lar arasında en üstünü Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ondan sonra Tevrât,

sonra İncil, sonra Zebûr’dur.

Hz. Adem (a.s.)’e on suhuf (sayfa), Hz. Şit (a.s.)’a elli suhuf,

Hz. İdris (a.s.)’e otuz suhuf, Hz. İbrahim (a.s.)’e on suhuf, Hz.

Mûsâ (a.s.)’a Tevrât, Hz. Davûd (a.s.)’a Zebûr, Hz. İsa (a.s.)’a

İncil  ve Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e de Kur’ân-ı Kerîm

Allâh (c.c.) tarafından verilmiştir. Kitablara inanmış olmak için

şu şartlar lâzımdır:

  1. Bu kitabların tamamının Allâhü Te‘âlâ tarafından vahiy

yoluyla peygamberlerine indirildiğine inanmak. Çalışma ve

gâyret gösterme ile elde edilemeyeceğine, kehânet ve sihir

türünden şeyler olmadığına, şeytân, cin ve kötü rûhlar tarafından

uydurulmuş şeylerde olmadığına kesinlikle îmân etmek.

  1. Kâinatın efendisi Resûlullâh (s.a.v.)’e nâzil olan Kur’ân-ı

Kerîm’in gönderildiği günden bu güne dek, korunduğuna hatta

bir tek harfinin bile değişmediğine ve böylece kıyâmete kadar

devam edeceğine îmân etmek.

  1. Allâhü Te‘âlâ’nın mukaddes kelâmı olan Kur’ân-ı Ke-

rîm’in, Kur’ân’ın temeli olan hüküm âyetleri ve müteşâbihat

denilen (mânâsını Allah (c.c.)’nun bildiği) âyetleri kapsadığına

îmân etmek. (Muhkemât denilen âyetleri, şer’i mânâlarının dı-

şına çıkarıp, yorum yaparak ma’nâlarını değiştirmek asla câiz

değildir.  Müteşâbih âyetler ise muhkem âyetlerin ışığı altında

ve onların hükümleri çerçevesinde te’vîl ve tefsîr edilir.)

Kur’ân-ı Kerîm dışındaki diğer mukâddes kitâblar, insan-

lar tarafından değiştirilmiştir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’den

önce gelen bütün mukaddes kitabların okunması, yazılması ve

ba’zı hükümleri, Kur’ân-ı Kerîm ile neshedilmiş, kaldırılmıştır.

Allâhü Te‘âlâ’nın kelâmı olmakta, Kur’ân-ı Kerîm’in hep-

si birdir. Ancak, okunması ve yazılması bakımından, ba’zı

sûrelerin fazîletleri vardır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 120-121.s.)

 

ÎMÂNIN ŞARTLARINDAN MELEKLERE ÎMÂN

 

Melekler, Allâhü Te‘âlâ’nın kullarıdır. Allâhü Te‘âlâ’nın

emrinden hiç çıkmazlar. İsyan etmezler. İçlerinden bir kısmı,

diğer meleklere ve insanların Peygamberlerine (a.s.) haber

getirmek vazîfesiyle şereflenmişlerdir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ,

“Melekler, Allâhü Te‘âlânın sözünün önüne geçemezler

(ya’nî, Cenâb-ı Hakk emretmedikçe, onlar hiçbir şey söyle-

yemezler), hep O’nun emriyle hareket ederler” buyurmakta-

dır. (En’âm s. 27) Melekler, erkek ve dişi değillerdir. Peygamber-

lere, kitapları ve sahifeleri onlar getirmişlerdir. Emîn oldukları

için, getirdikleri de doğrudur. Putperestlerin, “Melekler, Allâhü

Te‘âlâ’nın kızlarıdır” demeleri bâtıldır, yanlıştır. İblîs, melekler-

den değil, cinnîlerdendir. Allâhü Teâlâ’ya ibâdet ederken son-

radan Allâhü Te‘âlâ’nın emrinden çıktı. ve Cenâb-ı Hakk’ın hu-

zurundan ebedî olarak kovuldu.  Meleklerin de peygamberleri

vardır. İnsanların Peygamberleri (a.s.), meleklerin Peygamber-

lerinden (a.s.) üstündür. Meleklerin Peygamberleri, insanların

âvâmından üstündür. İnsanların âvâmından olan sâlih kimse-

ler, meleklerin âvâmından üstündür.

Meleklerin bir kısmı da Arş’ı taşıyan meleklerdir. Bir kısım

da meleklerin büyükleridir, onlar: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve

Azrâil’dir. Allâhü Te‘âlâ’nın dostlarına yardım ve düşmanları-

nı kahreden melekler, cennet melekleri, cehennem üzerinde

memur melekler, insanoğlu üzerine memur kılınan melekler,

ölülerin sorgusuna memur melekler, kâinatın halleriyle görevli

melekler de diğer melek çeşitlerindendir.

Allâhü Te‘âlâ’dan başkası meleklerin sayısını bilemez.

“Rabbinin ordularını da ancak kendisi bilir.” (Müddessir s. 31)

Yeryüzünde oldukça değişik canlılar yaşamaktadırlar. Bun-

ların hepsini görecek bir yaradılışa sahip olmayabiliriz. Kâinat-

ta rûh, akıl, şuur, vicdân, elektrik kablosundan geçen akım gibi

göremediğimiz şeyler vardır. Göremediğimiz tüm bu varlıkla-

rı da kabul ettiğimiz gibi meleklerin de varlığını kabul etmek

zorundayız. Meleklerin niçin yaratıldığının, varlığının sırrı ise

yalnız Allâhü Te‘âlâ’ya mahsûstur.

(Taftazani, Şerh’ül Akâid; M. Çağlayan, Ehl-i Sünnet Âkâidi, 117-118.s.)

 

KÜFÜR TEHLİKESİ

 

İslâm Dîni’ne uymayan itikâtler beslemeye, Cenâb-ı

Allâh’a inanmamaya, O (c.c.)’ya ortak koşmaya, yakışmaya-

cak sıfatları var demeye, O (c.c.)’un varlığını, birliğini, emir-

lerini ve yasaklarını inkâr etmeye, dinsizliğe, îmânsızlığa,

zındıklığa, şüphe, cehâlet ve inkâr gibi sebeplerle îmân edil-

mesi gereken şeylere îmân etmemeye ve dinden çıkmaya

vâsıta olan sözler söylemeye küfür denir.

Dinimiz İslâm’a  göre saygıdeğer olan, yine dinimizce

mübârek, mukaddes ve değerli bulunan şeyler hakkında uy-

gunsuz sözleri  söylemek insanı dinden çıkarır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’i çok iyi tanımak ve O

(s.a.v.)’e tâbi olmak lâzımdır. Peygamber (s.a.v.) Efendi-

miz’in yaptığı şeyler (sünnetler), faydalı gördüğü şeyler var-

dır. Bunları beğenmeyenler, hor görenler ve eleştirenler kâfir

olurlar. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e tâbi olmanın fayda-

ları maddeten ve mânen sınırsızdır. Efendimiz (s.a.v.)’i her

hâli ile inanarak örnek alan kişi, dünya ve âhiret sâadetinin

kucağına düşer. Kendi hakkında pek çok nimetlerin, feyiz ve

bereketlerin geldiğini görür.

Müslüman (istemeden) küfür kelimesini söylese ona üç

şey lâzım olur: Tâzir (Şer’i şerîf’in tayin ettiği cezâ), Tecdid-i

Îmân (îmânı yenilemek, tazelemek) ve Tecdid-i nikâh (Nikâhı

yenilemek). Küfür söyleyerek her şeyini kaybeden kişinin,

bundan sonra akıllıca yapacağı ilk iş pişman olmak ve tövbe

etmektir. Daha doğrusu tekrar İslâm dinine vakit geçirme-

den dönmekdir. Küfür sözü sarf ederek dinden çıkan kişi

tövbe etmeden yani mü’mîn olmadan ölürse îmânsız (kâfir)

gitmiş olacağından ebedî Cehennem’de kalır, orada en ağır

cezâlarla başbaşa kalmakla kâfir olmanın karşılığını böyle-

ce görmüş bulunur.

Îmân Yenileme Duası: “Allâhümme innî  ürîdü en-

üceddidül  imane ven-nikâhe tecdîden bi gavli lâ ilâhe illallâh

Muhammedür-resûlullâh.”

(Hüseyin Âşık, Elfâz-ı Küfür, 15-20.s.)

 

GERÇEK HUZÛR, ALLÂH (C.C.)’NUN

HÜKÜMLERİNE UYMAKLADIR

 

İslâm âlimleri dîni; Allâhü Te‘âlâ tarafından vahyolunan ve

insanlığı her iki dünyada mutluluğa erdiren inanç ve amel

nizâmı şeklinde tanımlar. Dinin temeli inanç (itikât)tır. Bu

yüzden bu akîdenin çok iyi bilinmesi gereklidir. Din, sâde

vicdânî bir iş veya rûhsuz bir takım şekil ve törenlerden ibâret

değildir. Onun gerçek hedefi insanlığı olgunluğun zirvesine

ulaştırmak, dünyada selâmete, âhirette de mutluluğa kavuş-

turmaktır.

Her zaman olduğu gibi bu gün de bütün insanlar Allâh

(c.c.)’un dinini din olarak kabul etmek ve ona inanmakla yü-

kümlüdürler. Allâh (c.c.)’un dinini kabul edenler, Allâh (c.c.)

ve Resûlü (s.a.v.)’in haram bildirdiklerini haram, helâl bildir-

diklerini de helâl bilirler. Allâh (c.c.)’nun dini olan İslâm’ı din

olarak kabul etmeyip Allah (c.c.)’ya ibâdet ediyoruz gibi ya-

nılgılara düşülmemelidir.

Allâhü Te‘âlâ’nın rızâsını kazanmak, Resûlullâh (s.a.v)

Efendimiz’in itikâdî ve amelî konularda teblîğ buyurduğu

şerîate bütün olarak  uymak, kötü olarak bildirdiği fiil ve dav-

ranışların tümünden sakınmakla mümkün olur. Sağlam bir

îmân ancak akâid ilmini öğrenmekle ve ona gerektiği şekilde

inanmakla mümkün olur. Sâlih amel dediğimiz Şer’i şerîf’e

uymak ise, fıkıh ilmini öğrenmekle, ihlâs ise, Allâhü Te‘âlâ’nın

fazl u keremiyle elde edilebilen bir meziyettir. Bunun en gü-

zel vâsıtası insanlığın efendisi, doğruluğun ve saâdetin yol

göstericisi, idârecilerin en hayırlısı ve efendisi, hâkimlerin

en adâletlisi ve Allâh (c.c.)’ın en büyük ve son peygamberi

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i sevmek, sünnetlerini canlan-

dırmak, Ashâbı’nı, Tâbiîni, Tebe-i Tâbîni (r.a.e.), Allâh (c.c.)

ve Resûlü (s.a.v.)’in yolundan ayrılmayan ve onları seven

âlimleri ve sâlihleri sevmek, onlara uymak, onların yolundan

ayrılmayıp yüce İslâm’ı insanlara götürebilmek, âlim ve sâlih

insanların kâbirlerini, sağ olanların kendilerini ziyâret etmek

ve sohbetlerinde bulunmak mutluluğuna kavuşmaktır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 24-29.s.)

 

ÎMÂNIN ŞARTLARINDAN

ALLÂH (C.C.)’A ÎMAN

 

Allâh (c.c.)’a îmân etmek demek O (c.c.)’nun bütün kemâl

sıfatlarına sahip ve noksan sıfatlardan münezzeh (eksiklikler-

den uzak) olduğuna îmân etmektir.

Allâhü Te‘âlâ, Kur’ân ve sünnette kendisini ne şekilde

vasfettiyse, O (c.c.)’a o şekilde inanırız, keyfiyetini (nasıl ol-

duğunu) kurcalamayız. (Muhyiddin-i Arabî (k.s.)’a “Bize Allâh

(c.c.)’yu anlat” denildiğinde “Allâh, Allâh’dır” buyurmuşlardır.)

Hz. Ali (r.a.):  “Eğer perde kalksa ve gerçeği gözümle

görmüş olsam bile yüce Allâh hakkında kalp gözüyle gör-

düklerimden ve îmânımdan bir şey artmış olmayacaktı. Zîrâ

bâsiretin bana verdiği îmân, maddi gözün vereceği îmândan

daha kuvvetli ve etkilidir” buyurmuşlardır.  İşte şuhûd ve huzûr

makâmı budur. Bu makâmda olanlar, muhsînlerdir. Onlar,

Allâhü Te‘âlâ’yı görür gibi itaat ve ibâdet eder, maddi gözleriy-

le görmeseler bile Allâh (c.c.)’un onları gördüğünü kesin bilir

ve inanırlar. Kimi kişilere de Yüce Allâh (c.c.) delîl arama ve

bulma yeteneği vermiştir. Ancak bu delîller Kur’ân-ı Kerîm’in

getirdiği delîller kadar doyurucu olamazlar.

Evrende görülen hakikâtlerin tamamı esas olarak, tek

olan büyük bir hakikâtten kaynaklanmıştır. İşte bu hakikâtlerin

hakikâti Allâh (c.c.)’un zâtıdır. Kâinatı tanıyabilmek için, her

şeyden önce onun yaratıcısını tanımak gereklidir.

Kâinatın esrârını, içindeki düzen ve sanatı, bütün parça-

larındaki gâye birliğini, insanoğlu çok uzun boylu değil, kısa

bir müddet dikkatle düşündüğünde Allâh (c.c.)’un varlığına ve

birliğine hemen inanır ve: “Yoksa onlar yerden ölüleri di-

riltecek ilâhlar mı edindiler? Göklerde ve yerde Allâh’tan

başka ilâhlar bulunsaydı, gökler ve yer fesâda giderdi.”

(Enbiyâ s. 21-22) âyetinin ifâde ettiği gerçeği anlamakta gecik-

mezler.

Not: İmam-ı A’zam (r.a.)’e göre mü’min kişi itikad ile ilgili

bir mevzûda şüphe etse; o şey hakkında “Yâ Rabbi senin ve

Resûlün (s.a.v.)’in  râzı olduğun şekilde îmân ettim” demeli,

sonra işin doğrusunu vakit kaybetmeden bir âlime sorup öğrenmelidir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 91-92.s.)

 

ÂMENTÜ’DE İTTİFÂKIMIZ VARDIR ALDATMACASI-2

 

Allah (c.c.)’tan başka bekâ sıfatının sahibi hiçbir varlık

yoktur. Her şeyi onun şerefine yarattığı Habib-i Kibriya (s.a.v.)

için dahî “Habîbim sende öleceksin onlarda ölecek.” (Zü-

mer s.30) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın kâidesi budur. Yani

birisi öldü mü o zaten rablık vasfı ile ilişkilendirilemez. Ayrıca

ilah üç tane ise kâinatın sevk ve idaresini nasıl yapıyorlar?

Aralarında paylaşmış mı oluyorlar? (hâşâ)

Aslında bir Müslümanın bu aldatmacalarla uğraşacak

vakti yoktur. Ancak İslâm düşmanları her gün bir yerlerden

saldırarak Müslümanların itikâdını bozmaya uğraştıkları için

cevap verme gereği hâsıl olmaktadır. Biz müslümanların ehl-i

kitapla değil âmentüde, hiçbir şeyde ittifakımız yoktur. Bun-

ların öncelikle Cenâb-ı Hakk’ın ve Resûullah (s.a.v.)’in tarif

ettiği, inan dediği şekilde Allah’a inanması gerekmektedir, ki

onlar tamamen farklı bir inanç içindedirler. “Ve melâiketihi”,

meleklerine inanacak; onları kız, erkek vs. olarak tasnif et-

meyecek.

“Ve kütübihi”, kitaplarına inanacak. Biz tahrif edilmemiş

Tevrat’ın, İncil’in, Zebur’un; Âdem (a.s.)’a, İbrahim (a.s.)’a,

İdris (a.s.)’a ve diğer bazı peygamberlere indirilen suhufların

Allah (c.c.)’tan geldiğini ve Allah (c.c.) kitabı olduğunu tasdik

ederiz. Peki bu Amentü’de ittifakımız olduğu iddia edilen ki-

şiler Kur’an-ı Kerim’in hak kitap olduğunu kabul ediyor mu?

Etmiyorlar.

“Ve Rusulihi”, peygamberlerine inanacak. Biz Hz. Îsa

(a.s.)’ın da, Hz. Mûsâ (a.s.)’ın da, Hz. İbrahim (a.s.)’ın da, ta

Hz. Âdem (a.s.)’a kadar tüm peygamberlerin hak olduğuna

inanıp, itikat edip, ikrar ederiz. Peki bu Âmentü’de ittifakımız

olduğu iddia edilen kişiler Nebî (s.a.v.)’in hak peygamber ol-

duğunu kabul ediyor mu? Etmiyorlar. Kabul etse zaten Müs-

lüman olur.

Bu durumda ehl-i kitapla bizim Amentü’nün neresinde itti-

fakımız var? Bizim hiçbir şeyde ehl-i kitapla ittifak etme imkân

ve şansımız yoktur.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sohbetlerinden derlenmiştir.)

 

ÂMENTÜ’DE İTTİFÂKIMIZ VARDIR ALDATMACASI-1

 

Günümüzde bazı kimseler “Ehl-i kitap ile âmentüde

(îman esaslarında) ittifakımız vardır.” diyerek Müslümanla-

rın aklını çelmektedir. Buna, yalanda birleşmesi mümkün

olmayan onlarca sahabenin tevatür hâlinde bildirdikleri Cib-

ril Hadis-i Şerif’inde çok açık cevap vardır.

Cebrâil (a.s.) çok güzel bir zât olan Dıhyetü’l Kelbî

(r.a.) sûretinde Nebi (s.a.v.)’in karşısına geçip oturdu. “Yâ

Resûlullah (s.a.v.), İslâm nedir?” diye sordu. Resûlullah

(s.a.v.): “Allah ve Resûlü’ne imân etmek, namaz kılmak,

zekât vermek, oruç tutmak ve güç yetirebiliyorsan hac-

cetmektir.” diyerek tarif etti. Cebrail (a.s.) “Doğru söyle-

din.” dedi ve imânın ne olduğunu sordu. Resûlullah (s.a.v.)

öncelikle “Âmentü billahi” buyurdu, yani Allah (c.c.)’a

imân etmek… Şimdi bu âmentüde ittifakımız vardır aldat-

macası buradan başlamaktadır. Biz müslümanlar olarak,

Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an’ın tamamında, Âyet’el Kürsî’de ve

İhlâs Sûresi’nde tarif ettiği Allah (c.c.)’ya inanırız. Cenâb-ı

Hakk İhlâs Sûresi’nde “Bismillâhirrahmânirrahîm/ De ki:

“O, Allah’tır, bir tektir.”/ “Allah Samed’dir. (Her şey O’na

muhtaçtır; O, hiçbir şeye muhtaç değildir.)”/ “O’ndan

çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi

de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).”/ “Hiçbir

şey O’na denk ve benzer değildir.” buyurmaktadır.

Peki hıristiyanlar hangi Allah’a imân ediyor? Onların

inancı teslis (yani üçleme) üzerinedir: Allah, Allah’ın oğlu

ve Ruh’ül Kudüs. Bilindiği üzere hristiyan papazları İznik’te

toplandı ve o zamanlar üç yüz altmış çeşit olan incili orada

kendi koydukları kurallara göre dörde kadar düşürdüler. Hz.

İsa (a.s.) içi “canlı tanrı” ifadesini kullanıyorlar. Bu mantığa

göre tanrının ölüsü de oluyor herhalde. Hâlbuki Allah (c.c.)

doğmamıştır, diridir ve bâkîdir. Cenâb-ı Hakk kendisinden

başka her şeyin fâni olacağını Kitab-ı Kerim’inde bizlere

bildirmektedir.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sohbetlerinden derlenmiştir.)

 

 

 

KELİME-İ ŞEHÂDET BİR TERCİHTİR

 

Bir kişinin Kelime-i Şehâdet getirip, “Eşhedü en lâ ilâhe

İllallâh ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Resûlüh”

demesi, bir tercîhtir. Kişi bir tercîh yaptığı zaman, o tercîhin

sebeplerini ve neticelerini düşünerek yapar. Kelime-i

Şehâdet’i getiren kişi, nefsini cehennem azâbından

muhâfaza etmek, âhirette mutluluğa erenlerden olmak için

Cenâb-ı Hakk (c.c.)’nun Habîbi (s.a.v.) vâsıtası ile getirdik-

lerinin hepsini olduğu gibi kabûl ettiğini ve imkânı nispe-

tinde bunlara uyacağını taahhüt eder. Cenâb-ı Hakk (c.c.),

“Size çekemeyeceğinizi vermeyiz” buyuruyor. Hakk

Te‘âlâ hazretleri zaafımızı bildiği için müslüman olarak bizi

kolay geçitten geçiriyor. Bu Kelime-i Tayyibe-i Münîre’yi

söyleyen kişi, onu ihlâsla, inançla, tercîh ve tasdîk ile söy-

lüyorsa ve bu yol üzere devam edildiği müddetçe “Âkıbet

Müttakînindir” müjdesine nâil olur Allâh (c.c.)’nun izniyle

ve sonucu hayrolur.

Nebî (s.a.v.) Mi’râc’a çıktığında, cennet ve cehenne-

mi görmeyi murâd etti. Hakk Te‘âlâ Hazretleri, görevliler

vâsıtası ile her ikisi için de müsaade buyurdu. Allâh Resûlü

(s.a.v.) cenneti gördü ve nimetlerini de bize nakletti, Allâh

(c.c.) hepimize affıyla muâmele edip, cenneti ile karşılık

verdiği kullarından eylesin. Sıra cehennemi görmeye ge-

lince cehennem hazînelerinin bekçisi Mâlik: “Ya Resûlallâh

ben şurdan bir delik açayım, buradan nazar edersiniz içe-

riye” dedi ve cehennemin duvarlarından parmağını sokup

bir delik açtı. O delikten çıkan dumanı durdurmak için orayı

eliyle meshetti ve “Ya Resûlallâh, şuradan bir damla ateş

yeryüzüne düşmüş olsa bir daha dünyada ekin bitmez.”

buyurdu. İşte tercîhini yapıp o Kelime-i Tayyibe’yi söyleyip,

Allâh (c.c.)’a vasıl olan ve “Âkıbet Müttakinindir” müjde-

sine nâil olan hammadun (çok hamdedenler) zümresini,

Allâh (c.c.) cehennem azâbından muhafaza eder ve cen-

nete dahil eder inşaallah.

(Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sohbetlerinden derlenmiştir.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-BÂSİT (C.C.)

 

Bâsit:   Rûhları   bedenlere yerleştiren,  genişleten, açan ve bolluk veren anlamına gelir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

“Eğer Allâh, kulları için rızkı (sınırsız) geniş tu-tup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. An­cak O, dilediği miktâr ile indirir. Çünkü O, kulların­dan haberi olandır, görendir.” (Şûrâ s. 27) el-Bâsit, dile­diği kullarının rızkını genişleten veyâ rûhlarını cesetlere yayan anlamına gelir.

Allâh, Kendisi’ne îmân eden, kalbden itaat eden kişi­lere dünyâda maddî ve ma‘nevî bolluk, genişlik verir. Onların önündeki zorlukları açar. Îmân edenler karşılaş­tıkları her türlü zorlukta, sıkıntıda ve hastalıkta yalnızca Allâh’a sığınırlar ve O’nu vekîl edinirler. Bunun bir karşı­lığı olarak Allâh inkar edenlerin işlerini zorlaştırırken, mü’minlerin işlerini kolaylaştırır.

O istediği kulundan, ihsân ettiği serveti evlâd, hayat zevkini, gönül ferâhlığını alıverir, istediği kuluna da yep­yeni bir hayat, neş’e ve rızık bolluğu verir. Rızık, fakir ve zengin herkese ulaştırılır. Allâh, rızkın insanlar arasında eşit olmamasında derin ibretler bulunduğunu da beyan buyurmuştur.

Bolluk ve genişliğin en büyüğü, Allâh’ın kalblere mer­hametini yaymasıdır.

Tenbîh: Kulun Bâsit ismini kendisine rehber edine­rek ihtiyâc içinde olan her insana hattâ canlıya iyilikte bulunması gerekir. Her müslümânın Allâh’tan başka rızıkları genişleten ve daraltan kimsenin olmadığına iç­tenlikle inanması gerekir. Kalbleri huzûra kavuşturan, dilleri ve diğer bütün organları kötülüklerden arındıran, sâhiblerini mutlu eden yine O’dur.

(Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Miftâhü’l Kulûb, Kalplerin Anahtarı)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-KÂBİD (C.C.)

 

Kâbid: Rûhları kabzeden, sıkan, daraltan, rızkı belli ölçülerde veren demektir.

Bütün canlılara hayat veren, ölüm anında varlıkların rûhlarını kabzeden O’dur. Maddi yönden fakirleştiren ve daraltan da, zengin edip genişleten de Allâh’dır. Zengin­ken fakir olanları, güçlü iken zayıf olanları, yüksek ma­kamlardan düşenleri, bilginken bunayanları gördüğü­müz gibi, fakirken zengin olanları, Mekke’de zayıf görül­düğü halde Mina’da güçlenenleri, Bilâl-i Habeşi (r.a.) gi­bi kâfirlerin kölesi iken mü’minlerin efendisi olanları, Hz. Yûsuf (a.s.) gibi hapishâneden Mısır’a sultân olanları, Ümmî iken Kıyâmet gününe kadar gelecek insanlara ilim öğreticisi ve âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’i yaratan O’dur.

Allâh, dilediği kişinin imkânlarını artırarak şükredip etmeyeceğini, dilediğinin de imkânlarını daraltarak nan­körlük edip etmeyeceğini dener. Dolayısıyla insanların sâhib olduğu veyâ olamadığı şeyler kendileri için bir ka­zanç değildir. Bunlar sadece geçici dünyâ hayatını mı gerçek yurt olan âhireti mi istediklerini denemek için Al­lâh’ın yarattığı imtihânlardır.

Eğer kişi bu gerçeğin farkına varmaz ve elindeki her-şeyi kendisinin zannedip cimrilik yapar, Allâh’ın dilediği şekilde harcamazsa o zaman Allâh elindeki imkânları daraltabilir. Tam aksi olarak elindeki herşeyin kendisine Allâh’ın rızâsını kazanacak şekilde kullanılması için ve­rildiğini bilen kişilerin de imkânlarını artırır, dünyâda da âhirette de onlara en güzeliyle karşılık verir.

Bir kimse “Yâ Kâbid” ismini kırk gün kırk lokma üze­rine yazıp yese o kimse açlık mihnetinden emîn olur (açlık çekmez).

(Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Miftahü’l Kulûb, Kalplerin Anahtarı)

 

DÖRT MEZHEB İMÂMININ

İSTİVÂ İLE İLGİLİ SÖZLERİ

 

İmâm Ahmed b. Hanbel’e istivâ hakkında suâl sorul­muştu. O: “İstivâ, haber verildiği gibidir. Yoksa, beşe­rin hâtırına geldiği gibi değildir” cevâbını verdi.

İmâm Şâfiî’ye istivâdan sorulunca, onun cevâbı şöyle olmuştur:

Benzetmeksizin inandım, misallendirmeden tas­dîk ettim, bilmekte nefsimi suçladım, bu mevzûda mübâhaseye dalmaktan tamâmen kendimi tutmuş bulun­maktayım.”

İmâm A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.) dedi ki: Bir kimse, “Al­lâh gökde mi, yoksa yerde mi bilemiyorum” dese, küf­re gitmiş olur. Zîrâ bu söz, Hakk Te‘âlâ için bir mekân var da o kimse bunda şüphede imiş, vehmini verir.

İmâm Mâlik’e “İstivâ”dan söz açılınca şu veciz ifâde ile cevâb verdi:

“İstivâ, ma‘lûmdur; nasıl olduğu, meçhûldür; ona îmân, vâcibdir; ondan suâl açmak ise, bidattir.”

Rivâyet olunmuştur ki, İmâm Mâlik, bundan sonra suâl sormaya kalkışan o şahsa: “Ben seni ancak hâricî olarak görüyorum”, (ve yanındakilere) “Onu huzûrumdan çıkarı­nız” demiştir.

İşte bu beyanlar, dört mezheb imâmının yürüdüğü yo­lu açıklamaktadır. Bu husûsta aralarında bir uyuşmazlık yoktur. Kim imâmlar arasında inancın sıhhatine te’sîr ede­cek bir uyuşmazlık olduğunu vehmederse, ümmetin imâmlarına en büyük iftirâyı atmış ve müslümânların dînî önderleri hakkında kötü zan beslemiş olur.

Kim, Allâh’ın cihetle alâkası bulunduğunu vehmederse onun için ma‘rifeti ilâhi makamında en küçük bir nasîb yoktur. O, ancak Allâh’a cisim isnâd eden kimse gibidir. Al­lâh, bu gibi istinâdlardan uzak ve yücedir.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 218.s.)

 

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-ALÎM (C.C.)

 

Alîm: Her şeyi çok iyi bilen, hakkıyla bilen ma‘nâsındadır. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

“Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.” (Tâ-Hâ s. 7) “Onlar bilmiyorlar mı ki, elbette Allâh, onların gizli tuttuklarını da, fısıldaştıklarını da biliyor. Gerçekten Allâh, gaybın bilgisine sâhib olandır.” (Tevbe s. 78) “… Al­lâh, bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (Enfâl s. 71)

Kur’ân’da Allâh’ın ilminin her şeyi kuşattığı ve O’nun her-şeyi en ince detayları ile bildiğini belirten birçok Âyet-i Kerîme vardır. Olmuşları olduğu gibi, olacakları da, olmuşlar kadar açık ve seçik bilir. Hiç bir şey ilminin dışında değildir. Yaratıklar, onun müsâade ettiği kadar bilgiye sâhib olabilirler. Ötesini bilemezler. İnsanların bilgisi tam ve mutlak değildir; istikbâli bilmekte tamâmen acz içerisindedirler. Oysa Allâh’ın bilgisi mekânla kayıtlı olmadığı gibi zamanla da kayıtlı değil­dir.

Allâh’ın kendi durumunu bildiğini bilen kimse, içinde bu­lunduğu duruma sabreder, O’nun verdiklerine şükreder, çir­kinlik ve yanlışlıklardan kaçınır.

Allâh’ın Bilgisi İle Kulların Bilgisi Arasındaki Farklar:

1- Allâh’ın bilgisi bütün bilgileri kapsar. Kulların bilgisi ise son derece sınırlıdır.

2- Allâh’ın bilgisi, bilgilerin değişmesi ile değişmez. Oysa kulların bilgisi böyle değildir.

3- O’nun bilgisi, duyular vâsıtasıyla veyâ düşünce ile elde edilmemiştir.. Kulların bilgisi ise, duyularla veyâ düşünce ile elde edilir.

4-  Allâh’ın bilgisi, zorunlu olarak vardır ve aslâ kaybol­maz. Kulların bilgisi ise kaybolma riski taşır.

5- Allâh’ın bilgileri birbirine mâni olmaz ve meşgûl etmez. Kulların bilgileri ise birbirine mâni olabilir ve meşgûl edebilir.

6- Allâh’ın bilgisi sınırsız, kullarınki ise sınırlıdır.

7-  Hiçbir şeyin bilgisi Allâh’a gizli kalmaz..

(Rauf Pehlivan, Yüce Allâh (cc.)’ün Güzel İsimleri Esmâü’l Hüsnâ)

 

 

“BİZ SENİ ÂLEMLERE RAHMET OLARAK   GÖNDERDİK” ÂYETİNİN TEFSÎRİ

 

Beş peygamber, Hz. Muhammed (s.a.v.), Hz. İbrâhîm, Hz. Nûh, Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ (a.s.) Cumhûr-u ulemâya gö­re Peygamberlerden Ulü’l-azm olan peygamberlerdir,

“(Ey Resûlüm), hatırla ki bir vakit peygamberlerden söz almıştık; Senden de, Nûh’dan da, İbrâhîm’den de, Mûsâ’dan da, Meryem oğlu Îsâ’dan da… Onlardan sağ­lam bir söz aldık.”

Bu âyeti celîlede dört peygamber yaratılışlarına göre tertip üzere zikredilmiştir. Bizim Peygamberimiz Hz. Mu­hammed Mustafa (s.a.v.) melekût âleminde derecesinin üs­tünlüğünden dolayı önce zikredilmiştir. Sonra, Peygamberi­miz (s.a.v.) bütün mahlûkata gönderilmiştir.

“Bütün âlemlere, (insan ve cinlere) bir korkutucu (peygamber) olsun diye, kuluna Kur’ân’ı indiren Al­lâh’ın şânı ne yücedir.” (Furkân s. 1)

Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Ben mahlûkatın hepsine gönderildim” meâlindeki hadîs-i şerîfi de delillerden birisi­dir.

“Seni de (ey Resûlüm) ancak âlemlere rahmet ola­rak gönderdik” âyet-i kerimesinin ma‘nâsı ne olur ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) zâlimleri ve inâd edip îmân etmeyen kâ­firleri kılıçtan geçirmek üzere gönderildiğine göre bu âyet ile nasıl bağdaştırılır denilecek olursa bunun cevâbını Zemahşerî’nin misâl olarak söylediği sözle veririz. O şöyle de­miştir: Allâh Sübhânehu ve Te‘âlâ bol sulu bir pınar yaratır. İnsanlar oradan hayvanlarını ve ekinlerini sularlar, insanlar­dan bir kısmı o sudan istifâde etmemekte ısrâr ederler ve onun ni‘metlerinden mahrûm olurlar. Pınar haddi zâtında her iki zümre için de bir ni‘met ve rahmettir. Fakat tembel olup ondan istifâde etmeyenler onu kendi nefisleri için bir mihnet yaptılar. Çünkü onlar bundan istifâde etmeyip ken­dilerini mahrûm bıraktılar.”

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 315-317.s.)

 

MÜNECCİMİN SÖZÜNE İNANMAYIN

 

“Alî b. Ebû Tâlib (r.a.), Enbâr’dan Nehrevân’a dönerken Müsâfir b. Avf b. Ahmer kendisine:

–  Ey Mü’minlerin Emîri! Bu saatte yola çıkma, diyerek bir günün üç saatıyla ilgili olarak ona gizlice bir şeyler söyledi.

Hz. Alî (r.a.):

– Muhammed (s.a.v.)’in müneccimi yoktu, ondan sonra bi­zim de müneccimimiz olmayacak, dedi ve ekledi: Şu kısrağı­mın karnındakini bilebilir misin?

Müneccim:

–  Hesâblarsam bilirim!

Hz. Alî (r.a.): – Senin bu sözünü doğrulayan Kur’ân’ı yalan­lamıştır. Zîrâ Allâh: “O saatin (kıyâmetin) ilmi şüphesiz ki Allâh’ın nezdindedir. Yağmuru (mukadder olan vakitte ve mahalde) O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç bir kimse yarın (hayır mı, şer mi) kazanacağını bilmez. Hiç bir kim­se hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allâh (her şeyi) bilendir, her şeyden haberdardır” (Lokman s. 34) buyuruyor. Senin ilmine vâkıf olduğun şeyi Resûlullâh (s.a.v.) bildiğini id­diâ etmemişti. Sen, bir kimse hangi saatte yolculuğa çıkarsa başına belâ geleceğini bildiğini iddiâ ediyorsun, öyle mi?

–  Evet.

–  Senin bu sözlerini doğrulayanın, kötülüklerin kendisin­den uzaklaştırılması husûsunda Allâh’a ihtiyâcı kalmamıştır. Böyle birisinin, işini Allâh’a değil sana havâle etmesi ve buna göre davranması gerekir. Böyle bir şahsın da Allâh’a şirk ko­şanlar gibi olmayacağından emîn olamam. Allâhım, senin şer­rinden başka şer, senin hayrından başka hayır yoktur, senden başka ilâh yoktur. Ey müneccim! İşte seni yalanlıyor, tavsiye­lerine muhalefet ederek bizi menettiğin saatte yola çıkıyoruz, dedi ve akabinde halka dönerek şunları söyledi:

–  Ey insanlar! Şu yıldız bilimleriyle uğraşmayınız. Bunlar­dan sadece yerin ve denizlerin karanlıklarında yollarınızı bul­manıza yardımcı olacak kısımlarını öğreniniz. Müneccim kâfir gibidir! Kâfir ise cehennemdedir. (M. Yûsuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4.c, 362-363.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-FETTÂH (C.C.)

 

Fettâh: Hayır kapılarını açan, hüküm veren demektir.

Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “De ki: “Rabbimiz (kıyâ-met günü) bizi birarada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile bâtılın arasını) açandır, (herşeyi hakkıyla) bilendir.”

Taraflar arasında hüküm veren; birine yardım edip zafe­re ulaştıran; hayır ve rahmet kapılarını açan O’dur.

Silah gücü, kelime cambazlığı ve basit mantık oyunla­rıyla hakkı bâtıla karıştırıp, içine zehir, dışına şeker kon­muş öldürücü îmânsızlık tuzaklarına yakalananlar gerçeği anlayamadan giderlerse, âhirette hak ile bâtılın arasını ‘el-Fettâh’ olan Rabbimiz açacak ve herkes gerçeği görecek, ama iş işten geçmiş olacak.

Çocuk ana rahminde iken çocuğa rızık kapısını açan, çocuk dünyâya gelince bir kapıyı kapayınca annenin gö­ğüslerinden iki kapıyı açan. Göğüslerdeki iki kapı kapanın­ca acı-tatlı, yaş-kuru yiyeceklerden dört kapıyı açan O’dur.

Her müslümân, Allâh’tan başka Hâkim olmadığına inan­malı ve O’nun hükmünden başka hüküm kabûl etmemeli­dir.

Müslümân, kapalı olan her şeyi ancak Allâh’ın açabile­ceğini bilmelidir. Kullarına rızık ve merhamet kapılarını açan, zor ve kitlenen işleri çözüp açan, hakkı görmeleri için kalplerini ve gözlerini açan, sıkıntı ve darlıktan sonra gö­nüllerini açıp ferahlık veren, anlaşılmayan kapalı her soru­nu kolaylıkla açan O’dur. Ey Allâh’ın kalp kilitlerini açtığı ve kendi katından üzerine nûrlar yağdırdığı kişi! Allâh’ın kapı­larını sana açtığı gibi sen de, ilim anahtarlarıyla câhil ve bil­gisiz kimselerin kapalı kapılarını aç ve onların gönüllerini fethet.

İhlaslâ “Yâ Fettâh” diye bir müslümân bu isme devâm etse, bütün zor kapılar açılır, gönlünde büyük fetihler mey­dana gelir.

(Rauf Pehlivan, Yüce Allâh (c.c.)’ün

Güzel İsimleri Esmâü’l Hüsnâ)

 

EHL-İ SÜNNET VE’L CEMAAT

 

Mü’minlerden her fâsık ve sâlihin arkasında namâz kıl­mak câizdir. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in: “Her sâlih ve fâcirin arkasında namâz kılın, her sâlih ve fâcirle bera­ber savaşın” sözünde de Râfizîlere red vardır.

Kim ki, fâsık ve fâcir olan imâmın arkasında cemaatle ve Cuma namâzını kılmayı terk ederse, o kimse bilginlerin ekserisi katında ehli bid‘attandır. Sahîh ve doğru olan, onun arkasında Cuma ve diğer namâzları kılar ve namâzı iâde etmez.

İbn Mes‘ûd ve diğerleri (r.a.e.) Velîd bin Ukbe bin Ebû Muayt’ın arkasında namâz kılardı. Halbuki bu adam şarap içerdi. Hattâ bir sabah namâzının farzını onlara dört rek‘at kıldırdı. Sonra “size ziyâde kıldırdım” dedi. Bunun üzerine de İbn-i Mes‘ûd (r.a.) “Biz bir kaç günden beri seninle ziyâ­deye devâm ediyoruz.” dedi.

Müntekâ adlı kitâbda zikredildiğine göre Ebû Hanîfe (r.a.)’e Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin mezhebini sordukların­da, şöyle cevâb verdi; “Senin Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.)’i efdâl kılman Hz. Osman (r.a.) ile Hz. Alî (r.a.)’i sevmen, mestler üzerine mesh edilmesini câiz görmendir.

Bunlar arasında ilk olarak halîfeliğe geçenler daha ef-dâldir. Onları her müttakî olan sever, münâfık ve şakî olan sevmez, onlara buğzeder.

Sonra diyor ki, mestler üzerine, mukîm olanın bir gün bir gece, misâfir olanın ise üç gün üç gece meshetmesinin câiz olduğunu ikrâr ediyoruz.

Çünkü hadîs-i şerîfte böyle vârid olmuştur. Bunu kim in­kâr ederse, kâfir olmasından korkulur. Çünkü bu hadîs te­vâtüre yakın bir rivâyetle nakledilmiştir. Seferde dört rek‘atlı namâzları iki rek‘at kılmak sûretiyle kasretmek (kı­saltmak) ve Ramazan ayında seferde iken oruç tutmamak Kur’ân-ı Kerîm’de vârid olan âyeti celîleye göre bir ruhsâttır.

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 203-205.S.)

 

 

ŞEFAAT KAÇ ÇEŞİTTİR?

Şefaat beştir:

Birincisi, mahşer korkusundan rahatlandırmakta olacak­tır.

İkincisi, bir topluluğun, hesâba çekilmeden, cennete ko­nulması hakkında olacaktır.

Üçüncüsü, hesâba çekilen ve azâbı hakeden bir kavmin, azâb olunmayıp cennete konulması husûsunda olacaktır.

Dördüncü, isyânkârlardan ateşe sokulanların cehen­nemden çıkarılması hakkında olacaktır.

Beşincisi, derecelerin yükseltilmesi hakkında olacaktır.

Halkın, kıyâmet günü Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ile meded dilemesi, meded dilemenin en büyüğüdür. Zîrâ o za­man, halkın şiddetli sıkıntıya düşmeleri sebebiyle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin hem evliyâ-i mürselîn’in büyüklerine hem de yaratılmışlara olan üstünlüğü, fiilen ortaya çıkacaktır. Bu vefâtından sonra O (s.a.v.)’in rûhâniyetlerinden faydalanarak yardım dilemenin câiz olduğuna delâlet eder. Bunun gibi, onun dünyâ ve âhiret hayâtında şefaatin vâki olduğuna ve olacağına da delâlette bulunmaktadır.

İmâm Sübkî (rh.a.) de “Şifâüs-sikaam” adlı kitâbında di­yor ki: Şefaat hakkındaki hadîsler çoktur. Onların toplamı te­vâtür derecesine ulaşmaktadır.

Bu sûretle, herkes için Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin mertebesinin yüksekliği, kemâli ve yaratılmışların hepsi üze­rine üstünlüğü meydana çıkmış oldu. Bu makamın sâhibinin, ümmetlerin efendisi olmak ve kendisinin ziyâreti için yolculuk yapmak, baş üstünde tutulması gereken bir haktır.

Sübkî (rh.a.) demiştir ki: Bugün, insanların peygamberle­ri ziyâret etmeleri onlar ile dünyâ ve âhirette tevessül için en açık delîl olmaktadır. Muhakkak ki her günâhkâr, Azîz ve Celîl olan Allâh’a, kendisinden daha yakın bulunan bir kimse ile tevessül eder. Bunu inkâr eden bir kimse olmamıştır. Kim se­lef ve halefin zikirlerini, duâlarını ve virdlerini inceliyecek olursa, bunların hepsini tevessülü içine almış bulacaktır.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 170.s.)

 

PARAYLA KUR’ÂN OKUTMAK HARAMDIR

 

Allâme Halvetî Hâşiyetü’l-Müntehâ el-Hanbelî’de Şeyhülislâm Takiyyüddîn’den naklen aynen şöyle de­mektedir: Kur’ân okuması ve ondan hâsıl olan sevâbı ölüye bağışlaması için birisini kiralamak sahîh değildir. Zîrâ imâmların hiçbirisinden bu husûsa izin verdikleri nakledilmemiştir. Âlimler şöyle demektedir: “Birisi, mal için Kur’ân okusa, onun için bir sevâb yoktur. O hal­de ölüye hangi sevâbı bağışlayacaktır? Ölüye ancak sâlih amel ulaşır. Sâdece Kur’ân okuması için birisi­ni kiralamayı hiçbir müctehîd imâm câiz görmemiştir. Ancak Kur’ân öğretmesi için birisini tutmanın hük­münde ihtilâf etmişlerdir.”

Bu icârenin sahîh olmadığını açık açık söyleyenler­den birisi de İmâm Birgivî’dir. Birgivî Tarîkat-ı Muhammediye isimli kitâbının sonlarında şöyle demektedir: “Üçün­cü fasıl, bid‘atler husûsundadır. İnsanların kendilerini Al­lâh’a yaklaştıracağı zannıyla yöneldikleri bâtıl bid‘atler hakkındadır… Bu bid‘atlerden bazıları şunlardır: Bir kim­senin, öldüğü gün veyâ daha sonraki günlerde yemek ve ziyâfet verilmesini, rûhu için Kur’ân okuyan, tesbîh veyâ tehlîl okuyanlar için para verilmesini vasiyet etmesidir. Bu saydıklarımızın hepsi bâtıl münker bid‘atlerdir. Kur’ân okumak ve tehlîlden dolayı alınan para da haramdır. Bu adam dünyâ menfaati için zikir ettiği ve Kur’ân okudu­ğundan dolayı günâhkârdır.” İmâm Birgivî, bu konuda dört tane risâlesi olduğunu da zikretmiştir.

Bunları bildikten sonra söylediklerimizin hepsinin doğ­ru, aksinin de mezhebin Belh âlimlerinin vermiş olduğu fetvânın, onlarla aynı fikirde olan metin, şerh ve fetevâ yazarlarının görüşlerinin dışında olduğu açıkça görülür. Bunları ancak gâfil, kibirli, câhil ve büyüklerin sözünü an­lamayan kimseler inkâr ederler.

(İbn-i Âbidîn, 14.c, 147.s.)

 

 

 

 

 

 

 

TÜRBE-İ SAÂDETİ ZİYÂRETİN MEŞRÛİYYETİ

 

Ziyâret ma‘nevî yakınlık sebebi olunca, Medine-i Mü-nevvere’ye yolculuk da yakınlık vesîlesidir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin, Bâki‘ ve Uhud’da bulunan ashâbın ka­birlerini ziyâret ettiği, sahîh bir haber olarak bilinmektedir. Başkasının kabrini ziyâret için yolculuk yapmanın meşrûiyyeti sâbit olunca, Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyâret için yapılacak yolculuğun meşrû olması, evleviyyetle câizdir.

Bazı nasîbsizlerin, kabr-i şerîfi ziyâreti veyâ oraya yol­culuğu engellemeyi, tevhîdi muhâfaza olarak düşünmesi ve kabir ziyâretinin şirke sebep olacağını iddiâya kalkması, bâtıl olup, iddiâ sâhibinin ahmaklığına delâlet eder. Zîrâ küfre götürecek hareket; kabirleri secdegâh edinmek, onla­rın üzerinde ibâdet etmek, bir takım sûretler tasvir (edip oralara dikmek) tir. Ziyâret, selâm verme (ve onlara) duâ et­mek ise, bunun aksi olan bir iştir. Her akıllı, bunların ikisi arasındaki farkı bilir. Bunların tamâmının yasak olduğunu söylemek, Allâh (c.c.)’e ve O’nun Resûlü (s.a.v.)’e karşı ya­lan isnâd etmek olur.

Bu bahisde iki husûs önemlidir: Biri, Peygamber (s.a.v.)’e ta‘zîmin vâcib olması ve onun derecesinin diğer insanların rütbesinden üstün bulunması; ikincisi ise, mübâ-rek ve yüce bulunan Rabbin; zâtı, sıfatları ve ef‘âli yönün­den, bütün mahlûkattan ayrı olduğuna itikâd etmektir.

Artık kim bu şeylerden birinde, yaratılmışlardan birinin, noksan sıfatlardan münezzeh bulunan Allâh ile ortaklığı ol­duğuna inanırsa, bu itikâd şirk olur. Kim de Resûlullâh (s.a.v.)’i bir cihetten kusûrlu görürse, ya isyân etmiş veyâ küfre düşmüş olur. Kim Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bü­yüklüğünü dile getirmekte mübâlağalı sözler kullanır ve söylediği, Allâhü Te‘âlâya mahsûs sıfatlara ulaşmaz ise, hakka isâbet etmiş; hem rubûbiyyet tarafını, hem de pey­gamberlik cihetini korumuş olur. Bu, ifrât ve tefrîti bulunma­yan bir hükümdür.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 68.s.)

 

 

TEVESSÜL (BÜYÜKLERİ ARACI KILMAK)

 

İbâdet ve tâati, saâdete ermek ve derecelere nâil ol­mak için sebep kıldığı gibi, büyüklük verdiği ve kendile­rine ta‘zîm edilmesini emrettiği kimseler ile tevessülde bulunmayı da hâcetlerin verilmesinde sebep kılmıştır. Bunda aslâ küfür ve şirk yoktur.

Bazı ârifler, velînin vefâtından sonra, hayatında oldu­ğundan daha kuvvetli bir kerâmete sâhib bulunduğunu ifâde etmişlerdir. Zîrâ onlar, mahlûk ile alâkayı kesmiş, rûhu sâdece Hâlik Te‘âlâ’ya yönelmiştir. Allâhü Te‘âlâ, onunla tevessülde bulunanların isteklerini verir.

Bir çok âlim bunu nakletmektedir. Bazıları da bunu Şâfiî, Hanefî ve Mâlikî’den nakletmiş ve hepsi kabr-i şerîfin duvarına el dokundurmanın ve teberrüken öpmenin câiz olduğunu ifâde etmişlerdir. Hatta diğer peygamber­ler ve sâlih zâtlar için de hüküm böyledir. Bazı âlimler, büyük zâtların eşiklerini teberrük için öpmenin câiz ol­duğunu açıkça ifâde etmişlerdir. Nitekim, müslümânların hepsi bu gibi hareketi teberrüken yapmaktadırlar. Onlardan bir tek kişi bile, ne bir peygamber ne de bir ve­lîyi ziyârette teberrükten başka bir maksâd taşımaz.

Bu müsâadede, müslümânlar için bir genişlik ve ko­laylaştırma vardır. Dînin güzelliklerine münâsib düşen de budur. İbn Hacer, bir şahsa sevginin galebe etmesi hâlinde bu cevâzı kaydetmiş; böyle olmayan kimse için mekrûh olduğunu açıklamıştır. Evham ve hayâlâta dala­rak müslümânları küfre nisbet etmeye kalkışanlar nere­de? Bu hareket küfür ve şirke çeker götürür mü?

Müslümânlar, peygamberlerin ve evliyâullâhın Al­lâh’ın yakınlığına ve sevgisine erdiğine itikâd etmiş ol­masaydı, onlardan hiçbirini ziyârete varmazlardı. Nasıl olup da bunları Rabblerine ortak kılacaklar?

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 113-170.s.)

 

                                                               KABR-İ ŞERÎFİ ÖPMEK VE DUÂ ETMEK

 

Şek ve tereddüd yoktur ki, kabr-i şerîfi öpmek, ancak te-berrük için olabilir. Bu, bereket bulmak niyyetiyle, velînin kab­rini öpme cevâzından daha öndedir. Husûsiyle Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin kabr-i şerîfi, cennet bahçelerinden bir bahçedir.

Allâme el-Echûrî demiştir ki: “Ziyâret sırasında velînin kabrine yaklaşmak câiz midir, değil midir? Ziyâret eden ile zi­yâret olunanın makamlarının değişik olmasına göre, hüküm de değişik olur. Bazıları, ziyâretçi güzel bir inanca sâhib ise ve kendisinin peşinde kimse de yoksa eşiklerini ve maksûre­lerini öpmeyi câiz gördüler.”

Secde hâlinde olmadıkça, yanağını eşik üzerine koymak da böyledir. Secde vaziyetinde olursa haramdır. İbâdet kasdı ve yaratılmışa secde gibi bir niyyeti yok ise, bu hareketi irti­kâp eden küfre nisbet olunmaz. Bu, ancak onların eşiklerine şiddetli bir sevgi ile yapışmaktan ileri gelmektedir. Avamdan bir kısmında vâki olan: “Ey fülan efendim eğer benim şu işimi görürsen veyâ hastalığıma şifâ verirsen senin için üzerime şu şey borç olsun” sözleri, sünneti ve nasıl istekte bulunulacağı­nı bilmemekten ileri gelir. Fakat küfür sayılamaz. Zîrâ onlar, velî tarafından bunun yaratılması kasd ve niyyetinde değildir­ler. Ancak Mevlâya karşı, vesîle kılmaktadırlar. Zîrâ onların inancına göre, kendisi ile tevessül olunan zât, hâlikın sevgisi­ne ve ma‘nevî yakınlığına ermiş kimselerden biridir.

“Ey temiz nefsin sâhibi, Rabbin katında olan niyâzında benim için Rabbinden şöyle bir insan kılmasını isteyiver.” Bu ifâde, istenilenin Allâh tarafından meydana geldiğine inancı­nın, açık bir delîlidir. Velî için de sebeb olmaktan başka bir şey yoktur. Zîrâ yakınlığa ermiş olması itibâriyle isteği reddolunmaz, diye inanmaktadır. Bu hâl, Resûlullâh (s.a.v.) Efendi­mizin şu hadîsinde ifâde edilmesi kabilindendir:

“Ne kadar saçı dağınık, üstü-başı tozlanmış, eski elbi­seli adam vardır ki, şâyet bir işin olmasına dâir Allâh’a yemîn etse, Allâh onu doğru çıkarır.”

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 112.s.)

 

ALLÂH (C.C.)’E MEKÂN İSNÂD EDİLEMEZ

 

Allâhü Te‘âlâ’nın zatı ne mekânlardan bir mekânda ve ne de zamanlardan bir zamandadır. Çünkü zaman ve mekan mahlûkattandır. Allâh Sübhânehu ve Te‘âlâ ezel­de var idi. Berâberinde mevcûdattan hiç bir şey yoktu.

İmâm-ı A‘zâm Ebû Hanîfe (r.a.)’e, “Cenâb-ı Hakk gökten iner” meâlindeki hadîs-i şerîfte vârid olan hu­sûstan sordular: “Keyfiyetsiz olarak iner” diye cevâb verdi.

Yine Peygamber (s.a.v.) buyuruyor:

“Allâhü Te‘âlâ Adem (a.s.)’ı kendi sûretinden ya­ratmıştır.”

Bir rivâyette ise: “Rahmânın sûreti üzere yaratmış­tır” diye vârid olmuştur. Bunlar ve bunlar gibi vârid olan­ların zâhirleri üzerine icrâ edilmesi ve O’nun ilminin, O’nu söyleyene havâle edilmesi, Allâhü Te‘âlâ’nın a‘zâlardan ve hadîs olan mahlûkatın sıfatlarına benzemek­ten tenzîh edilmesi vâcibdir. İmâm-ı Azam (r.a.) Vasiyyet adlı kitâbında dedi ki: Biz ikrâr ederiz ki, Allâhü Te‘âlâ ihtiyâç olmaksızın Arş üzerinde durmaktadır. Onun istikrârı Arş üzerindedir. Arş’ı ve Arş’ın gayrini mu­hâfaza eden O’dur. Eğer Allâh muhtâç olmuş olsaydı, mahlûk olan gibi âlemi vâr etmeye, onu sevk ve idâre et­meye kâdir olmazdı. Eğer Allâh oturmaya ve bir yerde karar kılmaya muhtâç olmuş olsaydı Arş’ın yaratılmasın­dan önce Allâhü Te‘âlâ nerede idi? Öyle ise Allâhü Te‘âlâ oturmaktan ve karar kılmaktan yücedir.

İmâm Mâlik’e Arş üzerinde istivâdan sorulunca verdi­ği şu cevâb ne kadar güzeldir! O diyor ki; “İstivâ ma‘lûmdur, fakat keyfiyeti meçhûldür. Onu sormak bid‘attir; ona îmân etmek vâcibdir.” Bu ise selefin be­nimsediği yoldur. En sâlim yol da budur. Allâh en iyi bi­lendir.

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 97-107.s.)

 

KÂHİNLİK VE MÜNECCİMLİK KÜFRE SEBEP OLUR

 

Bir hadîs-i şerîfte: “Her kim bir arrâfa veyâ bir kâhine gelir de söylediklerinde onu tasdîk ederse, Hz. Muham-med (s.a.v.)’e indirileni kâmilen inkâr etmiş olur.” buyrul-muştur.

Kâhin: Çeşitli sebeplerle gaybı bildiğini iddiâ eden kimse­dir. Bundan dolayı kâhin; arrâf, remmâl ve müneccim gibi bir­çok nevîlere ayrılır.

Arrâf; müneccimdir. Müneccim: Yıldızların doğuş ve ba­tışıyla ileride olacak hâdiseleri bildiğini iddiâ eden kimsedir.

Remmâl: Remil denilen garip ilim yoluyla hüküm çıkaran, murad ve niyetleri haber veren kimsedir.

Remil: Arabça kum demektir. Remilciler eskiden kâğıt ye­rine kum kullandıkları, nokta ve çizgileri parmakla kum üstü­ne çizdikleri için bu adı almışlardır.

Kâhin: Kendisinin cinden bir dostu olduğunu ve kendisine ileride olacak hâdiseleri haber verdiğini iddiâ eden kimsedir.

Bu kısımların hepsi şer‘an zemmedilmiş, bunları yapanla­rın ve yapanları tasdîk edenlerin üzerine küfürle hükmedil-miştir.

Bezzâz/ye’de: “Gaybı bildiğini iddiâ eden kimse de, kâhi­ne gidip onu tasdîk eden kimse de kâfir olur.” diye zikredilmiş­tir.

Tatarhâniyye’de: “Bir kimse: Ben çalınan malların yerini bilirim veyâ cinlerin bana haber vermesiyle çalınan malların yerini haber veririm, dese kâfir olur.” diye zikredilmiştir.

Peygamberlerin (a.s.) ve bazı velîlerin ileride olacak hadi­seleri haber vermeleri -hâşâ kehânet yoluyla değil- Allâhü Te‘âlâ’nın vahiy veyâ ilhâm yoluyladır.

Hâsılı: Gaybı bilme da‘vâsında bulunma Kur’ân-ı Kerim’in nâssına (âyetine) muârızdır. Gaybı bilme da‘vâsında bulunan kimse kâfir olur. Ancak bu gaybı bilmeyi, vahiy veyâ ilham gi­bi Allâhü Te‘âlâ tarafından açık veyâ delâlet yoluyla olan bir sebebe isnâd ederse kâfir olmaz.  (İbn-i Âbidîn, 9.c., 50-51.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN ER-REZZÂK (C.C.)

 

Rezzâk: Rızık ihsân edici, tekrar tekrar, bol bol rızık veren demektir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “Allâh, dilediğine hesâbsız rızık verir.” (Bakara s. 212)

“Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allâh rızıklandırır…” (Ankebût s. 60)

Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını ve­ren yalnız Allâhü Te‘âlâ’dır. O’ndan başka rızık veren yoktur. Eğer Allâh rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkın­lık yapar ve azarlardı. Allâh kullarından dilediği kimsenin rızkı­nı genişletir ve dilediğini de kısar. Şüphesiz Allâh her şeyi hak­kıyla bilendir. Kulun, her istediğini taleb etmede helâl yollardan hareket ettikten sonra, Rabbine mürâcaat etmesi lâzımdır.

Kuluna karşı çok şefkatli ve merhametli olan Yüce Allâh, insanları, içinde sayılamayacak kadar çok ni‘metle dolu olan topraklarda yaşatır. Öyle ki insan toprağı ekip biçmeden bile toprak yemyeşil ürünler ve başaklar verir. İçinden sarı, kırmı­zı, yeşil, turuncu meyve ve sebzeler çıkar. Masmavi denizle­rin içi ise yine binlerce çeşit ve lezzette balıklarla doludur. Bü­tün bunların yanında Yüce Allâh, insanlara hem yerdeki hay­vanların etini, hem de gökteki kuşun etini yedirir, hayvanların içinden tertemiz süt çıkarır, arılara bal yaptırır…

Tenbîh: Kul, Allâh’tan başkasından rızık beklememeli, bu konuda O’ndan başkasına dayanıp güvenmemelidir. Her müslümân Allâh’tan başka rızık veren bir mutlak Rezzâk’ın ol­madığını bilmelidir. Eğer başkası, geçinmesi için rızık veriyor görünse de gerçekte o, kendisine verileni vermektedir. O hal­de sen de Allâh’ın sana rızık olarak verdiklerinden başkaları­na ver ki, Allâh sana daha fazlasını versin.

Muhtâç olduğun halde, aşırı düşkünlük göstererek rızık arama. Bil ki düşkünlükle rızık araman sana takdîr edilen rız­kını kesinlikle artırmaz. O halde kendini küçük düşürerek rızık aramaktan vazgeç, onurunu ve izzeti nefsini koru.

İnnâ’llâhe hüver-rezzâku zül-kuvvetil-metîn (Rızık duâsı)

(Her vakit namâzından sonra onbir (11) defa okunur.)

(Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî,

Miftahü’l Kulûb, Kalplerin Anahtarı)

 

ALLÂH DOSTLARINDAN YARDIM DİLEMEK

 

Birçok âyet-i kerime ve hadîs-i şerîfler, Allâh’ın peygam­berlerini ve bilhassa Habîbi (s.a.v.)’i ve sâlih kullarını öv­mektedir. Bu âyet ve hadîslere riâyet, Allâh için onlara say­gı göstermek ve sevmek değil midir? Nitekim, Allâh düş­manlarının yerilmesinde ve Allâh’ın onları tahkîrinde de bir çok âyet ve hadîs vardır. Bunlara itaat göstermek, Allâhü Te‘âlâya olan itaatin tamâm olmasından ileri gelmiş değil midir?

Topluluktan ayrılmış az bir kalabalığın, yapılmasına mâ­ni olmaya çalıştıkları husûsu, Müslümân âlimler topluluğu muvâfık görmüş bulunmamaktadır. Enbiyâullâh ve evliyâullâh için Allâh katında bir imtiyâz vardır ki onunla gerek ha­yatta ve gerekse kıyâmet gününde diğer insanlardan ayrıl­maktadırlar. Onlardan meded ve şefaat dilemek câizdir. Zîrâ bu husûsta sahîh hadîsler vardır. Âlimler topluluğu, Pey­gamberlerin kabirlerinde ma‘nevî bir hayat içinde bulundu­ğunu kabûl etmişlerdir. Bu hayatın, dünyâ ve âhiret hayatı olmayıp, “Berzah” hayâtı olduğunu ifâde etmektedirler.

Yine âlimler teslim etmektedirler ki, velîlerin ve hattâ di­ğer mü’minlerin rûhları ile, kabirlerindeki cesedleri arasında bir irtibat vardır. Rûhlar, bazı zamanlarda kabirlerine varırlar ve kendilerini ziyârete gelenleri tanırlar. Canlıların ezâ duy­dukları şeyden ölüler de cefâ duyarlar. Durum böyle olunca, nebîler ve velîler ile vefâtlarından sonra da hayatta iken ol­duğu gibi, tevessül etmek, medet dilemek ve şefaatçi olma­sını istemek neden câiz olmasın? Allâhü Te‘âlâ her üç va­tanda dünyâ, berzah ve âhirette tek olan, şerîki bulunmayan Allâhü Te‘âlâ’dır. Bu zâtlar da onun kullarının havâssıdırlar ki, kendileri ile Allâhü Te‘âlâya tevessül câiz bulunmaktadır.

Ümmetlerinin sevgisi, diğer ümmetlerin Peygamberleri­ne olan sevgisinden daha ileride bulunmakla beraber bu za­mana kadar Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz hakkında hiçbir kimsenin ülûhiyyet iddiâsında bulunduğunu işitmemişizdir.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 142-144.s.)

 

                                                            ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-VEHHÂB (C.C.)

 

Vehhâb: Karşılıksız veren, sonu gelmeyen bağışların sâ-hibi anlamına gelir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” (Sâd s. 9)

Kullarına hiçbir karşılık gözetmeksizin tekrar tekrar ve çok çok bağışlarda bulunan Cenâb-ı Rabbü’l-Âlemîn’dir.

Bu isim Allâh (c.c.) hakkında, kapsamlı ve geniş bağışa; hiçbir karşılık beklemeksizin ve hiçbir amaç gütmeksizin zorlanmadan dâimâ vermek anlamına gelir. Oysa O’nun dışında bağışta bulunan herkesin dünyevî veyâ uhrevî, er veyâ geç bir amacı ve çıkarı vardır. Bu yüzden mutlak hîbe, yalnız Allâh için geçerli olup, bu sıfatın O’ndan başkası için kullanılması doğru değildir. Zîrâ hîbeler dünyâda ve âhirette hiçbir kesintiye uğramadan ve tükenmeden dâimâ Allâh’ın kullarına doğru akar. Allâh’tan gelen hîbeler, bu şekilde sonsuza dek artarak devâm eder. Vehhâb ismi Allâh’ın bütün fazlını, ihsânını, keremini, geniş mülkünü ve adâletini kapsar.

Her müslümân Yüce Allâh’ın gerçek hîbe ve bağış sâhibi olduğunu bilmeli, O’nun mutlak Vehhâb olduğuna inanmalıdır. Bu üstün niteliği kazanmaya çalışmalı, insanlara ve diğer varlıkara dünyevî veyâ uhrevî bir karşılık beklemeksizin hîbe ve bağışlarda bulunmalıdır.

Müslümânın kendisine vâcib olmayan, yalnız Allâh’ın rızâsını kazanmak için yaptığı hayırlar ve iyilikler hîbe sayılır.

Allâh’ın geçici olarak sana emânet ettiği şeylerde sakın cimrilik etme. Zîrâ O, sen verdikçe sana daha fazla vereceğini va‘d etmiştir. Cimrilik edip vermeyenin malını da yıkıma uğratacağını bildirmiştir.

Eğer Allâh sana, kişileri yüksek derecelere çıkaran önemli bilgiler ve ilimler vermişse sen de hiçbir karşılık beklemeksizin bu bilgi ve ilmi, ihtiyâç duyanlara öğretmelisin. Ancak gizli sırlar ve bilgileri ehli olmayanlara vermemeye dikkat etmelisin.

(Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî,

Miftâhü’l Kulûb, Kalplerin Anahtarı)

 

ALLÂH (C.C.) MEKÂNDAN MÜNEZZEHTİR

 

Şâ‘rânî (rh.a), diyor ki: Resûlullâh (s.a.v.)’in, âzâd etmeyi di­leyip de müslümân olduğunda tereddüd edilen câriyeye “Allâh Nerede” diye suâl sormasındaki hikmet nedir? Ona “Allâh ne­rededir?” dediğinde, câriyenin semâya işâret etmesi üzerine “Ka‘benin Rabbine andolsun ki, mümindir” buyurdu. Hâl­buki Resûlullâh (s.a.v.), “Nerede” suâlinin yaratıcı üzerinde muhal olduğunu kesinlikle bilmektedir, denilirse, buna cevâb olarak denilir ki:

Şeyh Muhyiddîn Arabî’nin Fütûhât-i Mekkîye’nin üçyüz sek-senbeşinci bâbında buyurduğu gibi, Resûlullâh (s.a.v.), câriye­ye “Nerede?” suâli ile hangi mekânda olduğunu kasd ederek sormuş olmayıp, ancak onun aklının seviyesine göre bu suâli tevcih buyurmuştur. Şerî‘at hükümleri bazen âlemdekilerin dil­lerine uygun tarzda iner. Nitekim Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmak­tadır:

“Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başka­sı ile göndermedik. Tâki onlara apaçık anlatsın.”

Resûlullâh (s.a.v.), halkın, hükümleri anlaması için onların akılları seviyesine iner.

Câriyenin, yaratana akıl erdirmesi, onun kuvveti dâhilinde değildi. O, ancak kendi nefsinde tasavvur ettiği şekilde anlaya­bilirdi. Şâyed Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ona, kendisinin alış­mış bulunduğu ve nefsinde tasavvur etmesinin dışında bir üs-lûb ile hitâb etmiş olsaydı, istenilen fayda ortadan kalkmış olur ve onda İslâmiyeti kabûl etme fikri hâsıl olmazdı. Suâlin bu tarzda sorulmuş olması, Efendimiz (s.a.v.)’in hikmetinden ol­maktadır. Bu incelikten dolayı, câriye semâya işâret ettiğinde, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz “O, mü’mindir” buyurdu. Ya‘ni, câ­riye, Allâh’ın gökde de Ma‘bûd olduğunu tasdîk etmiş bulun­maktadır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, şöyle buyurmaktadır: “O Allâh, hem göklerde hem de yerde (ibâdete lâyık Ma‘bûd)dur.”

“Cihet” meselesinde sayılamayacak kadar çok kimse helâk olmuştur. Onların vehimleri, akıllarına gâlip geldi de mübârek ve Yüce olan Hakk’ı yüce bir cihette zannettiler.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 214.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.) İLE TEVESSÜL

 

Allâhü Te‘âlâ hazretleri bir âyet-i kerîmede buyurmakta­dır:

“Her ümmetten (leh ve aleyhlerinde söyleyecek) bi­rer şâhid, onların üzerine de (Habîbim), seni şâhid ola­rak getirdiğimiz zaman (o Yahudîlerin, Hıristiyanların, kâfirlerin, münâfıkların hâlleri) nice (olur).”

Perşembe ve Pazartesi günleri, ameller Allâh’a arz olu­nur. Enbiyâ ile babalar ve annelere de Cuma günü arzolunur. Bu iki haber arasında zıtlık yoktur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize mahsûs olmak üzere, ümmetinin amelleri her gün arz olunur. Cuma günü de diğer peygamberlerle birlik­te arz olunur.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ile tevessül, vebal yüklerini, günâh ve hatâ ağırlıklarını aşağı indirir. Zîrâ Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Rabbimiz katındaki şefaatinin bereketi sebebiyle, hiçbir günâh büyük olarak kalmaz. Zîrâ O (s.a.v), her şeyden daha büyüktür. O (s.a.v.)’i ziyâret eden sevinsin ve şefaati ile Allâhü Te‘âlâ’ya sığınsın. Ey Allâhım! O (s.a.v.)’in, senin katında yapacağı şefaatten bizi mahrûm ey­leme. Ey Âlemlerin Rabbi olan Allâhım, duâmı kabûl ediver.

Kim bunun aksine bağlanırsa, o mahrûm kalır. Azîz ve Celîl olan Allâhü Te‘âlâ’nın şu hükmü işitilmedi mi?

“Onlar, kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip Al­lâh’tan mağfiret dileselerdi onlara Sen Resûlullâh da mağfiret isteyiverseydin elbette Allâh’ı tevbeleri hak­kıyla kabûl edici, çok esirgeyici bulacaklardı.” Artık kim gelir de, O (s.a.v.)’in kapısında bekler ve Efendimiz (s.a.v.) ile tevessül ederse, Allâh’ı tevbeleri kabûl edici ve esirgeyi­ci olarak bulacaktır. Zîrâ Azîz ve Celîl olan Allâh, va‘dinde durmamaktan münezzehdir. Allâhü Te‘âlâ, Peygamberi (s.a.v.)’e ziyâret için gelenin ve onun kapısında durup da Rabbinden mağfiret dileyenin tevbesini kabûl etmeyi va‘d buyurmuştur. Bu şek ve tereddüd olmayacak bir husûstur.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 78.s.)

 

NEBÎ (S.A.V.)’İN GAYBDAN HABER VERMESİ

 

Asıl itibâriyle gaybı bilmek, Allâh’a mahsûstur. Allâh, kullarından dilediği kimseyi “Gayb”a muttali kılar. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“(O), gaybı bilendir. Öyle ki, gaybına kimseyi mut­tali kılmaz. Meğer ki râzı olduğu bir Resûl olsun.”

Resûlullâh (s.a.v.)’in birçok şeyi haber vermiş olduğu, kesinlikle bilinen husûslardandır. Buhârî ve Müslim’in sa­hîhlerinde, diğer hadîs kitâbları ile mu‘teber siyer kitâbla-rında bir çok şey zikredilmiş bulunmaktadır. Resûlullâh (s.a.v.) bir hadîsinde şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’a andolsun ki ben, Rabbimin bana öğretti­ğinden başkasını bilemem.”

Bu itibârla, ResûIullâh (s.a.v.)’den, gaybı haber ver­mesine dâir rivâyetler, başka yoldan değil, O (s.a.v.)’in peygamberliğinin sübûtuna ve risâletinin sıhhatine delâ­let etmesi için ancak Allâh’ın bildirmesi ile olmaktadır. O derecede ki, bazı kimseler, birbirine derlerdi ki: “Sus! Al­lâh’a andolsun ki, her ne kadar bizim yanımızda onu ha­ber verecek bir kimse bulunmuyorsa da Bathâ’nın taşları onu haber verir elbet.”

Müslim’de Ensâr’dan Amr ibn-i Ahtâb (r.a.)’den şöyle dediği rivâyet olunmaktadır: “Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) bi­ze sabah namâzını kıldırmıştı. Minbere çıkıp bize bir hitâbede bulundu. Tâ güneş batasıya kadar hitâbesi­ne devâm edip kıyâmete kadar olacak şeyleri bize bir bir haber verdi. Bizim en âlimimiz, hıfzetmesi en ileri olandır.”

Şu bahs olunan şeyler, Allâh’ın bildirmesi ile, Peygam­ber (s.a.v.)’in, hayatında iken gaybı bildiğinin ifâdeleri ol­maktadır. Vefâtından sonraki durum yine böyledir. Zîrâ Peygamber (s.a.v), diğer peygamberler gibi, kabrinde ma‘nevî bir hayat sâhibidir.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 233-234.s.)

 

                                                            ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-KAHHÂR (C.C.)

 

Kahhâr: İsyankârları kahreden, hiç bir şekilde mağlûb edile­meyen, üstün gelinemeyen demektir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

“O, kulları üzerinde kahredici olandır. O, hüküm ve hik­met sâhibi olandır, haberdâr olandır.” (En’âm s. 18)

“…De ki: Allâh, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kah­redici olandır.” (Rad s. 16)

Mülkün, üstünlüğün, güç ve kuvvetin tamâmı tek ve kahhâr olan Allâh’a âittir. O’nun dışındaki her şey, mağlûb ve yeniktir. Zâlim ve zorbaların belini kıran, isyankâr ve haddi aşanların bo­yunlarını büken, dünyâdaki emellerine kavuşmalarına mâni olan Allâh’tır. Varlıkların arzu ve istekleri dâhil O’nun dilemesi altındadır. Yüce Allâh buyuruyor ki:

“Allâh dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allâh, bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir” (İnsan s. 30)

Müslümân, gücü yettiğince Allâh düşmanlarını mağlûb et­meye ve onlara karşı üstünlük sağlamaya çalışmalıdır.

Allâh’tan yüz çevirip başkasına dayanan mutlaka mağlûb olacak, şeytânın elinde birer oyuncak olacaklardır.

Allâh, insanlardan nasıl sıkıntıyı giderme gücüne ve onların kalblerine ferahlık vermeye kâdirse, onları büyük bir azâbla kahretmeye de kâdirdir. Kur’ân’da Allâh’ın Kendi Katından gön­derdiği azâblarla helâk olmuş kavimlerden örnekler verilir. Bu insanlar hak dînden yüz çevirdikleri ve Allâh’a baş kaldırdıkları için sabah vakti, hiç şuûrunda değillerken, üzerlerinde dolaşan büyük bir felâketle yok edilmişlerdir. Allâh inkâr eden toplulukla­rın üzerine evlerini yerinden söken kasırgalar göndermiş, üzer­lerine balçıktan taşlar yağdırmıştır. Uyardığı insanların üzerine onların içinde oturdukları şehirleri yerle bir eden sağanaklar isâ-bet ettirmiştir. Toprağın altını üstüne getiren depremleri üstleri­ne göndermiş, tek bir çığlıkla hepsini yerin dibine geçirmiştir.

Bütün bu sayılanlar Allâh’ın dünyâ hayatında insanlara tat­tırdığı acılardır. Ve onları yaptıklarından dolayı dünyâda yaşar­ken kahretmesidir. Ama asıl olan, insanın cehennemde görül­memiş bir azâbla kahredilmesidir.

(Rauf Pehlivan, Yüce Allâh (c.c.)’ün Güzel İsimleri Esmâü’l Hüsnâ)

 

ÎMÂNIN KISIMLARI

 

İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), Vasiyyet’te diyor ki: Îmân, dil ile ikrâr ve kalb ile tasdîk etmektir. Yalnız ikrâr îmân olmaz. Çünkü eğer ikrâr îmân olmuş olsaydı, münâfıkların hepsinin îmân etmiş olmaları gerekirdi. Yalnız ma‘rifet de, ya‘ni sırf tasdîk de îmân olmaz. Çünkü eğer îmân olmuş olsaydı kitâb ehlinin hepsinin mü’min olmaları lâzım gelirdi. Allâhü Te‘âlâ münâfıklar hakkında şöyle buyuruyor:

– “(Ey Resûlüm), münâfıklar sana geldigi zaman şöy­le dediler: “Şahâdet ederiz (kalbimizdeki inancı beyân ederiz) ki, doğrusu sen, muhakkak Allâh’ın peygambe­risin. Allâh da biliyor ki, gerçekten sen, Onun şüphe götürmez peygamberisin. Bununla beraber Allâh şahâdet ediyor ki, münâfıklar tamâmen yalancıdırlar.”

Kitâb ehli hakkında da Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

“Kendilerine kitâb verdiklerimiz, Muhammedi, öz oğullarını tanır gibi tanırlar. Hâl böyle iken içlerinden bir topluluk hak ve hakîkati bile bile gizlerler.”

Ya‘ni, kitâb ehlinin mücerred Allâh’ı ve O’nun Resûlü (s.a.v.)’i bilmeleri kendilerine fayda vermez. Çünkü onlar Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini ve O (s.a.v.)’in ken­dilerine ve bütün mahlûkâta gönderildiğini ikrâr etmezler. Onlar Muhammed (s.a.v.)’in yalnız Araplara gönderilmiş ol­duğunu iddiâ ediyorlardı. Bu yoldaki kararları hâlis olmaz.

Sonra İmâm-ı Azâm (r.a.)’in sözünde îmân edilenin zik-redilmemesi, icmâlî îmânın kâfî olduğunu bildirmek içindir. Gerçek olan şudur ki, îmân, Peygamber (s.a.v.)’in Allâh ta­rafından getirip teblîğ ettiği ve zarûrî olarak bilinen husûsla­rın hepsini kalb ile icmâlen tasdîk etmektir. Bunun tasdîk edilmemesi hâlinde, bu kadarı îmândan çıkmasına kâfîdir.

Sonra İcmâ-i ümmet, kalbi ile tasdîk edip, dili ile ikrâr et­meyi kasdeden ve fakat dilsiz olup konuşamayan veyâ ben­zeri gibi herhangi bir mâni, onu dili ile ikrâr etmekten men eden kimsenin îmân sâhibi olduğuna ittifâkla karar vermiştir.

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 229-233.s.)

 

KARANLIKTAN AYDINLIĞA

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, peygamber olarak gönderileceği vakit, şerî‘at ve din hükümlerinden hiç bir şey kalmamış, zulüm eserleri ve küfür her tarafa yayıl­mıştı. Ortalık bâtıl inançlarla dolmuş, hak-hukuk ortadan kalkmıştı. Araplar putlara tapıyordu. Kızlarını diri diri top­rağa gömmeyi vazgeçilmez bir kânun hâline getirmişlerdi. Yeryüzünü ifsâd etmek, bir âdet ve moda hâline gelmişti. Adam öldürmek, kan akıtmak tabiî karşılanıp, gasb etmek başkalarının malını yağmalamak ticâret vesîlesi sayılıyor­du. Arap olmayan kavimlerden bir kısmı, ateşe tapar, ırz, nâmus mefhûmunu bilmezlerdi. Diğer bir kısmı ise mem­leketlere baskınlar düzenleyip, mağlûb ettikleri halka zul­mediyorlar ve yeryüzünün her tarafını ezip çiğnemeye devâm ediyorlardı. Dînleri putlara tapmak, âdetleri ise in­sanlara zulmetmekti.

Öte taraftan Hindliler putlara tapmaktan, kendilerini ateşte yakmaktan başka bir şey bilmiyorlardı. Yahudîler tahrîf, teşbîh ve Îsâ aleyhisselâmı tekzîble meşgûl idiler. Hıristiyanlar ise hulûl ve teslisle uğraşıyorlardı.

Vaktâ ki, Hakk Resûl sâdık ve musaddak olan Muham-med Mustafa (s.a.v.) açık seçik delîllerle ve mu‘cizelerle te’yîd edilerek Dîn-i İslâm ile gönderildi ve onun tebliğine memur kılındı, insanları doğru yola çağırdı. Tevhîd konu­sunda aklın kabûl ettiği doğru olan husûsa, ibâdetin sırf Allâh için yapılmasını, putlara ibâdetin, kötü ve bâtıl âdet­lerin kaldırılmasını, cehâletin, sapıklığın yok edilmesini is­tedi. İslâm dînîni teblîğ etti, cehâlet ortadan kalktı. Sapık­lık yok olup gitti. Bâtıl inançlara, kötü âdetlere son verildi. İslâm dînî insanlar arasında yayılmağa başladı diller Al-lâhü Te‘âlânın tevhîdi ile dolup taştı. Akıllar ise Ma‘rifetul-lâh ile parladı. İnsanlar dünyâ sevgisinden Allâh sevgisi­ne döndüler.

(Aliyyül Kârî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 318-319.S.)

 

ORGAN BAĞIŞLAMAK İYİLİK DEĞİLDİR

 

“Organ bağışlamak iyilik yapmaktır. İhtiyâç sâhiblerine or­gan bağışında bulunulması şerî‘atın tavsiye ettiği bir tür sa­dakadır.” şeklindeki sözler hatâlıdır. Zîrâ Allâh’ın yasakladığı bir şeyle sadaka verilmez: Böyle bir sadaka olmaz. Bir şeyin aslı haramsa ona dayanılarak varılan teferruat da haramdır. Söz konusu mes’elede insandan bir uzvunun alınması asıl­dır. Ve bu da haramdır.

Zarûretler birtakım mahzûrlu şeyleri mubâh kılarlar kâide­si de uygunsuz bir şekilde kullanılmıştır. Zarûret denilen şey zora düşen bir insan için geçerlidir ve onu kendini kurtarmak için haram olan bir fiili işlemeye mecbûr bırakır. Urve b. ez-Zübeyr (r.a.)’in hastalığın bütün bedenine yayılmasını önle­mek için ayağını kesmesi, ya da doğurmakta zorlanan bir ka­dının karnının yarılması sûretiyle çocuğun çıkarılması du­rumlarında olduğu gibi…

Zarûret hâli başka hiçbir çarenin kalmaması durumunda gerçekleşir. Eğer karşılaşılan problemden bir çıkış yolu varsa ona zarûret değil ihtiyâç denilir. Örneğin bazıları fâizle borç para alıp bu parayla içinde oturmak için ev yaptırıyor ve ne yapalım zarûret hâli diyebiliyorlar. Halbuki oturulacak ev edinmenin bir alternatifi vardır, o da kirada oturmaktır. Bu iki­sini iyi ayırdetmek gerekir.

İnsandan yapılacak organ naklinde iki taraf vardır; Verici ve Alıcı. Alıcının zarûreti verici için geçerli olmadığından sağ­lam bir insandan (Vericiden) bir uzuv alınıp bir hastaya (Alı­cıya) yerleştirilmesi verici için zarûret değildir. Bilakis böyle davranılmakla sağlıklı bir vücûda zarar verilmektedir.

Yine aynı şekilde hayat sâhibi bir şahsın tedâvîsi için bir ölünün kudsiyet ve hürmetinin çiğnenilmesi de zarûret değil­dir. Birisinin menfaati için bir diğerinin zarara uğratılması ka­bûl edilemeyeceği gibi akıllıca da değildir. Organ naklinde her iki taraf için de hayır hasenât kapısı açılmış olur, gibi ifâ­de ve gerekçeler dînî değerlerin tatbîki ve anlaşılmasında düşülen hafîflik ve basîtlikten başka bir şey değildir.

(Muhammed Önder, İslam Fıkhında Organ Naklinin Hükmü, 66.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-GAFFÂR (C.C.)

 

Gaffâr: Günâhları tekrar tekrar, çokça bağışlayan anlamına gelmektedir.

Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “Hakîkaten Allâh çok bağışla­yıcı ve mağfiret edicidir.” (Hacc s. 60) “Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, sâlih amellerde bulunup sonra da doğru yo­la erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.” (Tâ-hâ s. 82) “De ki: “Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Al­lâh’ın rahmetinden umûdunuzu kesmeyin. Doğrusu Allâh günâhların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, mer­hametlidir.” (Zümer s. 53)

Günâhları çok örten, mağfireti çok olan, kullarının günâhla­rını pek çok bağışlayan.

Gaffâr, kulların günâhlarını örtmede mübâlağa edendir. Öy­le ki, bu günâhları ne dünyâda ne de âhirette ortaya çıkarmaz. Mü’min, tevbe ve mağfiret ile ilgili olarak dâimâ korku ile ümîd arasında bulunmalıdır. Müslümân, ne kadar ibâdet ederse etsin, Allâh’ın azâbından güven içerisinde olamaz; ne kadar günâhkâr olursa olsun Allâh’ın mağfiretinden ve bağışlamasından ümîdini kesemez. Bundan dolayıdır ki; vitir namâzının son rek‘atında okunması vâcib olan kunut duâları sonunda “Ya Rabb; rahmeti­ni umar, azâbından korkarız” diye duâ edilmektedir.

“Allâh’ın rahmetinden ümîd kesmeyin.” Bu âyetin, Kur’ân’da en ümîd verici âyet olduğu söylenir. Hz. Ebû Hürey-re (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) Rabbinden naklen buyu­rurlar ki: “Bir kul günâh işledi ve: “Ya Rabbi günâhımı af­fet!” dedi. Hakk Te‘âlâ da: “Kulum bir günâh işledi; arka­dan bildi ki günâhları affeden veyâ günâh sebebiyle cezâ-landıran bir Rabbi vardır.” Sonra kul dönüp tekrar günâh işler ve: “Ey Rabbim günâhımı affet!” der. Allâhü Te‘âlâ Hazretleri de: “Kulum bir günâh işledi ve bildi ki, günâhı af­feden veyâ günâh sebebiyle cezâlandıran bir Rabbi vardır.” Sonra kul dönüp tekrar günâh işler ve: “Ey Rabbim beni af-feyle!” der. Allâhü Te‘âlâ da: “Kulum günâh işledi ve bildi ki, günâhı affeden veyâ günâh sebebiyle muâhaze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!” (Buhârî)

(Hakk Dîni Kur’an Dili, Zümer Sûresi)

 

ORGAN NAKLİ UHREVÎ CEZÂYI GEREKTİRİR

 

Hesâb verme bedenlerin nerede nasıl kullanıldığından ola­cağı gibi bedenlere verilen zararlardan, onları hor kullanmak­tan, bir başkasının kullanımına sunmaktan dolayı da olacaktır.

Âyet-i kerimede: “O gün dilleri, elleri ve ayakları sâhib-lerinin kendileriyle ne yaptılarsa hepsine şâhidlik edecek­lerdir.” (Nur s. 24) İnsanlar, beden ve uzuvlarına verilen zarar­dan dolayı hesâba çekileceklerdir. Bunlardan dolayı ölen bir insanın bedeninin tamâmı birlikte gömülür. Yakılmaz, ilaç da dâhil olmak üzere bir dünyevî menfaat için hammadde olarak kullanılmaz. (Nevevî)

İnsanın saçının yada uzuvlarından birisinin bir şeyde mal­zeme olarak kullanılması haramdır. Saçı ya da bir şekilde vü­cûdundan ayrılan bir uzvu, yerine konulması söz konusu değil­se gömülür.

Organ nakli insanın kullanımına verilen bedenin bir başka­sının kullanımına verilmesi boyutuyla uhrevi cezâlandırmayı gerektirir. Bir mal sâhibi tarafından bir şahsa mülkiyeti itibarıy­la değil ama kullanım itibârıyla verilse kullanıcı o malı ancak izin verilen çerçevede kullanabilme hakkına sâhibdir. Beden ulemânın ittifâkıyla insanın mülkü değil Allâh’ın mülküdür ve Allâh (c.c.) bu mülkü kendisi takdîm etmiştir.

İntihâr edenin hayatına son vermesinden dolayı cezâlandı­rılması, insan bedenlerinin üzerinde müsle yapılmasının ha­ram kılınması, Tufeyl ed-Devsî’nin hadîsindeki mafsallarını ke­sen sahâbenin affedilmemesi, insanın bedenini bir başkasının kullanımına Şer‘î izin olmaksızın sunmasının (zinâ vs.’de, ol­duğu gibi) haram olması dirinin de ölünün de kemiklerinin kırıl­masının haram kılınması, beden üzerindeki uzuvlara zarar ve­rilmesine kısas müessesesi getirilerek müeyyideler konulması, insanın rûhî, aklî ve bedensel melekelerine zarar veren sihir yapmanın haram kılınması; kıyâmet günü olacak hesâbın be­denlerin nerede ve nasıl kullanıldığından olacağını ifâde ettik­leri gibi, bedenin hor kullanılmasından ona zarar verilmesin­den, bir başkasının kullanımına sunulmasından da olacağına delâlet etmektedirler.        (Muhammed Önder, İslam Fıkhında Organ Naklinin Hükmü, 55.s.)

 

 

 

YAHUDÎ VE HIRİSTİYÂNLARIN

KIYÂMET GÜNÜ HÂLLERİ

 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki: “Kıyâmet günü hulûl etti­ğinde bir dellâl: “Her ümmet neye ve kime tapıyor idiyse pe­şine düşsün!” diye i‘lân edecek. Bunun üzerine Allâh’tan baş­ka şeylere ve putlara, heykellere tapa-gelen ne kadar müşrik varsa Cehennem’e dökülecekler. Ehl-i kitâb bakıyyelerinden başka kimse kalmayınca Yahudîler’den geri kalanlar çağrılacak ve onlara: Siz, kime ibâdet ederdiniz? diye sorulacak. Onlar: Allâh’ın oğlu Uzeyr’e, diye cevâb verecekler. Bunun üzerine on­lara: Yalan söylüyorsunuz. Allâh hiçbir eş ve oğul edinme­di, denilecek. Şimdi siz ne istersiniz? diye sorulacak. Onlar da: Ey Rabbimiz, çok susadık; bize su ihsân et diyecekler. Bu­nun üzerine onlara: Haydi suya geliniz, diye işâret olunacak. Ve Cehennem’e doğru sevk olunacaklar. Cehennem onlara se-râb gibi görülecek. (Su sanarak) biribirlerini çiğneyerek Cehen­nem’e düşecekler. Sonra Hıristiyanlar çağrılacaklar. Onlara da: Siz kime kulluk ederdiniz? diye sorulacak. Onlar da: Allâh’ın oğlu Mesîh (Îsâ’ya) diyecekler. Onlara da: Yalan söylüyorsu­nuz. Allâh ne eş, ne oğul edinmedi, denilecek ve dilekleri so­rulacak. Onlar da yahudîler gibi Cehennem’e sevk olunacaklar. Artık ortada sâlih veyâ fâsık olarak Allâh’a ibâdet ve ubûdiyyet eden müzmin muvahhidlerden başka kimse kalmayınca âlem­lerin Rabbi onlara (mahlûkattan hiçbir şeye benzememek düs-tûriyle) bildikleri en yakın bir sıfatta tecellî edecek ve Allâhü Te‘âlâ tarafından bu muvahhidlere:

– Ya siz ne bekliyorsunuz? (Görüyorsunuz ya) her üm­met ibâdet ettiği şeyin ardına düşüyor, buyuracak. Onlar da:

–  Ey Rabbimiz biz dünyâda bu şirk ve küfür sâhiblerinden kendilerine en çok muhtaç olmaklığımıza rağmen (dünyâda) ayrı yaşadık. (Senin rızân için) bunlarla görüşmedik. (Şimdi on­lara uyar mıyız?) Biz şimdi kendisine kulluk edegeldiğimiz Rab-bimiz(in kerem ve inâyetin)i bekliyoruz, diyecekler. Bunun üze­rine Cenâb-ı Hakk iki, yâhud üç defa:

– Ben sizin Rabbinizim, buyuracak. Onlar her defasında:

– Allâh’a hiç bir şeyi şerîk etmeyiz, diyecekler.”

(Sahîh-i Buhâri, 1692 no’lu Ru’yet Hadîsi)

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)

DİLEDİĞİNİ CENNETE DÂHİL EDER

 

Resûlullâh (s.a.v.)’in Allâh adına verdiğinde ve Allâh için engellemede bulunduğunda, istekte bulunanların ihti­yâçlarını Allâh’ın lûtfuyla verdiğinde, dara düşmüşlerin sı­kıntılarını Allâh’ın yardımı ile açtığında, Allâh’ın şefaatçi kılması sebebiyle dilediğine şefaat edip istediğini cenne­te koyacağında kim şek ve tereddüde düşebilir? Müslü­mânlardan bir tek kimse Resûlullâh (s.a.v.) hakkında, “Bunları kendisi yapıyor” diye itikâd etmemiştir.

O’nun, Allâh’ın kullarının efendisi, yaratılmışların en üstünü ve en sevimlisi, Rabbine en yakını olduğuna itikâd etmektedirler.

Hadîs-i şerîfte şöyle vârid olmuştur:

“Hayatım sizin için hayırdır. Haber verirsiniz ve si­ze de haber verilir. Ne zaman ben vefât edecek olur­sam, vefâtım da sizin için hayır olur. Yaptıklarınız ba­na arz olunur. Eğer hayır görürsem, Allâh’a hamd ederim. Şâyed şer olan bir işinizi görecek olursam, si­zin için mağfiret dileğinde bulunurum…”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin, dara düşenleri sıkıntı­dan kurtaracağını; dilediği hakkında şefaat edip, istediği­ni cennete koyacağını bildiren hadîste Buhârî, Müslim ve diğer muhaddisler, ittifâk etmiş bulunmaktadırlar.

Allâhü Te‘âlâ bunu Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize şu kavli ile tasrîh etmiş bulunmaktadır: “Ümmetimden, üze­rinde hesâb bulunmayanı, cennetin kapılarından; sağ taraftaki kapıdan içeri koy. Onlar, diğer kapılarda, başkaları ile ortaktırlar.”

Bundan sonra, kafasında zerre kadar aklı bulunan bir Müslümân, Resûlullâh (s.a.v.)’in dilediği kimse hakkında şefaat edeceğine, dilediğini cennete koyacağında şüphe­ye düşer mi?

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 240-241.s.)

 

BÜYÜKLERİ ARACI KILMAK (TEVESSÜL)

 

Başta Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ve Allâh’ın bü­tün sâlih kullarının mezarlarını ziyâret etmek sünnettir. Onlardan duâ ve vâsıta kılarak yardım talep etmekte bir sakınca yoktur. Çünkü, her müslümân kesinlikle biliyor ki, ziyâret edilen zât da Allâhü Te‘âlânın bir kulu, yarattığı âciz bir mahlûkudur. Allâh’ın rızâ ve irâdesi olmadan, ne kendilerine ve ne de başkalarına yarar ve zararları ol­maz.

Başta Peygamberler (a.s.) olmak üzere, bütün ulemâ ve evliyâ, Allâhü Te‘âlânın yüce tevhîd dînini ve şerî‘atini insanlara teblîğe me’mur kılınmış kimselerdir. Bu muhte­rem zâtlar dilekte bulunurlar, yaratmazlar, duâda bulunur­lar, veremezler veyâ alamazlar. Yaratan, yok eden, var eden, veren ve alan Allâhü Te‘âlâdır.

Lâkin müslümânlar, başta Peygamberler (a.s.) olmak üzere Allâh’ın bütün velî ve sâlih kullarının Cenâb-ı Hakk nezdinde yüksek makamlarına ve onunla olan sıkı bağla­rına bakarak ve inanarak, duâ ve dileklerinin gerçekleş­mesi için, onları vâsıta kılarak duâ ve niyâzda bulunurlar. Bu inançla yapılan duâlar ve edinilen vâsıtalar, iddiâ edil­diği gibi, Allâh inancına ve tevhîd akîdesine aslâ zarar vermez.

Müslümânlar hiçbir zaman bu kabir sâhiplerinin ilâh olduğunu veyâ onları Allâh’a ortak olarak görmemişler ve düşün-memişlerdir. Müslümânlar onların mezarları başın­da duâ ve niyâz ederlerken, onların da yüce Allâh (c.c.)’ün birer kulu olduklarını bilmiş ve öyle inanmışlar­dır. Müslümânların bu zevâta gösterdikleri saygı ve hür­met, Allâh rızâsı içindir. Bunlar Allâhü Te‘âlânın emir ve rızâsına daha uygun bir şekilde amel ettiklerini ve O’nun yüce rızâsına nâil oldukları inancıyla ziyârette bulunurlar, duâ ederler.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 197.s.)

 

                                                                                                    

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-MUSAVVİR (C.C.)

 

Musavvir: Tasvir eden, herşeye şekil ve sûret veren demektir.

Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

“O Allâh ki, Yaratan’dır, kusûrsuzca vâr edendir, şekil ve sûret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbîh etmek­tedir. O, Azîz, Hakîmdir.” Dünyâ üstünde yüz binlerce farklı türde canlı yaşar. Bu türlerin hepsi birbirlerinden ta­mâmen farklı görünüşlere ve olağanüstü özelliklere sâ-hibdir.

Musavvir, bir şeyi dilediği zaman ona sadece: “Ol” der o da istediği şekil ve biçimde oluverir. “Yüce Allâh şöyle buyurmaktadır: “Dilediği bir sûrette seni tertîb etti.” Bu yüzden musavvir, yaratmak istediğini istediği şekil ve bi­çim üzere yaratandır.

Musavvir, organları birbiriyle uyumlu hâlde yaratan ve onlara dilediği biçimi veren anlamına da gelir. Allâh (c.c), insanı en güzel bir şekilde yarattığını bize şöyle haber verir: “Doğrusu, Biz insanı en güzel bir biçimde yarat­tık.” (Tîn Sûresi)

(İnsanlarının herbirinin sîmâları (yüzleri) ve vücûd yapıları birbirinden farklıdır. Parmak izlerinin de hiçbiri diğerinin aynısı değildir.)   (Hakk Dini Kuran Dili, Haşr Sûresi, 24)

Resûlullâh (s.a.v.)’den naklen Mu‘âz b. Cebel (r.a.) anlatıyor:

– “İnsan, kıyâmet günü şu dört şeyden sorulma­dıkça hiçbir yere adım atamaz:

  1. a) Ömrünü nerede tükettiği,
  2. b) Gençliğini nerede harcadığı,
  3. c) İlmi ile ne gibi amel işlediği,
  4. d) Malını nereden kazanıp nereye harcadığı.”

(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gâfilîn Bostânü’l-Ârifîn, 53-54.s.)

 

 

 

ORGAN NAKLİNE CEVÂZ VERENLERİN

DELÎLLERİNE CEVÂBLAR

 

1- Organ bağışı herhâlukârda câizdir, diyenlere; hayâtî or­gan ve ikinci derecede önemli organlar ayrımı yapılarak cevâb verilir. Hayâtî organın hîbesi ya da satılması bir tür hayâta son vermek olduğundan intihar hükmündedir ve haramdır. İkinci derecede önemli diğer organların hîbesi ya da satılması ise; vücûda zarardır ve “Zarar vermek de yoktur zarar görmek de” kâidesi ile “Zarar zararla izâle olunmaz” (İbn Nüceym, el-Eşbah ve’n-Nezâir) kâideleri gereği ve konu ile alâkalı diğer Kur’ân ve Sünnet nâssları gereğince haramdır. Hayâtî olma­yan organa vericinin ihtiyâcı en az alıcının ihtiyâcı kadardır.

2- Organ naklinde bulunmak îsâr (en üstün sadaka)dır. Or­ganlar da kişinin malıdır ve insan malından îsâr edebilir, öldük­ten sonrasına vasiyet edebilir. Vârisler îsârda ya da bağışta bulunabilir diyenlere ise; can ile ya da bedenin bazı parçalarıy­la îsârda bulunmak ancak Şerîatın emrettiği çerçevede câiz olabilir. Şerîatte insanın bir başkasının sağlığı için kendi canı­nı fedâ etmesi ya da organlarının birisinden vazgeçmesi gibi bir îsâr türü meşrû olmadığı gibi mirasçılara da böyle bir îsâr­da bulunma yetkisi tanınmamıştır.

3- Organ vericinin organını vermesi zarûrete binâen câizdir denildiğinde, direkt olarak organ vermenin haram olduğu kabûl edilmiş olmaktadır. Çünkü zarûretler, haram şeyleri mubâh kılar, câiz olan şeyleri değil. Organ vermek bir zarûret olma­dığında, verici kendisi için haram olan bir fiili zarûret hâli oluş­madan işleyemez. Ölmeden evvel organ bağışı câiz olmadığı için yapılamazsa, ölüm sonrasındaki dönem için de kişinin or­ganlarının bağışlanmasına izin verme hakkının olmasından söz edilemez. Böyle bir zarûretin olmasından da söz edilemez.

4-  Organ nakline bir tedâvi olması ve tedâvinin de dînen matlûb olması açısından cevâz verenlerin görüşlerine gelince; Organ nakli tedâvi için câizdir diyenlere deriz ki; haramla te­dâvi câiz değildir. İnsan bedeninin bozulması zarardır. Zarar­lı şeylerde aslolan da haramlıktır, denilir.

(Muhammed Önder, İslâm Fıkhında Organ Naklinin Hükmü, 77.s.)

 

KİM RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E İTAAT EDERSE MUHAKKAK ALLÂH’A İTAAT ETMİŞ OLUR

 

Bütün peygamberler güzel ahlâka sâhib olup o güzel ahlâkı insanlara öğretmekle görevlendirilmişlerdir. Bizim Peygamberi­miz Hz. Muhammed (s.a.v.) ise, en güzel ve en yüksek ahlâka sâhib olup “Ben en güzel ve yüksek ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur. Yüce Allâh da Kur’ân-ı Kerîm’de: “Şüphesiz ki sen büyük bir ahlâk üzeresin.” buyuruyor. Bir başka âyette: “Resûlullâh (s.a.v.)’de sizin için güzel bir ör­nek vardır.” buyurulmakla mü’minlerin O (s.a.v.)’e uyması ge­rektiğine işâret edilmiştir.

İslâm dîni de Resûlullâh (s.a.v.) ile tamamlanmış ve kemâle ermiştir. Bir âyeti kerîmede: “Bugün, size dîninizi kemâle erdirdim, üzerinize olan ni‘metimi tamamladım, dîn olarak sizin için sadece İslâmiyeti beğendim (İslâmiyetten râzı ol­dum).” (Mâide s. 3) buyurulmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.)’in Yüce Allah’dan getirdiği Kur’ân ezelî bir candır, ölmüş gönülleri dirilten bir hayât kaynağıdır.

Yüce Allâh Hz. Muhammed (s.a.v.)’i sâdece Araplara değil, bütün insanlara ve hattâ cinlere peygamber olarak göndermiştir. Bunun delilleri Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde pek çok­tur. Bir âyet-i kerîmede Yüce Allâh şöyle buyuruyor: “Ey Habîbim! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (En­biyâ s. 107)

O Peygamber (s.a.v.)’e inanan selâmeti bulmuştur. İnanma­yan yolunu şaşırmış ve perîşân olmuştur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in getirdiği Kur’ân gönüllerdeki ma‘nevî dertlere, sapıklı­ğa, şaşkınlığa, inançsızlığın sebeb olduğu rûhî bozukluklara şifâ ve rahmettir. Bir âyet-i kerîmede: “Ey insanlar, size Rabbiniz-den bir öğüt, gönüllerde olan (derd)lere bir şifâ; mü’minler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” buyurulur. (Yûnus s. 57)

Her kim o Peygamber (s.a.v.)’e inanır ve itaat ederse, Allah’a inanmış ve itaat etmiş olur. O (s.a.v), Allah’ın elçisidir. Elçiyi ka­bûl eden, göndereni kabûl etmiş olur. Bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurulur: “Resûlullâh (s.a.v.)’e itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.” (Nisâ s. 80)

(Muhammed Oğlu Muhammed Efendi, Peygamberler Tarihi, 89.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN El-BÂRİ (C.C.)

 

Bâri: Yaratan, kusûrsuzca var eden demektir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

“O Allâh ki, Yaratan’dır, kusûrsuzca var edendir, ‘şekil ve sûret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbîh et­mektedir. O, Azîz, Hakîmdir.” (Haşrs. 24)

Yaşadığımız evren ile ilgili herşeyde bir denge ve ahenk vardır. Özellikle bilim alanında yeni gelişmeler kaydedilip bugüne kadar bilinmeyen pek çok detay or­taya çıktıkça, bu denge ve ahenk daha da netleşmek­tedir. Görünen odur ki, kâinat üzerinde var olan her sis­tem üstün bir aklın tasarımıdır. Bu üstün aklın sâhibi, herşeyi hayranlık uyandırıcı bir düzen içinde vâr etmiş­tir. Kâinattaki her cisim, yeryüzünde yaşayan milyarlar­ca canlı müthiş bir ahenk içinde varlıklarını sürdürürler. Doğadaki düzen hiçbir şekilde bozulmaz ve binlerce yıldır son derece istikrârlı bir şekilde devâm etmektedir.

Bâri’dir. Yani öyle temiz yaratıcı ki yarattıklarını te­miz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleyerek ve tamâmlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır.

Râzi der ki: “Bâri ismi, yaratan ve îcâd eden gibi ol­makla beraber cisimlerin yaratılması ma‘nâsını da ifâ­de eder. Onun için halka “berriyye” denilir de, renk ve tad gibi başka bir cevherle meydâna gelen husûslara denilmez.”

“Allâh’ın yarattığı şeylerin şerrinden O’nun kelimele­rinin hepsine sığınırım.” gibi bazı duâlarda zikredilen “halaka”, “zeree” ve “beree” fiillerine nazaran “bâri” is­mi yaratılışın tekâmül mertebelerindeki îcâdları ifâde eder.

(Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî,

Miftahü’l Kulûb, Kalplerin Anahtarı)

 

TEK VÂSITA NEBÎ (S.A.V.)’DİR

 

Sâlih amellerin çokluğu ile hâsıl olmayan fayda, kusûrlu da olsa, Resûlullâh (s.a.v.)’e husûsi bir istinâdda bulunmak sebebiyle elde edilmektedir.

Hz. Âişe (r.anhâ) buyuruyor ki: “Hâcetin verilmesinin anahtarı, ondan önce hediye vermektir.”

Salevât, hâcetten önce verilen hediye gibidir. Biz Allâh’a hamd ettiğimiz zaman, Allâh bizden râzî olur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz üzerine salevât hediye ettiğimiz vakit, O (s.a.v), hâcetin verilmesi için Allâh katında şefâatte bulu­nur.

Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

“Ona (ma‘nen yaklaşmaya) vesîle arayın”

Resûlullâh (s.a.v.)’in duâsı geri çevrilmez. Allâhü Te‘âlâ’nın velîleri vâsıtası ile sizin dilekte bulunmanızdaki hüküm de böyledir. Melek, onlara bu hâcetin verilmesinde haber ulaştırır, evliyâullah da o kimse için şefâatte bulunur.

Evliyâ ve sâlihler de safvette, tâatte, ubûdiyetin edeble-rini bilmekte, kendilerinden aşağıda bulunanlara bu husûs­ta vâsıta olmakla beraber, kendilerinden üstün zâtları Allâh katında kendileri için vâsıta ittihâz ederler. Nitekim peygam­berler de Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi kıyâmet gü­nünde kendileri için vâsıta edineceklerdir. İmâm Mâlik, Ebû Câfer el-Mansûr’a “Yüzünü Resûlullâh (s.a.v.)’den başka tarafa çevirme. Zîrâ O (s.a.v), hem senin hem de baban Âdem’in vesîlesidir” demiştir. Şüphe yok ki bu, onlardan ve insanların tamâmından sâdır olmuş bulunmaktadır. O, Allâ­hü Te‘âlâ’dan bir şey talep etmekteki edebinin kemâlinden dolayı, kulun güzelliklerinin en ileride olanı, Azîz ve Celîl olan Rabbi ile birlikte olma hâlinin edep hudûdunu koruma­sıdır. Artık peygamberler ve asfiyâdan olan zâtlar ile meded dilemeyi engellemek red olunmuştur. Onun yasaklamasına hükmetmek gibi sözlere kulak verilmez; zîrâ makbûl bir hü­küm değildir.

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 230-231.s.)

 

ESMÂÜ’L HÜSNÂ’DAN EL-HÂLİK (C.C.)

 

Hâlik: Yaratıcı demektir: “Ey insanlar, Allâh’ın üzerinizdeki ni‘metini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allâh’ın dı­şında bir başka Yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?” (Fâtır s. 3)

İşte Rabbiniz olan Allâh budur. “O’ndan başka ilâh yoktur. Herşeyin Yaratıcısı’dır, öyleyse O’na kulluk edin. O, herşeyin üs­tünde bir vekîldir.” Allâhü Te‘âlâ her şeyin Hâlikidir ve bu O’nun subûtîsıfatlarındandır. O’ndan başkası için bu sıfat kullanılamaz. Yaratma, örneksiz var etmektir. Allâhü Te‘âlâ yaratan, O’nun dı­şında her şey yaratılandır. Her şey O’nun emrinde ve hizmetin­dedir. O’ndan başka bir yaratıcı yoktur. Bütün her şey, gökler, yer, ikisi arasında ve içinde bulunanlar ve bunların hareketleri, kımıltıları, rızıkları, ecelleri, sözleri, ve fiilleri yaratılmıştır. Bunların tek yaratıcısı Yüce Allâh’tır. Bütün varlıklar sonradan yaratılmış ve yoktan vâr edilmiştir. Her şey O’ndan başladı ve yine O’nda son bulacaktır.

Yaratıklara nisbet edilen hiçbir sanat, Allâhü Te‘âlâ’nın takdîr buyurduğu keşf ve icâd mâhiyetinden ileri geçemez. Çünkü mah­lûk, fiilerinin ayrıntısını takdîr edemez ve bir atom bile yapamaz. Böyle bir yaratma sonsuz ilim ve kudrete bağlıdır. Mahlûk ise bundan ancak sınırlı kısmını elde edebilir. Herşeyi tam anlamıy­la takdîr ve icâd ederek yaratan ancak Allâhü Te‘âlâ’dır.

Allâh’ın gücünün benzersizliği ve herşeyi hâkimiyeti altında tuttuğu âyetlerde şöyle haber verilir: “Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O’nun nasıl bir çocuğu olabilir? O’nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir.” (Enam s. 101)

De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allâh’tır.” De ki: “Öyleyse, O’nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım velîler mi (tanrılar mı) edindiniz?” De ki: “Hiç görmeyen (a‘ma) ile gören (basîret sâhibi) eşit olabilir mi? Veyâ karanlıklarla nûr eşit olabilir mi?” Yoksa Allâh’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: “Allâh, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.” (Rad s. 16)

(Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî,

Miftahü’l Kulûb, Kalplerin Anahtarı)

 

BÜYÜKLÜK ALLAH (C.C.)’E

VE RESÛLÜ (S.A.V.)’E MAHSUSTUR

 

Arkadaşlarının O (s.a.v.)’e karşı duydukları sevgi, eşine zor rastlanır bir saygıyı da beraberinde oluşturur… O (s.a.v.) ile ilgili her konuda kılı kırk yaran bir hassasiyetle konuşurlar…

Birgün, “En Sevgili”ye iki kez damat olma şerefine sahip olan Osman bin Affan (r.a.), Kubas bin Üşeym (r.a.)’e sorar. Kubas ile Hz. Muhammed (s.a.v.)’in doğum tarihleri, birbirine çok yakındır…

– “Sen mi daha büyüksün, yoksa Allah’ın Elçisi (s.a.v.) mi?”

“Büyüklükten” ne kastedildiği belli olmasına rağmen, Kubas (r.a.) saygıyla toparlanarak cevap verir:

“Allah’ın Elçisi (s.a.v.) benden daha büyüktür. Doğumda ise ben ondan önceyim!” (Müsned)

 

SADECE ÜMMETİNİ DÜŞÜNEN

TEK KURTARICIMIZ (S.A.V.)

 

 

Mü’minlerin Annesi Hz. Âişe (r.a.) birgün “En Sevgili” (s.a.v.)’i çok sevinçli görür. “Fırsat budur” diyerek…

– “Ey Allah’ın Elçisi! Bana dua et!” der… Allah’ın Elçisi (s.a.v.), bir Rahmet çağlayanı gibidir…

– “Allahım Âişe’nin, geçmiş, gelecek, gizli ve açık bütün günahlarını bağışla” diyerek habîbesinin isteğini cevaplandırır.

Mutluluk ve sevinç atmosferi şimdi Mü’minlerin annesini de sarmıştır. Gülmekten başı eteğine düşer… En Sevgili hayretle sorar:

– Ey Âişe, ettiğim dua seni bu kadar mı çok sevindirdi?

– Ey Allah’ın Elçisi! Bana ettiğin duâ beni nasıl sevindirmez?” Allah’ın Elçisi şimdi ciddileşmiştir.

– “Allah’a yemin ederim ki, ben bu duâyı her namazdan sonra bütün ümmetim için ediyorum.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe)

 

 

 

 

 

HİÇKİMSE CENNETE AMELİYLE GİREMEZ,

ANCAK ALLÂH’IN RAHMETİYLE GİRER

 

Musa b. Ukbe rivâyet eder: Ebû Selem b. Abdirrahman b. Avf’ı, Peygamberimiz (s.a.v.)’in zevcesi Âişe (r.anha)’dan rivayet ederken dinledim. Âişe (r.anha) şöyle diyormuş: Resûlullâh (s.a.v.):

“Doğruyu arayın, yaklaşın ve müjde size! Çünkü hiçbir kimseyi ameli cennete koyacak değildir.” buyurdu Ashab (r.a.e.):

Seni de mi yâ Resûlallâh? dediler.

“(Evet!) Beni de! Meğer ki, Allâh kendinden bir rahmetle beni örtmüş ola! İyi bilin ki, Allâh’a en makbul amel az da olsa devamlı yapılandır.” buyurdular.

“Doğruyu arayın, yaklaşın…” cümlesinden murad: Doğruyu arayın, onunla amel edin. Bunu yapamazsanız hiç olmazsa ona yaklaşın, demektir. Buradaki doğruluk, her işte ifratla tefrit arasında orta yolu tutmaktır. Müjdeden murad da amelin karşılığındaki sevabdır. Velev ki az olsun.

Bu hadisler hiçbir kimsenin ibâdet ve tatlarıyla sevabı ve cenneti hak etmediğine, bunların ancak Allâh tarafından bir ikram ve ihsan olmak üzere verildiğine delâlet etmektedirler ki, ehl-i sünnetin mezhebi de budur. Ehl-i Sünnete göre akıl; sevab, azab gibi şeyleri isbat etmediği gibi, bir şeyi vâcib veya haram da kılamaz. Allâh’ın teklif ettiği şeylerde aklın hiçbir dahlu tesiri (etkisi) yoktur. Bunlar ancak şeriatla sâbit olur. Yine ehl-i sünnetin mezhebine göre Allâh’a vâcib olan bir şey yoktur. Bütün dünya ve âhiret âlemi onun mülk ve sultanındadır. Dilediğini yapmakta tamamiyle serbesttir. Bütün mutı (itaat eden) ve Sâlih kullarını azab etmiş olsa, bu onun bir adâleti; ikrâm ve ihsan buyurarak cennetine koysa, bu da onun fadlu keremidir. Bu hal kâfirler hakkında da böyledir. Ancak kâfirleri cennete koymayacağını haber vermiştir. Şu halde mü’minleri rahmetiyle cennete koyacak, kâfirlere de adâletiyle ebediyen cehennemde azâb edecektir.

(Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 11.c., 224.s.)

 

ALLÂH (C.C.)’E ÖDÜNÇ VERMEK

 

“Kim Allâh için güzel bir ödünç verirse” Bu âyette geçen “kim” (men) soru edatı tasaddukta bulunmaya, yardıma teşvik anlamınadır. Borç anlamına gelen “karz” kelimesi, aslında kesmek anlamındadır. Bu ismin verilmesi, borç veren kimsenin verdiği şeyi malından kestiği içindir. Allâh (c.c.)’e borç vermek ise, Allâh (c.c.) için önceden iyi işler ve ameller göndermektir. Ancak verilecek olan bu borcun, ihlâs ve iyi niyeti içermesi, kişinin nefsini ve kalbini hoş tutması gerekir.

“Allâh (c.c.) de ona, kat kat fazlasıyla geri öder.” Öylesine arttırır ki, bunun ölçüsünü ve miktarını ancak Allâh (c.c.) bilir. İyiliklerin kat kat verilmesinin hikmeti, kıyamette davacılar başına toplansa bile, iflâsa götürülmesini önlemektir. Buna göre, âhirette kulun üzerindeki haklar, iyiliklerin asıl sermayesinden değil, kat kat olarak fazlaca verilenlerden ödenir.

“Allâh (c.c.) hem daraltır, hem genişletir.” Allâh (c.c.) kimine bol imkânlar verir, kimine de kısar veya bazan kısar, bazan da geniş imkânlar verir. Yani hikmet ve maslahat gereği O’nun dilemesi neyi gerektiriyorsa, o olur. Eğer kul, işin bu inceliğini sezerse, o kulun iyilikte bulunması, varlığından vermesi kendisi için kolaylaşmış olur. Sanki Allâh (c.c.) şöyle buyurur gibidir: Siz, daraltanın da, bollaştıranın da Allâh olduğunu bilip, varlığınızın onun genişlik vermesi ve imkânıyla olduğunu anladığınızda, artık bundan böyle cimrilik yapmazsınız. O halde onu Ödünç olarak verin, Allâh’ın size infak edip geniş imkânlar sağladığı ve verdiği gibi, siz de bundan verin. “Ancak O’na döndürüleceksiniz.” Sizin önceden gönderdiğiniz amellerinize göre size muamelede bulunulacaktır. Bu da ya Allâh (c.c.)’ün verdiği va‘d veya bildirdiği cezadır.

(İsmail Hakkı Bursevî (rh.a.),

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,421.s.)

 

HER A‘ZAMIZI YARATILIŞ GAYESİNE

UYGUN KULLANMALIYIZ

 

Allâhü Te‘âlâ, yarattığı insanın her azasını, ne için yaratmışsa o yolda isti’mal olunmasını irâde etmektedir. Kalbin ne için yaratıldığı sual edilirse, onun yaradılış sebebi ma’rifet ve tevhidle meşgul olmak, lisanın vazifesi de şahâdet ve tilâvetle meşgul olmak, istihza ve benzeri mezmum fiilleri terketmektir.

Bazı vakitlerde, Ebû Cehil, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin arkasından yürür, ağzını burnunu oynatarak istihza ederdi, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bu hale muttali’ oldukda:

– Yapmakta olduğun gibi ol! buyurdular, merkum kâfir ölünceye kadar aynı hal içinde kaldı.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Mekke’de iken küffar arasından geçmekte oldukları bir vakitte onlar cem’ olup, Resûlullâh (s.a.v.)’in arkasından:

-Kendisinin nebî olduğunu zanneden şu adam haa? diye istihzâ etmeğe başladılar. Resûlullâh (s.a.v.)’in beraberinde Cibril de vardı. İstihzâ edenlerin vücutlarına parmağıyla dokunmakla cümlesinin vücutlarında birer yara açılıp büyüdü, bulaşıcı hastalık halini almış olmakla yanlarına hiç kimse yaklaşamayıp o halleriyle fevt oldular.

Ehl-i inkârın yaptıkları gibi, ehl-i hakkın sevmedikleri bir şeyle onlara taarruz edenlerin hallerini buna kıyas et. Sa‘dâtı sûfiyyeye ta‘n edenlerin hallerini de bunlara kıyas et. Onların, bu kendi hallerinin gadab-ı ilâhîyi celb edeceğini bilmediklerini de düşün ki, bunların niceleri görünmez dertlere düşerler, neden düştüklerini, nasıl düştüklerini de bilmezler, şefaat de bulamazlar. Hiçbir amel yoktur ki, cezası yahud karşılığı sahibine ânında ulaşmasın. Ancak onu dünyâda çoğu ayne’l-yakîn göremez, âhirette görür.

(Hz. M. Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 79.s.)

 

ALLÂH RESÛLÜ (S.A.V.)’İN ADÂLET ANLAYIŞI

 

Hazreti Âişe (r.anhâ) der ki: Benî Mahzum kabilesinden bir kadın bir şeyi sirkat ettiğinden (çaldığından) hadd-i şer’î olarak onun elinin kesilmesi lâzım geldi. O kadının elinin kesilmemesi için “Resûlullah (s.a.v.) Hazretlerine kim söyleyebilir?” dediler.

O’na bu hususda söylemeğe hiçbir kimse cesaret edemedi. Ancak Üsâme bin Zeyd (r.a.) söyledi. Sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz Üsâme (r.a.)’e cevaben:

“- Benî İsrail zamanında eşrafdan biri bir şey sirkat ederse onun elini kesmezler idi. Hadd-i şer’î icra edilmezdi. Fakat zayıf ve fukaradan biri sirkat ederse onun elini keserler idi. Eğer o hırsız, kızım Fâtıma bile olmuş olsa yine onun elini elbette keserdim.” diye buyurdu.

Diğer bir rivayete göre; Üsâme (r.a.)’e hitaben Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

“- Hudûd-ı ilâhiyyeden bir hadd-i şer’î hakkında şefaat mi ediyorsun?” diye Üsâme (r.a.)’e tevbih buyurdu (azarladı).

Yâni bu iltimas ve şefaat kabul olunur şey değil demektir. Hadîs-i şerîfte:

“Kızım Fâtıma benden bir cüz’dür” buyurulmuştur. Keza Fâtıma (r.anhâ), “Seyyidetü-nisâi’l-âlemîn”dir.

Çünkü bir başka hadîs-i şerîfte Hazret-i Meryem, Hatîce, Fâtıma ve Asiye’nin efdal-i nisâ olduğu beyân buyurulmuştur.

Yine Buhârî şerhinde; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin Hazret-i Fâtıma (r.anhâ)’ya:

“- Sen, Baban, şu iki küçük -yani Haseneyn- ve bunların babası hepimiz cennette bir yerde bulunacağız.” buyurduğu rivayet edilmiştir.

İşte Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in cennet ile mübeşşer ve nübüvvet nûrundan bir cüz olan kerîme-i muhteremesi hakkında da adâleti tatbîk edeceğini buyurması ümmetini tâ’lîm içindir. Cenâb-ı Hakk şefâatına mazhar buyursun. Âmîn.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s),

Musahabe 3, 182.s.)

 

ŞEYTAN FAKİRLİKLE KORKUTUR,  ALLÂH (C.C.) HİKMETİ DİLEDİĞİNE VERİR.

 

Şeytan sizi, “malına sıkı sıkıya yapış ve harcama, onu sadaka olarak dağıtırsan yoksul kalırsın” diye fakirlikle korkutur. Sadaka vermenizi engellediği gibi, cimirilik gibi çirkin şeyleri emreder. Buna karşılık yüce Allâh ise, kendisi uğruna harcamada bulunmanız dolayısıyla size, kendisinden bir mağfiret ve bolluk yani dünyada verdiğinizden fazlasını size ikram etmeyi, ahirette de sevap vermeyi va’dediyor. Allâh Vasi‘dir. Kudreti ve fazlı boldur. Size söz verdiği bağışlama sözünü kesinlikle gerçekleştirir.

“Hakkıyla bilendir.” Sizin neleri hangi yerlere harcadığınızı bilir, bu itibarla da ecrinizi zayi etmez.

Hikmeti, Kur’an öğütlerini, kullarından dilediğine, gücünün derecesi ve ilminin genişliği oranında verir. Yani Kur’an’daki öğütleri açıklar ve onlarla amel etmeye muvaffak kılar. Kime de hikmet yani ilim ve amel verilirse, muhakkak ona dünya ve ahiret konusunda çok hayır verilmiştir. Bunu, kendilerine hikmet verilen ve öğüt alma yeteneği olan olgun akıl sahiplerinden başkası düşünemez. Bunlar, her türlü vehimden arınmış, heves ve arzularına boyun eğmekten uzak sağlam akıl sahipleridirler. Hadîs-i şerifte şöyle buyruluyor:

“Allâh’ın sağ eli doludur. Hiçbir harcama onu eksiltmez. Gece ve gündüz boyu durmaksızın akar, yani harcar. Göklerin ve yerin yaratılışından bu yana infak ettiklerini bana bildirir misiniz? Bu, O’nun sağ elindekini asla eksiltmemiştir. O’nun Arş’ı su üzerindedir. Öteki elinde de kabz (tutup alma) vardır. Bununla dilediği zaman yükseltir, dilediğinde de alçaltır.” (Buhârî)

Mü’minin görevi, Allâh’ın ahlakıyla ahlâklanmak ve fakirlere cömert davranmaktır. Şeytanın kendisine verdiği fakirlik ve yoksulluk korkusu ile ilgili vesvesesini, uzaklaştırmalıdır. Çünkü azıkların anahtarları Allâh’ın elindedir. Mutlak anlamda veren, ancak O’dur.

(İsmail Hakkı Bursevi,

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c.,468.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E İMAN ETMEK

FARZ, O (S.A.V.)’E İTAAT ŞARTTIR

 

Allâhü Te‘âlâ buyuruyor: “O halde Allâh’a, Onun Peygamberine ve indirdiğimiz O Nur’a (Kur’an’a) îman edin. Allâh, ne yaparsanız, hepsinden haberdardır. (Teğâbün s. 8)

“Hakikat biz Seni (kıyamette ümmetine) bir şahid, (mü’minlere cenneti) müjdeleyici, (kötü amellerden dolayı, cehennemle) bir korkutucu olarak gönderdik ki, (hepiniz ey insanlar) Allâh’a ve Peygamberine îman edesiniz.” (Fetih s. 8-9)

“…O halde Allâh’a ve O’nun Ümmî Nebisi olan Resûlüne ki kendisi de O Allâh’a ve O’nun sözlerine îman etmekte olandır, îman edin. Ona tâbi olun. Tâ ki doğru yolu bulmuş olasınız.” (A’raf s. 158)

Allâhü Te‘âlâ buyuruyor: “Kim Allâh’a ve Peygamberine îman etmezse muhakkak (bilsin) ki, biz O kafirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (Fetih s. 13)

Kadı Ebu’l-Fadl Iyaz der ki: Resûlullâh (s.a.v.)’e îman etmek; O (s.a.v.)’in peygamberliğini, Allâh’ın O (s.a.v.)’e gönderdiğini, Kendisinin getirdiğinin tümünü ve bütün söylediklerini tasdik etmektir. Kalble olan bu tasdiki, Resûlullâh (s.a.v.)’in peygamberliğini ikrar etmek için getirdiği Kelime-i şahâdete mutabık olmasıdır. Kalble olan tasdik, dille olan ikrarla birleştiğinde Resûlullâh (s.a.v.)’e olan îman tamamlanmıştır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur: “Allâh’dan başka ilâh olmadığına, Muhammed (s.a.v.)’in muhakkak Allâh’ın elçisi olduğuna şahâdet edinceye kadar, insanlarla savaşmam için emrolundum.” (Buhârî)

Resûlullâh (s.a.v.)’in Cebrail’e daha açıklık getirmek için, Cebrail’in “İslâm nedir?” sorusuna: “İslâm; Allâh’dan başka İlâh olmadığına, Muhammed (s.a.v.)’in Allâh’ın elçisi olduğuna şahâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, farz olan zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gidip ziyaret etmeye gücün yettiğinde Beyt-i şerifi ziyaret etmendir.” diye cevap buyurmuşlardır. Sonra Cebrail (a.s.), Resûlullâh (s.a.v.)’e îmanı sordu. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allâh’a, Allâh’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra tekrar dirilmeğe, âhiret gününe îman etmektir.”

(Kadı ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 378.s.)

 

 

 

 

ÂHİRETE KESİN ÎMÂN

 

Âhirete kesin îmân, ona hazırlanmayı gerektirir. Şu on şey, insanın gafletten hâlâ uyanmadığının göstergesidir:

  1. İnsan, kesin olarak Allâh (c.c.) tarafından yaratıldığını bilir, fakat O’na ibadet etmez.
  2. Kendisine rızık verenin Allâh (c.c.) olduğuna kesin inanır, fakat bununla tatmine ve huzura çalışmaz.
  3. Dünyanın geçiciliğine kesin olarak inanır, buna rağmen ona dayanıp güvenmekte devam eder.
  4. Vârislerinin kendisine düşman olacaklarını bildiği halde onlar için hâlâ mal toplamaya çalışır.
  5. Ölümün kesin olarak geleceğini bilir, ancak bunun için hazırlık yapmaz.
  6. Kabrin kendisi için sonunda mutlaka varılacak bir yer olduğunu kesin olarak bilir, fakat onu onarmaya çalışmaz.
  7. Kesin olarak Allâh (c.c.)’ün kendisini hesaba çekeceğini bilir, ama bunun için gerekli delilleri hazırlamaz.
  8. Kesin olarak sırat köpürüsünden geçeceğini bilir, fakat hâlâ yükünü hafifletmeye çalışmaz.
  9. Kesin olarak cehennem ateşinin kötülerin yeri olacağını bilir, fakat bundan kaçıp kurtulmaya çalışmaz.
  10. Kesinlikle cennetin iyilerin yurdu olduğunu bilir, fakat bunun için gereken ameli işlemez. Nitekim bunlar Teysîr’de de anlatılmıştır.

(İsmail Hakkı Bursevî (rh.a.),

Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 1.c., 69.s.)

Onlar; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir. Onlar Âhirete de kesin olarak inanırlar. (Lokman s. 4) Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Âhirete de kesin olarak inanan mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir. (Neml s. 2-3)

 

ALLÂHÜ TE‘ÂLÂNIN GÖRÜLEBİLMESİ

 

Ehl-i hakkın bu konudaki kat’i delili Musa aleyhisselâmın, Allâhü Te‘âlâdan, onu görmesini talebetmesidir. Nitekim Allâh (c.c.) âyeti kerimesinde bu talebi şöyle haber vermektedir:

“Rabbim, bana görün ki seni göreyim!” (Araf s. 143) Halbuki Musa Peygamber, Allâh (c.c.)’ü hakkıyla biliyor, O’nu mahlûka benzetmekten, bir yönde veya bir şeyin hizasında bulunmuş olmaktan tenzih ediyordu. Bununla beraber o, Allâh’ın görülebileceğine inanmış ve kendisine görünmesini taleb etmişti. İmdi Allâhü Te‘âlânın görülmesini muhal (mümkün olmayan) addedenler Hz. Musa’nın bilemediği ilâhî sıfatları bildiklerini iddia etmiş oluyorlar ki bu yanlıştır. Ayrıca Allâhü Te‘âlâ, “Eğer dağ yerinde durabilirse sen de beni görürsün.” buyurmak suretiyle kendisinin görülebilmesini dağın yerinde durmasına bağlamıştır. Dağın yerinde durması ise aklen mümkün olan bir şeydir. O halde bir hâdisenin mümkün olan bir şarta bağlanması onun da imkân dâhilinde olduğunu gösterir.

Şânı yüce Allâh’ın “Yüzler vardır ki o gün ter ü tazedir, Rablerine bakıcıdır” (Kıyame s. 22-23) mealindeki âyet-i kerimesi, mü’minlerin, Kıyamet gününde cennette iken Rablerini göreceklerini göstermektedir. Zira Arap dili mütehassısları “nazar” kökünün, “ilâ” edatı ile mef’ûl aldığı takdirde, gözle görme ma‘nâsına geldiği noktasında ittifak etmişlerdir.

“Rabbine mülâkî olmayı ümîd eden kimse” (Kehf s. 110) mealindeki âyet-i kerîme ile diğer bazı âyetler de birer delil teşkil eder. Bu âyetlerde yer alan “likâe=mülâkî oluş” rü’yet (görme) ma‘nâsına gelir.

Cenabı Hakk’ın “İyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyâde vardır”. (Yunus s. 26) mealindeki âyet-i kerîmesi de mevzûmuz için bir delil teşkil eder. Müfessirlerin büyük çoğunluğu, Resûlullâh (s.a.v.)’e kadar ulaştırdıkları bir rivayetle âyetteki “ziyâde”den maksadın Allâh’ı görmek olduğunu zikretmişlerdir”.

Bu konuda ise birçok hadîs-i şerîf mevcuttur.

(Nureddin Essabunî, Maturdiyye Akaidi, 97-99.s.)

 

ALLÂH (C.C.), HİÇ BİR KULUNUN AMELİNDEN HABERSİZ DEĞİLDİR

 

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.):

“Zikrullah hâricinde kalan şeyler hakkında çok söz etmeyiniz. Çünkü zikrullah bulunmayan şeyleri çok konuşmak kalbi katılaştırır. İnsanların Allâh’tan en uzak olanı, kalbi katı olanıdır.“ buyurmuşlardır.

Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:

“Dört şey şekavet alâmetlerindendir: Gözü yaşarmamak, Kalbi katı olmak, Tûl-i emel (hırs, tamah) sahibi olmak, Dünyâya haris olmak.”

Nice kalbler vardır ki taş gibi katıdırlar. Kur’an te’sir etmez. Hadîs te’sir etmez. Hikmet ve öğüt bir fâide vermez. Bunlar kâfir ve münafıkların kalbleridir ki mühürlenmişlerdir.

Allâh (c.c.), hiçbir kulunun amelinden habersiz değildir. Onları gerek anında, gerekse bir müddet sonra mücâzat veya mükâfatlandırır.

Küfür içinde olanları acilen cezalandırması, inkârlarını kalblerinin daha fazla katılaşmasına sebeb kılmakla olur. Kalblerinin katılaşması inkârlarını, inkârları da amellerinin fesadını artırır. Ve neticede mühürler. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) bu ma‘nâya işaret için:

“Hiçbir kalb yoktur kî Rahman’ın kudret parmaklarından iki parmağı arasında bulunmasın. Dilerse istikamet üzere tutar, dilerse saptırır.” buyurmuşdur.

Cenâb-ı Hakk’ın diğer mücâzâtı da âhirete bırakarak amellerin karşılığını vermektir ki kâfirlerin ekserisinin ve münafıkların pek çoğunun amellerini bu şekilde te’cil eder.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bakara Sûresi Tefsiri, 148-149.s.)

 

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E İMAN VE İTAAT

 

İmâm Şafiî (r.a.) dedi ki: “Allâh (c.c.); dîninde, farzında ve Kitab’ında, Resûl (s.a.v.)’e itaâti farz, isyanı haram kılmak sûretiyle, önemli bir yer verdi. Resûl (s.a.v.)’in fazîletini, Kur‘an-ı Kerim’de, kendine olan îmanla birleştirerek beyân etti. Allâh (c.c.) buyurdu ki “Allâha ve Resûlüne îman edin.” (A’raf s. 158) ve yine “Ancak Allâh’a ve Resûlüne îman edenler, mü’minlerdir…” (Hucurat s. 15)

Allâhü Te‘âlâ temel olan îmanın başlangıcını; ondan sonra gelen şeylerin (îman edilecek diğer esasların ve amellerin) kabul edilebilmesi açısından, Allâh’a îman ve sonra Resûlü (s.a.v.)’e îmanda kılmıştır.

İmâm Şafiî (r.a.) dedi  ki: “Allâhü Te‘âlâ bütün insanlara; göndermiş olduğu vahye (Kur‘an’a) ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine, tâbi‘ olunmasını, itaât edilmesini farz kılmıştır.

Kerim olan Kitab’ında Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur:

“Muhakkak Allâh (c.c.) mü’minlere, onların içinden, Resûl göndermek sûretiyle nimet verdi (iyilik etti) ki O Resûl onlara Allâh’ın ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitab’ı ve Hikmeti öğretiyordu. Oysa önceden onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân s. 164)

Bu âyeti kerîmede Kitâb ve Hikmet beraberce zikredilmiştir. Allâhü Te‘âlânın Kitâb diye buyurduğu; Kur‘an-ı Kerim’dir. Kur‘an’ı bilen ilim ehlinden, işittiğim şudur ki; Hikmet buyruğundan kasıt, Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetidir. Bunun bu manaya gelmesi bir haktır.

Zira Allâh (c.c.) Kur‘an-ı Kerîm’de:

“Ey îman edenler! Allâh’a itaât edin, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine de itaât edin. Şayet bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allâh’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız onu Allâh’a ve Resûlüne götürün (Onların hükmüne göre hükmedin) bu hem hayırlı, hem de netice itibariyle daha iyidir.” (Nisa s. 59) buyurmuştur.

(İmam-ı Suyutî, Akidede Sünnetin Yeri, 6-7.s.)

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E İTÂATİN TERKİ, ÎMÂNIN YOKLUĞUNU (ZEVÂLİNİ) GEREKTİRİR

 

Cenâb-ı Hakk: “Allâh’a karşı gelmekten sakının, aranızda olan şeyleri düzeltin.” buyurmuştur ki bu, iki türlü tefsîr edilmiştir.

  1. “Allâh’ın ikâbından (azâbından) korkunuz. Allâh’ın ma‘siyet olarak bildirdiği şeyleri yapmağa yeltenmeyiniz… Buna benzer haller sebebiyle, aranızdaki çekişme ve düşmanlıkları bırakınız ve Allâh’ın ve Resûlü (s.a.v.)’in hükmettiğine râzı olunuz.”
  2. “Cenâb-ı Hakk’ın: “Aranızda olan şeyleri düzeltin.” emri, “Aranızdaki muhtelif görüşleri düzeltip ıslâh ediniz.” demektir.

Daha sonra Allâhü Te‘âlâ: “Mü’minlerdenseniz… Allâh’a ve Resûlü’ne itâat edin.” buyurmuştur ki Ashâb-ı kirâm (r.a.e.)’e ve onların yolundan gidenlere: “Allâh’a karşı gelmekten sakının, aranızda olan şeyleri düzeltin.” diye emrederek onları, Resûlü (s.a.v.)’in hükmüne muhâlefetten nehyetmiştir. Sonra onlara “Allâh’a ve Resûlü’ne itâat edin.” emriyle asıl gâyeyi pekiştirmiştir. Bunu daha da pekiştirmek için “Mü’minlerdenseniz.” buyurmuştur. Bu son emirle murâd edilen şudur:

Resûlüm (s.a.v.)’in, sizi kendisine da‘vet ve teşvîk ettiği o îmân, ancak Resûlüm (s.a.v.)’e itâatı iltizâm edip üstlenmekle (vazgeçilmez kılınmakla) tâm ve mükemmel olur. Binâenaleyh, Resûlüm (s.a.v.)’e itâat etmek dâiresinin dışında kalmaktan sakınınız.

Tâati terk etmenin, îmânın yokluğunu, zevâl bulmasını gerektireceğini söyleyenler, bu âyet-i celileyi delîl getirmişlerdir.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 11.c., 241. s.)

 

SEN ONLARIN MİLLETLERİNE TABİ OLMADIKÇA NE YAHUDÎLER, NE DE HIRİSTİYANLAR SENDEN ASLA HOŞNUD VE RAZI OLMAYACAKLARDIR (Bakara s. 120)

 

Yahudîler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e “Gel bizimle bir müddet hoş geçin, bizi memnun et de sana tabi olalım” diye bir teklifte bulunmuşlar. Bu teklifteki art düşüncelerini anlatmak için şu âyet inmiş: “Ey Muhammed! Ne yahudîler, ne de hristiyanlar sen onların milletlerine tabi olmadıkça asla senden memnun olmazlar.” Hiçbir şekilde onların gönüllerini hoş edemezsin, meğer ki milletlerine tabi olasın. Halbuki senin için, ikisinin de milletine tabi olmak mümkün değildir.

Şu halde son peygamberlik diline mahsus olan bir belağat ve edeple onlara “Sadece de ki, Allâh’ın hidayeti, işte uyulacak hidayet ancak odur. Hidayet diye ona denilir, sizin hidayet dediğinize değil. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), Allâh’ın kitabı, Allâh’ın dîni dururken, başkasına tabi olmak sapıklıktır. Özellikle hak din, Allâh’ın dînidir. Ancak uyulacak odur. Ben size değil, siz bana uyacaksınız. “Uyulmaya layık olan haktır.” Yol hak yolu, hidayet Allâh’ın hidayetidir. Allâh katında küfre ve şirke yardım yoktur.

Yahudî ve hıristiyanların takip ettikleri din ve millet, inkar edilemez delil ve burhanlarla isbat edildiği üzere, kendi heva ve hevesleriyle, gönüllerinin keyfince uydurulmuş hurafeler, din adına ortaya konmuş bozmalardır. Bunlar hakka değil keyiflerine tabidirler; milletleri, peygamberlere indirilen kitaplardan ve hak yol olan tevhidden, İslam ve ihsan esaslarından çıkmış, bambaşka bir şey olmuştur.

Cenâb-ı Allâh, bütün eski dinlerin temel esaslarını Kur’an’da açıklamış, bunları tasdik ve te’yid edip yeniden onaylamış ve o esaslarından ayrılanların, gerçek dine değil hevalarına uyduklarını göstermiştir. Din dedikleri şeyin aslında hevadan ibaret bulunduğunu hatırlatarak Peygamber (s.a.v.)’i bunlara uymaktan şiddetle sakındırmıştır. Bu ihtarın Peygamber (s.a.v.)’den ziyade ümmetine yapılmış olduğunda şüphe yoktur. O heva ve heves sahipleri, o tahrif ve bid’at ehli, artık gerçek manasıyla Kitap ehli değillerdir.

(Hak Dîni Kur’an Dili, 1.c., 398.s.)

 

                                                                                                    

 

 

 

RESÛLULLAH (S.A.V.)’E İMAN ŞARTTIR

 

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor:

“Allâh’dan başka ilâh olmadığına, şahâdet edip bana ve benim getirdiklerime îman edinceye kadar insanlarla (kâfirlerle) savaşmam bana emrolundu. Onlar bunları yapınca Müslümanlık hakkının muktezası (olan cezalar) müstesna, mallarını ve canlarını benden kurtarır, (içlerindeki gizli hususların) hesaplarını ise, onları Allâh görür.”

Resûlullâh (s.a.v.)’e îman etmek; O’nun peygamberliğini, Allâh’ın O’na gönderdiğini, kendisinin getirdiğinin tümünü ve bütün söylediklerini tasdik etmektir. Kalble olan bu tasdikin, Resûlullâh (s.a.v.)’in peygamberliğini ikrar etmek için getirdiği kelime-i şahâdete mutabık olmasıdır. Kalble olan tasdik, dille olan ikrarla birleştiğinde Resûlullâh (s.a.v.)’e olan îman tamamlanmıştır.

Cenab-ı Hakk buyuruyor ki:

“Münafıklar sana geldiği zaman “şahâdet ederiz ki, sen muhakkak ve mutlak Allâh’ın Peygamberisin” dediler. (Bu sözü kalbleriyle tasdik ederek değil, sadece dilleriyle söylediler). Allâh da bilir ki, sen elbette O’nun peygamberisin. (Fakat) Allâh o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da biliyor.”

Yani, onlar bu sözlerinde yalancılardır. Çünkü onlar, söylediklerini ne tasdik ediyorlar, ne de ona inanıyorlar. Onlar inanmadıkları halde böyle söylüyorlar. Onlar söylediklerini, kalbleriyle tasdik etmedikleri için kalblerinde bulunmayanı, dilleriyle söylemeleri kendilerine hiçbir yarar sağlamaz. Böyle olanlar Müslüman sayılmazlar. Âhirette de kendilerine Müslüman muamelesi edilmez. Zira kendilerinde islâm’dan hiçbir şey bulunmuyor. Onlar kâfirlere katılarak, cehennemin en aşağı tabakasına atılırlar.

(Kadı ‘Iyaz, Şifâ-i Şerîf, 378-379.s.)

 

TASDİK VE İNKÂR BAKIMINDAN

İNSANLAR ÜÇ KISIMDIR

 

Kur’ân-ı Kerim ile Peygamber (s.a.v.) Efendimizin beyanatından anlaşılacağına göre, îmân bakımından insanlar üç kısımdır:

  1. a) Mü’min, b) Kâfir, c) Münâfık. İslâm’ın îmân ve i’tikad esaslarını gerçekten kabul ve tasdik edenler, gerçekten mü’min ve Müslümandır. Bu esasları kabul etmeyenler, yani Allâh’ın birliğine ve Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in Peygamberliğine inanmayanlara kâfir denir. Allâh’ın birliğini ve Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in Peygamberliğini kabul ettiklerini söyleyerek gerçekten Müslüman olanlar arasında göründükleri, biz de, Müslümanız dedikleri halde, kalpleriyle inanmayanlara münafık denir ki içi başka, dışı başka, sözü özüne uygun değil demektir. Bunlar, kâfirlerden de kötüdür.

 

 

 

İSLAM DÎNİNE GİRMEK İSTEYEN

BİR İNSANA NE YAPMALIDIR?

 

Binâenaleyh, Müslüman soyundan gelmemiş olan bir adam Müslüman olmayı arzu ederse “Allâh’ın birliğine, O’ndan başka tapılacak olmadığına ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Peygamber olduğuna imân etmesi, bunu kabul ve tasdîk eylemesi” îcâb eder. Müslümanlık dâiresine girmesi için bu kadarı kâfidir. Ona başka bir merasim de lâzım değildir. Bu iki esası kabul eden bir insan mü’mindir. (Bu da kelime-i şahâdet getirmekle olur.)

Ancak bu îmân ve tasdikini şöylece açıklarsa daha iyidir: “Ben İslâm dîninden başka her dinden uzaklaştım. Ben Allâh’ın Birliğine, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allâh’ın kulu ve Peygamberi olup, O (s.a.v.)’in Peygamberliğinin umumi olduğuna ve Hz. Îsâ (a.s.)’ın da diğer peygamberler gibi sâdece Allâh’ın kulu ve Peygamberi olduğuna, âhiret gününe, kaza ve kadere, hayır ve şer, her şey Allâh’ın yaratması ile vukûa geldiğine inandım ve îmân ettim.”

Bundan sonra tepeden tırnağa kadar bedenini yıkamak suretiyle bir temizlik yapması ve İslâm’ın diğer hükümlerini de yavaş yavaş öğrenmesi tavsiye olunur.

(Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dîni, 60-61.s.)

 

 

SEMÂVÎ DİNLER TEVHİD ESÂSINA

DAYALIDIR VE (ÎDDİA EDİLDİĞİ GİBİ)

İLK İNSANLAR VAHŞÎ DEĞİLDİ

 

Peygamberler (a.s.) tarafından tebliğ edilen dinler, tevhid esasına dayalıdır. Beşeriyetin ilk dini de tevhid ve tenzih inancı üzerine kurulmuştur. İnsanoğlunun ilk babası Hazreti Adem (a.s.) da Allâhü Te‘âlânın yanında kadri yüce bir Peygamberdir. O, Yüce Rabbinden aldığı vahyi kendi çocuklarına ve torunlarına tebliğ etmiştir. Ancak o büyük Peygamberin vefatından sonra ilerleyen zaman içerisinde cehâlet karanlığı baş göstermiş, zaman ilerledikçe karanlık kesifleşmiştir.

Özellikle bugün iddia edildiği kadar, insanların ilk yaratılışlarında mutlak bir vahşet ve cehâlet içerisinde oldukları düşüncesini kabul etmemiz asla doğru bir düşünce değildir. Böyle bir varsayımı kabul etmek, başta semâvî kitapların tamamının açık ifadelerine ters düşmekle birlikte, lisan ilminin verilerine de aykırıdır. Zira bu bilgiler bize gösteriyor ki, bu kavimler ibtidai bir medeniyete sahip oldukları halde, sonradan ayrılarak vahşet haline dönmüşlerdir. Amerika’nın kuzeyindeki eski Meksikalı halkın medeniyetlerini gösteren eserler elde edildiği gibi, Amerika’nın güneyindeki Peruluların dahi medeniyetlerini ispatlayacak eserler elde edilmiştir. Bunların Hint veyahut da Çin kavimlerinden olduklarını gösteren bir hayli eserler mevcuttur. Bununla beraber sonradan Amerika keşfedildiği zaman halkı vahşet halinde bulunmuştur. Buna benzer daha bir çok deliller ve tarihi gerçekler gösteriyor ki, mutlak bir vahşet iddiası doğru değildir. Bulunan tarih öncesi eserler gösteriyor ki, onların da kendilerine özgü medeniyetleri mevcut idi.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 25.s.)

ALLÂHÜ EKBER’İN MA‘NÂSI

 

Bir derviş bulunduğu mecliste Allâhü ekber dedi. Bâyezid-i Bestâmî (k.s.) Hazretleri ona sordu:

– Derviş, Allâhü ekber’in ma‘nâsı nedir?

– Kendisinden başka her şeyden büyüktür, ma‘nâsını anlıyorum, diye cevâb verince, Bâyezid Hazretleri dedi ki:

– Yazıklar olsun sana! Bu yorumla Allâh’ı tahdid etmiş oluyorsun. Onunla birlikte bir şey var mı ki o ondan büyük sayılsın? Derviş bocaladı ve sordu:

– O halde siz lutfedip söyleyin sözün ma‘nâsını..

Bâyezid-i Bestâmî (k.s.) ona:

– Dinle beni derviş! İnsanlarla kıyas edilmekten, kıyas altına girmekten, idrâk edilmekten çok büyüktür. Kıyas, düşünce ve idrâk kapsamına girmez. İşte Allâhü ekber’in ma‘nâsı budur.

Rivâyete göre: Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri bir mescidde cemaatle namâz kıldıktan sonra bir müddet mescidde oturmayı arzuladı. Halk dağıldıktan sonra mescidin imâmı ona yaklaşarak:

– Efendi hazretleri! Yiyeceğinizi nereden te’min ediyorsunuz ve karnınızı nereden doyuruyorsunuz? Diye sordu. Bâyezid Hazretleri ona:

– Biraz sabret, önce şu senin arkanda kıldığım namâzı iade edeyim. Çünkü Allâh’ın büyüklüğünü ve Rezzak sıfatını bilmeyen bir imâmın arkasında namâz kılmak câiz değildir!

Namâza Allâhü ekber ile başlarken ellerimizi kaldırıyoruz. Bununla, Allâh’tan başka her şeyi kalbimizden çıkardığımızı ve kendimizi tamâmen O’nun yüce huzûruna verdiğimizi, dıştan ilgimizi kestiğimizi ifâde ediyoruz. Ellerimizle birlikte kalbimizi de Allâh’a yükseltebiliyorsak, cidden tekbîr getirmiş sayılırız. Nitekim bir adam Bâyezid Hazretleri’ne sordu: “Namâzda elleri kaldırmak nedir?” “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin sünnetidir.” “Fakat sen kalbini de Allâh’ın huzûruna yükseltmeye gayret et. Çünkü böyle yapman daha iyi olur!.” cevâbını verdi.

(Ekrem Sağıroğlu, Bâyezid-i Bestâmî (k.s.))

 

HAKÎKÎ ÎMÂN

 

“Lâ ilâhe illallâh” dediğin zaman, bu yalnız dilinde kalıyor, kalbinde hiçbir semeresi olmuyorsa, sen münâfıksın! Eğer bunun meskeni dil değil kalb oluyorsa, sen mü’minsin! Meskeniyet rûh oluyorsa, sen âşıksın. Ve eğer sırrın buna mesken oluyorsa, sen mükâşifsin!

Birinci îmân, avamın îmânıdır. İkincisi havassın îmânıdır. Üçüncüsü havâss-ı havassın îmânıdır. Bu itibarla, birincisi mücerred doğru bir sözün semeresidir. İkincisi basiretin semeresi ve kalbin inşirahıdır. Üçüncüsü mükâşefe ve müşâhedenin meyvasıdır.

Sakın yalnız dilinle müslüman olma! Çünkü bu kelime (lâ ilâhe illallâh) Kıyâmet pazarında senin aleyhinde şahitlik edip şöyle çağıracak: “Rabbim, ben bu adama şu kadar sene arkadaşlık ettim; fakat hiç bir zaman hakkımı itiraf etmedi ve bana saygı göstermedi.”

Demek ki bu kelime ya senin lehinde veya aleyhinde şahâdet edecektir. Eğer Âlem-i fazl’den isen lehinde, Âlem-i Adl’den isen, aleyhinde şâhidlik yapacak. Yâni Âlem-i fazl, cennete girinceye kadar onlara saygı ve ihtiramla tanıklık eder. Âlem-i adl, cehenneme girinceye kadar onlar aleyhinde ne varsa söyler.

Kuran’ı Kerîm’de buna işaret edilerek deniliyor ki: “İnsanların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli cehenneme girer.” (Şûrâ s. 7)

Şahâdet kelimesinin evveli küfür, sonu îmândır. Alem-i adl yalnız “Lâ ilâhe” ile kalıp küfre düştüler. Onlara denildi ki: “Bu yerde kalmayın, ikinci konağa geçin!”

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey îmân edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği Kitâb’a ve daha önce indirdiği Kitâb’a inanın. Kim Allah’ı, meleklerini, kitablarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa dalmıştır.” (Nisâ s. 136)

Âlem-i fazl ise, ikinci konağa (illâllah) menziline geçti. Onlara denildi ki: “Peygamber ve mü’minler, ona Rabbinden indirilene inandı. Hepsi Allah’a, meleklerine, Kitablarına, peygamberlerine îmân etti.” (Bakara s. 285)

(İmâm-ı Gazalî (rh.a.), Kelime-i Tevhid Kal’ası, 8-9.s.)

 

KELİME-İ TEVHİD

 

“Bil ki, Allah’tan başka tapılacak hakikî mâbud yoktur.” Sahih ve Kudsî bir Hadîs-i şerîfte Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.): “Lâ ilâhe illâllah benim kalemdir. Kim bu kaleme girerse azâbımdan emin olur.” buyurmaktadır.

Bu kelime senin kalb dairenin çevresinde hisar olmazsa ve bu kelimenin rûhu, kalb dairesinin merkezini teşkil edip, saltanatı senin nefsini, hevâ ve şeytanını o noktaya girmekten men‘ edemezse, sen hisar dışında kalırsın. Böyle olunca, mücerred Lâ ilâhe illâllah demen ne bir zerre ağırlığına, ne de bir sivrisinek kanadına denk gelir.

Eğer nasîbin bu kelimenin rûhu ve ma‘nâsı ise “İşte Allah, îmânı bunların kalblerine yazmış ve kendi tarafından bir nur ile onları desteklemiştir” (Hucurât s.13) meâlindeki âyette belirtildiği gibi, “Allah’a ve Peygambere itâat edenler var ya; işte onlar Allah’ın nimetine eriştirdiği Peygamberler, dosdoğru olanlar, şehîdler ve iyilerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar! Bu büyük nîmet Allâh (c.c.)’dendir. Bilen olarak Allâh (c.c.) yeter.”

Yok eğer nasîbin sade dilin lâklâkasından ibâretse (Bedeviler “inandık” dediler, de ki; “inanmadınız, bari islâm olduk deyiniz; imân henüz kalblerinize girip yerleşmedi. Eğer Allâh (c.c.)’e ve Peygamber (s.a.v.)’ine itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksiltmez. Doğrusu Allâh (c.c.) bağışlar, merhamet eder.) âyet-i kerîmesinde olduğu gibi, o, münafıkların reîsi Abdullah bin Übey bin Kâ’b bin Selûl’ün ve yüz bin münâfıkın nasîbidir. Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruluyor ki: “Münafıklar sana gelince (Senin şüphesiz Allâh (c.c.)’ün Peygamber (s.a.v.)’i olduğuna şahâdet ederiz) derler. Allah, senin kendisinin Peygamberi olduğunu, bununla beraber Allah münafıkların yalancı olduklarını da bilir.” Böyle olunca, sen artık dünya ve âhireti hüsrâna giden kimselerden olursun. “Şüphesiz mü nâfıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı da bulamayacaksın.” (Nisâ s. 145)

(Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

Kelime-i Tevhid Kal‘ası, 4.s.)

 

ALLÂH (C.C.)’E ÎMÂN

 

Şübhesiz mahlûkların tâkat ve kudretleri olmadığı halde Allâhü Te‘âlâ varlıkları yarattı. Zira mahlûklar zaîf ve âcizdirler.

Allâh (c.c.)’ün birliğine inanan ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in hepsi hakikî mü’mindir. Allâhü Te‘âlâ, onların yaratıcısı, onları rızıklandırıcı ve onları hıfz edicidir. Çünkü Allâhü Te‘âlâ: “Allah öyle bir Allah ki, sizi halk etti. Sonra sizi rızıklandırdı, sonra sizi öldürür. Sonra diriltir ve sonra O’na (Allah’a) dönersiniz.” (Rûm s. 40)

Kazanç te’min etmek helâldir. Ve helâlden mal toplamak helâldir. Haramdan mal elde etmek haramdır.

İnsanlar üç sınıf üzeredir:

1- Îmânında ihlâslı mü’min,

2- Küfründe inâd eden kâfir ve

3- Îmânında iki yüzlü münâfıktır.

Ve Allâhü Te‘âlâ mü’mine ameli, kâfire îmânı ve münâfıka ihlâsı farz kıldı. Zîrâ Allâhü Te‘âlâ:

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun!” (Hac s. 1) buyurmuştur. Yâni, ey mü’minler itâat edin, ey kâfirler imân edin ve ey münâfıklar ihlâslı olun, buyurmaktadır.

Kudret (iş yapma yetkisi), iş ile beraberdir. Fiilden evvel kudret yoktur. Çünkü; eğer kudret işten evvel (kulun işinden evvel) olsa, kul iş zamanında Allâhü Te‘âlâdan müstağnî olur. (Yani Allâhü Te‘âlâya ihtiyacı olmadan işini görmesi lâzım gelir.) Zîrâ Allâhü Te‘âlâ:

“Allah zengindir. Halbuki siz fakir ve muhtaçsınız.” (Muhammed s. 38) buyurmuştur.

Eğer kudret işten sonra olmuş olsaydı, işin mümkün olmaması lâzım gelirdi, sebebi ise, kudretsiz ve tâkatsiz işin meydana gelmesi mümkün değildir.

(İmâm-ı A‘zam (r.a.),

Müslümanlara Vasiyeti, 29-31.s.)

 

NİÇİN YARATILDIK?

 

“O hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan evvel ise arş, su üstünde idi. Andolsun ki, “ölümden sonra muhakkak yine diriltileceksiniz” desen kâfir olanlar mutlaka, “Bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değildir.” derler.” (Hûd s. 7)

“Sizin hanginizin amelinin daha güzel olacağını imtihan etmek için” demek, sizi, imtihanınıza sebeb olacak kimselerin muamelesine tâbi‘ tutup imtihan edecek, hanginizin amelinin en güzel olduğunu ve kimin ihsan sahibi, kimin isâet (kötülük) ehli olduğunu meydana koyduktan sonra sevab ve ikab (azâb) olarak size mücâzatta (karşılıkta) bulunacaktır. Mahlûkatın halk olunmasından maksad-ı aksâ, onların Hakk’ın rızâsını kazanmak yolunda en güzel amellere tevessül etmeleridir. Çirkin ve münker fiillerin terkedilmesi de terakki için zarûrîdir. Amelden murad da, kalbin ve cevârihin kendilerine mahsus amelleridir. Bu sebebden dolayı Resûlullâh (s.a.v.) bu âyet-i celîleyi “Sizin hanginizin amelinin en güzel olacağını imtihan etmek için” demek hanginizin niyetinin en güzel olup haramlardan titizlikle kaçınacağını ve Allâh’a itaatte ne derece gayret göstereceğini imtihan etmek için demektir, diye tefsir etmişlerdir.

Kalbin ve kalıbın kendilerine mahsus amelleri vardır. Kalb, nasıl kalıbdan üstün ise onun ameli de kalıbın amelinden üstündür. Ma‘rifetullah kazanılmadan sâlih amel işlemek mümkün olamayacağı cihetle kullara vâcib olan bunun yolunu tutmaktır. Bunun nazarî yolu, san‘atının incelikleri üzerinde tefekkür, amelî yolu ise O’nun emirlerini tutmak, nehiylerinden kaçınmaktır. Çünkü emirleri ve nehiyleri anlamadan ibâdet ve tâat olmaz.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 76-77.s.)

 

BESMELE-İ ŞERÎF

 

Cenâb-ı Hakk, her hayırlı işe Besmele ile başlanmasını emir buyurmuşlardır.

Bu husus çeşitli âyet-i celîlelerde beyân olunmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de:

“Herhangi bir hayırlı işe eğer Besmele ile başlanmazsa o iş ebter (hayırsız) olur.” ya‘ni “Sonu hayır ile tamamlanmaz ve bereketli olmaz.” buyurmuşlardır.

Rûhü’l-Beyân tefsîrinde naklolunur ki:

“Fir‘avn henüz ulûhiyet (ilahlık) da‘vâsında bulunmadan önce sarayının kapısına “Bismikellâhümme” yazdırmıştı.

Mûsâ aleyhisselâma îmân etmediği için Musâ (a.s.), Cenâb-ı Hakk’a: “Ya Rabbi ben onu da’vet ediyorum; ama onda bir hayır görmüyorum.” diye iltica ettiğinde Cenâb-ı Hakk:

“Her halde sen onun helâk edilmesini istiyorsun. Ve sâdece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısına yazdırdığı yazıyı da görüyorum.” buyurdu. Kim Besmele-yi şerîfi süveydâ-yı kalbine bir ömür boyu dilinden düşürmemek üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk, Fir‘avn’a, Fir‘avn olduğu halde sarayının kapısına bir Besmele yazdırdığı için bu kadar mühlet veriyor. Onu kalbine yazan bir mü’minin ne kadar âtıfet-i İlâhiye’ye mazhâr olacağı bedîhidir (besbellidir). Duâsına da muhakkak sûretde icâbet (kabul) olunur. Kulun duâsına icâbet olunması için ilk şart; helâl lokma ile ıslâh-ı bâtın eylemek (kalbini günâhlardan temizlemek), son şart ise ihlâs ve huzûr-ı kalbdir. Ya‘ni Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyle yönelmektir. Eğer ağıza konulan lokma helâl değilse o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması, masivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi müşküldür. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lâzımdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Musâhabe, 2.c. 16.s.)

 

ALLÂH (C.C.) BİRE ON VERİR

 

Ubeydullâh b. Muhammed b. Âişe anlatıyor:

Bir dilenci, Mü’minlerin Emîri Hz. Alî (k.v.)’nin kapısını çaldı. Hz. Alî (k.v.) de Hasan veyâ Hüseyin (r.a.)’e:

“- Annene git, altı dirhem bırakmıştım, bir tanesini al da gel.” dedi. Hasan (r.a.) veyâ Hüseyin (r.a.) gitti ve geri döndü.

“- Annem, altı dirhemi un almak için bıraktığını söylüyor.” dedi. Bunun üzerine Alî (k.v.):

“- Bir insanın bir şeyi Allâh (c.c.) yoluna sarfetmesi, kendi elinde tutmasından daha hayırlı olmazsa o kişinin imânı tam olmaz.” dedi ve altı dirhemi de göndermesini istedi. Hz. Fatıma (r.a.) içerden altı dirhemi gönderince Hz. Alî (k.v.), onları fakire verdi. Adam daha henüz uzaklaşmamıştı ki devesini satmak isteyen bir adam geldi, Hz. Alî (k.v.):

“- Kaç paraya?” diye sordu. Adam da:

“- Yüzkırk dirhem” dedi. Hz. Alî (k.v.) de:

“- Parasını sonra ödemek üzere bırak.” dedi. Adam deveyi oraya bıraktı ve gitti. Az sonra bir başka adam geldi ve:

“- Bu deve kimin?” diye sordu. Hz. Alî (k.v.):

“- Benim” deyince, O:

“- Bana satar mısın?” dedi.

“- Evet” cevâbını alınca:

“- Kaça?” dedi. Hz. Alî (k.v.) de:

“- İkiyüz dirheme” dedi. Adam:

“- Tamâm kabûl ettim” dedi ve ikiyüz dirhemi verip, deveyi aldı. Hz. Alî (k.v.), deveyi aldığı adama borcu olan yüzkırk dirhemi verdi ve Fatıma (r.anhâ)’ya altmış dirhem getirdi. Hz. Fatıma (r.anhâ) dirhemleri görünce:

“- Bunlar nedir?” diye sordu. Hz. Alî (k.v.) de Resûlullâh (s.a.v.)’in ifadesiyle:

“-Allâh (c.c.)’ün bize (Kim ki iyilik eder, onun on misline nail olur.)” (Enam s. 160) âyetiyle vadettiği şey.” dedi.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 2.c. 738.s.)

 

 

 

GERÇEK SEVGİ ALLÂH SEVGİSİ

 

Hakk te‘âlâ ve tebâreke şöyle buyurdu:

“Allâh bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır” (Ahzâb s. 4) Yani Cenâb-ı Allâh insana biri Allâh sevgisine, diğeri mâsivâ sevgisine mahsûs olmak üzere iki kalp vermemiştir. Sevgi yuvası olan kalp evi birdir. Kalb hangisine raptedilirse diğeri ehemmiyetten sakıt olacaktır. Binâenaleyh tarikatla âmil olan kâmil bir müminin fazlaca meşgûliyyetinin arasında bile kalben Cenâb-ı Hakk’ın zikriyle meşgul bulunması îcab eder. Allâh te‘âlâ, rızasını kazanmak, kaza ve kaderimize rızâ göstermek hususunda sizleri ve bizleri muvaffak buyursun, âmîn.

Bildiğiniz gibi hakikat dâima zahir ise de dünyanın muhabbeti ve aşırı meşguliyeti sebebi ile kalb üzerine vâki’ olan perde, insânı hakkânî müşahededen bir derece mahrum ediyor. Yoksa Mâni’, men edici; Mu’tî, verici; Nâfi’, faydalı; Zârr zarara mukabele eden; Muhyî, diriltici; Mümît, hayata son verici; Settâru’l-uyûb, ayıpları örten;Ğaffâru’z-zünûb, günahları bağışlayan yalnız Cenâb-ı Hâlik olduğu halde başka bir şeye sevgi beslemek ve kalbi ona bağlamak aslâ caiz olamaz.

Büyük peygamberler, kerametli veliler, mal ve çocuk gibi bir şeye sevgi göstermişlerse, malı Allâh’ın rızasını kazanmak yolunda sarf, evlâdı da ümmet-i Muhammed’den bir kişinin artması ve “sadaka-i câriye” (devamlı hayır, kişinin öldükten sonra da sevabından istifâde edebileceği bir hayır müessesesini kurması) olmak maksadı üzere göstermişlerdir. Bildiğimiz gibi mâsivâya can u gönülden muhabbet etmemişler, kalplerini yalnız Allâh’ı zikirle, sevgisiyle nurlandırarak sükûna erdirmişlerdir. Şimdi ise bir insan zâhiri halk ile, bâtını Hakk ile olursa aynı muvaffakiyyete ulaşacağı tabiîdir.

Mevlâm bizi ve sizi zikrin yapıldığı meclise kabul buyursun. Muhabbet-i mâsivâya mübtelâ olanlar gibi yakınlık kapısından uzaklaştırmasın, âmin.

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, 153.s.)

 

ALLÂH HEM ĞAFFAR HEM DE KAHHARDIR

 

Hakk te‘âlâ hazretleri tâ’zîme lâyık Kelâm-ı Kadim Kur’an’da: “Her nerede bulunursanız, Allâh sizinle beraberdir. Şahsî ahvalinize vâkıf, hâzır ve nâzırdır.” (Hadîd s. 4) buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Allâh dünyayı âhiret niyetine göre verir”, buyurmuşlardır. Bu hadîs-i şerifin tasdikini lisana hasreden cesur câhiller yâhud nisyân ve gaflet perdeleri altında gizlenmiş gafiller, ayıplayıp kınamayı gerektiren yasak bir fiili yaparken insanların görmesinden sıkılıp çekinen fakat Cenâb-ı Hakk’ın hazır ve nazır bulunduğu bir hakikate iltifat etmeyenler, Kıyamet günü büyük mahkemede, o herkese açık olan son soruşturmada ne yolda cevap vereceklerini gerçekten düşünmeye değer. Mülk ve melekûtun sahibi Yüce Allâh, kullarına hitaben: “Ey kulum! Senin hayatın ve ölümün, yükselmen ve düşmen, genişlik ve sıkıntın, sıhhat ve afiyetin, elhasıl her nefesin benim kudret elimde olduğu halde yasaklamış olduğum bir fiili ne cesaretle işledin! Saadetinin düşmanı olan mel’ûn şeytana tâata ne akılla teşebbüs edebildin! Ey kulum! Beni, görmez, bilmez mi zannettin, yâhud kendin gibi âciz bir kula karşı gerekli gördüğün hayâ ve hürmeti bana karşı lüzumsuz mu sandın?” buyuracağı esnada acaba ne gibi bir cevap hazırlanacaktır? Âyet-i kerimede “Şüphesiz ben, tevbe edeni bağışlarım” (Tâhâ s. 82) buyrulmuştur.

Yasak ve günahlarda ısrar edenler hakkında böyle bir müjde sâdır olması şöyle dursun, aksine Kur’an-ı celîl hükmüyle: “Ey benim kullarım! Şeytan sizi benim afv ve mağfiretimden iğfal etmesin.” (Lokman s. 33) buyurmuşlardır. İmam-ı Gazâlî aleyhi rahmetü’l-Bârî hazretlerinin bu makamda serdetmiş olduğu yüce hikmeti ve büyük hakikati sırası gelmişken arz edeyim. Şöyle ki:

Hak te‘âlâ hazretlerinin esma ve sıfatlarına itikâd etmek her mü’min için farz-ı ayndır. Fakat birini diğerinden ayırmamak da şarttır. Mesela “Ğaffar” (bağışlayıcı) ism-i şerifine güvenerek amel ve ibâdet mecbûriyyetini lüzumsuz görenler, “Rezzâk” (rızık verici) ismine güvenerek de dünyevî maişetlerini te’min hususunda çalışıp gayret göstermeyi zâid görmeleri gerekir. Birine itikâd edip diğerine itimât etmemek mantık ve hikmet cihetinden saygıya lâyık olamaz. Şeriat ve akıl bakımından da sahih bir itikada yaklaşamaz.

(Muhammed Es’ad Erbilî (k.s.), Mektûbât, 137.s.)

 

KAZA VE KADERİN TARİFİ VE AÇIKLAMASI

 

Kaza ve kadere inanmak, imanın esaslarındandır. Ehl-i sünnete göre: Allâh te’âlânın yüce sıfatlarına iman, kaza ve kadere de îmân etmeyi gerektirir. Kur’an-ı kerîmin bazı âyetlerinde ve Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin hadislerinde de kaza ve kadere iman etmeye işaret buyrulmuştur. Kaza ve kaderi inkâr etmek küfürdür.

Kader: Allâh te’âlâ tarafından bütün eşyanın, evrenin ve olayların daha eşya ve evren yaratılmadan önce, durumlarını, asıllarını, şartlarını, nedenlerini, zamanlarını ve yerlerini çerçevelemesi ve bilmesi demektir. Daha başka tarifler de yapılmıştır.

Kaza: Ezelde sınırlandırılan ve bilinen şeylerin takdir uyarınca varlık âlemine gelmesi ve olmasıdır. Bu iki sözcük birbirinin eki ve tamamlayıcısıdır.

Şimdiye kadar yokluktan varlık âlemine gelenler ve bundan sonra var olacak her şey, bütün durum ve özellikleriyle Allâh te’âlânın ezelî ilim, kudret ve iradesiyle yaratıldığına ve yaratılacağına kesinlikle iman etmek gerekir. Mümkünât denilen her şey, varlığı yokluğa tercih eden “Ol” emrine boyun eğmiştir. O halde, nasıl ki yoku var etmek, ilim ve kudreti sonsuz bir yaratıcının fiili ise, bunun gibi, var olanları da yok etmek aynı Mutlak’ın fiilidir. Çünkü var olması mümkün olan her şey, varlığı vacip olan ve yokluğu imkânsız olan Allâh (c.c.)’e bağlıdır. Bunun için Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı kerimde şöyle buyurur: “Allâh’ın şanı, bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona ancak ol demektir. O hemen oluverir.” (Yasin s. 82)

Akılları susturacak bu ayetten maksat, Allâh te’âlânın varlık âlemine getirmesini veya var olan bir şeyin yok edilmesini istediği zaman, ilim ve iradesine uygun bir şekilde ve hiç gecikmeden olmasıdır.

Hidayete ermiş bütün kavimler sağlam akılları ve nakilleri ile şu gerçeği ittifâken haykırmışlardır: Allâh (c.c.)’den başka her şey, yüce Hâlik-ı mutlakın takdir, irade ve yaratmasıyla var olmuştur. Bütün mezhepler ve semavi dinler bu konuda ittifak halindedir.

Ehl-i sünnet, Kur’an ve Sünnetin ışığında şu neticeye varmıştır: Yapılan bütün hareketler, söylenen sözler, insanın istemesine ve tâkatına giren şeyler ve hatta ağaçtaki yaprağın düşmesine varıncaya kadar her şey yüce Allâh’ın takdîrine bağlıdır. O’nun ilmi içerisindedir. Lâkin bütün bunlar insanın istemesi ve yapması ile yapıldığı veya terk edildiği içindir ki, sevaba veya cezaya müstehak olur.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 210.s.)

YER VE GÖKLERİN YARATILIŞI

 

“Şüphesiz ki sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra emri arş üzerinde hükümrân olan, her işi yerli yerinde tedbir ve idare edendir.” (Yûnus s. 3)

Fahr-i Râzî’nin beyânı veçhile bu âyette “altı gün” ile murad, mikdardır. Yani altı gün mikdarı bir zamanda halketti, demektir. Çünkü ma’rûf olan güneşin arz üzerinde bulunmasıyla hâsıl olacağından âlem halk olunmazdan evvel ve güneş olmadığından, ma’rûf olan günün bulunamayacağı cihetle “gün” tâbiri bu makamda mikdara mahmuldür. Allâh te‘âlâ bu âlemi ân-ı vâhidde halketmeğe kâdir iken altı gün mikdarı bir zamanda halkettiğini beyân ile kendinin fâil-i muhtar olduğuna işaret buyurduğu gibi kullarına her umur ve ahvâlde teenni eylemelerini dahi işaret ve tavsiye buyurmuştur. Mikdarı beyânda “altı” adedini ihtiyarın hikmetini Allâh te‘âlâ bilir.

Tefsir-i Hâzîn’de beyân olunduğu veçhile tedbir, işlerin sonlarına nazar ederek her şeyin hal ü şânına muvafık ve maslahata mutabık iş yapmakdır.

Cenâb-ı Hâlik te‘âlâ hazretleri arzı cumartesi günü, dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, mekruhları (sevilmeyen şeyleri) salı günü, nurları çarşamba günü yarattı ve hayvanları perşembe günü yaratıp yeryüzüne yaydı, Âdem’i de cuma günü ikindiden sonra yarattı. Cenab-ı Hakk’ın yaratma işi cuma günü ikindiden akşama kadar, son saatine kadar devam etti.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu  (k.s.),

Yûnus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 8.s.)

  • •••••••

“O’nun izniyle denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, nehirleri de size musahhar kıldı.” (İbrahim s. 32)

“Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nun (varlığının) delillerindendir.” (Şûrâ s. 32)

 

ALLÂH (C.C.) MÜ’MİN KULUNU HİMAYE EDER

 

Hikâye olunduğuna göre bir ihtiyar kadın, gemi yaptığı sıralarda Nuh (a.s.)’a uğrayıp onu niçin yaptığını suâl ettikde Nuh (a.s.):

– Allah, kâfirleri tufan ile helak edecek, mü’minleri de bu gemi ile kurtaracak, dedi.

Kadın, vakti geldiğinde kendisine de haber vermesini ve mü’minlerle beraber gemiye bindirmesini söyledi.

Vakit gelince Nuh (a.s.) halkı gemiye bindirmekle meşgul olduğu için kadının ricasını unuttu.

Sonra tufan vaki’ olup küffar helak oldu, mü’minler necat buldu, gemiden çıktıktan sonra ihtiyar kadın gelip:

– Ey Nuh! Sen tufan olacağından bahsederdin, daha vakti gelmedi mi?

Nuh (a.s.):

– Tufan vaki’ oldu. Allah’ın emri yerine geldi, dedi. Böyle derken de kadının hâline teaccüb etti. Allah te’âlâ onu imanı sebebiyle kurtarmıştı ve tufanı görmemişdi.

Allah (c.c.), mü’min kullarını işte böyle himaye eder. Bazı ehl-i keşifden sıhhatle naklolunduğuna nazaran Bursa’daki Ulu Cami arsasının bu kadının evinin bulunduğu yer olduğu söylenmişdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, 104.s.)

  • •••••••

ÂYET-İ KERÎME

 

Kim Allâh’a ve Resûl’e itâat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine lûtuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! (Nisâ s. 69)

 

ALLÂH (C.C.) VE RESÛLÜ (S.A.V.) BİR İŞE HÜKÜM VERDİĞİ ZAMAN İNANAN ERKEK VE KADINA, O İŞİ KENDİ İSTEKLERİNE GÖRE SEÇME HAKKI YOKTUR (Ahzab s. 36)

 

Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) bir işe hüküm verdiği zaman, yani Allâh Resûlü (s.a.v.) hüküm ve karar verdiğinde -ki burada Allâh (c.c.)’ün zikredilmesiyle, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in durumunun yüceltilmesi ve onun bir işe hüküm vermesinin, ayni zamanda Allâh (c.c.)’ün hüküm vermesi demek olduğunun bildirilmesi amaçlanmiştir. Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e itaat etmek, Allâh te‘âlâya itaat etmek demektir.- İnanmiş bir erkek ve kadina, o işi kendi isteklerine göre seçme hakki yoktur. Aksine kendi düşünce ve tercihlerini, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in düşünce ve tercihine tabi kilmalari gerekir.

Rivayet edilmiştir ki, Hz. Peygamber (s.a.v.), halasi Abdülmuttalib’in kizi Ümeyye’nin kizi Zeyneb binti Cahş’i, evlatliği Zeyd b. Harise’ye istemişti. Zeynep beyaz tenli ve güzeldi. Zeyd (r.a.) ise siyah olduğundan Zeyneb (r.a.) onu istememiş ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e şöyle demiştir:

“Ey Allâh’in Resûlü! Ben senin halanin kiziyim ve Kureyş’in en ileri gelenlerine mensûbum. Bu nedenle onu kendime reva göremiyorum.” Ayni şekilde kardeşi Abdullâh da bu işe razi olmamişti. Bunun üzerine bu ayet inmiştir.

Her kim Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e herhangi bir hususta karşi gelir ve kendi görüşüyle hareket ederse şüphesiz apaçik bir şekilde hak yoldan sapmiş ve dosdoğru yoldan ayrilmiş olur.

(Rûhu’l Beyân Tefsiri, İsmail Hakki Bursevi, 6.c., 450.s.)

  • •••••••

Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: “Eyvahlar bize, keşke Allâh’a itaat etseydik ve Resûle de itaat etseydik.” (Ahzap s. 66)

 

 

 

SEN ONLARIN MİLLETLERİNE TABİ OLMADIKÇA NE YAHUDÎLER, NE DE HIRİSTİYANLAR SENDEN ASLA HOŞNUD VE RAZI OLMAYACAKLARDIR (Bakara s. 120)

 

Yahudîler Hz. Peygamber (s.a.v.)’e “Gel bizimle bir müddet hoş geçin, bizi memnun et de sana tabi olalim” diye bir teklifte bulunmuşlar. Bu teklifteki art düşüncelerini anlatmak için şu âyet inmiş: “Ey Muhammed! Ne yahudîler, ne de hristiyanlar sen onlarin milletlerine tabi olmadikça asla senden memnun olmazlar.” Hiçbir şekilde onlarin gönüllerini hoş edemezsin, meğer ki milletlerine tabi olasin. Halbuki senin için, ikisinin de milletine tabi olmak mümkün değildir.

Şu halde son peygamberlik diline mahsus olan bir belağat ve edeple onlara “Sadece de ki, Allâh’in hidayeti, işte uyulacak hidayet ancak odur. Hidayet diye ona denilir, sizin hidayet dediğinize değil. Allâh’in Resûlü (s.a.v.), Allâh’in kitabi, Allâh’in dîni dururken, başkasina tabi olmak sapikliktir. Özellikle hak din, Allâh’in dinidir. Ancak uyulacak odur. Ben size değil, siz bana uyacaksiniz. “Uyulmaya layik olan haktir.” Yol hak yolu, hidayet Allâh’in hidayetidir. Onlara işte böyle söyle ve şunu da bil ki; “Vallâhi eğer sen, sana gelen bunca ilimden sonra, mesela onlarin heva ve heveslerine, keyiflerine uyacak olsaydin Allâh’dan senin ne bir dostun ne de yardimcin bulunur. Ortada kalir, helak olur gidersin. Çünkü Allâh katinda küfre ve şirke yardim yoktur.”

Yahudî ve hiristiyanlarin takip ettikleri din ve millet, inkar edilemez delil ve burhanlarla isbat edildiği üzere, kendi heva ve hevesleriyle, gönüllerinin keyfince uydurulmuş hurafeler, din adina ortaya konmuş bozmalardir. Bunlar hakka değil keyiflerine tabidirler; milletleri, peygamberlere indirilen kitaplardan ve hak yol olan tevhidden, İslam ve ihsan esaslarindan çikmiş, bambaşka bir şey olmuştur.

Cenâb-i Allâh, bütün eski dinlerin temel esaslarini Kur’an’da açiklamiş, bunlari tasdik ve te’yid edip yeniden onaylamiş ve o esaslarindan ayrilanlarin, gerçek dine değil hevalarina uyduklarini göstermiştir. Din dedikleri şeyin aslinda hevadan ibaret bulunduğunu hatirlatarak Peygamber (s.a.v.)’i bunlara uymaktan şiddetle sakindirmiştir.

Bu ihtarin Peygamber (s.a.v.)’den ziyade ümmetine yapilmiş olduğunda şüphe yoktur. O heva ve heves sahipleri, o tahrif ve bid’at ehli, artik gerçek manasiyla Kitap ehli değillerdir.

(Hak Dîni Kur’an Dili, 1.c., 398.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E İMAN ETMEK FARZ, O (S.A.V.)’E İTAAT EDİP SÜNNETİNE UYMAK ŞARTTIR

 

Allâh te’âlâ buyuruyor: “O halde Allâh’a, Onun Peygamberine ve indirdiğimiz O Nura (Kur’an’a) îman edin. Allâh, ne yaparsaniz, hepsinden haberdardir. (Teğâbün s. 8)

“Hakikat biz Seni (kiyamette ümmetine) bir şahid, (mü’minlere Cenneti) müjdeleyici, (kötü amellerden dolayi, Cehennemle) bir korkutucu olarak gönderdik ki, (hepiniz ey insanlar) Allâh’a ve Peygamberine îman edesiniz.” (Fetih s. 8-9)

“…O halde Allâh’a ve O’nun ümmî Nebisi olan Resûlüne ki kendisi de O Allâh’a ve O’nun sözlerine îman etmekte olandir, îman edin. Ona tâbi olun. Tâ ki doğru yolu bulmuş olasiniz.” (A’raf s. 158)

Allâh te’âlâ buyuruyor: “Kim Allâh’a ve Peygamberine îman etmezse muhakkak (bilsin) ki, biz O kafirler için çilgin bir ateş hazirlamişizdir.” (Fetih s. 13)

Kadi Ebu’l – Fadl Iyaz der ki: Resûlullâh (s.a.v.)’e îman etmek; O (s.a.v.)’in peygamberliğini, Allâh’in O (s.a.v.)’e gönderdiğini, Kendisinin getirdiğinin tümünü ve bütün söylediklerini tasdik etmektir. Kalble olan bu tasdiki, Resûlullâh (s.a.v.)’in peygamberliğini ikrar etmek için getirdiği Kelime-i şahadete mutabik olmasidir. Kalble olan tasdik, dille olan ikrarla birleştiğinde Resûlullâh (s.a.v.)’e olan îman tamamlanmiştir. Nitekim bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Allâh’dan başka ilâh olmadiğina, Muhammed (s.a.v.)’in muhakkak Allâh’in elçisi olduğuna şahadet edinceye kadar, insanlarla savaşmam için emrolundum.” (Buhârî)

Resûlullâh (s.a.v.)’in Cebrail’e daha açiklik getirmek için, Cebrail’in “İslâm nedir?” sorusuna: “İslâm; Allâh’dan başka İlâh olmadiğina, Muhammed’in Allâh’in elçisi olduğuna şahadet etmen, namazi dosdoğru kilman, farz olan zekâti vermen, Ramazan orucunu tutman ve gidip ziyaret etmeye gücün yettiğinde Beyt-i şerifi ziyaret etmendir.” diye cevap buyurmuşlardir.

Sonra Cebrail Resûlullâh (s.a.v.)’e îmani sordu. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allâh’a, Allâh’in meleklerine, kitaplarina, peygamberlerine, öldükten sonra tekrar dirilmeğe, âhiret gününe îman etmektir.”

(Kadi ‘Iyaz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 378.s.)

 

ALLÂH (C.C.) MÜ’MİNLERİN YARDIMCISIDIR

 

“Zât-ı Ulûhiyyetime yemin ederim ki; muhakkak Bedir’de “Allâh te’âlâ” (ve tekaddes hazretleri) size yardım etti. Hâlbuki siz Bedir’de zelil ve fakir idiniz. Binaenaleyh Bedir vak’asında nail olduğunuz ni’mete şükretmeniz için Allâh’a ittikânız vâcibdir.” (Âl-i İmrân s. 123)

İşte Bedir günü fakîr, zelîl ve zayıf bir halde bulunan mü’minlere Cenâb-ı Hakk nusretini ihsan etti. Ebû Cehîl gibi sanâdîd-i Kureyş hep o gün maktul düştüler. O günden i’tibâren izzet-i îmân tezahür etti. Yevm-i Bedir mebnâ-yı İslâm oldu. Bunu Cenâb-ı Allâh’tan başka hangi kuvvet yapabilir? Şimdi aklı olanlar böyle bir nusreti ihsan eden Cenâb-ı Allâh’a tevekkül ve i’timâd etmez mi? Nasıl olur da sabır ve ittikâ’yı bırakır (feşile) ya’nî cebânet ve za’f-ı kalbe düşersiniz?!

Binaenaleyh ey mü’minler! Bundan böyle hep Cenâb-ı Allâh’a ittikâ ediniz ki, nusrete nail olup şükredesiniz!

Cenâb-ı Hakk bu âyet-i kerîmede mü’minlere hitaben: “Siz fakîr ve zelîl idiniz” mâ’nasında “ezilletün” diye buyurmuştur. “Zelâil” dememiştir. Çünkü mü’minlerin kâfirlere nisbetle eksiklikleri fakîr olmaları ve silâhlarıyla bineklerinin az olması idi. “Zelâil” ise; “tamamen zayıf olan, hiçbir kudret ve kuvveti bulunmayanlar” demektir ki, mü’minlerin durumu böyle değildi.

Kuvvetlerinin azlığına gelince: 70 deve ve üç tane de atları var idi. Atlılar; Mikdâd bin Esved, Zübeyr bin Avvâm ve Mersed Ganevî (r.a.e.) idi. Allâh (azze ve celle) yolunda ilk defa at üzerinde muharebe edenler de bunlardır.

Silâhları altı kalkan ve sekiz kılıçtan ibaret idi.

Muharebeye iştirak edenlerin sayısı ise 313 kişi olup 70’i Muhâcirîn’den, gerisi Ensâr’dan idi.

Düşmanların adedi 1000 civârında olup, 100 atlı ve 100 hecin süvarileri ve çoğunun arkasında zırh ve çeşitli silâhları bulunuyordu.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsîri, 5-6.s.)

 

PEYGAMBER (S.A.V.)’E İTAAT

ALLÂH (C.C.)’E İTAATTİR

 

“De ki, siz gerçekten Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allâh da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allâh çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Âl-i İmran s. 31)

Resûlullâh (s.a.v.)’e uymak, hıristiyanların Hz. İsa (a.s.) hakkında iddia ettikleri gibi, tanrılığa ortak olmak demek değildir. Allâh (c.c.) sevgisini bölüp üç ayrı ortağa paylaştırmak değil, yalnız “Ben özümü Allâh’a teslim ettim” diye bütün sevgiyi sırf Allâh (c.c.)’de toplayıp, O’na teslim olduğunu sunmak ve itaatı yalnızca O’na yapmaktır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e de sırf Allâh (c.c.)’ün Resûlü, görevlendirdiği peygamberi, dînin tebliğcisi, hidâyetinin ve emirlerinin bildiricisi olduğundan dolayı, yine sırf Allâh (c.c.) için uymak ve izinden gitmektir.

Bir elçiyi tanımak, onun kendisini değil, onu görevlendirip gönderen makamı tanımaktır. Mesela bir devletin elçisini, memurunu reddetmek, o devleti ve onun kanunlarını reddetmek olduğu gibi, Allâh (c.c.)’ün elçisi demek olan Peygamber (s.a.v.)’i kabul etmeyip reddetmek de Allâh (c.c.)’e küfür ve saygısızlıktır. Bundan dolayı Allâh (c.c.)’ün elçisine itaat etmekten kaçınanlar, Allâh (c.c.)’e ibadet ve taatten kaçınan kafirlerdir. Allâh (c.c.) de kafirleri sevmez, küfrün hiçbir çeşidine razı olmaz. Eğer Hıristiyanlar Allâh (c.c.)’ü sevselerdi, İsa (a.s.)’ı Allâh (c.c.)’ün bir peygamberi olarak tanırlar ve ona bir tanrı olarak ibadet değil, bir peygamber olarak itaat ederlerdi.

Açıkça peygamberliğe şahâdet edilmedikçe, Allâh’ın birliğine, Allâh (c.c.)’ün kendisinin şahâdeti gibi gerçek bir şahâdet yapılmamış olacağından İslam’da bu iki şahâdetin birleştirilmesinin şart olduğunu ve Allâh (c.c.)’e itaat ile Resûlü (s.a.v.)’e itaatın birbirini gerektirdiğini ve Allâh (c.c.)’ün rızasına, mağfiretine, rahmetine ermenin ancak bu suretle mümkün olacağını açıklamak üzere “De ki, Allâh’a ve Resûl’e itaat ediniz! Eğer onlar yüz çevirirlerse, şunu bil ki, Allâh kafirleri sevmez.” buyurulmuştur.

(Hak Dini Kur’an Dili, 2.c. 342.s.)

 

HAKK’I İPTALE ÇALIŞANLARIN ÂKIBETİ

 

“Ebû Leheb’in nefsi helak oldu. Ve dünyada işlediği ameli de helak oldu. Ebû Leheb’in malı ve ameli kendinden belâyı defedemedi. Yakında alev sahibi ateşe girer. Odun götürücü olduğu halde Ebû Leheb’in zevcesi de cehenneme dâhil olur. O hatunun boynunda hurmadan yapılmış ip vardır.”

(Tebbet sûresi)

Bu sûre-i celîlenin sebeb-i nüzûlü:

Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize Safa üzerinde Kureyş’in büyüklerini da’vet ile dîn-i İslâm’a dâhil olmalarını teklif edince Ebû Leheb de:

“Bizi bunun için mi da’vet ettin? Tebben leke!”

Yani; “helak olasın!” demekle kalb-i Nübüvvet (s.a.v.)’i rencide edince Cenâb-ı Hakk (azze ve celle) hazretleri Resûl (s.a.v.) ‘inin kalbine arız olan kederi izâle ve tesliye için bu sûreyi inzal buyurmuştur.

Ebû Leheb’in karısı Ümm-ü Cemil de, Resûlullâh (s.a.v.)’e şiddet-i adavetinden dağdan “muğıylan dikeni” ve sâir çalıları arkasında getirir, Resûlullâh (s.a.v.)’in yolu üzerine saçardı. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın sıyânetiyle o dikenler üzerinde Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz yürürken ipekten döşeme üzerinde yürür gibi yürür ve hiçbir şey te’sîr etmezdi.

Bu sûre-i celîlenin evvelinden nihayetine kadar Cenâb-ı Hakk, Ebû Leheb’i ve haremini zemmedince; bu zemme tahammül edemeyip, husûmetini alenen i’lâna başlaması üzerine herkes, Resûlullâh (s.a.v.)’e olan hased ve garazını anladığından Ebû Leheb’in Resûlullâh (s.a.v.) hakkında lâyık olmayan sözleri hiç kimseye te’sîr etmemeğe başladığı gibi, kendi hakkında herkesin buğz u adaveti artmış, nâs indinde kadr ü kıymeti kalmayıp aksine herkesin nefretini de kazanmıştı. İşte Cenâb-ı Hakk’a karşı sell-i seyf edib, Hakk’ı iptâle çalışanların âkîbeti, dünyâ ve âhirette hüsranda kalacakları şüphesizdir.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.),

Bedir Gazvesi ve Sûre-i Enfâl Tefsîri, 78-79.s.)

 

YARATILMIŞLIK BELİRTİLERİNDEN ALLÂH (C.C.)’ÜN TENZİHİ

 

Kâinatın yaratıcısının cisim, cevher veya araz olması, sûret ve şekil taşıması, bir yönde veya bir yerde bulunması muhaldir. Yahudîler, müfrit Râfizîler, Müşebbihe ve Kerrâmiyye Allâh’ın cisim olduğunu iddia etmiştir.

Bu görüşlerin hepsi de yanlıştır, zira bunlarda yaratılmışlık belirtileri mevcûddur. Halbuki Allâh (c.c.) bu nevi, belirtilerden münezzehtir. Şöyle ki cisim (cevherlerden) teşekkül etmiştir, her birleşik şeyin parçalarına ayrılması mümkündür. Yine cisim belirli bir hacme sâhibtir. Onun, taşıdığı bu hacimden daha küçük veya daha büyük olması da mümkündür. O halde sâhip olduğu hacimde karar kılması ancak bir tahsis edicinin ona bu hacmi vermesiyle mümkün olmuştur. Varlıkların taşıyabileceği şekiller (suretler) de muhteliftir. Allâh te‘âlânın bütün bu şekillere bürünmesi muhaldir; bir kısmının ona tahsis edilmesi ise ancak bir tahsis edici ile mümkündür.

Allâh te‘âlânın Arş üzerinde mekân tutmuş olması iddiasında da durum aynıdır. Bu iddia vârid olsa Allâh te’âlâ Arş’ın mikdârına (yüzeyine, hacmine) ya tam denk gelecek, ya ondan küçük veya büyük olacaktır. Eğer onun mikdarına müsâvî veya ondan küçük farzedilirse Allâh (c.c.)’ün sınırlı ve nihayetli olması lâzım gelir. Nihayetli oluş ise hudûs (sonradan yaratılma) belirtilerindendir. Şayet Allâh (c.c.) Arş’tan büyük olursa, onun Arş‘a denk gelecek mikdârı Arş‘ın mikdarına eşit olacaktır. O halde Allâh (c.c.)’ün parçalara ve kısımlara ayrılması gerekecektir; bu da hudûs (sonradan yaratılma) alâmetlerindendir.

Şu da var ki Allâh (c.c.) Arş üzerinde mekân tutmuş olsaydı, onun, üzerinde karar kılabilmesi için alt taraftan nihayetli olması gerekirdi. Halbuki bir yönden nihayetli olabilen şey diğer yönlerden de nihayetli olur. Madem ki Allâh’ın mekândan ve cihetten münezzeh olması ezelde sabittir. Çünkü ondan başka her şeyin sonradan yaratılmış olduğu konusunda muarızımızla aramızda ittifak vardır. O halde ezelde yokken bil’âhare Allâh’ın mekân ve cihet tutması demek yine ezelde bulunmayan bir ma’nânın onun zâtında hâsıl olması demektir. Böylece o, hadislere mahal teşkil etmiş olur. Bu ise muhaldir.

(Nureddin Es-Sabuni, Maturidiyye Akaidi, 69-70.s.)

 

ALLÂH KATINDA MAKBÛL DİN, BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DÎNİ: İSLÂMDIR

 

Kur’an-ı kerimde açıklandığına göre: Allâh katında makbul din, İslam dînidir.

İnsanların, ilk zamanlardan beri tuttukları, bağlandıkları tek ve umûmî din de, İslâm dîni, Tevhid dînidir.

Gelmiş, geçmiş bütün peygamberler, İslâm dîninin esaslarını tebliğe çalışmışlar, bu dinde can vermiş, can vermeyi özlemişlerdir.

Adem (a.s.)’dan sonra, Ebülbeşer olan, başka bir deyişle Tufan’dan sonra (İkinci Adem Baba) diye tanınan Nuh (a.s.), müslümandı.

Peygamberler atası İbrahim (a.s.) da, O’nun oğulları ve torunları da, Müslüman idiler.

Yusuf (a.s.) da, Allâh’a “… Benim canımı, Müslüman olarak al… ” diye duâ etmiştir.

Musa (a.s.)’ın, Firavun’u davet ettiği dîn de, İslâm dîni idi.

Bunu, hem Musa (a.s.), hem Firavun’un îman ve ihtida eden sihirbazları ve hatta bizzat Firavun bile ikrar ve ifade etmiştir.

Musa (a.s.)’dan sonra, İsrailoğullarına Peygamber olarak gönderilen İsa (a.s.) da, Müslümanlık ve Tevhid akidesini tebliğ etmiş: “Şüphe yok ki, Allâh, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise, Ona ibadet ediniz! İşte, doğru yol budur!” demiş, onlardan, küfür ve inkar taştığını hissedince de “Allâh’a doğru giden yolda, bana yardım edecekler kimdir?” dediği zaman, Havarileri de “Biziz Allâh’ın yardımcıları! Allâh’a, inandık. Sen de, ey İsa! Şahid ol ki, biz, muhakkak Müslümanlarız!” demişlerdir.

“(İnsanları) Allâh’a (iman ve ibadete) davet edenden, Kendisi de iyi amel (ve hareketler)de bulunandan ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.” (Fussilet s. 33)

(M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 22.s.)

 

                                                                                     ÎMAN VE İSLÂM

 

Îman: Peygamber (s.a.v.) Efendimizin Allâh (c.c.) tarafından getirdiği, tebliğ buyurduğu ve haber verdiği her şeyi “tereddütsüz olarak” kabul ve tasdik etmektir. Çünkü Cenâbı Hakk, Peygamber (s.a.v.)’in söylediği her şeyin Allâh te‘ala tarafından vahiy olduğuna şahâdet eder. “O hevâdan (kendi nefsinden) konuşmaz. O (nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.” (Necm s. 3-4)

İslâm ise; her ne olursa olsun Peygamber (s.a.v.) Efendimizin tebliğ buyurduklarını kabul etmek ve Allâh te‘âlâya itaat ve teslim olmaktır. İslam kelimesi din anlamına geldiği gibi, şeriat ve millet kelimeleri de bu anlama gelir.

Cebrail (a.s.), Peygamber (s.a.v.) Efendimizden îman ve İslâm’ı sorunca, (s.a.v.) Efendimiz şöyle cevap vermişler: Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz açıkta oturuyordu. Yanına biri gelip îman nedir diye sorunca, îman: Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Âhiret gününe inanman, kadere, hayır ve şerrin Allâh’tan olduğuna îmân etmendir, cevabını verdi. Ya İslâm nedir deyince de; İslâm: Allâh’a ibadet edip hiçbir şeyi ona ortak koşmaman, namazı kılman, farz olan zekâtı vermen, Ramazanda da oruç tutman ve gücün yettiğinde haccetmendir, dedi. Daha sonra ihsan nedir diye sorduğunda ihsan; Allâh’ı sanki görüyormuş gibi ona ibadet etmendir. Eğer sen Allâh’ı göremiyorsan şüphesiz o seni görür, buyurdu.” Hadîs-i şerîfte görüldüğü gibi bazen îman ile İslâm’ın anlamları ayrı ayrı da olabilir, îman kalp ile yapılan tasdik ve İslâm da zâhirde itaat ve inkiyâd demektir.

İmam Ahmed bin Hanbel (r.a.) ve Taberânî (r.a.), Ömer bin Anbese’den sahih bir isnat ile işitmişler ki; “Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden şöyle soruldu: Amellerin hangisi daha efdaldir? Buyurdular ki! Îman.” İmâm-ı Gazâlî bu hadisi özetle şöyle açıklıyor: “İşte bu hadîs-i şerîf, İslâm ile îman kelimelerinin ayrı ayrı manâlara geldiğine ve birbirlerinin diğerine girişik olduğuna delildir. Lügatte kullanılan en uygun vecih de budur. Çünkü îman, amellerden birisi hatta en üstünüdür. Teslimiyet manâsına gelen İslâm ise, ya kalple veya dil ile veyahut da azalar ile güçlenir. Bunların en üstünü kalp ile olan teslimiyet ve iman diye adlandırılan tasdikten ibarettir.”

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 35.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İN HABER

VERDİKLERİNE KESİNLİKLE İNANMAK

 

Adamın birisi Ebü’d-Derdâ (r.a.)’e gelerek:

“- Ebü’d-Derdâ, evin yandı!” dedi. Ebü’d-Derdâ (r.a.):

“- Yanmaz.” diye cevâb verdi. Birisi daha gelerek:

“- Ebü’d-Derdâ evin yandı!” deyince:

“- Yanmaz, diye karşılık verdi. Sonra bir başkası geldi ve aynı şeyleri söyledi. Ebü’d-Derdâ (r.a.) ona da aynı cevâbı verdi. Daha sonra bir başkası daha geldi ve:

“- Ebü’d-Derdâ, bir yangın çıktı. Senin evine kadar geldi ve orada söndü.” deyince, Ebü’d-Derdâ (r.a.):

“- Zaten ben Allâh (c.c.)’ün evimi yakmayacağını biliyordum.” diye cevâb verdi. Adam:

“- Ebü’d-Derdâ, acaba evim yanmaz sözün mü, yoksa Allâh (c.c.)’ün evimi yakmayacağını biliyordum, sözün mü, hangisi daha hayret vericidir, bilemiyoruz. Açıklar mısın?” dedi.

Ebü’d-Derdâ (r.a.) de:

“- Bunda şaşılacak birşey yok. Çünkü ben Resûlullâh (s.a.v.)’in:

“- Allâh’ım! sen, kendisinden başka ilâh olmayan Rabbimsin. Sana güvenip dayandım. Büyük Arş’ın sahibisin, kerîmsin. Allâh (c.c.) ne istese o olur istemediği olmaz. Allâh (c.c.)’ün yardımı olmadan hiçbir hayır iş yapmaya, hiçbir kötülüğe mâni olmaya gücüm yetmez.  Allâh (c.c.)’ün her şeye kâdir olduğunu biliyorum. O her şeyi hakkı ile bilir. Rabbim, nefsimin ve bütün canlıların şerrinden sana sığınırım. Onların şerrine ancak sen mani olabilirsin.” diye duâ ettiğini ve bunu sabahleyin okuyan kimsenin, akşama kadar hiçbir felâkete duçar olmayacağını söylediğini işitmiştim.” diye cevâb verdi.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.), ,

Hadîslerle Müslümânlık, 4.c, 1412.s.)

 

ALLÂH (C.C.) KENDİSİNE TESLÎM OLANA DÜNYÂYI TESLÎM EDER (EMRİNE VERİR)

 

Cemel hakkında vârid olan bir hadîsde şöyle geçer: “Resûlullâh (s.a.v.) onlara devenin durumundan sorunca, dediler ki, (Biz bunu kesmek istedik…).”

Diğer bir rivâyette: Peygamber (s.a.v.) onlara buyurdu ki: “Bu deve, çok çalıştırıldığından, kendisine az yulaf verildiğinden yakınıyor.” Başka bir rivâyette: “Bu deve, küçüklüğünden beri güç işlerde çalıştırıldıktan sonra şimdi kendisini kesmek istediğinizden bana yakınıyor (doğru mu bu?) buyurdu. (Evet!) diye cevâb verdiler.”

Kulağı delik bir deve hakkında da bir hikâye anlatırlar: O deve Peygamber (s.a.v.)’le konuşmuştur, durumunu anlatmıştır. Vahşi ve yırtıcı hayvanların kendisinden uzak durduğunu ve her yerde rahatlıkla ot bulabildiğini beyân etmiştir. Ayrıca kendisine (Sen Muhammed (s.a.v.)’in devesisin!) dediklerini söylemiştir. Aynı deve, Resûlullâh (s.a.v.)’in irtihâlinden sonra, ölene kadar yemek ve içmekten kesilmiştir, ağzına bir lokma yemek ve bir yudum su dahi koymamıştır (El-İsfahanî).

İbn-i Vehb rivâyet etmiştir: “Fetih günü Mekke’nin güvercinleri Resûlullâh (s.a.v.)’i gölgelendirmiştir. Bunun üzerine Allâh elçisi (s.a.v.) onların çoğalması için duâ etmiştir.”

Enes, Zeyd b. Erkâm, Muğîre b. Şu‘be (r.a.e.)’den: Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) buyurmuştur: “Mağara gecesi, Allâh bir ağaca yerden bitmesini emretti. Gelip (mağaranın kapısında) bitiverdi ve bizi örttü. İki güvercine de emretti, gelip mağaranın ağzında durdular.”

Diğer bir hadîste: Şüphesiz örümcek, mağaranın kapısında ağ yapmıştır. Ardından O (s.a.v.)’i yakalamak için gelenler, bu durumu görünce şöyle demişlerdir: Eğer içinde bir kimse olsaydı, kapıda iki güvercin olmazdı. Peygamber (s.a.v.) içerden sözlerini duyuyordu. Sonra oradan ayrılıp gittiler.”

Abdullâh b. Kurt (r.a.)’den: “Bayram günü Resûlullâh (s.a.v.)’e birkaç kurban beş yâhud altı, ya da yedi boğazlamak üzere yaklaştırıldı. Hepsi ilk önce kendisinden başlanması için, huzûruna üşüştüler.”

(Kadı ‘Iyâz (rh.a.), Şifâ-i Şerîf, 312-313.s.)

 

NİÇİN YARATILDIK?

 

“O hanginizin ameli daha güzel olacağı husûsunda sizi imtihân etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan evvel ise arş, su üstünde idi. Andolsun ki, “Ölümden sonra muhakkak yine diriltileceksiniz.” desen, kâfir olanlar mutlaka, “Bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değildir.” derler.” (Yunus s. 7.â.)

Beyzâvî’nin beyânına nazaran, Cenâb-ı Hakk’ın mülk-ü saltanatı sâir mahlûkatı halk etmeden (yaratmadan) evvel su üzerinde câri idi. Daha evvel suyu yaratmış olduğu için ona hükümrân idi. Bu, “arş suyun üzerinde, sırtında idi” demek değildir. Gökle yerin yaratılışından evvel arş ile bunların arasında sudan başka bir şey yoktur demektir. Bundan istidlal olunduğuna göre arşdan sonra yaratılan sudur.

“Sizin hanginizin amelinin daha güzel olacağını imtihân etmek için” demek, sizi, imtihânınıza sebeb olacak kimselerin muamelesine tâbi’ tutup imtihân edecek, hanginizin amelinin en güzel olduğunu ve kim ihsân erbâbı, kimin isâet ehli olduğunu meydana koyduktan sonra sevâb ve ‘ıkâb olarak mücâzatta bulunacaktır.

Mahlûkatın halk olunmasından maksad-ı aksa, onların Hakk rızâsını kazanmak yolunda amellerin en güzellerine tevessül etmeleridir. Çirkin ve münker fiillerin de terkedilmesi terakki için zarûrîdir. Amelden murad da, kalbin ve cevârihin kendilerine mahsus amelleridir.

Bu sebebden dolayı Resûlullâh (s.a.v.) bu âyet-i celîleyi “Sizin hanginizin ameli en güzel olacağını imtihân etmek için” demek hanginizin aklının en güzel olup haramlardan titizlikle kaçınacağını ve Allâh (c.c.)’e itaatte ne derece gayret göstereceğini imtihân etmek için demektir, diye tefsîr etmişlerdir.

Kalbin ve kalıbın kendilerine mahsûs amelleri vardır. Kalb, nasıl kalıbdan üstün ise onun ameli de kalıbın amelinden üstündür. Ma’rifetullâh kazanılmadan sâlih amel işlemek mümkün olamayacağı cihetle kullara vâcib olan bunun yolunu tutmaktır. Bunun nazarî yolu, san’atının incelikleri üzerinde tefekkür etmek, amelî yolu ise O (c.c.)’ün emirlerini tutmak, nehiylerinden kaçınmaktır. Çünkü emirleri ve nehiyleri anlamadan ibâdet ve tâat olmaz.

(Hz. Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (k.s.),

Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, 76-77.s.)

 

İLMİN GEREĞİ, ALLÂH KORKUSUDUR

 

Korku (haşyet) ya‘ni Allâh ta‘âlâdan korkmak, ilmin gereklerindendir. O hâlde, haşyetin (Allâh korkusunun) olmadığı yerde ilmin olmaması lâzım gelir. Öyle ise, kendisinde haşyet olmayan kimse hakîkaten âlim değildir. Zîrâ Allâh ta‘âlâ, Fâtır sûresi, 28. âyette: “İnnemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâ” meâlen: “Kulları içinde Allâh’tan ancak (gereğince) âlimler korkar.” hükmetmiştir.

Bu hükm-ü İlâhîde ya‘ni âyet-i celîlede ilmin, ferâh ve emniyet için değil; haşyet için sebebiyetinin kuvveti açıklanmış oluyor.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Allâh ta‘âlânın Mü’minûn sûresi, 60. âyeti: “O kimseler ki verdiklerini (iyilik, ihsân sadaka, sâlih amel ve bunun gibi) kalbleri, onların kabûl edilmemesinden korkar oldukları hâlde verirler.” “Sâlih ameller işleyenler” tefsîr olunmuştur.

Ahmed İbn-i Hanbel (r.a.) ve Hâkim (r.h.)’ın Hz. Âişe Sıddîka (r.anhâ) vâlidemizden rivâyetlerine göre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize, Allâh ta‘âlânın, Mü’minûn sûresi, 60’taki “O kimseler ki verirler…” âyet-i celîlesinden Hz. Âişe Sıddıka (r.a.) vâlidemiz sordular: “-Âyet-i celîlede zikredilen o kimse, hırsızlık eden, zinâ eden, içki içen; fakat bunlarla birlikte de Allâh ta‘âlâdan korkan kimse midir?” Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

“- Hayır, o kimsedir ki oruç tutar, sadaka verir, namâz kılar, bununla berâber Allâh ta‘âlâdan bu amellerinin kendisinden kabûl olunmamasından korkar.”

O hâlde Fâtır sûresi, 28. âyet: “İlmin, korkuya yakınlığı”, Mü’minûn sûresi, 60. âyet: “Amelin korkuya yakınlığı” içindir.

(Hz. Muhammed Mevlânâ Ebû Saîd Hâdimî (k.s.),

Berîka Tercemesi, 2.c., 443-444.s.)

 

MES’ELELERİN HALLİNİ, ALLÂH’A

VE RESÛLÜ (S.A.V.) EFENDİMİZE GÖTÜRMEK

 

“Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allâh’a ve âhiret gününe inanmışsanız, onun hallini Allâh’a ve Resûlü’ne bırakın. Bu hem daha hayırlı hem de netice i‘tibariyle daha güzeldir.” (Nisâ s. 59.â.)

Ya‘ni: “Ey îmân edenler, siz, herhangi bir mes’elede, ya‘ni helâl harâm mevzûunda ve şer’i hükümler husûsunda anlaşmazlığa düştüğünüz takdîrde onun hallini Allâh’a ve Resûlü (s.a.v.)’e bırakın. Ya‘ni Allâh’ın kelâmına (Kur’an-ı kerîme) mürâcaat edin. Şâyed üzerinde ihtilâf ettiğiniz mes’eleyi orada (kitâbda) bulamazsanız, o zamân Resûlullâh (s.a.v.)’e mürâcaat ediniz. Ya‘ni sünnet-i Nebevî (s.a.v.)’e bakınız. Hanginizin sözü (teklîfi, çözümü) Allâh’ın kitâbına ve Resûlü (s.a.v.)’in sünnetine uygun ise ancak doğru olan odur. Kitâb ve sünnete uymayan sözler (çözümler) bâtıldır. Nitekim sahte altını mihenk taşına vurmadıkça, onun sahte olduğu belli olmaz. Şerîatın mihenk taşı da: Allâh’ın kitâbı (Kur’an-ı kerîm) ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetidir. Kitâb ve sünnete muârız olan şeyler, bâtıldır; bunların hakîkatle bir ilgisi yoktur. İmân edenler, bir mes’ele üzerinde ihtilâfa düşerlerse, mürâcaat edecekleri yegâne merci‘: Kitâbullâh ve sünnet-i Resûlullâh (s.a.v.) olmalıdır. Çünkü yegâne mihenk taşı, bunlardır. Öyle ehil sarrâflar vardır ki sâf altın ile sâf olmayan altını bir bakışta anlarlar. Şerîat ulemâsı da sarrâflar gibidirler. Allâh’ın kitâbına ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine muârız olanları bilirler ve mes’eleleri bunlara göre ayıklayıp hallederler. Hak ile bâtılı ayırt ederler, birbirlerine karıştırmazlar.

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.),

Tefsîrü’l-Kur’ân, 2.c., 52.s.)

 

YEMÎN ALLÂH (C.C.)’E YAPILIR

 

Yemîn yalnızca Allâh (c.c.)’e yapılır. Çünkü Allâh (c.c.)’ün isminden başka bir şey ile yemîn etmek gizli şirktendir.

İbn-i Ömer (r.a.) dedi ki: Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu duydum:

“Kim Allâh’tan başkası ile yemîn ederse şirk etmiş olur.” El-Mesâbîh’in şerhinde bu şöyle tefsîr edildi: Bunun anlamı, kim Allâh (c.c.)’den başkasıyla -ta’zîmine inanarak- yemîn ederse o yemîn ettiği şeyi ta‘zîm bâbında Allâh’c.c.)’e ortak etmiş olur. Ta‘zîm kasdı yoksa bunda bir sakınca yoktur.

İbn-i Mes‘ud (r.a.)’den:

“Allâh’ın adı ile, yalan yere yemîn etmem, Allâh’tan başkasıyla doğru yemîn etmemden benim için daha sevimlidir.” (El-Bezzazî)

Allâh’ın Nebîsi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ancak Allâh’ın adı ile yemîn edin! Başkasıyla değil… Allâh’a yemîn ederken de mutlaka doğru olun!”

Er-Râzî (r.h.) dedi ki: “Hayatım hakkı için, hayatın hakkı için” diye yemîn edenler hakkında küfürden korkarım. Halk bu yemîni bilmeyerek yapıyor. Eğer böyle olmasaydı o bir şirktir, derdim. Çünkü Allâh’tan başkasıyla yemîn yapılmaz. İslâmdan berî olduğuna da yemîn etmez. Ya‘ni: “Eğer ben şunu yaparsam İslâmdan berî olayım.” demez.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Kim ben İslâmdan berîyim derse, eğer yalan söylüyorsa o dediği gibidir. Şâyet doğru söylüyorsa İslâma kat‘iyyen sâlim olarak dönmez.”

Kişi iyice düşünmeden, ölçüp tartmadan, akıl ve mantık süzgecinden geçirmeden söz söylemesin. Lüzûmsuz konuşmalarda bulunmasın.

Yalan yemîne gelince: Peygamberimiz (s.a.v.) bunu keffâreti olmayan büyük günâhlardan saymıştır. Hadîsde: “Kimse sözünde bir sivrisinek kanadı kadar yalan ve şüphe ihtimâli dahi olsa yemîn etmez. Ederse mutlakâ bu, kalbinde (Kıyâmete kadar) siyah bir nokta olur.” Dolayısıyla müslümân yalan yere yemîn etmez, Allâh’tan başkası üzerine yemîn etmez.

(Seyyid Alizâde, Şir‘atü’l İslâm, 475.s.)

 

ALLÂH (C.C.) HİÇ KİMSEYE GÜCÜNÜN

ÜZERİNDE YÜK YÜKLEMEMİŞTİR

 

Resûlullâh (s.a.v.)’e; “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allâh’ındır. Siz gönüllerinizdekini açsanız da gizleseniz de Allâh onunla sizi hesâba çeker; ve dilediğini affeder; dilediğine de azâb eder. Allâh her şeye kâdirdir.” âyeti nâzil olduğu vakit, bu âyet (s.a.v.)’in ashabına şiddetli geldi. Hemen Resûlullâh (s.a.v.)’e geldiler ve diz çöküp oturarak:

“Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! (Eskiden) bize gücümüzün yeteceği ameller: Namâz, oruç, cihâd ve sadaka (gibi ibâdetler) teklif olun(muş)du. (Şimdi) sana şu âyet indirildi. Biz buna takat getiremeyiz.” dediler. (Salla’llâhu aleyhi ve sellem):

“Sizden önce geçen iki tane ehl-i kitab (kavm)’in dedikleri gibi işittik ve isyan ettik, demek mi istiyorsunuz? Bilakis, siz: Dinledik ve itaat ettik; gufranını niyaz eyleriz yâ Rabb! varışımız da ancak sanadır, deyin!” buyurdular.

Ashâb (r.a.); “Dinledik ve itaat ettik; gufranını niyaz eyleriz yâ Rabb, varışımız da ancak sanadır.” dediler. Cemâat bunu okuyunca dilleri ona yatıştı. Sonra Allâh (c.c.) şu âyeti indirdi:

“Peygamber Rabbinden kendisine indirilene imân getirdi. Mü’minler de her biri: Allâh’a, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, peygamberleri arasında hiç bir fark gözetmeyiz, diyerek îmân getirdiler. Ve: Dinledik, itaat ettik. Gufranını niyâz eyleriz yâ Rabb! Varışımız da ancak sanadır dediler.” Onlar bunu yapınca Allâh ta‘âlâ da o âyeti neshederek:

“Allâh (c.c.) hiç bir kimseye tâkat getiremeyeceği bir şey teklîf etmez. Herkesin kazandığı kendine, irtîkab ettiği de (yine) kendi aleyhinedir. Ey Rabbimiz! Unutur veyâ hatâ edersek bizi muâhaze buyurma!..” (Bakara s. 286.â.) (Peygamber (s.a.v.) şu duâları okudukça Allâh ta’âlâ) peki (yaptım) buyurmuştur.

Ey Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! (Allâh ta’âlâ: Peki, buyurmuş.) Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi de yükleme! (Allâh ta’âlâ: Peki, buyurmuş.) Bizi affet! Bizi mağfiret eyle! Bize merhamet buyur! (Çünkü) bizim mevlâmız ancak sensin. Binâenaleyh kâfirler gürûhuna karşı bize nusret eyle! (Allâh ta’âlâ: Peki, buyurmuş.)

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 5.c., 467.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E İTÂATİN TERKİ,

ÎMÂNIN YOKLUĞUNU (ZEVÂLİNİ) GEREKTİRİR

 

Cenâb-ı Hakk: “Allâh’a karşı gelmekten sakının, aranızda olan şeyleri düzeltin.” buyurmuştur ki bu, iki türlü tefsîr edilmiştir.

  1. “Allâh’ın ikâbından (azâbından) korkunuz. Allâh’ın ma‘siyet olarak bildirdiği şeyleri yapmağa yeltenmeyiniz… Buna benzer haller sebebiyle, aranızdaki çekişme ve düşmanlıkları bırakınız ve Allâh’ın ve Resûlü (s.a.v.)’in hükmettiğine râzı olunuz.”
  2. “Cenâb-ı Hakk’ın: “Aranızda olan şeyleri düzeltin.” emri, “Aranızdaki muhtelif görüşleri düzeltip ıslâh ediniz.” demektir.

Daha sonra Allâh ta‘âlâ: “Mü’minlerdenseniz… Allâh’a ve Resûlü’ne itâat edin.” buyurmuştur ki ashâb-ı kirâm (r.a.)’e ve onların yolundan gidenlere: “Allâh’a karşı gelmekten sakının, aranızda olan şeyleri düzeltin.” diye emrederek onları, Resûlü (s.a.v.)’in hükmüne muhâlefetten nehyetmiştir. Sonra onlara “Allâh’a ve Resûlü’ne itâat edin.” emriyle asıl gâyeyi pekiştirmiştir. Bunu daha da pekiştirmek için “Mü’minlerdenseniz.” buyurmuştur. Bu son emirle murâd edilen şudur:

Resûlüm (s.a.v.)’in, sizi kendisine da‘vet ve teşvîk ettiği o îmân, ancak Resûlüm (s.a.v.)’e itâatı iltizâm edip üstlenmekle (vazgeçilmez kılınmakla) tâm ve mükemmel olur. Binâenaleyh, Resûlüm (s.a.v.)’e itâat etmek dâiresinin dışında kalmaktan sakınınız.

Tâati terk etmenin, îmânın yokluğunu, zevâl bulmasını gerektireceğini söyleyenler, bu âyet-i celileyi delîl getirmişlerdir.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 11.c., 241. s.)

 

KADERE ÎMÂN

 

Kader: Takdîr olunmuş, ölçülmüş ma‘nâsına masdar bir kelimedir. “Vakti gelince her şeyi Allâh (c.c.)’ün ilim ve ezelî iradesine uygun bir sûrette icad buyurmasına kader denir.” Hayırlı olsun şerli olsun kaderin Allâh (c.c.)’ün takdiriyle olduğuna inânmak îmân esaslarındandır.

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) kader mes’elesinde münâzara ediyorlardı. Ebû Bekir (r.a.): İyilikler Allâh ta’âlâdan, kötülükler ise bizdendir, diyordu. Hz. Ömer (r.a.) ise: Kaderin hayırlısı da, şerlisi de Allâh’tandır, diyordu. Bu münâzaralarını Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’e ilettiler. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de: “Cenâb-ı Hakk’ın yarattıkları içinde, kader konusunda, ilk konuşanlar Cebrâil ile Mikâil (a.s.)’dır. Yâ Ömer! Cebrâil senin gibi konuşuyordu. Mikâil (a.s.) ise senin gibi konuşuyordu ya Ebâ Bekir. İsrâfil bunlar arasında hakem oldu, şu kararı verdi. Kaderin hayrı da, şerri de Allâh (c.c.)’dendir. İşte bu söz, benim sizin aranızdaki, mes’eleye vereceğim hükümdür.” buyurduktan sonra Ebû Bekir (r.a.)’e dönerek: “Yâ Ebâ Bekir! Allâh ta’âlâ kendisine isyan edilmemesini dileseydi şeytanı yaratmazdı.” buyurdular.

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 236-237.s.)

 

KADERİ İNKAR EDENLER

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular:

“Her ümmetin mecûsîleri vardır. Benim ümmetimin mecûsîleri de kader yok diyenlerdir. Onlardan kim ölürse cenâzesine gitmeyin, hastalanırsa ziyaret etmeyin. Onlar Deccal’ın taraftarıdırlar. Allâh ta‘âlâ onları Deccal’in zümresine ilhak etmeği va‘d etmiştir.” (Sünen-i Ebû Dâvud)

Bir diğer hadîs-i şerîfte de:

“Kadere îmân, insandan düşünce ve kederi giderir.” buyurulmuştur.  (Câmi‘u’s-Sağir)

(Fıkh-ı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 253-254.s.)

 

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN

HÜKÜMLERİNDEN BİRİNE RÂZI OLMAYAN,

ÎMÂN ETMEMİŞ DEMEKTİR.

 

“Eğer o münâfıklar, (Habîb-i Edîbim) senin itâatinden çıkmakla nefislerine zulmettikleri zamân tevbe ve nedâmet edici oldukları hâlde sana gelmiş olsalardı ve Allâh ta‘âlâya istiğfâr etseler ve Resûlleri de onlar için istiğfâr etmiş olsaydı, Allâh ta‘âlâyı onlar, tevbelerini kabûl ve merhamet eder bulurlardı.” (Nisâ s. 64.â.)

Enbiyâ (a.s.)’ın hükmüne râzı olmayan, her ne kadar îmân izhâr etmiş olsa (açığa çıkarsa) dahî katli vâcib ve kâfir olduğuna bazı ulemâ bu âyet-i celîle ile istidlâl etmişlerdir (delîl göstermişlerdir.). Çünkü Beyzâvî (r.h.)’ın beyânı vechile Enbiyâ (a.s.)’ın gönderilmesinden maksad, ancak ümmetinin itâati olunca hükmüne râzı olmayıp itâat etmeyen kimse, peygamberliğini kabûl etmediğinden kâfir olmak lâzım gelir.

Âyet-i celîledeki “velev ennehüm iz-zalemû enfüsehüm câûke.” demek “Onlar nefislerine zulmettikleri zamân sana gelseler, istiğfâr etselerdi, Allâh ta‘âlâ tevbelerini kabûl ederdi.” demektir. “Nefsine zulmedenlerden murâd münâfıklardır. “Zulümleri”yle murâd “Tâğûta muhâkemeye gitmek ve Resûlullâh (s.a.v.)’in muhâkemesinden firâr etmektir.”

Münâfıklar, Tâğût’a muhâkemeye gitmek istediklerinde Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin mübârek kalblerini mahzûn ettiklerinden “Allâh ta‘âlâya istiğfâr ve tevbe etmeleri lâzım olduğu gibi Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin de istiğfâr etmelerini istirhâm etmeleri dahî tevbelerinin kabûlünde şart kılındı ki mahzûn olan kalb-i Nebevîleri (s.a.v.) onlar hakkında râzı olmayınca tevbelerinin kabûl olmayacağı”na işâret olunmuştur.

(Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân, 3.c., 964-965.s.)

 

ALLÂH’A VE RESÛLÜ (S.A.V.)’E İTÂAT NASIL OLMALI VE BU İTÂATIN SEMERESİ NEDİR?

 

“Kim Allâh’a ve Resûlü’ne itâat ederse işte onlar, Allâh’ın, kendilerine ni‘metler verdiği nebîlerle, sıddîklarla, şehîdlerle, sâlihlerle berâberdirler. Onlar ne iyi arkadaşdırlar.” (Nisâ s. 69.â.)

Vâcib ta‘âlâ, Resûlü (s.a.v.)’e itâatin vücûbunu (farziyetini) beyândan sonra bu âyet-i celîle ile de bu itâatin semeresini beyân buyuruyor. İtâat ile murâd: Bütün emirlere sımsıkı sarılmak ve bütün yasaklardan da şiddetle sakınmak ve tam bir boyun eğmekle de teslîm olmaktır. İtâatin fâidesi, cümle mahlûkâtın en şereflisi ve en kerîmi olan zümrelerle arkadaşlık olduğunu beyânla itâata ihtimâmın lüzûmunu beyân buyurmuştur.

Fahr-i Râzî (r.h.)’ın beyânı vechile Allâh ta‘âlâya ve Resûlü (s.a.v.) Efendimize itâat edenlerin enbiyâ ve sıddîklar ile berâber olacaklarının ma‘nâsı derece bakımından denklik değildir. Çünkü fâdıl (fazîlet sâhibi) ile mefdûl (üstün kılınmış) denk olamaz. Belki bunun ma‘nâsı: “İstedikleri zamân ziyâretlerine gelebilecek ve arzu ettiğinde sohbetinde bulunabilecek, meclisiyle müşerref olabilecek ve bunlardan mahrûm olmayacak.” demektir.

Cenâb-ı Hakk, Allâh’a ve Resûlü (s.a.v.) Efendimize itâat edenlerin arkadaşlarını peş peşe sıralayıp saydıktan sonra, arkadaşlarının ne acaîb güzel olduğunu beyân buyurdu ki itâatin semeresinin, taaccübe şâyân bir hâl olduğunu hatırlatmakla (bunu) işitenleri, dinleyenleri Resûl (s.a.v.) Efendimize itâata rağbet ettirmiştir.

(Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân, 3.c., 970-971.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN

HÜKMÜNE RÂZI OLMAYAN MÜNÂFIKTIR

 

“Öyle değil, Rabbine and olsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümlerden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslîmiyetle teslîm olmadıkça îmân etmiş olmazlar.” (Nisâ s. 65.â.)

Ya‘ni “Onlar, senin hükmüne muhâlefetle berâber îmân ettik zannederler. Mes’elenin aslı onların zannettikleri gibi değildir. Rabbin ta‘âlâya kasem ederim ki onlar ihtilâf ettikleri mes’elelerde seni hakem kabûl edip ve verdiğin hükme râzı olup ve sana tam bir şekilde inkıyâd edinceye (teslîm oluncaya) kadar mü’min olamazlar.” demektir.

Vâcib ta‘âlâ hazretleri, münâfıkların îmânlarının kabûl ve sıhhatini üç şarta bağlamıştır:

  1. Aralarında çekişmeye düştükleri mes’elelerde Resûlullâh (s.a.v.)’i hakem ta‘yîn edip O (s.a.v.)’in verdikleri hükme râzı olmaktır.
  2. Resûlullâh (s.a.v.) tarafından teblîğ olunan hükme, kalben mutmaîn olmak, kalbinde herhangi bir rahatsızlık çarpıntısı görmemek ve Resûlullâh (s.a.v.)’in hükmünün hak olduğunu yakîn bir şekilde bilmek ve buna i‘tikâd etmektir.
  3. Resûlullâh (s.a.v.)’in hükmüne kalbiyle râzı olduğu gibi bu hükme, açıktan açığa boyun eğdiğini de amelleriyle göstermektir.

Bu âyet-i celîle “Resûl (s.a.v.) Efendimizin fetvâsına, zâhir ve bâtında, her türlü durumda boyun eğmenin vâcib (farz) olduğunu ve (s.a.v.) Efendimizin fetvâsına boyun eğilmedikçe îmânın sahîh olmayacağını” açıkça beyân buyurmaktadır.

(Hulâsatü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân, 3.c., 966.s.)

 

CENÂB-I ALLÂH’IN KAZÂSI VE TAKDÎRİ

 

Taatlerin hepsi Allâh (c.c.)’ün emriyle, iradesiyle, sevgisiyle, kazası ve takdiriyle boynumuza borçtur. Ma‘siyetlerin hepsi de O (c.c.)’ün takdiri, iradesi ve kazasıyladır. Fakat sevgisi, rızâsı ve emri ile değildir.

“Eğer küfrederseniz, şüphesiz, Allâh (c.c.) sizden müstağnidir (sizin îmânınıza muhtaç değildir). Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin faîdeniz için bundan hoşnud olur…” (Zümer s. 7.â.)

“Onlar (o îmân etmeyenler), bir hayasızlık yaptıkları zamân; biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allâh (c.c.) de bize bunu emretti, dediler. Onlara söyle: Allâh, hiçbir zamân, kötülüğü emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri Allâh’ın üzerine mi (atıp) söylüyorsunuz?” (A‘raf s. 28.â.)

İmâm-ı Âzam  (r.a.) hazretleri, el-Vasiyye adlı eserinde şöyle demektedir:

“Biz inânırız ki, amellerimiz yapılış itibariyle üçe ayrılır. Farz olanlar, fazîlet olanlar ve ma‘siyet olanlar.

Farz olan ameller: Bunları Allâh ta‘âlâ emretmiştir. Bu ameller Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi, sevgisi, rızası, kaza ve kaderi, hükmü, yaratması ve O (c.c.)’ün tevfîkıyledir. Mahiyeti de Levh-i Mahfuz’da yazılıdır.

Fazilet olan ameller: Allâh (c.c.)’ün emriyle değildir. Fakat O (c.c.)’ün dilemesi, sevgisi, rızası, hükmü, takdiri, ilmi, yaratması ve yardımıyladır. Levh-i Mahfuz’da da yazılıdır.

Ma‘siyet (günâh) olan amellere gelince: Bu ameller, Allâh (c.c.)’ün emriyle değil dilemesiyle, sevgisi ile değil, kazasıyla, rızasıyla değil takdiriyle, yardımıyla değil, ilmi çerçevesindedir. Levh-i Mahfuz’da da yazılır.”

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 264-265.s.)

 

                                                               RESÛLULLÂH (S.A.V.)’İ TERCİH ETMEK

 

Zeyd b. Hârise (r.a.)’in anası Su’dü kendi kavmini ziyârete gitmişti. Zeyd de beraberinde idi. Cahiliye devrinde Benî Kayn ibn-i Cişr süvârileri Benî Ma‘n evlerine baskın ettiler. Zeyd (r.a.)’i kapıp aldılar. Anlayışlı bir çocuk idi. Sûk-ı Ukaz’a (Ukaz çarşısına) getirdiler, satılığa çıkardılar. Hâkim ibn-i Huzam ammesi (teyzesi) hesâbına dörtyüz dirheme O’nu satın aldı. Hz. Hadîce de Resûlullâh (s.a.v.) kendisini nikâhladığında Zeyd’i Resûlullâh (s.a.v.)’e hîbe etti.

Kelb kabîlesinden birtakım kimseler hacca gelmişler, Zeyd’i görmüşler, Zeyd onlara kendini tanıtmış onlar da tanımışlar. Bunun üzerine babası Hârise ve birâderi Ka‘b, O’nu kurtarmak için fidyesini alıp yola çıktılar. Mekke’ye geldiler. Peygamber (s.a.v.)’in yanına gittiler. “Ey Muttalib’in Oğlu, Ey Kavmin Seyyidi’nin Oğlu! Siz Allâh’ın Harem-i şerîfinin ehlisiniz. Zahmettekileri kurtarır, esirleri doyurursunuz. Biz sana yanındaki çocuğumuz için geldik. Bize lûtfet ve ihsân et. Takdîm edeceğimiz fidyesini kabûl eyle.” dediler. Peygamber (s.a.v.): “O kimdir buyurdu?” Zeyd b. Hârise, dediler. Bunun üzerine “Haydi çağırın O’nu da muhayyer bırakın. Eğer sizi tercih ederse fidyesiz sizin olsun; yok eğer beni ihtiyar ederse (tercîh ederse) vallâhi ben, beni tercih edene karşı fidyeyi tercih etmem.” buyurdu.

Binâenaleyh çağırdılar, Rasûl (s.a.v.): “Bunları tanıyor musun?” buyurdu, evet şu babam, şu amcam dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: Ben de o bildiğinim sana olan sohbetimi de gördün. Şimdi ya beni tercih et, ya onları. O vakit Zeyd (r.a.) dedi ki: “Ben sana karşı kimseyi tercih edemem, sen benim hem babam, hem amcamın yerinesin.” Buna karşı babası ve amcası, “Yazık sana yâ Zeyd, köleliği hürriyete ve babana ve amcana ve ehli beytine (âile halkına) tercîh mi ediyorsun?” dediler. Zeyd de “Ben bu zâttan öyle şeyler gördüm ki O’na karşı hiç kimseyi tercih edemem.” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) bunu görünce onu hicre (taşın üzerine) çıkardı ve buyurdu ki: “Şâhid olun Zeyd benim oğlumdur, bana vâris olacak, ben de ona vâris olacağım.” Bunu görünce babasının ve amcasının gönülleri hoş oldu, memnun olarak dönüp gittiler.

(Hakk Dîni Kur’an Dili, 6.c., 3900.s.)

 

Not: Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’i tercihinin semeresi olarak, Hz. Zeyd (r.a.), Kur’ân-ı kerîmde ismi geçen tek sahâbe olmak şerefine nâil olmuştur.

 

 

ALLÂH (C.C.)’Ü ANMAK

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir:

“Allâh ta‘âlâ hazretleri buyurur: Kulum beni nasıl sanıyorsa öyleyim. O kul beni andığı zamân ben onunla beraberim. Eğer beni gönülden anarsa, ben de onu zâtımda anarım. Eğer beni bir toplum içinde anarsa, ben de onu, o toplumdan daha hayırlı bir toplum içinde (melekler arasında) anarım. Eğer bana (benim rızâma) bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım.”

Mütercim:

Bir kul Allâh (c.c.)’e iyi zan besleyerek, Allâh (c.c.) merhametlidir ve bağışlayıcıdır diye güven duyarsa; Allâh (c.c.) o kulu bağışlar ve ona merhamet eder. Eğer Allâh (c.c.)’e güvenmez de onun merhamet ve bağışlamasını inkâr ederse, bu ni‘metten mahrum kalır. İnsan korku ve ümid içinde yaşamalı ve mağfiret tarafı üstün olmalıdır. Ölüm haline geldiği zamân da, Allâh (c.c.)’ün rahmetine tam bir güven beslemelidir.

Bir de Allâh ta‘âlâ hazretleri anıldığı ve zikredildiği zamân kul ile beraber olur, sözünün ma‘nâsı, Allâh (c.c.) o kula, yardımcı olur, rızâsı onunla olur demektir. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve ilmi her varlık ile beraberdir. Hiç birşey onun, kudret ve ilmi dışında kalamaz.

Kul, gizli ve aşikâr her nasıl Allâh (c.c.)’ü yad ederse, Allâh (c.c.) de onu daha hayırlı şekilde rahmetiyle melekler arasında anacaktır.

Bir kul az ibâdet etmekle Allâh (c.c.)’ün rızâsına yaklaşınca, Allâh (c.c.) ona çok sevâb verir. Allâh (c.c.)’e ibâdeti çoğaldıkça Allâh (c.c.)’ün ona ikramı çok daha büyük olur.

(Ömer Ziyâuddîn Dağıstânî (rh.a.), Zübdetü’l Buhârî, 700.s.)

 

RESÛLULLÂH (S.A.V.) EFENDİMİZİN

DA‘VETİNE MUTLAK İTÂAT GEREKİR

 

“Ey îmân edenler, Allâh’a ve Resûlü’ne itâat edin! İşittiğiniz hâlde O’ndan yüz çevirmeyin.” (Enfâl s. 20.â.)

Bu âyetten maksadın, “Siz o Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.)’in cihâd çağrısını ve da‘vetini işitip dururken” ma‘nâsı olduğu ifâde olunmuştur.

Cihâd iki şeyi ifâde eder:

1) Cânı tehlikeye atmak, 2) Mal elde etmek.

İşte canı tehlikeye atmak herkese zor geldiği gibi aynı şekilde ele geçirilecekken bir malı bırakmak da herkese çok ağır geldiği için Allâh ta‘âlâ, bu husûsta, te’dib ve terbiye ifâde eden hükmünü şiddetlendirerek “Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in, cihâda çağrısına ve Allâh, O’na mal almamasını emrettiğinde mal (ganîmet) almamak husûsundaki çağrısına icâbet etmekle, Allâh ve Resûlü’ne itâat ediniz.” buyurmuştur.

Allâh ta‘âlâ, niçin önce “Allâh ve Resûlü’ne itâat edin!” demiş; “Onlar’dan” dememiş de “O’ndan yüz çevirmeyin.” buyurmuştur? Çünkü yüz çevirmek, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz hakkındadır ve ancak Resûlullâh (s.a.v.)’den, O’nun sözünü kabûl etmekten ve cihâd için O (s.a.v.)’e yardımda bulunmaktan geri durmakla olur.

Cenâb-ı Hakk daha sonra bunu te’kîd için, “Kendileri dinlemedikleri hâlde, “Dinledik” diyenler gibi olmayın.” (Enfâl s. 21.â.) buyurmuştur. Bu, şu demektir: İnsanın, bir teklîfi kabûl edip üstlenmesi, ancak onu duyduktan sonra mümkün olabilir. Bundan dolayı “duyup işitmek” bir şeyi kabûl ma‘nâsına mecâz kabûl edilmiştir. Nitekim mü’minlerin, namâzda, “semi‘allâhu limen hamideh” (Allâh (c.c.), kendisine hamdedenleri duyar) ifâdeleri de bu ma‘nâdadır. Buna göre bu âyet-i celîlede kasdedilen ma‘nâ şudur:

“Ey mü’minler! Sizler, dilleriyle “Biz Allâh’ın emirlerini kabûl ettik.” dedikleri hâlde, kalbleriyle onları kabûl etmeyen kimseler gibi olmayın.”

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr Tercümesi, 11.c., 283-284.s.)

 

ALLÂH TE‘ÂLÂNIN EŞİ VE BENZERİ YOKTUR

HER AYIB VE NOKSANDAN MÜNEZZEHDİR

 

Abdullâh bin Mübârek (rahmetullâhi aleyh) bir yolda gidiyordu. Önünde bir kaç koyun olan bir çocuk gördü. Çobanlık yapıyordu. Abdullâh bin Mübârek (rh.a.) ona acıdı ve: Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allâh ta‘âlânın ibâdet ve ma’rifetine nasıl erişir, dedi.

Hâce, kendi kendine: Gideyim, ona Allâh ta‘âlâyı tanımakta bir mes’ele öğreteyim, deyip çocuğun yanına geldi ve: Evlâdım, Allâh ta‘âlâyı bilir misin? buyurdu. Çocuk:

Kul nasıl sâhibini bilmez! dedi. Allâh ta‘âlâyı ne ile biliyorsun? buyurdu. Bu koyunlarımla, dedi. Bu koyunlarla O’nu nasıl bilirsin? buyurdu.

Bu bir kaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunları koruyucu birisi lâzımdır ki, bunlara su ve ot versin. Kurttan ve diğer tehlikelerden korusun. Bundan anladım ki, kevn ü mekân, ins ü can bu hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucusuz olamazlar. Bu binlerce çeşit mahlûkâtı korumaya kâdir olan, Allâh ta‘âlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allâh ta‘âlâyı, böylece bildim, dedi. Allâh ta‘âlâyı nasıl bilirsin? buyurdu.

Hiçbir şeye benzetmeden bilirim, dedi. Böyle olduğunu nasıl bildin? buyurdu. Yine bu koyunlardan, dedi. Nasıl? buyurdu. Çocuk:

Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allâh ta‘âlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım, O’na benzeyen bir şey yok. O her şeyi işitir ve görür, dedi.

Abdullâh bin Mübârek (rh.a.): İyi söyledin, dedi.

(Mevlânâ Muhammed Rebhâmî (rh.a.),

Riyâdu’n-Nâsihîn, 45.s.)

 

ÂYETLERİN OKUNMASI ÎMÂNI GÜÇLENDİRİR

 

Cenâb-ı Hakk’ın, “Karşılarında O’nun âyetleri okununca (bu), onların îmânın artırır.” (Enfâl s. 2.) âyetinin ifâde ettiği husûstur. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın tıpkı “Bir sûre indirildiği zamân içlerinden kimi: “Bu, (sûre) hangimizin îmânını artırdı? der.” (Tevbe s. 124.â.) âyetinde olduğu gibidir.

“Tasdîk” ma‘nâsında olan îmânın artması iki şekilde olur.

  1. a) Kimin bu husûsta delîli daha fazla ve güçlü ise onun îmânı daha kuvvetlidir. Zîrâ bu, şüpheden arınmak ve yakînin hâsıl olmasıyla olur. Bu husûsta Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Ebû Dâvud ve Tirmizî’de rivâyet edildiği üzere: “Şâyed Ebû Bekir’in îmânı, yeryüzündekilerin îmânıyla tartılacak olsaydı, O’nun îmânı, hepsinin îmânından ağır basardı.” diye buyurarak bu husûsa işaret buyurmuşlardır.
  2. b) Allâh (c.c.) katından nâzil olup kendilerine okunan her şeyi tasdik etmek demektir. Asr-ı sa‘âdette mükellefiyetler art arda gelince işte her teklîfin meydâna gelmesi esnasında ashâb-ı kirâm (r.a.) hazerâtı, tasdik ve ikrârlarını artırıyorlardı. Bir kimseyi iki husûsta tasdîk edenin tasdîki, o kimseyi tek bir şeyde tasdîk edenin tasdîkinden daha çoktur. “Karşılarında O’nun âyetleri okununca bu, onların îmânlarını artırır.” buyruğunun ma‘nâsı, “Onlar, her ne zamân yeni bir âyet okuyup veyâ dinlediklerinde, yeni bir ikrarda bulunurlar.” demek olur ki bu da, îmân ve tasdîkte bir artma olmuş demektir.

“Bu, onların îmânını artırır.” (Enfâl s. 2.â.) ifâdesi îmânın artmağı kabûl ettiğine delâlet etmektedir. Şâyed îmân, bilmek, ikrâr etmek ve i‘tirâf edip açıklamaktan ibâret olsaydı, o zamân artmayı kabûl etmezdi.

(Fahrüddîn Er-Râzî (r.h.),

Tefsîr-i Kebîr, 11. c., 245-246. s.)

 

ALLÂH (C.C.)’E ÎMÂN

 

Allâh ta‘âlâ Birdir. O (c.c.)’ün birliği, sayı cinsinden değil, ortağı olmamasından dolayıdır. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. O (c.c.)’ün hiçbir dengi de yoktur.

Burada “doğurmamak ve doğurulmamak” kelimeleriyle, hıristiyanların ve yahudîlerin Hazret-i Îsâ ve Uzeyr (a.s.) hakkındaki sözleri reddedilmiştir.

“Vahid” kelimesi sayıların başlangıcı olan ve ikinin yarısı bire denilir. Bazı kerre de eşi, benzeri, ortağı olmayan için kullanılır. Allâh ta‘âlâ zâtı ve sıfatları bakımından eşi, benzeri ve ortağı yoktur, demektir.

Burada ayrıca felsefecilerin, “akıl vâcibu’l-vücûddan doğmuştur” sözleri de reddedilmiştir. Onların bu sözleri bâtıldır. Çünkü Allâh ta‘âlâ, Samed’dir. Yani her şey kendisine muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir.

Mevcûdâtta O (c.c.)’ün hiç bir misli de yoktur.

Cisim değildir. Çünkü ölçülmez, parçalanmaz, tasavvur mümkün değildir. Cevher değildir, kendisinde arazlar bulunmaz. Araz değildir, çünkü arazlar cevherlerde bulunur.

Cenâb-ı Hakk, yarattığı şeylerden hiçbirine benzemediği gibi, yaratılanların hiç biri de ona benzemez. Zâtî ve fiilî sıfatları ile ezelden ebede Bâkî’dir.

Allâh ta‘âlânın isim ve sıfatlarından hiçbiri hâdis, yani sonradan olmuş değildir.

(Fıkhı Ekber Şerhi, Çev. Ahmet Karadut, 238-239.s.)

 

 

 

 

 

 

 

ALLÂH TE‘ÂLÂNIN KEMÂL SIFATLARI

 

Allâh (c.c.)’ün zâtî sıfatları:

1- Vücud (Var olmak) 2- Kıdem (Varlığının başlangıcı olmamak) 3- Bekâ (Sonu olmamak) 4- Vahdâniyet (Ortağı olmamak) 5- Muhâlefetü’n li’l-havâdis (Hiçbir varlığa benzememek) 6- Kıyam bizâtihî (Varlığının kendisinden oluşu)

Allâh (c.c.)’ün subûtî sıfatları:

1- Hayat (Dirilik) 2- İlim (Bilme) 3- Semî‘ (İşitme) 4- Basar (Görme) 5- İrâde (Dileme) 6- Kudret (Güç, Kuvvet) 7- Kelam (Bildirme) 8- Tekvin (Yaratma)

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.h.), Büyük İslâm İlmihâli)

 

ÎMÂNIN ŞU‘BELERİ

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den, Fahr-i Kâinât (s.a.v.): “Îmân, yetmiş küsur şu‘bedir. Utanmak da îmândan bir şu‘bedir.” buyurmuşlardır. Îmânın aslı kalple tasdîk, dille ikrârdır. Lâkin îmân-ı kâmil kalple tasdîk, dille ikrâr ve a‘zâ ile amelin mecmûudur. Yani îmân üç kısımdır: Birinci kısım: İ‘tikâda âid olup otuz şu‘bedir: 1- Allâh (c.c.)’e îmân, zâtına, sıfatlarına ve birliğine inanmak buna dâhildir. 2- Allâh (c.c.)’den başka her şeyin hâdis olduğuna inânmak. 3- Allâh (c.c.)’ün meleklerine îmân. 4- Kitaplarına îmân. 5- Peygamberlerine îmân. 6- Kadere, hayrına şerrine îmân. 7- Âhiret gününe îmân. Kabirde suâl, kabir azâbı, dirilmek, mahşer yerine gitmek, hesâb vermek, amellerin tartılması ve sırat gibi şeylere inânmak bu şu‘beye dâhildir. 8- Allâh (c.c.)’ün cennet va‘dine ve cennetteki ebedî hayata îmân. 9- Cehennem ateşiyle tehdîde, cehennem azâbına ve o azâbın kâfirler hakkında sonu olmadığına îmân. 10- Allâh (c.c.)’ü sevmek. 11- Allâh (c.c.) için birbirini sevmek ve Allâh (c.c.) için bir birine buğzetmek. Allâh (c.c.) için sevmek de gerek muhacirin gerekse ensâr bütün ashab-ı kirâm ile Peygamber (s.a.v.)’in akraba ve sülâle-i tâhiresini sevmek de dahildir. 12- Peygamber (s.a.v.)’i sevmek, O’na salevât getirmek ve sünnetine tâbî olmak buna dahildir. 13- İhlâs ve samîmîyet. Riyâ ve nifâkı terk etmek buna dâhildir. 14- Günâhlarına pişman olup tevbe etmek. 15- Allâh (c.c.)’den korkmak. 16- O (c.c.)’ün rahmetini ümîd etmek. 17- Rahmetinden ümidi kesmemek. 18- Allâh (c.c.)’e şükretmek. 19- Vefakâr olmak. 20- Belâya sabretmek. 21- Mütevâzî olmak. Büyüklere hürmet göstermek buna dahildir. 22- Şefkatli ve merhametli olmak. Küçüklere şefkat buna dahildir. 23- Allâh (c.c.)’ün kazasına râzî olmak. 24- Allâh (c.c.)’e tevekkül etmek. 25- Kendini beğenmemek. 26- Kin ve garezi terketmek. 27- Hasedi terketmek. 28- Gadablanmamak. 29- Hıyânet etmemek. Hîle ve sû-i zannı terk etmek buna dahildir. 30- Dünyâya dalmamak. Hâsılı fazilet veyâ rezâlet nâmına burada zikredilmeyen bir kalp ameli bulunursa bilmeli ki bu ziyâde zâhire göredir. Hakîkatte ziyâde sanılan o şey, zikredilen fasıllardan birine râcîdir. İkinci kısım: Dilin amellerine râcî olup yedi nevîdir: 1- Kelime-i tevhîdi diliyle söylemek. 2- Kur’an okumak. 3- İlim öğrenmek. 4- İlmi öğretmek. 5- Duâ etmek. 6- Zikirde bulunmak. İstiğfar buna dahildir. 7- Lağv yani bâtıl sözlerden sakınmak.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 1.c., 240.s.)

 

 

 

KELİME-İ TEVHÎDİN FAZÎLETİ

 

Zeyd b. Erkam (r.a.)’den: Resûlullâh (s.a.v.): “- Samîmî olarak Lâ ilâhe illa’llâh, diyen cennete girer.” buyurdu.

“- Samîmî olarak söylemek ne demektir?” diye sordular.

“- Kişinin kelime-i tevhîdi samîmî olarak söylemesi, Allâh (c.c.)’ün yasaklarından sakınması demektir.” buyurdu.

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den: Resûlullâh (s.a.v.) şunları anlattı: Hz. Mûsâ (a.s.), Allâh (c.c.)’e:

“- Yâ Rabbi! Bana seni nasıl zikredeceğimi ve sana nasıl duâ edeceğimi öğret.” dedi. Cenâb-ı Allâh:

“- Lâ ilâhe illa’llâh, de.” buyurdu. Mûsâ (a.s.):

“- Ya Rabbi bunu bütün kulların da söylüyorlar.” deyince Allâh (c.c.) tekrar:

“- Lâ ilâhe illa’llâh, de.” buyurdu. Mûsâ (a.s.):

“- Ben sadece bana mahsus olacak bir şey istiyorum.” dedi. Allâh (c.c.):

“- Ey Mûsâ! Eğer terâzimin bir kefesine yedi kat gökle yedi kat yer, öbür kefesine de Lâ ilâhe illa’llâh konsa, Lâ ilâhe illa’llâh ağır basar.” buyurdu.

Abdullâh b. Ömer (r.a.)’dan: Resûlullâh (s.a.v.) Nûh (a.s.)’ın oğluna tavsiyelerini şöyle anlattı:

“- Nûh oğluna şunları tavsiye etmişti: Oğlum, sana iki şeyi yapmanı, iki şeyden de kaçınmanı tavsiye ederim: Lâ ilâhe illa’llâh, demeni tavsiye ederim. Terâzinin bir kefesine Lâ ilâhe illa’llâh, diğer kefesine de gökler ve yer konsa Lâ ilâhe illa’llâh ağır basar. Gökler ve yer bir halka olsa Lâ ilâhe illa’llâh bundan daha büyük bir halka olur, Allâh (c.c.)’e ulaşır. Sübhâna’llâhi’l-azîm ve bi hamdihî demeni tavsiye ederim. Zîrâ bu da yaratıkların ibâdetidir. Bu sebeple yaratıklar rızıklanmışlardır. Seni şu iki şeyden de men ederim. Birisi şirk diğeri de kibirdir. Bunlar Allâh (c.c.) ile kulu arasına perde olurlar.” buyurdu.

(M. Yûsuf Kandehlevî (rh.a.),

Hadîslerle Müslümânlık, 4.c,1643.s)

 

KÂMİL ÎMÂNIN ŞARTLARI

 

Mü’minlik, bir insan için en şerefli ve en kıymetli bir sıfattır. Bu durumda bir mü’min “Ben, mü’minim” deyince sanki kendisini büyük bir övgüyle methetmiş olur.

Allâh ta‘âlâ Enfâl sûresi, 1-4. âyette bir kimsenin şu beş sıfata sâhib ol